Efsanelerin ölümü birbirine benzer

Efsaneler birbirine benzer. Birinden bahsetmek hepsinden bahsetmek demektir. Çünkü hepsinin düşü ile gerçeği, imajı ile hakikisi arasında derin bir uçurum vardır, o uçurumda boğulur giderler. Bu yüzden ölümleri de az çok aynıdır. Ben daha eski bir efsanenin ölümünden bahsedeceğim şimdi. Greta Garbo.

“Şimdiye dek yaşamış en güzel kadın” olarak söz edilir kendisinden. Efsane! Ama Greta tam da kendi efsanesidir ve bu efsane sessizdir. Sessiz sinemanın parlattığı yıldızlardan biri olarak her mana onda bir yüz ifadesine yüklenir. Bakış, bakıştan fazlasıdır. Tebessüm, gözyaşı, öfke, dudak kıvrımı kendi ifade ettiklerinin sınırını aşarlar fazlasıyla. Sözün desteklemediği bir sinema dilini, bu abartılı ifadeyi sesli sinemaya geçtikten sonra bile terk etmez Greta. Sesli film çekmesi o kadar önemli bir olay olur ki, “Garbo konuşuyor!” Öyle ya, “Bir efsane olmaya yazgılı kahramanın sımsıkı örtülü bıçak sırtı dudakları arasından bir sözcük çıktığı hangi masalda yazılıdır?” Susmalı ki hayranları onu istedikleri gibi kurgulasın. Çünkü bir tapınç nesnesine ihtiyaç duyan hayranlar dünyası hem dokunmak ister hem de dokunduğunun dokunulmaz olmasını ister. Yani bir imaj. Burada Greta’ya düşen, basit bir seçim yapmaktır sadece. Ya dokunularak her fani gibi etten kemikten olduğunun bilinmesine rıza gösterecektir ya da dokunulmaz uzaklığında varlığını sürdürecektir. O da öyle yapar. Oyunu kuralına göre oynar ve bir efsaneye dönüşüverir.

Hayranlarının bir tanrıçaya ihtiyacı olduğu kadar o da bir tebaaya mı muhtaçtır ki acemilik yılları hariç, fotoğraf imzalamayan, hayran mektuplarına cevap yazmayan, röportaj vermeyen Greta, filmlerinin galalarına bile katılmaz. Bir efsaneyi yaşatmanın en fazla da yalnız kalmak anlamına geldiğini en iyi bilenlerdendir o, uzak ve dokunulmaz olmak tanrıçalara biçilen ilk roldür çünkü.

Efsanesine biçilen onca rol arasında Anna Karenina’ların en güzelidir o, en unutulmazı. Çünkü onun oynadığı bir Anna Karenina, Greta Garbo’nun oynadığı bir Anna Karenina’dır artık. Rolünün üzerinde durmasına koşullandırılmış bir star olarak Greta her role uyan bir oyuncu değildir gerçi, ama ona uygun roller de eksik değildir ki. Mata Hari ile benzer şaibeleri içeren bir hayatın sahibesi olduğu için “Mata Hari” onun sırtında soluk kesici bir elbise gibi durur, oynadı mı yaşadı mı kimseler bilmez.

Ancak gözleri kör eden bir star ışığının altında kendisi olamamak da Greta’ya ilişkin bir nakaratı şarkı tınısında tekrarlar durur. Efsanesi büyüdükçe o efsaneyi beslemek isteği, bir sürü kural koymasına sonra koyduğu kuralların altında günden güne yok olmasına sebebiyet verir. Greta gerçeğinden çok düşü, sahisinden çok efsanesidir artık ve oluşturduğu imajın altında kalmıştır çoktan. Çünkü oluşturduğu imaj, gerçeğinin yarışa katılmasına izin vermeyecek denli gerçek üstüdür. Greta yarışamayacağı kendi imajının ağırlığı altında kendi üzerine çöken bir yıldız gibi bir kara deliğe dönüşürken, en fazla da kendisini çeker yalnızlığının karanlığına. İmajıyla gerçeği arasında açılmaya başlayan mesafeyi kabullenmek, “dünyanın en güzel kadınından” günbegün, sevimli bir büyükanneye dönüşmeyi hazmetmek onun harcı değildir. O da efsanesini korumayı yeğler. Hatırlandığı gibi kalmak mümkün olmadığına göre hatıralarda kalmayı seçer. Bir daha görüntü vermez, kameraları kendisine yaklaştırmadığı gibi sokağa da çıkmaz neredeyse. İmajın gerçeği rehin almasıdır bu. Oysa sinemayı bıraktığı zaman daha 36 yaşındadır.

Bir starın kendisinden üretilen imajının ne denli tutsağı olabileceğini göstermesi bakımından trajik bir örnektir o. Güzellik, suçsa da suça çağrıysa da, Greta cürmün ilk elden zanlısıdır. Cezaî müeyyide? Kolay değildir dünyanın gelmiş geçmiş en güzel kadını olmak, bedeli ödenmiştir.

Ağır bir bedeldir bu. Fakat filmi bir de geri saralım. Başarmıştır istediği şeyi. Hiçbir yeni aynanın derinliğine görüntüsünü düşürmediği için hep son göründüğü gibidir ve yansımadığı perdelerde bitmeyen bir filmdir Greta. Hâlâ!

Mezuniyet günü

İçi çeşitli şikayetlerle doldurulabilecek “her şeye” rağmen üniversiteyi dinamik, yeri gelince muhalif düşüncenin nabzının attığı damar olarak görmek isterim, hâlâ. Üniversite gençliği karşısında taşımayı yeğlediğim duygu da dikkat, izleme ve merak üçlemesinin etrafında birleşir. Üniversite gençliği şefkatten önce saygı duyulması gereken bir muhataptır benim için.

Lakin dört yıl emek vermenin, her gün görmenin, alışkanlıktan öte bir şeyin, bazen sitem etmenin, bazen didişmenin ama çokça sevmenin, artık dahası yok son-ucu olan günde, bütün söz şöhretine rağmen iki lafı bir araya getirmeyi başaramayan bir hocanın kaleme alacağı yazıda şefkat her duygunun önüne geçecek; peşinen biline.

Son ders, son sınav. Birkaç gün sonra da mezuniyet günü gelir çatar. En asi öğrenciyi birkaç saatliğine de olsa muti, en asık yüzlü hocayı aynı zaman zarfında güler yüzlü kılan bu tören, cümlenin gizli öznesini de ilk kez çıkarır bu kadar aydınlığa. İlk kez; çünkü ilk karşılaşmada taraflar bellidir ve iki hanelidir. Kürsü ve sıra. Biz ve siz. Hoca ve öğrenci. Oysa oyunun, üniversite sıralarında görüntüden iyice çekilmiş olsa da asli bir figürü, gerçek bir öznesi daha vardır. Aile. Anne mi baba mı, ikisi birden mi? Hatta kardeşlerin, dayıların, teyzelerin de karıştığı daha fazlası mı? Yoksa hiç yok’u mu? Aile cihetinden iyice yoksulu mu? Fark etmez. Değil mi ki sürecin, maddi ve manevi katkı payı daima onların hanesinden çıkar. Ve o gün ilk kez baş köşede dururlar.

Çoğu öğretmen, polis, çiftçi, emekli, ev hanımı, işsiz, işçi, anneler-babalar, yakınlar o gün tribünleri doldurur ve o gün koskoca rektörler, dekanlar, profesörler, öğretim elemanları yemyeşil çim döşeli bir stadyumun parkuru üzerinde, kalabalığın gözleri önünde, kara cübbeleriyle yürümekten, sadece zihinlerini değil gövdelerini de görünür kılmaktan asla incinmezler. Esirgemezler kendilerini. Gövdelerin seyirlik bir nesneye dönüştürülmesi değil azametli bir gövde gösterisidir bu. Görüntüde olsun onandırıcı bir birleşmedir. Ve gereklidir. Buyuz işte. Bu kadarız. Gündelik hayatın ağır şartlarına, bütün zorluklara rağmen varız ve buradayız. Ayrılık gayrilik yok aramızda. Yanınızdayız.

O gün orada konuşmalar, diplomalar, ödüller, her bir şeyler birbirini izlerken bir yandan da dört yıl boyunca olmadığı kadar çok fotoğraf çektirilir. Bir şeyin son kez olduğunu bilmek yakıcı bir bilgidir çünkü. Dört yıldır susulan orada söylenmeye başlanır. Eteklerdeki taşların döküldüğü bile vakidir. Akşam inerken ince bir hilal çakılır göğe ve tören biter. Havai fişekler atılırken bütün gözler göklerin şaşaasına çevrilmiş, bir hoca kendi tenhasına çekilir. Sonuna mı gelip dayandınız şimdi? Dönmemek üzere gittiğinizden mi bu telaş? Bir ümit. Bir kez daha aynı kapılardan geçilebilir mi? Aynı cevaplara aynı sorular sorulabilir mi? Ama yo! Yıllar sonra aynı şehre aynı cümlelerle ve aynı kapılardan geçerek girseniz bile kimse kimseyi kandırmasın artık siz o siz değilsiniz. Zamanı kim geri çevirebilir? Oysa rüzgardan, yağmurdan ve buluttan bir giysi giydirmiştik üzerinize. Elma çiçekleriyle dolu bir vadi bile öyle kendisi kalmışken sahi siz ne kadar da değişmişsiniz. Kalabalık dağılırken düşünceler tam da orada kesilir. Üçgenin en uzak iki köşesi gelir bir araya gider ayak. Hoca ve aile. Arada hatt-ı vasatiyi yine öğrenci oluşturur. Hocam! Bu Annem! Bu Babam! Teyzem! Büyükannem… Uzar gider bu tanışma faslı. Oysa hayret! Biz bu “çocukları” hep bu sıralarda oturacaklar sanmışız, dört yılın evvelinde nerede olduklarını düşünmediğimiz gibi onları getirip de bu sıralara bırakan birilerinin varlığını bile hiç hesaba katmamışız. Sanki hep bizimmişler. Ama işte gün gelmiş. Emanetin sahibi, verdiğini geri almaya gelmiş. Ve bir sorusu varmış: “Emanetime iyi baktın mı?” Tüyler ürpertir bu görünmez soru. Alın emanetinizi ona iyi baktık biz diye/bilmeyi ne çok isterdim. Bizim de gün geldi, huysuzluklarımız oldu. Ufak tefek kaprisler de yapmış olabiliriz. Ama inanın ki sizinkilerden daha farklı değildi. Ona iyi baktık biz, alın emanetinizi.

Başlarken

 Başlarken

Nakkaş döndü dolaştı, yine aynı bahçeye geldi.Nakkaşın zamanı geniş, İstanbul’un lâle devrine kıyısından köşesinden yetişti. Bir nisan vakti, cübbesinin yenlerini rüzgâra vere vere, bahçelerinden bir son gün telâşıyla geçti. Tarhlarını, yollarını, manzarasını, göklerini seyretti.
Bir suyun derinliğinde lâle gölgeleriyle yüz yüze geldi. Her bir lâle dalında kendi kendisini devretti, bambaşka bir görüntüde resmetti. Yapraklarının sathında hatmetti. Renginde ezber, biçiminde şerh etti. Her bir kıvrımından geçmişe dair bir yol açıklığı, geleceğe bakan bir göz aydınlığı diledi. Her birini yeni baştan tanıdı. Bir tanışlık bıraktı kendisinden. Bir merhaba aldı. Unutmuştu, hatırladı.

Şeb-i yeldaların önünde siyahın tekinsizliğini yorumladı morla. Beyaz bir lâlenin gölgesinde bütün bir şehri akladı. Alev almış ruhsâr-ı güllerin ağzına emanet etti olanca hevâ ve hevesini. Ne varsa içinde karanlık bir çığlıkla savurdu, bir heceye sığdırdı ömr ü âhını, göklere saçtı külünü, alevini.

Aynı bir harfe döner gibi döndü lâle münhanilerine. Mızraklı bir İstanbul lâlesinin önünde bir hikâyeye tam da yaprağın koptuğu yerden eklenebilirdi. Ama yo! Zamir o zamir değil, bir daha o eski kelimeleri ağzına almamaya yemin etti. Bir yılan gömleğini sıyırır gibi sıyırdı sırtından bütün kimliklerini, sıyırdı cübbesini. Sonra döndü bir lâle kadehinin etrafında bin bir kere, sema etti. Bıraktı kendisini okumayı, kendisinden de isimlerinden de geçti.

Kendisini bundan böyle nakkaş bildi, o isimle bir göründü bir kaybolmadı. Ölmemişti dirildi.

Bir de: Zaman, kendisini bile eskitir. Bütün vaveylasına rağmen lâle sadece bir haberdir, devri gelip geçicidir. Devir her daim gül devridir. Çünkü bir tek o yedi verir. Nakkaş kendisine yepyeni bir kimlik biçerken ilk kez bunu bildi.

Gerisi umulur ki kendiliğinden gelesi…

Aynı gün, aynı köşe.

Görece bir avuntuyla gözlerimi kapasam her şeyin bir saat gibi, durduğu yerden işlemeye başladığını sanacağım. Neredeyse bu dünyada da zamansızlığa inanacağım.

Bu köşeden sessiz sedasız ayrılıp kendi köşeme çekilirken geçerli tek mazeretim haftalık düzene ayak uyduramamışlığımdı. Düz cümlelerin gündelik lisanına sığdırmayı bir türlü başaramadığım yazıların her hafta çıkarılması büyük bir iç emek gerektiriyordu ve yazı da her zaman kendiliğinden gelmiyordu. Yazıyı kendi gidişime uydurmak değil ama kendimi yazının gelişine bırakabilmek için bir vedaya değilse de ayrılığa evet demek mecburiyetinde kalmıştım o zamanlar. Üzerinden yıllar geçti.

Zorunlu olmadan yazmak büyük bir ayrıcalıktı zannımca. Öyle de oldu ilk zamanlar. İstediğim vakit yazmanın, istediğim kadar yazmanın tadını çıkardım doya doya. Araya kitaplar girdi. Sevinçler. Şaşkınlıklar. Kırıklıklar. Yıkımlar. Kısacası hayatın ta kendisi ve onun yazıya vuran ya da vuramayan yorumu, gölgesi, silüeti, benzeri vesairesi.

Fakat geçen zaman içinde, kitabın kesmediği bir hızı fark edip de içimden geçip giden onca cümleyi sıcağı soğumadan, kısa menzilli bir yol aralığında paylaşmak istediğimi fark ettiğimde özledim en çok da bu pazar köşesini. Eskimeden, tükenmeden, hayatiyetini yitirmeden. Oysa öyle çok cümle yitirdim ki.

En çok da yazarını sahiplenen, ona her yazarı mutlu edebilecek bir etkileşimi yaşatabilen Zaman okurunu özlediğimi itiraf etmeliyim şimdi. O ki beni Zaman’sızlığımda bile yalnız bırakmadı. Gönül bağımız süre gitti. En çok da bu nedenle galiba, bir kez daha evet dedim.

Benim içim belli olmaz gerçi. Tembellik edip de pazar yazısını cumartesi öğle evveline sıkıştırdığımda, vakit daralıp da nefesim sıkıştığında kendime yeniden küsebilirim. Bazı haftalar eğer yazı “gelmezse” kaçamak da yapabilirim. Çok bunalırsam yeniden fasıla isteyebilirim.

Ama şimdi buradayım.

Uzun zaman evveldi. Bu sütunda yayımlanan son yazımda “Bu bir veda değil ama ayrılık” demiştim, sütun sonuna not düşülmüş belli belirsiz bir cümleyle. Ya da benzer bir şey, belki tam tersi.

Ama o cümleyle kastettiğim her ne idiyse sonu vardı.

Sonu geldi.