Zahidin kitabı

Zahidin kitabı
Atılmış her tarihin altına yeni bir tarih atarak okunur kitap. Tarih; iki nokta arasındaki mesafe. Su akışı. Yazmasını bitirdiği yerde başlar zahidin kendi yazdığı kitabı okuması.

Kendi yazdığını okuması zahidin, zor iştir. Bir özge dünyadan kopa gelen cümleler hatırlatmalar taşır da ağyar nazarında, kendi yazdığı yazanın yeni bir şey hatırlatmaz hatırlanmıştan başka. Çünkü yazılmışın kendisi şimdi bir hatıra. Sardunyanın mevsimi geçer. Bir güzün daha düşülür tam ortasına.

Raviler yalan söylemeye başlayınca yazının sadece yazılandan ibaret olmadığını öğrenmek, okuyanın derkenara bıraktığı notları bilmekle mümkün. Yazara kendi yazdığından bir nüsha kalmış mıdır bilmem; ama kendisini geleceğe bırakacak bir düş görmüşse yazıcı, o da zahidin rüyası.

Üç nokta. Üç noktanın noktaları arasındaki mesafe ufuklara maktul bir çığlık. Ki ufku olmayan, gökyüzü de olmayan, denizi de olmayan kenti kumsallarını döven dalgaları olmadığı için bıraktıktı. Ki o da yetmedi. Zahid görmediği rüyayı gördüm demedi.

* * *

Söz başında takılıp kalır zahid. Daha ileri geçemez.

Ne söylenecekse burada söylenmiş gibidir.

Okuduğu her şey ona hem daha önce okunmuş gibi tanıdık, hem ilk kez görüyormuş gibi yabancı gelir. Zahid ki yazılmasına vesile olduğu kitabı okurken garip ki sadece refakattedir.

Sevdiğini fark ettiğinde zahidin kendi kalbine koyulmuş olan karşısında duyduğu şaşkınlıkla başlar zahidin okuması. Bir yanı bu günden yarına, öbür yanı bu günden düne bakan bir kapı. Yani hep ilk defa. İlk isim. İlk fark ediş. İlk hatıra. İlk sezgi. Kalbin gözü ilk defa. Çeşm-i dil artık kendisine verilen geçmiş zamanın ismiyle Çeşmidildir. Çeşmidil, zahid için yazılan bir kitap ve zahidin yazdığı bir kitaba onu zahid yazmış gibi duruyorsa da- müellifdir.

İç içe yürümesi midir bu okumakları böyle sınırsız kılan? Biri yükselirken biri çekilir. Biri giderken öbürü gelir. Şimdi zahid bir kitapsa Çeşmidil kitabedir. Çeşmidilse kitap olan zahidin bahtına düşen nedir?

Kendi yükünden farklı yüklerle yüklenirken sözcükler, her hikaye bakire bir tanrıça, nurlu bir Meryem. Kendi örgüsünü kuramazsa zahid hikayenin üstüne, öyle ağır gelecek ki hikaye, zahid bir daha altından kalkamayacak. Kuşku yok ki bu yüzden hikaye artık Çeşmidil’in üzerine kalacak. Kuşku yok ki bu yüzden bu hikaye her okunuşunda yeniden okunsa da ilk kez okunuyormuş gibi olacak.

Kalbin halleri acaiptir. Mürekkebin renginin neden önce siyah sonra kırmızı olduğunu merak edenler için böyle söylenebilir. Mürekkebin rengi en son maviye döner, maviye. Bir kadın ki beyazlar giyerken, başında beyaz mine çiçekleri, birazdan yerini kırmızı alevden çiçekler istiare edecek. Ve o birazdan bambaşka bir kadına dönecek. Değil mi ki kalbin halleri acaiptir ve kalp halden haledir.

* * *

O kadar ki zahid, bütün yolu ve bütün yürünmüşleri hafızasının bilmeye tahsis edilmiş bir köşesinde sonuna değin saklayacak olmakla birlikte başlangıç noktasına dönünce. Ve bütün ömrünü aramaya adayan derviş dönüp dolaşıp da vardığının kendi dergahı olduğunu görünce.

Ömrünün üzerinden geçen ömürler her defasında bir öncekinden şiddetli. Sussa olmadı zahid susmasa olmadı. Her namazda bir Allahuekber, hani o bir damla gözyaşı. Zahid kıldığı bir namazı unutup da tekrar kılmasına neden olan kıyamet rüyaları görmeye başladığında rüyalarını kaydetmeyi bıraktı.

Bilinirken kaybolan bir nüsha yani ki. Hayatta bir cevabı olan gül kadar alımlı. Güle alışkın bir hayat somut bir varlıktan mukaddes bir varlığa adım adım çekerken gülü. Bir semaver bir kitap. Hâkiler giymiş gece yolcusu. Bütün hazırlıklar tamamlanıp yeni giysiler de giyildikten sonra, davetli davete icabet etmediği zaman ruhunun kendisine yetmediğini fark edince ne yapsın zahid? Bu sensin zahid ama muztarib. Sen de kalbimsin. Ama sen kimsin?

Gece biter. Zahid uyumasa da, gece, karanlığı günün ilk ışığına değdiği anda tükenir. Çünkü gece bilinmek için zahidin uykusuzluğu kadar kendi karanlığını da isteyicidir. Aynı yangından kiminin nasibine aydınlık, kiminin nasibine ateş düştüğünden. Görmediği rüyayı gördüm demedi zahid.

Okur zahid. Güzel sözün sadaka olduğunu fehmeder, okur. Hatırlar ama unutmaz. Ve birden anlar ki bütün sırrı keyfiyetinde toplayan sözün nasibi, sadakayı, daha yoksulun eline düşmeden kendi kalbine düşüren bir kalbin emniyetindedir. Bu yüzden fark eder zahid, bulunsa ve bilinse bütün manayı özetleyecek olan o duaya dönüşecek hal bu sözdedir. Kelam sözün bir halidir.

Uyur uyanır zahid. Uyurken rüyadadır, uyanıkken rüyadır.

Uyur uyanır zahid. İyi bir rüyadır. Kötü bir rüyadır.

Rüyanın rüyasıdır. Bir rüyadan arda kalır.

Ki uyandığında rüyası olan kitap yastığının altındadır.

Hem sınanmıştır hem sınavdır.

* * *

Dipnot yerine: Bu bir veda yazısı değil ama son yazı. Ki sebebi benden menkul sonucu bana menzil, sadece. Selamla ve sevgiyle.

Menekşe, bilmek ve ölmek

Menekşe, bilmek ve ölmek
Menekşe tutkusu olan bir kadın toprağa döndürüldüğü gün, menekşenin yaprağına usulca yağmur dokunur. O, henüz, toprağa döndürüleceği günün bilgisine sahip değilken, toprağa daldırmış olduğu bir kök menekşenin.

Ah menekşe, gözlerinde hareler. Gecenin içinde büyürken bir saatin tik-takları, kalkar bir ölüyü bekleyenlerin gözünden bir an için perde, dökülür boşluğa ansızın bir başka boşluğa takılıp kalmış bir bakışın anısı. Ruh ve ceset arasında gül ve toprak kadar aşinalık. “Gözün ruhu takip edeceği” an’a en yakın anlam, “sen razı, senden de razı”. Ah menekşe gözlerinde hareler, üstelik kadrin bilenlerin eline düşmüşken, vakti midir böyle çekip gitmenin. Ne sen ne ben bilirim.

Menekşenin bildikleri ile benim bilmediklerimi mukayese imkânım yok elbet. Bilmediklerimi bilmeme imkân yokken, bildiklerime güvenmemi benden kimse beklemesin. Ama yine de menekşe, sen bunları bilmezsin. Şair ne kadar teşhis etse de menekşe, sen bilici değildin. Yağmur usulca dokunurdu senin yaprağına. Yağmur bana da dokunurdu. Bu kadardı. Oysa ben bildim. Bilici olmam hem ödülüm hem cezamdı. Ölümü tadımlı bir nefistim, bir menekşeden ibaret değildim.

Menekşe, sen bu yağmurları bilmezsin. Bilmezsin nasıl olup da aynı davanın hem mağduru hem sorumlusu olduğumu. Menekşe, sen, gözlerinde kalacak son görüntü kadar kimin gözlerinde son görüntü olarak kalacağını merak etmenin ne demek olduğunu. Ah menekşe senin için ölmek rüzgâr olmak demektir. Bilmezsin ölümü, bilmezsin kendi ölümünü bir rüzgâr gibi işlemenin ne demek olduğunu.

Ah menekşe, boynun bükük, ağır yükmüş ki senden alınmış bana verilmiş. Sen taşıyamamışsın da, ben taşırım, demişim. Değil mi ki yaşam nedir, diye sorulduğunda ölüm benim, diye cevap veririm. Ama ölüm bensem, ölümü bilmeyen de neden yine ben’im? Ölüm neden, diye sormak; ölüm nedir, diye sormak kadar ağır menekşe, ama yine de, ölüm neden menekşe?

Ah menekşe, ben ölümlü olduğumu biliyorum da ölümün ne olduğunu bilmiyorum. O zaman bende bir eksiklik olacak. Zira evrende olan bir şeyi tanımadan evreni yorumlamaya kalkışamam. Ölümü kabullensem, ölümün, benim bildiğim, fıtratimin hakikatinde tecellisini bulacağını zannettiğim ölüm olmadığından eminim. Ölümü kabullenmesem, ne kadar denge arasam o kadar uçurumdayım. Kıyamet sonrası şaşkınlığını üzerinden atacak ruhun teslimiyetine şimdilik uzaktayım. Kıyamet kopmuş çoktan, bihaberim. Tufanlar sarmış dört bir yanı menekşe bilmezsin.

Ah menekşe, çevreni kuşatan her ne ki var, ruhunu tüm hacmince ona dökerek, sonra tutup özge bir nazarla temaşa ederek. Kendine özne, kendine yüklem. Kendine etken, kendine edilgen. Ölüm iki hece ama tek kişilik eylem.

Ah menekşe, keşke rüyalara bu kadar güvenmeseydim. Ya da rüyalara bu kadar güvenmişken göklerden toprağa düşmeseydim. O ses, yine o ses, hep o ses. Ah keşke bilmeseydim. Her şeyin her şeyden kaçacağı o günde, kalp de manasına şekil veren cümleden kaçacak, mes’ul. Ve sen hangi mana indiyse kalbine, kalbin ne şekil vermişse cümlelerine, ondan mes’ul olmanın ağırlığını bilemezsin menekşe. Bense mes’ulüm menekşe. Hem kalbimden, hem bilgimden. Hem ölümümden, hem cümlemden.

Ama menekşe, bilgi ölümün, kelâm da bilginin üzerinde yer alır. Kalu belâ: Evet dediler. Yaratılmışların içinde belâ diyen bir tek ben miyim? Bu yüzden mi ölümlüler içinde bir tek ben öleceğim? Ölümüm ne senin ölümüne ne kanadı kırık arı kuşunun ölümüne benzeyeceğinden, bir tek ben öleceğim. Çünkü ölümü bir tek ben bileceğim. Çünkü ölümlü olduğunu bilerek yaşayan bir tek ben’im. Ben ölümlü olduğumu bilirim de sen ölümlü olduğunu bilmezsin. Ah menekşe ne olurdu sen de belâ deseydin.

Ah menekşe, zihnimde olmayanın dilimde karşılığı yok. Dilimde olmayan da zihnimde yer almıyor. Hepsi ben’im. Hepsi yaşamak. Ah menekşe. Ne bulacağımı bilmemekle birlikte mutlaka bulacağımı bilerek girdiğim bahçede. Bir ağustos öğlesinde yapacak tek şey olarak bana kalan: Ağır bir kitabın sahifelerini usulca çevirmek anlamına gelen yaşamak. Menekşe de ölür; ama ölümlü olduğunu bilmez, ne ölmeden önce, ne öldükten sonra.

Ben ölürüm ve ölümlü olduğumu bilirim. Hem ölmeden önce, hem öldükten sonra.

Ah menekşe!

Ah menekşe!

Şiir ve ilham

Nazan Bekiroğlu
Şiir ve ilham

Varlığın öznel kavranma biçimi, sanat. Şiir, sanatların sultanı. Çünkü malzemesi her şeyin evvelinde bulunan söz. Söz evvel, şiir ahir.
Şiirin bir akıl işi olduğunu iddia eden soğuk kanlı teoriler bir yana onun hiç olmazsa doğuş anında bir ilhamın aydınlığına ihtiyaç duyduğu muhakkak. Arkası, ilhamın işlenmesi. Şair kuyumculuğu.

Eflatun, şairin her an şiir söyleyemediğine dikkat ederek onu şair kılan hale İlahi bir vecdin sebebiyet verdiğini söyler ve buna da ilham adını verir.

İlham, keşfin yanı başında. Aracısız ve perdesiz kalbe inen bilgi, şair fark etse de fark etmese de böyle. Şiir sözcüğü, “bilmek” kadar “sezmek, sezgiyle bilmek” anlamını da taşıyor. Böylece şiir, mutlak bigiye giden yolda sezgisel bir vasıtaya dönüşüyor.

Mutlak bilgi ile rabıta kurabiliyor olması yüzdendir ki ilkel toplumlarda şiir, kendisiyle uğraşana ayrıcalıklı bir toplumsal mevki kazandırıyordu. İlkel toplumlarda kahinlerin, sihirbazların, müneccimlerin aynı zamanda şair olması bu ayrıcalıktan.

Çağlar boyunca şaire bir tür kutsiyet atfedilmesi, hiç olmazsa bir saygınlık yüklenmesi sıradan insanlar için kapalı olan ilhamın ona açık olmasından. Gayesini sadece kendi güzelliğinde bulan saf şiirin teorisyeni Rahip Brémond, şiir lisanına “dua” der. Haşim, sembolik bir muhteva taşıyan poetikasında şiiri resullerin sözlerine benzetir. Lamartine, inancını kaybettiği sıralarda bile inanç ihtiyacını dua olarak adlandırdığı şiirleriyle gidermeye çalışır. “Erzurum Yolculuğu” esnasında Puşkin’in karşılaştığı bilge bir Türk paşası, bir şairle karşılaşmış olmasını hayra yorar. Çünkü bir şair ona göre dervişin kardeşidir.

İslamiyet öncesi Arap kabilelerinde şairin ne kadar mühim bir yer tuttuğu bilinir. Kalabalıklar üzerinde yarattığı etki kadar bu etkinin kaynağıdır da şairi farklı ve üstün kılan. Çünkü şaire metafizik birtakım güçler tarafından şiir ilham edildiğine inanılır. Bu yüzden kelamın en yüksek mertebesi olan Kur’an kendisine vahyedildiğinde, Hz. Peygamber cahiliye dönemi Arapları tarafından şairlikle suçlanmıştı. Fakat cevap açık ve net: “Biz ona şiir öğretmedik”, (36, 69).

Kuşku yok ki bu reddiyenin şiir aleyhine içerdiği kesinlik aynı zamanda şiirin sanatların sultanı olduğunu doğrulayan bir düzlemde de okunabilir. “Biz ona şiir öğretmedik; ama ona vahyedilen şey, gafletle de olsa, şiirle mukayese ediliyor. Ve şiirin Kur’an nezdinde tenzilini mevsuk bu reddiye, şiirin insan sözü nezdinde tenzihi olarak algılanabilir. Değil mi ki arada bir vevch-i şebeh var.

Necip Fazıl, Poetika’da, insanın, bitki ve hayvanlara üstünlüğünü hatırlattıktan sonra, şairin de “zat ve şuur bilgisine” sahip olma bakımından insanlar arasında ve fakat insanlar üzerinde olduğunu ifade eder.

Tanpınar, “ani bir cehdle kendini bulan ruhun insandaki ezeli hakikatle temasından doğan bir konuşma” olarak adlandırır şiir halini. Şiir bir hatırlamadır ona göre. Şair bu hatırlamayı başaran insan.

İnsan, varlığının mahiyetini çözmek ve mutlak bilgiye ulaşmak ister. Dinin yanı sıra, bilim ve sanat da bu bilgiye hizmet eder, şiir de. Ancak onun vasıtası sezgidir. Şiir, belki de mahiyeti belli olmayan ani ilhamlara dayalı olarak bir yerlerden şair gönlüne indiğinden, şair insanlar arasında ama onlardan yukarıda bir yerdedir. Çünkü o kendisini üstün idrake götüren ilhamın tecelli ettiği bir kalbe sahiptir, bir seçilmiştir o. Sözlerinin resullerin sözlerine benzetilmesi bu yüzdendir. Toplum kalabalığında yalnızlıkla başlayan çoğulluğu, yadırganabilirliğinden kaynaklanan önlenemez cazibesi içine ilham inen bir kalbe sahip olmasından ötürüdür.

Şiir ki, ilham şairin kalbinde başlayıp kalbinde bittikten sonra, mahiyeti şairin kendisine bile meçhul. Şairler bilirler.

Fuzuli “Aldanma ki şair sözü elbette yalandır”, uyarısında. Doğru. Şiir, tümüyle sanat, koskoca bir yalan belki. Ama kalbe doğan ilhamın aydınlığında, daha yüksek bir hakikatin kavratılması için söylenen en doğru yalan. Şairin anlattığı gül belki yoktur. Ama o, güllerin üzerindeki gülü işaret eder neticede. Gülün gerçekliği için söylenen bir gül yalanıdır şiir ve şair gül için gül yalanı söyleyen. Yalan bir tek şairlerin hakkı. Gerçeği, yalnızca gerçeği söylemek için.

Gül ve kelam

Nazan Bekiroğlu
Gül ve kelam

Kuşku yok ki; meşin ciltli kalın lügatlerin, tozlu ve yıpranmış defterlerin arasında, incecik bir vazonun berraklığına daldırılmış kan rengi tek sap gülün güzelliğine bakarak şiir yazmaya dertlenen şair, gül ile kelam arasına düşmüş demektir. Ve hemen yanı başında olduğu halde şair gülün izini en uzak olduğu yerde, kelamda, sürmektedir.
Yak lügatleri şair! Güle nisbetle kurulmuş olsa da, gülün kelamı gülün yanında nedir ki?

Sadece gül bahçesi işte. Ki ufkun üzerinden uzun bulut kümeleri koşa gelirken kırk ikindi yağmurları düşsün onun üzerine. Güle baktığında neye baktığını, ya da güle baktığında neyin sana baktığını neredeyse fark edecek gibi olduğun zamanlarda olsun bu. Yani geçmiş zamanlarda, şimdiki zamanlarda ve gelecek zamanlarda. Yani her zamanlarda. Yani perdeler aralanıp da önce, sonra gerisin geri, kapandığında. Cilve? Olsun. Ona da razı ol. Çünkü söylemek istediğini söylemek üzere yola çıkarken sen, gramer kurallarıyla birlikte mantıki söz dizimini ya da sözün mantıki dizimini ihlal etmeyi göze alacak kadar cesur ve gözü pek olsan bile; gül bahçesinin kıyılarından geçerken yolun, hala kelamda ısrar edersen netice değişmeyecek.

Acıkmış ve susamış olmalısın ve tepeden tırnağa tere batmışsın. Güneşin neden her gün doğduğuna ve her akşam battığına, üstelik neden her gün doğudan doğup her akşam batıdan battığına dair de meraktasın. Dünyanın yuvarlak olduğu ve kendi etrafında döndüğü hususunda da kuşkuların vardır zahir. Çünkü o kadar kendin ve o kadar yalnızsın.

İçin karmaşıktır, hiçbir şey yolunda akmaz. Bir kağıdın sathına düşürdüğün hurufat mürekkep iyi olmadığından olacak, kısa bir süre sonra solmaktadır. Mürekkep mücrimdir de kağıt masumdur daima. Ve hiçbir şey “uçan da kuşlara malum” olmaz. Bir gül bahçesi isteyerek şiir yazdığın bu saatlerde, kalemin, ne kadar ısrar etsen de izini sayfanın arka tarafına geçirecek belli ki. Oysa parmaklarının arasındaki kalem de bileğinin kokusunu düşürerek üzerine gül şiirleri yazdığın kağıt kadar senin. Oysa sadece bir gül bahçesi istemelisin. Su kokan bir medrese avlusuna ağustos ikindisinde gölge salan çınarın gövdesinden geçen rüzgar ne hatırlatırsa onu hatırlamak istemelisin. Biliyorum, çok şey istemelisin; ama istemelisin. Ama gül durup dururken yanı başında sen kelamın peşindesin. Şair değil misin?

Ölü bir şaire ait olan mısralarla ölü olmayan bir şaire ait mısralar arasında zannettiğin kadar fark yok. Doğru, için durmaksızın kamaşırken muztaripsin. Öyleyken ıztıraba gidecek kadar zamanın yok. Ondan dönecek kadar kelamın var en fazla. Oysa hayat donar. Kalp durur. Ve sözün hükmü geçmez hayattan öteye.

Tanrı bilincinde önce kelam biçiminde belirmiş olmalı gül. Öyle ki gökyüzünden yeryüzüne inerken gül, yanında ne kadar istese de artık kopamayacağı bir parça, adı: Gül. Ama ne kadar istese de kendisini hakkıyla anlatamayacak olan şey, yine adı: “Gül”.

Şairlerin neden şiir yazdıklarını, pelikanların yavrularını neden kanlarıyla beslediklerini anladığım gün anladım. Yine de, yak lügatlerini şair.

Şayet satır aralarına Farsça şerh düşürülmüş bir mesneviye bakıp da gözlerini yumduğunda hatırında kalan şeyse kelam, varlığının teyidatı yokluğuyla ölçülemeyecek kadar ortadadır gül. Yetmez mi? Bir gül kelama sığdırıldığında ne ağır imtihandır. Kalbim uçuverirken güller arasında bildiğim bütün sözcükler iflas etti. O kadar ki gül sözcüğü artık içi bomboş bir şeydi. Bir gül şiiri yazacaktım. Kelama kapandım. Kelamla sınandım.

Ağır sınandım.

Gül kelamdan ibaret kaldığında susmanın tam sırası. Susup bütün şiirleri yakmalı. Sonra yeni güller dikmeli bahçenin kıyılarına. Sonra? Oturup yeni şiirler yazmamalı.

Mevcut ile oysa arasında en yakıcı halleri kelamın. Mevcut bu. Oysa yolum kan rengi güllerle dolu bir bahçenin kıyılarından geçsin isterdim. Altımda toprak. Üstümde bulut. Refakatimde su. İçimde kendi tabakatının da içindeki kalbin fuadı. Her şey o fuada dokundu.

Her şey o fuada dokunduğunda hala kalın ve meşin ciltli lügatlerin ve tozlu defterlerin arasında ve bir bardak suyun berraklığına daldırılmış kan rengi gülün yanı başında. Gül şiirleri yazmakla dertlenen şair. Gül ile kelamın arasına düşüveren şair.

Yak artık sözcüklerini.

Bir şehrayin başlasın tamam dediğinde. Tamam dendiğinde hiçbir şey başlamamıştır çünkü. Bitti zannedilen yerde başlar kelimin yolculuğu.

Tam bir nisbetle güle tekabül eden kelam, muhatabın muhayyilesine güle dair ne bırakır? Hiçbir soruya mahal bırakmayacak denli mükemmel bir cevap olması gerekirken kelam, gülden geriye sadece bir soru kalır. Muhatap ve mütekellim arasında mevcut, GÜL. Sonrasında zarf rüknü: O da GÜL.

Bir bahçenin kıyılarında gül, yapraklarını açtığında ve gül, yapraklarını kendi üzerine kapadığında, kelamın hükmü hükümsüz kalmasıdır. Kelamın açtığı yaradan sızan kanın rengidir gül. Kelamdan cüz, gülden bir yaprak düşer. Ki göz yaşlarını artık daha fazla gizleyemeyecek kadar padişahtır gül. Ve ki kelama sığmayacak kadar hayat, bir o kadar şahtır gül.

Netice-i kelam, bunlar da kelam. Yak lügatlerini şair.

Çünkü yazılmış ve yazılacak bütün gül şiirleri boyunca, nefti bir iz sadece gülden kelama kalan.

Çünkü yazılmış ve yazılacak bütün gül şiirleri boyunca kelam çoktur da gül tektir. Kelam perdedir oysa gül gölge değildir.

Cümle ile kalbin arası

Nazan Bekiroğlu
Cümle ile kalbin arası

Cümle ile kalp arasında ezeli bir dava var. Biri diğerinden alacaklı. Garip ki diğeri de o birinden davacı.
Görülmüş ve görülecek davalardan hiçbirine benzemeyen bu davada kalbin masum olmadığını kimse iddia edemez. Öyle ki sonsuz duyuşla yüklüyken, kendini ifade için kendine yetmeyen bir icadın muhatabı: Cümle! Cümle, kapısını açtığında başlar kalbin görünür saltanatı lakin yine de cümle kapısını açtığında biter kalbin saltanatı. Değil mi ki cümle elindeki sözcüklerle tercümanı olmaya kalkıştığı kalbe hudut getirmektedir, onu çoğaltmak için çıkar da yola, sonunda sadece ona son verir. Onca efendiyken kalp, cümlenin kölesi. Onun mahkumu, onun mazlumu. Ki kalbin kanına doyduğunda, kapıları kendi manasına sımsıkı kapalı olan cümle, kırmızı bir gül suretinde açar.

Ama, cümle ile kalbin arası açıksa cümle de masum. Sonsuz duyguyla yorumlanabilirliği olan kalbin bütün ihtiyaç ve tasarruflarını ifade edebilmesi için eline tutuşturulan yegane, sözcüklerden ibaretse cümle ne yapsın?

Cümle, bir tek cümle için kendisini mahiyetinin üzerinde genişlemeye zorlarken, kalp cümlelere sığmadı. Gülden cümleler kurduğunda cümle, önce kalbin mürekkebi soldu. Ateşten cümleler kurduğunda cümle, önce kalp soğudu. Ki ağladı cümle kendisinden önce tüm ağlamışlar gibi, ki ağladı cümle kendisinden önce hiç ağlamamışlar gibi.

Cümle sancım, cümle mematım. Cümle bıçak sırtı denge, cümle denge bozulduğunda düştüğüm uçurumum. Cümle var ile yok oluşum. Bir cümlede susturdum içimi, bir cümlede başladı hummalı ve müzmin telaşım. Adem bir cümle ile var kılındı bir cümle ile sürgün edildi yurdundan. Cümlenin bittiği yerde cümle kalbim, hasarım. Cemicümlenin en üzerinde cümle vasıflandıramadığım.

Aynı şey aynı anda hem en sevilen hem en sevilmeyen olduğunda, cümleyle kalbin arası açılmasın da ne olsun daha? Cümle ile kalbin arası açılınca hem cümle hem kalp bulanır. Kalp daralır, cümle kapanır. Kalbinki yetmezliktir cümleninki kan kaybı.

Ne olurdu cümle kapısından geçemeyince kalp, cümle kalpten uzaklaşmasaydı. Ne olurdu böyle hikaye ölüleriyle dolu olmasaydı kalpler. Böyle yitmeseydiler. Keşke kader sözcüğünün kendisi de bir uyarı içerirken, kader cümlesiyle çözülebilseydi her şey. Ne olur geçmişte kalan kalp de geçmişte kalan cümle kadar okunabilir olsaydı. Ne olurdu ki cümlenin de kalbin de kapısı varken, cümle ile kalbin arası ne olur böyle açık olmasaydı. Her şeyi mazur kılmazken kalp, bir şeyle bir şey arasında, bir kapıyla bir kapı arasında kalmasaydı cümle. Kapı arasında sunulmasaydı kalbin ecel şerbeti. Böyle seciler yakmasaydı cümleyi.

(…).

Ezcümle: Kalp de bulanık, cümle de!

Düşe giren eflatun inciyi kim anlatacak şimdi, kalp mi cümle mi?

Taraflardan her birinin alacaklı her birinin çokça borçlu olduğu, ikisi de mücrim ikisi de masum, bir davanın çözüleceği mahkeme olsa olsa mahkeme-i kübradır.

Bütün ırmakların yuvalarından oynayacağı, bütün denizlerin yataklarından boşalacağı, bütün dağların yürüyeceği o günde. Bunca kalabalıkları bunca kalabalık yaratan Gizli Hazinenin dahi ilk hale dönerek, bir an için de olsa evrenin sonsuzluğunda kendi yalnızlığına bakarak yine bir cümleyle başlatacağı o din gününde. Kuzunun kurttan, ceylanın avcıdan, mazlumun zalimden davacı olacağı o günde. Cümle ile kalp arasında da bir dava olacak. Ama kim bilebilir ki dava cümleden mi kalbe, kalpten mi cümleye açılacak?

(…).

Erguvanlar çoktan dökülmüş olmalı. Buralarda mayıs gülleri açtı. Bu bahar ilk gördüğüm gül her bahar ilk gördüğüm gül ile aynı renkteydi. Bu bahçeye böyle bahar geliyorken. Akasyalar bir kenti aklayabiliyor ve kimliği kadar mahiyeti de merak edilebilir bütün cümleler dönüp dolaşıp bir kalbe dökülüyorken. Yani ki her şey kalpte başlayıp kalpte bitiyorken. Benim de bildiremediklerim öyle fazla. Cümle ile kalbin arasını açmaya çalışan bir yazı yazmaya kalkışmak. Bunca yazamadığım yazı varken, ne kadar acı!

Bir cümle yazısı! Bir bahar yazısı yazmak varken hesapta, sırası mı? Ama olsun! Değil mi ki her şeyin, eninde sonunda hiç yaşanmamış gibi olacağı bir sonsuza hızla aktığı bir böyle baharda bu bahçe, bizim ne kışlarımızı bildi.

Bütün yazılar ve bütün kalpler sadece bir cümle. İyi ama yine de: Düşe giren eflatun inciyi kim anlatacak şimdi, kalp mi cümle mi?

Cümle kapısı

Nazan BEKİROĞLU
Cümle kapısı

Cümle ve kapı. Cümle kapısından girince başlar seferi diyar-ı kalbe hüsnün. Ateş denizi. Mumdan gemi. Ama cümlenin ülkesi kadar ancak cümlenin hacmi. Kalbin menziline göre yoksul ve sınırlı cümlenin ülkesi. Ayrılır yolları kalp ile cümlenin. Öyle acı ki cümlenin bahtı, başlar cümle kapısından girince cümle yolların tıkanıklığı, kalbin saltanatı saklı.
Cümlenin tanımı: Büyük harfle başlayıp nokta ile biten cümle. Başı ve sonu gibi ne anlattığı da tam olarak bilinen cümle. Ne bir eksik ne bir fazla, tam yerinde bir macera olan cümle… Değil işte! Anlatamadığın şeyler tamam eyler cümleyi. Eksik olan da fazla olan da, -ki sırrı nedir bilinmez-, itmâm eyler cümleyi.
Daha bidayette, bir yerde başlayıp bir yerde bitmesi emredildi ona. Baş tarafında bir özne ya da özne grubu, ki açık da olabilir gizli de kalabilir, sonunda bir eylem yorgunluğu. Arada hal ve zaman bildiren tümleçler. Haydi anlat! Nasıl, diye sorduğunda eline bir yığın sözcük verildi. Bundan fazlası yok mu, diye şikâyetçi olduğunda, bundan fazlası sözcükle bilinmez kalbin işidir, denildi. Kalbe tercüman diye tutulmuştu da kalbe giden yolu engellerle kaplıydı. Kalbin makamı vardı da cümlenin ancak kapısı.
Doğrudur; cümle olmasaydı çok şeyi bilemezdim. Ellerimin giderek annemin ellerine benzediğini örneğin. Cümle olmasaydı, hiç olmayacak da olsa hayalin sınırlarını kestiremezdim. Cümle olmasaydı Gülbahar’ın bir iyi niyet armağanı olarak İstanbul sarayına gönderildiğini öğrenemez, çeyiz sandığında neler taşıdığını merak edemezdim.
Ki cümle olmasaydı Meryem’in birden canında bir can kıpırdadığı anda dediği neydi, bilmezdim: “Ben onlara ne derim?”
Cümle olmasaydı. Yediuyurlar kendi mağaralarının kapıları kendi üzerlerine kapanmadan kısacık bir an önce içeriye bırakılan bakır bir levhanın sathından. Nasıl okurlardı kendi hallerini, kalplerinin evirilip çevrildiğini?
Ufku kaplayarak koşa gelen uzun bulut kümesinin aniden gelip aniden geçtiğini. Cümle olmasaydı bilmezdim. Cümle olmasaydı gök kapılarının açık olduğunu hissetmez, hiç olmadığı kadar kalbimi dolduran duaları edemezdim. Odamdan geçen gül, cümle. Kırlangıçların tam öğle vaktinde gökyüzünde çıkabilecekleri en yüksek yere çıktıklarını bilmek, cümle.
Dünyevî lezzet perdenin arkasındaki lezzetten nisbet ve nişane. Cümle kalbin berisi. Cümle kalbin kapısı.
Ama yine de kalbe yetmedi cümle.
Cümle düştüğü satıhta düştüğü halde kaldı da kalp değişip gitti. Bu yüzden cümle kalbe yetmedi. Kalbin bilebildiğini kim bilebilirdi?
Kalbin halleri vardı. Cümle sözcükler idi. Kalp çok hallerdi de cümle bazen tek sözcük idi. Kalp kazanırken cümle kaybetti. Kalp kendini tuttukça cümle kendini ele verdi. Kelâm yitirmekten kalp bulmaktan geldi. Cümle, güzellikle muhabbeti kelâm suretinde oyalarken kalp çoktan sefere çıktı.
Ayrılır yolları cümle ile kalbin. Ama bir kez olsun kalbe dokunup da geri dönen cümlenin kalbin ülkesinde aklı kalmaz mı? Bunca acı hikâyeleri yazmaktansa yazmamak cümle için daha hayırlı olmaz mı? Kalbe tercüman olsun diye tutmuşlardı da cümleyi, daha ilk seferinde dilleri tutuldu, nefesi tıkandı. Bunca mahremiyete talipken cümle, ne olur cümlenin her olumlu çekiminden sonra böyle ölmese. Sonrası? Galiba soru. Bir de sardunya kokusu.
Bana hangi lisanla sual edeceksiniz şimdi?
Şimdi bunca cümlenin inkılâbı elzem. Cümle kalbe takallüb etmeli ki cümle olsun. Kalpte uyurken her çarpmada uyanan hatıra cümle olsun.
Beyhude! Gözlerime kumlar doldu. Körebeyim. Emen benim, beni vuran el benim. Cümleyim. Ama, bir “ama” bağlacıyla ikiye bölününce cümle. Cümle, ikinci kısmının hükmü birinci kısmına bağlı bir gerekliğe dönüşünce. Kırmızı lâle. Ama. Cümle. Şartlı cümle. Neyse! Cümlenin daraldığı zeminde kalbin genişlemesi. Tam bu saatte. Gölgenin kendini doğuran asıla eşit olduğu kadar eşit değil cümlenin kalbe eşitliği. İki vakit arasında cümle kalbe ya gerektiğinden daha uzak ya da ona gerektiğinden fazla yakın.
Kalp değişir cümle yerinde durur. Asıllar surete, rüyalar hayata dönüşse de. Rüyaya hayat, hayata rüya girse de, cümle yerinde durur. Kendisini berraklığına teslim ettiği suyu bulandırarak bir tomurcuktan güle dönünce gonca, cümle yine yerinde durur. Muhabbet, vazifeye dönemez zaten ancak yok olur, muhabbet yok olsa da cümle yerinde durur. Kalp değişir, cümle yerinde durur. Halden hale girmesi, kalbin hallerindendir. Cümle yerinde durur.
Bir kez kâğıt üzerine silik soluk bırakıldı mı cümle, kıyamete değin hep aynı yerde durur. Sen’den siz’e, siz’den biz’e dönmez öznesi cümlenin. Belli ki gelecek zamanları hep gelecek, şimdiye dair zamanları hep şimdiki zaman olur. Ve garip değil ki mazi sigası hep mazide durur. Cümlenin söylediği aşikâr söylemediği sır. Kalbin söylediği sır söylemediği sır. Kalp değişir, cümle durur. Üstelik cümle hep aynı durur da zaman gelir kalp durur.
Kalbin kapıları sımsıkı üzerine kapandığında cümle artık kendi kaderiyle baş başadır ki o da bir büyük harfle bir nokta arasındadır. Ve dahi bir noktayla ikinci bir nokta arasındadır.

Çok sade bir hikaye

Nazan Bekiroğlu
Çok sade bir hikaye

Şimdi size çok sade bir hikaye anlatacağım. Ne anlatan için anlatması, ne dinleyen için anlaması zor olacak bu hikayenin:
Ne büyük anne ne büyük baba tanımıştı masallarda ya da hayatta olduğu gibi, ki kendisine bir şeyler öğretsin. Ama iklimi munis sözü gerçek biri o henüz küçücük bir çocukken söylemişti: Hava soğuk, su soğuk ve yatak sıcacıkken ve uyku kollarına çağırırken seni; sabah namazına kalktığına yarın ruz-i mahşerde, yatak tanıklık eder, yorgan tanıklık eder, su tanıklık eder.

*

Oysa hayat onu tanıklıkların yabancı bir dilden giren sözcük listeleriyle ifade olunduğu bir metropol uygarlığının kollarına bırakmıştı. Hep o bildik cümle. Plastik kredi kartları. Artık betonarme bile olmayan çok ama çok katlı yapılar. Bilgisayarlardan da öte teknolojiler. Hayata kablolarla bağlı bir yaşam. Hayata sorsanız ki her şeyin sorumlusuydu, o da sorumsuz olduğunu söyleyecekti. Görünürde alabildiğine genişlemişti yaşamı. Görünmezde alamadığına daralmış. Sıkışıp kalmıştı. Nefes almasaydı ölecekti. Nefes almadan yaşamayı öğrendi.

O kadar ki gökyüzü artık daraltılmış bir alandı. Yıldızları saymak artık çok kolaydı. Çünkü kentler aydınlık ve yıldızlar öylesine azdı. Zeytin ağacı. İncir dalı. Gül yaprağı. Papatya tortusu. Toprak kokusu. Sardunya. Su. Uzak bir rüyaydı.

Rüyaları olmadığından olacak uykusuzlukları başladı. Gece terlemeleri. Oysa çok imkanlı ve çok yenilikli sağlık ünitelerinin, çok bilmiş doktorların denetiminde biliyordu ki hasta değildi. Sorular sordu sonra, görünürde soru sormasına neden yokken. Neden, diye sordu. Neyim ben? Nereden geldim? Nereye gideceğim? Ne? Ne? Ne? Ne çok N ile başlayan soru vardı. Ve N, ne çok geometrik hesapların dikbaşlığına terk edilmiş çizgileriyle ilk bakışta görkemli; ama ne sert ve ne acımasızdı.

Sentetik elyafın sıcaklığında ısıtılmış yatağında bir sola bir sağa dönüp durduğu uykusuz gecelerin birinde. Yapayalnızken. Bir avuç uykuya avuç açmışken. Gecenin sessizliğinde. Gecenin sabaha döküldüğü yerde. Birden. Üst kattan gelen sesler dikkatini çekti. Önce suyun sesi, mahremiyeti ihlal edilmiş katlar arasında. Sonra iki dizin sanki, sanki sonra alnın yere dokunması, yere kapanması gibi. Yaşlı bir beden olmalıydı bu. Bir anlam veremedi önce. Sonra bir gece, iki gece, üç gece. Anlamını bildi.

Öyle oldu ki, uykusuzluklarının, gece terlemelerinin arka plan nedenleri ortadan kalkıp da plastik bir uygarlıkta huzur dolumlu uykuları kendisine döndüğü zamanlarda bile. Artık vakit gelince kendiliğinden uyanır ve o sesleri bekler oldu. Bir tür refakat duygusu. Önce su.

Gecenin bu vaktinde kendisi gibi; ama kendisinden bambaşka bir uyanıklıkta olan, görmediği bir gövdenin hareketlerini izlemeye başladı. Ne biliyorsa, ne kadarını biliyorsa hatırlamaya ve boşlukları doldurmaya çalıştı. Ama hiç yerinden kalkamadı. Hava soğuk ve yatak sımsıcaktı. Oysa insan, istediği kadardı.

Her gece uyku ile uyanıklık arasında süre gitti bu refakat. Biri sentetik yatağında huzursuz ve uykusuz, diğeri uyanık iki kişi. Aradan çok zaman geçti. Kalbin uyanmasına, bedenin bile değişmesine yetecek kadar çok bir zaman.

Bir gün. Günün geceden sıyrıldığı bir zaman. Yani o zaman. Refakat anı. Kulak kesildi. Su sesi bir alt kata inmedi. Ne bir ses ne bir hareket. İçi sızladı. Uyuya kalmıştır, dedi. Gidip kapısını çalsam. Uyandırsam. Vazgeçti. Hava soğuk, yatak sıcacıktı.

Bir gece. Üç gece. Beş gece. Çıt yoktu.

Neden sonra duydular. Kapıcının sayesinde buldular. Su her zamanki gibi soğuktu.

İçi sızladı adamın. Yalnız ve yaşlı bir kadın. Yaşamı gibi ölümüne de refakat edecek kimsesi olmamıştı. Hava soğuk, çok soğuktu. Yatak sıcacıktı. Kalktı. İlk kez soğuğu duymadı. Gökyüzüne en yakın olabileceği yere, balkona çıktı. Çelik kolonlarla sağlamlaştırılmış kente, aşağıya doğru baktı. Sonra başını kaldırdı, yıldızları saydı. İçi sızladı, hem nasıl sızladı.

Onun, dedi, her sabahın geceden sıyrıldığı anda uyandığına ve sıcacık yatağını terk ederek soğuk suya koştuğuna; yatak tanık, yorgan tanık, yastık tanık. Kabul edersen tanıklığımı, dedi, şu aciz beden tanık.

Bir alt katta genç bir üniversite öğrencisi, o vakitte o yerde şiir yazmak için gamlanıp duruyordu. Birden, mahremiyetleri ihlal eden bu çok katlı ve kendi zenginliğinde yoksul yaşamda bir üst kattan gelen su sesiyle irkildi. Sonra sanki iki dizin ve sonra sanki bir alnın zemine hafifçe dokunması sesi. Orta yaşlarda bir gövde olmalıydı bu. Önce bir anlam veremedi. Sonra bir gece, üç gece, beş gece. Çok sade bir hikayeydi.

Dil üzerine

Nazan Bekiroğlu
Dil üzerine

Önce söz var. Eşyanın yaratılışı sonradan. Adem’e önce isimler öğretiliyor. İsmin karşıladığı kavramlar sonradan geliyor.
“Talebe perişan. Dilini unutan bir nesil yabancı bir dili nasıl sevsin”, yazıklanmasında olan Cemil Meriç, bir aydın yabancı dil bilmese de olur, kanaatinde, yeter ki anadilini iyi bilsin ve konuşsun. Haklı. Çünkü aydının yolu bütün bir ülke adına konuşmaktan geçiyor, yani düşünmekten. Gerçek manada aydın olmanın ilk şartı yüksek bir dil bilincine sahip olmak. Bunun tartışılması bile abes.

Gündelik konuşmadan bir güzel sanat dalı olarak edebiyata kadar uzanan meşakkatli ama onurlu bir yolculukta, içsel eylemlerimizin görünür kılınması anlamına gelebilecek dil, güzelliğin de birinci şartı gibi duruyor. İlk bakışta bize çok cazip gelen insanlardan bazılarının hükmünün bazen sarf ettikleri ilk cümleden sonra düşmesi dil yetmezliğinden değil mi? Ya da tam tersi. Gözümüze ilk bakışta, sureta çirkin görünen kimi insanlara, ilk birkaç cümlesini duyduktan sonra adeta esir olmamız, bir tür çok kuvvetli büyülenmişlik hali içinde kalmamız, konuşmalarındaki güzelliğe kapılmış olmamız anlamına gelmiyor mu? Kalbin dili yok; ama kalbe giden en kestirme yol yine de dilden geçiyor.

Güzellik bir yana, düşünce de dilden başka nedir ki? Düşünce sessiz bir konuşma, öyle değil mi?

Alain, dil düşüncenin evidir, fikrinde. Heidegger’e göre ise, dil insanların evi. Yunus, dil hikmetin yoludur, böyle diyor. Büyük kültürlerin ve uygarlıkların arkasında mutlaka büyük diller var. Milletlerin düşünsel karakterlerinin büyüklüğü lügatlerin kalınlığı ile doğrudan orantılı. Dil zenginleştikçe millet olma vasfı genişliyor. Yüz kelimeyle konuşan bir kabilenin millet olma seviyesine erişememesi ve insanlık ağacına büyük kültür dalları armağan edememiş olması bundan.

Millet olmanın tanımı, toplumlar ve çağlar boyunca az çok değişen madde başlıkları içeriyor. Coğrafya, din, dil, yönetim, ırk, kültür birliği gibi şartların kimi, zaman zaman listedeki sırasını değiştiriyor ya da tümden kaybediyor. (Söz gelimi ırk kavramı millet olmanın bazen acil şartı gibi muamele görürken bazen aciliyetini tümden yitiriyor). Öyle ki bu seyyal listede yer alan madde başlıklarından hemen hepsi millet olmanın olmazsa olmaz şartı gibi durmuyor, biri hariç. Yöneticisini, devletini, ırk veya din birliğini, hatta ülkesini kaybeden bir topluluğun millet olma vasfını koruması mümkün. Yeter ki dil birliğini ve bilincini koruyabilmiş olsun. Üstelik belki dil birliği kaybolduğu anda geri kalan madde şartlarının çoğunun sağlanmış olması bile millet varlığını ve devamlılığını korumaya yetmiyor. Çünkü dil insanların evi. Milletin ülkesi bir bakıma dil.

Osmanlı Devleti’nin Batı karşısında mağlubiyet bayrağını açtığı ilk anlaşma olan Karlofça’nın, -ki tarihler 1699’u gösterdiğinde imzalanmıştı,- aynı zamanda Osmanlı’nın altına imza koyduğu Latin harfli ilk anlaşma metni olması ne kadar hem ne kadar manidar. Görünen o ki bulma gibi yitme de dilden başlıyor.

Vaktinde, sömürgeleriyle ve bu sömürgeleri sağlayan dünyanın en büyük donanmasına sahip olmasıyla kibirlenen İngilizler, muhal farz, Shakespeare’i ne sömürgeye ne donanmaya değişmeye yanaşıyorlar. Makul. Çünkü donanma ya da sömürge bir Shakespeare var edemez; ama Shakespeare hem donanmayı, hem sömürgeyi yeniden var edebilir. Çünkü Shakespeare asırların tecrübesini her bir sözcüğünde taşıyan İngiliz dili demek. İngiliz dili ise İngiliz düşüncesi demek.

İtalyan ulusal birliğinin kurulmasında Dante ya da Petrarca’nın payı, bu ulusal birliğin fiili kurucusu savaşçı komutanlar ya da keskin zekalı siyasilerden daha az değil. Her ikisi de İtalyan ulusal birliğinin sağlanmasını can ve gönülden arzuluyor ve bu uğurda kendilerine düşen görevi kalemleriyle yerine getirebileceklerini fark edecek kadar uyanık bir dikkat ve önsezinin sahibi bulunuyorlar. Ve Dante de Petrarca da bütün Avrupa üzerinde muhkem bir Ortaçağ Latincesi’nin hakimiyetinden sıyrılarak ulusal dil ile yazmaya başlıyorlar.

Bu yüzden kalem kendi tarihçesinde, en ziyade kılıçla mukayese ediliyor. Kendisine yüklenen güç kılıç kadar keskin, belki daha fazla. Namık Kemal “Lisan-ı Osmaninin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir” isimli makalesinde Türk dili ve edebiyatı hakkında derli toplu ilk fikirleri sergilerken Zemahşeri’nin bir cümlesini iktibas ediyor: Zemahşeri, İslamiyet’e karşı direnen cahiliye devri Araplarından bir kısmının kılıca direnebildikleri halde belagatin gücü ve güzelliği karşısında direnci terk ettiklerini söylüyor. Kalem kılıçtan güçlü çünkü. Bu yüzden alimlerin mürekkebinin mukayese ve müşabehe edilebileceği yegane, şehitlerin kanı. “Kaleme ve onun satıra dizi dizi yazdıklarına and olsun”; Kalem, 1.

Üsküdar randevusu

Nazan Bekiroğlu
Üsküdar randevusu

Başlar yol hazırlığı. Bu kadar kolaymış demek. Siz bile hayret edersiniz. Batmakta olan güne doğru yürürsünüz ki önünüzde yaşanmamış bir gün olsun. Sizi yol eden kederlidir. Karşılayan sevinçli. Ya ne yol eden ne karşılayana ne demelidir? Yani ne terk ettiğiniz ne gittiğiniz kent. Keder belki en çok onun nasibidir.
Sırasını şaşırmış bir yazıdır bu aslında. Bir öne bir sonraya. Yine de her şey geride kalır. Arkanızda bıraktığınız, bir gecedir. Önünüzde, eğer hızınız yeterliyse yakalayabileceğiniz bir geçmiş gün. Yarından düne doğru güzergâhta değil misiniz?

Masallarınızı arkanızda bıraktınız. Şimdi gitmek, her şeyi, en fazla da yaşadığınız ân’ı bırakıp gitmek demektir. Şimdi gitmek ölüm demektir. Ve ölüm, dizlerinizin üzerinde taşıdığınız gülden daha fazla olmakla birlikte yine de ancak bir gülün haber verebileceği bir şeydir. Sizi karşılayan, toprağında güller taşıyan şehir. Randevu her zaman vaktinde yetiştirilen bir şey midir?

Tarihçesiyle aranıza çok şey giren kentten çıkıp da sizi karşılayacak kente doğru yola girmişken, kaç kentin üzerinden geçersiniz? İçiniz bir daha bu kadar dolu olur mu? Bir daha bu kadar kendiniz olabilir misiniz?

Her şey ölü bir denizin derinliğinde olabileceği kadar derin ve dingin. Işık munis, musiki mehtabı sallayan salıncak. Neyleyim ki ne sözlerim ne hayalimin sınırları kifayetli, âh anlatabilseydim. Hangi sözcüklerle betimlemeli? En iyisi susup geçmeli.

Yine de meraktır yolların başlarken dönüp dolaşıp vardığı. Kaderim olan kenti boydan boya meraka düşmüşken bir kentin kaderi olan ben. Muharremin tam on ikisinde. Ve tam öğle vaktinde. Hasoda’nın kubbedeki güney penceresinden süzülen güneş ışığının tam alnımın üzerine düşmesi için durmam gereken yeri kestirmeye çalışırken ben. Bedeninde yara almadık yer kalmamış na-mağlup bir komutanın yatağında ölmesindeki sırrın tebessümü. Acı yok. Her şey gün ışığının içinde yüzmekte. Müsait hızlarla seyrettiğimiz takdirde arkada kalan günü önümüzde bulabilen biz değil miydik? Merak bitmek tükenmek bilmez bir silsiledir.

Kendi kavmi tarafından katledilmek kadar acı mıdır acaba dua kapılarının açıldığı o ân-ı müstesnada hangi duayı edebileceğini kestirememek? Dahası bir ömür virdine zeban ettiği duayı o biricik anda aklına getirememek?

Merak bir silsile ve şehir boydan boya merak edilecek bir yerdir. Sanat ölümle müsavi gittiğinden olacak. Ömrü, geometri nizamında bir estetiğin labirentlerinde dolaşarak geçmiş olsa da, bir hanım sultanın sandukası üzerine atılmış siyâh, -âh simsiyâh, gül-i siyâh- bir örtünün son kıvrımının düzeltilmesi için gösterilen özen hâlâ hayat demektir. Sultan vasfı türbesinde dahi yaraşırken gerçek sultan olan sultanlara, kimi türbelerin, bir köşesinde kalakalmış boş mezarın sahibini beklemesi nedendir? Beyhude! Dedim ya merak önü alınmaz bir silsiledir.

Önce merak, arkadan keşif gelir. Günlüğün hüsn-i hatimesi bir Üsküdar lâlesi suretinde sahife altına düşer. Oysa hüsn-i hatime aynı zamanda mukaddimedir. Değil mi ki sonraki bulmaklar büyük olsun diye başlarkenki yitirmekler göze bu denli büyük görünmektedir.

Dolanmış mı yollar? Çözülür günü gelince. Bekleyen mi var? Mülâkiyet, günü gelince. Kimdir bekleyen? Kimdir bir ziyaretin karşılığını kıyamete değin sürecek refaketle ödüllendiren? Kıyamete değin sahiplenilmiş olmanın emniyetinde, sebeb-i varlığı aşk olan o gülü bırakırsınız bırakabileceğiniz en uygun yere. Bir yakasından uzaklaştıkça öbür yakasına yakınlaştığınız şehrin sularına. Parmağıma dokunduğunda dikeniyle niyetimi bozan kırmızı gül. Bir damla kan. İmtihan.

Su görünür. Çözülür düğümler. Cevazlar verilir. İzin belgeleri sahiplerini bulur. Unutulmuş bir sözcüğün âniden hatırlanması kadar hoşnutluk içre. Kimse kimseden incinmez. Kimse kimseyi incitmez.

Eğer bir mülâkiyet, kapıların onca çalınmışlığına rağmen ancak şimdi gerçekleşiyorsa, taraflardan biri zamanında randevuya gecikmiş, ya da erken gelmiş demektir. Ne gam! Öyleyse mülâkiyet zamanı ancak şimdi gelmiş demektir.

Su konuşur. Rüyama hayat girer. Rüyama hayat girdiğinde yanılgı payının rüyama mı hayata mı kaldığını artık bilirim. Yolum cebre düşer, ne mutlu. Ağzımdan dökülen sözcük son-suz bir cümlenin başlangıcı değil. Olmasın da. Son, sonsuzluğa götürmüyorsa, görünmenin ne anlamı var? Suretini aynanın bu yanında bırakarak, rıza kaydıyla talepkâr, öbür yanından suretsizliğe doğan surete hayırlar olsun.

Bir gül bırakırım parmağımın ucundan suya damlayan kana.

Siyah. Simsiyâh. Âh gül-i siyâh. Ey vâh!

Sonra? Bugün Muharremin ortası. Dile dileyeceğin ne varsa. Bilirsiniz. Ne demektir sultanların sultanı. Kimdir? İlk kez yanılmazsınız. Kıymetini bilin diye uyarırlar. Bilirsiniz. Yol çetin. Kıymet? Kim ne biliyorsa o kadar değil midir? Cennetin cennetliği tahayyüllerin ötesine geçmesinden değil midir?

Dönüş güzergahı

Nazan Bekiroğlu
Dönüş güzergahı

Gidiş yolu bunaltıcıydı. Çıkış yolları kapandığında geriye kalanın adı kabustu. İçteki hikaye ile dıştaki hikaye hep ters yönde ilerledi giderken. İçte yazılan ile dışta yaşanan arasındaki güzergah farkı öykünün en bilindik tanımıydı aslında. Bedeli hayat olarak ödenen kitabın satış ücretinden de bahsedilemezdi. Kar zarar hesaplarının yapılamadığı tek yer yazı olduğundan ve neye mal olur, sorusuna bir tek yazıda cevap aranmadığından.
Giderken hayatla da başım dertteydi, yazıyla da. Hayatta yitirdiğini yazıda bulmanın, ama yazıda yitirdiğini hayatta bulamamanın yorgunluğu. Yazı vurgunu. Yazı yorgunu. Yazıda mağlup. Yazıya mağlup. Kelimelere yüklenmiş sonsuz yanılgı. İkisinin arasında bir yer yok mu?

Kaç tehlikeli kapı açıldı ve kapandı önümde ben giderken. Her birinin açılmış olması yeniden kapanabilirliğinin ve her birinin kapanmış olması da yeniden açılabilirliğinin teminatıydı. Oysa kapıların bir açılıp bir kapanmasına hiç mi hiç ihtiyacım yoktu.

Giderken böyleydim, halim buydu.

Okuyacak ve yazacak kendi içimden başka yer kalmadığını fark ettiğimde, dönüş yoluna girdim. Hiçbir vakit duymadığım bir ferahlığın sekinesi ile indi akşam vakti üzerime. Kapılar sımsıkı kapanırken, kan görmem gerekse de niyet ettim ve varlığın mahiyetini öğrendim.

Başlangıçta ağır oldu bilmeklerin bedeli. Gidip de dönmemek, dönüp de bulmamak değildi korkum. Elim emen taşına değmişti bir kere. Dönüş yolundaydım. Bir vedanın buruk tadı. Öğrendim ki yolculuk, dönüş yolu demekmiş asıl. Öğrenmekler, gitmeklere değil dönmeklere mahsusmuş.

Dönüş yolunda, yüzünden bir tek anda bir asır geçenlerin söylediğini anlamak uğruna, beyaz kağıda beyaz mürekkeple bırakılmış yazıları okumak için gerektiği kadar dikkat sarfına gerek yoktu. “Akıl risaleleri”ni okuyarak gittim de aklı yarı yollarda bırakarak döndüm geriye. Ve sahifelerinin biri hariç tümü boş bir defter kadar akıl çelici de olmadım. Giderken yağmurun seyircisiydim, dönerken bu seyirden çoktan bıkmıştım, yağmurdum. Giderken yitirdim, dönerken buldum.

Dönüş yolu buydu ki geçen sene bugün tam bu saatte uyuduğum uykunun rüyasında asılı kalmadım. Kelime haznesi mahdud, kavramları kargaşa lügatlerin yalnızlığında, eşikte bunalmadım. İçimde yakın bir lalenin hatırası, üzerine şebnem dökülmüş nisan tarhlarını tanıdım. Yine de eski seslerin hüznüydü duygusallığım.

Bir kadının duyabileceğinden de kuvvetli bir merakla burkuldu kalbim. Merakımın arkasında, önüme dikilmiş duvarın ardında ne ki var öğrendim, kalbe düşen sorunun cevabını da verdim. Ömrümü cevabına vakfettiğim sualin cevabını bilmek uğruna, ‘yazıyla hayat arasında, hem yazı hem hayat, ne yazı ne hayat olan bir yer yok mu?’ sualinin cevabını bilmek uğruna bütün bu acılara değdi doğrusu.

Duvar yıkılıp da merakımı giderdiğimde artık ne tekrarına düştüğüm imgeler rahatsız etti beni ne de sabahlara kadar bir gelenekten devşirilmiş mazmunların avcılığına yürüdüm.

Sözcüklerimi seçerken beni yapaylığa düşüren olağan dışı bir özen göstermeme ve hayatla arama girse de girmese de biricik dertlenme nedenim olan imgelerimle dertlenmeme de neden kalmamıştı.

Yıkıldı duvar, gözlerime inen perde kenara çekildi. Yazıyla da hayatla da olmadığı doğruydu. O kadar çok ümit ve temenni ettiğim gibi yazıyla hayatın arasında bir yer yoktu.

Ama gördüm ve bildim ki yazının ve hayatın üzerinde, yazının ve hayatın ortasında değilse de, bir yer var. Yazının ve hayatın üzerinde bir yer, yalanın üzerinde gerçek, kabahatten öte kabahati bir gören olduğunu öğrendiğimde yine öğrendim ki sebeb-i telifi hayat olanın kurgusundan söz açmak abes. Ama kurgu olanın da hayat olduğundan söz açmak abes.

Her şeyin üstünde olanı fark ettiğimde ki bir akşam vakti inerken üzerime oldu bu, artık bir daha arada kalmayacağımı da öğrendim. Bir çiğdem teneffüsü düştü varaklarıma. Yıkıldı duvarlar. Yıkıntının altında kaldıysam da duvarın arkasında ne varmış, bildim. Öylesine bildim ki artık ne yazıdan şikayet ettim, ne de hayattan şikayet ettim.

Su, sardunya ve soru

Nazan BEKİROĞLU
Su, sardunya ve soru

Bir türlü kıvama gelmemiş bir su yazısı ikinci kez yazıldığında suyun kıvamı nasıl olup da bahis mevzuu olur?
Soru, su ve sardunya ile başlar yazı. Soru kipinde yazılacak bir yazıya başlar yazıcı. İnsana mahsus olanca hafiflikle üzerine bir kez düşülen; ama olanca ağırlığıyla üzerine düşenin üzerine düşen bir dünyada, artık ne üslup endişesi, ne istifham sanatı. Ne sözcük oyunu, ne “edebiyat” tutkusu. Sadece merak, sadece acının arkası, ki sardunya bu muydu?

Merak: Ağustos sabahında su sardunyaya dokunduğunda, kokusunu salan sardunya mıdır, yoksa su mudur? Her şey ezelde söz verilip sonra bir kez unutulduktan sonra, ilk kez hatırlandığında. Öyleyse bir kez yitirilip de bulunmuş olan bir kez daha yitirilebilirlik ihtimali taşındığında. Yani bir kez hatırlanan bir kez daha unutulduğunda. Su unutuş mudur? Sardunya su mudur? Öyleyse sardunya unutuş mudur?

Su ile soru arasında, oyalanma ile bulma, hatırlama ile unutma arasında o incecik sınır, tam şakak üzerindeki damara dönük silahın namlusu.

Bir silahın namlusunda ölüm sudur.

Su, sardunya ve yağmuru eksik bir soruya dair cümlelerini bir defterde biriktiren zakir, yağmurda nasıl yürüneceğini bilmiyor mu? Hilal görününce öğretir su. Bir şeyler kirlenmiş gibi hissediyor mu? Temizler, ölümden yakındır su.

Çıkılan yolculuğun sonunda avuçlara dolan, kor ateş. Üstelik avuçları daha başlangıçtan böyle köz doluyken. Yolcu neyin yolcusudur? Yarı yolda yakaladığında beni, ben diye başlayan soru, içilmemiş sular, köz dolu avuçlar. Bunu anlayınca soru su mudur?

Acının içe bakan yüzü önce. Vehim. İki nokta üst üste. Korunmuşluk, bir vehim. Seçilmişlik, bir vehim. Her an sınav, doğru da, ruha dokunmazsa sardunyanın doğrusu, cezadır zannolunur. Sardunya mükafat, sardunya ceza mıdır? Had midir, kısas mıdır?

Kışın soğuğunda yanan alnını serinletir zakir. Yazın sıcağında donan alanını ısıtır zakir. Alnına değen ilk damla sudur. Çenesinden damlayan son damla sudur. Bir damla. Damla damla bir hilal uykusuzluğu.

Sabahı bulur gözlerinden yaşlar akıtan zakir. Bin bir Fettah. Bin bir Vedud. Bin bir Nur. Bin bir gündür çilesi garip dervişin, bin bir gecedir. Derviş de, zakir de, ikisi de uykusuzdur, susuzdur. Çile hücresinde ve parmakların ritminde. Bini bin birinciye bağlayan hece. Sabır. Bir damla su mudur ki yerine koyulmazsa o, her şey boşlukta sallanır durur.

Suyun eski imla üzre mazisini harfleri arasında saklar da sabır, S-AB-IR, o ki Sabır’dan suyu çıkardığımızda geriye kalan yalnızca Sır’dır. Sır. Kendi iradesinin gücü kadar güçsüzleşen refakatçiyi temin eden sır; hastaya vermediğinin su oluşu mudur? Yoksa su vermediğinin hasta oluşu mudur? “Su uyur, düşman uyur”. Hicran hastasının uyuyamadığı gecelerde düşmanlaşarak uyuyan, nasıl olur da su olur?

Yatağından boşanmayacağına duyduğum güvenle, bir balkonun kenarına dizilmiş sardunyaların arkasından bakarken ufka dolan denize. “Denizler taştığında” diye başlayan apaçık cümleleri okuduğumda duyduğum korku neyin korkusudur?

Yanılgı, kalbin, kendi yaşantısının yazıldığına dair duyduğu güvende. Birbirinin aynı iki rüya bile kayıtlara geçmemişken, birbirinin tıpatıp aynı olan yegane, iki damla sudur. Ama yağmur başladığında bozulur çehreler. İlk kez kaçırılan bir vaktin sorumluluğu, teyemmüm varken, nasıl olur da susuzluğun olur?

Beyhude değilken korkuya, suya, soruya, kuşkuya, tutkuya ve sardunyaya dair seslerin böyle bir arada bulunması. Hep “u”. Uğuldayarak aktığından su. Oysa “bu değildi niyyetim bu”.

Dönüp de geriye baktığımda daha niyetinde boğulduğum su, vakti geçmiş bir bengisu mudur? Hu de bakalım, bir kez olsun hu!

Su ile başlayıp soru ile biten bu yazı: Sırrı yazıcısına da meçhul. İşte öyle! Sardunya? Hikaye!

Çekip gider yolcu. Bildiğini zannettiği yolun bilinmedik yolcusudur. Yol sudur, yolcu sudur.

Korku sudur. Yaşam, ibtidası su, nihayeti sudur. Ölüm budur.

Bir ceylan içmeye eğildiği suyun kıyısında boğulur. Önce dizlerine değer su. Sonra? Gerisin geriye mi? Değil işte! Neyi gizlememiş, neyi örtmemiş ki su?

Toprağa düşünce lale

Nazan Bekiroğlu
Toprağa düşünce lale

Hiç görmediğim halde var olduğundan kuvvetle emin olduğum yerin adıydı hayat. Bir mesneviden düştüm gerçeğe, kendi seçimimdi.
Arkamda bıraktığım, başı ve sonu gibi gidişatı da besbelli bir mesnevi emniyeti. İnkar etmeye niyetim yok; bir çininin sathından gerçek bir bahar bahçesinin derinliğine düştüğüm daha ilk anda, alınlığındaki kitabede yer aldığım kapıdan çıkarak dışarıya geçtiğim o anda, hayat vurdu beni. Daha ilk günden yenilgiyi öğrendim. Lakin ne kadar yenilsem de beni bir yokluğa götüren sened zinciri kurulduğunda her defasında satırlarının altını çizerek okuduğum Kitap yok olmadı. Bu yüzden hayattan korkmam artık imkansız. Böyle başladı.

Hayatı tanıdım zahirde, zorluğu. Yapacak çok işi olmakla birlikte hiç zamanı kalmamış olmanın hüznünü tanıdım. Acı, hüzün ve kabus arasına yayılmış girift farkları defalarca öğrettiler. Elimden gelse hüzünde karar kılacaktım. Ama dünya yıkıldı üzerime de kaç kez, kaç kez altında kaldım. Kaç kez haberci bir rüya kadar kısa olmayan yorucu rüyalarla dolu uykularımdan haykırarak uyandım. Neticede bütün korkulu rüyalarda duyulana benzer bir korkudan farklı değildi duyduğum. Ne de olsa ben bir mesneviden düşmüştüm bu bahçeye. Hayat uzmanlık alanım hiç değildi. Ama hevesli ve yürekliydim.

Gördüğüm korkulu rüyaları bir ben bir de Allah bilirken. Ve ilk kez gördüğüm kente kendimi ilk kez gösterirken; gördüğüm rüya kendisinden başka kaç rüyanın tevili? Sınav sınav içindeydi. Kimi iyilikle, kimi kötülükle sınandım. Öyle canım yandı ki kimi, az kalsın kaçacaktım. Kimi, çöllere inen akşamın genişliğinde kalbime inşirah indi. Kalbim kendi darlığında genişledi.

Hayallerine amadeliğini gerçeklerine mahkumiyeti bozmayan öfkeli ruhum kısa cümlelerle konuşmayı sevse de biteviye uzun cümleler kurdum. Başlangıçta hayatın hep beni haklı çıkarmasından korktumsa da bir gün bana hayallerimi ne yaptığım sorulduğunda, onları israf ettiğimi söylemek mecburiyetinde kalmaktan artık korkum yok. Yeni sözcüklerim var çünkü benim. Daha da yeni sözcüklerim olsun istiyorum. Bilirim ki sözüm bittiğinde giderim. Ama eski sözcüklerle iktifa etmem düşünülmesin. Çünkü hayat kadar yeniyim. Artık küçük haberlerle oyalanamayacak kadar derin boğulduğum yer. Daha fazlasını istiyorum. Büyük haberi bekliyorum.

Bir nikabın kalkışı kaç gözyaşı damlasına bedel, bir gecede öğrenmek istedim. Aceleciydim. Son bölümünden başladım ellerime tutuşturulan ilk kitabı okumaya. Çarmıhını sırtlayanın kendi kentini son kez dolaşmasını anlatıyordu. Vakit akşam, günlerden gecikmiş bir cumaydı. Irmakla karşılaştım. Bana konuşacağını bile bilmeden başlangıçta, bir merak başlangıçta. Irmak bana konuşsun istedim. Konuştu vakti gelince. Öğrendim. Kendi özgeçmişimi yazabilecek en uygun kişi olduğum hususunda endişeliydim ya yine de hayat ne ise, kendi hayatımda onun özetini çıkarmak istedim. Hayat, çarpma demekti. Ben, kalbimin iki çarpıntısı arasında ne kadar hayat varsa o kadar hayattım.

Ölüm hayattı. Yitirmek bulmanın bedeli. Yumdum gözlerimi kendi üzerime. Ölümü öğrendim. Ölümümü sevdim. Yaptığım her şeyin kaderim olduğuna güvenerek kaderim olan her şeyi yaptım. Eylemdim. Hiçbir şey zamanını bırakmasındı benden geriye. Ne duvarda mavi bir lale, ne hoş bir seda gök kubbede. Toprak yeterdi. Ne iptal, ne erteleme.

Bir mesnevi gölgesi değil, artık yüzü ateşe dönük bir laleydim. Yazıydım ve şahittim.

Kırmızı bir mürekkep lekesi nasıl büyürse susuz bir kağıdın kuraklığında öyle büyüdü aldığım tüm yaralar. Ama aldığım tüm yaraların, huzura çıktığım anda birer kan çiçeğine dönüşeceğini bilmenin sevinciyle indi kalbime neşve.

Bir bitkinin gövdesine yürür gibi yürüdü hayatın suyu gövdeme. Bir sunak kalıntısının önünde papatyadan bir örtüyü örterek saçlarımın üzerine gökyüzüne gösterdim avuçlarımın içini. Su gibi aktım. Nisan yağmuru gibi döküldüm kendi içimdeki boşluklara. Kendi derinliğimde boğulmaya çoktan razıydım. Razılık benimle, kalbime muhabbeti koyduğu halde benim muhabbetimi kıskanan arasında. Evvelimden razıydım, ahirimden razıydım. Diğerde kalmış bütün hakların helalliğini dilenecek kadar ve bende kalmış bütün hakları helal edecek kadar razıydım.

Nefsimizden özge için gözyaşı dökerken biz, elimizden düşüveren narın halı üzerine dağılan taneleri kadar bereketliydi hayat. Yenilgim, altında ezilmezsem eğer, yengimin garantisi oldu. Taşıyabileceğimden fazlasının yüklenmeyeceğini bilmekle birlikte, taşıyamadığım yükün altında ezildiğimi zannetmemi ve buna razı olmamı sevdim. Yani ki uçurumların kenarına getirip de beni sonra elimden tutarak gerisin geri çekeceğinin emniyetiyle, ümitten korkuya, korkudan ümide geçişimi, darlıktan feraha ferahtan darlığa geçişimi çok sevdim. “Nazlı ve zelil” olmamı mı istiyordu benden? Zelil olmayı öğrendim Naz? Zaten ezelden ismim. Hiçbir şey istemezdim, bilebilseydim. Perdeler kalksaydı aradan, görebilseydim. Bir mağara. Bir dost. Bir yılan. Varlığın teyidi, ölebilseydim.

Refakat, mavi lâle ve ölü şehzade

Nazan BEKİROĞLU
Refakat, mavi lâle ve ölü şehzade

Ben’im. Hani o mavi lâle. Bir kapının üzerinde sülüs hurufattan arda kalan boşluklarına dolduğum çini kitabede. Her şeyin, arkasındaki hayatla birlikte yükseldiği devirden kalma bir külliyede. Duvarlarından en rutubetlisine servi fidanı işlenmiş bir türbede. Sayamadığım kadar çok yüzyıldır ki bir şehzadenin ölüsünü beklemekteyim.
Sessizlikte. Eylemsizlikte.
Refakat. Mavi lâle. Ve ölü şehzade.
Düşüncenin yoğunluğunda bir burguyla oyulur gibi oyulurken içim. Alınlığında yer aldığım kapının dışında neler olup bittiğini başlangıçta hiç merak etmedim. Her şey bir gölge gibi geldi ve geçti yüzümü döndüğüm duvarın üstünden. Bütünün bilgisi içinde olması gereken bir parça idiysem de bütüne dair bir şey görmedim. Refakatteydim. Eylemsizdim. En fazla ölü bir şehzadeydim.
Mavi bir lâle olarak sahip olduğum kimliğimde ölü bir şehzade kadar eylemsizken, düşüncelerimde, yazgısına baş kaldıran bir kahraman kadar hareketteydim. Garip çelişki yaman kader. Çinilerin sessizliğini beklediğime göre sessizliğin ta kendisiydim. Ne çok sorularım vardı oysa cevaplarını beklediğim. Üstelik hangi sorulara karşılık olduğu bir türlü kestirilemeyen cevapları olan da bendim. Zihnimde çok şey vardı da onları ne yapacağımı hiç bilmedim. Ne yapacağımı bilmeyerek sahip olduklarımın ağırlığı altında ezilmekten korkmaya başladığımda kitabesinde yer aldığım kapının dışında neler olduğunu ilk kez merak ettim.
Merak suretinde serildi başkaldırının örtüsü üzerime. Var olduğunu bildiğim halde bir türlü bulup çıkaramadığım yazı, okunması gerektiği halde okuyamadığım metin, ya da söylenmesi gerektiği halde söylenmeyen söz; bütün bunları merak edebileceğim kadar dışarıda neler olduğunu merak ettim. Gece midir gündüzleri yutan, gündüz müdür gecelerden sıyrılan? Aslolan gelmekler midir, yoksa gitmekler midir? Görüp de unuttuğum rüyaları değil gördüğümü bile bilmediğim rüyaları merak ettim.
Hep merak ettim. İşleme yönü değiştirilmiş bir zihin, akış yönü değiştirilmiş bir yürek. Süveydası iptal edilmemiş bir merakın sancısı. Bana öğretilen anlam katmanlarının dışında farklı anlam katmanlarını öğrenmenin şaşkınlığı. Günleri sayarken bir şehzadenin ölüsüne refakatte, bitmek ve tükenmek bilmezmiş gibi görünen günleri, aslında azalmadığımı çoğaldığımı öğrendim.
Şaşılacak derecede bana benzeyen gölge kahraman ile karşılaştığımda gördüm ki ne kadar hoşça kal dediysem o kadar geri dönmüşüm. Kaç kez geri döndüysem o kadar hoşça kal demişim. Eylemsizmişim. Sadece refakatçiymişim. Bir kez olsun pencerenin dışındaki dünyanın oluşlarına katılabilseymişim düşüncelerimi eyleme dökmeyi başarabilecekmişim. Oysa ben sadece içi boşaltılmış monolog cümleleri ile konuşup yangınların üzerinden karanfil tütsüsü geçirmişim. En büyük eylemim eylemsizliğim.
Dışarıda, küçücük sebepler için alınan büyük kararların kılavuzluğunda muhteşem fırtınalar kopardı. Dağ lâleleri. Her bahar kıyamet bir kez daha kopardı. Ne güzel! Ben? Düşünüp de eyleyememekten neredeyse taş kesilecektim. Öyle ürktüm ki kendi hareketsizliğimden elimden gelse bir daha düşünmeyecektim.
Ama yine de hep düşündüm. Yazılması gerektiği halde, yazılması için yeterli zaman kalmayan cümlelerimin telâşında kendisi için hazırlanan ziyafete daveti unutulan çocuğun hüznü vardı. Geç gelse de uzun süren bir kışı da, erken gelse de çabuk biten bir yaz’ı da sadece fark ettim. Sadece duvara düşen gölgelerinden onları tanıdığımı nasıl iddia edebilirdim? Bu yüzden sahici değildim. Ama çevirdikçe sayfaları arasından kurumuş gül yaprakları çıkan bir kitabın şaşırtıcılığından daha fazla şaşırtıcı olan hayatı istedim. Giderek örselenen bir yüreğin taşımakta zorlanacağı kadar hayat, dedim. Razıydım.
Çünkü gölgenin yerini bulduğumda sebebini de merak etmem gerektiğini anladım. Sesim bu yüzden boğuk, bakışlarım muğlaktı. Aklım dışarıda, kalbim kendisini beklediğim ve bana hiçbir şey öğretmeyen şehzadede. Refakatle ihanet arasında kaldığımda ilk ölümcül yarayı aldım. Bir mesnevinin sıyrılıp satırlarından, sessiz sedasız çıkıp gitmenin tam zamanıdır, anladım.
Ben, onca zaman bana ayrılmış olan yeri bırakıp da giderken. Ne kadar meşakkatle sözcükleri bulunup da zahire çıkarılmış bir mesnevinin hâtimesi yazılırken duyulan hüzne benzedi hüzünlerin alâsı. Çünkü tetimme deyince bir kere, kendi mesnevisinden sessiz sedasız çekip giden ilk kahramandır onu yazan. Geride kalan: Her biten şeyin ardından geriye kalan; hüzünlerin leylâsı. Bir zamanlar bir boşluğu doldurmuş olan ve gerçek hayattaki lâlelere benzemeyen garip ve mavi bir lâlenin hatırası.
Ben, bütün bunları merak ettim. Önündeki ve arkasındaki mevsimin resmini aynı anda içinde taşıyan bir mart serinliğinde ölüme tarih düşürüldüğüm kapının alınlığından indim. Sabaha karşı değil, düpedüz geceydi. Son bir çığlık. Son bir sancı. Ama o da sessiz. Son sessizliğim. Yumdum gözlerimi. Bir kurgudan hayata düştüğüm yerde aldığım ilk nefesi iliklerime kadar içime çektim. Beni elbette yağmur karşıladı. Kendimi dışarıda, gölgelerin sebebi olan asılların arasında bulunca, dönüp de geriye baktığımda. Artık ben de duvara düşen gölgelerden biriydim. Gülümsedim. Arkamda bir mesnevi kaldı. Önüm hayattı. İçimi dolduran sesi ve nefesi sonuna kadar salıverdim.

Dilenci ve Züleyha’ya dair

Nazan Bekiroğlu
Dilenci ve Züleyha’ya dair

İki gülümseme öykü I- Züleyha’nın Dilenciye Gülümsemesi
Bir gün Züleyha, arkalığına beyaz sümbül dalları işlenmiş tahtırevanıyla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından.

Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Mısr’ın parlak seheri Züleyha’ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyha gibi takamazdı.

Birden bir meczub, ehil arslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyha’nın tahtırevanının önüne dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyha tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedenini anlamak istedi.

Gözlerini kaldırarak Züleyha’nın yüzüne bakmaya başladı meczub. Züleyha, dedi, sevindir beni. Züleyha kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti.

Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avcuna ama meczup oralı bile olmadı.

Züleyha, dedi, sevindir beni, bana gülümse. Başka bir şey istemem.

Züleyha, bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı, Mısr’ın en güçlü komutanını. Usulca gülümsedi.

Züleyha gülümsedi, açıldı bütün beyaz zambaklar, bütün bahçelere bahar geldi.

Züleyha gülümsedi, mamur sarayların ve yıkık sarayların kentinde bütün dilenciler bir eşi daha bulunamayacak devletle donandılar.

Başını önüne eğen meczub sessiz ve sakin, geldiği gibi çekiliverdi.

O günden sonra Mısr’ın lisanına, sadaka vermek anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: Züleyha’nın gülümsemesi.

II- Dilencinin Züleyha’ya Gülümsemesi

Bir gün Züleyha, ki o artık Yusuf’un özlemiyle bütün serveti ve bütün gücü de, gençliği ve güzelliği gibi kendisini terk etmiş bir kadındı, bir zamanlar görkemli alaylar eşliğinde ve bir ışık topu halinde geçtiği kentinin sokaklarından sessizce geçiyordu. Adımları hastalıklı ve ağırdı.

Acımasız bir yaşlılık ve çok kollu bir ahtapota benzeyen hastalık tarafından kuşatılmışsa da kalbinden daha fazla acıyan bir yeri yoktu. Züleyha hala aşktı.

Ateşe düşen yaş kütüğün önce boğula boğula, sonra alev alev, sonra köz, yanması gibi Züleyha da yanıyordu. Ne bir çığlık, ne bir şikayet. Çıt yok! Züleyha dayanıyordu. Züleyha’nın içinde büyüyen hu yangını, bunu kendisi de bilmiyordu. Bir ah’tı Züleyha sadece. Kelam yoktu, eylem yoktu. Yürüyordu ama yürüdüğü yolun mahiyetini henüz fark etmiyordu.

Bütün istediği Züleyha’nın, kendisine Yusuf’tan haber getirecek birisiyle karşılaşmak, onun soluk alıp verdiği havayı içine çekmek, onun adımlarını ya da gözlerini iz düşürdükleri yerden toplamaktı. Züleyha böyle var oluyordu. Yittiğini zannediyordu da zahirini görenler, Züleyha böyle büyüyordu.

O gün Züleyha, ki o artık ne zengin ne de genç ve güzel bir kadındı, çok kez ölmüştü de gövdesinde bir kez bile ölümü duymamıştı kalbinde, bacaklarındaki derman kesilince yavaş yavaş, olduğu yere çömeliverdi. Sırtını dayadı da bir duvara yumdu gözlerini.

Gözlerinin önünden geçerken Yusuf’un dahil olduğu eski zaman düşleri, efendiyi köleye, köleyi efendiye dönüştüren hikayenin özeti. Züleyha bir sesle irkildi. Bir dilenciydi bu. Elinde asa, sırtında yırtık bir hırka vardı. Gözlerinde; düşenin dostu olan o yeganeden başkasına güvenmemenin emniyeti.

Dedi: Züleyha, bir zamanlar ne kadar, hem ne kadar yardım ettiğin bu yoksulu sen elbet hatırlamazsın. Ölümün ürpertili uçurumunun kıyılarından tutup da geri çekiverdiğin onca muhtaç arasından bu silik soluk simayı elbette bulup çıkaramazsın.

Ama sen şimdi ben olmuşsun. Belin bükülmüş, Mısr’ın aysız gecelerine benzeyen saçların beyazlamış, Nil’in pürüzsüz sathına benzeyen tenin buruşmuş. Yoksul düşmüşsün, aç ve yalnızsın. Keşke ben de senin yerinde olmuş olsam da ellerinden tutabilsem. Ama gel gör ki sana verebilecek hiçbir şeyim yok, kalbimin dışında. Böyle diyerek dilenci Züleyha’ya gülümsedi. Gülümsemesinde dilencinin şefkat vardı.

Züleyha’nın kalbi Yusuf’u yitirdiğinden bu yana hiç olmadığı kadar genişledi. İlk kez Züleyha derin bir nefes alabildi.

Ve bildi ki durur gibi görünen hayat, devamlı değişmektedir ve şehin gedaya dönüşmesi zannedildiği kadar da zor değildir. Yeni bir deyim daha girdi Mısr’ın lisanına bu anlamda; Dilencinin Züleyha’ya gülümsemesi.

Kapı

Nazan Bekiroğlu
Kapı

Ben: Nilüfer, bir öykü çiçeği. Ben diye bilinen bir dizi öykünün sonlara doğru zuhur eden kahramanlarından biri. Ahir zamanlarda olduğumuz tartışma götürse de, size anlatamayacağım hadisatı yaşadığım zamanlarda denizin yüzünü doldurdu evler. Arkamda deniz önümde evler. Ne yaptımsa denize bakarak yaptım. Denize bakarak işlediğim hatalar da denize bakarak bulduğum doğrular kadar gerçekti. Dahası denize bakarak yandım denize bakarak dayandım.
Ben ki bir oyunun hem başrol oyuncusu hem de şeref konuğuydum. Yaşlı gözlerle ve hayretle seyrettim hem sahnedeki hem koltuktaki kendimi. Fecrin, ilk ipliklerini çöle bıraktığı yerde kaçırılan bir vakit ne kadar kıyametse o kadar kıyamettim.

Sahne: Özgürlük meydanı. Özgürlük meydanı, perde ile dekor arasındaki kadar mesafe. Gong! Perde açılır, başlar özgürlüğün oyunu. Tekrar gong! Kapanır perde. Gürültü patırtı, sandalye sesleri arasında salonu terk eder seyirciler. Oyuncu perde ile dekor arasında şimdi şaşkın. Salon kapıları kapanmaktadır.

İnanmadan söylemeyi oyuncuyken yani sesimin perdesi beni ele vermezken öğrendim. Oyun bittiğinde ve sesim beni ele verdiğinde ise verdiğim tüm sözleri geri alan yine bendim.

Şehrin öbür ucundan koşarak gelen haberciyi ben taşlamadım. Hayal ufuklarım, üzerinden rüzgar geçen gri denizin ufkundan öteye de geçmedi. Kendim için tahayyül ettiğim ölüm kendi ölümüme uymadı hiç. Siyah bir ölüm olamadım. Siyah bir ölüm olsam, aklanmayı hak edebilirdim. Oysa en fazla beyaz bir ölüm olarak kararmayı göze alabildim. Süslediğim metinlerden de sakil çıktı hayat. Üstelik hayata güvenmiş de değilim.

Ama bir özet cümlesiyle; cümle kapılar kapandı yüzüme. Kalbimin kapılarını acıya açmaya en az niyetli olduğum zamanda oldu bu. Ve ben kapıların önünde kalakaldım. Önünde kalakaldığım, korkulu bir mesnevinin sonunda serin bahar sabahının ferahına açılan yedinci kapı; ya da sadece en küçük şehzadenin açabildiği kırkıncı kapı değildi. Tövbe kapısı, azap kapısı, çiçekler kapısı? Bunlar da değildi.

Ben, bana ait evin kapısında kaldım mevsimlerce. Ne anahtarlarım uydu bana ait kapının değiştirilmiş kilitlerine ne de bir izin olsun alabildim bana ait evi gezmeye.

Bir firavn mezarı demek olan ehramın karanlığında hakiki kapılarla birlikte kendisini inşa edeni de içinde tutarak kapanan yalancı kapının öyküsü gibidir bu öykü. Hazır olun, ya da kaçın! Kapanıyor kapılar: On’dan geriye doğru sayım başlar. Dokuz, sekiz, yedi. Kuğunun başı kanadının altında. Altı, beş. Kuğunun kulağının arkasında bir nilüfer çiçeği. Dört, üç. Kuğunun gözleri kapalı. Kuğu aç gözlerini. Bir, sıfır! Kuğu öldü! Ölüm kalbe gökyüzünün neresinden iniyor? Ve ölüm gökyüzünün katlarını aşarak ve kalbin tabakalarını da aşarak o en içteki fuada değdiğinde ölümsüz olanlar ne yapıyor? Menekşe mendilin düşe! Oysa ben hiçbir şey yapmadım. El ayak çekilmişken ve eşya ışığın içinde yüzmeye başlamışken. Bir kitabın üzerine eğilmişlerin yüzünde, uzak ve güzel bir yolculuğa çıkanların yüzlerinde götürdüğü her ne ise onu gördüm sadece. Bunu gördüm göreli ben evimle arama giren kapının önünde bekletilirken, siz tahammül edemediklerimi gördünüz. Tahammül ettiklerimi bilen varsa böyle gelsin. Tatlı hurmalar dökülmedi elini attığı yerden Meryem’in üzerine. Sancıyla akıttığı göz yaşları da mavi peygamber çiçeklerine dönüşmedi, buhurumeryemlerden de eser yok henüz.

Kapı girince benim olan evle benim arama, ben artık görünürde refakatçi bir karakterim. En fazla, acının içine girmeden acıya refakatçi olabilirim. Bir bela örtüsü örtüldü Meryem’in üzerine. Ama çarmıhını sırtında taşıyanın göğe çekilmesi sanıldığı kadar uzak değil. Değil mi ki kapılarda hakkım var. Şahit olarak bana O’nun yeteceği Divan’dan kapılarla devam var.

Şimdi dikkat edin, kulaklarınızı tırmalayacak olsa da şimdiki zamanla çekeceğim geriye kalan bütün cümlelerimi.

Bana ait öyküyü her sabah uyandığımda yeniden hatırlıyorum ve yeniden yazıyorum. Suçumu ikrar etmezsem hem orada hem burada yanacağım. İkrar edersem cürmümü bir kez yanmakla kurtuluyorum!

Bu öyküyü kalbinin yerini hatırlayanlar okusun. Ben her sabah, yine her sabah, bana ait ülkeyi benden ayıran bana ait kapının önünde bir kez ölüyorum. Yeniden doğacağımın bilinciyle ölümlü oluşumu çok seviyorum. Kendi kapımın önünde aç ve açık beklerken üzerime kar yağdığı günden beri karlı havaları sevmiyorum. Yuvasından düşen yavrusunu kanatları olduğu halde kaldıramayan anne kuşun neler hissettiğini de artık bilmek istemiyorum.

Canımın yanması, kendi canının yanması anlamına gelmesi gerekenler canımı yaktığından beri. Yüzüme kapanan kapılarımdan gerisin geri döndürüldüğüm andan beri. Karşıma çıkan ilk sokak köpeğinin -Mecnun’un sarıldığı Leyla’nın köpeği olmasa da fark etmez- boynuna sarılarak yaşlı gözlerinden öpebilseydim. Halimden sorarsanız işte bu hallerdeyim efendim.

Ben: Nilüfer, suçiçeğiyim. Lekesiz alınlarda kuşkusuz kalır izim.

O nun artık burada oturmuyor

Nazan Bekiroğlu
O nun artık burada oturmuyor
O nun artık burada oturmuyor.

Gökyüzünün lacivert yorganında görünür kılınan ilk yıldız ile ışığı ilk kaybolan yıldız arasındaki zamanda oldu ne olduysa. Varım zannediyordu yok oldu. Suretini terk etmeye kalkıştı da en fazla yeni bir surete kalb oldu. Bir sureti yok etmek için onun üzerine çekilen her sütrenin yeni bir suretten farklı bir şey olmadığını bir türlü öğrenemediğinden ve bir sureti terk etmenin yolunun yerine yeni bir suret koymaktan geçmediğini bile bilmediğinden oldu bu.

O nun artık burada oturmaz oldu.

Eskimiş kimliklerin gömlekler gibi çıkarılabileceğini ve yenilenmiş kimliklerin gömlekler gibi giyilebileceğini öğrenememiş olduğundan değil ama. Yükü taşıyan, taşıdığının, yüklenebileceğinde fazlası olmadığını fark edemediğinden belki böyle oldu. Ve bunu fark etmenin tek yolunun da yükü altında ezilmeye rıza göstermekle eş anlamlı olduğunu bilmediğinden. Yani kaldıramadığının altında ezilmeye bir türlü razı olmadığından. Yani hep denediğinden, hep denediğinden. Hiç teslim olup da yolculuğa çıkmadığından. Oysa gidilecek yer belliyse yolu uzatmanın anlamı yoktu.

Bu yüzden işte o nun artık burada oturmaz oldu.

İki uygarlık arasında yitmenin öyküsü kadar görkemli, iki lale arasındaki yol kadar uzun değil bu öykü. Her yitiğin yüzünden okunabilecek kadar sade. Bir büyük sus! Sadece bu. Gün gelir mürşid olan öğreticinin öyküsü tersine döner, aniden. Aniden, öğretici olan, öğrettiğinden öğrenmeye başlar. Ve hiç umulmadık bir ilham kaleme dolmaya başladığında o nun artık burada oturmamaya başlar. Öğrencinin öğrettikleri geleceğe doğru yürürken, öğrenenin öğrettikleri geçmişe doğru yürür. Sıddiyk olanın taşıdığı sonsuz güvenin mahiyetini kimse bilmeyecek. Oysa başı ve sonu gibi söz dizimi de ters yüz olmuş yazıların labirentlerinden selametle çıkmak sanıldığı kadar zor değildir. “Kimse inanmazsa o inanır”. Zamansız ve tanımsız. Amenna!

Önce ezberlenen, sonra yırtılıp atılan ve en son ezberde kalan haliyle yeniden yazılan, hayat bu olduğundan. Yazılacak şeylerin hepsinin yazılması için her şey hazırlandığında hiçbir şey yazılamadığından. Bir ışık ve kuş kanadına konup gelir balıklar. Yırtılıp atılan çokça ırmak olsun. Balıklar sağ olsun.

Suyu esirgenen çiçeğin öleceğini bilmekle, suyunu vermeyerek bir çiçeği öldürmenin aynı şey olmadığını fark ettiğimde, yazılması bitmiş bir hikayeyi besleyecek kitabın okunma zamanı gelmiştir artık. Ama son kez yazdığım şeyi ilk kez okuduğumda, okuduğumun, yazdığımı hatırladığım şey çıkmamasından korkuyorum. Ben ki ruhum ile cesedim arasında kaldığımda, cesedime girmekten korkan ruhumu mest ve esir eden musıkinin hatırasıyla, Kabe ile örtüsü arasına giren yeganenin dua ve göz yaşı olduğunu artık biliyorum.

Bana ait amel defterleri açılıp döküldüğünde geçecek adlar var. Açılıp döküldüğünde adımın geçeceği amel defterlerinin varlığı gibi. Kendi kaderimizi başkasına da kader olsun diye yaşadığımızdan. Hayat bu kadar ortadayken, bir imaj kalabalığında zihni bulanan kendi imgesiyle karşılaşır suyun kıyısında. Yazık olur sadece! Nerede kaybettiğimi bile bilmeden onu kaybettiğim şey. Hiç uyumadan, gecenin örtüleri kentin üzerine çekildiğinde ne olacaksa şahidi olmaya niyet ederek başladığım gece. Ve ben şahitlik öyküleri yazarken gecenin içinde, yitirdiğim şehadet. Sırrın aralanan perdesi sırrımı saklamayı aklettiğim anda yüzüme kapanıyor. Aklın akçesi geçmiyor aşk mezadında.

Yitik suhufa dair merak içe gömülmek mecburiyetinde. Bir kuyuda yiten yüzük ki kuyuya sevinç bulana acı. Veri sayısı yeterince girilmemiş bir denklemin ortasına düşüldüğünde çıkışlar aniden kapanır. Geriye bir tek hayatın hükmü kalır. Cümlenin mantıki sırası bozulduğunda noktanın hükmü kalkar. Giderek uzaklaşır bir iftar vakti ezikliği. Ve mutena yürekte başlar bir türlü kabul görmeyen şarkıların tercihi.

Ölümcül bir sarsıntıdan salimen çıkacak olanları bekleyen dünyanın emniyetsizliği içinde unutulan yegane kapıdır meyyit kapısı. Oysa kapı üzerinden isim ansızın yere düşer. Kurumaya bırakılmış gülün yapraklarını savuran bir rüzgar değildir üstelik isimlikleri yerinden çeviren. Yağmalandıkça azalmanız hükümdar olmadığınızdan, hep böyle olur.

Ve o nun artık burada oturmaz olur.

Ben istemesem sesim beni böyle ele vermezdi. Böyle büyümezdi sözcüklerim. Böyle sararmasına izin vermezdim suretimin, istemesem. Ama olsun! Ölmeye razı olmayanın bir kez olsun, gerçek anlamda yaşadığından söz edilemeyeceğini kestiremediğinden değil bu olmayana ergilik, o nun’un.

Dalgalar, derinliği malum suların üzerinde kırılmaya başladıysa, deniz diplerinin eskisi gibi derin olmadığını kestiremediğinden de değil.

Çoktandır, O Nun Artık Burada Oturmuyor başlıklı bir yazı yazmayı kurduğundan, bundan da değil.
Sadece ve sadece, ağyara setr olunsa da ef’ali kendi kalbine aşikar olduğundan, sadece bundan. Öyle ki O nun artık burada oturmadığından: O nun artık burada oturmuyor.

Ve dahi o nun burada hiç oturmadı. Dahası o nun diye birisi hiç olmadı.

Matrix

Nazan Bekiroğlu
Matrix

Truman Show benzeri filmlerin oluşturduğu bir tema kuşağında, gerçeklik olarak algıladığımız dizinin gerçekliğini sorgulayan Batı sineması bu hevesten kolay vazgeçeceğe benzemiyor. Ve Matrix bu zincire görkemli bir halkayla eklemleniyor.
Gürültülü patırtılı kurgusunu, gerçeğin gerçek zannettiğimiz şey olmadığı gibi bir modern çağ arketipi üzerine oturtuyor Matrix. Fiziğin sınırlarının çizilemediği yerde metafiziğin nerede başladığı da belli değildir. Gerçek olarak algıladığımız şey sadece beş duyu organı ile algıladığımız bir alanın dahilinde kalan şeyse, bu sınır hatalı çiziliyor demektir. Çünkü gözün göremediği renklerin, kulağın duyamadığı seslerin varlığı bizzat fiziksel gerçeklik tarafından sabitlenmiş durumda. Öyleyse fiziksel gerçeklik, gerçeğin sınırlarını belirlemiyor, tam tersine onun sınırları içinde kalıyor. Öyleyse gerçeğin sınırları sanılandan çok daha geniş. Hatta sınırı yok. O zaman gerçek nerede? Asıl gerçek zihinde. “Öyleyse zihnini özgür bırak”.

Filme adını veren Matrix, iyi kahramanın filan adı değil. Tam tersine Matrix, gerçekliğin sorgulanmadığı bir çarkı döndüren zihinsel yapının adı. Sorgusuz kabullenmişlik ve şartlanmışlık kuşatması altında köleler yetiştiren bir sistemdir Matrix. Bizzat o sistemin şekillendireceği ve insanın insanla beslendiği ürpertici karanlıkta bir gelecektir. Matrix bizatihi o sistemin efendilerinin dahi yaşadığı bir tutukluluk halidir. Tutukluluk, çünkü gerçeğin bilindiği fakat bir başka değer adına gizlendiği yerde zihinsel tutukluluk hali başlar. Değil mi ki “Biz sizin yerinize düşünmeye başlayalı beri, biz siz olduk. Peki ya biz? Zararlılar, virüsler”.

Buradan bakınca Matrix, her yerdedir, her zamandadır. Her andadır. Çünkü o zihindedir. Asırlara direnecek ehramların binlerce ton ağırlıktaki bloklarını sırtlarından önce beyinlerinde taşımayı kabullenen kölelerin zihnindedir. “Bebekliğinde” birkaç kez yüklenip de koparamadığı parmak kalınlığındaki bir zincire beyniyle bağlı kalan tonluk filin komedyasındadır Matrix.

Tipik bir “geleceği kurtarma” miti üzerinde iyilerle kötülerin mücadelesi biçiminde kurgulanan Matrix, tutsaklığı beyinlere koyulmuş ipotekle izah eder. Yani bilinçsizliğin getirdiği acı çekmeme hali, hoşnutluk ve tepkisizlik. Fakat bilenler vardır. Ve sıradan bir adam olan Bay Anderson, bilenler tarafından “Neo” kimliğine uzanacak bir serüvende geleceği kurtarma göreviyle seçilmiş kılınırken, zihinde gerçekleşen bir şey daha vardır. Matrix’in bize asıl söylediği şey budur işte: Kurtuluş da beyinde başlar, bir mucize gerekse de. Çünkü mucize, o da beyinde başlar ve kapılarını kendisine inanmayana açmaz. Seçilmiş kişi, seçildiğine inanandır. O zaman önemli ilke denemek değil inanmaktır. Öyle ki seçilmiş kişinin, seçilmiş kişi olması da buna en başta kendi duyacağı inanca bağlıdır. Kahin onaylamasa dahi hiçbir şey fark etmez! Bir yöntem olarak beyinde başlayıp beyinde biten ikna, kişinin nelere sahip olduğunun farkına varmasıdır çünkü. Kimse denemeden hangi güçleri taşıdığını kestiremez. Ama inanmadan da deneyemez. Öyleyse “deneme, öyle olduğuna inan”. Tek yol bu. Çünkü “yolu bilmek yetmez, onun yürünmesi gerekir”.

Peki seçilmiş kişi, “seçilmiş kişi” olduğuna kendisi de inanmazsa ne olacak? Sistemin silik memuru Bay Anderson, ürkütücü bir gelecekten bu günü kurtarmak için seçildiğinde, “seçilmiş kişi” olduğuna kendisi de inanmaz. Hiç önemli değil. Çünkü gelecek, her an yeniden kurulmaktadır. Ve seçilmiş kişinin seçilmiş kişi olduğuna her zaman için kendisinden daha fazla inanan biri vardır mutlaka. Değil mi ki seçilmiş kişinin gücünün açığa çıkması bazen seçilmiş kişiden çok inanmış kişinin gayretiyle gerçekleşir.

Harikalar Diyarındaki Alice telmihleriyle örülen metinde kader zannedilen şey, kapılar karşısındaki özgür seçimlerden ibarettir. Kişi kaderini yazar. Size sunulan ilaçlardan birini seçersiniz. Ya her şeyi unutarak geri dönersiniz, hiçbir şey hatırlamaz ve Matrix içindeki yaşamınıza devam edersiniz, kolay yol. Ya da diğer ilacı içersiniz ve gerçeğin ne olduğunu öğrenirsiniz. Ama sadece gerçeğe giden kapının önüne bırakılacaksınız, onu açacak olan sizsiniz, zor yol. Size vaad edilen sadece acıdır. Devam demeyi, acıyı ve gerçeği bir tek seçilmişler seçebilecek yürekliliktedir. Üstelik bazen devam dedikten sonra geri dönmeyi yani her şeyi unutmayı talep edenler olsa da. Çünkü devam etmek, o da sadece seçilmişlerin başarabileceği iştir.

Bütün bunlardan sonra; ne yapıyor “Matrix”inin içinde Matrix filmleri üreten “sistem”? Kendisini bekleyen geleceği eklembacaklı makine efendiler görselliğinde simgeleyen Batı, yerine düşündükleriyle birlikte kendisini de içine alan yapay bir çark istikametinde her şeyi tüketim metaına dönüştürmüştür. Öyle ki kendi kendisiyle yüz yüze gelmenin acı meyvesini yemeye başladığı, aynadan geçen Alice kadar gerçek olan atı, sözü geçen pazar mantığı içinde bizatihi bu problematiğin kendisini dahi metaa dönüştürerek pazarlamaktadır. Bol bol Muhyiddin Arabi yağmalayarak ve pazarlayarak. Bunu başardığı muhakkak. Muhyiddin Arabi, “okunmayan” ülkemde Simyacı “vb” kitaplar iyi “satıyor”.

Kiraz ağacı

Nazan Bekiroğlu
Kiraz ağacı

Siz beni bilmezsiniz. Ben bir kiraz ağacıyım, pembe çiçekli. Siz bir yazıcı, bu yaşa değin bir kiraz ağacının altında oturduğunuz bile şüpheli. Erken tarihli bir Osmanlı çinisinde mavi bir lalenin cezbesindesiniz en fazla. Açık renkli ipek bir kumaş üzerinde giderek büyüyen mor bir mürekkep lekesi gibi, bir minyatür sükunetine sızmış bir hayat sizin hayattan anladığınız. Bu yüzden aynı anda yazılan iki yazının, birbirine uzaklığı kadar uzak, yazıcının kalbine yakınlığı kadar yakınız nihayetinde. Siz bir yazıcı, ben bir kiraz ağacı, pembe çiçekli.
Siz cümlelere indirgeyerek yaşarken hayatı, siz sözcüklerle hükmederken hayatı, ben hayatın ta kendisiydim. Yapabildiğiniz, en fazla, namlusu kendinize dönük bir eleştiri silahının tetiğine dokunmaktı, yüreklice. Ama neticede o da kelimelerle. Vurulmak? Yapmayın, gerçekliği olmayan bir yaşamın vurulmasından söz edemezsiniz. Bu yüzden laleler çinilerin üzerine düşen ateşten çiçeklerdi de, ben köklerimle sarıldığım topraktım.

Hayatımın karşısına, beni tam orta yere alıp da ezmeleri için ikinci bir el koymamıştım. Bakabileceğim, kendi içimden başka çehre, yansımamı görebileceğim kuyudan başka ayna yoktu. Önündeki ve arkasındaki mevsimin fotoğrafını aynı anda içinde taşıyan mart gibi hayattım. Bir mumun üzerinden elini geçiren zahidin duyduğu cehennemi acı gibi hayattım. Bir Osmanlı minyatüründe, Yusuf’un gömleğini arkadan yırttığı gece Züleyha’nın sırtındaki giysinin kırmızısı kadar hayattım. Bir çiçeğimden kainatın özüne dair özeti çıkartabilecek kadar hayattım. Öykülerim yoktu. Ölüm kadar hayattım.

Bir çift elmas küpenin, cariyeler neler yaşar merak etmiş bir sultanın kulağında, bir mumun alevine söyledikleri her ne ise, hiç bilmedim. Merak da etmedim. Bir aynaya mı düşer bir ormanın derinliği, bir ormanın sathına mı düşer bir aynanın görüntüsü? Bir kiraz ağacı mı çıkar çerçevesinin dışına bir minyatürde, bir çevre mi düşer bir kiraz ağacının içine, hiç düşünmedim. İçinde olan yazıyı bulup da çıkaramayan yazıcının acısı ile, içinde bile olmayan yazıyı bulup da çıkaramayan yazıcının acıları arasındaki fark, bunu da düşünmedim. Alfabesi bilinip de harflerinin birbirine nasıl katılacağı bir türlü öğrenilemeyen bir yazı ile yazılmış metin karşısında okuyucunun duyduğuna benzer bir sıkıntım da olmadı.

İçinde yaşadığım bahçe, bahçesinde yaşadığım ev gibi kurgu değil, hayattı. Birinin çoğalması için diğerinin azalması gereken bir ilişki ikilisi değildi bizimkisi. Derinliğimize çektiğimiz kuyunun sesinde, sürekli çoğalan bir çocuk sevilmişliği vardı. Bu yüzden “sahife-i alemde adımız” baki kalmadı, sadece “yok” oldu. Tam da bu yüzden işte hayattım. O kadar ki hayatı taklit edemeyecek kadar hayattım.

Bir eşikten atlasam, bir çininin içindeki sedaya girecektim belki. Ama hayat fotoğraflardaydı. Siz yansımalarda asılı kaldınız. Bir bozgun sahnesini gösterse de, hayatın bir sahnesi karşısında bozguna uğrayan yine ve daima bir aks-i sedaydı.

Bir kiraz ağacıyken ben hayatın yorumunu bir kiraz çiçeğinden daha iyi ne yapabilirdi bana?

Ay’ı deniz üzerinde hiç görmedim. Bir denizim olsaydı; deniz yekpareyse aynasına düşürdüğü görüntü de tektir, bunu baştan bilirdim. Yolum uzundu oysa. Bir kuyunun derinliğindeki suyun üzerinden gülümserken ay bana, kuyu adedince çoğalan ay’ın gökte bir olduğunu öğrendim. Hep bir olduğunu fark ettim. Kıvama böyle geldim.

Kıvamın da üzerinde kıvam var. Bir hayat bölünürken gözlerimin tam önünde ve tam orta yerinden ikiye, kıvamın da üzerindeki kıvamı öğrendim. Bütün bağlılıkların da üstündeki bağı öğrendiğimde, razılığın ne anlama geldiğini öğrendim. Razılığın gelecek gibi geçmişe de yürüdüğü gün bütün düğümler çözüldü.

Düğümler çözülünce: Ahşap kapı. Sade çizgilerle oyulmuş kapı tokmağı. Su değdiğinde sardunyanın kokusunu saldığı ağustos sabahı. Suyu ilk kez tanıyan çocuğun, şefkatin kutsayıcı gözü önündeki üryanlığı kadar hakikattim. Peçesiz ve perdesiz. Hayat kadar güzeldim. Güzelin, güzel gösterilen; bilinenin, öğretilen olduğunu fark ettim.

Yazıcıya sitemimdir. Artık diyorum, pembe çiçeklerinin rengini gözlerinizle göreceğiniz bir kiraz ağacı dikseniz, yitik de olsa, bir bahçenin köşesine. Şöyle kuyunun tam üzerine. Yazıcıların da gün gelip kiraz ağaçlarından öğreneceği şeylerin var olduğunu bilseniz.

Ya Fettah, aç artık kapıları. Ya Basıt, çöz dilimin bağını. Ya Rezzak, ver, nasibim ne ise.

Ya Vedud!

Gözümün yaşını eksik etme. Çiçeğimi al razıyım. Ben ki Yusuf’unu yitirmiş bir kuyunun üzerine eğilmiş pembe çiçekli bir kiraz ağacıyım.

Bir kuyum vardı. Bir de Yusuf’um. Sahibinin ölümünden sonra da açık kalacak bir amel defteri olarak toprağa armağan edilmiştim. Gün geçti. Kat karşılığı müteahhide verildim.

Yitik Lale

Nazan Bekiroğlu
Yitik Lale
Zilkade hilali göründü. İncecik ve ürpertili.

Kış ortasında odasına düşen, kandırılarak açtırılmış, sarı bir lalenin cazibesine kanan yazıcı zamansız bir lale yazısı yazmaya kalkıştı. Olsun! Bir gül yazısı yazmak için vakit hiçbir zaman geç değilse, bir lale yazısı yazmak için de vakit hiçbir zaman erken değil demektir.

Yaprak üzerindeki şebnem damlasına isabet eden yıldırımın armağanı. Efsane. Lale.

Azımsanır gibi değil: “Gülün alımlı rakibi.” (*)

Ama iki lale var.

Başlangıçta lale Türk. “Yaz evvelinde Gence düzünde” açması bu yüzden. Başlangıçta kır çiçeği. Kendine mahsus tatlı bir fıtriliğin içinde taşralı. Geç İslami metinlerdeki Öztürkçe bir kelime kadar da sevimli ve yalnız. Öyle olmasaydı Divan şiirinin henüz başlangıcında Necati Bey, lalenin taşralılığını, edep erkan bilmezliğini ima ederek gülün nezih meclisine alınmadığını söyler miydi?

Taşradan geldi çemen sahnına biçare durur

Devr-i gül sohbetine laleyi iletmediler.

Böyle der miydi?

Ünlü Avusturya elçisi Busbecq’in Türk Mektupları’nda, şehir dışında ve yol kenarlarında gördüğünden hayranlıkla bahsettiği lale bu olmalı. Eski metinlerde adı Lale-i Numani tamlamasının ağır başlılığında dursa da o bildiğimiz yabani çiçek: Gelincik.

Fakat ikinci bir lale daha var. Kırların, kendi üzerine kapalı mahcup gelinciğinden, bir uygarlığı ele geçirmiş ihtişamlı ve mülteci bir kimliğe uzanan bir serüven çünkü lale. Başlangıçta taşralı sonra aristokrat, başlangıçta sadelik sonra ihtişam. Saf, sonra girift. Öyle, sonra böyle. Üstelik Lale-i Numani’yi, türlü çeşit isimlerle anılan ve bedeli ağır cazibedeki lalelerden herhangi birine dönüştüren yol, bir Türkmen aşiretinden bir “imparatorluk” çıkaran seyirden çok da farklı değil.

O seyirin alfabesinde lalenin, Allah lafz-ı celilinin yazıldığı harflerle yazılıyor olması itibarını artırdı. Hilal de öyle. Ve üçünün de ebced karşılığı altmış altı. Altmış altı, Elhamdülillah! Lalenin gördüğü itibarda bu tevafukun payı büyük oldu. Öyle ki Allah sözcüğünü oluşturan cevahir harflerinin noktasız oluşuna mebni lekeli laleler pek de makbul sayılmadı.

Noktalı ya da noktasız, lale, iki kimliği arasında Türk ve Osmanlı’ydı. Ama seven ve sevilen hakikatinde daima vedud. Bu yüzden başlangıçta birken esma-ı hüsna mukabilince çoğaltıldı. İki binden fazla çeşidinin zuhuru bu yüzden.

Tanpınar, lalenin stilizasyona son derece müsait olduğuna dikkat çeker. Tecrid esasına dayalı Müslüman-Osmanlı sanatında, gülün hayattaki tartışmasız üstünlüğüne rağmen, lalenin bu kadar yer bulmasının nedeni, bu çiçeğin biraz da “serapa üslup” olmasındandır. Mimesis esasına göre görmeye alışmış Hollandalı ressamlardan birinin tuvalindeki gerçeğine çok benzeyen sarı bir lale ile bir Osmanlı çinisindeki gerçeğine çok da benzemeyen mavi bir Osmanlı lalesi arasındaki fark iki dünya arasındaki fark kadar büyüktür. Gerçek hayatta mavi bir lale yoktur. Doğru; ama, gerçek ile irtibatı ortak bir çizgiden ibaret kalmış bir tecrid muhayyilesinde de mavi bir lalenin sarı bir laleden farkı yoktur. Ve yakalanması bir uygarlığın özümsenmesi anlamına gelen o ortak çizgi, çini üzerindeki bir lalenin lale olabilmesi için hem yeterli ve hem de gerekli şarttır.

Bu yüzden lale, bir gül medeniyeti içinde yaşamasına rağmen Osmanlı’nın remzi, Hilal ve Allah açılımlarındaki lalenin çizgisinde Osmanlı’nın hüsn-i medeniyeti inkişaf etti. Lale Osmanlı’nın ihyasıydı. Özden uzaklaştıkça ifnası oldu. Ve lale “boyunduruğa” dönüştü.

Lale devri bunun acıklı özeti. Şaşaalı görünse de.

Avusturyalı bir elçi olan Busbecq’in elinde Avrupa’ya götürülerek, bir müddet sonra bir başka Avusturyalı elçi Horn elinde yabancı bir seyyah gibi kendi ülkesine geri dönen lale, giden lale değildi artık. Lale devrinin arkasından koştuğu lale; sultanı da, şairlerinin sultanı da “lale” redifli birer gazel yazmış olan, ser-mimaranı da şaheserinin müezzin mahfiline bir “ters lale” kondurmaktan kendini alamayan muhteşem bir on altıncı asrın (Süleyman, Baki, Sinan) tanıdığı o mavi lale değildi.

Artık o sarı bir laleydi.

Bir yerlerde bir lale yitmişti.

Gülbahar’ın çeyiz sandığı içindeki örtüden bir buğday başağına, çıkışı olmayan öykülerin sancısındaki sarı bir gülden kandırılmış ve zamansız açtırılmış sarı bir laleye uzanan yolda. Sarının güzel olduğunu fark etmek bazen çok pahalıya mal olabilir.

Olsun!

Bilirsiniz, hemze elifin bir şeklidir. Elif de hilal gibidir.

Hilal laleye, lale de Allah’a çıkar sonunda.

Ben şimdilerde on altıncı asırlardan kalma çini bir pencere alınlığında, tam sağ alt köşeye imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lalesi neler düşünür, onu merak etmedeyim. Lale mühürlü, kendi tarihçesinin farkında mı her zaman merak edilebilir bir kağıdın sathında. Ben. Yani modern zamanların mavi laleleri kavramakta zorlanan bilinci örselenmiş, ben demekten hoşlanan çocuğu.

Sağ avcumun içinde ters bir lale, kusursuzluğuyla kem nazarları çağıran Selimiye’nin mazisinde ters huylu bir kadın olmasam da.

Bir sahaf dükkanının derinliğinde ilk sahifesi yitik bir Lale Risalesini okumaya bir türlü başlayamıyorken ben, yine ben; bir laledanlığa daldırılmış tek sap lalenin uyandırdığı aşinalığın sızısında.

(*) Beşir Ayvazoğlu, Güller Kitabı 1992, s. 11 1.

Gülbahar

Nazan Bekiroğlu
Gülbahar
Gülbahar Hatun; II. Bayezid’in kadını, Yavuz’un annesi,
Trabzon’da, adıyla anılan türbede bekliyor.

Henüz önündeki baharın resmini suhufunda taşıyamayacak kadar kışa dair bir sabahtır. Nereye gideceğinizi bilmezsiniz önce. Sadece çağırırlar. Yola çıkarsınız. Önce bir çocuk. Bir ilkokul öğrencisi belki. Bir genç kız sonra, sonra bir kadın, bir hoca. Hepsi sizsiniz. Saklı kentlerden, yitik kentlerden geçmiştir de yolunuz bunca, kendi kentinizden geçmek için neden bugüne kadar beklemişsinizdir?

Yol çeker sizi. Adımlarınız itaatkar, dahası aceleci. Bildik ormanını seke seke dolaşan ceylanın ardındaki topal avcıdan daha fazla yorulduğunuzu kimse iddia edemez nasılsa.

Pencerelerde yaşlı kadınlar. Her biri, bir zamanlar üzerinden geçtiği gençlik ve güzelliğin serüveninde eksilmiş gibi görünse de kendinden ürküntülü, her birinin yüzünde bütün yaşlarla birlikte bir on sekiz yaş da gizli değil aşikardır. Tebessüm edersiniz. İlk kez yaşlı kadınları genç olanlardan daha fazla beğenenlere hak verirsiniz.

Hayatın yüzüyle şiirin yüzü hoşça bir uyum içindedir ilk kez. Ne hayat şiire dönüşmüştür üstelik, ne de şiir hayata. Hiçbirinin buna ihtiyacı yoktur. Her ikisi de kendileri olarak öylece dururken, fazla edebi olmayan bir öykünün ölümle bitmesi kadar yerli yerindedir her şey.

Güzergah belli değildir önce. Sır katibiyle padişahın öyküsü dokunurken hayatın üzerinde, hayret, siz onu dokuyan hayatın içindesinizdir. Genç mezarlık bekçisini görürsünüz sonra. Öyle, mezarların arasında ölüm kadar güzel, ölüm kadar çağırıcı. Bir yasak gibi kente süzülen, aceleyle gelen ve aceleyle giden yolcunun, yağmurlu bir gecenin tam ortasında doğu kapısına doğru uzaklaşması kadar kararlı. Bir sunak taşının arkasından gizlice ve tutuklu, seyredilen bir Çeçen dansçının dansındaki siyahın ölümü kadar tutkulu.

Bir havuzun yüzüne görüntü bırakırsınız sonra. Yolun sonudur. Şimdi telaş bitmiş kalbe sekine inmiştir. Çağıranın çağrısı. Gülbahar türbesinin kapısına, çağrıldığınız yere gelmişsinizdir.

Yolun sonunda ve aniden. İlk defa görürsünüz. Oysa bu yoldan kaç defa geçmişsinizdir. Her şey gibi çağrılmanın ve çağrıya icabetin de zamanı vardır, bir kez daha öğrenirsiniz.

Bir külliye ki medresesi yitik, kendisinden geriye kalan bir cami, bir şadırvan. Bir avuç kuş kanadı, bir salkım su sesi. Bir de kuzey yüzünden penceresi esirgenen bir türbe. Farsça bir kitabe. Kafesli yeşil bir kapı. Mor bir kurdeleyle bend olunmuş kalemkari pembe bir gül buketi. Bir sırmalı çevre sanduka üzerinde. Kaç perde, kaç örtü, kaç peçe? Kaç karanlık, kaç sır, kaç gece? Kaç hal geçti üzerinden Gülbahar? Kaldır kalbinin nikaabını Gülbahar!

“Padişahların Kadınları ve Kızları” arasına sıkışmış baharlardan bir bahar. Gülbahar: “Hakkında bilgi azdır. Birbirine yakın iki Gülbahar vardır, vesaire vesaire…” Bu demektir ki Gülbahar, kendisinden daha ziyade, iki Gülbahar’ın (biri annesi biri kadını) ikliminde var olan bir veli Bayezid ve iki Gülbahar’ın (biri annesi biri babaannesi) gölgesinde boy veren Yavuz bir hükümdar anlamına gelmektedir.

Ömrünün büyük yarısı payitahtta geçmiş bir sultanın, oğulcuğunun şehzadeliğine refakatle, bir şehzade taşrasında ölmeye gelmesinin sırrını düşünürsünüz. Davete icabetin kuşku yok ki zamanı gibi yeri de vardır, bunu da öğrenirsiniz.

“Yavuz” bir hükümdarın çocukluğuna değmiş bir şefkat eli ve “Yavuz” bir hükümdar olacak selim bir çocuğun ellerini saçlarının örgülerinde gezdiren şefkat.

Gülbahar, suyun kıyısına kurulu kentimin üzerinde, sessiz ve gösterişsiz asılı duran şefkattir. Gülbahar, kentimi bekleyen bir kadın kalbidir.

Bir kadın kalbinin gölgesindeki hüznün terazisinde ölçülürken her şey, işte o her şey birden bire değişir. Bir iplik kopar gibi aniden verilir muştu. Türbe parmaklığının önünde omuzlarınızdan yakalayıp da sarsan sırrı biraz anlarsınız, çoğunu anlamazsınız. Sizi bu kentte en çok o anlar, anlarsınız. Çünkü o kadındır, bütün kadınların kalbiyle birlikte içinde giderek daha çok kalp sözcüğü geçen yazılar yazanın da kalbini bilir. Siz de onu bilirsiniz. Çünkü onunki de sizinkine benzeyen bir kalptir.

Deniz kuzular aniden. İyi saatler geçer üzerinizden. Kentinizi seversiniz. Birden.

Kentin anahtarları şimdi yeni sahibine devredilmiştir. Kent ona yakışır, o da kente. Değil mi ki her kenti, sahibinin kılan bir şey vardır ve her kent, anahtarlarının fettahına teslimi zamanına kadar saklanmaktadır.

Gece iner. Yol biter. Gideceğiniz yer bellidir de geri dönersiniz. Suyun kıyısında gece hiç bu kadar yağmurlu ve yağmur hiç bu kadar karanlık olmamıştır. Bir ceylan ölürken, kendisini öldürenin gözlerine baktığında, onu öldürenin gözlerine baktığı her ne ise işte onu öğrenmişsinizdir. Bu kentin neden şimdiye kadar bir türlü sizin olmadığını ve fakat bu kentin bundan sonra sizin olduğunu artık anlarsınız.

Padişah

Nazan Bekiroğlu
Padişah
Sırrımın katibiydi o.
Sırlarımı yazardı.

Ben bir padişahtım.

Padişah sözcüğünün son hecesinden bir elif geçen zamanlardı. Bir sarayım, bir ülkem, bir tebaam, bir saltanat arabam ve bir de sır katibim vardı. Bir sır katibim olmasını yeğlemezdim oysa. Çünkü ben sırrı olmayan bir padişahtım.

Sırrı olmayan bir padişahın sır katibi olmayı da o istemezdi kuşkusuz. Ama bir sır katibim vardı teşrifatta. Böylece biz, benim sırrımın değilse de sırsızlığımın birbirine bağladığı iki kişi olduk önceleri. Oysa bir kişi olmalıydık. Ben padişah olandım.

Mutsuzluktan kırılırken benim halkım, cezbe, ilim ve bilgelik arasında ilim yanımla dayandım. Cezbe yanımla yandım. Bu yüzden rüyalarımdaki bulutların arasından görünen parlak ve kocaman yıldızların bir değil birden fazla tabiri vardı daima, anlardım. Ama bir rüyanın birden fazla tabiri olmayacağı öğretilmişti çoktan. Kendi düşüme düşlenen, kendi düşüme tabirci yine ben, böyle oluşum da bilgeliğimden olsa gerekti. Söyledim ya ben cezbe, ilim ve bilgelik arasındaydım.

Ben bir padişahtım. Hiçbir kapı benim sarayımda rüzgarla açılıp rüzgarla kapanmazdı. Her kapının açılması da kapanması gibi, önceden ve dakika dakika defterlere kayıtlıydı. Nasip, gerçekleşmiş zaman demekti benim kanımca. Mutsuzluktan kırılırken benim halkım, gözlerimden benim, kendim için yaş akması yasaktı. Biri benim yerime inci gibi yaşlar döksün isterdim gözlerinden. Ben bir padişahtım. Kaybolurken dünya ile arama giren teşrifatın uğultusunda, şahlara yaraşır bir inci değil, sadece şahtım.

Kalbi, acılarıyla başka bir kalbe açmanın anlamını bilmezdim, o eşsiz lezzeti.

Ama her insan kadar insandım. Çok uzaklarda kalmış olsa da bir ölüm örneğin, beni de aniden hatırlandığında her insanı vurduğu kadar vururdu. İçim kanarken su verirdim sardunyalara. Re’lerin üzerinden uçarcasına geçerdim. Rüzgardan bir saltanatım vardı gerçekte. Kocaman ordularına savaş açardım da içinde yaşadığım eskimiş bir dünyanın, penceremin önüne konan “yaban güvercini suzinak besteler” daha bana alışmadan ben onlara alışırdım. Ve hiçbir karınca parmaklarımın arasında ufalanmazdı.

Kalbim kadar sade kalbim kadar açıktım. Cümlelerimin tümüne yayılmış bir ıztırab tenasübü, hayatımı bir kesit olmaktan çıkararak bir bütüne dönüştüren gizli müşterekti.

Ben böyle bir padişahtım. Sırrım yoktu. O ise sırrımın katibiydi. Garip işti. Teşrifat böyleydi yazık ki.

*

Ama bir sırrım oldu bir gün. Bir ezel tanışıklığı, bir çöl yangını indi kalbimin tam ortasına. Artık sırrı olan bir padişahtım. Ateşine tutulduğum ne kadarsa kalbim o kadar çoğaldı. O, katib-ül-esrardı. Ateşin sırrından anlardı.

Ona, onu anlattım. Ruhun sılasına, sürgünün yurduna dönmesinin ne kadar çok kurban istediğini. Ona bunu da anlattım. Gecelerce anlattım. Sabahlarca anlattım. En az iki minaresi olan salatin camilerin kandilleri tanıktı anlattıklarıma. Çeşmelerde sular, geceleyin arz, gündüzleyin sema tanıktı. Düşman tanık değildi. Dost da tanık değildi.

Sırrı dökülmüş aynaların derinliğinden konuşurdum ona. Hiç yüzüme bakmazdı.

Sözün hükmünde hükümsüz, sükutun hükümsüzlüğünde hükümlüydü zamana.

Yani sözden anlardı. Yani beni anlardı.

Önce sözcüklerimi verdim ona. Benim sözcüklerimle konuşmaya başladı.

Sonra rüyalarımı. Rüyalarımı görmeye başladı.

Sonra ona, git ona aşkımı söyle, dedim. Sen sırların adamısın. Kalplerin dilinden anlarsın. Öyle anlat öyle söyle ki beni anlasın. Aşikar olsun kalbim nazarında. Beni sevsin. Böyle dedim.

Ona gitti. Ona aşkımı anlattı. Ama benim aşkım gibi değil kendi aşkı gibi anlattı.(*)

Kalbimi vermiştim ona. Benim kalbimle sevmeye başlamıştı.

*

Neden, diye sormadım hiç.

Yakınlığı iç temas doğuran bir öykünün hem yazarı hem kahramanıydı. Ona verdiğim rüyaları görmeye başladı da görmem için bana rüyalarını vermedi. Kalbimle sevmeye başladı da, ben onun kalbini hiç görmedim. Kendi sözcükleri kadar kendi kalbi de yoktu çünkü sır katibinin. Sevmek için başkasının sözcüklerine, yaşamak için başkasının kalbine muhtaçtı. Başkasının sözcükleriyle konuştu ama ölümü kendi gövdesinde duydu. Başkasının kalbini kuşandı da sevmek için kendi kalbiyle öldü.

Bana gelince. Bir gün dönüp de kendi kalbimle ve kendi sözcüklerimle sevmeye gelince sıra, gördüm ki kalbim yerinde değildi, beni terk etmişti. İhanete tahammülü olanın adı padişah değil miydi? Ben bir padişahtım. Ezelden padişahtım. Hep padişahtım. Bu yüzden hayatımın sırrını başkasının kalbinde yaşadım.

Sırrımın katibiydi. Ama nasıl sır katibiydi ki o, ölümümü bildi de önceden, acının, rüya içindeyken tabir ettiğim rüyalarıma kadar sirayet ettiğini bilemedi.

Ben padişahtım. Hep başkaları için yaşadım. Mutsuzluktan kırılırken benim halkım, kendim için göz yaşı dökmeye hakkım yoktu. Tanık olsun bütün tanık olacaklar, sadece mutsuz olma hakkımı kullandım. İsim. İmza. Tarih, gün gibi aklımda.

(*) Halide Edib’in de Ateşten Gömlek’te kullandığı, Long Fellow’un bir masalından.

Sır Katibi

Nazan Bekiroğlu
Sır Katibi
Osmanlı teşrifatında daha adından itibaren garip bir masalsılığın kışkırtıcılığını vaad eden meslek grubu:
Sır Katibi.
Ben bir sır katibiyim. Katib-ül-esrar.

Sırlar yazarım. Ne geçerse bir padişah yüreğinden onu yazarım.

Görevim, yerine hissettiğim bir padişah da olsa, başkalarının kalbiyle hissetmek olur böylece. Başkalarının yerine sevmek. Kimi bir padişahın esrarını yaşarım bu yüzden, kimi bir padişahın yerine ölürüm.

Sırrım ben. Başkasının yerine ölümüm gün gibi ortadadır da, kendi adıma varlığım ancak karanlık gecenin içindeki siyah nokta kadardır. Görülmeyen varlık, sesi varsa var. Kalbin nesi var? Kalbin sesi var. Benim olmayan sesi kuşanır o sesi sahiplenirim. Bu yüzden hiç yaşamaz ama hep dinlerim. “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım”, ben de senin yarattığın bir kalp değil miyim? Demedim, demedim. Hayır, hiç şikayet etmedim, hiç böyle demedim.

Teşrifatta adım aşikar olarak geçse de, bilinmeyen bir yanı vardır sesini sahiplendiğim kalbin sahibiyle aramızdaki rabıtanın. Onlar benim isteyip de yaşayamadığım hayatları yaşarlar hep, bense onların yerine yanarım. Çünkü ben bir sır katibiyim. Katib-ül-esrarım.

Bana sırrını verecek olanların kalbini kuşanırım önce. Kalplerindeki her tabakayı. Sevdanın indiği o en içteki fuadı. Hemen yanı başındaki günahın çıktığı kara beneği, süveydayı. Kiminin, günah işleyecek kadar çok sevmektir aşkının ölçüsü; kiminin, günah işlemeyecek kadar çok sevmektir muhabbetinin temeli. Her hal ile olsa onların kalbiyle ve onların yerine sever, onların yüreğiyle günah işlerim.

Sonra ruhlarının rengi sirayet eder gizlice ruhuma. Sessizce. Onların tekneleriyle yanaşırım kışkırtıcı limanlara, onların denizleriyle dalgalanırım, onların rüzgarıyla bulanırım. O kadar ki onların sözcükleriyle konuşmaya başlarım günü gelince.

Onların gözlerini takınırım sonra. Onların rengiyle bakarım onların dışındaki hayata. Üstelik gözlerini yumduklarında ne geçiyorsa göz kapaklarının ardından o hayalleri de işte, şu gördüğünüz gözlerimle görürüm. Ve onlar kendi göz kapaklarının arkasına çekildiklerinde kim oluyorlarsa, o da ben olurum.

Sonra rüyalarını verirler bana. Onların rüyalarını görmeye başlarım. Bir rüya görücüyüm ben, tabirci değilsem de. Ne gördüğüm rüyaları unuturum onların yerine, ne de unutacağım rüyaları görürüm, yine onların yerine.

En sonunda öyle bir an gelir ki, padişahım sırrının katibinde, yani bende; ben yani katip, yazdığım sırrın padişahında oluruz artık. Bir padişahın yazdığı kağıdı okurken kendi yazdığım bir kağıdı okur gibi olduğumda, kalbimin de onun kalbi olduğunu anlarım. Ne sır vardır artık ne katip ne de padişah. Bir tek kalp vardır o zaman. İşte o zaman onların yerine ölen de ben olurum. Aramızda muhteşem bir güle benzeyen bir kalp yer değiştirip durur. Ve onların ölümünü kendi gövdemde duyarım. Beni öldürecek olanın öldürmesini yaşamadan önce, ona sen kimsin ve neden, diye de sormam. Çünkü ben katib-ül-esrarım.

Sabahı, ateşler içinde bulan hastanın yalnızlığı kadar gerçektir benim resimlerden görüp de kalbime ithal ettiğim yangınım. Yangınım o kadar ki yangın. Ve ben, gerçek olmadığım kadar gerçeğim.

Öyle ki kendi derinliğinde boğulan ırmakları ve kendi kurağında kavrulan çölleri de; ancak kendi zenginliğinde yoksul düşen kadınları ve kendi gecesinde yiten kentleri bildiğim kadar iyi bilebilirim.

Çünkü ben sırların katibiyim. Katib-ül-esrarım. Kalplerin sırrını yazarım. Sırrını kuşandığım kalbin yerine yaşıyor olmayıp da ölüyor olmam bundan.

Sırrını kuşandığım kalbin aşkını da kuşanırım. Güvenilirliğim, kalbi kuşandığımdan.

Güvenilmezliğim, kalbi kuşanırken aşkı da kuşandığımdan.

Ben ki, yaptığım işin çoğulluğundan sıyrılıp da kendi tekilliğimin çekimine büründüğüm anda, aşkını kuşandığım kalp, o da artık tekil bir padişahtır. Bir gece çok ağlarsa tarihler bunu yazar. Ben bir sır katibiyim oysa. Cismim gibi adım da sır. Bir gece çok ağlasam tarihler yazmaz bunu.

Tarihler yazmasın. Ben kendimin tanığıyım. Hep başkalarının kalbiyle sevdim. Başkalarının yerine hissettim. Lisan bilmez bir mütercim ya da büyülenmiş bir büyücü olmadığım bunca ortada iken sırrımı henüz kimseler yazmadı benim. Sağımdaki ve solumdaki melekler, yani ki sırrımın katibi olan ve bir gece çok ağladığımda bunu yazan meleklerin dışında.

Ben sırlar katibi, katib-ül esrar. Yıl iki bin İsa’dan sonra, bu gece çok ağladım, mevsim ocak, gün unuttum.

Gerçekte yaşamadılar mı?

Nazan Bekiroğlu
Gerçekte yaşamadılar mı?
Shakespeare kimliği tartışmalıdır. O kadar ki hakkında mümkün bütün bilgiler ele geçirilmiş olmasına rağmen zengin bir soylu mu yoksa yoksul bir köylü mü olduğu hususunda dahi kesin bir hüküm verilmiş değildir. Çok daha ilginç olansa bazı araştırmacıların Shakespeare diye birinin hiç yaşamamış olduğunu ileri sürmesidir.
17. asır araştırmacılarından Rahip Aubignae, Homeros kimliğiyle ilgili tereddütlerini dile getirerek aslında Homeros diye birinin yaşamamış olduğunu, İlias ve Odysseia destanlarının çeşitli ozanlar tarafından yazılmış küçük şiirlerin birleşmesinden teşekkül ettiğini ifade eder.

Doğrusu, araştırmacıların Dante’nin Beatrice’si, Petrarca’nın Laura’sı hakkında da kuşkuları var: Dante, sadece İtalyan edebiyatının değil, tümüyle dünya edebiyatının en büyük şairlerinden biri. Ve hiç kuşku yok ki Dante demek biraz da Beatrice demek. Dante, Beatrice’yi ömrü boyunca sadece iki kez gördü. İlkinde ikisi de dokuz yaşındaydı. İkincisinde on sekiz. Beatrice bu karşılaşmaların birinde kırmızılar diğerinde beyazlar giyiyordu. Başkasıyla evlendirilen Beatrice yirmi beş yaşındayken öldü. Dante, “inci yüzlü sevgili” olarak söz ettiği Beatrice’yi içinde o kadar ölümsüz kıldı ki ütopik bir öte dünya yolculuğu olan İlahi Komedya’da Cennet kapısında Beatrice ile karşılaştığında o artık yirmi beş yaşında bir genç kadın değil, yüzünün çizgileri belirginleşmiş olgun bir kadındı.

Hal böyleyken bazı araştırmacılar gerçekte Beatrice diye birinin yaşamadığını, onun Dante’nin içindeki bir muhayyelden ibaret olduğunu iddia ederler.

Dante’nin hemen yanı başında bir diğer İtalyan şair Petrarca. Kendi içindeki derinlikte aşkın yapısını çözmeye çalışan bir sonnetler şairi. Sadece ana dil ile ifade edilebilecek ve ömür hacmindeki bir aşkı terennüm ederken esin kaynağı Madonna Laura’ydı. Ancak araştırmacıların Petrarca’nın sevgilisi Laura’nın da gerçekte yaşadığı hususunda kuşkuları var.

Kimi araştırmacılar da stilize ama büyüleyici bir güzellik taşıyan büstünden tanıdığımız Mısır Kraliçesi Nefertiti’nin gerçekte hiç yaşamamış olabileceği ihtimalinden bahsederler. Nefertiti, çok tanrılı ve karmaşık bir Mısır dininden, gevşek ve eksik de olsa tek tanrılı bir inanç sistemine geçmiş olmasıyla tanınan Mısır Kralı IV. Amenofis’in kraliçesiydi. Asya kökenli bu çekik gözlü, kuğu boyunlu, kalkık burunlu güzeller güzeli kraliçenin, sarayında yalnızlık çekmiş olabileceğini bir kısım araştırmacılar ikaz ediyor. Nefertiti, kocası ruhban sınıfının baskısına dayanamayarak tekrar geleneksel çok tanrılı Mısır dinine dönüldüğünü açıklayınca, sarayını terk ederek oğlunun yanında yaşamaya başlayan bu gizemli ve güzel kraliçe. Acaba gerçekten yaşamadı mı?

Shakespeare, Homeros, Beatrice, Laura, Nefertiti. Gerçekte yaşamadılar mı?

Gerçekten yaşamadılarsa bu, gerçekten yaşamadıkları anlamında mı?

Shakespeare’in varlığındansa yokluğu bana daha heyecan verici geliyor?

Antik dünyanın nesi var nesi yoksa arkadan gelecek dünyaya bırakmış olan destanlar ozanı ama Homeros’un yokluğuna razıyım, İlias ve Odysseia yerinde dursun yeter.

Dante’nin ömrü boyunca sadece iki kez gördüğü Beatrice’nin varlığıyla yokluğu arasında fazla bir fark yok bence. Beatrice’ye ilave edilen ne varsa Dante’den müteşekkil. Beatrice? Karanlık gökte uzak ve parlak bir yıldız. Gerisi kervancıya kalmış.

Latince’de defne yaprağı anlamındaki Lauri sözcüğüyle aynı kökten gelen adıyla Laura, acaba tutkuları ve benliği belirgin modern bireyin ilk örneği sayılabilecek Petrarca’nın özlemini çektiği defneden baş şairlik tacı için bir simgeden mi ibaret?

Nefertiti hangi hayalin, hangi özlemin tecessüm etmiş hali?

Varlık kendi sınırlarını zorlamaya başlayınca, varlıktan şüphe duymaya başlıyoruz galiba. Ve varlığa inanmanın en kestirme yolu onu inkardan geçiyor sonunda. Çünkü bazen yokluk varlıktan daha etkili.

Belki Petrarca’nın dediği gibi görünürdeki varlık içteki varlığın sadece harflerinden ibaret:

Dışımdan içimin hali okunur

İçim alev alev içim besbelli.

Üzerine basmadan yürümeye ne kadar dikkat etsek de bırakılan izlerin üzerinden geçiyoruz sadece.

Hepimiz bir vehimden ibaret değil miyiz şunun şurasında?

Yeniden ölebilirim

Nazan Bekiroğlu
Yeniden ölebilirim
Soyutun da soyutu olan zamanın çizgisel bir eksen üzerinde ilerleyen ve saatle, dakika ile ölçülebilir türden bir kavram olduğunu kabul etmekte fevkalade güçlük çekiyorum. Hele yaşanan bir anın, gökyüzünde bir kerecik parladıktan sonra sonsuza değin kaybolan yıldızlar gibi, ilelebed görünmez olduğu fikri bana kavranabilirlikten iyice uzak geliyor. Zamanın mazi, hal ve istikbal ilişkisinde telakkisi de tedavülü çoktan yitik bir vehim bence. Dün yok, yarın da. Bir tek bugün var çünkü. Dahası bir tek an var. Ve anın derinliğinde hepsi üzerime yığılmış halka halka çoğalan, katman katman derinleşen bir zaman var. Zamanın çizgisel bir olgu değil de dairesel bir olgu olduğunu kabul etmek, belki hiçbir kabule ihtiyacı olmayan bu en büyük vehmin kavranabilirliğini değilse de katlanabilirliğini kolaylaştırıyor.
Feylesof ya da muvakkit ya da müneccimin izharından önce, şairin karanlık göklerin derinliğine fırlattığı işaret fişeğinin ihbarını aldım. Kabiliyetli şairin bilim adamından daha iyi öğrettiği muhakkak. Öyleyse, öğrettiler işte: Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında. Öyleyse hem içindeyim zamanın hem de dışındayım. Mutlak bir anın derinliğindeyim. Öyleyse her zamandayım. Öyleyse yaşanmış ve “geçmiş” zamanlara yeniden yeniden dönebilirim.

Ne porselen bir fincandaki hoş kokulu çayın çağrışımında tam on üç cilt hacmindeki bir “yitik zamanın” arkasında koştuğumu inkar edebilirim, Proust olmasam da. Ne de “Orhan zamanından kalma bir duvar”ın yanı başında ve “onunla bir yaşta ihtiyar çınar”ın aydınlığında Kuruluş devrine kadar indiğimi ve Bursa üzerinde asılı kalmış zaman avizesinin örtüsüne büründüğümü inkar edebilirim, Tanpınar olmasam da.

Yeter ki bir vesile muharrikim olsun, aynı şarkı kalbimin üzerinden bir kez daha geçsin. “İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye” kadar gidebilir, bir XIX. asır payitahtında Kış ikindilerine dokunabilirim. Çünkü söylemiştim ben zamanın hem dışındayım hem içindeyim.

Üstelik sadece bu kadar değil. Yeter ki ruzigar essin, kırkikindi yağmurlarının boydan boya böldüğü baharların ibtidasında bahçelerin kıyısına inerek yeniden Puşkin üzerine hafif bir yazı da yazabilirim Aynı şarkıyı duyabilirsem eğer, yeniden yolculuğa çıkabilirim. Yeniden taş kesilmiş kenti görebilir, içinden geçen ırmakla konuşabilir ve onun bana anlattıklarını dinleyebilirim. Yeniden saklı kentlerden geçebilir yolum. Yeniden sol kulağı küpeli, esmer ve kıvırcık saçlı Hitit savaşçısı yol arkadaşımla haziran akşamları inerken üzerime ve dört bin yıl farka rağmen karşılaşabilirim. Aynı deniz hem beni hem yağmuru çağırır, aynı rüzgar aynı kekik kokusunu taşır. Yeniden griye düşebilirim. Yeniden Omsk’lu Mikhael için ağlayabilirim. Hikayeleri tersinden okur, satırların altını çizer, ezel mukavelelerine gözü kapalı imza koyabilirim. Sözcükler alıp karşılığında hayatlar verebilirim. Önce sayısız harfle susar sonra sayılı harfle konuşabilirim. Hiç emniyette değilken önce, hemen ardından kendimi fevkalade emniyette hissedebilirim. Yeniden aynı ebru teknesinden, önünde diz çökmek bahasına, mor bir menekşe ebrusu çıkarabilirim. Nisan çiçeğini yeniden aynı yerde açmış bulup, mayıs sonlarında genç Mehmed’le İstanbul’un gül vurgununu yiyebilirim. Hepsini ama hepsini yeniden yaşayabilirim. Yeniden ateş bahçelerinden geçebilir yolum, savaşçının dürbününe düşebilirim, yeniden Kanuni’nin bile saf tuttuğu cemaatlere gizlice katılabilirim. Herkesler, orucunu bozmuş günahta, zanneder de beni, oysa hilal görünmüştür incecik, yeniden bayram yapıyor olabilirim. Yeniden, nun efendimsin, diyebilirim. Bütün bunların üzerinden yeniden geçebiliyorsam eğer? Zaman da ne oluyor peki? Doğumum ve ölümüm arasındaki mesafe mi? Yapmayın, basit cevap. Eğer zamandan maksat biz dururken içimizden geçen şey, ya da o dururken içinden geçtiğimiz şaibeli şeyse. Bir teselli. Kolay izah. Ona da mana izafe eden ben değil miyim? Varlığını izhar için bize muhtaç olmasına ya ne demeli? Saçıma konan yıldız. Göz altlarımda derinleşen keskin çizgi. Adı zaman! Öyle mi? O zaman, zaman ben miyim?

Zaman benim. Çünkü o, evveli ve ahiri, benim bilincime muhtaç. Ben bilmezsem ve eskimezsem zaman olmayacak. Ve bu yokluk hiç de ben bilmezsem var olmayacak diğer mevhumelerin yokluğuna benzemiyor. Hükmü ancak bana geçen zamanın hem hükmü hem hükümlüsüyüm. Ben on altıncı asrım, milattan sonra. Onuncu asır da benim, hicri. Yazının ve tarihin olmadığı zamanlar da benim aynı zamanda. Ben tecrid iklimlerinde boy veren zamansızlığın çiçeğiyim çünkü. Ölüm ve dirim bu yüzden içimde bu kadar yakın, bunu bedel ödedim.

Yeter ki aynı şarkı kalbimin üzerinden geçsin, yeniden ölebilirim. İmza yeri: Sağ alt köşe! Ölebilirim. Birden fazla ölmeyi bilenlere zaman yok. Zaman, üzerimde titreyen hüzün. Zaman, kalbimdeki ürperti. “Geçen yıl” tam bu vakitlerde yaşanmış bir ölümün üzerinden geçmeye hazırlanırken ben, üstelik “gelecek yıl” tam bu vakitlerde üzerinden geçilecek bir ölüme de hazırlanı-yorken. Yine ben. Yani benim kalbim. Yani benim içim. Yani içimde katman katman birbiri üzerine yığılı duran zaman. Hal böyleyken efendim. Zamanın dakikalar ve saniyelerle ölçülebilir türden, çizgisel bir eksen. Sürekli ilerleyen ve akan. Ve bir kez geçildi mi üzerinden bir daha geri gelmesi asla mümkün olmayan bir olgu olduğundan. Allah aşkına söyler misiniz nasıl söz edebilirim?

MOR MÜREKKEP SERİSİ ZAMAN

Bu yazıların tamamına sitemizden ulaşabilirsiniz.

MOR MÜREKKEP SERİSİ …

Eserin Adı

Yayınlayan

Tarih

İstanbul’un Çiçekleri

Zaman

14 Aralık 1997

Bozkırkurdu ve Arka Sıradaki Öğrenci

21 Aralık 1997

Yaşama Sanatı

28 Aralık 1997

İş Olsun

11 Ocak 1998

Mağlûplar

18 Ocak 1998

Edebî Eser ve Samimiyet (1)

25 Ocak 1998

Yaşayıp da Yazmadım, Yazdım da Yaşadım (Edebi Eser-Şiir ve Samimiyet II)

1 Şubat 1998

Adalet, nerede ve nasıl ? (Sefiller 1)

8 Şubat 1998

Javert niçin intihar etti? (Sefiller II)

15 Şubat 1998

Kan dökücü sevgili

22 Mart 1998

Ve şairler, ve okurlar

22 Kasım 1998

Geleceğe koşan tür: Günlük

29 Kasım 1998

Pazarlanan şiirim

6 Aralık 1998

Hiç emniyette değilim

13 Aralık 1998

Fevkalâde emniyetteyim

20 Aralık 1998

Sayısız harf

27 Aralık 1998

Gene de sen söyle

3 Ocak 1999

Yazı ev ölüm, yine

10 Ocak 1999

Elvedâ yâ şehr-i Ramazan

17 Ocak 1999

Eşya: şey’in cem’i

7 Şubat 1999

Rönesans ve kediler

21 Şubat 1999

Nakkaşlığımdan (1)

28 Şubat 1999

Nakkaşlığımdan (II)

7 Mart 1999

“Pervâne Niye Kendini Yakar?”

14 Mart 1999

Ölüm aşkta diretince: “Joe Black”

21 Mart 1999

Mor üzerine-II

4 Nisan 1999

“Nakş-ı ber-âb”

11 Nisan 1999

“İstanbul’um Karaman’ım”

18 Nisan 1999

Habibim

2 Mayıs 1999

“Diriliş”

9 Mayıs 1999

Ateş Bahçeleri

16 Mayıs 1999

Gül Vurgunu

30 Mayıs 1999

“Kuzen Beti”

6 Haziran 1999

Bir sis yazısı

13 Haziran 1999

İbrahim

20 Haziran 1999

“Mezuniyet gecesi

27 Haziran 1999

Kara Kedi Ak Kedi

4 Temmuz 1999

Çöl

18 Temmuz 1999

İnci kimin hakkı

25 Temmuz 1999

Su

12 Eylül 1999

Savaşçının dürbününe düşen ceylan

19 Eylül 1999

Aşklar ve suretler

3 Ekim 1999

Bir avuç kadınlar-1

17 Ekim 1999

Bir avuç kadınlar-II

24 Ekim 1999

Bir aşkınlık sanatı: Hüsn-i Ta’lil

31 Ekim 1999

“Ben cariyenize bir ev kerem edesiz”

19 Aralık 1999

“Haydi uyuma !”

26 Aralık 1999

Kitaba istiğna

2 Ocak 2000

Gülbahar

6 Şubat 2000

Kiraz ağacı

20 Şubat 2000

Dönüş Güzergâhı

16 Nisan 2000

Dil üzerine

30 Nisan 2000

Kitaba istiğna

Nazan Bekiroğlu
Kitaba istiğna
Kitaptan ve kitabın tarihçesinden bahseden, “kitabın kitabı” diyebileceğimiz eserler, bir yığın yok edilme öyküsüyle dolu. Kitap imha etmenin tek yolu değilse de en kestirme yolu yakmaktan geçiyor.
Antik Yunan bu hususta bir hayli işgüzar. Ardından Roma zulmü. Hıristiyanlığın baskı altında tuttuğu ilk asırlarda dini eserleri kucaklayan büyük ateşler. Zaman rolleri değiştirdi sonra, bu kez kitap yakma, deforme edilmiş bir Hıristiyan inancı tekelinde tutan kiliseye devredildi. Kilise bir yandan antik kitapları, bir yandan İslami eserleri yakarken bir yandan da aykırı bulduğu Hıristiyan mezheplerine ait kitapları yaktı.

O kadar ki Batı’da yakılan kitapların sadece bibliyografyası bile iki cilt tutarında bir yekun teşkil etti.

Şark dünyasında da Hülagu, Cengiz, Timur ve Haçlı istilaları, Endülüs trajedisi esnasında o kadar çok kitap imha edildi ki, dönem kaynaklarında ismi zikredilen pek çok kitap Necip Asım’ın Kitap’ındaki benzetmeyle, adı var kendi yok birer ankaya dönüştü.

Yakmak, suya vermek ya da gömmek. Kitap nezdinde ateş, su ve toprakla; yani dört temel varlık unsurunun üçüyle kurulan bu ilişki, tarihi akış içinde bir olumsuzluklar dizini elbet.

Ancak garip ki ateşe, toprağa ve suya düşen bu yüz karası, ruhun serüveninde dokununca bambaşka bir veçhe kazanıyor: Vazgeçmek. Kitaba istiğna. Kitaptan sıyrılma anı. Artık sana ihtiyacım yok. Çünkü senin götürebileceğin nihai noktanın da ötesindeyim ben. Yokluğunda varlığım.

Ağır ve meşakkatli bir tahsil sürecinin sonunda memleketi Tus’a dönmekte olan Gazzali’yi taşıyan kervan, haydutların saldırısına uğrar. Yolcuların kıymetli eşyaları ile birlikte Gazzali’nin de, kitaplarını koyduğu torba alınır. Gazzali haydutların başına giderek, tahsil hayatının bütün birikimi olan bu kitapların onların hiçbir işine yaramayacağını anlatır ve kitaplarının geri verilmesini ister. Haydutların başı olan adam bilgece gülümseyerek, bu nasıl bilgi ki, der; kağıt parçaları elinden alındığında bilgisiz bir adama dönüşüyorsun? Ve kitapların iadesini emreder.

Hikmetin nereden geleceği belli değildir elbet. Bazen bir hayduttan gelebilir. Gazzali arkadan gelen üç yıl içinde Tus’ta bu kitaplarda mevcut bütün bilgileri ezberler. Kitaplarını yakmamıştır. Irmağa atmamıştır onları, toprağa da gömmemiştir gerçi. Ama artık onlara ihtiyacı kalmamıştır.

Bilginin kaynağı olarak, kendi asliyetine doğru yola çıkmak isteyen insan ruhunu terbiye edici bir yanı bulunan kitap, aynı yolculukta, ruhun bir haddi aşmasından sonra bütün anlamını yitirir. Öyle ki başlangıçta bir özgürleştirici, bir zincir kırıcı iken söz konusu haddin aşılmasından sonra zincirin kendisine ve esarete dönüşür.

Çünkü kitap surettir, masivadır. Aslolansa manadır, maveradır. Öyleyse vazgeçilebilir bir değişke olarak her suret gibi onun da aşılması, içinden geçilip gidilmesi gerekir.

İçerdiği bilgilerle ruhun terbiyecisi olan kitap, vahdete götüren yolda bir vasıta olan kitap kendisi bir gayeye dönüştüğü zaman artık şaibeli bir sevgiliden başka bir şey değildir. Öyleyse yok edilmesi gerekir. Bu bakımdan tasavvuf ıstılahına yerleşmiştir kitap gömmek, kitap yakmak, kitabı ırmağa atmak.

Öyle anlatılır ki Şems bir havuzun kenarında oturarak Mevlana’nın yetişmesinde o kadar çok emeği olan kitapları teker teker suya atmıştı. Mevlana’nın bunları artık aşmış olması gerektiğini fark etmişti çünkü.

Kitap, ruhun ezeli serüveni içinde yana yana arayanın her şeyi yok etmekten başka çaresi kalmayacak denli büyüdüğü o zamana gelindiğinde yok edilmeli. Üstelik başkalarına ait kitapları yok etmek kolay. Yazar bizatihi kendi kitaplarını yok etmeli. Kendi kitaplarını yok edebildiği zaman yazar başkalarına ait kitapları da yok edecek çünkü. Çünkü yok etme kesin var etme biçimi. Varlık halkasının tamamlandığı yer. O kadar var ki artık ona ihtiyaç yok.

Ufak bir karar büyük bir bulma. Bütün yazıların anlattıklarının kendisine anlatabileceği kişinin bulunduğu “bir parmak ilerisi”, bütün yazıları yazmamanın öğrenildiği, bütün kitapların kendisi için yazıldığı Kitab’ın okunmaya başlandığı andır bu artık. Bir yitik değildir bu, bir bulmadır sadece.

Bütün kitapların özeti “zübdei alem” olanda mevcut değil mi? Öyleyse?

Biraz cesaret. Ufak bir kararlılık. Bir iç titremesi. Bir hamle. Sadece o kadar. Haydi!

Haydi uyuma!

Nazan Bekiroğlu
“Haydi uyuma!”
Leyl, gece demek, Leyla ise kameri ayların son gecesi, çok karanlık gece. O gece ay görünmez, “her yer karanlık”tır. Lügatler bir de “leyle-i leyla”yı kaydetmişler gecenin makamında, çok uzun ve ıstıraplı gece. Mahiyetini astronomi tanımlarının dakikliğinden ziyade içinden geçip gidenin (geçip gidemeyenin demeli) kalbinin renginden alıyor.
Rengini kendinden çok setr ettiği kalbin renginden alan leyle-i leyla ıstırapla eş anlamlı. Bu gibi, yılın en uzun ve karanlık gecesi olan şeb-i yelda, ki muvakkit onu 22 Aralık olarak bilir, müneccimle muvakkitten sual edilecek bir bilgi olmaktan çıkar da aşık kalbinden istifham edilmesi gereken bir hale dönüşür:

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir

Mübtela-yı gam olandan sor kim geceler kaç saat

Laedri

Çünkü her şeyden daha fazla zamanın kendisini yitirdiği o yerde şeb-i yelda artık göreceli bir kavramdır. Muztarip aşıkın kalbinde sıradan bir geceyi, belki yılın en kısa gecesidir, leyle-i leyla hacmince uzatan acı, bahtiyar aşıkın kalbinde şeb-i yeldayı “yılın en kısa gecesi” kadar kısaltır. Çünkü geçip giden zaman değil aşıkın kalbidir. Ve su uyur düşmen uyur hasta-i hicran uyumaz, değil mi? Yahya Kemal’in tasavvuruyla, sözü Mecnun’un bitirip Leyla’nın devr aldığı şeb-i yeldada fecre kadar süren kıssa-ı aşk, ancak birkaç dakika hükmündedir, öyle değil mi?

Leyl Suresi geceye yeminle başlar. Ve eski kültürün göklerinde, “karardığı zaman ortalığı bürüyen gece”den daha az siyah değildir aşıkın bahtını saran leylanın gecesi. Baht-ı siyah, payına düştüğünden olacak, hakim vasfı aşıklığı olan divan şairi sabahın ilk ışıklarına kadar, bir mumun aydınlığında, gece ve sevgilinin saçı ile kaderi arasında kelime oyunları yapar durur.

Belli ki aşık bahtıyla gecenin ve gecenin öbür adı olan siyahın arası hiç açılmayacak. “Bir saçı leylaya vurgun” olduğu için Dertli’nin adı koca koca defterlere divane olarak kaydedilecek. Naili, sevgilinin minicik adımlarla teşrifini, cihan cihan bekleyiş elemine değer bulacak. Leyla ile bir mekteb-i aşk içre okuyan Mecnun, Leyla Mushaf’ı hatmettiği halde, Velleyli’de takılıp kalacak. Sevgilinin gamzesiyle hüsnünden korkulu haberler gece içinden gelecek. Yakınları, içi yansa da, “karanu” gecelerde hastaya su vermekten kaçınacaklar. Kimi aşıklar gece içinde figaan ile halkı uyutmayacak; ama yine de kara baht uyanmayacak.

Gece ve korku. Gece ve hasta. Gece ve ıstırap. Ah, siyah! Burada bir uyumayan var, şurada da ve orada. Onlar ki fecir vaktinin ilk iplikleri geceye döküldüğü anda bir kavak ağacının rüzgarına kulak verip yorgun bakışlarını gökyüzüne çevirirler ve birbirlerini tanırlar. Belli ki gecenin karanlığından gök yüzüne doğru döşenen kandil basamakları acıyla çıkılıyor. Acının olduğu yerde gaflet yoktu ve acı müdahildi. O kadar ki gecenin sırrına vakıf olanlar mutlu uyuyanlar değil mutsuz uyanıklar. Gecenin sırrı kapılarını ancak acı çeken kalplere açıyor. Bu yüzden geceler uykudan çok uyanıklık taşıyor.

Mevlana’nın, sahifelerini aşkların en İlahisine açtığı “Divan-ı Kebir’inde, sık sık “uykusuzluğa güzelleme”de bulunması beyhude değil:

Öyle ki, “Aşkı olana nereden uyku gelir”, “Sevme davasına girişip de geceyi uyku ile geçirenin davası yalandır”. Gayb güzelinin duvağı olan geceyi seyre dalan artık uyku istemez, uykudan kaçar. “Bütün güzellerin cilvelendiği zaman gecedir. Fakat uyuyan duyamaz bunu”. Halk uyur gider aşıklar bütün gece sevgiliyle söyleşir. Bir gececik uyumasa aşık, ölümsüzlük definesinin yüz göstermesi işten bile değildir.

Sevgili “uyku dağıtan” makamında, “Bu gece sana uyku yok”, öyle diyor. “Madem ki sevgili uyanık kalmamızı istiyor”, o halde pekala. Zaten onun, aldığının karşılığını vermediğini iddia etmek de doğru olmaz: “O Ay, geceleri uykumu çaldı götürdü; amma vuslat bağışladı, uyanık bir baht verdi bana”.

Öyleyse “haydi uyuma!”

Suyun sesi geliyor sense uykulardasın, haydi uyuma!

Kara taş üzerinde yürüyen kara karıncanın fark edilemediği bir karanlığın koynunda, uyuyanla uyumayan arasındaki farkta aşikar olan ne? Yitiren değil bulduran bir uykusuzluğun yakazasında neler var?

Her ne kadar alışıldık şair tavrı, gecenin itibarını kandillerin doğurduğu aydınlıkla tenasüb ederek yorumlasa da, gecenin kıymeti kendi karanlığında boğulmasındandır. Gece görünenin sonu, görünmeyenin başlangıcıdır çünkü. Bitiş ile başlangıç, yoklukla varlık, ölümle doğum, veda ile bismillah, hepsi gecede saklı. Yakub şafağa kadar boğuşur ve ancak şafakta kutsanır. Yıldızların aydınlığı gecenin karanlığındandır. İmranoğlu Musa nuru gündüz değil gece görür. Gel, sesini geceleyin kendisine doğru yürüdüğü ağaçtan alır. Ve değil mi ki Mi’rac herkes uykuda olduğu andadır.

Suyun sesi geliyor sense uykulardasın, haydi uyuma!

Ben cariyenize bir ev kerem edesiz

Nazan Bekiroğlu
“Ben cariyenize bir ev kerem edesiz”
Gündelik hayatın teferruatı içinde hayata yaklaşan, gündelik hayatın teferruatı dışında tarihe yaklaşan onlar da insandılar, bizim gibi.
Hüzne kapıldılar zaman zaman, aynen bizler gibi.

Korkuları da vardı kuşkusuz. Tebessümleri ve gülüşleri de. Fatih’e bakılırsa sarayda soytarı (sarayların vazgeçilmez figürlerinden biri) bulundurmaya filan gerek yoktu, bir Hıristiyan ya da siyahiyi getirip Türkçe konuşmasını dinlemek kadar insanı eğlendirebilecek bir şey olamazdı çünkü.

Bazen bir veciz söz biçiminde tezahür etti acıları ve öfkeleri. Yılmaz Öztuna’dan öğrendiğimize göre II. Mahmud, III. Selim’in şehid edildiği gün, sonraları bir darb-ı mesele dönüşecek olan şu sözü söylemişti: “Ya devlet başa ya kuzgun leşe”. Yine II. Mahmud, Rusya ile Hünkar İskelesi ittifakının imzalandığı gün de aynı derecede çarpıcı bir söz armağan etmişti dilimize: “Denize düşen yılana sarılır”.

Onların da canı zaman zaman bazı şarkıları ya da ilahileri diğerlerinden fazla dinlemek istedi. II. Mahmud örneğin, ilahicilerden “Şermsar etme Huda’ya ruz-i mahşerde beni” ilahisini okumalarını ferman eylemişti:

Ümitleri ve ümitsizlikleri vardı onların da. Bazen bizler gibi kederlendiler gözyaşlarını göstermeseler de. Bazen açık açık ağladılar. On üç yaşındayken, kendisinden otuz yedi yaş büyük İbrahim Paşa ile nikahlanan Fatma Sultan, kocasını ilk gördüğü gün kendisini tutamamış ve hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.

Üstelik ağlayanlar hep kadınlar ya da çocuklar değildi. IV. Murad’ın kızı Kaya Sultan’la evli bulunan Melek Ahmed Paşa, karısını kaybettiği gün, gencecik sultanının tabutuna kapandı ve gözyaşları sakalları üzerinden kayarak ağladı. Arkadan gelen günlerde de ağladı. Karısını sevmişti. O kadar çok sevmişti ki teselli niyetiyle de olsa kendisine “Ağlama, ben sana başka sultan alırım”, diyen Köprülü Mehmed Paşa’ya, “İnşaallah o günleri göremezsin” diyecek kadar sevmişti.

Onlar da kendi koydukları kurallar dahi olsa, kuralların muztaribi oldular. Öyle olmasaydı o kuralları bir biçimde ihlal ya da islah etmeye kalkışır mıydılar hiç?

Padişahların saray dışında yerli bir otoritenin güçlenmesine izin vermemek için yerli kadınlarla evlenmesi adetten olmadığı halde Genç Osman, Şeyhülislam Es’ad Efendi’nin kızıyla evlendi. Bu ısrar, sonraları o kadar trajik sonunu hazırlayan nedenlerin arasında yer aldı. Bu kadar trajik bir sonla yazgılı olmasa da Abdülmecid de, Mısır valisi Mehmed Ali Paşa sarayından bir kızla evlendi. Kızı piyano çalarken görüp sevmişti (güzel çehreli o incecik padişah zaten çok ve sık severdi). İncecik bir siluete sahip Abdülmecid’in pehlivan kardeşi Abdülaziz de (silueti değilse de kalbi onun kadar inceydi) kardeşi gibi, Mehmed Ali Paşa ailesinden bir kızla evlenmeye kalkıştı. Diplomatik zekasıyla ünlü Sadrazam Fuad Paşa, istifasıyla, bu evliliğin vukuuna ancak mani olabilmişti. Kural ihlalleri, kural ihlallerini doğurdu sonra, yine şimdiki gibi ve her zamanki gibi. Padişahlardan dul kalan ya da boşanan kadınların başka erkeklerle evlenmeleri söz konusu olamayacağı halde Abdülmecid, kıskançlığına dayanamayarak boşadığı Bezmara’yı başkasıyla evlendirdi.

Onların da evliliklerinde formalitelere ya da daha girift ilişkilerin hesaplarına dayanan garabetler vardı. III. Ahmed’in kızı henüz beş yaşındayken, Silahdar Ali Paşa’ya nikahlandı. Paşa, çocukluğunu bildiği aşkını kalbinde şevkle büyüttüyse de Petervaradin’de iki kaşının ortasına yediği bir kurşunla muradına eremeden bu dünyadan göçüverdi.

Garip görünecek ama yoksulluk da çektiler. Bir padişah annesi olan Sineperver Kadın, oğlu IV. Mustafa’nın hal’inden sonra zamanın padişahına bir mektup yazdı. “Ben cariyenize bir ev kerem edesiz”, diyordu, “zira alacak kudretim yoktur”. Daha garip olansa, mal toplamaktan ve alışılmadık hediyeler vermekten hoşlanan III. Murad’ın, öldüğü zaman, yüklü bir miktarda borcunun çıkmış olmasıydı.

Bizler gibi emniyette olmak istediler. Julia Pardoe’nün İstanbul Mektupları’na bakılırsa, II. Mahmud, nazardan korktu. Bu korkusunda o kadar ileri gitmişti ki kadınların kendisine dikkatle ve hayranlıkla bakmalarını yasaklayan bir ferman çıkardı. Kadınların, yakışıklılığına güvendiği anlaşılan sultanın fermanına uymakta titiz davranıp davranmadıklarını kestirmek güç değil, çünkü fermana göre cezayı (ki o da küçük bir dayaktan ibaretti) kardeşleri ya da kocaları çekecekti.

Birer anne ya da baba olarak onlar da sorumluluklarının ağırlığını hissettiler ve evlatları için en doğru kararı almak istediler, zorlansalar da. Eğer Bayan Pardoe’nün muhayyilesinden süzülen bir öykü değilse Sultan Mahmud, kızına, aynı anda yedi talip birden çıkan işi zor bir baba olarak seçim yapmakta zorlandığında şöyle bir yola başvurdu: Cuma namazından sonra adayların isimlerini birer kağıda yazarak seccadesinin altına koydu. Namazdan sonra bunlardan birini çekti. Sait Paşa avuçlarının içindeydi.

Tarihle hayat arasında asılı birer ürperti olan onlarda da hayat cephesinde değişik bir şey yok hasılı. Onların da diken battığında parmakları acıdı. İyi ki acıdı.

Bir kaftanını giymedim, bir hil’atını görmedim

Nazan Bekiroğlu
“Bir kaftanını giymedim, bir hil’atını görmedim”
İlk bakışta çok farklı, çok uzak, çok yüksek. Omuzlarında gösterişli; ama bir o kadar da ağır bir yük. Başlarında dikenli bir tac. Sırtlarında ateşten gömlek. Kendileri de ateştiler, yakınlıkları da ateşti, ayrılıkları da.
Haklarında çok şey yazıldı ve söylendi. Ama özel hayatları hep mahfuz kaldı. Şark’a mahsus bir terbiyenin disipliniyle, Harem kapılarından içeriye ağyar nazarı asla girmedi. Sarayın kalbi demek olan Harem hakkında bildiklerimizin çoğu iflah olmaz. Oryantalist muhayyilelerin buhurlu fantezileriyle ya da aklı başında birkaç ecnebi seyyah kadının tanıklığıyla sınırlı kaldı. Bir yanıyla hep eksik. Hep uzak. Hep yabancı.

İnsandılar. Osmanlı sultanları ve epey geniş aileleri. Bize benzemeyen yanları onları tarihin konusu yaparken, bize benzeyen yanlarıyla hayatın ve edebiyatın oldular.

Bu yazı, onları tarih yapan farklılıklar kadar, onları hayat yapan benzerlikler üzerinde de durmanın gereğine inanan bir yazıcı tarafından kaleme alınıyor, alışıldık kutlama anlayışları dışında kalma tehlikesi göze alınarak.

Yine de üzerinden bir sarsıntı geçerek gölgelenen 700. yılın anısına.

Bizler gibi anne, bizler gibi babaydı onlar da. Evlatlarına değen gül dikeninin kalplerinde açtığı yara bizim evlatlarımızın kalplerimizde açtığı yaradan daha az acıtıcı değildi. Söz gelimi, Kanuni, daha veliahdlığı sırasında doğmuş olan üç çocuğu arka arkaya ölünce öyle bir kedere düştü ki, vezirler, sultanı oyalayabilmek için Divan toplantılarını uzatır oldular.

Hüzünleri vardı. Hüzünlerini taşıma tarzları da bizimkinden çok farklı değildi. II. Mahmud örneğin, çok sevdiği bir odalığının ölümü ve Kağıthane Sarayı yakınlarında bir yere gömülmesi üzerine iki yıl kadar bu civardan geçememişti.

Sirayet alanı daha geniş, etki dairesi daha derin olsa da bizler gibi sevdiler neticede. Neticede, ancak kalpleri kadar aşık, istidadları kadar sevdalıydılar. Bazıları aşklarında ifrat diyemesek de “sevda” makamındaydılar. Kanuni, kendisini sefer yolundan gerisin geri döndürüveren güzel bir büyücü Hurrem’e, III. Murad “Bafo” nam Safiye Sultan’a, Avcı Mehmed Gülnuş Sultan’a öyle çılgın birer sevdayla bağlandılar. III. Ahmed Emetullah Sultan’ı, III. Mustafa Rifat Kadın’ı, I. Abdülhamid Ruhşah’ını, “annesinin güzeli” Abdülmecid Serefraz’ı böyle muhabbetle sevdiler.

Ama onlarda da aşk bazen sultan fil an dinlemeden tüm saltanatların kuralları üzerinde kendi kurallarıyla seyretti ve bütün kuralları çiğneyiverdi.

Bu yüzden olacak bizler gibi kıskandılar sevdiklerini, bizler gibi kıskanıldılar. Bu kıskançlık bazen şiddetli bir hastalığın geçiştirilmesine sebebiyet verdi. Kanuni’nin kızı, Rüstem Paşa’nın karısı Mihrimah Sultan hastalandığı zaman, krep bir kumaşın altından hastasının nabzını yoklayan İspanyol doktor boğazını da görmek isteyince, kıskanç kocanın nazik öfkesine maruz kalmıştı: “Kalk gidelim”.

Kıskançlık krizleri bu kadar masum öykücüklerle sınırlı kalmadı her zaman. Bazıları daha ciddi neticiler verdi. Abdülmecid’in 4. İkbali, ismiyle müsemma Serefraz, baş kaldırıp da sarayını terk ettiğinde, babasının evine değil; ama bir başka saraya gittiğinde, mesele büyüdü.

Hatta bazen meseleler iki kalp arasında büyüyebileceğinden çok daha fazla büyüdü. Ve mesela II. Abdülhamid’in kıskanç cariyesi ah’ının ateşiyle gök katlarını değilse de, muztarib ruhunu incecik oyma işleriyle oyalamaya uğraşan padişahın marangozhanesini ateşe veriverdi. Zarar ziyan cariyenin kalbinde mi marangozhanede mi daha fazla, bunu tarihler yazmıyor.

Padişahın kalbini ise başka yerden sormalı, yirmi üç yaşlarındaki güzeller güzeli bir başka cariyeden. Fakat bu cariye daha da kıskançtı. Kalbinin padişahını başka kadınlarla paylaşmayı göze alamadığından, onun “kadın”ı olmayı reddetti. Beş yıl bekledi padişah. Sonunda cariyesini kırk beş yaşlarında bir zatla evlendirdi.

Bizler gibi kapris yaptılar hasılı, kimi kaybettiler kimi kazandılar.

İhanetleri de bizim ihanetlerimiz gibiydi. Yavuz’un kızı, Kanuni’nin kız kardeşi Hatice Sultan, isminin başında bir Makbul sıfatı taşıyan kocası İbrahim Paşa’nın Muhsine adlı bir kadınla yaşadığı maceraya tahammül etmek zorunda kaldı. Üstelik damatların cariye dahi olsa başka kadınlarla düşüp kalkması kat’iyyen yasaktı.

İhanet kadar sadakatten anladıkları şey de bizim anladığımız şeydi. Kanuni’nin, Hurrem meşru eşi olduktan sonra, yaygın bir kanaate göre iklimine hiçbir kadın girmemişti.

Ve tıpkı bizim gibi mutsuz oldular. Yavuz gibi bir padişahın kızı olmak Fatma Sultan’ı, kocasını babasına şikayet etmekten beri kılmadı. Sultandı; ama sultanlık mutsuzluğa mani değildi. Şöyle yazdı babasına: “Bir gün bir saat gülmedim, bir kaftanını giymedim, bir hil’atini görmedim”.

Onları bizden farklı kılan yanlarıyla sultandılar, padişahtılar, komutandılar, kahramandılar. O yanlarıyla çağ açıp çağ kapadılar, o yanlarıyla var ettiler, o yanlarıyla yok ettiler. Ama bizler gibi sevdiler, kıskandılar, acı çektiler, hüzünlendiler, güldüler.

Bizden biri değilse de bizim gibiydiler.

Kar manzarası

Nazan BEKİROĞLU
“Kar manzarası”
İki türlü “kan manzarası” var, biri diğerine uymayan. Hayat karşısında biz farklı iki kişi olduğumuz için değil ama. Aynı biz karşısında iki hayat olduğu için. Biri şiir kılar bizi, biri hakikat. Biri nergis kokar, biri hayat.
Hayatın bizi şiir kılan yüzünde camlara yağmur damlaları dokunur önce. Sulusepken üzerine açılan bir paragrafla bir kış romanı başlar uzaklarda. Derken ilk kar taneleri dökülmeye başlar gökyüzünde. Yaldızlı ve mutlu bir yılbaşı kartı karesinde kalabalık caddeler, ışıklı mağazalar, insanlar, mutlu kış akşamları.
Petersburg (kışlık başkent)’da Beyaz Geceler’de, bir köprünün üzerinde hâlâ Nastenka. Kışlık Saray’ın çevresinde uzanan sayısız parklarda ağaçlar tenha. Akşam istasyonlarında siyah gözlü, beyaz tenli, kürk başlıklı kadınlar. Eteklerinde dağ yamaçlarından toplanmış bir avuç kar.
Ya evin içerisi? Çini bir sobanın üzerinde porselen çaydanlıkta ve incecik bir sesle kaynar bergamot kokulu çay. Cam vazolara yerleştirilmiş mahmur nergislerin masumluğu kış ikindisi odalarda şiiri ve edebiyatı kışkırtır. Bir buğulu pencere. Şimdi kar gönlünce yağabilir.
İçimizdeki asıl mutluluk mitosunu ise “lapa lapa” yağan karın ikaz ettiği soğuk ile “sıcacık” odanın tenakuzundan, emniyet altına alınmış tarafta olduğunu bilmenin bilinci oluşturur.
Bu mutluluğu bozabilecek tek şey vardır. O da, emniyet altında olmayanların varlığını bilme duygusu. Ama bir kar aydınlığı gönlümüze ışık salarken, bu emniyetten mahrum olanların varlığını hiç bilmemek, ya da daha iyisi bu emniyetten mahrum olanların var olmadığını bilmek, mitosun bozulmaması için yeterli bir bilgidir.
Bir kar masalı daima kendine mahsus güzelliğin refakatinde, kartpostal derinliğinde durur.
Buraya kadar anlatılanlar bir kar masalına dair epizotlardır ve her masal gibi onlar da masallardır.
Hayat iki yüzlü ve bilmemek, varlığı engellemiyor.
“Tek insanın dahi acı çektiği yerde” (Tanpınar), bütün acılar var. Sınıfında ve okulunda olması gerekirken çadır tutturmakla uğraşıveren öğretmenin yüzünde tükenmemeye çalışan ümit. Sınıfında ve okulunda olması gerekirken çadırında ateşi yükselen çocuğun ve onun ne yapacağını bilemeyen annesinin yüzünde tükenen ümit. Kendisine ümit bağlayanların ümitlerinin tükendiğini gören babanın yüzünde tükenen ümit. Acının bedeni aşıp ruha değdiği yerde, ne kadar yakın insanın kıyameti.
Bütün bu hayat manzaraları, “edebî” eser olarak sözcüklere dökülürken, bir imaj sağanağının sığınağına iltica edilmezse eğer, en usta edibin kaleminde dahi sıradanlaşıyor. Ama bir imaj sağanağının sığınağına iltica edilirse bu kez şiirleşiyor. Ve bu kez hayat hayat olmaktan çıkıyor. Çünkü ıstırabın sesi varsa ıstırap, sözcük ıstıraba yetmiyor. Acının aynaya düşen görüntüsü acıya müsavi değil.
Ne kadar gerçeklik iddiasında ve ne kadar gerçekçilik iddiasında olursa olsun, neticede her türlü eylem ve keyfiyetin ancak sözcük biçiminde belirmeye yazgılı olduğu “edebiyat”. Hangi faciayı anlatırsa anlatsın içimizde ürperttiği ilk duygu hayranlık. Hiçbir mama mucidinin adını tarihlerin yazmadığı ve hiçbir soba yapımcısının adını Shakespeare’in adıyla birlikte yazmayı, kimsenin, aklına getirmediği bir yerde, kanın kokusu gibi üşümenin ve hasta bir bebek ağlamasının da “edebiyat”a yansıyan görüntüsü illüzyonist bir izdüşümden ibaret. Masallar mağrur ve münezzeh.
Şimdi kar, 1999 Kasım’ının yirmili günleri, ülkemde bir kar masalı filan değil. Dostlukların ölçüsü “karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak”tan (İ. Özel) ve uyandırılmaktan geçmiyor. Ya da kentin sokaklarını, turuncu sis lambalarının buğusunda, şairler ve âşıklar boydan boya geçmiyor. Çünkü yollar artık “iki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar dar”. Dar Kapı. Kapılar dar iyice. Çadırlar dar. Ve ince. Ve masal gemileri terk içinde seyrediyor.
Şimdi kar kelâmın tükendiği yer. Bir parmak ileri geçince yanılan o yer. Bir âh yeri ki hararetinde yanıp kül olur insan. Bu yüzden mevsimin ilk karı hayat kadar iki yüzlü. Ve bu iki yüz arkadan gelecek çok yüzlerin de muhbiri. İlk karın aydınlığı acının karanlık çehresi. İlk karın aydınlığı artık unutulması gereken peri masalı. Kim saracak acıyan yerleri? Dayan ey kalbim dayan.
Bu yüzden bu yazı hayatla edebiyatın tam birbirinden koptuğu yerde yazılıyor. Ve şimdi kar, hayatın kar yağan yüzünde bundan böyle kendi yazdıklarının kötü bir taklidini yapmaktan öteye geçemeyecek yazarın yazabileceği yegâne hikâye.

Sarı güller mevsimi

Nazan Bekiroğlu
Sarı güller mevsimi
Ben, Suzidilara Yürük Semai.
Bir şelale gibi dökülürken, beni makamın uçurumundan bulup da çıkaran padişahın kanatlarından; bir kalp, bir kalp daha ses verdi. Kalbe doğan ilhamın ilk aydınlığında başladı beste. Bir rahlenin önünde, bir ney üfleyişinde. Boşluktan kopup da teker teker, bir kağıdın üzerine dökülürken ebced hacminde ve ses suretinde açılmış kandiller. Kalem daima kan kırmızı. Sahife, kimi uçuk yeşil kimi açık sarı.

Bir duvarda sülüs besmele, bir teknede üzerine düşeceği kağıdı bekleyen mor benekli menekşe ebrusu. Öyle bir yerde tutulur ki bestekarın nefesi, “eşik” tam da bu seslerle telaffuz edilir. Ne bir adım ileri artık, ne de bir adım geri. Ya düşmeli, ya yükselmeli.

Sesin kabiliyeti, düşmekten ya da yükselmekten başka çıkar yol kalmayan o yere götürüp de öylece bıraktığında, bir padişahın kalbi artık sadece bir bestekarın kalbidir. Ve bir bestekarın kalbi, makamın uçurumundan çekip de çıkartmaya çalışırken Yürük bir Semaiyi, bir padişah bunun bedelini, kesip de yare verdiği kalemin ibtida kendi ölüm fermanını yazmasıyla ödemektedir, na-hak surette. Na-hak: Bu sözcük, “haksız yere” anlamına gelmektedir.

İçimde yanan ateş ses biçiminde ve yankılana yankılana, dökülürken kubbelerden boşluklara, bir kalp için ne çok acı. Çok geçmeden anladım. Ben, Suzidilara Yürük Semai. Önümde ismim arkada suretim. Boşluğa her açıldığında kanatlarım, bir kez daha muhabbet ehlinin kalbinden geçti yolum, ehl-i muhabbetin yolunun geçtiği kalp de bendim.

Bir bestekarın kalbine dönüşürken bir padişahın kalbi, keskin ve kahredici kılıçların temasında, bir ney’in nasıl ayrılıklardan şikayet ettiğini gördü gözlerim. Vakit: Sabaha karşı. Bir yanda “Meyveler, salkımlı hurma ağaçları, kabuklu taneler, hoş kokulu otlar”, bir yanda İbrahim’in kırılan putları. Putların kırılan parçaları, her biri bir put daha, bir İbrahim daha demektir.

Ben, Suzidilara Yürük Semai. Bir yanım bilge, bir yanım ilim. Bir yanım cezbe, bir yanım İbrahim. Bir kalpte doğarken ilhamın aydınlığı, şelale gibi döküldüm, şelale gibi geldim. Bir yanım yanan kandillerle miracda, bir yanım yerin yedi kat altında. Söyledim. Bildim. Sustum. Söyledim. Neler gördü de gözlerim ne hikayet ettim, ne şikayet ettim. Çünkü ben Suzidilara, hayatın yürük semailerle ifade edilebildiği mevsimlerdeydim.

* * *

Mevsimler geçti sonra. Öyle bir mevsime geldik ki, sarı güller mevsimi. Öylesine değişti ki zamanların içini dolduran bakış, eski sarayların duvarlarında bıraktığım buketler yaprak döktü usulca. Bir ebru, bir nakış. Bir minyatür, bir tezhib. Bir de ben, Suzidilara Yürük Semai. Zaman geçti biz yandık, bir çerağ gibi yandık. Nakkaş nakşına bir üçüncü çizgi kattı. Hattat meleklerini uçuruverdi. Su nakış tutmadı. Kitaplar tersinden açıldı. “Her gece yenidenmiş gibi” oynanan oyunlara “bir türlü ahenk tutturamayan” seslerin kalabalığı katıldı.

Bir sarayın merdivenlerinde karşılaştım önce onunla. Hümayun bir muzika suretindeydi. Ben hala kalbe düştüğüm yerdeydim. O, an’ı çok sesliliğe bölerken ben yekpare kılmaktan yanaydım. Denilene bakılırsa ben, hüzün, iç sıkıntısı ve gam verirken, ben yazgıya boyun eğmişken, ben yaşam değilmişken, o yaşamın ve neş’enin rengindeydi. “Oyunun tadı kalmadı”. Alıştım yanı başımda verdiği sesin çok çehresine. Kıskanmadım. Kınamadım. Ama hep kalbe ilham olarak düştüğüm anın ilk aydınlığındaki o yaşamı hatırladım.

Öyle bir mevsime geldik ki, sarı güller mevsimi, her şey bir kez daha değişti. Lale, hilal ve Allah aynı harflerle yazılmadı artık. Hemze elife, elif hilale çıkmadı sonunda. Santurlar sustu. Sustu Mevlevihanelerde sema, sustu. Ney sustu, neyzen sustu. Kubbeler sustu.

Sesim kubbelerden toplandı, önce notalara geçirildim. Gramofonlara, sonra radyolara hapsedildim. Her defasında aynı sesi verdim. Oysa ben her defasında yenidendim. Çok defada bir olurken bu kez bir defada çoktum. Hor görüldüm. Hırpalandım. Gözden düştüm bu yüzden, bir kenara atıldım. Her tarafta artık o sesti. Kendi elimle kesip. Bir daha o sesti. Yare verdiğim kalem. Bir kez daha o sesti. Fetva-i hun-i na-hakkımı yazdı ibtida.

O artık hümayun bile olmayan senfoni. Ben, sarı güller mevsimi.

Hem tehlikeydim hem de tehlikedeydim.

Yazgıya boyun eğmeyi telkin eden ben ve kalbi oyulan bir ney’in kalbinden dökülen ben. Hani, ilhamın ilk aydınlığı kalbine düştüğünde bir padişahı bestekara dönüştüren, yani ki efendiyi köleyle, şahı gedayla, hükümdarı tebaayla hem-ahenk kılan ben. Yasaklı oldum bu yüzden. Tard edildim okulumdan. Sürüldüm devletimden. Ülkemden kovuldum. Sonunda, kesildi sesim tümden, tümüyle susturuldum. Ne hikayet ettim ne şikayet ettim.

Ben: Suzidilara Yürük Semai. Mevsim: Sarı güller mevsimi. Sustuysam ikrardan değildi.

Yazı ve yaşam arasında Oscar Wilde

Nazan Bekiroğlu
Yazı ve yaşam arasında Oscar Wilde
Oscar Wilde. Hayatından bahseden kitap sayısının eserlerinden bahseden kitap sayısından çok daha fazla olduğuna bakılırsa, hayatını eserlerinden daha renkli yaşadı. Bu renklilik bir yitiğe mal olmuş olsa da.
Tragedyalardaki kurgunun kusursuzluğuna tutkun olan Wilde, yaşamın kendine özgü dağınık bir yığın olan kurgusuna ısınamadı bir türlü. Ona göre yazı yaşamdan zengindi. Bütün estetiğini kurmacanın güzelliği, meşruiyeti ve muafiyeti üzerine oturttuğu gibi, yaşamını da sözcüklere dönüştürdü. Ancak, sözcüklerden kurulu bu cazibe kendisi ve yaşamı arasında bir sis perdesi oluşturdu daima. Ve bir gün oyun bitti. Çünkü yazı için geçerli olan akçe, mevzu hayat olunca geçerliliğini kaybediyordu. Yazı yazılıyordu da, hayat yaşanıyordu çünkü.

Sanatın toplumsal bir amaç taşıyabileceğini asla düşünmedi, toplumun, sanatçı da olsa öz evladı olan bireyi ne denli kolay tüketebileceğini hesaba katmadığı gibi. Ahlaka uygun yazılmış kitap, ahlaka uygun yazılmamış kitap yoktur, diyordu. Sadece iyi kitap vardı ona göre ya da kötü kitap. Bir tragedya metni olarak gördü hayatı, o kadar ki onu da ahlaklı ya da ahlaksız olarak tasnife kalkışmadı. Fakat sıra alkış almaya geldiğinde salondan çıt çıkmadı. Onu, hayatını bir sanat eseri olarak yaşadığına inandıracak bir küçük alkış, yürekli bir kutlama. Bu yitirilmiş hayata dayanması o kadar da zor olmazdı. Fakat tek seyirci olarak kendisi kalmıştı. Yetmedi.

Kuşku yok ki birbiriyle çelişen kimlikleriyle Wilde karmaşık bir iç dünyanın sahibiydi. Fakat bir şey onda hiç değişmeden kalıyordu: “Kendi kendine aşık olmak ömür boyu sürecek bir sevdanın başlangıcıdır.” Bu gereksiz özgüvenin körüklediği skandallara biraz da gönüllü kucak açan, Wilde kabahat sahibi olmakta da hiç korkak davranmıyordu.

Şöhretinin ve kazancının zirvesindeki bu garip ama çekici İrlandalıyı “Bir şey olmalı, bir şey olmalı” arayışına yönelten doyumsuzluk neydi? Belki sadece kelimelerin samimiyetsizliğinden ördüğü hayatını bir tragedya gibi bitirmek arzusu. “Bir şey” oldu da. Ama olan şey Wilde’ın, hayatını, tragedyanın şiirselliğiyle değil tam da hayatın çirkefiyle bitirmesini sağladı. Dönem Londra’sında hiç de nadirattan sayılmayan bir kabahatin sahibi olduğu halde, bunu gizleme gereği görmediği için yıpratıcı bir davanın sonunda, hayatını yitireceği yere düşüverdi: Bir hapishaneye. Kırk yaşındaydı. Reading Goal’de geçen üç yıl. Çıktığında hayat tarafından okunmuş ucuz bir piyasa romanından başka bir şey değildi.

Dehasını hayatına, yeteneğini sanatına yerleştirdiğini düşünen Wilde, aileden kalan temiz bir ismi çamurlara buladığını ve ruhunun incisini bir şarap kadehine attığını itiraf ettiği ünlü De Profundis mektubunda acaba gerçekten samimi miydi? Yoksa hala bir tragedyanın sonunu çağrıştıran gösterişli sözcüklerin mi arkasındaydı?

Son şiiri, yattığı hapishanenin adıyla anılan Reading Goal Balladı’nda, o kadar titizlikle bağlı olduğu estetizmin ilkelerinden vazgeçmişti. Garip ki estetizmin ilkelerinden vazgeçerek yazdığı bu son şiiri en güzel şiiriydi aynı zamanda.

Özgürlüğüne kavuştuktan sadece üç yıl sonra öldü. Kırk altı yaşındaydı, yoksul, yalnız ve horlanmıştı.

Ondan geriye birçok tiyatro eseri, ilginç bir roman olarak daima dikkat çekecek olan Dorian Gray’in Portresi, başka yazılar ve bir erkeğin görüntüsü olarak garipsediğimiz bir yığın fotoğraf kaldı. Ama kendisinden geriye kalan en güzel eser bir türlü alıştığımız mutlu sonlarla bitmeyen o iç acıtıcı peri masallarıydı. Ve o bunları çocukları için öylesine söylediğini, bir kısmını yazıya bile geçirmediğini söylüyordu. Bahtiyar Prensin Heykeli ile Kırlangıç, Gül ile Bülbül, Genç Kral, Balıkçı ve Ruhu… İnsan kalbinin aşkın sıcaklığı. Yazıya geçirilmeyenler arasında da benzerleri var idiyse yazık oldu, hem de çok yazık oldu.

Wilde’ın yaşamı, yaşamın (doğrudan yaşamın kendisinin) sanat olarak sun’ileştirilmesinin bazen ne kadar tehlikeli olabileceğinin tipik bir örneğiydi. Sanatı bulan hayatı yitiriyordu çünkü. Gerçi madalyonun farklı bir yüzü de vardı ve hayatı bulan da sanatı yitiriyordu. Tıpkı Dorian Gray’in Portresi’ndeki kabiliyetli oyuncu Sbyl’in, Shakespeare’in aşık kadınlarını, Juliette’leri, Ophelia’ları oynarken gösterdiği olağanüstü yeteneği, Dorian’a aşık olduktan yani hayattaki aşkı bulduktan sonra, tümden kaybetmesi gibi. Sbyl sanatı hayatla aşarken, Wilde, hayatı sanat olarak (sanatla değil) aşmaya kalkıştı. İkisi de kaybetti.

Nun efendim

Nazan Bekiroğlu
Nun efendim
Nun. Gökte yıldız damlaları, nun’un odasında kandillerin ziyası. Bir nun, onun ismi var ve bir de kalbi var. Bense bir N’yim, odam çıplak, adım ancak verebildiğim ses kadar.
Kırmızı bir kalemle uçuk yeşil bir sahife üzerinde başlıyorum bir nun, bir daha, bir nun daha çekmeye. Zamanım masa üzerinde bordo güller mevsimi. Mekanım hokka, kalem ve mürekkep. Nun bir kase, kanım alev. Yanmak için bir nun, yana yana yazmak için iki nun gerekli. Ben bir N harfiyim. Kırık dökük çizgilerin, sivri uçların elindeyim.

Düştüm nun’un kapısına, dizlerim üstündeyim. Elifba’nın gülle yıkanan gözleri önce, sonra virgül, sonra siz; Nun, efendimsiniz.

Bir kürsü ve bir nokta. Başlangıçta çizgi sertliğinde resmedildiğiniz alfabeden yola çıkıp da nokta ilhamlarıyla tamamlanan bir münhaniye dönüşürken ne kadar yakıcı bir ruh serüveni geçirmişsiniz. Keskin ve sivri uçlarınız, acıyan ve acıtan yanlarınız bir kavs saltanatında nasıl yumuşamış böyle.

Bir nun mührü ki an gelir hattatın alnına yazı, an gelir eline bağdır. İs mürekkebi, kamış kalem. Yetmez. Perdeye gölge salmadan önce daha, görünür sabiteler arasında mevcut bir nun’un görünür kılınması vecd istiyor. Bir kalp için ne kadar çok acı. Bir melek kanat çırpmalı ki nun’un üzerinden, nun hat olsun. Bir hattat öyle hat çekmeli ki, kalbin ritmiyle parmak uçlarındaki ritmin eş olduğu o nefes tutumu anda nun’un adı aşk olsun, bir nun artık bir hattatın ömrüne ilave bir an olsun. Nun efendim şimdi siz, sonsuzluğa açılan mihrabın başındasınız. Üstelik ses verirken, iki nun arasına aldığınız vav’ın da sırrındasınız. Varlığın esası ses, boşlukta çoğalıp duruyor. “Kün” sonunda bir nun var. Önce virgül, sonra siz: Efendimsiniz.

Ebcedle karşılığınız elli. Müfessirlere göre bazen balık, bazen divitsiniz. Cennetlerden bir cennet bazen. Nun’la başlar nun’la biter El-Kalem. “Nun. Ve’l kalem”. Yaradılışınız, kıyamete değin olacak ve bitecek ne varsa yazması buyrulan kalemin yaradılışından hemen sonra. Neyi yazayım, diye sorunca kalem, kaderi, diye cevap almasaydı, var olur muydunuz acaba? Yaradılışı, sizin yaradılışınızdan hemen önce olan kalem yazmaya başlayınca, inilti ve titreyiş düşmüş olmalı hissenize. Sırrınız, bu iniltiyle alakalı, bir dokununca bin ah işitilen bir kase olmanız bundan. Gecelerin kaç saat olduğu sizden sorulmalı. Tersinden nun düzünden de nun olan bu sızılı nefes. Boşluğa ürkek bir titreşim halinde dökülürken siz, aruzda medli okunamayan hecelerin sonundaki harfsiniz. Nun ile biter an, nun ile biter can. Nun ile biter niran, zaman, zindan, feyezan. Nun cennetin ortasında. “Peygamber çiçeği”, eller ve gözler. Önce virgül, virgülden sonra daima siz. Nun efendimsiniz.

Evveli ahiri “bir nar çiçeğini” ezebilir mi benim efendim, parmakları kalem tırnakları karanfil olsa da? Nun efendim bir billur parçası, incecik. Nun efendim karanlığın içinden ses veren titrek ışık salkımı. Alaaddin’in lambası eşyayı incelten bir kış ikindisinde. Ya da bir kandil nun efendim, “kandilliğin içinde”. Rüzgar ne yandan esecek, hangi yandan karanlığa karışacak gizemli nun’un alevindeki sızı? Mumun alevi bile titremez bir hattat, nefesini tutmuş, bir nun çekiyorken.

Peki ama nun efendim, söyler misiniz ben, ben diyorsam şu kırık çizgileriyle N olan ben, kalbimi çatlatan nefesimi nereye salıvereceğim? Çünkü ben, N’yim, kesişen doğruların geometrik nizamında zahirim. Bu kırık çizgilerin nizamını aşıp da sonsuza geçmeyi bir türlü bilemeyeceğim.

Nun efendim, erdem biraz da zor ile mümkün, sen (işte öyle sen efendim), erit sivri uçlarımı, yok et kırık çizgilerimi. Dar açılarımdan, paralel aykırılıklarımdan kurtar beni. Bir münhaniye kalbet, bir nokta ile tamam et beni. Bir kase kıl, doldur yangınınla kalbimi. Bir hattat mağlup olurken süveydasına, bir N ne kadar yakın olabilir nun’un iki gül yaprağı arasına sıkışmış kalbine? Endam aynalarının önünde bunu öğret, sonra öldür beni. Bilmenin armağanı bir cennet sürgünü olsun, çıt çıkarmam razıyım. Çünkü bütün macera bir nun’dan bir nun’a. Önünde dizlerimin üstündeyim, nun, öğret, efendim değil misin?

İşte böyle nun efendim! “Kalem ehlinin satıra dizdikleri ve dizecekleri için” başlangıç nun’du, bitiş de nun olsun. Değil mi ki nun, yazılışı başta, ortada ve sonda birbirinden farklı bir harftir. Ve baştaki nun’la sondaki nun’un makamı artık birbirinin aynı değildir. İki nun arasında geçmiş ve gelecek bir noktada toplanır. Oluş ve mekanın bittiği müntehada mirac. Ya mütekellim! Ne kadar kalem, ne kadar hattat varsa hepsinin hükmü düşer şimdi. Bir melek kanat çırpar bir nun kürsüsünün üzerinden. Önce hüküm, sonra virgül, sonra siz: Nun, efendimsiniz. Hükmümüz sadece bir nun, o da O’nun.

Bir aşkınlık sanatı: Hüsn-i Talil

Nazan Bekiroğlu
Bir aşkınlık sanatı: Hüsn-i Talil
Hüsn-i Talil. Teori kitaplarında, doğal bir oluşu güzel bir sebeple izah etme şeklinde tanımlanan sanatın adı. Hüsn, güzel anlamını karşılıyor lügatlerde; talil, bir sebebe bağlama. Hüsn-i Talil güzel sebebe bağlama.
Bu tür bir duyuş tarzının devreye girdiği yerde artık, botanikçiye göre basit bir beslenme içgüdüsüyle gül fidanında nasibini arayan bülbülün dallara konup kalkması koskoca bir aşk öyküsüne dönüşüyor. Fizikçiye bakılırsa pervane ve mum arasındaki teta açısının olası değerlerinden birine göre zuhur eden “yanma”, talil-i hüsn edilince inanılmaz bir fena sırrını ifşa ediyor. Ya da goncanın kızarıvermesi aniden, sevgilinin yanağının güzelliği karşısında duyduğu utançtan oluveriyor. Mumların yanması basit bir aydınlanma ihtiyacının neticesi olmaktan çıkıveriyor da, sevgilinin gelişine dair bir ümidin şemdanlar başında yaktığı ateşin hummasına dönüşüveriyor. Ömrü boyunca kadrinin bilinmediğinden müşteki şair, öldüğü zaman ancak kadrinin bilineceği ve dostların karşısında saf saf ihtiram duruşuna geçeceği ümidinde. Sevgilinin saçını tararken kazara yanağına değen tarak bu temasın darbesiyle paramparça.

Her şey bir Hüsn-i Talille izah olunur Divan şairine göre. Aynaların döne döne dört bir yana bakması kadar, güvercinin döne döne uçması. Asılan adamın darağacında canını başını döne döne vermesi kadar gökte güneşin yanması, yıldızın kayması. Veya, ilkbaharda akarsuların bulanması. Bu bozbulanık akış artık, karların erimesi ve yağmurların bereketlenmesine ilişkin bir taşkının tehlikeli armağanı olmaktan çıkmış, aşıkın kanlı gözyaşlarının suyu bulandırması gibi bir sebebe bağlanmıştır. Çünkü ilkbahar gül mevsimidir ve açılan her gül aşıka sevgiliyi hatırlatmaktadır.

Habibim fasl-ı güldür bu akarsular bulanmaz mı

(Bulanır, bulanır elbet. Bulanmaz mı?)

Su etrafında ne kadar çok Hüsn-i Talil. Servinin ayağına akıyorsa su, dalgalar birbirini aşarak kıyıya koşuyorsa, mahiyeti doğa bilimleriyle kolayca açıklanabilecek birer vakıa olmaktan çıkarak bunlar, yine bir gönül macerasına dönüşüveriyorlar. Çoban çeşmesi bağdan bağa geziyorsa asıl neden, suyun mahiyetinde filan değil, sadece çoban çeşmesinin ateşten kızaran bir gül aramasında gizli. Veya Hüsn-i Talillerin en güzellerinden biri; su, başını taştan taşa vurup avare geziyorsa, alemlere rahmet olarak inenin ayağının tozuna yetme gayretinden.

Hak-i payine yetem der ömrlerdir muttasıl

Başını taştan taşa vurup gezer avare su

Su, vuslat ümmidiyle başını taştan taşa vurup geze dursun, Divan şairinin hikayesi öyle devam ediyor ki, gösterilen sebebin hakiki olmama şartı Hüsn-i Talili bir yalana dönüştürüyor. Yani talil-i adiye göre, ne şair güneşe baktığında o mah yüzlüyü hatırlayarak gözleri dola geliyor, ne gül bekleyişin acısıyla yollara kulağını tutuyor, ne de sümbül yas içinde saçlarını çözüyor. Her şey kendi doğal akışı içinde saklı hasılı. Bir bakış farkı sadece. Divan şairi öyleyse, talilleriyle Hüsn-i Talilleri arasında, yani iki bakış arasında, hayatı değiştirip duruyor. Esası bir inkardan ibaret olan Hüsn-i Talil, zekanın gerçek üzerindeki değiştirici kabiliyetinden vücut buluyor çünkü. Kısacası bir kabullenemeyiş, bir içe sindiremeyiş. Lakin bu değiştirme, bu inkar, bu kaçış; kaçmak için değil, bulmak için yapılmışa benziyor. Hüsn-i Talil bir yalan, ama daha yüksek bir gerçeği işaret etmek için söylenen bir yalan. Hüsn-i Talil şarkın kainata güzel nazarı. Her şeyi ama her şeyi sevgili etrafında tanzim eden aşkın bakışı. Aşkta hile mübah, savaşta da. Onun için iki bakış arasında Hüsn-i Talil aşkın bakış. Giderek bütün bir Divan edebiyatı. Tümüyle bir yaşam biçimi. Sır perdesini aralayan perde.

Tüm söylediği bir vatandan ayrılış hikayesinden başka şey olmayan bulutların altında ıslanan şark dünyasında Hüsn-i Talil belki de sanatların en güzeli. Çünkü gerçeği dönüştürerek yürünecek bir sıla yolculuğunda Hüsn-i Talil, hatırlamanın dışa vurumu. Bu görüngüler dünyasında sebepleri saptırarak söylediğim her şey uzak bir bahçenin kokusundan Talil burada, hüsün orada değil mi neticede? Mesele hatırlamayı başarabilmekte. Şühud burada misal orada. Dahası sedir burada idea orada. Ben tutsağım, mağara burada gölge şurada. Bütün gördüğüm gölgelerden ibaret. Suret burada asıl orada. Ne zaman ki zincirlerimden çözülüp mağaranın kapısına dönerim. Gözlerim kamaşır önce, sonra yavaş yavaş alışırım ışığa. O zaman Hüsn-i Talillerin gerçekte talil olduğunu bilirim.

Çünkü Hüsn-i Talil güzel sebebe bağlama değil, asıl sebebi fark etme sanatı belki. Şarka mahsus bir adese. Suyun gerçekten Hz. Peygamberin ayağı tozuna yetmek için başını taştan taşa vurarak ömrlerdir akıp durmadığını kim iddia edebilir? Bülbülün gerçekte güle aşık olmadığını? Bir seher vakti sünbüllerin bir sağa bir sola salınıp durarak zikrettiğini fark eden bir Sinan’a hepimiz inanmadık mı? Sünbül Sinan’a.

Bir avuç kadındılar-II

Nazan Bekiroğlu
Bir avuç kadındılar-II
Muhteşem güneşlerle dolu lâcivert bir akşam semasında düşük kadirden birkaç yıldızcıktılar. Saçtıkları ışık kendilerine dair olmayan bir ışıktı.
Kullandıkları dil çoğu kez gevşek ve çözüktü. Meslektaşları kadar iyi kullanamadılar vezni ve kafiyeyi de. Lâkin şiirlerinde asıl eksik olan, her büyük eserde bulunması gereken içtenlikti. Çünkü dil, şiir kadar hayat anlamına da gelmekteydi ve eser “eser” olamayınca içtenliğin bir anlamı yoktu. Değil mi ki kimse hatıra defterlerini şiirden addetmiyordu.
Cinnet halinden, -şuurla aynı kökten gelen- şiir haline geçmede bir mani mi teşkil ediyordu baskın vasfı duygusallık olan psikolojileri? Psikolojik neden! Ya da kendilerini, kalıpları ve haddi çoktan belirlenmiş bir şiirin erkek kalbi etrafında teşekkül eden mazmunlarıyla ifade ederken bir tür iktidar gösterisi hevesinde miydiler? Edebî neden! Yoksa asırlar içinde üzerlerinde oluşan bir baskı ile sözcüklerden bile mi korkar olmuştular? Sosyolojik neden!
Ne kadar çok neden! Ama neden?
Ahmet Rasim’e bakılırsa dönemlerinde, hicrandan, visalden, firaktan, uykusuzluktan, hicrandan, âh’tan.. bahsetmeleri bile bir hayli ayıp bir hayli utanç verici sayıldı. (Eser “eser” olamadığı için mi içtenlik ayıba dönüşüyordu? Ve eser gelmediği için mi geriye sadece “kadınlık” kalıyordu?) Fark edilmemeleri gerekirken kendilerinden bahsedilmesine davetiye mi çıkarıyorlardı? Bedenin güzelliği kadar kalbin güzelliği de setredilmeli değil miydi? Kalplerini örttüler o zaman, en güzel yerlerini.
Ama kalpsiz değillerdi. Ama yazmasalar öleceklerdi. Bir tür temkin programı geliştirdiler öyleyse. Ve hepsi de kendilerini kendi dili ve kendi kalbiyle değil, kendilerinin olmayan bir kalple ifade ettiler. Bir erkeğin kalbiyle, erkek şairler de “öyle” yazmıyorlar mıydı zaten? O zaman meşru ve muaftırlar. Kendilerine ait bir yürek değildi kuşandıkları nasılsa. Ödünç bir yürekle gördüler, ödünç bir yürekle sevdiler. Ama ne garipti. Yani iki mangal gibiyken yürekleri ödünç bir yürekle yazmaya kalkışmaları ne garip işti.
Ödünç bir kalbin dili de ödünç idi. Erkek gibi konuştular. Erkek gibi yazdılar. Kadın gibi yazmakta “Erkekçesine yürekli” olamadılar. Ortaya çıkan şiir de elbet kendilerinin değildi. Kalbe iyeliği olmayan bir dildi bu. Kuşkusuz bunun böyle olduğunu kendileri de bildiler. Gülümsemiş olmalılar, haksızlığa uğramanın kendilerini alacaklı kılan o eşsiz lezzetiyle. Zamana havale edip yüreklerinin asıl rengini gülümsemiş olmalılar, “bıyık altından” değilse de!
Esere dönüştürülememiş bir kadın kalbi. Kime dair bir kayıptı? Kadına mı, eski edebiyata mı? Bu yüzden şiir yetmeyince değil, şiire yetemeyince, içlerinde geleneksel sanatların diğer dallarına da ilgi duyanlar oldu. Bestekâr oldular kimi, kimi hattat oldular. Dahası tasavvufun ikliminde kendini ifadenin dili daha geniş bir soluk vermiş olmalı ki, kimi Kadiri, kimi Nakşi, kimi Mevlevi idi. Bu yolda kendi kalplerinden alıp verdikleri nefesler tükenmişti. Değil mi ki kendini ifade hayatî bir ihtiyaçtı, akacak su kabında durmazdı.
Nazire çokça baş vurdukları bir şiir türüydü. Benzer şeyler yazmakla iktifa ettiler görünürde. Necati, döne döne gökyüzüne çıkan âh’ının kıvılcımıyla gökyüzü kandilinin ciğerini tutuştururken, Mihri, kendi ciğerine düşen hayalin şevkinde tutuşan gam ateşiyle iktifa etti. Kanaat onlarda başlı başına bir muamma idi çünki. Gerçekte Necati’ninki mi, Mihri’ninki mi, hangi yangın daha büyüktü, kim bilebilir? Tevazudan başka payları yoktu asırların ölçeğinde. Ve yaradılıştan gelen özellikleriydi özveri. Öyle ki içlerinden biri kendi Divan’ını bir kenara itiverdi de, büyük büyük dedesi Muhibbi’nin Divan’ını bastırıverdi. Âdile Sultan, “Ben sultanım falan demeden.”(*)
Kimi, ne söylese, ne kadar güzel söylese de kadın olmasına bağlı bir horgörünün peşin mağlûbiyetinde daldan yapraktan değil ta gövdeden budandı. Hem öyle derin budandı ki bir daha sürgün veremedi. Kimi de tam tersine, kadın olmasına bağlı bir hoşgörünün gölgesinde ne söylese, gerçek mahiyetini hiç bilemeden söylediği şiirin, yaşadı gitti, içi boş övgülerin, sun’î alkışların arasında boğularak. Başı okşanan sevimli kız çocuğu. Öyle garipti ki talihleri, kadın oldukları için hak etmedikleri kadar yükseltildiler kimi, kimi kadın oldukları için hak ettikleri şiiri asla söyleyemediler. Varlıklarına neden olan şey yokluklarının nedeniydi aslında. Bir türlü “kadın şair” olmaktan kurtulup da “şair” olamadılar. Oysa aslolan şair olmaktı, kadın şair erkek şair olmadan önce ve sonra.
Bu yazı edebiyatın kadını erkeği olmayacağına inanan biri tarafından kaleme alındı. O, kadın şairlerin, isimleri önündeki kadın sıfatını aşarak salt şairden ibaret kalacakları (görülecekleri de denebilir) günün ümidiyle bekliyor. Kadın şairleri kadın olmayan şairlerden ayırmak gibi bir gayesi de yok. Yok, yok ya yine de bütün yaptığı malûmu ilâmdan öteye geçiyor. Çünkü şairin (ve bütün şairlerin) iznine sığınarak; ben bu (yazıyı) yazdım (kadın) çeşidi / Öyle kar yağdı ki içim üşüdü.(**)
(*) İsmet Kür, Adile Sultan.
(**) Ben bu şiiri yazdım âşık çeşidi / Öyle kar yağdı ki içim üşüdü, Sezai Karakoç, Kar Şiiri.

Bir avuç kadınlar-1

Nazan Bekiroğlu
Bir avuç kadınlar-1
Bir avuç kadınları. İki elin parmaklarından belki biraz fazla. Şuara Tezkireleri’ne bakılırsa Divan edebiyatının kadın kanadı ancak onlardan soruldu. Garip ki adları vardı da şiirleri yoktu. Ne yapsındılar. Yaşamak kolay da yazmak öylesine zordu.
Kimi Trabzonlu, kimi Amasyalı, çoğu İstanbullu. Bereketli topraklarda boy verdiler hasılı. Kimi bir şehzade sancağının gölgesinde, kimi payitahttaki kendisi de bir şair olan koca çınarın sayesinde. Öyle işte; ama mutlaka bir sayede.

Kimi Fatih döneminin sanata ve sanatkara bakışındaki o engin iklimde boy verebildi. (Zeynep, Mihri), kimi Divan şiirinin bütün tarihçesi boyunca en mükemmel örneklerin verildiği on altıncı asır ihtişamında kadın şairleri tek başına temsil etti (Hubbi Hatun). Gerçi aynı asırda Baki’nin hatunu Tuti’den de şair olarak söz edildi ya, nasılsa, yüzlerce şiirle adını sahife-i alemde sonsuz kılan Baki’nin ikliminde, ondan geriye bir tek mısra kalabildi. Bu yüzden işte on altıncı asrı kadın şair olarak tek başına temsil eden Hubbi Hatun’un işi ne kadar zordu. Başta hükümdarın kendisi olmak üzere (Muhıbbi), Fuzuli, Baki, Hayali, Zati, Nev’i gibi muhteşem güneşlerle dolu bir semada Hubbi, her halde ancak kendi hacmi kadar ışık salabilen düşük kadirden bir yıldız çıktı. Çstelik saçtığı ışık da kendisinden değil, ödünç bir ışıktı.

Kimi bir sadrazamın kızıydı, kimi bir şeyhülislamın. Kimi bir müderrisin, kimi bir valinin. Babası kadı, kazasker olanlar da vardı. Demek istediğim, hemcinslerinin birçoğundan daha nasipliydiler. Özel hocalar tutulabildi onlara, eğitimlerine özen gösterildi. Bazılarının bizatihi ilk hocaları babalarıydı. Kimi, babanın kız çocuk üzerindeki yansıması anlamına gelenağabey tarafından yetiştirildiyer, eğitildiler. Ama bazen bu ışığın boyasıyla öyle bir boyandılar ki, söz gelimi Hamid’in kardeşi Mihrünnisa ne söylese ağabeyinin söylediklerinin rengindeydi.

Hemen hepsi sosyal statü ve yaşam standardı itibariyle yüksek ailelere mensuptular. Lakin zaman zaman aralarından öylesine ters talihli birisi çıkıverdi ki Yaşar Nezihe gibi, fırtınalı bir gecede kadem bastı bu dünyaya, yoksulluğun ve sıkıntının fırtınalarından hiç kurtulamadı, öyle yaşadı öyle ölüp gitti. Belki en çok ondaki cevheri merak etmeli. Hiçbir çapalama, budama, bakım görmeden, harabeler arasında, kayalıklar üzerinde boy veren bir yabani çiçeğin usaresini.

Çoğunlukla evlilikleri, şiir ve sanat faaliyetleri ile pek de iç açıcı bir temas içinde değildi. Bu mutsuz çoğunluk, bir şiiri var oldukları için mi mutsuz oldular, mutsuz oldukları için mi bir şiirleri var oldu, her zaman için tartışabilir (belki tartışmaya gerek bile yoktur); ama şiir öyle anlaşılıyor ki onlar için hem bir sebep hem bir neticeydi.

Hem öyle bir netice ki kimi Amasyalı Mihri gibi, Hammer’den gelecek “Osmanlı Saphosu” yaftalamasındaki, ilk bakışta büyüleyici; ama bir başka bakışta incitici, imaları göğüsleyebilecek kadar kendi başına buyruk, hiç evlenmeden yaşadı. Birazda başına bela güzellik şöhretinin himayesi ve tehdidi altında, masum aşk dedikodularına karıştı adı. kimi daha ilk geceden kalabalığına dayanamayacağını anladığı bir adamın ikliminden munis ve müşfik baba evine gerisin geri dönüverdi (Leyla), hakkında çıkan dedikoduları,

Sağ olsun ehibbu da ne derlerse desinler,

mısraıyla karşılayacak aşkınlığa ulaştı, kimi.

Kimi sürdürdü, kimi bitirdi. Kimi kendisini mutlu edemeyen bir adamdan ayrıldıktan yıllar sonra ölümü haberi üzerine, sağlığında kendisini ber-murad edemeyen o ademi, ölüm döşeğindeki bütün yalvarmalarına rağmen, affetmeye yanaşmadı (Yaşar Nezihe).

Kadın fıtrati mi, ben de bilmem ne demeli?

Ama bütün sorunlarıyla ve bütün sorunlarına rağmen vardılar. Öyle olmasaydı, bütün kıymetlerini gözden geçiren II. Meşrutiyet dönemi aydınının, Türkçüsünden İslamcısına, Osmanlıcısından Batıcısına, hepsinin, üzerinde birleştiği en büyük ortak payda kadına dair olur muydu? Hepsinin programında, aralarında yöntem farkı bulunsa da, kadın ve kadınının durumunun iyileştirilmesine dair hem de “babayiğit” bir madde mutlaka bulunur muydu? Bunun anlamı, çözüm öneriliyorsa problem de var demek değil miydi? Ve yine bunun anlamı, o kadınların yanında omuzdaşları erkekler de vardı; babaları, kardeşleri, kocaları, meslektaşları; böyle demek değil miydi?

Büyük büyük annelerimizdiler. Bir avuç güzel kadındılar. İki elin parmaklarından biraz fazla.

Ya bir şehzade sancağı, ya payitahtta bir koca çınar. Hep gölgede kaldılar.

Nokta vesselam

Nazan Bekiroğlu
Nokta vesselam
Başlangıçta nokta vardı. Her şey bir noktayla başladı. Kalemi kağıdın üzerine koydum, nokta. Kalemi kaldırdım kağıdın üzerinden, yine nokta. Bütün yaptığım iki nokta arasında, noktayı açıklamaktan ibaret kaldı. Bildim ki noktadan da öte gerçek yok.
Boyutu olmayan nokta, her şeyin en, boy ve derinlikle sınırlandığı bu dünyada, sonsuzluk ülkesinden gelen bir yolcu. Bir tebliğci o. Sadece derinliği, üçüncü çizgiyi atabilmiş olmasıyla bile mutlak olanın sırrına yolculuğu başlatan nakkaşa nispetle nokta, bu dünyanın hem hakimi hem mahkumu.

Öyle bildim ki nokta asıl; çizgi vehim, daire vehim. Noktanın dışında ne varsa, hepsi hayal, hepsi gelip geçici. Pergel daireyi çizerken bıraktığı iz aynı noktaya eşit mesafede çok nokta. Ebruzen suya bir nokta bıraktı, büyüdü şekiller, nokta laleye döndü. Bir noktanın genişlemesinden kainat oluştu. Bir nokta hükmünde döndü kainat, nokta hükmünde durdu. Yörünge nokta, merkez nokta. Güneş nokta, dünya nokta, ay nokta. Varlığın özü nokta.

Varlığın özünü kendinde bulan “ben” de bir nokta; sırrını, vakıf olan anlasın. Ben bir noktaysa, varlık “ben”den içre çoğaldı. Noktanın muamması yer ile gökler arasındaki kapı. çünkü kalp bir nokta, kalbe inen yol nokta. Nokta kadar bir delik, bir üfürüm kalpte yaşamı söndürür. Nokta kadar kara bir benek olduğu halde süveyda, büyür, kalbin işgalcisidir. İşgalcileri geçen kalbin makam atlaması, daire üzerinde iki nokta. Arada devir farkı.

Küçücük bir noktadan bile küçük olduğumu fark edince varlık ırmağının üzerinde, büyük hiçbir şey kalmıyor geriye. Ve bir nokta kadar küçülecek denli uzaktan baktığımda yaşama, hiçbir şey can acıtmıyor: Kozmik bakış noktası. Anladım ki ne geçmiş var ne gelecek. “Sufi an’ın oğlu”. An bir nokta, hal bir nokta.

Aşk bir nokta. “Yekpare geniş bir an’ın parçalanmaz akışında” ben bir nokta, sen bir nokta. Üst üste iki nokta: Açıklaması: Üç nokta.

Bildim ki güzellik de bir nokta. Ağız nokta, burun hokka. “Güzellik katibinin elindeki kalemden” kağıt üzerine damlayan mürekkebin bıraktığı leke, sevgilinin yanağındaki “ben” nokta, gerdanındaki “çifte ben” iki nokta: Kaza, bela!

Eski edebiyatta ağız nokta. Söz nokta. Bir nokta imiş aslı sühan evvel ü ahir (Ruhi), sözün başı sonu bir nokta.

Evveli ve ahiri ile söz, yaşantıya vasıtasız tekabül edemiyorsa suya atıldığı noktadan başlayan bir halkalanma olmalı. Her cümlenin sonunda bir nokta ve her cümle iki nokta arasında. Çünkü nokta hem bitirdi hem abşlattı. Bir noktayı izah için iki nokta zaruri. İki nokta söyler, açıklar; üç nokta susar. Nokta susmak nokta konuşmaya başlamak. Nokta matematikçi için başlangıç romancı için bitiş. Nokta, son koymak aşkı uğruna feda edilen hayat.

Oysa nokta yazının asıl başladığı yer. Yazı bir nokta büyüsü. Yazar, yaşamak için ve ölmek için iki nokta arasında yazdı. Okuyucu yazarın, söylemesi için ve susması için, iki noktadan üç noktaya geçmesini sağladı. Noktanın sırrına erince yazar, artık hem büyüleyen hem büyülenen oldu. Büyülenmiş bir büyücü, lisan bilmez bir mütercim.

(…)

Bir cemal noktasına aşık olan II. Murad, pergel içinde döndürüldüğünün ve çevresinde döndürüldüğü noktadan başka bir şey olmadığının farkında:

Bir cemale aşıkım kim bir cemale benzemez

Noktayım pergar içinde devr ederler hep beni

Pergar içinde harf, bir münhani kürsüsü. Onu mana yapan noktanın kendisine seçtiği yer değil mi? “Cim karnında bir nokta”, ışıklı yaz sabahı sevinci. Noktanın yeri gibi yokluğu da harfin anlamı: “Elif bir şeyi yok”. Kürsü aynı, nokta onu nun yaptı. Kürsü aynı nokta onu ba yaptı. Elifba’da nokta alan ilk harf ba. Kainatın sırrı, bir noktasının bile değişmeyeceği emniyet altına alınmış Furkan’da, Farkan’ın özü Fatiha. Fatiha başındaki besmelede, besmele ba’da. Ba, altındaki nokta. O da alemlerin fahrı, “Ahmed ü Mahmud u Muhammed” Efendim.

Ahmed’le Ahad arasında bir “mim” farklı var eski alfabede. Mim de bir nokta. Kainatın sırrı bu mim’de saklı. Bu mim muhabbetin mim’i. Varlığı sebebi kainat olan muhabbetin, Allah’ın, Rasulü’nün duyduğundan başlayarak döküle döküle bütün kainatı kuşatan muhabbetin.

Hasılı, Hz. Ali’ye bakılırsa, “İlim bir noktaydı onu cahiller çoğalttı”.

Nokta vesselam.

Aşklar ve suretler

Nazan Bekiroğlu
Aşklar ve suretler
Fuzuli, suretini taş üzerine çıkartarak Şirin’e veren nakkaş Kuhken’in bu davranışından, suret üzerine geleneğin bina ettiği anlam birikiminin tam tersi istikamette bir yorum çıkarır;
Kuhken Şirin’e kendi öz nakşın çekip vermiş firib

Gör ne cahildir yontar taştan öziyçin rakib,

Aşkın, sevki tabiisi içinde gayet masum ve kendi mantığı içinde de gayet “mantıklı” duran bu davranıştan koskoca bir cehalet örneği çıkarırken Fuzuli, asıl ve suret arasındaki hiç de küçümsenemeyecek rekabetten söz etmektedir. Bir başka ifadeyle sevgilinin yokluğunda, onu suretinde büyüten aşıkın artık bir daha o suretten vazgeçememesi ihtimalinden. Asıl gelse bile.

Dikkatli bir bakışla bu kompleks, sevgilinin aşık nezdinde, kendi imgesiyle sokulduğu yarıştan mağlubiyetle çıkarılması olarak okunabilir.

Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filminde; güz yağmurları yağarken, tamir için girdiği bir yazlıkta duvarda asılı kocaman siyah gözlü ve siyah saçlı bir kadın resmine giderek artan bir şiddetle aşık olur genç boyacı. Surete aşık olmasıyla tipik geleneksel davranışı yüklenen delikanlı aradan zaman geçip de kızın (asılın) çıka gelmesinden sonra geleneğin duyuş teamülünden sapma göstermeye başlıyor. Beklenen, asıl gelince suretin hükmünü yitirmesidir. Oysa, kocaman gözlü kız, belki resimdekinden daha güzel ve kocaman gözleriyle çıka gelip de, işte ben geldim, resmimi değil beni sev, dediğinde aldığı cevap: Ben resmini seviyorum, seni değil. Doğru, resmini seviyorum seni değil. Çünkü seni görmeden önce gördüğüm ve senin yokluğunda senin suretin üzerinden büyüttüğüm sana, kendimi ilave ettim. Seni kendi içimde senden başka bir biçimde var ettim. Böylece senden, senden de farklı bir sen çıkardım. Şimdi o seni seninle nasıl bozabilirim?

Çünkü aşk bir yeniden var etme eylemidir. İçimizde sürekli yeni senler oluştururuz. Üstelik öyle senlerdir ki bunlar, “sen”e de uymaz. Şair seslenir: “Seni seviyorsam bundan sana ne?”

Bazen bir hayal, gelip geçici bir suret aslından ne kadar tehlikeli olabiliyor. Tehlikeli; çünkü sureti içinde büyüten aşık, kendisini katarak onu büyütüyor.

Bu yüzden belki en baştan yapılması gereken anlaşmadır aşka sevenin sevileni uyarması: İzin verir misin, seni kurabilir miyim? Seni yeniden yazabilir miyim? Kendi içimde senden bambaşka bir sen çıkarabilir miyim? Sonra tutup seni onunla yarıştırabilir miyim? Sonrasında, ona uymuyorsun, diye canını acıtabilir miyim? Hayır tabii ki! Böyle bir anlaşmaya kim “evet”, diyebilir? Nasıl cesaret edilebilir bu evet’e? Evet, izin veriyorum içinde, benden bambaşka bir ben çıkarabilirsin. Sonra tutup beni onunla yarıştırabilirsin. Sonra ona uymuyorum diye canımı acıtabilirsin. Benim realitenin istilalarına mağlup düşmüş etten ve kemikten bedenimi düşlerinin ölçeğine vurabilirsin. Ve sonra düşlerinin ölçeğine uymuyorum diye beni reddedebilirsin. Hayır. Elbette ki hayır. Rekabet edemeyeceğim yegane, içinde benden çizdiğin yeni bendir. Bir tek senin içindeki kendi görüntümle yarışamam. Suretim benden öndedir, suretimle yarışamam. Çünkü senin içindeki suretimin üzerinde sen varsın. Onu kendinle biçimlendirmedesin.

Bir kere bu noktaya gelince her sevileni bekleyen acı aldanış: “Beni seviyor”. Hayır seni sevmiyor. Kendi içinde yarattığı bir seni seviyor. Bu eylem kendi düşlerinin tümünü sana yüklemesine kadar sürecek. Ay’ın halleri. Büyüyen bir hilal. Sen sadece izin vereceksin, eşlikçiliğin bu. Sonra sen ve kurgusal sen bir süre örtüşeceksiniz. Dolunay. Sonra örtüşmeyen kısmın örtüşen kısımdan fazla olduğu bir gün mutlaka gelecek. Eksiği sol tarafında, küçülen bir hilal.

Suretin içimizde oluşturduğu ve aslı tehdit eden tehlikeli derinleşme, çok kolay göz ardı edilebilecek türden değil. Sureti içlerinde o kadar büyüttükleri için pınar başında karşılaşan Hüsrev ile Şirin birbirlerini tanımadan geçer ve giderler.

Kuhken’e en büyük rakib, Şirin’e verdiği kendi sureti.

Puşkin “meğer ki bir hayale aşıkmışım” yazıklanmasında.

Attila İlhan “Git başımdan Aysel, seni seviyorum”, dedikten sonra, “Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular”, fark edişinde. Ünlü mısraın sahibi, Aysel’i başından gitmeye zorlarken aslında Aysel’in, içindeki Aysel’i yok etmesinden korkmakta.

Hayyam bir gece boyunca birlikte olduğu sevgiliyi yola koyduktan sonra “şimdi” demekte, “şimdi sevgiliyle birlikte olma zamanı”. İçindeki sevgili dışındaki sevgiliden daima daha çok çünkü. Ya da kim bilir dışındaki sevgili içindeki sevgiliden eksik.

Nedim, şiirinin onca dilberi vasf edişine rağmen,

Yok bu şehr içre senin vasf ettiğin dilber Nedim

Bir peri suret görünmüş bir hayal olmuş sana,

hükmünde, biraz da kırgın.

Attila İlhan’ın sevdiği kadınlar da, Nedim’in vasf ettiği dilber de, aslında fevkalade varlar. Var olabilecekleri yerdeler sadece. O yerden baktığımızda, aşk basit bir kurma eylemidir ve seven ve sevilen arasındaki ilişki zannedildiği kadar çok değildir. Sevilen fark eder sonunda: Sevdiğin ben değilim. Seven fark eder: Sevdiğim sen değilsin.

Savaşçının Dürbününe Düşen Ceylan

Nazan Bekiroğlu
Savaşçının Dürbününe Düşen Ceylan
Hükmeden ve hükmedilen arasındaki alışıldık ilişkinin tersine döndürüldüğü tenakuzlar eski edebiyatın sevdiği söz oyunları arasında yer alır. Bu tür mazmunlar bütünlüğünde avcı ava dönüşür ansızın, efendi köleye. Padişah fakirdir artık, gedâ muhteşem. Sultan kul olmakla övünür, bey dilencilikle. Hüküm sahibi hüküm altına girmekle fahr bulur, devlet sahibi saltanatını devr etmekle.
Taarruz ve tasarruf hakkının ters yüz edildiği bu kırılma anları üzerindeki ısrar basit bir söz oyunu olmakla sınırlandırılabilir mi acaba? Güç ve erki elinde bulundurarak “silahlanmış” olan fail tarafın kendini, bir anda ters istikamete döndürülmüş bir eylem akışının münfaili olarak bulması, arkasında hangi mana medeniyetinin ivmesini taşımaktadır ki? Ne olmaktadır da bir anda alışıldık düzenek içindeki güçlü, görünürdeki şartlarda hiçbir değişme olmadığı halde güçsüze dönüşmektedir? Üstelik o, bu yeni konuma eski güçlerini gönüllü kaybederek geçmiştir? Ne olmaktadır da Belh hükümdarı Edhem’in oğlu genç şehzade, dünya saltanatının görkemli taşıyıcısı İbrahim, avlamak için arkasına düştüğü ceylan tarafından tuzağa düşürülmektedir? Ne görmektedir de İbrahim suyun kıyısına inen ceylanın gözlerinde, hemen oracıkta tâcı ve tahtı terk edip, sırtındakileri fakir bir çobanın giysileriyle değiştirerek çöle doğru yol almaktadır?
Yerleşik kuralların ceylan ve İbrahim Edhem arasında gerçekleştirdiği rol dağıtımının dayattığı eylemselliği tersine döndüren nedir? “Sen bu iş için mi yaratıldın?”
“Mecnun Leylâ’nın gözünde ne gördüyse”, İsa’yı dördüncü kat göğe ağartan merdiven ne ile aydınlatılmışsa, Davud’un elinde demirin yumuşamasını sağlayan, Musa’nın sopasına bir anda Firavn’ın saltanatını yutturan ne idiyse. Edhemoğlu İbrahim’i, avlamak için arkasına düştüğü ceylana av eden de o: Küllî aşk, yaradılışın gayesine götüren biricik yol.
Deniz kıyısında oturmuş hırkasını yamamakta olan İbrahim Edhem’e, beylerden biri sorar. Öyle bir yedi iklim padişahlığını bırakıp da nasıl böyle yoksul gibi hırka yamamaktasın? İbrahim Edhem elindeki iğneyi denize atar. Çok geçmeden binlerce balık her biri ağzında birer altın iğneyle kıyıya yanaşır. Gönüller padişahlığı ile dünya saltanatı arasındaki farkı gösterir bu iade. Ve hakiki olana götüren yol daima gönülden geçen aşkın yoludur.
Leyla ve Mecnun minyatürlerinden birinde Mecnun, çöle düştükten sonra ünsiyet peyda ettiği vahşi hayvanlarla bir arada gösterilmektedir. Bu minyatürde hayreti mucib olan, birbirini av etmesine alıştığımız hayvanların Mecnun çevresinde hoşça bir uyum içinde toplanmış olmalarıdır. Yırtıcı arslanın hemen yanında zaif ceylan vardır, vahşi kurdun yanında masum tavşan. Ama hiçbiri diğerine zarar vermez. Artık yerleşik kuralların gösterdiği ibreler ters yöne dönmüştür. Çünkü Mecnun’un ikliminde geçerli olan lisan küllî aşkın lisanıdır ve kâinatın gerçek lisanı demek olan küllî aşkın lisanı lügatini açtığında yapay lisanların hükmü düşer. Var oluştaki gaye zahire çıkar. Üstelik bütün lisanların üzerindeki aşkın küllî lisanı sirayet edicidir. Ve eşyanın mahiyetini tağyir edici olan şey bir bakıştan ibarettir. Eşyanın gerçek mahiyetini vasati illizyonu deiştirerek izah eden şey aşk ile kazanılmış aşkın bir bakıştan başka bir şey değildir. Bu bakış eğer gönüllere sirayet ettiyse artık kurt kuşa dokunmaz, arslan tavşana. İbrahim Edhem’in iğnesini binlerce balık birer altın iğne hükmünde çoğaltarak iade eder.
Daha başlangıçta Mecnun’u, dünyevî kıymetleri terk ederek çöle geçiren yolun bir ceylanın yoluyla kesişmiş olması bir tesadüf olabilir mi, içinde tesadüf sözcüğünün yer almadığı bir tevafuklar silsilesinde? Dâme tutulmuş bir ceylan görür Mecnun, içi parçalanır. Avcı ceylanı salı vermeye yanaşmayınca bütün giysilerini bedel olarak verir. Ve minyatürlerde o kadar içimizi dağıtan üryanlığıyla çölün yolunu tutar, ceylanın kılavuzluğunda.
Onun için su içmek için eğildiği ırmağın kıyısında zalim avcıya şikâr olan ceylan görünürde kayıptadır. Ama asıl kayıpta olan ceylanın gözlerinde İbrahim Edhem’in gördüğünü göremeyen avcıdır. Ceylan göze almanın onurunda büyürken avcı kendisine yaradılışın biçtiği görevin sınırları dışında kalarak küçülür. Gayesini bilmediği için.
Hakikatin lisanıyla konuşan eski bir hayatın ufuklarında, avının tuzağına düşmüş bir avcı imgesi kadar anlamlı daha ne olabilir ki? Avcısının arkasına takılmış tıpış tıpış giden bir ceylan imgesinin dışında tabii! Bir de galiba, giderek bir yangın yerine dönen yeni dünyamızda, elindeki teknolojisi yüksek silahın dürbününe düşen ürkek bir benekli ceylanın cazibesine kapılarak “görevini” ihmal eden savaşçının kazanan kalbi dışında!..

Su

Nazan Bekiroğlu
Su
Sevgi ve şefkatten mahrum yetiştirilmiş “ucube” Quasimodo’nun önce hangi susuzluğuna değer güzel Çingene kız Esmeralda? Notre dame dö Paris’nin en güzel cümlesi “Bana su verdi, bana su verdi”.
Ne kadar çok su sahnesi. Bir ucundan tutup silkelense edebiyat, ortalığı Nuh tufanı kaplayacak. Çünkü bir yanıyla da Tih Çölü aynı edebiyat. Edebiyat insan demek çünkü. “Gökten inen su” yağmur. “Yağmur, yeşilliğe ne yaparsa” insan ona muhtaç.

Çölden ve ateşten geçen sonunda suya ulaşıyor ancak. Su ve ateş arasında ilişki. Arınmayı bu dünyada su sağlıyor, öbür dünyada ateş. Suyun bir bakıma ateş oluşu bundan. Suyu çöl, çölü su izliyor. Çöllerin bittiği yerden denizler, denizlerin bittiği yerden çöller başlıyor haritada. Çölde kavmi için su isteyen ve taşa vurduğu değneğin ucundan on iki pınar fışkıran Musa denizden geçerek çöle düşüyor.

Hayat olan su ölüm aynı anda. Hayat ve ölüm ne kadar iç içe. Ne kadar kolay kıyamet. Ne kadar kolay insanın cenneti. Ne kadar kolay insanın cehennemi. Bereket olan su “bir gece veya gündüz aniden”, ölüme dönüşebilir. Ölüm gibi görünen aniden yaşam verebilir. Nuh tufanından sağ salim kurtularak dağın tepesine konanların yaptığı ilk iş, güvercin ağzında yeşil bir zeytin dalıyla geri döndükten sonra, su içmek değil miydi? Ölümüne bir seçim değil miydi ceylanınki susuzluktan ölmekle su içerken vurulmak arasında. Elbet o susuzluktan ölmektense su içerken ölmeyi seçer. Suyun adı hayat, hayatın öbür adı ölüm.

Fakat su gibi görünen her şey su değildir. Süleyman’ı ziyarete gelen Belkıs yanılır bazen. “Billurdan yapılmış şeffaf bir zemin”i su zanneder ve eteklerini yukarı çeker. Ayakları görünür. Süleyman, Belkıs hakkında yanılmamıştır; ama Belkıs hayat ve mahiyeti hakkında yanıldığını kavrar. Bir yanılgının idraki hakikate doğurur onu. “Ben gerçekten kendime yazık etmişim”, 27/44. Su görünür, teyemmümün hükmü düşer. Cahiliye döneminde alınan kararlar Asr-ı Saadet başlayınca geçerliliğini kaybeder.

Suyun her halde en güzel aktığı edebi eser, naatların en güzeli, Su kasidesi. Fuzuli suyun yokluğundan alev alan bir uzak hatıranın yangınına, alev ateş bir Kerbela’ya sıkı sıkı bağlı olduğundan mı acaba? Nesib bölümünde zarif bir kinaye içre başını taştan taşa vurarak avare gezen ve bir hüsn-i talille Hz. Peygamberin ayağının tozuna yetmeye çalışan su, medhiye bölümünde “alemlere rahmet olarak gönderilen”in su kadar berrak ve aziz imgesine dönüşür. Değil mi ki gül temannasıyla dikene su vermek yitik değildir, diken sonunda gül verir. Ama bahçevan yüz bin gül bahçesine su verse O’nun yüzü gibi bir gül açılmaz.

Peygamberin mucizesi ne kadar çok suya dair. Keramet ne kadar çok su üzerinde. Su üzerinde yürümek ne kadar çok önemli. Ne kadar önemli ayakları ıslanmamak. Ve ne kadar önemli ayakları ıslanmayanın ayaklarının ıslanmadığının bilinmesi, kendisi bilmese de.

Kendisi çölde yaşadığı için, kapısının önünden Dicle Nehri geçen mü’minler emirine armağan olarak bir testi yağmur suyu götürür Mesnevi’deki bedevi. Çünkü kalbi su kadardır. Kalbinin kapıları sular kadar açıktır. Azim ise, ölecek kadar susamış adamın ırmağa bakan kerpiç duvarın üzerinde yaptığıdır. Bir parça kerpici koparıp suya atar. Bir daha, bir daha. Faydasız gibi görünse de, hem suyun sesini duyar, hem duvar alçalır adam bir gün suya kavuşur. Bir bardak suda okyanus saklıdır çünkü kalbinde gözü olana. Ve dahi bir bardak suda fırtına koparır kalp gözü kapalı olan. Yine de bir bardak su bütün sularla aynı özellikte bir şeydir. Ve dörtte üçü su olduğundan mı vücudumuz okyanuslar gibi Ay’ın cazibesinin etkisindedir? Bu yüzden mi içimiz gel git halindedir?

Bu yüzden mi sudan sebeplerle yitiririz su gibi aziz şeyleri çoğu zaman. Sular durulduğunda aydınlanır anlamlar; ama sular durulmaz dalgalanmadan. Suda selamlarız hayatı, suda vedalaşırız. Bir yudum su hayattır canlı olan her şeye.

Bir bardak su, sardunya kokusu, çiğnenmemiş bir temmuz sabahı. Sular ve gökler arasında yapayalnızım. Tut ki yeni yaratılmışım.

Su üstüne yazılan yazılar gibi kaybolup gider yazılması “yazılmamış” yazılar. Ama su, üstüne nakış tutar zamanı gelince. “Siz onu bilirsiniz”. Ayağınızı vurursunuz yere. Aziz ve şifalı bir su fışkırır. Yıllarca suya hasret miydiniz? İşte suyu bulduğunuz yerdesiniz. Su, susamanın sonucu ve sebebi. Su yaratılmamış olsaydı susamayı bilmezdik. Hasret varsa bir yerde mutlaka vuslat da olmuş olmalı. Kavuşmasak özlemezdik. Suyun kıyısında hicran, visalin anısı.

Eylem: Siz

Nazan Bekiroğlu
Eylem: Siz
Kalbin depremleri tek başına mazur değil. Duygu eylem biçiminde belirmedikçe çekilen acının anlamı yok. Biz, içimizdeki depremlerde ne yazık ki eylemsiz, siz depremlerin tam ortasında, eylem siz. Bu yazı kalbini eşelemeyi bildiği kadar hayatı sürüklemeyi de bilenler için yazıldı.
Kalbi kadar bedeninin sarsılmasını da göze alanlar için.

Yuda’nın kendini astığı erguvan ağacının altında, çarmıhını sırtında taşıyan için oturup ağlamak yerine koşmayı seçtiniz. Kalbin depremleriyle yetinmediniz. Soluksuz ve sınırsız, sorgusuz ve sualsiz attınız kendinizi gerçeğin kucağına. Susmanın meziyetle, söylemenin ticari bir kelime kadrosuyla ölçüldüğü bir yangının ortasında. Hakikatin örtüsüne bürünerek çıplak kalmayı, ödünç pembe incili kaftanlara tercih ettiniz. Bildiğiniz, bilmediğinizi izah etti sonunda. Görünürde yitirdiniz. “Yitme” dendikçe yiten sizdiniz. Ama görünürde, sadece görünürde. Kar hanesindeydi tesciliniz, kar gerçekte sizdiniz.

Cebinizde geçer olmayan akçeler. Üçyüzdokuz yıllık bir uykunun yorgunu. Sol şakağınızdan sol elmacık kemiğinize uzanan bir hatta, mağara üzerinde sizi rahatsız etmeden, usulca kavsini çizerek geçen güneşin dokunuşu. Cebinizde geçer olmayan akçeler, yine ilk bakışta. Ama bir köşesinde cebinizin büyülü yüzük. Tek başına bütün dengeyi kuran. Hayatı sağaltan. “Altın tartmaz” kızı bir dokunuşta tek yüzükle tartan.

Beytullah’ın örtüsüne sarılarak gözyaşının tuzunda yıkanmış duaların sadakatinde alınan ilk nefeste, iki taraflı ağaçlıklı bir yolun nihayetindesiniz. Yitik gül vasfında sahiplenilişiniz birden, kadere itirazsız, ezel müebbedinden hükümlüsünüz. Bela sularında yüzmeyi göze alan gemi ezel limanından başka nereden demir almış olabilir ki?

Alnınızdan Nil geçiyor. Demek ki alnınızdan ceylanlar su içiyor. Bütün çöl yazıları kadar bütün ateş yazıları da sizin özetiniz. Ateşin bahtında, sizsiniz. Gülzarın bahtında, siz. Putların bahtında, yine siz. Ama su da sizsiniz. Yaratılış anında ateş topuna değen ilk damla: Vav. Ana karnında aydınlığa çıkacağı anı bekleyen bebek: Vav. Zahmet, çığlık. İki büklüm, vav kıvrımındasınız. Gayret! Bebek doğar, hem de, anne, yeniden. Açılır vav’ın talihi, bir elife dönüşür. Kuş ana yurduna uçar.

Şimdi artık giderken sadaka verdiğiniz dilencinin dönüşünüzde size gülümseyeceği mevsimdeyiz. Yani ki sünnete binaen size sadaka vereceği. Kim sahip kim dilenci? Siz, rüzgarla yarışabilirsiniz. Ya bir nar ağacının altındasınız çünkü ya bir elma ağacının. Üstünüzde bulutlar. Refakatinizde kekik dalları. Gülümsemektesiniz. Hangi masaldan çıkıp da böyle yirminci asırlara düşüverdiniz, söyler misiniz? Yağmur çağıran bir denizin kıyısında lavanta kokulu bir düşe mi girdiniz?

Kapıları olmayan bir evdesiniz; ama pencereleriniz açık kalmış olmalı geceden. Odanızda ortancalar, birçok kuş tüyü. Kapıları olmayan ev, sürgüleri olmayan şehir. Suların, göklerin ve kalbin de kapıları yoktur biliyorsunuz değil mi? Yo, göklerin kapıları var biz görmeyiz. Kalbin de, bazen açık unuturuz, bazen örteriz. Bir tek suların kapıları yok. Belki onu da vardır, bir gün biliriz.

Ya, batı ufkuna, güneş batmadan biraz evvel doğan ve doğu ufkuna, güneş doğmadan biraz evvel batan şu yıldızları bırakan siz misiniz?

Ölü olmayan kuşlar, bulutlar mütercimi. Suya düşen yıldız, monolog sakini. Hangi manzumedesiniz?

Allah aşkına, bu kadar çok görüntü vermek için ne kadar çok kırık aynalara dökülmüş olmalısınız. Oysa kesret değil, vahdettesiniz. Öyleyse siz kimselere düşürülemeyen görüntülerin düştüğü ayna ve dahi kimselerin düşüremediği görüntüyü aynalara düşüren suretsiniz.

Siz misiniz şimdi maziyi eski zaman aynalarının derinliğinden toplamaya kalkışan ve hayatı yeniden yazan? İhtilallerin her sokak başında ne çok alemdarlar yarattığını bilen siz, inanılmaz biçimde kaybediyor gibi görünürken hep kazanan, sizsiniz.

Ayasofyalar’ın birinde arka bahçeye o kadar yakışan siyah gül siz misiniz? Ve söyler misiniz bana, deniz gümüş yeşili bir aynaya dönüştüğünde siz kaçıncı sürgündeydiniz?

Kuşkusuz Fatih’in Çinili Köşk’ünde bir pencere alınlığından yere bakan mavi Osmanlı lalesi. Ve bir hücum hattıyla, hani kanat açmış koşan Osmanlı atlıları, suya dökülen ışık gibi akan mısra da sizsiniz: Değil mi ki akar gönlünüz “bir nihal-i işveye sular gibi”.

Saray-ı Amire’nin çoktandır karanlık Kasr-ı Adalet’inden göğe ağan aydınlık. Sultan Süleyman gözyaşı istediğinde davete icabet eden, sizsiniz. Bir güzergah kent atlasında. Sultan Süleyman’ın kentini içine sindirmiş ve dahi onun kentinin içine sinmişsiniz. Ve söyler misiniz, Süleymaniye bahçesinden izinsiz kopardığım sarı gül ve mihrab ile minber arasında, sağdan üç önden üçüncü sıra, Sultan Süleyman’la aynı safta. Tek vahdettir. İki tesniye. Üçüncüsü olarak cemaatini tamamladığım o, siz misiniz?

Giotto’nun dairesi

Nazan BEKİROĞLU
Giotto’nun dairesi
Papa, St. Pietro Kilisesi’nin içini resimletmeye karar verdiğinde yardımcısını dönemin ünlü ressamlarından birer örnek almak üzere İtalya’nın muhtelif kentlerine gönderir. Yardımcı, ünlü ressam Giotto’yu görüp sebebi ziyaretini açıkladığında, Giotto bir kâğıt parçasına kırmızı boyaya batırılmış bir fırçanın ucu ile bir daire çiziktiriverir. Hayretle bakan adam, bu kadar mı, diye sorduğunda Giotto cevap verir: Çok bile!
Benzer bir hikâye de hattat Hafız Osman ile ilgili olarak anlatılır. Sandalla Boğaz’ı geçmekte olan hattat, bir kâğıda bir vav çiziverir ânında, al, der sandalcıya. Sana para yerine bunu vereyim. Sandalcı içerlerse de ses çıkarmaz. Ertesi gün ehline gider ve vav’ı, yolcu rayiciyle mukayese edilemeyecek bir fiyatla satar, şaşkın ve mutludur.
Giotto’nun dairesi, Hafız Osman’ın vav’ı. Son derece sade ve bir o kadar da çabuk. Fakat aldanmamalı. Giotto’nun dairesinin arkasında koskoca bir Rönesans var, tabiatı olduğu gibi taklit etme sevdasına, resim atölyelerinin anatomi laboratuvarına dönüştürüldüğü Rönesans. Mahir hattatın, bu vav’ı bileğinden çözmeyi başarıncaya kadar kaç meşk defterinin terbiyesinden geçtiğini hatırlatmaya gerek mi var? Bir ömür ve bir daire zamanı Giotto’nun harcadığı. Hattatın harcadığı da öyle, bir ömür ve bir vav zamanı. Biz sadece daireye ve vav’a harcanan zamanı görüyoruz, kısacık. Oysa arkada bir ömrün terbiyesi var.
Orhan Veli Garip Mukaddimesinin bence sağlam bahislerinden birinde, sanatın çilesini çekmiş ve sayısız aşamalarından geçmiş birinin bir gün acemi bir eda ile karşınızda görürseniz hemen menfi hüküm vermeyin, der, olabilir ki o acemiliği taklitte bir güzellik bulmuş olabilir.
Modern resmin en büyüklerinden Matisse, dünyayı beş yaşındaki bir çocuğun gözleriyle algılamaya çalışıyordu. Beş yaşındaki bir çocuğun algısı detay üzerinde ısrar etmeyi bilmez. Ana hatları görür sadece. Ama Matisse öldüğünde yastığının altından şark minyatürleri ve kilim motiflerinin çıktığı anlatılır. Bir yanda beş yaşında bir çocuğun bakışı, detayları görmeyen; bir yanda doğu minyatürlerinin terbiyesi. Minyatür ki detay demek. Minyatür ki uzaktaki dağı çizerseniz, dağdaki ceylanı çizersiniz, ceylanın gözlerini çizersiniz ve o gözlerdeki kirpikleri teker teker gösterirsiniz.
Garip Mukaddimesinde acemiliği taklit anahtar teori cümlesi. Acemilik değil, Acemiliği taklit. Bir kere ustalaşmış sanatçının bir daha acemi olma şansı yok. Usta bir daha asla acemi olamayacak. Erginin bir daha asla çocuk olamayacağı gibi. Ancak gibi edatı ile usta acemiliğe, ergin çocukluğa bağlanacak. Ama aralarında daima dairenin o birkaç turluk farkı ve gibi edatının yapaylığı bulunacak. Üst üste gibi görünseler de bulundukları noktalar birbirinden alabildiğine uzak. En uzak ve en yakın. Arada bilincin yapaylaştırdığı bir uzaklık, daima. İkisi de detayı çizmezler ama usta detayı attığını bilir. Çocuk ise detayı görmez. Matisse bu dönüşümün neticesi: Çocuk değil, çünkü detayları görüyor. Minyatür değil, çünkü detayları atıyor.
Yastığın altından çıkan terbiye birkaç tur öne fırlamanın gereklilik şartı. Detaysızlığın ustalığı detayın terbiyesinden geçmek zorunda. Acemi gibi olmak için bir kez olsun ustalaşmış olmayı başarmış olmak gerek. Sadeliğin künhü detayı aşmış olmakta yatıyor. En derinindeki taşları gösteren derin suların berraklığı ile sığ suların berraklığı aynı değil elbet.
Orhan Veli eski edebiyatı biliyordu. Şiir anlayışındaki radikalizmin onu getirdiği yerde reddettiği bildiği, bildiği eskiydi. Bilinmeyen eskinin reddi de imkânsız çünkü. Acemiliği taklitteki ustalık namına ortaya koyulan bir yığın resim ve edebiyat eserinin sadece acemilikte takılıp kalmış olması acemi gözleri ikna edebilir; ancak usta gözleri değil. Çocukluğunu yitirmemiş olanın çocukluğu taklit etmesine imkân yok çünkü. Çocuk gibi yazmak ve çizmek, ne kadar çok büyük gibi yazmış ve çizmiş olmayı gerektirir kim bilir? Çünkü bir kar topunun büyüye büyüye oluşturduğu çığ ilk bakışta dış yüzünü gösterse de bize, varlığını altındaki katmanlara borçludur. Ve reddetmek de mutlaka bir irtibat biçimidir, her zaman en sağlıklısı olmasa da.
Giotto’yla hattat Hafız Osman bıraktığımız yerde. Gel zaman git zaman hattatın yolu aynı sandalcıya düşer. Çıkarıp para verdiğinde sandalcı, yok der, bana yine bir vav çizsen. Hattatın cevabını tahmin etmek zor değil elbet. Giotto’ya gelince. Seçilen ressam mı? Elbette ki Giotto. Papa’nın sağduyusu.

Üzerinden gölge geçen dünya

Nazan Bekiroğlu
Üzerinden gölge geçen dünya
Eski kültür, Güneş’i istiareler sisteminin tam ortasına yerleştirir. Güzel ve üstün olan her şey güneştir. Arslan güneştir, gül güneştir, kral güneştir, sultan güneştir, peygamber güneştir. Güzellik güneştir, sevgili, o hem nasıl güneştir.
Güneş merkezdir. Her şey onun etrafında döndüğü halde onun her şey etrafında dönüyormuş gibi görünmesi ama, nedendir? Aldırmaz güneş. Esirgemez, dağıtır ışığını. Ay’a da, hepsine de. Çünkü o hükümdardır. “Gerçek hükümdarlar yağmalandıkça çoğalır” ve “Büyük ihsan kerimlere güç gelmez”.

Güneş’in, bir kez olsun çevresinde dönmüş bulunan bütün o seyyareleri, yıldızları, kuyruklu yıldızları, meteorları, bütün bir sistemi kendisine bağlamasının nedeni kuşkusuz taşıdığı “cazibe”den kaynaklanmaktadır. Cazibe, çekicilik demek, cazip çekici. Fakat onun asıl cazibesi kendisine bağlanan bütün bu kompozisyonu, sistem bütünlüğü içindeki harikulâde dengeyi de zedelemeden, kendisiyle birlikte, mensubu olduğu galaksinin muhteşem akışına katmayı başarmasındadır. “Vega yıldızı istikametinde ve saniyede on dokuz nokta dört kilometrelik bir hızla!”

Gök cisimleri kendilerine mahsus bir hiyerarşi içinde.

Nilüfer otu güneşe olunca âşık

On dördüncü ayı görmek ister mi artık

Elbet istemez. Çünkü güneş, sultan olan.

Güneş sultan; ama saltanatı mutlak değil. Batıp gidiyor vakti gelince, İbrahim’in fark ettiği. Vakti gelince, Ay ve on bir yıldızı eşliğine alarak bir Yûsuf güzelinin önünde secdeye kapanıyor. Kimi, uyuyan yedi gencin üzerinden onları rahatsız etmeden bir kavs çizip geçip gidiyor.

Üstelik Güneş’in yüzünde lekeler de var. Ama bu lekelerin en büyüğü her halde kısa bir an için de olsa Ay’a “tutulmasından” kaynaklanmakta.

Öyle zaman olur ki ışığı Güneş’in ışığında görünmez olmaya yazgılı Ay gelir, Güneş’in önünde durur. Ay’ın gölgesi düşer üzerine ve Güneş görünmez olur. Bir “elmas tâç” kalır başında o ünlü saltanatından geriye. Bir büyük karalık gün yüzünde, bu “tutulma”nın utancından hediye. Tahtında ve gök yüzünün en yüksek noktasında olması gereken bir zamanda. Günün ortasında. Yıldızlar görünür aniden. Seyyareler görünür. Zühre görünür. Gece ile gündüz yer değiştirir birden. Akşam sefaları açar, gündüz sefaları kapanır. Uçaklar ışıklarını yakar ve seyyarelere çarpmamak için rotalarını değiştirir. Mavi kuşlar üşür yuvalarında. Uyku hazırlığı, tüylerini kabartır. Minik hilâllerin gölgesi ağaçların dalları arasından süzülerek düşer dünyanın yüzüne. Müminler güneşin tutulma vaktine denk düşen bir zaman aralığı içinde küsuf namazına koşarlar. Güneş, aydınlığında görünmez kılmaya alıştığı Ay’ın tutuklusudur artık. Küsuf etmiştir.

Fakat aldanmamalı. Uzun sürmez bu küsuf. Güneş’in muhteşem saltanatı karşısında Ay’ın “bir namazlık saltanatı” vardır ancak. “Vakit” çabuk geçer, her şey aslına rücu eder. Güneş yine ışıklarını salar; Dünya’nın, Ay’ın ve diğerlerinin üzerine.

Işığını Güneş’ten alan; ama pervanesi ve peyki olduğu Dünya’yı bu ödünç ve harareti olmayan ışıkla aydınlatan Ay ne diye örter ki ışığını içindeki yangından alan Güneş’in yüzünü? Üstelik Güneş’in yüzünü örttüğü günün hemen akabinde incecik ve nazlı bir cemaziyel evvel hilâli olarak doğmak için yine onun ışığını almaya nereden yüz bulmaktadır? Bayram, Güneş görününce değil de hilal görününce olduğundan mı? Işığı Güneş’in ışığı ile görünmez olsa da vakt-i sehere kadar saltanat sahibi olduğundan mı? Yıldızlar yüzlerini Güneş’e değil de Ay’a gösterdiklerinden mi? Ve mucize, Güneş değil de Ay bölünerek gösterildiğinden mi? Yoksa Ay, ihaneti ve günahı ve suçu göze alacak kadar çok sevmeyi bildiğinden mi? Güneş’ten çaldığı ışığı Dünya’ya verdiğinden mi?

Tipik bir nankör müdür bu durumda? Âyinedar mı? Yoksa cezbeder midir? Ya kaderi? Uğrunda ihaneti göze alacak kadar pervanesi olduğu dünyanın yüzüne düşüre düşüre bir kara gölge mi düşürmektedir?

Koca okyanusları yerinden oynatan Ay, kuşkusuz Güneş’e rağmen bir saltanattır. Çünkü saltanatı doğu ile batı arasında sınırlı olan Güneş Dünya’nın karanlık yüzüne söz geçirememektedir. Ve gözlerimizi yakarak güzelliğini değil ancak güzelliğinin yansımasını seyretmemize izin veren Güneş, ışığını esirgemeden gözlerimize serpen Ay karşısında çoğu zaman hiç olmazsa battığı zaman unutulmak tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Neticede Ay, ödünç ışığıyla Dünya’yı aydınlatmaya devam eder. Güneş yerli yerinde. Dünya? O da etrafında döndüğü Güneş ile etrafında dönen Ay arasına girerek, Ay üzerine gölgesini düşüreceği günü bekler. Husuf.

Çünkü üzerinden gölge geçer ve kendisi de gölge bırakır, maddesi katı olan Dünya’nın. Oysa maddesi katı olmayan Güneş’in gölgesi yoktur. Ne de üzerine gölge salınabilir. Kuşkusuz bu mahiyetini, kendi içinden yanıyor olmasından almaktadır. Önüne düşenin gölgesi düşer sadece toprağa. Güneş doğarken ve batarken uzun, kemâldeyken kısa. Zaten Güneş altında söylenmemiş hiçbir sözün kalmadığı şu dünyada gölgeler de katlanarak büyümez mi?

Ve her şey bir gölge oyunu değil mi küsuf-ı tamme kavsinde?

Gölge. Kendisi yerde olmakla birlikte müsebbibi gökte olan gölge.

Üzgünüm. Paylaşmaya çalışıyorum. Ama icimdeki depremlerin dışında, uzaktayım. Sabır. Dua. Şifa. Rahmet.

Aynaların kırıkları

Nazan BEKİROĞLU
Aynaların kırıkları
İnsanlık tarihine tekerleğin keşfi kadar katkıda bulunmuş mudur, her zaman için merak edilebilir ayna, arkasında mahiyetini veren sır kadar ürkütücü ve ürpertici.
Ürperti, aynanın ölüye ölü diriye diri oluşundan mı sadece? Bir ayna tutulması kadar basit olduğundan mı ağızdan çıkan son nefesin söylediğinin? İlk nefesle buğulanır ayna, son nefesle temizlendiğinden mi? Her şeyin içinde mevcut ama nâ-mevcut olmasından mı? Gerçek olup da gerçeklik olmadığından mı? Ve dahi aynaya düşen görüntüye kimse dokunamadığından mı?
Belki.
Ama aynanın asıl ürperticiliği kalbe dair taşıdığı benzeyişten. Ve sırrı. Ve muhasebesi.
Ayna kalp gibi, ne kadar ışık alırsa o kadarını veriyor. Ne görürse onu gösteriyor. Ama kirlenir ve paslanırsa görüntüyü bulandırıyor. Ve tıpkı kalp gibi, kırılırsa parçalanıyor, dağılıyor, üstelik içine düşürdüğü görüntüyü de parçalayıp dağıtıyor.
Öyleyse her ayna aynı kabiliyette değil. Her kalp gibi.
Gördüğünü gösteren ayna, mukabil vasfında. Gördüğünü gösteren kalp ise şahit makamında.
Kalp bütün zamanlardan önce verdiği söze şahit. Fakat unutkan.
Ayna mukabil vasfında, fakat kire müsait.
Aynanın mukabil vasfı, kalbin şehadeti. Aynanın kiri, kalbin ihmali.
Kalp ihmalkâr olmasaydı araya giren zamanla ezelde verdiği sözü unutur muydu? Unuturdu. Çünkü kalp masivaya bulaşır. İçine düşen ışığı, üzerine düşen görüntüyü, derununda sakladığı anıyı yeteri kadar net yansıtamaz. Aşkın estetiğinde kalp aynasının mukabil vasfınca seyredebilmesi için araya giren arazın temizlenmesi gerekir. Öyle parlak olmalı ki tecelli makamı olan kalbin aynası, üzerine düşen ezeli nuru yansıtsın. Ruh kendi sırrına aşina çıksın. O zaman kalp yaradılış ânının safiyetinde ve sevinçli aydınlığında verdiği bütün sözleri hatırlar: En başta da Belî sözünü, evet evet!.. Ve oluşun başlangıcını: Kâf u nûn.
Kirli ve paslı aynalar makbul meta değil mânâ pazarında. Çünkü verdiği görüntü perişan.
Perişan dağınık demek. Perişânî, aşkın 1. hali. Evvel, ama yine de aşkın hali. Ama yetmiyor! Gönül ehli perişânînin aşk ile toplanmasından yana. İştiyak. Gayret. Sebat. İmtihan. Sonra ihsan.
Mutasavvıf kesretten müşteki, şair dağılmaktan şikâyetçi. Bir büyük ayna kırılmış…
Öyleyse bir de kırık aynalar var hesapta. Kalple ayna arasındaki benzetmenin en şaşırtıcı gerçekleşme dizini. Ayna kırılmasının uğursuzluğuna vehmeden bâtıl, benzetme düzlemindeki isabetinin farkında mı acaba? Öyleyse sezgi kuvvetli. Aynaydı, sonra kırıldı. Kalpti, şimdi kırık.
Görüntü şimdi şaşırtıcı ve dağınık. Hem aynanın, hem kalbin içindeki. Kırılan bir aynaya düşen suret sonsuz sayıda çoğalarak iade olunur geldiği yere. Kırılan bir kalbe düşen görüntü de öyle. Oysa aynanın görevi bütünü yansıtmak değil miydi? Vahdet değil miydi ezeli aşkın emeli? Ezelde, yegâne olana söz verilmemiş miydi?
Ve dahi akşamın alaca karanlığında ve bir ayna karşısında; başındaki yaşmağı, hotozu, saçlarındaki iğneleri, süsleri teker teker çıkaran güzel bir kadının, tehlikeli duygusallıktaki bir çocuk ruhuna üflediği o şiddetli duygunun adı dağılmaktan başka nedir ki? Abdülhak Şinasi’nin, Nigâr hanım karşısında yaşadığı ünlü tecrübeden söz ediyorum. O çok güzel fakat acı sahneden.
Bir kadının akşamın yarı karanlığı içinde ve bir anda yok olması çocukta her şeyin gelip geçici olduğu duygusunu uyandırır. Her şey, ama her şey ayna karşısında dağılan Nigâr hanım gibi, yokluğa mahkumdur. En sağlam sandığı temeller ve kökler hafif dumanlar gibi havaya karışmakta, her şey ân içinde dağılmaktadır.
Ademi (yokluğu) gördüm ve anladım, Abdülhak Şinasi, artık küçük bir çocuk olmadığı zamanlarda böyle yorumlayacaktır bu tecrübeyi. Özet niyetine Mor Menekşeler.
Hayat dağılır, muhit dağılır, tabiat dağılır.
Söz dağılır, yazı dağılır, ses dağılır.
Suret dağılır. Sîret dağılır.
Dağılan kalptir aslında vahdet ve talep makamında.
Aynadan beklediğimiz, söz. Aynaya verdiğimiz, söz.
Ya ayna kırılmışsa?
Kırık aynanın lisanı, hali kadardır.
Söz yok. Lisan-ı hal. O kadar.
Hüznün sularında kırılan ayna kendisinden başka ne gösterebilir ki?

Suret üzerine

Nazan Bekiroğlu
Suret üzerine
“Aşkın estetiği” üzerine kurulu eski kültür atlasında suret, varılan değilse de varılana giden yolda yer alan bir durak olarak temel kavramlardan birini teşkil etmekte.
Görünmeyenin bir remzi olarak taşıdığı bereketli çağrışımlar suret etrafında, zengin bir tasavvuf terminolojisi ve iç macerası doğuruyor. “Tasvir yasağı”, farklı yorum kanatlarından oluşan geniş bir yelpaze oluşturmuş olsa da.

Tasavvuf suretin aşılması ve asıl olana varılması doğrultusunda bir program telkin ve tebliğ etmekte. Çünkü cevher manadadır, suret arazdır. Mana sabittir, suret değişken. Suretin kıymeti işaret ettiği özden kaynaklanır, o kendi başına bir anlam ifade etmez.

Tasavvufun dünyasında suretin taşıdığı kıymet, var edilen ile var eden arasındaki ilişkiyi örneğin, nakış ve nakkaş arasındaki ilişki ölçeğinde örneklemiş olmasından. Taş bu merkeze bırakıldığında, nakış ve nakkaş arasındaki ilişki, eser ve müessir, yaratan ve yaratılan halkalarında genişleyip durmakta. Her nakışta nakkaşa bir yol vardır. Aslolan nakış değil nakkaştır. Ve tasavvufi edebiyat, nakış-nakkaş örgüsü etrafında bir hayli ısrarlıdır.

Ayana yoğ idi itimadı

Nakkaş idi nakştan muradı

Dış gerçekliğin ayrıntılarıyla oyalanmayan, nakıştan hareketle nakkaşı arayan eski kültürün bilinci ve içsel programı bu mısralarda aşikar.

Nesima,

Nakkaş bilindi nakş içinde,

Diyor ve bir çırpıda bütün macerayı özetliyor.

Kemalpaşazade, Yusuf u Züleyha’sında aynı sehl-i mümteni içre,

Ko nakşı sen gönül nakkaşı gözle,

İlhamında.

Naili dünyayı dolduran suretleri mestane bir bakışla süzüyor ve her birini geçiyor:

Mestane nükuş-ı suver-i aleme baktık

Her birini bir özge temaşa ile geçtik

Suret neticede durağan bir sabite, aşılması gereken bir basamak. Yaşar ama onu yaşatan kendi özündeki hayat değil, asla göre üzerinde oluşturulan ödünç hayattır. Çünkü surette, onu sahibi ile bir kılan öz eksiktir. Asıl geldiği zaman hükmünün geçmesi, surete takılıp kalmanın makbul tutulmaması bu yüzden.

Bahai,

Güzel tasvir edersin hal ü hatt-ı dilberi amma

Füsun-ı fitneye geldikde ey Bihzad neylersin,

Derken, işte bu “can” eksikliğinden şikayet etmektedir.

Görmeden inanmak gibi büyüleyici bir iman terbiyesinin gölgesinde boy veren eski kültür, içte büyütülen bir asla binaen surete (resme) aşık olmak konusunda da bir hayli mahir. Hemen her halk hikayesi ve mesnevide temel eylem motiflerinden birisi suret yoluyla aşk.

Öyle ki mesnevi ya da halk hikayesi kahramanları arasında “doğal” yollarla aşık olanlarına rastlamak neredeyse imkansız. Kahramanlar yekdiğerini benzer kalıplar içinde, ya resimden ya da anlatılanlardan tanıyarak severler. Hurşid ü Ferahşad mesnevisinde Behram, bir rüzgarın sarayına kadar uçuruverdiği ipek bir zemin üzerindeki suretinden Hurşid’e aşık oluverir.

Hüma vü Hümayun’da Hüma, bir av sırasında girdiği köşkte Hümayun’un resmiyle karşılaşır ve ona aşık olur. Vamık u Azra’da Çin hakanı, ressamının yaptığı bir resimden Turan hakanının kızını sever ve onunla evlenir. Oğulları Vamık, o da babası gibi suretinden tanıdığı bir kıza Azra’ya aşık olur.

Pervane, Şem’e suretinden pervanedir. Şem ise Pervane’ye anlatılanlardan aşık olmuştur.

Hüsrev’in Şirin’e aşkı, hakkında duyduklarından kaynaklanır. Şirin de Hüsrev’i bir resmini görerek sever. “Zevk-ı suret”i ezelden taşıyan Ferhat ise nakkaştır ve Şirin’e suretinden aşık olmuştur.

Dikkatle bakıldığında eski edebiyatı dolduran bütün bu kahramanlar sureti aşıp bir biçimde asla varma kabiliyetine sahip görünmektedir. En ünlüleri de Leyla’yı olanca güzelliği ile çölün gecesine terk eden Mecnun’dur elbet.(*)

Çölde gezen Mecnun bir gün çocuklar tarafından kayalara çizilmiş, kendisi ile Leyla’nın suretini görür. Ve Leyla’nınkinin üzerinden bir kalem geçirir, karalar onu. Kınayarak, ayıp değil mi, derler, bari onunkini bırak da kendininkini sil. Aşık maşuka perdedir, diye cevap verir Mecnun. İlk bakışta, Leyla ile kendi arasına giren “Leyla’nın sureti”ni terk olarak çözümlenebilecek bu davranış, suret ve hakikatin birbirini hiyerarşik bir yer değiştirme içinde izlemesine göre tekrarlanır ve sonunda Mecnun Leyla’yı da terk eder. Leyla kendi suretine göre asıl, Mevlaya göre surettir. Her suret bir önceki surete göre asıl, ama bir sonraki asıla göre suret hükmündedir çünkü. Her suret bir önceki surete göre vuslat, bir sonrakine göre hasret.

Ve bu hasret mutlak olanda son buluyor sadece. Çünkü orada bütün suretler hükümsüz artık.

(*) “Leyla olanca güzelliğiyle mutlak bir karanlığın gecesine terk edilmiştir.”, Ümit Aktaş, Akıl Aşk ve İslam, Birleşik, İst. ’97, s. 228.

İnci kimin hakkı?

Nazan Bekiroğlu
İnci kimin hakkı?
Denizlerden gelen inci, teşekkülündeki gizem, derinlikten çıkarılışındaki trajedi ve aidiyetindeki hakkaniyet şaibesi ile, denizi ve istiridyeyi tanıyan en eski uygarlıklardan bu yana cazibenin nişanesi.
İnci, teşekkülü ile hazin bir efsane: Derin denizlerde yaşayan istiridye, nisan ayında kıyıya çıkar. Susuzdur. Nisan yağmurundan tek damla. Yeter susuzluğuna. Ağzında nasibi, geldiği denizin derinliğine döndüğünde, aldığının karşılığını fazlasıyla öder. Karnına düşen yağmur damlasını sedefle örterek inciye dönüştürür. Nasip de kabiliyet ve maharetle. Aynı Nisan yağmurunun, yılanın ağzında zehre dönüştüğünü hatırlatmaya gerek var mı?

İncinin derin denizlerden çıkarılması için mahir dalgıçlara ihtiyaç var. Mevlana dalgıcı uyarıyor, “Soluğunu tut, soluğunu tut” diyor, çünkü “inciyi bulmak ayrı bir şey”. Gazzali ise yüzme bilmeyenleri uyarmakta: “Yüzme bilmeyenler deniz kıyısında dolaşmaktan men olunur, mahir yüzgeçler değil”. Doğru! Ama mahir yüzgeçlerin boğulduğu da vakidir. Ve mahir yüzgeçlerin boğulmasından duyduğumuz üzüntü yüzme bilmeyenlerin boğulmasından duyduğumuz üzüntüye benzemez. İncinin çıkarılmasında yatan trajedi bu işte. Derin su sarhoşluğu, vurgun ve boğulan bir “mahir yüzgeç”.

En güzel ve kıymetli inciler hükümdar hazinelerinde yatmış yüzyıllarca. Ve ne olmuş? Ya bir uğursuz hikaye, ya bir incili yorgan. Ya bir incili beşik ya da bir güzelin gerdanına kolye. (Ama yanlış bilinir, inciyle güzelin birlikteliğinde güzelliği artan, güzel değil incidir).

İncinin psikolojik imgesi “uğrunda her şeyin feda edilebileceği çok yüksek kıymet”. Doğru olmalı. Yoksa Dante, ömrü boyunca sadece üç kez gördüğü ancak uğrunda hiçbir kadın için yazılmamış şeyler yazarak onurlandığı Beatrice’yi “inci yüzlü sevgili” olarak tavsif eder miydi?

Zekatı olmayan inci, İslam coğrafyasında ve yerli kültürde Kur’an ve hadisten başlayarak edebi metinlere dökülen bir imaj şelalesinin esin kaynağı.

İslami edebiyat Hz. Peygamberi dürr-i yekta, dürr-i yetim olarak istiare ediyor. “Yıldız inciye” benziyor. Çok katmanda okunabilecek cennet, en yakın anlamıyla, “altın bilezikler ve incilerle süs”lenecek müminlere “saklı inciler gibi” “nedimler” vaad ediyor.

Ekonomik gösterişinde şımarık altın ve oksijen temasında kirlenen dayanıksız gümüşe nazaran inci ne kadar daha çok şey söylüyor. Sevgilinin dişi, teri, göz yaşı. Teni, varlığı, anlamı, mahiyeti. Giderek ta kendisi. Eski edebiyatta bizatihi sözün kendisi de inci. Ne daha evvel kullanılmış imajlarla, ne de kullanılmamış imajlarla yapabilen divan şairi, ilk bakışta, delinmemiş incinin peşindedir, kullanılmamış imajların. Ama yine de “tanıdık” bir söz denizinin incisini arar. O denizden inciyi bulmak ve çıkarmak apayrı bir maharet, sözün dalgıçlığını ister, ki o da gerçek dalgıçlıktan daha az zor değildir. Tıpkı gerçek dalgıçlar gibi söz dalgıçlarını bekleyen tehlike de vurgun, derinlik sarhoşluğu ve yüzme bildiği halde boğulmaktan ibarettir çünkü. Derin denizlerin bilmediğimiz tehlikeleri hariç.

Fakat her dalıştan inci çıkar mı? Elbet hayır. “İncinin bir başka denizi varsa”, onu bulunamayacağı denizlerde neden aramalı? Ali Ufki ilahilerinden birinde,

Bahr-i umman dürriyem

Yerim mekanım kandedir

Denerek, bu bilinmezliğe bir gönderme mi yapılıyor acaba?

Denizlerden gelen inci yine denizlere gitmeli. Yitebileceği en uygun yer bir suyun kıyısı, bazen havuzlarda yitse de. Sultan İbrahim’e hak vermekle Cemil Meriç ne kadar da haklı, “Balıklara atılmak için yaratılmamış olsaydı, incinin denizlerde ne işi vardı?”

Bir inci damlası. Nelere mal oluyor! Hal böyleyken kimin hakkı?

Ömrünü tehlikeye atan dalgıcın mı?

Erkin ve gücün yeryüzündeki tartışmasız sahibi hükümdarın mı?

Yoksa inciyi daha güzel gösteren güzelin mi?

“Aidiyetindeki hakkaniyet şaibesi”, demiştim başlarken. Hangisine hak etsek inciyi, diğerleri haksız kalıyor. Kalsın. Deniz köpüklerinden doğan Venüs’ü, aşkın ve güzelliğin tanrıçası o güzelim inciyi kucağında Kıbrıs kıyılarına taşıyan istiridye aşkın da adı değil mi? Ve hakkımız olmayanı istemenin bir adı da aşk değil mi? Öyleyse incinin aidiyetinde daima haksız bir taraf bulunacak.

Biz, ekonomik endişesi ağırlıklı hesaplar çıkara duralım.

İnci, susuzluğuyla ağzını Nisan yağmuruna açmışlığının kefaretini ve karnında bir inci büyütmüş olmasının bedelini “kırılmakla” ödeyen istiridyenin hakkı olmuş olmasın sakın?

İstiridyeyi kırmazsan inci çıkaramazsın!

İstiridye kimin?

Denizin.

Ya deniz?

Susalım!

Çöl

Nazan Bekiroğlu
Çöl
Çöl, üç harf alfabede. Şiirde birkaç beyit. Tek hece gramerde.
Lügatte tek kelime.

Bir büyük yangın, bir büyük boşluk. Adı çöl.

Varlığın kaynağı ama, bulmanın ve bilmenin. Adı yine çöl.

Güllerin rengi çölün yangınından değil mi? Mecnun çölde bulmadı mı Mevlasını? Güzeller güzeli Yusuf, Züleyha’ya çölden gelmedi mi? Dahası Yusuf’a ailesi, onlar da çölden gelmedi mi? Musa çöle sığındı, ateşi çölde buldu. Çöl, Musa’nın bahtıydı. Öyle olmasa Musa, Rabbini çölde mi bulurdu?

Alemlere rahmet olarak gönderilen, o, “Çöle İnen Nur” değil mi?

Çöl, yolunu kaybedene, burda su var, diye seslenen ses; ama verdiğinin karşılığını istiyor. Hikayesi, İbrahim’in hikayesi. O da yangını kendi yangınından büyük olana ancak gül veriyor. Çünkü çölün bir yanı dağsa öbür yanı deniz. Bir yanı kumsa öbür yanı fırtına.

Öyleyse Mecnun, Mevla’yı bulmak için Leyla’yı yitirmeli. Yusuf bir kuyuda kaybolmalı önce. Musa çöle düşmek için elinden bir kaza çıkmalı. Kavmi, kendisine vaad edileni tam kırk yıl döne dolaşa çölde aramalı.

Çöl verdiğinin karşılığını istiyor.

Öyle mi? Olsun! Su içmeye eğildiğinde vurulsa da, ceylanların emanet edilebileceği en emniyetli yer yine de çöllerin derinliği. Çöl ki ceylanların şahitliği.

Kaç kamer çölde, kaç fecr? Bir su gibi bırakılmış. Ve gurup, bir saniye bile yerinde tutamadığım. Tek nefes çölün söylediği: Deşt-i Fena. Yani yokluk sahrası. Yani varlık vahası.

Vaha çölde bir dur, bir durak. Bir dua vaha. Vaha geçici, çöl vahayla kalıcı. Çölün bahtı suyun hayaliyle sınırlı. Çölün yaşamı. Arap edebiyatında zuhur eden aruzun “bir çizgi bir nokta bir çizgi bir nokta” yorumu.

Uzun gün-kısa gece. Sıcak gün-serin gece. Yolculuk-vaha. Hararet-su. Ateş-gül.

Her şey bu ritimde. Bir yolculuk bir durak.

Çölün yangını da suyun ritminde.

Vahaya bitişik kelime: Serap. Biri gerçek, biri bir yanılsama. Vaha ne kadar makbulse, serap o kadar tehlikeli. Bu yüzden gökten indirilen su, “çölden gelip geçenlerin istifadesi” içindir de, inkar edenlerin amelleri “ıssız çöllerdeki seraplar”a benzemektedir.

Çöl, ateşin cisimlere yansıyan rengi. Çöl kendi kendisini anlatan hikaye. Çöl, çölün kendi kalbinde taşıdığı serap. Çölün adı kendi içinden geçen gece. Çöl, gecesinin en güzel yerini sabaha verdiğinden çöl.

Çölün kaderi yok çünkü.

İhtişamı, bağrına düşenin yangınından menkul olan çölün sonsuzluğu, çöle düşenin kalbinin sonsuzluğuyla sınırlı. Hepi topu bir ah! Çöllerin yanışı bundan. Ve çölün kıymeti sabah akşam kendisine Leyla anlatıldığından. Çünkü çöl, çöl oluyor ancak kalbin hikayesinde. Güllerin yangını olmasa çölün rengi olmayacak. Yıldızlar dökülmese bir ipin ucundan çölün gecesine, çöl yok olacak.

Kum fırtınasının ateşi, önünde sürüklediği Mecnun’un yazgısından.

Ya bir ceset kalıyor çünkü çöle düşenden geriye, yahut bir efsane.

Ya da bir hiç, ki o en fazlası.

Hiç! Bir çöl defterisiniz ve bundan sonra size ölüm yok demek ki. Çöller uzak. Olsun. Hiçbir uzak duanın erişemeyeceği kadar uzak değil. Ve ölümü tadacak olmanın garantisi, tatmayacak olma tahayyülünden ne kadar daha güzel. Bundan sonra size tehlike yok demek, madem ki Mecnunsunuz!.

Çölde su her şeydir ama yemin yine yıldızadır. Neden? Çölün bir yönünde mutlaka su vardır. Yıldız uzaktadır ama vahaya giden yol yıldıza bakarak çıkarılır. Ve çölün hükmü su kadardır.

Madem ki çölün hükmü suya kadar. Su yoksa madem, çöl toprağında teyemmüme izin var. Su görününce çöl toprağının hükmü kalmaz madem ki.

Öyleyse manasının altında su yatan toprak, çöl. Su, çölün öbür adı.

Çöl kapındayız.

Su razı. Ateş razı. Çöl razı. Yakıcı güneş, boğucu azap, ceylan razı. Tehlikeli çöl yolu, adın su olsun. Yeter ki görünmez maveranda su olsun.

Çöl: Bir bölü kırk milyon ölçekli haritada sarıya boyanmış alan, ilk bakışta.

Son bakışta ceylanların sevdası.

Ya basılmamış olsaydı?

Nazan Bekiroğlu
“Ya basılmamış olsaydı?”
Hüseyin Cahid, neredeyse çocuk denecek çağda, bir hevesle kaleme aldığı Nadide’yi basmaya yanaşmayan Bab-ı Ali kitapçılarına hayretle, “hiçbiri kendilerine getirilen mücevherin kıymetini takdir edemiyordu, böyle büyük bir fırsatı kaçırıyorlardı” demektedir. Nihayetinde, Nadide, başında Ahmed Midhat Efendi’nin bu genç yazara “parlak bir istikbal” vaad eden takriziyle yayımlanır.
Hangisi haklı? Hüseyin Cahid’in ilk kitaplarını basmaya yanaşmayan Bab-ı Ali kitapçıları mı, ona bir romancı olarak parlak bir istikbal vaad eden Ahmet Midhat mi?

Hüseyin Cahid, ilk romanı Nadide’nin arka kapağında “muharririn der-dest-i asarı”, diğer eserleri başlığı altında bir yığın eser adı sıralar ve “kamilen basılmıştır” notunu düşer sahife altına. Henüz on altı yaşındadır. Olgunluk çağında kaleme aldığı Edebi Hatıralar’ında ise şöyle demektedir: “Çok şükür ki bunların hiçbiri basılmadı.”

Dünyaca ünlü Gürcistanlı şair Mayakovski hapishaneden çıkarken, şiirlerini gardiyanlar elinden alır. O zaman üzülmüş olmalı. Lakin sonraları, şiir dilini oluşturmaya çalıştığı bu ilk örnekleri gardiyanlara kaptırdığı için memnundur, “Sağ olsunlar” der ve sorar kendi kendine: “Ya basılmış olsaydı?”

Madalyonun bir de başka yüzü var ama.

Dostoyevski, para için Kumarbaz’ı yazarken Ecinniler diye bir şey “çiziktirdiğinden” söz etmektedir küçümser bir edayla. Oysa Dostoyevski’yi asıl bulacağımız yer Kumarbaz’dan önce Ecinniler’dir kuşkusuz.

Turgeniev Dosto’ya yazdığı bir mektupta Babalar ve Oğullar’dan bahisle “Çok sevdiğim kimseler eserimi ateşe atmamı salık verdiler.” demektedir. Babalar ve Oğullar dünya romanının baş eserlerinden. Turgeniev ya o çok sevdiği kimselere inanmış olsaydı?

İlk yazdıklarını gösterdiği eleştirmenler, Balzac’a, yazmaktan vazgeçmesini öğütlerler. Peki Balzac, bu öğütleri tutmuş olsaydı?

Kafka aralarında Dava’nın da bulunduğu eserlerini yakılması vasiyetiyle dostu Maks Brod’a bırakır. Ya Brod Kafka’ya kansaydı, ya aralarında Dava’nın da bulunduğu eserler ateşle tanışsaydı? Aman Allah’ım!

Yahya Kemal sağlığında kitap yayımlamaz. Ölümünden sonra kimse kitaplarını basmasaydı?

Halit Ziya, edebiyata, tiyatro merakı ile bağlandığı çocukluk yıllarında, okuduğu Macer a-yı Aşk, Esrar-ı Aşk ve sonu aşk sözcüğü ile biten bir yığın eser karşısında babasının kızdığını anlatır. Çamaşır kazanının altında çıtır çıtır yanan bu eserler ona unutulamayacak bir iç ezikliği armağan eder. Halit Ziya babasına inanıp da edebiyattan vaz geçseydi?

Bir yığın soruya bir yığın cevap.

Dostoyevski’nin Ecinniler’i şaheser.

Babalar ve Oğullar dünya romanının baş kitaplarından.

Balzac, dünya romanının iki büyüğünden biri.

Kafka, Dava’sıyla modern romanın mihenk taşı.

Halit Ziya, Türk romanının dönüm noktası.

Yahya Kemal’in, Türk şiirinin neresinde durduğu çokça malum.

Deha ve eser hakkındaki yanılgı; edebiyat tarihinin, okur ve eleştirmen beğenisinin şaşırtıcı yanı. Shakespeare’i bile döneminde büyük kılan şey, ona bizim şu noktadan baktığımızda büyük bulmamızı sağlayan şey değil. Dönemi Shakespeare’in sonnet’lerinin peşindedir. Şair Shakespeare. Oysa Shakespeare tiyatrolarıyla dehadır.

Eser bize gelinceye kadar ne kadar çok tehlikenin arasından süzülüp geçiyor. Deha biraz da kendi farkında olmak ve direnmek. Tehlikelerin en büyüğü, dehanın kendi üzerindeki yanılgısı.

Demek istediğim, bir yerlerde yırtılmış, yakılmış bir Ecinniler, Dava, Babalar ve Oğullar var mıdır? Ölü doğanlar değil doğup da ölenler, aklımın kaldıkları. Dahası, ateşe değmesiyle içimizi yakan eserler de biliyoruz, değil mi?

Fakat hayır. Her şey gibi kitabın da kaderi var. Yazılması “yazılmış” olanın önüne kimsenin geçmesi mümkün değil. Kuvveden fiile çıkacak yazının sevinci ve çilesi, görünmeyenden görünüre geçiş hikayesi. İki alem arasındaki geçiş yazgısı. Yazı orada, bulunmayı ve yazılmayı bekliyor. Şarkılar ve şiirler gibi kitapların da sayısı mahdud. Yazara düşen kendisine yazdırılacak olanı kaleme almaktan ve vermekten ibaret. Yanma ve yitme tehlikesi yok. Varsa, bu da yazının kaderi. Yazgısı “yazılmamak” olan… Amenna!

Bitirirken; deha, ne yazdığının farkında olmak.

Fakat deha biraz da ne yazamadığının farkında olmak galiba. Yakılıp yırtılması gerekirken yayımlanan onca yazı? Mayakovski’nin gardiyanlara kaptırdığı şiirleri hakkında hüküm verme şansımız yok. Ama ya Hüseyin Cahid, Nadide’nin arkasındaki listeyle arz-ı endam etseydi roman dünyasında?

Kara Kedi Ak Kedi

Nazan Bekiroğlu
Kara Kedi Ak Kedi
Her ayrıntısı hesaplanmış kalabalık kareleri, gümbürtülü ritmi ve bu ritim içindeki garip sükuneti ile Kara Kedi Ak Kedi her halde sinemada anlayanlara “yine yapmış yapacağını” dedirtebilecek bir Emir Kusturica filmi. Metin düzeyinde bakıldığında ise “komedi” olarak takdim edilen filmin bu sıfatla sınırlanamayacak kadar zengin göndermeler içerdiği kesin.
Farklı göndermeleri toplayacak müştereklerin en kuvvetlisi “Babalar ve Oğullar” arketipi paydasında. Bu yanıyla Kara Kedi Ak Kedi, babalar ve oğulların etki-tepki prensibi içinde yorumlandığı bir durumlar galerisi. Lakin metnin asıl kahramanları “Torunlar ve Dedeler”. Çünkü bireyin toplumsal bütünle ilişkisinin çingeneler düzleminde irdelendiği metinde babalar hayatın tam içinde, ortada. Torunlar ve dedeler ise hayatı küçümseyecek kadar hayatın dışında. Ancak hayat karşısındaki bu ritüeller dışı tavır, dedeler kadar torunlara da hayatın efendisi olma hakkını veriyor, babalar hayatın kölesi olurken.

Dede konumundaki gerçekten şahane iki ihtiyardan biri, Grga, arabesk-barok zevki, şaibeli ekonomik iktidarı ve ağır destekli ilişkileriyle egemen gücün simgesi. Köklü bir muhabbetle bağlı olduğu eski dostu ise, ölümü beklediği hastahane odasından müzikli bir operasyonla kaçırılmaya gönüllü razı olacak bir sempati abidesi. Orta kuşağın temsilcileri, tilki karşısındaki Pinokyo konumunda daima aldatılan Marko ile daima aldatan Dadan. Torunlara gelince: Marko’nun oğlu, sempatik, akıllı fakat tecrübesiz Zera. Zera’yı bir tür uyanış bilinci ile hakikate çeken, özgür ruhlu, biraz da çılgın kız İda. Dadan’ın evde kalmış kız kardeşi, ismi ile ters yönde müsemma Afrodita. Ve Grga’nın torunu; evleneceği kızda “ilk görüşte aşk” şartı arayan romantik gangster.

Birer karakter olarak tanımamız ve dramatik kurguyu kavramamız için neredeyse “beş dakika araya” ulaşmamız gereken bir örgü içinde, babalara düşen “rol” seremonilere esir olmak. Ahlaksız ve dolandırıcı “yurtsever iş adamı” ağabey Dadan, standart dışı her davranışta yüz yırtmak, ya da tepinmek gibi geleneksel tepkiler vermeyi toplum adına şerefle taşıyan ablalar, kumarda para kaybeder gibi oğlu Zera’yı kaybeden Marko. Ve bu insan manzaraları önünde nikah masasına ayağından bağlanarak oturtulan birbirini sevmeyen iki genç: Afrodita ile Zera.

“Tören bozulmasın, skandal çıkmasın, yıllarca konuşulmasın” psikolojisi içinde; kabuğun özü, törenin ruhu, geleneğin kalbi, ayrıntının bütünü ezip geçtiği yapaylaştırılmış bir yaşamda, babalar, “oyun sürmeli” repliğini paylaşırlar, bedeli ne olursa. Oysa gözyaşı gibi ölüm de, sıra dışı çizgide duran dedeler ve torunların hakkıdır ve bunun adı hayattır. Hayat, onu küçümseyene koşar çünkü ve tören bozulur. Nasıl? (Gerçeği söylemesinin bedelini yitik bir Oscar’la ödeyen) Truman Show’da Sylvia’nın üstlendiği rolü üstlenerek, mucizeler bekleyen masum ve utangaç Zera’da kendi hayatına sahip çıkma bilincini uyandırır İda. Kendi düğününden, dahası ağabeyinden kaçmayı henüz on dakikalık kocası Zera’yla iş birliği yaparak başarır güçlü Afrodita ve nihayet beklediği aşkıyla (Afrodita), romanesk bir dekorda karşılaşır duygusal gangster. Her şey yolunda!

Peki babalar (ve ağabeyler ve ablalar, kısaca orta kuşak) kaybederken çocuklara hayatı kazandıran ne? Zera’yı ve İda’yı, suları kirlenmiş ırmağın üzerinden geçiveren düş gemisi, Mavi Tuna valsi eşliğinde alıp götürmekte. “Happy End” bir parodiye dönüşürken, dedeler bir kenardan gülümseyerek seyretmekte, babalara kalansa arkadan bağırmak: “Geri dön, töreni tamamla”. Hayır. Çingeneler için gül daima uçurum kenarında ama çocuklar cesur.

“Ayna ölüyle ölü, diriyle diri. Babalar çocuklarıyla”. Ama, bu kez çocukların dirimi dedeleriyle. Acaba torunlarına çok yönlü onay ve destek veren dedeler aynı zamanda egemen güç de olmuş olmasaydılar, “hak edilen” mutluluk yine tahakkuk edebilecek miydi? Değil mi ki “benimle konuşurken sus”, Grga’nın kuralı böyle. Üzerinde, filmin bittiği yerde bir öykü başlatabileceğimiz kadar durulmamış bunun.

Yine de siyah kedi ile beyaz kedi, ilk sahneden itibaren kendilerinden beklenen nankörlüğü “yapmayarak” aklanırken, Kara Kedi Ak Kedi, kirleriyle dahi kirlenemeyen insanları sevimli kılmasıyla gerçekten mucize. Hayat mı? O koptuğu yerden devam eder nasılsa. “İyi biten her şey iyidir”. Törenler gibi!

Mezuniyet gecesi

Nazan Bekiroğlu
“Mezuniyet gecesi”
“Gene gelirsiniz. Gene gelirsiniz”.
Karşılıklı bir aldanmanın peşinen mağlup hükmünde vedaya bakan bir cümle: “Gene gelirsiniz”. Mağlup, çünkü araya zaman girdikten sonra bu kente tekrar geldiğinizde. Ne bıraktığınız kent aynı kenttir, ne siz. Ne de biz!

Gelmeyin. Gelmeyin.

Ne okyanus yeşili, “kara” bir denize açılan rampa eski rampadır siz tekrar geldiğinizde, ne de “mehtap, iri güller ve senin en güzel aksin” yerli yerindedir. Bir kuytuda kirli bir ayna da iade etmez artık görüntünüzü.

Ne Raskolnikov’la üstün insanın varlığını sorgularsınız, ne Dmitry arınışıyla yaratılma anının sevinçli ve ışıklı aydınlığına doğar bir Paskalya sabahı, bir de Sibirya’nın buzlu karanlığı. Ne Julyen’in gerçek aşkı tanıması için ölmesi gerektiğini fark edersiniz ne de Meyhane’nin kasvetli sokaklarında içiniz kararır. Oysa dışarıda bahar güneşi tahta sıralarınızda yansımakta.

Zamanı tanırsınız sonra. Zamanı tanımak değildir aslında bu. Zamanı değil, izlerini fark edersiniz çünkü. Çünkü zaman ateş gibidir ve nakkaşlar, öğrenmişsinizdir, ateşi değil ateşin cisimler üzerindeki yansımasını çizebilirler en fazla. Düşünün bakalım siz kim bilir hangi otobüsün dört yıl önceki bir ekim akşam üzerinde (sabah mıydı) getirip suyun kıyısında bıraktığı merserize kazaklı o çocuğun gözleriyle mi bakıyorsunuz hayata? Ey kalbim sen dört yıl önceki sen misin hala? Ne bulutlar eski yağmurları yağdırmaya gelirler, ne siz aynı bulutlar olursunuz. “Saçlarınız itirafçı”, göz altı çizgileriniz şimdiden tutuklu. İçinizde belki onca kitaptan arda kalan tek cümle, hatibi siz muhatabı zaman: “Dur geçme ne kadar güzelsin”.

Ve: Allah’ım ne olur bir ders daha, tek bir ders daha. Fakat hayır. Ateş gibidir zaman.

Her ekim gelir, her haziran dönerdiniz. Gündüzlerle geceler eşitlendi oysa. Şimdi gece gündüzün, gündüz gecenin içindedir. Ve dahi tümden gitme vaktidir.

Bir yığın anının kalabalığında.

Üzeri imzalanmış bir çağrı metni. İlk sahifesi ithaf taşıyan bir kitap. İçi şiir dolu bir defter, bir yığın alıntı. Gül yaprağı, hanım eli dalı. “Pardon, edebiyat öğrencisi miydiniz?” Sonra dergiler, bu gece uykusuz kalacaksınız. Sonra uzun uzun tasvirler, aman Balzac duymasın, birazdan uykunuz gelecek. Ya da “Söz aramızda”, atlayacaksınız. Söz, kimselere söylemem. Söz, dönüp dolaşıp sahibini bulan söz.

Bir yığın anının kalabalığında. Ne kadar çok romanın ve ne kadar çok acının refakatinde. Bir ışık. Bir ışık daha. Bir küçük hayret. Sonra fark etmenin şaşkınlığı. Doğru, yaşamak her şeye rağmen kendi güzelliğini devşirir.

Aslında biliyor musunuz, tekrar geldiğinizde siz belki aynı siz olabilirsiniz, belki kent de yerli yerindedir. Hayattır değişen en fazla. İçinizden ihtilaller gibi geçip gitmektedir. Bir ırmak. Bir yağmur. Bir sürgün. Zamandır değişen en fazla.

Siz şimdi bir yolun sonunda bir yolun başında, gidersiniz.

Ya biz? Kalır mıyız? Ama hatırlayın hani. 9. Hariciye Koğuşu’nun bitişi. Robdöşambr içinde hep aynı kişi: Hasta! Söylemek istediğim. Ne siz. Ne biz. Yani bu rüzgar kokulu sınıflarda olmasak da. Üzeri tebeşir artıklı koyu yeşil bir tahta. Birkaç sıra. Ve ucu denize açılan birçok buğulu pencere. Bir anlatan ve bir de dinleyen. Burada böylece durdukça. Anladınız işte. Beni daha fazla söyletmeyiniz.

Mezuniyet geceniz? Tam vakti. Ne müzik, ne kostüm, ne hazırlığı görülmeden sırtınıza kalan konuşma. Heyecan, koşuşturma. Beyhude. Notların ilan edildiği o upuzun listelerde adınızı aramayı “unutmadınız mı?” yoksa? Sadece öğrenmiş olmak, neyi öğreneceğini ve nasıl öğreneceğini bilmek, yeterli değil mi? Öyleyse tamam, şimdi “mezun”sunuz. Mezun, yani izinli. “Lügate yiğitlik olmaz” mı? Bakın öyleyse: Osmanlıca Türkçe Sözlük. Tam elli bin kelime. Peki ya sizin duygu kabiliyetiniz? Elli bin satır başıyla mı sınırlı kalbiniz? Ya hayalleriniz? Sözcüklere aldırmayın siz iyisi mi.

Yapacak tek şey kalır.

Terk edersiniz kenti yolun sonunda. Saat 12.00’dir, gecedir. İlk bakışta iyi bir saat gibi görünmemektedir. Oysa bu kenti terk etmek için en iyi saat gecedir.

Fakat ne büyük saatin gongu vurur arka arkaya. Ne camdan pabucunuz kalır basamaklarda.

Öptüğünüz kurbağaların prense dönüşmesi hayatınızın asli meselesi olmaktan çoktan çıkmış, şimdilerde öptüğünüz prenslerin kurbağaya dönüşmesini dileme dairesindesiniz.

Yağmur yağar yine de.

Terk edersiniz kenti, gecedir.

Bir otobüsün kim bilir kaç numaralı koltuğunda. Gök gürlerken uzaktan değil, yakından çok yakından. Korkabilirsiniz. Ateşin terbiyesinden geçmemiş miydiniz? Olsun. Bırakın kendinizi korkunun kollarına. Korkmanın da güzel bir yanı olabilir. Yağmur camlarda. Ve siz. Bir hayli “romantik”. Hangi roman? Hangi kahraman? Ve hangi sahne? Şimdi. Ve hangi sezgi?

Bulanır suları kapkaranlık bir gecenin.

Sular derin akmaya başlar. Gecedir. Hadise.

Savrulun, korkmadan. Vaktidir.