Üsküdar randevusu

Nazan Bekiroğlu
Üsküdar randevusu

Başlar yol hazırlığı. Bu kadar kolaymış demek. Siz bile hayret edersiniz. Batmakta olan güne doğru yürürsünüz ki önünüzde yaşanmamış bir gün olsun. Sizi yol eden kederlidir. Karşılayan sevinçli. Ya ne yol eden ne karşılayana ne demelidir? Yani ne terk ettiğiniz ne gittiğiniz kent. Keder belki en çok onun nasibidir.
Sırasını şaşırmış bir yazıdır bu aslında. Bir öne bir sonraya. Yine de her şey geride kalır. Arkanızda bıraktığınız, bir gecedir. Önünüzde, eğer hızınız yeterliyse yakalayabileceğiniz bir geçmiş gün. Yarından düne doğru güzergâhta değil misiniz?

Masallarınızı arkanızda bıraktınız. Şimdi gitmek, her şeyi, en fazla da yaşadığınız ân’ı bırakıp gitmek demektir. Şimdi gitmek ölüm demektir. Ve ölüm, dizlerinizin üzerinde taşıdığınız gülden daha fazla olmakla birlikte yine de ancak bir gülün haber verebileceği bir şeydir. Sizi karşılayan, toprağında güller taşıyan şehir. Randevu her zaman vaktinde yetiştirilen bir şey midir?

Tarihçesiyle aranıza çok şey giren kentten çıkıp da sizi karşılayacak kente doğru yola girmişken, kaç kentin üzerinden geçersiniz? İçiniz bir daha bu kadar dolu olur mu? Bir daha bu kadar kendiniz olabilir misiniz?

Her şey ölü bir denizin derinliğinde olabileceği kadar derin ve dingin. Işık munis, musiki mehtabı sallayan salıncak. Neyleyim ki ne sözlerim ne hayalimin sınırları kifayetli, âh anlatabilseydim. Hangi sözcüklerle betimlemeli? En iyisi susup geçmeli.

Yine de meraktır yolların başlarken dönüp dolaşıp vardığı. Kaderim olan kenti boydan boya meraka düşmüşken bir kentin kaderi olan ben. Muharremin tam on ikisinde. Ve tam öğle vaktinde. Hasoda’nın kubbedeki güney penceresinden süzülen güneş ışığının tam alnımın üzerine düşmesi için durmam gereken yeri kestirmeye çalışırken ben. Bedeninde yara almadık yer kalmamış na-mağlup bir komutanın yatağında ölmesindeki sırrın tebessümü. Acı yok. Her şey gün ışığının içinde yüzmekte. Müsait hızlarla seyrettiğimiz takdirde arkada kalan günü önümüzde bulabilen biz değil miydik? Merak bitmek tükenmek bilmez bir silsiledir.

Kendi kavmi tarafından katledilmek kadar acı mıdır acaba dua kapılarının açıldığı o ân-ı müstesnada hangi duayı edebileceğini kestirememek? Dahası bir ömür virdine zeban ettiği duayı o biricik anda aklına getirememek?

Merak bir silsile ve şehir boydan boya merak edilecek bir yerdir. Sanat ölümle müsavi gittiğinden olacak. Ömrü, geometri nizamında bir estetiğin labirentlerinde dolaşarak geçmiş olsa da, bir hanım sultanın sandukası üzerine atılmış siyâh, -âh simsiyâh, gül-i siyâh- bir örtünün son kıvrımının düzeltilmesi için gösterilen özen hâlâ hayat demektir. Sultan vasfı türbesinde dahi yaraşırken gerçek sultan olan sultanlara, kimi türbelerin, bir köşesinde kalakalmış boş mezarın sahibini beklemesi nedendir? Beyhude! Dedim ya merak önü alınmaz bir silsiledir.

Önce merak, arkadan keşif gelir. Günlüğün hüsn-i hatimesi bir Üsküdar lâlesi suretinde sahife altına düşer. Oysa hüsn-i hatime aynı zamanda mukaddimedir. Değil mi ki sonraki bulmaklar büyük olsun diye başlarkenki yitirmekler göze bu denli büyük görünmektedir.

Dolanmış mı yollar? Çözülür günü gelince. Bekleyen mi var? Mülâkiyet, günü gelince. Kimdir bekleyen? Kimdir bir ziyaretin karşılığını kıyamete değin sürecek refaketle ödüllendiren? Kıyamete değin sahiplenilmiş olmanın emniyetinde, sebeb-i varlığı aşk olan o gülü bırakırsınız bırakabileceğiniz en uygun yere. Bir yakasından uzaklaştıkça öbür yakasına yakınlaştığınız şehrin sularına. Parmağıma dokunduğunda dikeniyle niyetimi bozan kırmızı gül. Bir damla kan. İmtihan.

Su görünür. Çözülür düğümler. Cevazlar verilir. İzin belgeleri sahiplerini bulur. Unutulmuş bir sözcüğün âniden hatırlanması kadar hoşnutluk içre. Kimse kimseden incinmez. Kimse kimseyi incitmez.

Eğer bir mülâkiyet, kapıların onca çalınmışlığına rağmen ancak şimdi gerçekleşiyorsa, taraflardan biri zamanında randevuya gecikmiş, ya da erken gelmiş demektir. Ne gam! Öyleyse mülâkiyet zamanı ancak şimdi gelmiş demektir.

Su konuşur. Rüyama hayat girer. Rüyama hayat girdiğinde yanılgı payının rüyama mı hayata mı kaldığını artık bilirim. Yolum cebre düşer, ne mutlu. Ağzımdan dökülen sözcük son-suz bir cümlenin başlangıcı değil. Olmasın da. Son, sonsuzluğa götürmüyorsa, görünmenin ne anlamı var? Suretini aynanın bu yanında bırakarak, rıza kaydıyla talepkâr, öbür yanından suretsizliğe doğan surete hayırlar olsun.

Bir gül bırakırım parmağımın ucundan suya damlayan kana.

Siyah. Simsiyâh. Âh gül-i siyâh. Ey vâh!

Sonra? Bugün Muharremin ortası. Dile dileyeceğin ne varsa. Bilirsiniz. Ne demektir sultanların sultanı. Kimdir? İlk kez yanılmazsınız. Kıymetini bilin diye uyarırlar. Bilirsiniz. Yol çetin. Kıymet? Kim ne biliyorsa o kadar değil midir? Cennetin cennetliği tahayyüllerin ötesine geçmesinden değil midir?

Leave a comment

Your comment