Sürücü kimliği

Son yıllarda bir yetenek geliştirdim. Yüzünü görmesem de yakınımdaki aracın sürücüsüne dair az çok bir tahmin yapabiliyorum. En kolay tanınanlardan başlayalım. Yolların, kendilerini yolların sahibi sanan şımarıkları vardır. Bu sanı, yolları bir iktidar alanı kendilerini de muktedir olarak algılama ihtiyaçlarından kaynaklanır.

Sollanmayı gururlarına yönelik en büyük saldırı, yol vermeyi iktidarlarından bir eksilti sayarlar. Çünkü iktidar, gücün sınanmasını değil uygulanmasını dayatır sadece. Bu gücün sahipleri çoğu iyi sürücülerdir aslında. Fakat ruh olgunluğuyla beslenemeyen gücün çirkin gösterişinde bir trafik narsisizmi yatar. Yolların turnusol kâğıdı üzerinde dünyaları, dilleri, değer yargıları farklılaşır. Bazıları çabuk hırsızdır, bazıları acımasız. Şımarık ve hazımsız. Kimsenin yoluna çıkmasalar ne iyi olur, kendi benzerlerinden başka.

Trafikte en saygın olanlar usta sürücülerdir. Ne gösteriş yapmaya ihtiyaçları vardır ne de öfkeleri burunlarının ucundadır. Sadece kendi güvenliğini değil muhatap olduğu araçların da esenliğini düşünmek sorumluluğunda, bir ıraksak aynadan yolun en uzağına bakmak da onların özelliğidir. Taşıtlar insanları taşımak için vardır onların haritasında ve gaye sadece menzile selametle ulaşmaktır. Artistler grubunun en ateşli temsilcileriyle yarışa girmeyecek kadar görmüş geçirmiş, acemi sürücülere öfkelenmek yerine öğretici. Yeni yetme spor otomobiller onları sağdan soldan gagalarken, hepsine gücü yetesi olduğu halde bunu esirgeyenlere mahsus bir vakarla akar giderler. Kendileri emin siz emin. Yazık ki sayıları azdır.

Bir de şu var. Siz meskun mahal dışı doğal hızla seyrederken, sol şeritte 30 bilemedin 40 km ile giden bir otomobile yetişirseniz yolların en sevimli ama en tehlikeli tipiyle karşılaşmanızın zamanı gelmiş demektir. Selektör, korna paraziti çıkarmamaya özen göstererek arkasına takılsanız da sabrınız taşar sonunda. Önce kibarca yol istersiniz. I-ıh! Defalarca? Fark etmez! Bu kez Allah’a sığınıp sağa kayar, burun hizasında yavaşça dönüp baktığınızda (direksiyon başındaki eğer bu grup sürücülerin tescilli temsilcisi, muhtemelen 50 yaş üstü yeni ehliyet bir hemcinsim değilse) dünyanın en sevimli kompozisyonuyla yüz yüze gelirsiniz. Yaşı 80 civarındadır. Nurani bir yüzü çevreleyen bembeyaz bir sakal göğse kadar sarkmaktadır. Yüzyılların yorgunluğunda ama otomobil kullanıyor olmanın da dinçliğindedir. Fakat bazen içlerinden sürücülük ehliyetinde delikanlılara taş çıkaranları da çıkar ki günün sürprizi!

Bu arada hemcinslerim dedim de, hayranlık uyandırıcı bir görüntü de trafiğin nötr olmayan erkeksi diliyle konuşursak, otomobili “erkek gibi” kullanan güzeller güzeli usta hemcinslerim üzerinden gelir ki sayıları hiç de az değildir.

Motoru neredeyse sınırsız hacimli otomobillerini 70 km’de kullanan tevazukâr ya da yorgun-argınlarla da, zorlanmış kapasitesi saatte 80 km’yi geçmeyen araçlarının üzerinde kanı durulmayanlarla da bu yollarda karşılaşırsınız. Bu son grup en çarpıcı gösterilerini her biri bir Ferrari ya da Porsche’ye rahatlıkla yakışacakken bir Doğan ya da Şahin’e mahkum kalanların üzerinden gösterir en fazla. Didişmeye gelmez, yol verin, geçip gitsinler.

Son olarak bahsetmem gereken, riskli bir gruptur; otomobili şiir gibi kullananlar. Çevik, hızlı ve hakim fakat tehlikeli. Bu ataklık birilerini ezmek, hiçlemek için sokulmaz tedavüle. Tam tersi onlardan da öğrenilecek çok şey vardır ama en güzeli onları izlemek ve kendinizi bir yolcu olarak o sürüşe bırakmaktır. Yol işaretleri silinmiş deli yağmur otobanlarda ya da kavrama noktası şaibeli ve hayli eski bir otomobille rampada kalmak bile onlara duyulan güveni sarsmaz. Zaman zaman kural ihlalleri yok mudur? Vardır, evet. Ama bu, usta şairin grameri isteyerek hiçe sayması ve sözü riskli alanlara cesaretle sürmesi gibidir. Eğer ciddi bir kazaya uğrarlarsa bilin ki kendilerinin değil acemi ya da şımarık sürücülerin sebebidir. Gel gör ki kaza çok kez faili belli olsa da bir’den fazla öznesi olan bir cümledir.
02 Ağustos 2009, Pazar

Şiddet ve kötülük, ama merkezde kim var?

Estetize edilmiş bir şiddet ve kötülük olgusunu kotaran sanat eserleri hükmünü icra ediyor son hızla. Toplumsal duyuş tarzlarımız değişmektedir.

Fazla değil sadece birkaç yıl evveline kadar yarıda bırakıp çıktığımız kaç filmi, kaç diziyi içimize sindirir olduk? Kabullerimizde bir genişleme oluştuğu muhakkak. “Düşünülmesi bile hoş karşılanmayanlar” listemiz gün geçtikçe daralıyor. Öyleyse değer ölçülerimiz deforme oluyor. Her gün yeni bir kelime giriyor lügatimize ve kelime, arkasından manasını sokuyor hayatımıza. Terimle tanışınca kavramına varlık alanı açıyoruz ve her şeyi, tartışılması gerekmeyeni tartışmayı sever oluyoruz. Tartışılan meşrulaşıyor oysa, en azından hayatımızda kendisine bir yer buluyor. İnsani değerler adına tartışmasız kalması gereken alanlar kayboluyor. Bu kayıpla toplumsal bilinç kirleniyor, kirlenmekle kalmıyor insanlık hali olarak anlaşılır kılınıyor. Oysa mutlak ahlâkın, temel insani değerlerin tartışması yoktur, unutuluyor.

Bu “ürünlerin” yetişkinler için olduğu gerçeği kazayı aza indirgemez. (Yetişkinler için olmaları da tartışılabilir, o ayrı bir mesele). Fakat birkaç yazıdır bütün bu anlattıklarımın tam merkezinde biri var: Çocuk. Çünkü globalleşme, internet, sinema, televizyon, medya, çocukları tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar şiddet bombardımanına maruz bırakmaktadır. Çocuklar sinema salonlarına elini kolunu sallayarak girmekte, internet ortamında sakıncalı yetişkinlerle muhatap olabilmektedirler. Onları kontrol son derece zorlaşmıştır. Sonuna kadar korusak, elektronik hayatlarına ambargo koysak bile evden durağa yürüdüğü mesafede karşılaştığı sinema afişlerini yok edemeyiz, marketlerin önündeki gazetelerin üçüncü sayfadan farkı kalmamış ön sayfalarını da.

Araştırmalar gösteriyor ki şiddete ve saldırganlığa yönelik davranışlar yaşamın erken dönemlerinde öğrenilmektedir. Çocuk, karşılaştığı şiddet göstergelerini yorumlayacak güçte değildir. Sosyalizasyon süreçlerinde gördüğü şeyin gerçek mi kurgusal mı olduğunu ayırt edemez. Kurgusal olanı gerçek zannedebilir. Onun olumsuzlanması gerektiğini anlamayabilir ve en önemlisi bu kahramanları örnek model olarak benimseyebilir, onlarla özdeşlik kurabilir. Şiddeti tekrarlayabilir. Tekrarladıkça duyarsızlaşır ve şiddet olağanlaşır, sıradanlaşır.

“Batılı tasvirin safi zihinleri bulandırdığı” doğrudur. Ve en safi gönüllerin de çocuklarda olduğu muhakkaktır. Bu kazanın en korunaksız kazazedeleridir onlar. Neticede kültürü, karakteri ve değer ölçüleri sığ, ruh sağlığı sarsılmış, insani değerleri zayıflamış, sadece bencilleşmiş bir gençlik çıkar karşımıza. Şehir ve apartman hayatı içinde üç ekran, sinema, televizyon ve bilgisayar arasında sıkışıp kalan; börtü-böcek, yaprak-çiçek göremeyen, toprağa basamayan çocuk, bedeni gibi ruhunda da biriken negatif elektriği boşaltacak doğanın sağaltıcı etkisinden de mahrumdur. Entelektüellere düşen her zamankinden daha fazla mücadele etmek, aile olarak da her zamankinden daha fazla bilinçlendirmek, korumaktır.

Kaynağı hakkındaki bütün farklı görüşlere rağmen ben inanıyorum ki şiddet ne tümüyle yaradılıştan gelen bir duygudur ne de tümüyle toplumsal etkiler sonucunda ortaya çıkar. İnsan, özünde tümüyle kötü ve şedit bir varlık değildir ancak onun yapısında şiddet ve kötülüğü taşımaya müsait bir kıvam vardır. Öyleyse şiddet öğrenilebilir bir davranıştır. Öyleyse tedbir, çocuğun ruh ve beden sağlığını dolayısıyla toplum sağlığını tehdit eden bu davranış biçiminin öğrenilmesini engelleyebilir. Lâkin bu tedbir paketi ailenin boyunu çoktan aşmıştır. Aile, okul ve devletin ilgili kurumları el ele vermeden üstesinden gelinmesi güç gibi görünmektedir. İlgililere duyurulur.

Duyurulur çünkü eni-boyu var, derinliği yok ekranlarda kan da kokusuzdur. Fakat ekranlardan çıkıp da hayata sıçradığında gerçek’leşir ve herkesin başına gelebilir.
26 Temmuz 2009, Pazar

Bu kadar şiddet, peki ama neden?

Yüceltilen tek değer olarak zekâ, bir sanat eseri olarak cinayet ve bir dâhi olarak katil!

Kurgusalların kapağı açılmaya, DVD’lerin play tuşuna dokunulmaya görsün. Ortalık zevk için öldüren, tatmin olmak için işkence eden, pornografik şiddetin ayrıntılı tahayyülünde emsalsiz bir belagat gücü sergileyen ve kendi üzerine dönen sarmal aklın ikna odalarında kötülüğünün gerekçelerini üreten ya da buna gerek bile görmeyen psikopat dâhilerden geçilmiyor. Bunların çoğu statü olarak yüksek ve aydın kişiler. Karizmaları fazla, etkileyicilikleri sınırsız. Herhangi bir eleştiri yok. Yükseltilen tek değer şiddet ve onu gerçekleştiren zekâ. Hak-hukuk, iyilik, merhamet, nezaket, empati, özveri gibi insani değerler, ahlâki kıymetler Hak getire. Her türlü insani değerin bu arada günah kavramının da cetvelden çıkarılması meşrulaştırılmış bir şiddet algısının hayattaki karşılığını oluştururken bireysel sapkınlıklar “insanlık hali”ne dönüşüyor. Anormalite, normalleşirken tüketim piyasasında başköşeye kuruluyor.

Bir bilinç deformasyonunun neticesinde şiddet, tüketim toplumunun ihtiyaçlarına bir yandan cevap verecek diğer yandan bu ihtiyaçları kışkırtacak yeni bir alandır artık. İçi boşaltılmış, dönüştürülmüş, popülerleştirilmiş ve öylece tedavüle sokulmuştur. Bu tedavülün bir yanı tüketim toplumunun rantiyelerine dayanan ölçekte ticaridir. Ticari olarak işkence ve şiddet artık birer sömürü alanıdır, tarafları onun getireceği rant ilgilendirmektedir. Çünkü şiddet çekicidir ve “reyting” getirir. Öyleyse işkence turizmi, şiddet sermayesi. Gittiği yere kadar. Canlı yayın hakiki ölüm!

Fakat bu tedavülün bir yanı ticari ise bir diğer yanı da ideolojiktir. Bir ideoloji olarak kışkırtılan şiddet de değerlerin değersizleştirilmesine göz yummaktadır. Asıl ürkütücü olan budur. Çünkü iyiliği modası geçmiş bir safdilliğe, bir tür budalalık haline indirgeyen, iyi olma halini de egemen olana boyun eğmenin tehlikesiz lisanına, risksiz burjuva ahlâkına yapıştırarak dışlayan bu algı, bütün değerleri değersizleştirmektedir. Sanatlaşırken “İnsanlık hallerinin teşhiri” savunusunun arkasına sığdırılan bu taş atışı, kaç kurbağanın ürkütülmesine değiyor acaba?

Pandora kutusunun içeriğini krallaştıran bu algı Rönesans süreğindeki Batılı insan tipinin doymazlığında gelinen son nokta olarak düşünülmelidir. “Yeniden doğuş”, bugünkü Batı’nın sahiplendiği insan tipinin temelini oluşturur. Bu, artık değerler sıralamasında en üst noktaya kendisini yerleştiren bireyleşmiş insandır ve Tanrı dahil bütün değerler onun altındadır. Böyle bir algı, insanı eşzamanlı bir ölçekte sadece insan olduğu için değerli görmekte ve onun dünyevi mutluluk ve refahı için her şeyi mübah sayacak bir yolun ilk kilometre taşlarını oluşturmaktadır. Ancak günümüze gelip dayandıkta görülür ki teknolojinin ekseninde ve konforun merkezinde bütün ihtiyaçları cevaplanan ama ruh refahının sağlanmasında yetersiz kalınan, dünyevi ihtiyaçları cevaplandıkça çoğalan bu insan aslında, doydukça acıkmış, doydukça doymazlaşmıştır. Evreni kendi etrafında çeviren böyle bir ben’in doyurulması için neler feda edilmez ki? Her şey! O kadar ki doyması için her yolu mübah sayan bu insan için bütün “normal” azıklar yetersiz kalınca devreye sıra dışı azıklar girer. Şiddetin estetik bir tüketim nesnesine dönüşmesi bu toplumsal bilinç yanılsamasının bir neticesidir.

Şiddet her zaman vardır ama yeni olan onun algılanışındaki sınırsız meşruiyet ve muafiyet ile kışkırtılmış cazibedir. Değişen dünya, şiddetin ve kötülüğün bambaşka bir algıyla işlenmesine ve takdim edilmesine ortam hazırlamış, internet, televizyon, globalleşme, medya gücü, iletişim imkânlarının artması da bu algının sansürsüzce yayılmasını sağlamıştır. Denebilir ki ortaya ahlâki bir değişimin hazırladığı, ticari kaygıların da servis ettiği estetize edilmiş bir şiddet ve kötülük olgusu çıkmıştır.
19 Temmuz 2009, Pazar

Şiddet ve kötülüğe dair algının değişmesi

20. asra kadar Batı kültür ve sanatında şiddet, kötülük olgusunun bir parçası olarak olumsuzlanmış, sanat, kötülüğün cezalandırılması gibi bir mesajı açık ya da örtülü olarak daima vermiştir.

Marki de Sade’ın tekinsiz rüyasına ve her dem mevcut Satanizme rağmen şiddet ve kötülüğün saf haliyle yüceltilmesi azınlıkta kalmış, aslolan kötülükle mücadele olarak işaret edilmiştir. Ancak modern dünyaya, özellikle son 25 yıla geldiğimiz zaman bambaşka bir algının tırmanışa geçtiği fark edilir. Kötülüğü ve şiddeti kınayan değil onun üslubuna hayranlık duyan bir bakış açısının kıskacında şiddet ve kötülük artık sanat eserinde muteber nesnedir.

Değer ölçülerinin altüst olmasıyla doğrudan ilişkili bu seyirde gaddarlık, uyuşturucu, özgür ilişki, çirkinlik, bunalım gibi “değerlere” büyük bir tutkuyla bağlanan bir anlayışın hem kendi felsefesini üreterek “yer altında” yaşaması fakat hem de underground edebiyatın ve oradan gönderilen tekinsiz mektuplar olan fanzinlerin hiç olmadığı kadar yer üstüne çıkması ve kabul görmesi dikkat çeker. Bu edebiyat Bukowski’nin ve Fight Club müellifi Chuck Palahniuk’ın parıltılı isimleri etrafında kendi felsefeleri hilafına da olsa popülerleş/tiril/ir ve moda bir tavra ilintilenirken bir yandan da sığlaşır, “sempatikleşir”. O kadar ki egemen olana duyulan tepkinin derinlerde bir yerlerde “isyan ahlâkı” ile birleşmesi, muhafazakâr dile bile underground bir felsefeyi değilse de şer terminolojisini bulaştırır.

Bu tırmanışın oluşturduğu fon önünde modern dünyanın, şiddeti, sanatın çeşitli dallarında ele alışı ve işlemesi de çeşitlenir. İlkinde; daima iyiliği yücelten geleneksel tavrın bir devamı olarak, kötülük ve şiddet anlatılır ama sonunda iyiler kazanır. Kötülük bu anlatımda ayrıntılı olarak gösterilmek yerine birkaç işaret ve ima ile geçiştirilir. Çünkü gaye şiddetin gösterilmesi değil sadece sezdirilmesidir. İkincisinde; kötülük ve şiddet alışılmadık biçimde ve ayrıntılı olarak anlatılır. Fakat bu sert ve teşhirci üslûba rağmen yine de sonunda iyilerin kazandığı ya da kazanacağı ima edildiği için şiddet pornografiye dönüşmez. (Burada pornografi sözcüğü, sair zamanlarda utanç ve/ya tiksinti verecek hususları tam da o yanlarını vurgulayarak ve o yanları için kışkırtıcı biçimde göstermek anlamında kullanılıyor). Bir bakıma, gerçeğin peşinden giderken aykırı görüntülere yer verilmektedir. İyi bilinen birer örnek olarak üçü de Mel Gibson sinemasından Cesur Yürek, Tutku-İsa’nın Çilesi ve Apokalipto filmlerini hatırlamakta yarar var. Bu filmlerde yönetmenin bilinçli ısrarıyla şiddetin alışılmadık ve ayrıntılı betimlemesine yer verilmektedir. Fakat her üç filmde de iyilerin zaferi ya da iyilerin yanında olmak gerekliliği işaret edildiği için şiddet pornografiye dönüşmez, epik bir anlatımın sınırları içinde kalır. İncitse de oluşturduğu hasar geçicidir. Ancak modern dünya kurgusallarında şiddete dair üçüncü bir anlatım var ki şiddet artık iyiliğe ya da herhangi mutlak bir değere “rağmen” değildir, sadece kendisidir.

Edebiyata göre çok daha kolay ulaşılabilir ve tüketilebilir olan sinema bu hususta asıl atılımı yapar. Edebi eserler kadar sinemanın da, dâhi ve entelektüel psikopat tiplerini, hiçbir eleştiriye tabi tutmaksızın sadece seyrettirmesi bu döneme rastlar. Şiddeti yüceltmemekle birlikte bu tarzın önünü açan Tarantino filmlerinin (Rezervuar Köpekleri, Ucuz Roman) saf şiddeti işleyen Saw (Testere) serisi, Hostel (yönetmeni değilse de yapımcısı Tarantino’dur) gibi bir yığın filme uzanan yolun taşlarını döşediği düşünülebilir. Popüler sinemada -benim hatırlayabildiğim- Kuzuların Sessizliği ile şiddete bakış deformeye uğrar. İlk kez bir filmin sonunda iyinin kazanacağı imlenmemiş, parmaklıklar arkasında da olsa katil kazanmıştır. Kötülüğü ve şiddeti yargılayan ve kınayan değil, onun zekâ üslubuna hayranlıkla bakan bir bakış açısıdır artık yönetmeninki: Yüceltilen tek değer olarak zekâ, bir sanat eseri olarak cinayet ve bir dâhi olarak katil!

12 Temmuz 2009, Pazar

Efsanelerin ölümü birbirine benzer

Efsaneler birbirine benzer. Birinden bahsetmek hepsinden bahsetmek demektir. Çünkü hepsinin düşü ile gerçeği, imajı ile hakikisi arasında derin bir uçurum vardır, o uçurumda boğulur giderler. Bu yüzden ölümleri de az çok aynıdır. Ben daha eski bir efsanenin ölümünden bahsedeceğim şimdi. Greta Garbo.

“Şimdiye dek yaşamış en güzel kadın” olarak söz edilir kendisinden. Efsane! Ama Greta tam da kendi efsanesidir ve bu efsane sessizdir. Sessiz sinemanın parlattığı yıldızlardan biri olarak her mana onda bir yüz ifadesine yüklenir. Bakış, bakıştan fazlasıdır. Tebessüm, gözyaşı, öfke, dudak kıvrımı kendi ifade ettiklerinin sınırını aşarlar fazlasıyla. Sözün desteklemediği bir sinema dilini, bu abartılı ifadeyi sesli sinemaya geçtikten sonra bile terk etmez Greta. Sesli film çekmesi o kadar önemli bir olay olur ki, “Garbo konuşuyor!” Öyle ya, “Bir efsane olmaya yazgılı kahramanın sımsıkı örtülü bıçak sırtı dudakları arasından bir sözcük çıktığı hangi masalda yazılıdır?” Susmalı ki hayranları onu istedikleri gibi kurgulasın. Çünkü bir tapınç nesnesine ihtiyaç duyan hayranlar dünyası hem dokunmak ister hem de dokunduğunun dokunulmaz olmasını ister. Yani bir imaj. Burada Greta’ya düşen, basit bir seçim yapmaktır sadece. Ya dokunularak her fani gibi etten kemikten olduğunun bilinmesine rıza gösterecektir ya da dokunulmaz uzaklığında varlığını sürdürecektir. O da öyle yapar. Oyunu kuralına göre oynar ve bir efsaneye dönüşüverir.

Hayranlarının bir tanrıçaya ihtiyacı olduğu kadar o da bir tebaaya mı muhtaçtır ki acemilik yılları hariç, fotoğraf imzalamayan, hayran mektuplarına cevap yazmayan, röportaj vermeyen Greta, filmlerinin galalarına bile katılmaz. Bir efsaneyi yaşatmanın en fazla da yalnız kalmak anlamına geldiğini en iyi bilenlerdendir o, uzak ve dokunulmaz olmak tanrıçalara biçilen ilk roldür çünkü.

Efsanesine biçilen onca rol arasında Anna Karenina’ların en güzelidir o, en unutulmazı. Çünkü onun oynadığı bir Anna Karenina, Greta Garbo’nun oynadığı bir Anna Karenina’dır artık. Rolünün üzerinde durmasına koşullandırılmış bir star olarak Greta her role uyan bir oyuncu değildir gerçi, ama ona uygun roller de eksik değildir ki. Mata Hari ile benzer şaibeleri içeren bir hayatın sahibesi olduğu için “Mata Hari” onun sırtında soluk kesici bir elbise gibi durur, oynadı mı yaşadı mı kimseler bilmez.

Ancak gözleri kör eden bir star ışığının altında kendisi olamamak da Greta’ya ilişkin bir nakaratı şarkı tınısında tekrarlar durur. Efsanesi büyüdükçe o efsaneyi beslemek isteği, bir sürü kural koymasına sonra koyduğu kuralların altında günden güne yok olmasına sebebiyet verir. Greta gerçeğinden çok düşü, sahisinden çok efsanesidir artık ve oluşturduğu imajın altında kalmıştır çoktan. Çünkü oluşturduğu imaj, gerçeğinin yarışa katılmasına izin vermeyecek denli gerçek üstüdür. Greta yarışamayacağı kendi imajının ağırlığı altında kendi üzerine çöken bir yıldız gibi bir kara deliğe dönüşürken, en fazla da kendisini çeker yalnızlığının karanlığına. İmajıyla gerçeği arasında açılmaya başlayan mesafeyi kabullenmek, “dünyanın en güzel kadınından” günbegün, sevimli bir büyükanneye dönüşmeyi hazmetmek onun harcı değildir. O da efsanesini korumayı yeğler. Hatırlandığı gibi kalmak mümkün olmadığına göre hatıralarda kalmayı seçer. Bir daha görüntü vermez, kameraları kendisine yaklaştırmadığı gibi sokağa da çıkmaz neredeyse. İmajın gerçeği rehin almasıdır bu. Oysa sinemayı bıraktığı zaman daha 36 yaşındadır.

Bir starın kendisinden üretilen imajının ne denli tutsağı olabileceğini göstermesi bakımından trajik bir örnektir o. Güzellik, suçsa da suça çağrıysa da, Greta cürmün ilk elden zanlısıdır. Cezaî müeyyide? Kolay değildir dünyanın gelmiş geçmiş en güzel kadını olmak, bedeli ödenmiştir.

Ağır bir bedeldir bu. Fakat filmi bir de geri saralım. Başarmıştır istediği şeyi. Hiçbir yeni aynanın derinliğine görüntüsünü düşürmediği için hep son göründüğü gibidir ve yansımadığı perdelerde bitmeyen bir filmdir Greta. Hâlâ!

Mezuniyet günü

İçi çeşitli şikayetlerle doldurulabilecek “her şeye” rağmen üniversiteyi dinamik, yeri gelince muhalif düşüncenin nabzının attığı damar olarak görmek isterim, hâlâ. Üniversite gençliği karşısında taşımayı yeğlediğim duygu da dikkat, izleme ve merak üçlemesinin etrafında birleşir. Üniversite gençliği şefkatten önce saygı duyulması gereken bir muhataptır benim için.

Lakin dört yıl emek vermenin, her gün görmenin, alışkanlıktan öte bir şeyin, bazen sitem etmenin, bazen didişmenin ama çokça sevmenin, artık dahası yok son-ucu olan günde, bütün söz şöhretine rağmen iki lafı bir araya getirmeyi başaramayan bir hocanın kaleme alacağı yazıda şefkat her duygunun önüne geçecek; peşinen biline.

Son ders, son sınav. Birkaç gün sonra da mezuniyet günü gelir çatar. En asi öğrenciyi birkaç saatliğine de olsa muti, en asık yüzlü hocayı aynı zaman zarfında güler yüzlü kılan bu tören, cümlenin gizli öznesini de ilk kez çıkarır bu kadar aydınlığa. İlk kez; çünkü ilk karşılaşmada taraflar bellidir ve iki hanelidir. Kürsü ve sıra. Biz ve siz. Hoca ve öğrenci. Oysa oyunun, üniversite sıralarında görüntüden iyice çekilmiş olsa da asli bir figürü, gerçek bir öznesi daha vardır. Aile. Anne mi baba mı, ikisi birden mi? Hatta kardeşlerin, dayıların, teyzelerin de karıştığı daha fazlası mı? Yoksa hiç yok’u mu? Aile cihetinden iyice yoksulu mu? Fark etmez. Değil mi ki sürecin, maddi ve manevi katkı payı daima onların hanesinden çıkar. Ve o gün ilk kez baş köşede dururlar.

Çoğu öğretmen, polis, çiftçi, emekli, ev hanımı, işsiz, işçi, anneler-babalar, yakınlar o gün tribünleri doldurur ve o gün koskoca rektörler, dekanlar, profesörler, öğretim elemanları yemyeşil çim döşeli bir stadyumun parkuru üzerinde, kalabalığın gözleri önünde, kara cübbeleriyle yürümekten, sadece zihinlerini değil gövdelerini de görünür kılmaktan asla incinmezler. Esirgemezler kendilerini. Gövdelerin seyirlik bir nesneye dönüştürülmesi değil azametli bir gövde gösterisidir bu. Görüntüde olsun onandırıcı bir birleşmedir. Ve gereklidir. Buyuz işte. Bu kadarız. Gündelik hayatın ağır şartlarına, bütün zorluklara rağmen varız ve buradayız. Ayrılık gayrilik yok aramızda. Yanınızdayız.

O gün orada konuşmalar, diplomalar, ödüller, her bir şeyler birbirini izlerken bir yandan da dört yıl boyunca olmadığı kadar çok fotoğraf çektirilir. Bir şeyin son kez olduğunu bilmek yakıcı bir bilgidir çünkü. Dört yıldır susulan orada söylenmeye başlanır. Eteklerdeki taşların döküldüğü bile vakidir. Akşam inerken ince bir hilal çakılır göğe ve tören biter. Havai fişekler atılırken bütün gözler göklerin şaşaasına çevrilmiş, bir hoca kendi tenhasına çekilir. Sonuna mı gelip dayandınız şimdi? Dönmemek üzere gittiğinizden mi bu telaş? Bir ümit. Bir kez daha aynı kapılardan geçilebilir mi? Aynı cevaplara aynı sorular sorulabilir mi? Ama yo! Yıllar sonra aynı şehre aynı cümlelerle ve aynı kapılardan geçerek girseniz bile kimse kimseyi kandırmasın artık siz o siz değilsiniz. Zamanı kim geri çevirebilir? Oysa rüzgardan, yağmurdan ve buluttan bir giysi giydirmiştik üzerinize. Elma çiçekleriyle dolu bir vadi bile öyle kendisi kalmışken sahi siz ne kadar da değişmişsiniz. Kalabalık dağılırken düşünceler tam da orada kesilir. Üçgenin en uzak iki köşesi gelir bir araya gider ayak. Hoca ve aile. Arada hatt-ı vasatiyi yine öğrenci oluşturur. Hocam! Bu Annem! Bu Babam! Teyzem! Büyükannem… Uzar gider bu tanışma faslı. Oysa hayret! Biz bu “çocukları” hep bu sıralarda oturacaklar sanmışız, dört yılın evvelinde nerede olduklarını düşünmediğimiz gibi onları getirip de bu sıralara bırakan birilerinin varlığını bile hiç hesaba katmamışız. Sanki hep bizimmişler. Ama işte gün gelmiş. Emanetin sahibi, verdiğini geri almaya gelmiş. Ve bir sorusu varmış: “Emanetime iyi baktın mı?” Tüyler ürpertir bu görünmez soru. Alın emanetinizi ona iyi baktık biz diye/bilmeyi ne çok isterdim. Bizim de gün geldi, huysuzluklarımız oldu. Ufak tefek kaprisler de yapmış olabiliriz. Ama inanın ki sizinkilerden daha farklı değildi. Ona iyi baktık biz, alın emanetinizi.

Şiddet ve kötülüğün estetize edilmesi

Paylaşacak çok şey var. Fakat kötülüğün ve onun öz çocuğu şiddetin modern dünyada roman, hikâye, şiir, sinema, tiyatro, çizgi film, reklâm filmi gibi kurgusallarda ele alınış biçimi üzerinde durmak kendi önceliğini dayatıyor. Çünkü sanat, dönen bir ayna gibidir.

Bir yandan kendisi devrine özgü bir algının ürünü olmakla birlikte diğer yandan aynı algının yerleşmesine, kökleşmesine de sebebiyet verir. Kötülüğü ve şiddeti estetize eden bir sanat da sonuçta değerleri değersizleştirir. İşte bu vahim. Bu nedenle birkaç yazı boyunca Jeffrey Burton Russell’ın Şeytan, İblis, Lucifer, Mephistopheles (tümü Kabalcı’dan) serisini de referans alarak bu mesele üzerinde durmayı düşünüyorum.

Kötülük ve onun bir parçası olarak muamele gören şiddet, insanlık tarihi kadar eskidir. Doğal olarak varlığı sabittir. Ahlâki olarak da her zamanda ve her toplumda mevcuttur. Bu haliyle başlangıçtan bu yana insan zihnini ciddi olarak meşgul etmiş, semavi ve semavi olmayan dinler gibi felsefe, psikoloji ve sosyoloji tarafından da ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Bu disiplinler kapsamında gelişen görüşlerden kimi insan doğasının kötülüğü taşıyabilecek bir kıvama sahip olmakla birlikte özde iyi olduğunu öne sürerken kimi de insanın yaradılıştan kötü olabileceği düşüncesini benimsemiştir. Neticede şiddet ve kötülüğün anlamlandırılması itibarıyla bu disiplinler arasında tam bir uzlaşma söz konusu değildir. Ancak her durumda ve her dönemde kötülük ve buna bağlı olarak şiddet karşısında insanlık adına ortak bir tavır alınmıştır.

Oysa sanat bu kadar istikrarlı değildir. Şiddet ve kötülük sanat eserine dönüştürülürken onun ele alınış ve takdim biçimi dönemden döneme, toplumdan topluma değişir. Örneğin bizde geleneksel sanat korku ve bir fıtrat bozumu olarak gördüğü şiddet üzerinde ısrarlı değildir. Batı’da ise kötülüğün ve şiddetin ele alındığı eserler Romantizm’e kadar onun iyilik karşısında insani ve Tanrısal değerler adına ezildiği örneklerdir. Goethe’ninki dâhil bütün Faustlarda iyi ve kötü arasında savaşan insanı temsil eden Dr. Faust, ruhunu Mephisto’ya satmış, mukavele evrakını da kanıyla imzalamış olmasına rağmen saf iyiliğe şeytanın sunduğu dünyevi zevklerden değil, içindeki iyinin açtığı yoldan ulaşır. Bu nedenle ruhu göklere ilâhiler arasında yükselir. Shakespeare’in kötülüğü sırf kötülük olduğu için seven ürkütücü ama unutulmaz kahramanları da sonunda iyiliğin etkisi altında yok olurlar. Ancak kötülüğün iyilik karşısında insani ve Tanrısal değerler adına ezildiği bu tür yapıtlar Milton’un Yitik Cennet’i ile son büyük örneğini verir. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda bu kavram Rasyonalizm tarafından değersizleştirilir ve Romantizm tarafından çarpıtılır.

Romantik dönem kötülüğü, bireysel özgürlük adına soylu bir başkaldırı cesareti olarak değerlendirmekten, İblis ve Prometheus’a yücelik atfetmekten, semavi dinlerin dışladığı Kabil karakterine de kahramanlık izafe etmekten geri durmaz. Byron’un Cain’i alışıldık Kabil tiplemesinin dışında bir kahraman örneğidir. Shelley’in Prometheus’u da öyle.

Yine de dikkat edilmesi gereken önemli husus; romantik ruhun ihtiyaçlarına uygun bir kışkırtıcı olarak kötülüğün en fazla olumlandığı hallerde bile onun görece daha yüksek bir iyi için olduğu esası değişmez: Özgürlük için, daha yüksek bir ahlâk için vs. Kötülüğe duyduğu bütün ilgiye ve fantazyalarının ürkütücülüğüne rağmen Baudelaire bile sebepsiz saf kötülüğün peşinde değildir. Bu kapsamda kötülüğü saf kötülük olarak yücelten, sadece kendisi olarak isteyen isimler olarak La Mettrie ve Lautréamont akla gelebilir. Ama Marki de Sade en şöhretlisidir.

Erdem ve yasayı hayal ürünü, merhamet, sevgi ve nezaketi engel olarak değerlendiren Sade Markisi için tek değer şahsi zevkin yüksekliğidir. Bu, başkalarına işkence etmek hatta öldürmek bahasına da olsa bir şey değişmez. Unutulmamalı ki Sadizm onun isminden türeme bir terimdir ve gördüğü tekinsiz rüya modern zamanlarda gerçeğe dönüşecektir.

21 Haziran 2009, Pazar

Gölge oyunu

Bugüne değin kaç adet sınav kağıdı okuduğuma dair yaklaşık bilgi basit bir aritmetiğe muhtaç. Her dönem için orijinalinden bir Savaş ve Barış hacmi. Helâl ü hoş olsun, zaten bu yüzden maaş alıyorum. Lakin o sınav kağıtlarını okumanın pek kolay olmadığını da gizlemiyorum.

Bir kere; kimilerinin dört yıl boyunca alfabesini söksem bile okumaya bir türlü geçemediğim yazıları vardı. Kendi yazılarını kendileri de okuyamadıklarının en masum itirafçıları da onlar ve harflerin birbirine geçmesi yetmezmiş gibi satırların da üst üste bindiği bu yazıların sahipleri nedense hep de fazla yazmayı sevenler güruhundandı.

“Şaka”ları da eksik değildi hani. “Öğrencilik işte”! Mehmet Rauf”un bile tanıyamayacağı Eylül’lerle bu sınav kağıtlarında karşılaştım. Yeniden yazılan “Hürriyet Bayrakları”nı da, Nuran’la Mümtaz’ı kavuşturan Huzur’ları da bu kağıtlarda buldum. Bir yaşıma daha girmedim ama biraz sitem etmek istediğimde öyle bir gülümsediler ki affetmek işten bile değildi. Üstelik yine o kağıtlarda “Hocam, Homeros”un İliada’yı hangi olayla başlattığını bilmiyorum ama Hector’a yakılan ağıtlarla bitirdiğini biliyorum” diye arz-ı hal bile ettiler. Sinekli Bakkal’dan Zaptiye Nazırı Selim Paşa ve Alafranga Hilmi’yi bir çırpıda Yaban romanının kahramanları ediverdiler.

Lakin öyleleri de vardı ki onlara rastlamakla her defasında tatlı bir serap aydınlığı oldum. Onca bildiğimi bambaşka cümlelerle geri dönmüş buldum: “Aşkın girdiği kalpte farkındalık yarattığını, insanın içine sığmayan şeyi sızdırmadığını”, “Derdin şairi şiirde rahatlattığını çünkü tanımlamanın kurtulmalık yerine geçtiğini, ama bazı şeyleri de sadece derdin gösterdiğini”, “Halide Edip kadınlarının imkansız aşkla sınanırken asıl yenilgiyi kendilerinden ne istediğini bilmedikleri büyük bir makamın kapısını açamadıkları için yaşadıklarını”, “Çoğu şeyi örten zamandan geriye yalnızca ebedilerin kaldığını (Caner Arslan)”, “Her katın kendisine göre bir vaveylası olduğunu”, “Yaban’ın en fazla da birbirine yabancı hayatların birbiri içindeki iğretiliğinden dem vurduğunu (Fatih Şener)”… Biliyordum ya bir kez de onların kağıtlarında, onların cümleleriyle okudum.

Ben o kağıtlarda bilmediklerimi de okudum. O kağıtlarda çıktı karşıma “Saldıranla savunanın kanının aynı toprak üzerinde birbirine karıştığı ve o toprakta yangından başka hiçbir şeyin geriye kalmadığı (Nagihan Sandıkçı)”. Troya yıkımını bir atın gözüyle anlatmak da o kağıtlarda mümkün oldu: “Hiçbir eksiğim yoktu. Adeta rüyalardan çıkmaydım. Ne tanrıların suçu vardı ne de şeytanın. İnsanoğlu tamahkardı. (Mert Şahin)”. “Ben yüce Troia atı. Savaşa hileyi karıştıran en büyük şaheser. En başından beri savaşın bedbaht halini anlamam için yüzlerce insanın kanını içmekle cezalandırılmış olduğumu nereden bilebilirdim? (Gülümser Kurt)”.

Ağır felsefeleri yalın gölgelere dökebilenler de onlardı: Platon’un mağarasındakiler “Ateşin ışığıyla oluşan gölgelere inanmış, gölgeleri yüceltmişlerdir (İsmail Tilmaç)”. Ama mağaradan çıkınca? “Gözün karanlıktan aydınlığa çıkması için nasıl bedenin de dönmesi gerekiyorsa örgen ve ruh da birlikte, varlığın özüne, en ışıklı yanına, yani ‘iyi’ye doğru dönecektir (Nihan Bulga)”. Peki ya tekrar geri dönülürse? “İçlerinden birini mağaradan çıkarırsak ışığı görünce gözleri kamaşır. Tekrar mağaraya götürürsek bu sefer de karanlıklara boğulur (Serdar Karadeniz)”.

Hocanın, okuyucuya dönüştüğü anlardı bunlar. Bitmese!

Değil mi ki Sinekli Bakkal”ı gölge oyunu imgesi üzerinden yorumlarken şu cümleleri sarf edebildiler: “Karagöz-Hacivat gibi yer yer didişirler, yer yer sevişirler ve sonunda selamlaşarak ayrılırlar sahneden. Çünkü her ne kadar farklı karakterler olsalar da en nihayetinde aynı perdeye aittirler (Fatma Güney)”.

Şimdi şu satırları kırık dökük yazarken biliyorum bu yazının benden çok onlara ait olduğunu. Bir kısmının ismi için parantez açarken; affetsinler, bir kısmının ismini not almayı unuttuğumu. Fakat müsvedde bir kağıt üzerinde eksiğiyle gediğiyle, şakasıyla ciddisiyle bile adlarıyla adımı “bile yazmak”. Güzel duygu.

14 Haziran 2009, Pazar

Sor bakalım onlara

Bu yazının, kendimi bıraksam gözyaşlarına boğularak anlatacağım bir katmanı, şikâyete yaslanan bir ucu var. Ama bunu kendime saklayacağım. Hocalık tavrımı takınarak ve buruk bir kalple konuşacağım sadece. Dilim döndüğünce anlatacağım. Biliyorum ki his öğretilmez ancak bilgi devredilebilir. Belki o, birkaç zihne çarpabilir.

Bir ideolojiye dönüştürüldüğünde sempatisinin kapsama alanı daralan her şey gibi (feminizm, çevrecilik vs.) hayvanseverliğin de belirli bir sınıfa mahsus, ithal, moda bir duruşa dönüş/türül/mesi korkutuyor beni. Böyle bir bakış bozukluğunda anlam kaymasına uğrayan hayvansever sözcüğünü neredeyse bir sosyete hobisine indirgeyerek itici kılan şey, hayvan sevgisinin insan sevgisine alternatif teşkil ettiği şeklindeki yanılsama. Hayvansever, insansevmezmiş gibi. Oysa bütün canlılara, hatta cansızlara yönelik sevgi, insan sevgisine giden yolun da ilk adımıdır. Hayvan sevmeyen, insanı nasıl sevsin ki?

Fakat burada sevgiden önce söz konusu edilmesi gereken şey haktır. Çünkü sevgi, verip vermemeye bizim karar verdiğimiz bir şeydir. Ama hak öyle değil. Onu, vermek mecburiyetindeyiz. Bunun için, yaratılmış her şeyi Yaratan’ından ötürü seven, sevmenin aynı zamanda bir sorumluluk taşıma ve hak gözetme anlamına da geldiğini bilen eski kültür hayvan hakkı gözetmeyi onu sevmekten üste koyar. Günümüzde hayvan sevgisinin biraz da şaibeli bir terime dönüşmesi bu bilinci kaybetmemizdendir.

Oysa meşhurdur; Eyüp, hasta leyleklerin tedavi edildiği, korunduğu bir mekândı. Sokak kedilerinin beslenmesi için kurulan vakıflar vardı. Kuş evleri şefkatin göstergesiydi eski yapılarda. İstanbul, tavukların aç bırakıldığını fark ettiği anda sorumluları cezalandıran kadılar da tanımıştı. Kanuni, karıncaların bürüdüğü bir ağacı kestirmek için şeyhülislâmı Ebussuud Efendi’ye bir dörtlükle sual ettiğinde, ondan, karıncanın mahşerde Süleyman’dan davacı olacağını telmihen manzum bir cevapla zarif bir gözdağı almıştı.

Menkıbe mecmualarında anlatılır; Abdülkadir Geylani’nin, sitemle nazar ettiği bir kuşun oracıkta düşüp ölmesi üzerine, sırtındaki cübbeyi çıkarıp müridlerine verdiği ve satın bunu, bedelini de yoksullara dağıtın, belki şu kuşcağızın diyeti olur, dediği. Beyazıd-ı Bistami’nin yolda giderken öldüresiye dövülen bir merkeple karşılaştığında onunla aynı yerden kanadığı. Ve daha pek çoğu.

Bunlar menkıbe belki. Pratik hayatta farklı muameleler de gerçekleşmiş olabilir. Ama toplumsal algı kendisini en çok da bu tür rivayetlerde hissettirir ve bu, bir zihniyet halidir. Neticede, uyuyan kedinin rahatını bozmamak için eteğini kesmiş bir peygamberin ümmetiyiz ve kayıtlarda sabittir Ebu Derda’nın ölüm döşeğinde iken devesine dönerek, “Ey deve, kıyamet günü benden davacı olma, sana taşıyabileceğinden fazla yük yüklemedim.” dediği. İlle de Hz. Ömer’in, yerde bulduğu kanlı bir örtünün izini sürerek sırtı yaralı deveyi bulup acısını dindirmek üzere yollara düştüğü. Durumu sual eden Hz. Ali’ye, “Yarın Rabb’im bana, Ey Ömer ben seni halife kıldım, sen neden devenin acısını dindirmedin, diye sormaz mı?” cevabını verdiği.

Yiten bu bilinçtir. Ancak o bilincin sahiplenilmesi halinde; yasalara, bazı belediyelerin bütün iyi niyetli çabalarına rağmen bir türlü çözülemeyen sokak hayvanları sorunu da, sevmeyeni incitmeden ve seveni de riske etmeden, bir biçimde çözümünü bulacaktır. Ancak o zaman bir süs köpeğine cömertçe sarf edilen lüksün bir sokak çocuğundan esirgenmesine duyulan haklı tepkinin tetiklediği yapay kamplaşma da, hedefini şaşırmış öfke gibi kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Bütün bunları canım yandığı için anlattım. Adına ne derseniz deyin, hayvan sevgisi, hayvan hakları veya başka bir şey. İşte o, İslamî, insanî ve medenî bir tavırdır. Üçünden birinde olsun kendisine yer bulamayanlara gelince: Sor bakalım; bu dünyanın sadece kendilerine ait olduğunu onlara kim söyledi?

07 Haziran 2009, Pazar

Nesil yatırımı

Örselenmiş bir zihniyet halinin metaforu olarak “bahçesini yitirmek” sadece benim şehrimin kaderi değildir. Son yarım asırdır neredeyse bütün Türkiye, ifadesini çarpık yapılaşmanın süreğinde bulan bir kayıp halinde. Şehirlerin, bir zamanlar olduğu şeyle aralarına tekinsiz bir unutkanlığın uçurumu girmiştir ve unuttukları hatırladıklarından daha fazla bir şeydir.

Şehir, bahçesini kaybederken kültürel mazisi ve şehir ruhu da yara almıştır. Oysa şehirleri ayakta tutan, onların kıvamını koruyan, köylüsüyle, kentlisiyle, yerlisiyle, göçmeniyle onun ortak bilincindeki kültürel devamlılıktır.

Öyleyse şehirlere, unuttuğu maziyi hatırlatmalı. Şehir, bir zamanlar olduğu şeyle arasına giren uçurumu önce fark etmeli sonra da aşmalı. Bahçeli devraldığımız kentleri hiç olmazsa zihninde bir bahçe kurabildiğimiz nesillere devredelim. Şehirlerin de sakinleri üzerinde hakkı var, emaneti aldığımız gibi iade edelim.

Uzun vadede nesil yatırımı en uygun ilk adımdır. Bundan 20 yıl sonra şehirleri devralacak, onun gündemini belirleyecek gençlerin ruhlarına, algı tarzlarına biçim vermekten söz ediyorum. Çünkü yarınları biçimlendirecek bir zihniyet ancak nesillere yatırım yapmakla elde edilebilir. Bu da ruh imarı, nesil mühendisliği anlamına gelmektedir. Zahmetli iştir. Pahalıdır. Ama en garantisidir. Örnekse Tanzimat, anlamını kavrayacak ve hamlelerini sürekli kılacak gençleri benzer projelerle yetiştirmişti ve kendisini bundan sonra ancak garantiye alabilmişti.

Peki, nasıl gençler? Her şeyden önce estetik duygusu gelişmiş, güzelliği fark edebilen, insan sevgisi, yanı sıra hayvan ve bitki sevgisi de taşıyan, dünyanın insanlar kadar taşa toprağa, börtü böceğe de ait olduğunun bilincinde, empati yeteneği, merhamet duygusu yüksek, özgüvenli, güçlü, kibar, nazik gençler. Ama yanlışlıklar karşısında direnebilen, zorlu mücadeleleri de başarabilen gençler.

Nasıl yetiştirilir onlar, onlara nasıl yatırım yapılır? Okumaya, yazmaya, müzik dinlemeye, tiyatro, sinema ve resim sergilerine gitmeye sevk edilerek. Gezmeleri, görmeleri mümkün kılınarak. Huzurevi, Çocuk Esirgeme Kurumu, hastane ziyaretleri alışkanlığa dönüştürülerek, hayvanların korunması gereken bir şey olduğu öğretilerek. Doğayla iç içe olmaları, mimarinin anlamına ermeleri, güzel yapı ile çirkin yapılaşma arasındaki farkı kavramaları, bahçe kültürüne sahip çıkmaları sağlanarak. Ve daha bir sürü şey.

Çizdiğim programda kültürel baskınlık dikkat çekmektedir ihtimal. Ama öyle de olmalı. Çünkü teknoloji, sanayi, ekonomi, ticaret gibi rahatsızlığı kısa vadede daha çabuk fark edilen “sayısal” oluşumlar özde dil, düşünce, kültür, sanat temeline bağlıdır. Birleşik kaplar gibidir onlar. Taraflardan birinin zayıflaması diğer tarafın da dengesini sarsar, mahiyetini bozar. Kültür yatırımları en az teknoloji yatırımları kadar önemlidir. Ve bizi geleceğe taşıyacak olan dinamik, dağınık parçalar dizisi değil bir bütünlükler cümlesidir. Bu yüzden bir Süleymaniye inşası hâlâ bir Sinan kadar bir Süleyman’ın da varlığını gerektirmektedir.

Bütün bu eğitici etkinlikler arasında kuşku yok ki okumak ve yazmak en önemlisidir. Çünkü okumak da yazmak da dil demektir. Dil ise bir dünyanın nabzının attığı, zenginleştiği, genişlediği, güçlendiği yerdir. Bu nedenle son dönemde hem bazı belediyeler ve valilikler (Trabzon Valisi Nuri Okutan’ın adını bu kapsamda zikretmeliyim) hem de Hayrünnisa Gül Hanımefendi tarafından tanzim ve teşvik edilen okuma günleri gibi yazar-okur karşılaşmalarını da fevkalade önemsediğimi ifade etmeliyim.

Karamsar tablolar çizdiğime bakmayın benim. Hani neredeyse ümitliyim. Ümidim, siyasilerimiz özellikle kültür ve milli eğitim politikalarının iktidarların da üzerinde bir süreklilik taşıması gerektiğini fark ettikçe; kültür yatırımlarının en az teknoloji yatırımları kadar önemli olduğunu fark eden yeni kuşak yerel yöneticilerin sayısı arttıkça, artacaktır. Tekrar etmekte yarar var. Nesil yatırımı zahmetli iştir. Pahalıdır. Ama en garantisidir. Ve bu kavramın terimleşme zamanı çoktan gelmiştir.

Ben de bu şehirliyim

Fındığına uzak kemençesine yabancı kalsam da, kapım sokağına kapalı, kulaklarım şivesine tıkanmış olsa da. Ben, suyun kıyısında kurulmuş ve nicedir üzerinde bir kadersizliktir dolaşan güzel kentimin bahçeli evlerine ucundan kıyısından yetişebilen son nesildenim. Kötü huylu sözcükleriyle gerçeğine eremesem de ben bu şehrin düşüne yetiştim.

Ben de bir bahçeyi dolduran ağaçların üzerine günlerce yağan yağmurları sıcak bir odanın buğulu penceresinden bir çocuk olarak izledim. O eski zaman evlerinin çatılarına karın ağır ağır dökülüşünü seyrettim. Öyle gecelerde masalcı büyük annelerin son örneklerinden birinden “Altın tartmaz” kızın masalını büyülenmiş gibi dinledim.

Meydandaki Melek sinemasının yıkılmasını, Ayasofya’nın eteklerini dalgaların yaladığını hatırlayamasam da, Sahil Yolu’nun yerinde dalgalar, denizler estiğini hatırlayacak kadar eskiyim. Şimdi, gelişi-gidişi bol otoyollara dönüştürülmüş kumsallarda ben de ayaklarımı suya değdirdim. Başkaya’dan dalıp İskele’den su yüzüne çıkmadım ama ben de babamın gözleri önünde boğulma tehlikesi atlattım. Ben de takaların gümbürtüsüyle uyudum, martı çığlıklarıyla uyandım.

Anlatmayı sevebileceğim kışlık konakları, yazlık köşkleri vardı Trabzon’un. Bu evlerde yaşamayı bilen oturaklı beyefendileri, kırık bir şiveyi adamakıllı asilleştirerek koruyan ağırlıklı hanımefendileri. Polita yolunda sıralanmış yazlıklarda şehrin “bir demet yasemen” yüzünü seyrettim. Ben de Arnavut taşı döşeli sokakların sonunda küpe çiçeği, karanfil, hatmi ile burun buruna geldim. Sulanmış taşlıklarda bir yaz ikindisi, sardunya kokusunu içime çektim. Filbahri altında sersemledim. Fesleğene eğildim, hanımeliyle halleştim. Yaprağını incitmeden çiçeğine meylettim. Surların üzerinde büyüyen gölgemle eğlendim. Aniden bastıran kırkikindi yağmurlarına tebessümümü sindirdim.

Yollarım yağmuruna açılıp Fırıncı Rüştü’süne kapansa da, bulutuna açılıp köyünde tıkansa da, hatta ihanetse bunun adı, ben bu şehre suları ve gecesi mavi, minareleri ve gemileri beyaz bambaşka şehirlerle ihanet etmiş olsam da. Yine de bu şehrin her ekim ayını, Uzun Sokak’ın kim bilir hangi köşesine tezgâhını kurmuş kestaneciyi, bir akşamüzeri ansızın kaldırımlarda ışık topları yapan yağmurları bekler gibi bekledim.

Çocukluğum hem benim hem Trabzon’un cennet düşüymüş. Bir cennet elmasında ağırladım bahçeden sürgünlüğün ilk acısını. Konaktan apartmana. Bahçelerden balkona. Ağaçlardan saksılara. Güzel kentimin bahçeli evlerinin bir bir yıkılmasını, yerini çarpık bir apartman hesabının almasını sineme çektim. Bir şey gelmedi ki elimden, bahçesini yitiren kentimin ruhunu ve mazisini de unutmasını sessizce izledim. Kıvamın bozulması, kimyanın değişmesi an meselesi. Nasıl olduğunu ben de anlamadım, çok ani oldu ama beline ağır bir balta yiyip de boylu boyunca toprağa kapanan koca çınarın iniltileri arasında oldu bu.

Demem o ki, sarf ettiğim şunca cümle, şunca kelam arasında. Bu şehre eklemlenebilecek, ona borçlu, ondan alacaklı, dört duvar ve bir iç bahçeden başka bir şey bulamazken ben, Trabzon manzumesini canlı tutacak ana damarın çoğu kesikti bende. Bir yanım bile değil, çok yanım ayrıksı, yabancı. Ama değil mi ki biyografimin vazgeçilmez cümlesiyle, hep bu şehirliyim. “Bir şehri sevmenin şartı ona hizmettir” derdi Orhan Okay hocam. Sevmenin şartı hizmetse eğer ben, bu şehre bunca yıl hizmet ettim. Buradayım hâlâ. Hiçbir yere gitmedim. Şikayet de etmedim, kimselere bir şey demedim. Söz aramızda kalmasın, gitmeye gücü olup da gitmeyenlere özgü bir duruşla, için için bir taşra kibri bile geliştirdim.

Kıyısında köşesinde kaldığım, caddelerinden ürkek bir yabancının adımlarıyla geçtiğim doğrudur her hafta sonu. Yine de yağmurunda kayboldumsa da bu şehrin, denizinde duruldum, bulutunda bulundum. Bu şehrin havasını soludum, ekmeğini yedim, suyunu içtim. Şehirlerin de sakinlerinin üzerinde hakkı var. Şunun şurasında ben de bu şehirliyim. Ben ki, “iyi ki” değil “keşke”yim hep. Neye tanık olduğumu bilsem, hiç daha fazlasını kayıt düşmez miydim?

Başlarken

 Başlarken

Nakkaş döndü dolaştı, yine aynı bahçeye geldi.Nakkaşın zamanı geniş, İstanbul’un lâle devrine kıyısından köşesinden yetişti. Bir nisan vakti, cübbesinin yenlerini rüzgâra vere vere, bahçelerinden bir son gün telâşıyla geçti. Tarhlarını, yollarını, manzarasını, göklerini seyretti.
Bir suyun derinliğinde lâle gölgeleriyle yüz yüze geldi. Her bir lâle dalında kendi kendisini devretti, bambaşka bir görüntüde resmetti. Yapraklarının sathında hatmetti. Renginde ezber, biçiminde şerh etti. Her bir kıvrımından geçmişe dair bir yol açıklığı, geleceğe bakan bir göz aydınlığı diledi. Her birini yeni baştan tanıdı. Bir tanışlık bıraktı kendisinden. Bir merhaba aldı. Unutmuştu, hatırladı.

Şeb-i yeldaların önünde siyahın tekinsizliğini yorumladı morla. Beyaz bir lâlenin gölgesinde bütün bir şehri akladı. Alev almış ruhsâr-ı güllerin ağzına emanet etti olanca hevâ ve hevesini. Ne varsa içinde karanlık bir çığlıkla savurdu, bir heceye sığdırdı ömr ü âhını, göklere saçtı külünü, alevini.

Aynı bir harfe döner gibi döndü lâle münhanilerine. Mızraklı bir İstanbul lâlesinin önünde bir hikâyeye tam da yaprağın koptuğu yerden eklenebilirdi. Ama yo! Zamir o zamir değil, bir daha o eski kelimeleri ağzına almamaya yemin etti. Bir yılan gömleğini sıyırır gibi sıyırdı sırtından bütün kimliklerini, sıyırdı cübbesini. Sonra döndü bir lâle kadehinin etrafında bin bir kere, sema etti. Bıraktı kendisini okumayı, kendisinden de isimlerinden de geçti.

Kendisini bundan böyle nakkaş bildi, o isimle bir göründü bir kaybolmadı. Ölmemişti dirildi.

Bir de: Zaman, kendisini bile eskitir. Bütün vaveylasına rağmen lâle sadece bir haberdir, devri gelip geçicidir. Devir her daim gül devridir. Çünkü bir tek o yedi verir. Nakkaş kendisine yepyeni bir kimlik biçerken ilk kez bunu bildi.

Gerisi umulur ki kendiliğinden gelesi…

Aynı gün, aynı köşe.

Görece bir avuntuyla gözlerimi kapasam her şeyin bir saat gibi, durduğu yerden işlemeye başladığını sanacağım. Neredeyse bu dünyada da zamansızlığa inanacağım.

Bu köşeden sessiz sedasız ayrılıp kendi köşeme çekilirken geçerli tek mazeretim haftalık düzene ayak uyduramamışlığımdı. Düz cümlelerin gündelik lisanına sığdırmayı bir türlü başaramadığım yazıların her hafta çıkarılması büyük bir iç emek gerektiriyordu ve yazı da her zaman kendiliğinden gelmiyordu. Yazıyı kendi gidişime uydurmak değil ama kendimi yazının gelişine bırakabilmek için bir vedaya değilse de ayrılığa evet demek mecburiyetinde kalmıştım o zamanlar. Üzerinden yıllar geçti.

Zorunlu olmadan yazmak büyük bir ayrıcalıktı zannımca. Öyle de oldu ilk zamanlar. İstediğim vakit yazmanın, istediğim kadar yazmanın tadını çıkardım doya doya. Araya kitaplar girdi. Sevinçler. Şaşkınlıklar. Kırıklıklar. Yıkımlar. Kısacası hayatın ta kendisi ve onun yazıya vuran ya da vuramayan yorumu, gölgesi, silüeti, benzeri vesairesi.

Fakat geçen zaman içinde, kitabın kesmediği bir hızı fark edip de içimden geçip giden onca cümleyi sıcağı soğumadan, kısa menzilli bir yol aralığında paylaşmak istediğimi fark ettiğimde özledim en çok da bu pazar köşesini. Eskimeden, tükenmeden, hayatiyetini yitirmeden. Oysa öyle çok cümle yitirdim ki.

En çok da yazarını sahiplenen, ona her yazarı mutlu edebilecek bir etkileşimi yaşatabilen Zaman okurunu özlediğimi itiraf etmeliyim şimdi. O ki beni Zaman’sızlığımda bile yalnız bırakmadı. Gönül bağımız süre gitti. En çok da bu nedenle galiba, bir kez daha evet dedim.

Benim içim belli olmaz gerçi. Tembellik edip de pazar yazısını cumartesi öğle evveline sıkıştırdığımda, vakit daralıp da nefesim sıkıştığında kendime yeniden küsebilirim. Bazı haftalar eğer yazı “gelmezse” kaçamak da yapabilirim. Çok bunalırsam yeniden fasıla isteyebilirim.

Ama şimdi buradayım.

Uzun zaman evveldi. Bu sütunda yayımlanan son yazımda “Bu bir veda değil ama ayrılık” demiştim, sütun sonuna not düşülmüş belli belirsiz bir cümleyle. Ya da benzer bir şey, belki tam tersi.

Ama o cümleyle kastettiğim her ne idiyse sonu vardı.

Sonu geldi.

 

Star – Ádem ile Havva’yı farklı okumak

Nazan Bekiroğlu, Timaş Yayınları’ndan çıkan La: Sonsuzluk Hecesi adlı romanında binlerce yıllık bir hikayeyi, Ádem ile Havva kıssasını yeniden kurguluyor. Dünyadaki bu ilk hikayenin anlamını çözmeye çalışan Bekiroğlu, Ádem ile Havva romanında referanslarını Kur’an’dan seçiyor. Yazarın bu tercihi de şüphesiz onun bu anlamı nerede aradığını bize gösteriyor

Batı edebiyatın hemen hemen tüm anlatılarında, sanatında karşımıza çıkan ilk hikayenin, Adem ile Havva kıssasının farklı bir yorumunu sunmak istemiş Nazan Bekiroğlu. Batılı bir paradiğmadan değil de bu defa İslami bir dünya görüşünden insanlığı sembolize eden kıssayı, yine sembolik bir çerçevede anlatır. Bekiroğlu’nun bu kaygısıyla, hikayenin içeriği uyuştuğu gibi, içinden baktığı dünyanın da zorladığı bir anlatım biçimi aynı zamanda. Burada bir okur için önemli olan farklı tercihin farklı bir anlamlar dünyası yarattığıdır. Yazarın bu bilinçli tercihi, aynı zamanda Müslüman bir öznelliği de kuruyor. Bunun yanısıra belki vurgulamam gereken başka önemli nokta da bu tercihin altında yatan feminist bir duyarlılıktır.

Oldukça karmaşık ve bol referans verilen Ádem ile Havva kıssasının Kutsal Kitap’taki biçimiyle Kur’an’daki biçiminin ayrı olduğu herkesçe malum. İlk Günah, Şeytan, kötülük ve yaratıcılık meselesinin tartışılabileceği bir hikaye olarak karşımıza çıkar roman.

Nazan Bekiroğlu da aslında bu hikayeyle alternatif bir dil oluşturmaya çalışıyor. Bu dili oluştururken sembollere yaslanması, demin dediğim gibi hikayenin kendi örtüklüğünün yanısıra Ádem ile Havva’ya atfedilen saf iyilik kavramıyla da ilintilidir.. İslami bir epistemik yapıda kötücülük nasıl olamaz? Bu roman bunun bir kanıtı gibi sunulur. Dramatik bir sahneden ziyade anlatmayı tercih ederek semboller üzerinden bir gerçeklik yaratan anlatıcı, roman boyunca Kur’an’i dayanaklara sadık kalmaya özen gösterir.

Bir okur olarak beklediğimiz belki de romanda öykünün zengin çağrışımlarının detaylıca işlenmesidir ancak bu anlatıcının kaçındığı bir noktadır, çünkü hikayenin kendisi sınırlarını belirler. Burada açmaya çalıştığım mesele kötülücüllüğün de örtük ve çizgisel biçimde aktarılmasıdır. Şeytan figürü, Batı edebiyatının klasik metinlerinde, sözgelimi Kayıp Cennet, Faust, İlahi Komedya’da çok canlı bir figür olarak karşımıza çıkacakken bu romanda kötülüğe teşvik eden, vesvese veren bir tiptir sadece… Bekiroğlu, hikayeyi buradan beslemiyor, Ádem ve Havva arasındaki yakınlıktan, aşktan yola çıkarak öyküsünü kurmayı tercih ediyor. Ve tabii yazar da çok bilinçli olarak anakronik bir dil yaratır; kılavuz bir kitap eşliğinde ilk hikayeyi yine aynı referanslar dünyasından çizmeye çalışır.

Roman üzerinde tartışılması gereken çok mesele var: Batı medeniyetine, edebiyatına, sanatına temel oluşturan Ádem ile Havva’nın tam zıddıyla edebiyatımızda anlam bulmasını çok önemli buluyorum. İslam kaynaklarındaki hikayelerin edebiyatta girmesini farklı bir öznellik tercihi olarak okumak lázım. Üstelik dil de Kur’an’ın öne sürdüğü paradigmaya da çok uygun. Yalnız hikayede kötücüllüğü ortadan kaldırınca, cazibe noktalarını da yok ediyorsunuz. Yaratcılığın Batı edebiyatında tam bu kötücül damardan ortaya çıktığını, beslendiğini söylemek lazım.. Türk edebiyatında bile kötü karakterin olmayışı Doğulu geleneğe bağlanır. Kötülüğün ve günahın çok soyut ve de içsel olması, hikayenin yapısını ister istemez sembolik kılıyor. Şimdi isterseniz romanda bütün bu sorunların nasıl işlendiğine bakalım:

Roman ‘Lá Sahifesi’ diye bir girişle başlar. Kelime-i Tevhid’in (Lá İlahe İllallah) ilk hecesi olan lá’yı bir isyan tecrübesi olarak görür anlatıcı. Adem’in İlallah’a varması için geçirmesi gereken bir tecrübe; bu tecrübe Cennetten Kovuluş ve İlk Günah’tır.. Anlatıcı böylesi derin bir hikayenin akla sığmayacağını, ancak kalbe doğacağını söyler…

‘Terazinin kefelerini zorlayıp da melek-şeytan, Ádem-Havva, iyilik-kötülük, şuur-irade, kaza-kader hakkında düşünüp durduğum geceler boyunca.. hem kötülük nedir? Kime göredir? Hál irade midir? Şeytan sonra! Kötülüğün nesidir? Sebebi midir bahanesi midir? Benzeyeni midir benzetileni midir? Dahası Ádem, kendi kaderinin neresindedir?’

Anlatıcı bu sorulara yanıt ararken, evet ya da hayır gibi çözümler sunmaz. Bu soruların içinde anlam bulacağı bir kader algısını görürüz.

Anlatıcı Ádem’in şahsında insanın hem iyi hem de kötü melekelere sahip olduğunu vurgular. İnsandaki bu ikiliklerin bir iktidar yarattığına dikakt çeken anlatıcı, Ádem’in insanlığın bir temsili olduğunu vurgular.

İlk günah, yasak ağaç ve kadın

Kutsal Kitap’ta ilk günahın müsebbibi olarak kadın gösterilir; dolayısıyla kadın en başından beri suçludur. Ve ilk günahı işledikleri için tabii insan temiz değildir… Oysa İslam’da insan fıtraten temizdir; günahsız doğar. Bekiroğlu, İslamî bir yaklaşımı hikayeye esas kılar. Bu günaha teşviki merak unsuruyla verir. Yasak meyveyi bir şuur hali olarak sunuyor. Bir günah değil de insanın kendi farkındalığını bulduğu, meleklerle sınırının çizildiği bir durum..

Bir yanıyla Ádem’in trajik durumunu yansıtırken, onun imdadına kelimelerin gelmesi, yani bilginin önceden verilmiş olması meselesi de Kur’anî bir yorum. Çünkü Ádem’e ‘kelimeler verilmişti.’ Bu kelimelerden kasıt apriorik bilgi sistemidir. Zaten romanda bu apriori üzerinden kurulur..

Anlatıcı Batı geleneğinde yer eden kötülük anlayışına karşı bir epistemik yapı kuruyor..

‘Ádem gibi, Havva da dünyaya geldiğinde erkeğini baştan çıkaran, onun yolunu kaydıran ilençli kadın değildi. Bütün bir kadın cinsine üç büyük sancı, üçü de tende, armağan etmemişti…

Lanetlenmemişti..

İlk günahın yüküyle salınmadı bu ilk insan çifti dünyaya…

İlk hata: Evet.

Ama lánet?

Asla!

Yaratan yarattığını lánetlemedi.

Hayır. Lánetlenmiş değillerdi..’ (158)

Ádem’in dünyaya gelişini, dünyada yaşadıklarını, oğullarıyla ilişkisini bir imtihan vesilesi, bir yolculuk olarak okuyan kitap, Habil’le Kabil hikáyesini de insanlığın bir tecrübesi olarak sunar..

Lá, ismi gibi varolagelen bir hikayeyi farklı bir bakış açısıyla ele alıyor… Bekiroğlu’nun bu romanı, Müslüman bakışını, öznelliğini alternatif olarak sunuyor…

AHMET SAİT AKÇAY

Star Gazetesi

6 Aralık 2008 Cumartesi

Kitap Zamanı – İnsanın bütün halleri Âdem’de gizli

Nun Masalları’nın anlatıcısıydı, Yusuf ile Züleyha’nın yazıcısı… Defterin sahifelerine Mor Mürekkep’inden düşürdü harfleri. İsim ile Ateş arasında kalbine sığanları söyledi hep.

Adem ile Havva’nın hikâyesini anlamanın bütün insanlığın hikâyesini anlamak manasına geldiğini öğrendiği gün, Adem’in hikâyesini yazmaya karar verdi.

Çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizliydi. Nazan Bekiroğlu, yeni romanı Lâ’da Âdem ile Havva’yı anlatıyor. Hikâyenin merkezinde Kur’an’daki kıssa ve Hz. Âdem var. Yazar, metninin aynasını dolduran onca anlatının birer “temsil” ve “mecaz” olmaktan öte anlam taşımadığının altını özellikle çiziyor. Nazan Bekiroğlu, coşkulu bir dille söylüyor hikâyesini.

Sizinle yaptığımız son görüşmede,”Bu yıl içinde okurlarınız yeni bir Nazan Bekiroğlu kitabı raflarda görebilecek mi?” sorusuna şu cevabı vermiştiniz: “Yıllardır zihinde gezdirilen, kendisiyle defterler doldurulan, bilek ağrıtan, uyku bölen bir şey var. Şimdi biraz olsun ufkun üzerinden seren direklerinin, en yüksek flamaların görünmeye başladığını söyleyebilirim. Ya kısmet. İnşallah. Ama hâlâ ismini söyleyemem.” Geçtiğimiz günlerde Lâ çıkageldi. Artık biraz daha huzurludur uykularınız. “Uyku bölen” süreçten biraz bahseder misiniz?

İnsan olan, bu ağır emaneti üzerinde taşıyan bir varlık hiçbir zaman huzurlu uykulara kavuşamayacak demektir. Bu metni anlatırken bütün istediğim insan olmanın manasına biraz daha hakkıyla erebilmek, bu doğrultuda anlayabildiğim birkaç şeyi de özellikle gençlerle paylaşmak arzusundan ibaretti. Yoksa Âdem’e, onun gaybî yönüne dair birçok sorunun yakîn cevabı hiç verilemezken bilmenin bize sağlayacağı huzura ermek mümkün değildir. Fakat sadece şu noktada daha huzurlu olduğum söylenebilir ki, bu yazma sürecinde cevabı peşinen verilmiş bir bilgiye farklı bir güzergâhı dolaşarak yeniden vardığım söylenebilir. O da bazı bilginin bize verilmediği, onların üzerindeki örtünün hiç açılmayacağına dair bilgidir. Bunu bilmek bile, yani bilginin bir noktadan sonra bilinmezlikle örtüldüğünü bir kez daha anlamak bile, kurcalamamak, sorgu sual etmemek, verildiği kadarıyla imân ve iktifa etmek, bir çemberin üzerinde aynı yönde ilerleyip de başlangıç noktasına varmak gibi insana bir huzur veriyor. Diğer yandan bu metnin kaleme alınma sürecinde çok şey okuduğumu da sancılı sürecin bir izdüşümü olarak ifade etmeliyim. O kadar ki metin, içimde bir iskelete kavuştuktan yani 2003’ten sonra, bir bakıma metin bittikten sonra okuduklarım bile bir vagon doldurabilecek hacimde. Fakat en fazla Mesnevi, İbn Arabi ve Şeyh Galib’i zikretmeliyim. Hele Şeyh Galip. O kadar ki onu düşünmeden açtığım her paragrafta bile onu hazır buldum. Büyük laflar sarf etmekten korkmasaydım, bütün bir Lâ’nın, Galib’in o meşhur Terci-i Bend’ini, onun da tek bir beytini tefsir için kaleme alındığını, ben fark etmeden bile bunun böyle olduğunu söyleyebilirdim: Hoşça sak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen. Lâ’nın cesareti biraz da bu beytin verdiği güçtendir.

Kitabın “Lâ Sahifesi”nde iddialı bir cümle var: “Bir ömür boyu aradığım hece harfinin Lâ olduğunu bildim”. Bu cümleden ne anlamalıyız?

Çok iddialı değil, çünkü buldum, değil bildim, deniyor. Buldum dense idi bence bu iddia olurdu. Fakat bilmek daha kolay. Bulmanın arkadan geldiğine her zaman inandım. “Lâ”nın aranan harf oluşu meselesine gelince. “Lâ” olumsuzluk ekidir. Hiçlik mesabesidir. Bu hece harfini, insan olmayı yaratılmışların en şereflisi kılan “özgür bilinç tercih hakkı” içindeki inkâr gücü potansiyeli olarak yorumluyorum. İnsan, seçebilen bir varlıktır. Onu diğer yaratılmışlardan farklı ve üstün kılan yanı bu yanıdır. Yani o, reddetmeye gücü olduğu halde özgür iradesiyle doğruyu bulabildiği için değerlidir. Yani İllallah lafzı, oluşun ve idrakin üst aşamasıysa, insan bu aşamaya kendiliğinden değil bile isteye, özgür iradesi ile varabildiği için muteberdir. Bu itibarla “Lâ” hece harfi, insan olmanın kıymetini içkin bir bilinç halinin mümkün olumsuzluk aşaması olarak “Lâ” gerçeğini ifade eder.

Romanda anlatılan Âdem ile Havva, Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı mıdır? Kutsal metinlerdeki kıssa ne kadarıyla yer aldı kitapta?

Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı temel mesaj itibarıyla Kur’an’daki Âdem’den hareketle kaleme alınmıştır. Hikâye Tevrat’ta ayrıntılı denebilecek bir biçimde iki yerde anlatılır, İncil’de ise fazla ayrıntıya inmeksizin zikredilir; bunlar beni ilgilendirmedi. İslâmî gelenek ise Kur’anî kıssayı sabit tefsirinin yanı sıra zaman zaman da birçok ayrıntıyla “süsleyerek” anlatmaktan imtina etmez. Bunların bir kısmı doğrudan İsrailiyat nevindendir ve tefsir kitaplarına bile sirayet etmiştir. İsrailiyattan da mümkün mertebe kaçınmaya dikkat ettim. Ve çok dikkate değer bir husus ki, Yusuf ile Züleyha’nın geleneksel edebiyatımız içinde mesnevi geleneğinde pek çok versiyonu olduğu halde, ki bunların bir kısmı Hamdullah Hamdi gibi İslâmî ilimler açısından fevkalade itibarlı zatlar tarafından kaleme alınmıştır, Âdem etrafında oluşmuş bir mesnevi geleneği yoktur. Demek istediğim, Yusuf ile Züleyha yazarken bana kalemimin manevra alanını genişletme cesareti veren bir mesnevi geleneğine yaslanabiliyordum fakat Âdem hikâyesinde böyle bir gelenek alanından da mahrumdum. O zaman, çoğu kez söylediğim gibi, Kur’an’daki temel mesajla çelişmemek kaydıyla kalem oynatmaya cesaret ettim. Bunu söylerken, Kur’an’da anlatılmayan şeylerin anlatılması meselesinin beni çok zorlayacağını biliyordum. Fakat burada da “kıssa üzerinde düşünme” ifadesini bir izin olarak telakki etmeye cesaret ettiğimi söyleyebilirim. Çünkü bu satırları kaleme alırken özellikle de gençleri insan olmanın anlamı üzerinde düşünmeye sevk etmek gibi ahlâki bir gaye taşıdığımı (belki hiçbir kitabımda olmadığı kadar baskın bir ihtiyaçla) her an hissettim. Onların daha kolay anlayabileceği bir formata cesaretim bu gaye ile izah olunabilir ancak.

Kitapta birkaç yer yerde okuru şöyle uyarıyorsunuz: “Bu aynada her şey temsil, her şey mecaz”…

Bir önceki cevapta dile getirdiğim niyet, ama bu niyete rağmen her an ensemde hissettiğim tedirginlik alanıyla ilgili bir açıklama bu. Gaybî kapıların bize kapalı olduğu bir âleme ilişkin her sahne birer temsil olmaktan öte anlam taşıyamaz yeryüzü muhayyilesinde. Bu temsillerin daha yüksek bir gerçeğin kavranması gayesine hizmet ettiğinden emin olabildiğim anlarda ensemdeki soluğun baskısı azaldı. Bu uyarı bu nedenle yapıldı.

Lâ klasik bir roman değil. Romanla mesnevi arası olarak isimlendiriyorsunuz. Biraz açar mısınız? Niye roman diyemiyoruz?

Bu sorunun cevabı Müslüman Şark’ın Batı’daki anlamda romanın teşekkülüne neden izin vermediğinin de cevabıdır aynı zamanda. Âdem’e ilişkin bir hikâye anlatırken en fazla anlatılmış bir hikâyeye yeni bir dil giydirebileceğimi, bir romancı muhayyilesine sahip olarak bundan öteye geçemeyeceğimi hissettim. Tanpınar, Şark’taki mesnevi geleneğini, bütün gayesi kaynağına dönmek olan suyun belli güzergâhının farklı dillerle yeniden yeniden anlatılması olduğuna dikkat çeker. Ehl-i sünnet itikadı ile çelişmemesi için azami özen gösterilmiş bir metinden de roman olması beklenemez. Bu nedenle bu metni yazarken Şark’ın neden bir romanı olmadığını bir kez daha anladım. Araya sokuşturulmuş ve hayalin kışkırttığı birtakım sahneler, tasvirler, öykücüklerin var oluşu bu gerçeği değiştirmez. Romancının, muhayyilesini en başta kendisinin sansürlediği bir metne de her anlamda roman demek mümkün değildir elbet. Bu kapsamda ilâve etmeliyim ki yazma sürecinde hatırı sayılır hacimde mürekkebi de işin teorik kısmını kendime açmak için tükettim. Yazdığım şeyi ne tam roman ne de tam mesnevi olarak adlandırabildim. Hatta roman kategorisinde takdim etmek hususunda bile tereddüt ettim. Bu süreçte en fazla da romanla mesnevi arasında yeni bir türün ihdası ihtiyacını hissettim. Üstelik bu ihtiyacın hissedilmesi noktasında yalnız olmadığımı, benzer metinlerin de varlığını biliyorum. Gördüm ki mesnevinin dünyasından beslenen azımsanmayacak sayıdaki kalemler yeni bir türe emek veriyor. Bana öyle geliyor ki ya gerçekten iki dünya arasında yeni bir türe ihtiyaç duyuyoruz ya da roman içinde bu türe yer açmak zorunluluğu hasıl oluyor. Roman çok baskın bir tür. Fakat mesnevi zihniyeti de roman içinde kendisine bir yer açmaya çalışıyor. Bu, bence romanın da tanımının genişlemesi anlamına geliyor. Yani bizim romanımız. Roman, temel ucu sabit kalmakla birlikte diğer ayağını dolaştıran bir pergel gibi. Neticede belki benim hayalim gerçekleşip de roman ile mesnevi arasında yeni bir tür ihdas edip onun adını koyamayacağız ama ihatalı bir tür olarak romanın, bizim dünyamızda, kendi alanının genişlemesine izin vermek mecburiyetinde kalacağına muhakkak gözüyle bakıyorum.

Daha önce Yusuf ile Züleyha’nın hikâyesini sizin kaleminizden okumuştuk. Şimdi Âdem ile Havva. Kutsal metinlerde geçen bu kıssaları merkeze alarak bir eser ortaya koymak aynı zamanda “riskli” bir tercih. Bu endişeyi yaşadınız mı hiç?

Bu söyleşide başlangıçtan bu yana sizin sorularınızın bir kısmı gibi benim de verdiğim bütün cevaplarda bu riskin farkında olduğumu, bu endişeyi yaşadığımı anlattım. Risk, Kur’an’da zaten anlatılmış bir metni neden bir kez daha anlatmak gereğini hissettiğim sorusunun muhatabı olmamla ilgilidir. Ancak daha evvelki cevaplarıma da yayılmış olan cümleyi bir kez daha tekrarlarsam, temel mesajla çelişmek, endişemin kaynağı. Bu mesajla çelişmemek kaydıyla anlatmak ise endişelerimin izalesi kaynağı. Risk aslında, oynatılan her kalem, sarf edilen her dize her cümle için de geçerli değil mi? Şuarâ Sûresi’ndeki o tüyler ürpertici uyarıyı hatırlarsak ne yazarsak yazalım, kalemimizin hangi ilhamla oynadığını, hangi vadilerde hangi hallerde dolaştığımızı ayırt etmek çok da kolay görünmüyor.

Yusuf ile Züleyha’da, Züleyha’yı her sahifede görüyorduk. Cümlelerin en güzeli onu anlatıyordu. Lâ’da ise Âdem’in gölgesinde bir Havva var…

Doğrudur. Çünkü benim anlatmak dolayısıyla anlamak istediğim şey bir “Âdem ile Havva” hikâyesi değil. Beni insanın hikâyesi ilgilendiriyor. İnsanın bütün hallerini içkin bir hikâyenin kahramanı olarak da Âdem’i gördüm. Yani hikâye Âdem’in. Bunun dışında her şey Âdem’in yani insanın hikâyesinin oluşması sürecinde görüntüye giren tali unsurlar. Havva’nın bir görünüp bir yok olması, Havva’yı merkeze almamışlığım bu nedenledir. Havva üzerinde ısrar, temel meseleyi anlatmak adına bir görmezden gelme içerir. İkisi bir arada ama hikâye Âdem’in.

Âdem ile Havva’nın hikâyesinin ilk sahifesini yazarken Nazan Bekiroğlu’nun muradı neydi? Kitaba son noktayı koyduğunda kalbi mutmain miydi?

Hayır. Böyle bir metin hiçbir zaman tam anlamıyla tamamlanamaz. Dolayısıyla da böyle bir metnin yazarı hiçbir zaman tam anlamıyla mutmain olamaz. Bu metin kuşku yok ki benim içimde genişleyip duracak, yazılması hiç bitmeyecek. Ama buraya kadar, dediğim bir noktaya geldiğimde yaman bir hesabın içine düştüğümü, bütün bir metni ya topyekûn yok edeceğimi ya da artık onu yayımlamam gerektiğini hissettim. Anlattığımı göstermek de istedim yoksa dediğim gibi anladığımı da unutabilirdim. Benimki sadece sınırlar içinde kalarak sınır ötesine ilişkin bir anlama (tahmin değil) çabası. Kadere, ruha, günaha, iyiliğe, kötülüğe, iradeye.. dair “benci” bir okuma (yorum değil).

Sizi Âdem ile Havva’nın hikâyesini yazmaya iten sebepler nelerdi?

Bundan tam yirmi sene evvel Belkıs (İbrahimhakkıoğlu) ile tanıştım. İlk karşılaşmamız onun beni Trabzon’da ziyareti ile gerçekleşti. O ilk tanışma heyecanına, yirmi yıl boyunca akmak isteyen yanlarımın önünde duran bendlerin bir kısmını belki o bile fark etmeden bir bir kaldırmasının etkileri de sirayet etti. O ilk karşılaşma günlerinin birinde bana, Nazan, demişti, bir gün Âdem’in hikâyesini (Âdem ile Havva’nın değil) anlatabilirsem kendimi bütün bir insanlığın hikâyesini de anlamış sayacağım, çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizli, çünkü Âdem cem makamında. “Lâ Sahifesi”nde dile getirdiğim gibi bu cümleyi hiç unutmadım. Yıllarca içimde gezdirdim. Ve yirmi yıldan bu yana farkında ya da farkında değil, yaşadığım her şey gibi okuduğum her şeyi de bir Âdem hikâyesi olarak, insanın bütün gerçeğini içkin bir hikâyenin dipnotları suretinde bir köşede biriktirdim. Zaman içinde bu birikim öncelikle bir Âdem hikâyesi anlatmak gayesine matuf olmasa da sahnelere büründü, cümleler birikti. Ve yeryüzü yalnızlığı elli yıllık bir sürece yaklaştığında bundan daha fazlasını anlayamayacağım ve anlatamayacağım bir raddede geldi durdu. O zaman anlatmaya karar verdim. Çünkü öyle görünüyor ki anlayabileceğim buraya kadar ve anladığımı unutmamak için anlatmak ihtiyacını daha fazla saklayamadım. Bilgisayarda ilk dosya 2003’te açılmış. O tarihte bilgisayarda bir dosya açtıysam metnin çoğu demek öncesinde defterlerde biçimlenmiş demektir. Ondan sonrası fiilî derleyip toplama, kompozisyona nizama sokma sürecidir.

Romanda daha önce öykülerinizden ve Yusuf ile Züleyha’dan, İsimle Ateş Arasında’dan bildiğimiz coşkun bir dil var. Bu dilin “kalp genişliği” ile bir ilgisi olmalı. Bu zor ve sancılı bir seçim değil mi?

Dili, insanın hacmidir. Buradan bakınca genişlik olarak görünen şeyin şu gelip geçici dünya üzerinde ızdıraplarımızın kaynağı ve en azından onun sadakatle yansıtıcı aynası da olduğu çıkar ortaya. Bu nedenle haklı olduğunuz düşünülebilir. Ama ne çare! Başka türlü hissetmek ve düşünmek elimden gelmediği için başka türlü söylemek de elimden gelmez.

MURAT TOKAY

Kitap Zamanı Sayı:35

Haber7 – Nazan Bekiroğlu, Lâ dedi ve yazdı!

Nazan Bekiroğlu, Lâ dedi ve yazdı!

Edebiyatımızın özgün kalemi Nazan Bekiroğlu, anlatım ustalığını bu kez sonsuzluk hecesi Lâ için kullandı. Adem ile Havva’yı bir de kadın gözüyle okuyun:

Türk okurlarının çoğu onu “Mor Mürekkep” ile tanısa da o edebiyat severleri ilk olarak “Nun Masalları” ile selamlamıştı. Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha ve Mavi Lale ile edebiyatta usta ve kalıcı bir yazar olduğunu ispatlayan Nazan Bekiroğlu, Cümle Kapısı ile 2003 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Deneme Ödülüne, 2006 yılında ise Cam Irmağı Taş Gemi ile Türkiye Yazarlar Birliği Hikaye ödülüne layık görülmüştü.

Bekiroğlu’nun doktora tezi olan Halide Edip Adıvar adlı araştırması 1999, Doçentlik tezi olan Şair Nigâr Hanım ise 1998 yılında kitaplaşmıştı.

Halen karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapan Prof. Nazan Bekiroğlu, pek çok edebiyatçının aksine doğup büyüdüğü kentten hiç ayrılmadan ünlü olmayı başarabilen ender edebiyatçılardan.

Nazan Bekiroğlu, son kitabında Sonsuzluk Hecesi Lâ’ya getirdiği yorumla adından söz ettirecek.

384 sayfalık hatırı sayılır bir kalınlığa sahip olan La / Sonsuzluk Hecesi, iyi edebiyatın lezzetini bilenlerin “bitti mi?” diye hayıflanalacağı bir anlatım şöleni. La Sahifesi ile başlıyor yazan kitabına ve diyor ki:

“Bir gün Sabâ Melikesi Belkıs’tan Havva’nın hikayesini anlamanın bütün bir insanlığın hikayesini anlamak anlamına geldiğini öğrendim. Çünkü Âdem cem makamındaydı, yani hayatları, hikayeleri kendinde toplayıcıydı. İnsanların bütün halleri Âdem’de gizliydi ve bütün macera onun hikâyesinde özetlenmişti.

Bu cümleyi yıllarca içimde gezdirdim de bir türlü kalemi elime alamadım, anlatmaya kalkışamadım. Oysa anlatmak, benim için anlamanın en yetkin biçimiydi.

Ne zaman ki, kalmak için değil uğrayıp geçmek için kadem bastığımız, kök attığımız değil kısa bir gölge saldığımız şu dünyada bir cennet sürgünüyle yazgılandığımı anladım Kelimeler Kitabı çift isimler sahifesinde, âdem’le Havva’nın yanına bir de Habil’le kabil ekledim. O zaman anladım anlatma zamanının geldiğini.

Hikayenin ismi düştü dilime bir gece: LÂ

İLLÂ, dedim.

Bir ömür boyu aradığım hece harfinin LÂ olduğunu bildim…”

Ve Anlatıyor Nazan Bekiroğlu, o muhteşem kalemiyle dünyanın yaratıldığı günden bu yana dillerden düşmeyen Adem ve Havva’nın öyküsünü kendine has özgün yorumuyla…

Ağaç, Adem’i dünyaya nasıl çağırıyorsa bu kitap okuru hayatı okumaya öyle çağırıyor desek, işi abartmış olur muyuz bilinmez. Ama eserin cazibesi böyle söylettirmiş oldu bir kez…

(Haber 7)

TimeTurk – Nazan Bekiroğlu bu kez “Lâ” dedi

Nazan Bekiroğlu bu kez “Lâ” dedi

Nazan Bekiroğlu yeni bir romanı Lâ (Sonsuzluk Hecesi) ile okuyucularının karşısına çıkıyor. Bekiroğlu, Hazreti Âdem’in insan olarak hikâyesini anlatıyor.

Gerçeği bulabileceği en uzak yere kadar ulaşmak niyetinde olan Nazan Bekiroğlu, ‘Nun Masalları’nda Osmanlı’ya, ‘Yusuf ile Züleyha’da ‘kıssaların en güzeli’ne, ‘Cam Irmağı Taş Gemi’de antik dünyaya götürmüştü okurunu.Bu kez gerçeği, Hazreti Âdem’e kadar giderek arıyor ve okuru mesnevi ile roman arasında biçimlenen Lâ (Sonsuzluk Hecesi) adlı yeni romanına davet ediyor. Bu hafta Timaş Yayınları’ndan çıkacak kitapta Bekiroğlu, Hazreti Âdem’in insan olarak hikâyesini anlatıyor. Yazar, insanlığın Hazreti Âdem’de toplanan mânâsını hikâyenin diline yaslıyor.

Metninin aynasını dolduran onca anlatının ‘birer temsil, mecaz’ olmaktan öte anlam taşımadığını peşinen belirten Bekiroğlu, içeriğe dair pek çok ipucunu da ‘Lâ Sahifesi’ adını verdiği Giriş’te anlatıyor. İyilik ve kötülük, kötülüğün varlık nedeni romanın ana meseleleri. Nazan Bekiroğlu, iyi ile kötünün zannedildiği kadar birbirinden uzak olmadığını, romana yerleştirdiği Şeytan ve Kabil figürlerinde hissettiriyor. Ve şefkatini bu figürlerden de esirgemiyor, yani onları anlamaya çalışıyor. Bekiroğlu’nun, alışageldiğimiz imajlarla örülü şiirsel dili Lâ’da da karşımıza çıkıyor. Ve roman, Bekiroğlu’nun bir ömür boyu aradığını bildiğimiz hece harfinin Arapça’daki olumsuzluk edatı ‘Lâ’ olduğunu hissettirmekle yazarının eserleri arasında özel bir yer ediniyor: Olgunluk. Kültür-Sanat

ÖLÜMÜYLE YÜZLEŞENİN HALLERİ

Bulutlar üzerine eğilince,

Habil bu dünyadan geçmiş. Fazlasını istiyor.

Kalbe ancak sığan duru aklın, emniyetli gönül görüşünün keskinliğinde, görüyor ki:

Her bir yan gölge üstüne gölge.

Gölge gölgeyle didişip duruyor. Her şey oluyor ama hiçbir şey de olmuyor.

Tufan kopuyor ama Habil’in ayakları

bile ıslanmıyor.

Yangının ortasında, ateş yakmıyor,

saçının tek teli tutuşmuyor.

Can acısa bir türlü, acımasa bir türlü. Perdeyi göremeyen bütün gölgeleri gerçek sanıyor.

Ve oyunu buna göre kuruyor, buna göre oynuyor.

Habil’se gölgelerin üzerinden geçip gidiyor. İndirmiş kılıçlarını. Gölgelerle savaşmaya kalkışmıyor. Göklerin vâhid

makamına doğru yer’den geçiyor.

Çünkü acı can evine değince her şey yerine döner.

Her şey gölgeye döner.

Kabil diye biri yok aslında. Bir Allah var, bir de Habil.

Kabil, Habil’in ne kadar dayanacağı sınanırken sadece içi boş bir gölge. Çünkü masumlar da gölgeden ateşler çıkararak sınanır.

Kabil bir bahane.

Ve. Habil diye biri de yok aslında. Bir Allah var bir de Kabil. Kabil sınanırken de Habil bir gölge. Çünkü zalimler de sınanır. Habil bir bahane.

Habil Kabil’e gölge.

Kabil Habil’e gölge.

Hatta:

Bir Allah var.

İkilik yok arada.

Kabil Kabil’e gölge.

Habil Habil’e gölge.

Allah’a göre:

Habil gölge. Kabil gölge.

Gölge üstüne gölge.

Öyleyse:

Gölgenin derdiyle

dertlenmek niye?

BANA BİR İSİM VER, VARLIĞIM OLSUN

Öyle bir çığlıkla attı ki kendini Âdem uykusundan, gerçekte çığlık atıp atmadığını bile bilmedi. Ama iki uyku arasında rüyasının bölündüğü gün gibi gerçekti. Ve başına bir şey gelmiş gibiydi.

O zamansızlık zamanında, cennet ırmağının kıyısında Âdem onunla göz göze geldi. Kuşları, tüyleri ürkütmekten korkarcasına elini uzattı yavaşça. Parmaklarının ucundan dökülen yaseminleri gösterdi. İçine dolan ses ve ışığa, sevince sarmaşığa, usulca, sen kimsin, dedi. Bildiğini bir kez daha bilmek, kelimesini bir de ondan duymak istedi.

Ben kadınım, dedi Havva, ama bu benim sıfatım. Adımı henüz bilmiyorum.

Sonra döndü Âdem’e,

aklına bir şey gelmişti.

Sesi, bengisular gibiydi.

Bana, dedi, bir isim ver,

varlığım olsun.

Durdu, aklından yeni bir şey geçti. Bana, dedi, sen isim ver, varlığım senin olsun.

Bana öyle bir isim ver ki senin adının yanında dursun.

Seni anan beni de ansın. Seni hatırlayan beni hatırlamadan olmasın.

Bir “ile” koy aramıza bizi

birbirimize bağlasın.

kaynak:timeturk

Kitap Zamanı – Nun Masalları’ okuru benim için özeldir

Acılı ve hüzünlü bir kalbi var, şiirli bir dili.. Nun Masalları`nın sahibi. Yusuf ile Züleyha`nın yazıcısı. Mor mürekkebinden yağmur damlıyor. Karadeniz`e bakan odasında, yıllardır defterine ağrılı bir yaşamak düşüyor.

Yazının kendisi için değil, kalpte titrettiği hatırlamanın yüzü suyu hürmetine, bir kalem tutulmasının kalbe yüklediği ağırlığı sırtlamaya çalışarak yazıyor. Yazmak onun için metafizik bir hal. Hem Nun, hem de N… Noktası aşk. Akademisyen, öykücü, romancı, denemeci ve bir anne: Nazan Bekiroğlu. Trabzon`da yaşıyor. Nun yaşında. Nun ebcedle 50`ye karşılık geliyor. Nun Masalları`nın yayınlanışının da 10. yılı. Timaş Yayınları bu ilk eser için bin adet `nun baskısı` yaptı. Sadece bir defaya mahsus olmak üzere özel bir ebatta, kapaklı, sarı şamua kâğıda basılan kitap yazar tarafından imzalanacak. Nazan Bekiroğlu 8 Aralık Cumartesi günü Timaş Yayınları`nın merkez ofisindeki Kitap Kafe`de, Nun Masalları`nda yer alan Akşamın Ağası isimli öyküsünü okuyacak. Nazan Bekiroğlu ile aradan geçen on yılın ardından Nun Masalları`nı konuştuk.

Nun Masalları ilk göz ağrınız. İki karton kapak arasına toplanmış suhuf üzerine imza düşürüşünüzün onuncu yılı. Timaş Yayınları güzel bir sürprizle sayısı binle sınırlı, özel bir baskı yaptı ve adını `nun baskısı` koydu. Bu özel baskının özel bir sebebi var mı?

Gerçekten güzel sürpriz. Bu projenin kayıt altına alındığı eylül ayından bu yana, bütün bir Timaş ailesi özellikle de editörüm Seval Akbıyık ve iç-dış tasarımın, hele o harikulade kapakların sahibi MimEmin`in ve tabii Emine Eroğlu`nun refakatinde öyle güzel (fakat hayli yorucu) bir seyrüsefer içindeyiz ki. Ben Nun Masalları okuyucusuna bir armağan vermek isterken hadise benim için bir armağana dönüştü. Hepsine teşekkürler.

Özel bir baskı. Benim okuyucu kitlem Zaman`da yazdığım yılların ürünü olan Mor Mürekkep ve Mavi Lale`de, hele Yusuf ile Züleyha`da ciddi bir kırılmaya uğradı. Hiçbir zaman genel geçer anlamıyla popüler bir yazar olmadım; fakat bu üç kitap beni nispeten geniş kitlelerle tanıştırdı. Fakat Nun Masalları`nın o dar ve derin okuyucu kitlesinin yeri her zaman özel kaldı. İlk kitap olmasının içerdiği bütün söz ve mana acemiliklerine, taşkın heyecanlara, hayatla yazının sınırları arasındaki kaybolmuşluklarıma rağmen o okuyucu, o soyut dünyayı öylesine paylaştı ve metni öylesine tamamladı ki, “Benim gördüğümü sen de gördün mü, söyle yoksa çıldıracağım” heyecanıyla yazan, ifratlı tefritli bir yazıcı için böyle bir okuyucu hep onay makamında durdu. Nun Masalları`ndan Cam Irmağı`na bir ırmak akışı gibi düşünürsek, o okuyucu hep yanımdaydı. Sessiz, vakur. Onlara bir armağan. Bir de bu özel baskıyı kışkırtan rakamların, sayıların tevafuku var. Benim nun yaşım. Nun ebcedle elli demek. Nun Masalları`nın (1997) onuncu yılı. Bir armağan için daha uygunu olamazdı.

Okur sizi Nun Masalları`yla tanıdı. Sonra Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha, Mavi Lale, İsimle Ateş Arasında, Cümle Kapısı ve Cam Irmağı Taş Gemi geldi. Nun Masalları`nın ilk cümlesi “Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek, yazmak istiyordu.” Öyküdeki hattatın dileğinin ne kadarını paylaşıyorsunuz?

Şu sıralar iki kelimeyi çok seviyorum. Biri sarmal, diğeri çember. On yıl üzerine çemberin iki kırık ucu bir araya geliyor. Yani aynı nokta. Fakat arada hayli fark var. Çok mesafe kat edilmiş. Lakin bütün kat edilmiş mesafelere, gözlerimin hayata dair yepyeni yorumlarla yıkanmış olmasına rağmen sanırım yazı hususunda değişen bir şey yok. İki nun arasında duran birisinin (nun`un anlamı bir yanıyla yazıya yaslanır) kaderinde yazıya dair bir şeyler okumasından bir memnuniyet hesabı çıkarması kaçınılmaz. Demem o ki hâlâ denize bakan odamda, evde de, fakültede de yazıyorum. Başka bir şey yok. Yazmak ki anlatmaktır, benim için bilgi (marifet anlamında) edinmenin yollarından en elverişlisi. Anlatmak bir bakıma anlama çabası değil mi?

Son kitabınız Cam Irmağı Taş Gemi de şu cümlelerle bitiyor: “Tanrım kanatlanmaya kalktıkça düşüşümden şikayet etmeyeceğim artık sana. Ama bir tek kelime ver bana. Öyle bir kelime ki onunla bütün manaları konuşmak mümkün olsun. Ya da tek bir cümle.” Neler söyleceksiniz?

Yazmaya dair ağır bir eleştiri bu. Demek ki şu güne kadar yazmakla başlamışım yazmakla bitirmişim. Lakin yazmanın da hiçbir ağrıya derman olmadığını fark etmişim. Doğrudur. Bütün manaları ifade edecek, sahteciliklerden uzak hakiki bir kelimem olsaydı, bunca sayfayı herhalde yazmazdım. Ama yok. Kelime bile değil, bütün manaları içeren bir noktaya da razıyım. Nokta ki sıfır hacim sonsuz kütle. Yani zor iş.

Nun Masalları`ndaki öyküler yüksek sesle okunan türden metinler. Kitaptaki öyküleri kalbimde titrek bir hüzünle yeniden okumaya başladığımda bir heyecan duyduğumu, kimi cümleleri birkaç kez tekrarlayarak okuduğumu, hatta odanın içerisinde adımladığımı söylemeliyim. `Okuru ayağa kaldıran bu metinler kim bilir nasıl yazılmıştır?` diye düşünmeden edemedim.

Siz nasıl okuyorsanız öyle yazılmışlardır.

Hiç kendi kendinize, `yazmasaydım` dediğiniz oluyor mu? Nazan Bekiroğlu yazmasaydı, okur için büyük eksiklik olurdu, ya yazar için?

Şu halimle, şu benle, şu benliğimle yazmadan olamazdım. Çünkü yazmanın anlamı yazmaktan başka bir şeye dayanıyor. Giderek bir noktaya razı olan birisi için yazı bir tür yaşama beceriksizliğinin telafisi.

Nun Masalları çıktığı ilk günlerde bir söyleşide şu cümleleri kurmuşsunuz “Ben yazdım, o aldı (aldı mı?) Bundan ibaret. Ben paylaştım mı, çoğaldım mı, büyüdüm mü, zamanın aynasında görüntümü görmekten mahzuz mu oldum, yazdıklarımı kendilerine yaşam bilenler mi çıktı, bunların hepsi mi, hiçbiri mi, başka bir şey mi? Pek de bilmiyorum, hattâ hiç bilmiyorum.” Geçen on yılın ardından hâlâ cevabınız yok mu?

Nun baskısına mukaddimede söyledim bunu. Her ilk yazının hem bir önsöz hem de bir sonsöz olduğu hususunda samimiyim. Sonradan yazılan her yazı da ilk yazıya düşülen bir dipnot kadarmış. Nun Masalları bu yüzden benim için önemli. Bu noktada yazının da küçümsenebilir olduğunu fark ediş belki en büyük kazanım. Yazmadan şimdilik yapamasam da.

`Nazan Bekiroğlu`nun metinlerinin gücü samimiyetinden geliyor. Çünkü aşkla yazıyor, kalbî olanı işaretliyor.` desem, siz neler söylersiniz?

Yazıda samimiyet bir bıçak sırtıdır. Samimiyetin kendisi bir zaafa dönüşebilir eğer ortada sanat diye bir şey yoksa, yazı, hatıra defteriyle karıştırılıyorsa. Bu alanı peşinen belirleyebilirsek, edebi eserde samimiyetin içerdiği manayı doğru okuyabilirsek, evet samimiyet aynı zamanda edebi eserin gücüdür de. Çünkü kalbin dili tek. Okuyanı yazanı aynı. Yıllar sonra bana bir ilk kitaba yeniden dönmek, ona özenle muamele etmek, huzura çıkarmak cesaretini veren şey de Nun Masalları`ndan bu samimiyeti esirgememiş olmam. Yoksa içerdiği zaaflara rağmen, bunu yapamazdım. Bu cümleyi söylerken Nun Masalları`nın içerdiği zaafları fark ve kabul ettiğimi de ifade etmiş oluyorum. Hatta bu metni birisi düzeltecekse bunun benden başka bir kimse olamayacağı düşüncesinden hareketle ölçülü bir müdahaleye kalkıştığımı da itiraf etmeliyim. Çok daha az kusurlu, çok daha sağlam bir şey çıkabilirdi ortaya. Fakat baktım ki görece acemiliğin taşkınındaki o kekremsi tat yok oluyor, bıraktım. Sadece çok az. Zaman içinde dilin doğal bünyesinde kabuklaşmış bazı söyleyişleri, bazı imajları değiştirdim. Metin aynı.

Yeni bir çalışmanız var mı? Okurlarınız 2008`de kütüphanelerine Nazan Bekiroğlu imzalı yeni bir kitap koyabilecekler mi?

Cam Irmağı Taş Gemi`den sonraki süreç içinde bu sorunun bana her soruluşunda, var ama henüz ufkun arkasında diye cevap veriyordum. Yıllardır zihinde gezdirilen, kendisiyle defterler doldurulan, bilek ağrıtan, uyku bölen bir şey var. Şimdi biraz olsun ufkun üzerinden seren direklerinin, en yüksek flamaların görünmeye başladığını söyleyebilirim. Ya kısmet. İnşaallah. Ama hâlâ ismini söyleyemem.

Murat Tokay
05 Aralık 2007, Çarşamba

Derkenar, nr. 6, kasım-aralık 2004

1.Cümle Kapısı, Mor Mürekkep, Mavi Lâle. Neden deneme?

Yazdığım her ne ise, en soğukkanlı olmam gereken yerde bile, bir biçimde metnin dünyasına dahil olmayı seviyorum. Muaşaka hali. Benim yazdığım, benim içindir, benimledir. Ben yazdığım için o vardır, yoksam yoktur. Ben olmazsam olmaz. Yazdığım şey karşısında soğukkanlılığımı korumam mümkün değil ve nesneme karşı objektif davranmak gibi bir saplantım da asla yok. Çünkü zaten yazımın temeli muhabbet, hükmü paylaşım ve bu da heyecanı dayatıyor, heyecana dayanıyor. Bu durumda deneme, taşkın yazar ve onu taşıyabilecek kabiliyetteki okuyucuyu vasıtasız bir araya getirmesi bakımından benim için biçilmiş kaftan gibi duruyor. Büyüleyici bir özgürlük alanı. Yazan gibi okuyanın da metnin dünyasına bir hayli dahil olduğu günümüz edebiyatında deneme, parlayan bir yıldızın sahibi ve buna şaşmamalı.Ancak bir de kurgu alışkanlığı/yeteneği/isteği var serimde, inkar olunamaz. Ve ki denediklerimin bir yanıyla kurgusal metne doğru koştuğu da aşikar. Söz buraya gelince, günümüzde türlerin melezleştiği vakıasını görmezden gelmediğimi, bununla birlikte, denemenin hikayeye göz kırpması değil ama hikayenin denemeye dönüştürülmesini hikaye adına bir zaaf olarak algıladığımı da belirtmek isterim. Hikaye yaratıcı muhayyileye daha çok muhtaç olduğu için.

2.Bir bilim adamı olarak makaleden çok deneme ve hikâye yazmanızın temel nedeni nedir? Denemenin özgürlüğü mü cezbediyor?

Asgari şartları yerine getirilmekle birlikte ihmale uğramış akademisyenliğimin benden öbür dünyada davacı olacağı gibi bir korkuyu zaman zaman taşıyor olsam da, yazarlığın bile hayatımdaki aslî kıymeti teşkil etmediği gibi bir savununun arkasına sığınabilirim. Demem o ki, yazı bile değil/miş, diyebilirim çok rahatlıkla. Yazı da zaman zaman, varılmak istenen (nedir, nerededir, nasıl gidilir) menzil için ayağa bağ oluşturuyorsa, yazarlar arasında iğreti, prof.lar arasında iğreti. Elhamdülillah.

3.Nun Masalları’yla başlayan yolculuğunuza, Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha, Mavi Lâle, İsimle Ateş Arasında ve Cümle Kapısı’yla devam ediyorsunuz. Yazarken sizi en çok hangi kitabınız uğraştırdı?

Hepsi birer yangının, birbirinin süreği tek bir yangının sonucu bende bütün bu yazı diye bildikleriniz. Lakin yazı macerasının ilk şartı olarak gördüğüm ilk ateşin arkasından emek kısmını hiç inkar etmedim. Bu, beş sayfalık bir hikaye için beş ay emek demektir en az hasarla. Şimdi buradan bakalım, geniş bir hacmi evirip çevirmek itibarıyle İsimle Ateş Arasında’nın bazı bölümlerinin beni diğerlerine göre daha çok uğraştırdığı düşünülebilir. Ki onlar da fışkırıp taşan bölümlerin hatırına kaleme alınmıştır. Bir de siz sormadınız ama benim içimden geldi, söyleyeyim, türlü suret hayat gailesinin arasında bir de yazının (ve en korkuncu yazanlar bilir, yazamamanın) çilesine muhatap yazıcı için belki bunca çilenin lûtfu olan bazı yazılar vardır ki gelir, vurur, oturursunuz hatta belki oturacak bir masa başı bulmaya bile vakit kalmaz. Yazarsınız ve biter. Üzerinde çok fazla oynamanıza gerek kalmayacak kadar bitmiştir. Bunlar armağandır. Bunlar ezel sözüyle birdenbire yüz yüze geldiğiniz yazılarıdır. Ama ağır geliyor bu lütuf. Esirgendiği zamanlar adına. Cennet hatırası, dünya sürgünü. Katlanmak size kalmış.

4.Cümle Kapısı’nda Zindan Risalesi’nin ön plana çıkmasını neye bağlıyorsunuz? İnsanın karanlığı bilme merakı mı?

Trajik olanın ilgi çekmesinde şaşılacak bir şey yok. Nedir ki sanat? Yazıya talip olan sıradanın değil aykırı olanın arkasında değil midir? Sanat eserini aşkın yapan ıztırabın işlenişidir. Ve entelektüel bilinçten geri gelen zindan ıztırabı, bunun için cazip bir alandır. Ve daha bir çok şey. Okuyucu için de öyle.

5.Cümle Kapısı’nda “Her şeyi özetleyecek” cümleyi aradığınızı söylüyorsunuz. Bu cümleyi buldunuz mu? Aradığınız nasıl bir cümle ki her şeyi özetleyebilecek.?

Hayır, yeryüzü kelimeleriyle henüz bulamadım. Bulamam da.

6.İsimle Ateş Arasında, sizin ilk romanınız. Zamanı doğru yakalayamamak açısından tarihten bir sayfayı anlatmak tehlikeli değil midir?

Tarih anlatmak değil ki benim gayem. Onu tarihçilerin benden daha iyi yapacağı muhakkak, bırakalım tarihi tarihçiler anlatsın. Peki o zaman ne? Nun Masalları’ndan bu yana en çok vermek zorunda kaldığım cevap da bu oluyor galiba. Tarihî gibi görünen kahramanlar, tarihî gibi görünen zamanlar ve mekanlar üzerinde, bütün olanı, ortak olanı, bugün, yarın ve dünde değişmez olanı görmeyi istiyorum ben. Nun Masalları’nda da böyleydi, Yusuf ile Züleyha’da da böyleydi. Kaldı ki gaye tarih anlatmaksa bunun zamanı hiçbir zamandır, hatta eşzaman bile günü anlatmak için yeterli değildir. Kaç tane Irak işgali anlatısı var? Sizinle aramızda geçen şu konuşma benim içime farklı kaydediliyor, sizin içinize farklı kaydediliyor. Bir gün hatıralarımızı yazarsak, şu ortamı farklı anlatacağız. Tarih diye bir şey yok. Tarihten hareketle şundan bundan bahsederiz biz, asl-ı murad odur. Dolayısıyla tehlike her zamanki kadar.

7.Tarihi roman yazımında devrin diline, üslubuna sıkı sıkıya uymak, yazarı bir kısıtlamaya sevk etmiyor mu?

Devrin diline üslûbuna sıkı sıkıya bağlı kalmak tarihî romanın şartı gibi mi görünüyor? Öyleyse, bu yanlış bir algı düzlemi. Mümkün de değil. Maruzat’ın dilini aynıyla kullanabilme bilgi ve becerisine sahip olsak bile içi hayatla dolmaz bu dilin. Dil, düşünce ve edebiyat arasındaki ürpertici ve mucizevi ilişkinin ayrılmaz dördüncüsüdür hayat. O hayatın üzerinde değiliz biz, o insan değiliz. Aramızda asırların kazandırdıkları ve kaybettirdikleri var. Arkaik dil, dönem üslubu, eğer romanın yükünü tek başına omuzlamaya kalkışıyorsa, bütün bu tecrübelerin bir anda yok sayılması anlamına gelmez mi bu? Bu, bize aramıza giren asırların tecrübesini bir hamlede yok saymak mecburiyeti yükler ki eylem olarak mümkün gibi görünse de netice hasıl etmesi itibarıyle bir işe yarayacağına kani değilim. Ben bu günün insanıyım, bu günde yaşıyorum. Ve dünle ilgim, bu günümü ve yarınımı tanzim etmek içindir. Anlattığım, Kanuni, ya da II. Mahmut, ya da her ne ise, onu benim bakış açımdan ilginç kılan, varsa anlattığıma bir kıymeti harbiye yükleyen, bugünden bakmamdır. Asırların tecrübesini sırtımda taşıyarak anlatmamdır.

Netice olarak ne ibret yanı ilgilendiriyor beni tarihin ne tekerrür edebilirliği. Bu yüzden tarihi tasavvur ile yetinmek hevesinde değilim. Bugünde, yarında ve dünde var olanın formülü ve izdüşünmü ile ilgiliyim. Dil, dahil bu hesaba.

8.Tüm kitaplarınızda insan öğesi ön planda. İnsana yönelmişsiniz, insanın iç dünyasına… Bunun özel bir nedeni var mı?

Başka nereye/neye yönelebilirim ki? Ve kim başka bir yön bulabilir? Ama eğer kastettiğiniz, insana yönelirken, ona dışındaki evrenden değil de onun içindeki evrenden bakarak hareket etme tercihi ise, evet tabii. Bu benim kendime seçtiğim kavrama noktasıyla, mizacımla, eğitimimle, okuduklarımla ve galiba en fazla da yaşadıklarımla (dolayısıyla yaşayamadıklarımla) ilgili. Gelenekle kurmak istediğim (doğrusu son zamanlarda içi epeyce boşaltılmış) bir ilişki kavramından hareketle, sanatta tecrid ve teşhis hakkında yorumlara ise girişmeyeceğim şimdilik ve burada.

9.Türk edebiyatında romanın şu anki durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Münferit başarıların varlığını ve daha önemlisi neredeyse kitlesel olarak müdahili olduğumuz arayışların yoğunluğunu inkar etmiyorum. Bu başarıların bir kısmının görece varlığının, batı pazarının ideolojik ya da kişisel ilişkiler ağına ustaca tutturulmuş olmalarından kaynaklandığı gerçeğini inkar etmemekle birlikte, o ayrı mevzu. Demek bireysel, dağınık başarılar var. Lakin benim her şeyi net olarak algılamak isteyen akademik bir bakış açısıyla eksikliğini hissettiğim şey şu ki, Türkçe bir hissedişi Türkçe bir deyişe çevirerek görünür kılan, yani ki geleneğini oluşturmuş bir Türk romanının teşekkül ettiğinden, kendi ırmağının yatağında aktığından söz etmek şimdilik zor. En uzak örneklerinin bile o en kavi örneklerin şemsiyesi altında gölgelendiği bir Türk romanının teşekkül etmesi için biraz daha zamana ihtiyacımız var. Aşağılık duygusuna kapılmaya gerek yok ama övünmek için erken.

10.Piyasaya, tüketime yönelik metinler üreten yeni medya yazarları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sizi bu soruyu sormaya iten saiki kolayca tahmin edebiliyorsam, farklı değil düşündüklerimiz, demekle yetinebilirim. Popüler kültürün çarkından piyasaya arz olunan ve talep gören tüketim objesine, söz gelimi kullanılıp atılan kağıt mendil ya da bir ay dinlenip de arşivlenmeyen kaset/CD (çoğu kez MP3)’ye dönüştürülen edebiyat, kendi eleştirisini de beraberinde getiriyor aslında. Sanatların en hası olarak görülmesi gereken şiir bile bundan nasibini alıyorsa roman, hikaye ve müzik bu kaderden kazasız kurtulamaz. Yakında “hikaye klipleri” çekilirse hiç şaşmayın ve bunun kısa metrajlı filmler ile bir ilgisi de olmaz. Azgın bir ağız yiyecek yutacak bir şey arıyor ve buluyor, önüne ne gelirse. Ve daha yok mu, diyor. Sosyolojik, psikolojik tahlili, eleştirisi çok yapıldı bunların. Bilindik şeyler. Tekrarlamak niyetinde değilim. Sadece sorumluluğunu taşıdığım sağduyulu bir bakış açısını aktarmakla ve yüreklere su serpmekle yükümlüyüm şu an. Hayatın şu hızıyla akıp gitmesi halinde popüler/medyatik ırmağın da akıp duracağı muhakkak, meğer ki ırmaklar geri aksın, hayatlar geri dönsün. Ama her ortamda içten içe, ağır ağır akan bir başka ırmağın var olduğunu ve olacağını da kimse inkar edemez. Toplumsal varlığı kavi kılan bu ırmaktır, ancak uzgörü sahipleri görür. Popüler olan, bugünkü boyutta değilse de her dönemde estetik olanı tehdit etmiştir. Kısa vadeli bir tehdittir bu. Uzun vadeli düşünmeyi başarabilirsek, paniğe kapılmaya gerek yok. Lakin paniğe kapılmama rahatlığı da rehavet doğurmamalı. Kısacası her şey her şeyle alakalı. Varlığı bu saatten sonra engellenemeyecek olan medyatik/popüler kültüre rağmen akıtılacak olan o gümrah ırmağı besleyecek hayat şartlarının sağlanması gerekiyor ve bu, sizin ve benim yetki ve etki alanlarımızın dışına taşıyor. Benim etkim sivil vatandaş olarak çocuğuma uzanır ama okul ve TV onu elimden alıp duruyorsa ne yapacağım? Başlangıç için her şey olduğunu düşündüğüm aileden başlayarak; iktisat, teşkilat, siyasiyat dahil her şeyi içine alan, birleşik kaplar esasına bağlı bir hayatın tesisi ile mümkün direnmek. Yani malum problemlerimiz. Cemiyet meselelerimiz. Yazara düşen, burada bugün ve yarın arasında tercih yapma mecburiyetini hissettiği anda tercihini yarın’dan yana kullanabilecek yürekliliği gösterebilmesi. Ki bu da çok defa epey pahalıya mal olan bir göze alış ve bugünü feda ediş anlamına geliyor. Her babayiğidin harcı değil bir avuç okuyucuyla yetinmek. Belki ideal cemiyet o ki, has yazarı fark edip onu bu tercih trajedisinden kurtarsın. O da “soyut dağıtım, hayal pazarlama” şimdilik ve ne çare, kader böyleymiş!

11.Bir edebiyat profesörü olarak, her şeye rağmen, Türkçe’nin imkanlarını yeterince kullanabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Şükür ki benden başka da hatırlayanı bulunan anadilimin yüksek ifade kabiliyetine ve büyüleyiciliğine her gün bir daha, biraz daha tanık oluyorum. Dilin “doğru düzgün” kullanım üzerindeki kullanımı, ki sanat burada başlar ve çok defa cesur teşebbüsleri, taşkın deneyimleri gerektirir bu, kişisel yetenek ve ona eklemlenen bir eğitimin neticesidir. Bu kadar geniş bir ummanın bütün imkanlarını kullanabilmek akademik kariyer ya da dil alimliğiyle sağlanabilecek bir şey değil.

12.Bugün edebiyat dergilerinin edebiyata ciddi katkılar sağladığını söyleyebilir misiniz?

Elbette. Hem de çok ciddi katkılar bunlar. Pek çok yazarın dergilerden yetiştiğini, o dergilerin, geniş bir coğrafya üzerinde dağılmış ve merkezi zorladığı düşünülebilecek bir taşra damarını derleyip toparladığını, merkezle birleştirdiğini düşünürsek. Tabii verdiğim bu olumlu cevap edebiyat dergisi olma ehliyetini haiz dergiler için geçer akçe gibi duruyor.

12.Edebiyatın taşrası ya da taşrada edebiyat söylemlerine nasıl bakıyorsunuz? Edebiyatın yapıldığı toprakla ilgili bir bereketi ya da kısırlığı olabilir mi?!

Bir edebiyat tarihi terimi olarak “Halk edebiyatı” dediğimiz alanı entelektüel kesimin edebiyatından, tarihsel süreç içinde bu güne de sirayeti tartışılır düşey bir çizgi ile, ayırırsak, entelektüel kesim için standart bir edebiyattan bahsetme zorunluluğu doğar ki bu da kendisini merkezin lisanı ile ifade etmektedir. Lisandan kastım sadece dil ile sınırlı değil. O zaman, taşrada yaşamakla taşralı kalmayı birbirinden ayırt etmek lazım. (“Taşralı” sözcüğünü, burada, sözünü ettiğim entelektüel edebiyatın ihtiyaç duyduğu iç ve dış görü zenginliğine, teknik bilgiye ve dil yetkinliğine ulaşmak için gerekli olan kültürel zenginlik ortamının mefhum-ı muhalifi olarak algıladığımı belirtmek isterim). Ezcümle insan merkezde de taşralı kalabilir. Taşrada da taşralı kalabilir. Coğrafyadan çok insanın kumaşıyla ilgili bir şey bu.

12.Trabzon’dan baktığınızda, (özellikle İstanbul’da) edebiyat nasıl görülüyor?!

Bazen sessiz sedasız, bazen sisli puslu, bazen toz duman. Bazen üzücü bazen güldürücü, bazen sağaltıcı ve onandırıcı, bazen hasta edici. Sizin gördüğünüzden farklı değil hasılı. Uzaktan bakıyor olmanın getirdiği bir derli toplu görüş de cabası.

13.Ufukta yeni bir kitap görünüyor mu?

Ufuk çok yakın bir mesafe. O kadar yakın değil.

Son İçin Güzelleme

…SON İÇİN GÜZELLEME…
Nokta salt matematikçiler için başlangıç değil. Romanlar da asıl başlaması gereken yerde bitiyor.

Romanların sonları fırtınadan sonraki sükûta benziyor. Ki onlar aynı zamanda fırtınadan önceki sükûtlar da.

Düşünsenize Aşk-ı Memnu’nun Beşir’ini. Bir yerlerde hâlâ öksürüyor ve Nihal’ler mutlu olsun adına defalarca ölüyordur kuşkusuz. Gevher, o silik harem ağası, ama Sergüzeşt’in en güzeli, Dilberleri özgürlüğe kavuşturmak niyetine mavi beste Nil sularında, sonsuza değin can veriyordur hiç tükenmeden.

Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’i. Onca yenilginin ardından Yemen’de ne yapardır dersiniz? Ya o dilenci, türküsünü hâlâ söylüyordur değil mi? Bunun için değil mi ki zaten, harikulâde bir duyuşun sahibi Tanpınar, arkasına düşerek ‘Ahmet Cemil’le Mülâkat’ ihtiyacını hisseder. Hisseder ya Tanpınar’ın şaheserinde de aynı ‘son’ bizi beklemektedir. Öldüğü, çıldırdığı ya da kurtulduğu pek kestirilemeyen Mümtaz, yaşamındaki tüm ayrıntıları ışığında görünür kılan Nuran deneyiminden sonra, nihayet kendisi olarak yaşamayı becerebilecek midir?

Şımarık ama sevimli ve zavallı başı hayalin buğulu semalarından gerçeğin sert ve katı zeminine defalarca çarpan, kendisini sonsuz bir şefkatle kucaklamaya nedense her zaman hazır olduğum Bihruz bey. Araba Sevdası’nın o son sahnesinde, Direklerarası XIX. asırlarda en son karşılaştığımız Ramazan gecesinden sonra ne yana yürümüştür acaba?

Romanlar asıl başlaması gereken yerde bitiyor, bakın göreceksiniz.

Anna’dan sonra Vronski’yi hiç düşündünüz mü? Seryoja’nın abajuru dantelli gece lâmbası, duvarlara cinlerin dansını hâlâ düşürüyordur değil mi, Petersburg bahçelerinde, göremediğimiz kar fırtınaları sürüp giderken.

Aleksandre Dumas’nın sadece gemiyle uzağından geçerken gördüğü o adanın kontu, Monte Cristo. Pek çoğumuzun gözlerini daha çocukluk çağında çift sütuna incecik yazısıyla hırpalayan o dev romanın sonundaki macera yorgunu; yanında güzel Haydée ile yol aldığı esrarengiz ülkelerde yeni bir romanı yaşıyordur elbet, kuşkunuz olmasın. Eğer öyle olmasaydı, bu gün İf şatosunda görevliler, Edmon Dantes namıdiğer Monte Cristo’nun hücresini büyük bir zevkle ziyaretçilere gösterirler miydi hiç?

Romanlar sürüyor.

Werther’in intiharından sonra Lotte, İki Şehrin Hikâyesi’nde, sevginin gerçek mahiyetini tayin edebildiği için, rakibi Darney’in yerine giyotin gölgesinde ‘hiç duymadığı bir hazzı’ tadan Carton. Carton’dan sonra, dayanılamayacak kadar ağır bir başka gölgenin, fedakârlığın ağırlığı altında karı kocanın, Lucie ve Darney’in yaşamları. Bunlar da, bu okumadığımız romanlar da en az okuduklarımız kadar yazılmaya değmez mi?

Ya Don Kişot. Cervantes’in kimbilir hangi toplumsal ivmelerle ‘gerçeğe erdirerek’ kurtardığı, Cemil Meriç’e bakılırsa ‘kertenkelelere gülünç gelen kanatlı kahraman’. Yaşamının devamını ‘erdiği’ gerçekte nasıl geçirmiştir acaba?

Romanın sonunda bir düş gördüğüne bizzat yazarının işaret ettiği Alis’i, ‘Harikalar Diyarından’ döndükten sonra düşünün bakalım.

Romanlara son koymanın “muhal farz” olduğunu göreceksiniz.

Hele hele o en zavallı Robenson, gelmiş geçmiş asırların belki de en çok okunan kahramanı. Ne oldu dersiniz yeniden uygar dünyaya döndükten sonra? Eleştirmenin cevabı hazır: ‘Crusoe tekrar İngiltere’ye döner, denize elveda der, hayatının sonuna kadar tatmin edici bir hayat sürer’. Yapmayın Tanrı aşkına Abraham H. Lass. Kaç yılın zoraki ve sadık sevgilisi denize elveda diyerek elde edilmiş ‘tatmin edici hayat’ dediğiniz o gurbetin, ne muhteşem bir roman olabileceğini siz de mi düşünmediniz? Yani ki ne muhteşem bir çatışma üzerine bina edildiğini.

Parça bitti, asıl film şimdi başlıyor. Haydi.

Robenson’un denizinde şimdi fırtına kopuyor.

Şaheserlere uzanmaya gerek yok. Geniş bir potansiyel duyumu daima yakaladıklarına kuvvetle inandığım popüler romanlar, söz gelimi Barbara Cartland romanları. Garip garip mutlu sonlarla biter bunlar. İnsan muhayyilesi hayattan ve yaşayamadıklarından intikam almaya kabiliyetli olduğu sürece bu garip garip mutlu sonlar kaçınılmazdır elbet. Ama inanılması güç bu sonlardan ‘ya sonra’? Yani ya masal bittikten sonra?

Aslında romancıların bir kısmı da bu sonlara tahammül edemedikleri için başlamıyorlar mı yazmaya? Garip mutlu sonlara ya da aynı anlama gelebilecek garip mutsuz sonlara.

Araba Sevdası; Bihruz beyin okuduğu romantik romanların, -Graziella, Ihlamurlar Altında, Manon Lescaut- devamını sorgulamaktan başka bir şey midir? Emma’yı, Flaubert onca programsız/plansız (nasıl oluyorsa bu) okumanın bir sonucu olmaya mahkûm dahası teşvik etmez mi? Seniha, Kiralık Konak’ın kahramanı, okuduğu romanların bir sonucu olarak yürütülmez mi yaşam içinde? Böyle sonun devamı, mahkûm edilmiş kahramanların hayatında, romancının, cürmü isnad edebileceği romanlar daima mevcuttur.

Lâkin kendileri de bütün bu romancıların, bir yerde kendi romanlarına son demiyorlar mı?

* * *

Bir öğrencimden bir gün ‘acaba kitaplardaki hayat, diyorum, yaşadığımızdan daha mı güzel’ masum sorusunu içeren bir mektup almıştım. Daha güzel, doğru, çünkü sonu var. Ama bu cevabı almak da vermek de yürek istiyor.

Her romanı nokta koyulduğu yerden devama muktedir olabilseydik, hayatla romanın, akademisyenin iddia ettiği kadar uzak olmadığını görebilirdik kuşkusuz.

Ama romancı son koyuyor.

Akademisyen romanı hayattan hem de ısrarla ayırıyor.

Romancı ve akademisyen mazur. Roman olacaksa, bir yerde bitmek zorunda.

Romanı hayattan ayıran en şedid vasat, her halde bir sonunun olması.

Bu yüzden değil mi ki ömrümüzü kuşatan bütün romanların bir sonu var.

Bir son koymak sevdasına hayatı romana feda ediyoruz biteviye. Romanlar yaşamak sevdasına sonlar koyuyoruz hayatımızın dönemeçlerine.

Dahası ömrümüz ancak bittiği anda harikulâde bir romana dönüşüyor. Tek yazarı, tek okuyucusu olsa da.

Sonlar romanlara mahsus.

Ya romanları yaşamamayı öğreneceğiz. Ya sonlara razı olacağız, göze almayı öğrenerek.

Uzun ve meşakkatli bir doktora çalışmasının hummaları arasında, yani ki Halide Edip’le muaşakamın en hararetli yerinde; kendisiyle bir başka boyutta karşılaşabilmeyi düşlemiştim bir gün. Tahayyülü bile ömre servet olabilecek bu muhteşem düşün, Namık Kemal’den Halit Ziya’ya, Dostoyevski’den Tolstoy’a genişlediği yerde, bir suçu itiraf eder gibi sözünü ettiğimde; o muhayyel boyutta, değil romancıları, roman kahramanlarını dahi görebilmeyi temenni eden güzeller güzeli bir hoca tanıdım.

Ya kendi kahramanlarımız?

O muhayyel beldede, kim bilir gemiler geçmeyen bir ummanda, bir gün, fiktif öykü kahramanlarımızla karşı karşıya geldiğimizde onların yüzüne bakabilecek yüzlerimiz olmayabilir.

Hep o sonların yüzünden, fiktif öykü kahramanlarımıza ettiğimiz bunca eziyet. Hep o son uğruna değil mi onları bunca zorlamamız. Kapatarak çığlıklarına kulaklarımızı, kanayan yüreklerine gözlerimizi, kanlarının sıcaklığına tenlerimizi; sırtlarından şefkatle iterek, kulaklarının tam dibinde usulca ve ne kadar sevecen ve ne kadar kandırıcı bir ses tonuyla vaad ederek ülkeleri, ateşlere atıvermemiz.

Söylemiştim, bir öykü uğruna ne çok şey feda ediyoruz.

En çok da öykü kahramanlarımızı.

Hep o sonların yüzünden.

Çünkü ne öykünün hayata dönüşmesine tahammülümüz var ne de öykü kahramanlarına dönüşebilecek kadar yürekliyiz.

Bütün öykü kahramanlarım.

Hepinizden özür diliyorum.

Hayatla öykünün arasında, o bıçak sırtı yerde.

O bıçak sırtı ürperişlerinize neden olan ben. Sizi bu kadar olduğunuz ben’den başka bir ben olmaya zorladığım için. Giyemediğim bütün giysilerin, gidemediğim bütün ülkelerin, olamadığım bütün ben’lerin acısını sizden çıkardığım için.

Dahası oynayamadığım oyunların tümünü oynamaya sizi sıcak ve kandırıcı sesimle iknaya çalıştığım, korkuncu, bunu her defasında başarabildiğim için.

Bütün öykü kahramanlarım.

Hepinizden özür diliyorum.

Bir gün siz de bir öykü yazın, anlarsınız.

Öykü mazur, akademisyenler haklı.

Dünya Nimeti’nin son cümlesiyle ‘derken akşam olur’ hep.

En güzel son ölümdür oysa.

Ölüm en güzel son.

İçimize sindiremesek de.

Sevgilim İhanet

…SEVGİLİM İHANET…
Kelimelerin hastalıkları varsa eğer,”ihanet” mutlaka cüzzamlı olmakla suçlanmıştır.Oysa, soluğumuz kadar yakındır da biz onu bambaşka yerlerde ve kendimizden çok uzakta bilmeyi yeğleriz.İhanet hayatımızın ta kendisidir,dikkatli bakın, göreceksiniz.

İhanet daima iki uçlu.Gerçekleşmesi için bir muhatap gerekli ve bu yanıyla aşka benziyor.Bu yüzden değil mi ki ihaneti yaşayanlar,büyük aşkları yaşayanlar kadar ünlü ve daima çift isimle anılıyor bu öyküler.Habil ile Kabil söz gelimi.Leylâ ile Mecnun .En trajik olanı galiba İsa’nın son akşam yemeği ve İşte insan. Hıristiyan batıda her şey bu çok eski ihanetin etrafında döner ve çarmıhlar artık daima omuzlardadır.Sezar’ı asıl öldüren yediği hançerden daha çok Brütüs’ün,olmaması gerektiğine inandığı bir yerdeki mevcudiyetini görmesidir.Genç Osman için de öyle. Evvelâ sarayının kapısını emanet ettiği bostancılar ardına kadar açarlar bâb-ı hümayunu ihtilâlcilere,ardından o kadar güvenerek sığındığı Yeniçeriler emanete ihanet ederek alıverirler “Osman Çelebi”nin canını.Gerçi Yeniçeriler çok çaba sarf etmişlerdir ama artık kaldırılmış bulunan 28.ortanın adı yoklamalarda her okunuşunda yeri göğü inleterek yok olsun diye bağırmaları bile alınlarındaki bu ihanet lekesini temizlemeye yetmez. Esasen Genç Osman’a ihanet edenler arasında kısacık saltanatında tutulan güneş ve yüzlerce yıldan beri ilk kez donan Boğaz sularının da kendine özgü bir yeri olması gerek.Halk, ölümüne o kadar çok ağlayacağı padişahın ,sağlığında uğursuzluğuna inanmıştır.

Osmanlı’yı kuşkusuz çok az şey Kırım Hanı Murad Giray’ın Viyana kapılarındaki ihaneti kadar yaralamıştır.Üstelik Giray, bilerek yapmaktadır:Bilirim,dine sığmaz,ihanettir cümlesini sarf etmiş olması bile tutmakla yükümlü bulunduğu köprüyü müttefik kuvvetlere hoyratça açmasına mani olamaz.

Osmanlı’yı çokça meşgul eden eşine az rastlanır bir başka ihanet de Abdülmecid’in dördüncü ikbali Serefraz’ın yarattığı ve neredeyse bir milli gaileye dönüşen “aile faciası”dır. Fazlasıyla kıskanan ve kıskanılan bir kadın olan Serefraz, Dolmabahçe’den ayrılarak Yıldız Kasrı’na yerleşmiştir. Sık sık kasra gelen Abdülmecid’i içeri almakta çok cömert davranmayan dördüncü ikbal üstelik Küçük Fesli lâkabıyla tanınan bir Ermeni delikanlısının aşkına karşılık vermektedir.Hanedana mensup bir kadının açık ihaneti özellikle sarayı çok rahatsız eder.Ailesi tarafından Adalar’a kaçırılan delikanlının Sultan’a duyduğu aşk yüzünden tekrar İstanbul’a dönmesi ise saray mensupları tarafından öldürülmesinden başkaca bir sonuç vermez.Ailesi delikanlının İngiliz,Fransız ve Rus sefaretlerine baş vurarak takibat açılmasını isterler ve mesele İstanbul’u uzun zaman meşgul eder.Bazı kaynaklarda rastlamamıza rağmen bu hikâye oldukça inanılmaz.Asıl inanılmaz olansa bunca hadiseden sonra Serefraz’ın hâlâ padişah nezdindeki kıymetini muhafaza edebilmiş olması.

İhanet Osmanlı hanedanından hiç uzak değil.Bütün saraylar kadar Osmanlı sarayının da içinde.Yavuz’un kızı Fatma Sultan, bir kişiye düştüm ki beni kelb hesabına saymaz…bir hil‘atini görmedim,bir kaftanını giymedim.Dul avret gibi dirilürüm cümleleriyle evliliğinin ve düşlerinin ihanetine uğradığını ,çok sade bir lisanla ve döneminde her hangi bir genç kadının yapabileceği tek şeyi yaparak babasına aktarır.

Fakat muhteşem ihanetleriyle Kanuni yine -bir Osmanlı trajedisi varsa- baş roldedir.İlki elbet Şehzade Mustafa etrafında biçimlenir.Nizam-ı âlem uğruna şehzade katline izin veren kanunname bir yana,Mustafa’nın katli esnasında Kanuni’nin başını çadır aralığından uzattığı rivayeti ve bunu böyle de gösteren minyatür asıl ihaneti vurgulamakta.Ve ihanete tepkiyi.Az rastlanır bir düğünle Kanuni’nin resmi eşi olmayı çok kolay başaran ve vak’anüvislere bakılırsa nikâhtan sonra muhteşem kocasının ihanetine hiç uğramayan Hürrem’in Kanuni’yi bu ihanete hazırlaması çok kolay olmamış olmalı.Ama aynı şey sadece ecel celâlilerinin aldığı Mustafa Han ile sınırlı kalmayacak ve Hürrem, isminin başındaki makbul sıfatı kısa zamanda maktul’e dönüveren İbrahim Paşa’nın öyküsüne de girecektir. Makbul İbrahim Paşa , damatların başka kadınlarla düşüp kalkması katiyen yasaklandığı halde ;Yavuz’un kızı,Kanuni’nin kardeşi gibi bir sultan olan eşine ,Muhsine adlı bir kadınla ihanet etmektedir.Kuşku yok ki,İbrahim’in sonunun hazırlanmasında bu ihanetin payı hiçti.O, seher semasında çokça ışık saçmaya başlayan bir yıldızcıktı ve muhteşem bir güneşin kaçınılmaz ihanetine uğradı.Her türlü ihtimale açık bir ikbal yolunu ayakları dibine sererken daha başlangıçta Kanuni , İbrahim Paşa’ya , kendi sağlığında bir zarar gelmeyeceğine dair yemin etmişti.Bu yüzden katline karar vermesi çok kolay olmadı.Kanuni hakkında bir eser sahibi bulunan Fairfax Downey’e bakılırsa, uyuyan kimse hayatta değildir,uyku ölüme benzer ve insan o esnada hayatla kendisini bağlayan her hangi bir bağdan müberra bulunur mealindeki ayetden hareketle İbrahim

Paşa, Kanuni uyuduğu bir esnada maktul edildi.Fakat Paşa kim bilir kendisini ölmeden önce öldüren bu ihanete uğradığı esnada,Kanuni’nin uyumakta olduğu yan taraftaki odasında aniden uyandığı ve onu Hürrem Sultan’ın teskin ettiği rivayet olunur.

Edebiyatımız,tümüyle sanat ve edebiyat ihanet güzellemeleriyle doludur.En masumları Suat ve Necip’tir kuşkusuz ve Eylül bir ihanetin öyküsü. Duygularda da kalsa ihanetin kirinin mutlak temizlenmesi gereği Mehmed Rauf’u da etkiler.Romanın sonu Mehmed Rauf’un yapabileceği en uygun şekilde gelirken ve o kadar acıdığımız ve anladığımız dahası masumiyetine tanıklık edebileceğimiz Suat ve Necib’in günahını bu dünyada ateş temizlerken ,biz galiba hangisinin daha az dürüst olduğunu düşünmek zorunda kalırız : Romanın kuralarının mı,yaşamın kuralarının mı?

İhanetin ism-i faili sabıkalı bir kelime:Hain.Ama ihanetin ism-i faili hain ise eğer bütün o Lady Makbetler,Fintenler,Therese Raquınler, Bihterler’le birlikte bizzat yazarına göre göre içindeki mücadele herhangi bir meydan savaşında bir komutanın verdiği mücadeleden daha az olmayan Vadideki Zambak’ın Henriette’i ,Halide Edib’in Seviye Talip’i,Suat ve Necip ,oyunu toplumun kurallarına göre değil de kendi vicdanının ve erdeminin kurallarına göre oynamaya kalktığı için kaybeden Anna hep hainlerdir.Bu iki grubu ayıran ve onları gözümüzde bayağı veya masum kılan şeyse,yazarın bakış açısından başka bir şey değildir çoğu kez.Çünkü yazar,bütün düşüncelerimizi yönlendirebilecek bir büyücüdür.

Anna Karenina romanı karlı bir günde ve bir tren istasyonunda başlar.Bir başka karlı günde ve bir başka tren istasyonunda biter.İlkinde Anna,toplumun saygıdeğer bulduğu sadık bir eş,iyi bir annedir.Ve çok güzel bir kadın.Sonunda ise, aristokrat Rus toplumunun gizlice yaşanmasını rahatlıkla onayladığı yasak aşkını, meşru zemine çekemediği noktada , gizlice yaşamayı onuruna yediremeyerek açıkça yaşadığı için dışlanmış bir kadın.Artık iyi bir eş ve iyi bir anne değildir.Ama yine çok güzel bir kadın.Kendi güzelliğinin ihanetine uğrayacağı yılların hızla yaklaştığının farkında,usulca bırakır kendisini bir trenin tekerlekleri altına.Çünkü güzellik ihanet eder ve doğrudur kadının iki kez öldüğü.

Tolstoy,Anna Karenina’yı içindeki Anna Karenina’nın aynı olarak anlatabilmiş midir,bilinmez ama kaç yazar,kaç şair dil’in kendisine ihanetinden müşteki değildir?Kuşkusuz hiç. Hamid’in yakalayamadığı,ancak susmak veya pek karanlık bir şey söylemek olarak tanımladığı bir şiir,dilin ihanetine karşı geliştirilmiş bir müdafaa maskesi değil midir?Akif,ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem /dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım mısralarını ağlarken , Orhan Veli anlatamıyorum çığlığıyla anlatmaya çalışırken hep bu ihanetten müşteki değil midirler?Haşim şiiri anlaşılmaktan ziyade duyulmak zeminine çekerken,Ahmet Cemil şiir lisanını baştan ayağa bir insan,adeta konuşan bir ruh olarak tanımlarken aynı şeyi söylemiyorlar mı?Şiire kadar uzanmaya gerek yok.Derdimiz hep anlatamamak ve anlaşılamamak değil mi?Ben öyle demek istemedim cümlesi ile başlayan boğucu koridorların aşılması ne kadar zordur.Ardından gelen böyle demek istedimler de daha fazla ifadeye muktedir değildir. Üstelik bize hep ihanet eden dile rağmen bizi en iyi anlayacak olanı beklemiyor muyuz sürekli?Ve bizi en iyi anlayacak olanı bulduğumuzu zannettiğimiz her defasında yeni bir ihanete hoş geldin demiyor muyuz?Ve o her defasında yanlış kişi çıkmıyor mu?

Gerçek şu ki ,kalplerin dili olsaydı,dilin ihanetine uğramadan birbirlerine daha çok şey anlatabilirlerdi.Belki Cocteau’nün bahsettiği gibi bir şairi yanlış anladığımız için sevmekten vazgeçebilmemiz için de, Paul Eluard’ın görüşünün gerçek olması ve bizim artık kelimelere ihtiyaç kalmadan şiiri kafa ile okuyabileceğimiz günlerin gelmesi gerekli.Ama galiba o zaman da ne şiir kalır,ne nesir.

Sevgilim dil’in ihaneti,sevgilim şiir çünkü.

Ve sevgilim ihanet.

Sevgilim ihanet,çünkü hayatın kendisi bir ihanete dönüşür yüzümüzde ter damlaları belirdiğinde ve ayaklarımız suya değdiğinde.Bir de bakarız ki birileri,bizimle hiç ilgisi olmayan birileri bizim için enine boyuna ölçerek hem de, bir oyun hazırlamışlar ve al demişler,yaşa,işte senin hayatın.Sesleri ne kadar ılık ve inandırıcıdır oysa.Ne kadar güven verici.Ve biz ayaklarımız suya değecek kadar kısa geçen bir zaman içinde,hayatımızın ihanetine uğradığımızı fark ederek çığlıklar atmaya başlarız.Bu çığlıklarımızı pek de ciddiye almayarak ,yaşıyor ve tahammül edebiliyorsan senindir biçimindeki imalarını dostun ciddiye ne kadar alsak da,içimizdeki fotoğrafın dışımızdakinden farklı olduğu gerçeği hiç bir zaman değişmez.

Önce anılarımız ihanet eder bize,teker teker bırakıp giderler.Her ihanet bir terk ediştir çünkü.Üstelik ne kadar kendisi olarak kalacağını vaad etse de ne dönen aynı kalır,ne bekleyen.Öyleyse her gidiş bir ihanettir,her ihanet bir gidiş.

Baharla yorumlamaya kalkarız hayatı kimileri.Baharın kendisi de bütün ihtişamına rağmen koskoca bir ihanete dönüşür.Beşir Ayvazoğlu,her ne kadar çiçeklerin faniliği onların bizi mutlu eden güzelliklerinin garantisidir derse de,felsefi boyutta sağlam duran bu görüş, saltanatını ilân eden duygu olunca,o kadar ikna edici değildir.Çok kısa bir zamana sığdırılmış bir gül fırtınası,siz her ne kadar bir güle dönüşebilmeyi mantıksızca ve çılgınca bekleseniz de geçer gider.Mehtabı ve yıldızı da terkisine alarak.Kent git gide küçülür,yok olur.Geriye ne bahar kalır,ne gül,ne şiir.

Hafızamızın ihaneti de hiç zor değildir.En gerektiği anda dilimizin ucuna geliveren bir iki mısraın sislendiği veya tümüyle silindiği anlar ne acıdır.Veya her anını ve görüntüsünü hıfzetmeye,zihnimize kazımaya çalışsak da çok sevgili bir beraberlikten geriye kopuk cümleler ve görüntülerle salt bir duygu yumağından başka bir şey kalmaz.Üstelik o duygu yumağı da yeteri kadar açık değildir ve bir gün,ve bir gün silikleşen bir hayali de beraberine alarak sessiz sedasız çekip gider.

Hayret bile edemeyiz.

Yüzümüzün ve bedenimizin ihaneti hiç gecikmez.Her gün aynada gördüğümüz o çehrenin on yıl önceki biz olduğuna kimi inandırabiliriz?Dahası on yıl sonraki biz de bu değilizdir.Hiç gecikmez yüzümüzün ve bedenimizin ihaneti. Cemil Meriç’i gözleri terkeder,Beethoven’i kulakları. Son ihaneti kalbimiz yapar.Bir gün,hiç nedeni yokken bir gün usulca duruverir.Oysa kul yapısı bir cihaz hâlâ ses vermektedir veya şairin dediği gibi kolumuzdaki saat hâlâ işlemektedir .

Üstelik sevgilimiz de ihanet eder bize.Aniden,belki sebepsiz ve ne kolayca başka ve tanınmayacak bir şeye dönüşür.Artık o gitmiştir ve yok olmuştur.Padişahlar cariye çıkar , cariyeler halayık.Oysa biz ona gelebilmek için ne çok şey terk etmişizdir.Bir başka deyişle ne çok ihanet etmişizdir.

Sonra aşkın kendisi .Uğrunda karşılıklı ihanetlere kalkıştığımız ve katlandığımız aşkın kendisi.Hiç zor değildir ihaneti.Hiç bitmeyeceğini sandığımız,bizi var ettiğine inandığımız,Cemil Meriç’in ifadesiyle gizlideki dörtte üçümüzü görünür kılan aşk hiç sebepsiz,hiç ölmeyeceğini sandığımız bir yerde bizi arkamızdan bıçaklar ve usulca çekip gider. Birden gözümüzdeki perde kalkar,bütün çirkinlikler ve çıplaklıklar görünür,cennetten kovuluruz.Utanç kalır geriye,pişmanlık.Oysa aşk pişman olmamak diye tanımlanır.Şarkılar ihanet eder,eskisi kadar güzel değildirler.Şiirler yere yığılır birden,kanatları kopar gecenin.

Rüzgâr küçülür,yağmur fazlalık gelir bize.

Ve ışık söner.Geride kalan her şey sarıya boyanır .

Ama ihanetin bir rengi varsa mutlak gri olmalıdır.

Dostların ihaneti kadar hiç bir şey acı değildir.Ve nedense hep de böyle olur ve biz ,bize en son ihanet edeceğini sandığımız kişinin ihanetine uğrarız ansızın.Artık bir parça Sezar olmuşuzdur.Bir yıldızlar kalır geriye,onlar da gözyaşlarının sıcaklığını duyamayacağımız kadar uzaktadırlar.Oturup hem kendimiz hem yıldızlar için ağlarız,göz yaşlarımız tükenir.Dostların ihaneti kadar hiç bir şey acı değildir çünkü.Hocam Kaya Bilgegil’in kim bilir sigarasına hitaben söyleyebilmek için kaç dostunun ihanetine uğraması gerektiği şu mısrada olduğu gibi:

Zehir de olsan insanların ihaneti kadar acı değilsin.

Fakat en korkuncu,en dayanılmazı kendi kendimize ihanetimizdir.Kendi kendimizi hiç terk etmeyeceğimizi sanırken bir gün bakarız ki tükenmiş,yok olmuşuz.Eski doğrular terk edilen doğrulardır.Yerine koyulacak yeni doğrularımız varsa bir hainizdir,o da yoksa sadece bir hiç.Oysa yanı başımızda hiç dönmeyenler,dönse de tükenmeyenler bahar goncaları gibi boy vermektedirler ve kentin sokakları sabahın saat sıfır dörtlerinde yeni şarkılara ve şiirlere gebedir.Uyku bizi kollarına çeker.

Uyku.

Sevgilim uyku.

Ölümümden Kimse Mes’ul Değildir, Garip Ben de Mes’ul Değilim

…ÖLÜMÜMDEN KİMSE MES’UL DEĞİLDİR, GARİP Kİ BEN DE MES’UL DEĞİLİM…

Çocukluğumun masalıydı.

Bilmem neden çocukluğumun masalıydı.

Bir çocuk vardı, şımarıktı. Herşeye ağlardı. Bir gece bir peri kızı usulca odasına giriyor ve onu rengârenk göz yaşlarından yapılma, ışıklı bir saraya götürüyordu. Yakından bakınca her bir damlanın içinde dökülüş öyküsü seyrediliyordu. Kiminde şiir yaratmak için kıvranan bir şair, kiminde acı çeken bir hasta, kiminde evlâtları tarafından terke uğramış bir ihtiyar, kiminde ihaneti affedemeyen bir âşık. Herşeye ağlayan şımarık çocuk, bunca ışık saçan göz yaşı arasında bir köşeye yığılmış renksiz, bulanık ve kimliksiz göz yaşı kürelerine yaklaşıp da içlerinde kendi ağlayışlarının anlamsız öykülerini seyredince çok utanıyor ve iyi çocuk olmaya karar veriyordu.

Tam bu düşsel yolculuğun sonunda, saraydan ayrılacaklarken, çocuk, mor renkli göz yaşlarının istiflendiği bir köşeye yaklaşarak elini uzatıyor ve peri kızına soruyordu, ya bunlar, bunlar ne göz yaşlarıdır? Peri kızı, dur, diyordu, dokunma onlara. Onlar keder göz yaşlarıdır, bir onlara dokunamazsın.

Göz yaşları birbirine uymuyordu ve keder göz yaşlarının dokunulmazlığı vardı.

Bilmem neden çocukluğumun masalıydı?

Aslında bilirim neden çocukluğumun masalıydı.

Bir Süreyya teyze vardı. Bir kış öğleden sonrasında, havanın iyice grileştiği bir vakitte, bize gelmişti. Pabuçları, çorapları, mantosunun etekleri sırılsıklamdı. Yanında Bülent vardı. Annesinin eline sımsıkı yapışmıştı. Nuran, demişti anneme Süreyya teyze, şimdi denizin kıyısından geliyorum. Bülent elime sarılıp da geri çekmeseydi beni, kendimi öldürecektim.

Gözlerinde mor renkli yaşlar vardı.

İntihar sözcüğünü ilk o gün duymuştum.

*

Bu yazıya intihar öyküleri mor renkli göz yaşları içinde saklananlar girecektir. Ve ister istemez hem benim hem sizin tanıdıklarınızla sınırlanacağız. Yani meşhur olanlarla, ama intiharlarıyla değil, hayatlarıyla meşhur olanlarla.

İkna edilebilirlik içeriğini en baştan taşıyarak, intiharı bir tehdit ya da rüşvet müessesesine dönüştürmüş, böylece sahih müteşebbis olma şansını daha baştan yitirmiş olanlarsa bu yazının zaten kapsamı dışındadır.

*

Bireyselleşme sürecinde yaşanması değilse de düşünülmesi kaçınılmazdır, böyle deniyor intihar için. Ve sanırım bu kapıdan gireceğiz. Kendi hayatına sahip olmakla eş anlam içerdiğinden harakiri, başlangıçta sadece Japon soylularına mahsus, halk yığınlarından esirgenen bir hak olarak kaldı. Halkın bu hakkı elde edebilmesi için çok beklemesi gerekti.

M. Blancho, Yazınsal Uzam’ında “ölebilirim ama ölmüyorum” diyor. Hayatımıza sahip olmayı, ona son verebilme hakkına sahip olmakla eş anlamlı tanımlıyor.

Hayatımıza sahip çıkabilmek için onu bir kez olsun gözden çıkarmak mı gerekiyor? Bir kez gözden çıkarınca mı hayatımız bizim hayatımız oluyor?

Hayatı kurtarmak için tutulacak en kestirme yol hiç olmazsa onu bir kez olsun kaybetmekten, bir kez olsun ölmekten mi geçiyor? Bu intiharcılık oyunu mu hayatı gerçek kılan?

Kendini bulmak için bir kez yitirmek mi şart olan?

Bizim olduğuna karar verdiğimiz bir hayatı yaşamak için, bir kez olsun denizin kıyısına inmemiz mi lâzım? Bir kez olsun dalgalara doğru yürümemiz, bir kez olsun eteklerimizi ve pabuçlarımızı ıslattıktan, suyu dizlerimiz hizasına çıkardıktan sonra geri dönmemiz. Ama kendi istediğimiz için geri dönmemiz, başkası istediği için ve başkası için değil.

Geri döndüğümüzde, aynı hayata bile olsa, artık etekleri ıslak o biz, aynı biz değilizdir. Bu kadar yakınına gelinen bir ölümün kıyısından dönüp geriye bakınca Sis-Fos’un taşı şaşırtıcı biçimde kolay ayırt ediliyor diğerlerinden ve ancak o zaman bizim taşımız oluyor, üstelik bizim taşımızın hiç bile olmamış olabileceği ihtimali ortadan kalkarak.

Kaderine asi bireyi yapan giz bu işte:

“Ölebilirim ama ölmüyorum”, hayatım benimdir, ölümüm de..

Kaderine asi bireyi yapan gizi bilmiş olmak, batının intihar blançosunu kabartıyor, lâkin bireyselliğin henüz tezahür etmediği, yaşamın kendisi için ve kendisi olarak değil, göksel olan için ve emaneten taşındığı Hıristiyan Ortaçağı hariç, buna tekrar döneceğim. Çok şey gibi intihar alışkanlığı da pagan Antikite’ye duyulan ilginin, onu örnek edinişin doruğa çıktığı Rönesanstan sonra yükselen bir ivme kazanıyor.

Antikite intihara meraklı, daha mitolojisinden itibaren. Karşılıksız ve sonsuz tapım görmeye alışık onca tanrı ve tanrıça, yarı tanrı ya da doğa üstü yaratık, kahraman ve güzel, bol bol intihar ediyorlar. Aison, Aithra, Aura, Amata… (Bunlar sadece A’dakiler; bakabilirsiniz: Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü).

Kimi önemsediği, kimi küçümsediği için yaşamı kaçıyor ondan.

Kimi taşıyamadığı ya da müşahit olduğu ürpertici gerçeğin en kullanışlı yargısı sayıyor kendini öldürmeyi: Byblis, Paktolos, İokaste, Kekrops kızları, Kral Midas.

Kimi giydiği alev gömleğin acısına dayanamayarak atılıveriyor ateşe: Herakles. Kimi ona giydirdiği büyülü gömleğin utancı ve pişmanlığıyla haram kılıyor kendisine yaşamını: Deianeira.

Kimi aşka koşuyor: Hero, hani şu Kız Kulesi âşıklarının kadın olanı.

Kimi ihanetten kaçıyor: Kartaca’nın güzel kraliçesi Elissa, kocasının hattâ ölüsüyle birlikte yanmayı seçen Euadne.

Yaşamlarına son vermek için tuttukları yol mitolojinin dünyasıyla sınırlı. Kimi boğa kanı içiyor, kimi zehir. Çoğu kendisini suya atıyor da adlarıyla birlikte anılıyor varlıklarını yok ettikleri su. Euenos, Euphrates, Paktolos ırmakları asırlardır sırtlarında böyle öyküler taşıyarak akıyorlar.

Kimi ateşte dindiriyor içinin yangınını, kimi bir bıçağın soğukluğunda.

Lesbos adasının dillere destan şair Sapho’su, Phaon’un aşkıyla yanarken bir kayadan aşağı bırakıveriyor kendisini. Tarihî bir kimlik olduğu halde esatirin buğusuna çekilerek.

Efsanesi kadar gerçeğinde de intiharla iç içe Antikite. Esir düşmemek için bir mabedin serinliğinde zehir içer ünlü hatip ve siyasetçi Demosthenes. Benzer bir biçimde, ünlü komutan Hannibal. Zehir içenlerin en ünlüsü Sokrates’tir kuşkusuz ve intihar onda bir infaz biçimidir. Fikirleri sakıncalı bulunduğu için zehir içmek suretiyle “intihara mahkûm” edilmiştir. Öğrencilerinin kaçma teklifini geri çevirir ve baldıran ağusu dolu kadehi dikiverir kafasına.

İntihara mahkûm edilenlerden birisi de, çılgın ve zalim Roma hükümdarı Neron’un hocası, ünlü Stoacı Seneca’dır. Öğrencisi ve hükümdarı öyle emrettiği için Seneca, bileklerini keser. Râvi olunur ki intiharı esnasında öğretisine uygun bir dinginlik içindedir. Neron da bir isyan esnasında, yakalanacağını anlayarak son verir kendisinden başka herkese ürkütücü gelen yaşamına. Ona, yokluğunu emreden ve kendisi de kendisini yok eden Neron, hocası Seneca’nın ne kadar eseridir acaba? Yine Stoacılardan Zenon, onun da öğrencisi Kleantes dingin müntehirlerdir.

Ölümü, tıpkı Sapho gibi, efsaneleştirilen Empedokles kendisini Etna’nın kraterine fırlatır. Denir ki Etna, sandaletinin tekini geri püskürtmüştür, kim bilir neden?

Antonius ve Sezar’dan sonra zehirli bir yılana verir bedenini aşk ve siyaset yorgunu Kleopatra, bir zamanlar bütün ruhunu devralmış olduğu Antonius da bir müntehirdir.

Görüldüğü gibi intihar çoğu kez bir iz düşümdür.

*

Zamanının bütün bilgilerini ürpertici bir sistematik dahilinde ayrıştıran ve çok tanrılı Antikite’ye şiddetle sırtını dönmüş bulunan Summa’lar, intiharla ilgili alt sınıflar açacak kadar vak’a birikimine sahip değildiler her halde, çünkü Hristiyan Ortaçağ intihara geçit vermiyor. Rönesans’tan günümüze doğru ise intihar batıda, kendisine verimli alanlar seçmek suretiyle tırmanıyor. Ve onlar artık, Hıristiyan oldukları için değil, Hıristiyan olamadıkları için intihar ediyorlar.

Batının intihara verimli alanlarının arasında düşünce ve sanatın, bilhassa edebiyatın bir hayli geniş arazisi var. Ki onlar, bir kısmı gerçekte, bir kısmı düşüncelerinde, bir kısmı eserlerinde, bir kısmı da kazâen intihar edip duruyorlar.

İntihar için tuttukları yol ya da âlet artık mitolojinin dünyasıyla tahdit edilmiş değildir, üstelik tüfek de icad olmuştur. Nerval bir sokak fenerine asıverir kendisini, akıl hastahanesinden kaçarak. Van Gogh bir tabancanın namlusuna sarılır.

Ama en kışkırtıcı çağrı yine de sudan gelir. Her kitabının bitiminde girdiği inanılmaz bunalımlardan bu kez çıkabilmesi için hiçbirisi yetmez Virginia Woolf’a. Ne kocası, Virginia’nın daima gölgesinde kalmış yazar-yayımcı Leonardo Woolf; ne de Venessa, şaibeli sevgili. Kıyısına inerek bırakır kendisini Ouse nehrinin kollarına Virginia, “sularına trajik çağrısına” bu kez uyarak.

Woolf’un Mrs. Dalloway’inin en iyi anladığı ve galiba en iyi de Mrs. Dalloway tarafından anlaşılan Septimus Warren Smith, bu savaş yorgunu, bu boşa harcanmış yaşamın sahibi, intihar ettiği zaman, Mrs. Dalloway kendi hayatının da boşa harcanmış olduğunu fark eder. Hayatı hiçbir şeyle doldurulamamış bir roman kahramanı olan Mrs. Dalloway, o, intiharı düşünmez de, hayatını onca romanla doldurmuş bulunan Virginia Woolf intihar eder.

Varlığını nehrin sularına bırakırken, kendilerini yok eden sulara isimlerini veren yani ki onları var eden mitoloji kahramanlarına ya da Hamlet trajedisinin Ophelia’sına benzediğini düşünmekte midir acaba? Ve hayatının ne kadar trajedi içerdiğini hesaplamış mıdır? Soğuk olması gereken bir mart günüdür ve II. Cihan harbi devam etmektedir.

İntihar nedenlerinin en kuvvetlilerinden biri, belki de ilkidir aşk.

Bireyselliğin en kuvvetle tecelli ettiği bu iki uç gerçeğin, aşk ve ölümün aynı kişide ve aynı anda bir araya gelmesi şaşırtıcı olmamalıdır. Hepsi de Werther’in ardından mı gitmektedirler? Bunun için mi Werther’den sonra Avrupa’da bir intihar modası başlamaktadır? Yoksa insanlar intiharı kitaplardan mı öğrendiklerini zannetmektedirler, aşk gibi, kitaplardan asla öğrenilemeyecek iki şeyden biri olduğu halde?

Birazdan yeri gelince, bizdeki müntehirlerin dökümünü yapmak niyetinde olmayacağım, ama Werther’e o kadar çok benzeyen birisi var ki anmadan geçilmez. Cenab Şehabeddin’in anne bir kardeşi (hayatını bilmiş olmayı Zeynep Kerman’a borçluyuz) Osman Fahri, Şükûfe Nihal’e duyduğu ve kendisini önce cinnete sürükleyen aşkının sonrasında ölümü seçer. Beynine bir kurşun sıkarken henüz otuz yaşındadır.

Can almak, aşkın karakteristiği midir? O kan dökücü müdür? Onun için mi soyut aşkın kalesi kanla ve silahla bu denli iç içedir? “Biricik can almadıysa bu sevda, yazık”, diye yazıklanır müellif (Selman Cahit, “Ayışığına Mektuplar”, Kafdağı, nr.37). Gerçi onun, alınmadığı için içerlediği can, bütün aşklara yazgılı şaire aittir ya, Gürcistan’lı bir şair olan Mayakovski başkasının aşkı yüzünden değil, kendi aşkı yüzünden intihar eder. Kendisini kan dondurucu bir mutsuzluğa sürükleyen ümitsiz aşkının elinde, verebileceği biricik olanı feda eder, yaşamını.

Elde edemediği biricik olanın bıraktığı boşluk, elde edebildiği biricik olan ölümle doldurulmuştur. Ölüm burada sevgiliye müşabih yegânedir. Kimse kimsenin yerine ölemediği ve kimsenin aşkı kimseninkine uymadığı için.

Sibiryalardan Petersburg’a çığ gibi büyüyerek kopa gelen sesin sahibi Çaykovski, Fırtına adlı senfonik şiirini beğenerek dünyasına giren Nadejda Von Meck’e bütün hayatını alt-üst eden platonik bir aşkla bağlanmıştır. Artık katlanamadığı yaşamının sonuna doğru kolera mikrobu taşıdığı bilinen şehir suyundan bol bol içtiği bilinir. Ölümünün intihar olup olmadığı tartışıla dursun, bu ölüme ne kadar ecel ölümü denilebilir ki?

Kırk yıllık karısının giyotinle idamının hemen arkasından gelen zaman içinde, ‘düşman dolu bir dünyada artık yaşayamayacağını’ bir kâğıda yazarak idam yaftası hükmünde göğsüne iğneleyen ve kırk yıllık kılıcının üzerine aşkla yaslanan siyasetçi Jean Roland’ın ölmeden önce yaptığı son iş yazmak olmuş olmalıdır.

Vlademir Mayakovski, otuz yedi yaşında yaşamına son verirken, ‘aşkın küçük sandalının hayat ırmağının akıntısına dayanamayarak parçalandığını’ anlatmak için bir mektup yazmaktadır.

Söylemiştim, aşk gibi ölüm de yazıdan asla öğrenilemeyecek ve öğretilemeyecek iki şeyden birisi olduğu halde, intiharın arefesinde yazı, kullanışlı bir temrin arenasına dönüşmektedir ve ölüme en çok o yakışmaktadır. Bunun için değil mi ki intiharlardan evvel en sık baş vurulan eylemdir iki satır karalamak, yine tıpkı aşk için olduğu gibi:

Ölümümden kimse mes’ul değildir, garip ki ben de mes’ul değilim.

Esasen ölüm mektupları hayata duyulan sonsuz inancın onanmasından başka bir şey değildir. Ve bazen intihar öncesi yazı, mektup hacmini çoktan aşar, romana ulaşır. Jack London, romanı Martin Eden’ın kahramanı gibi intihar eder, bir zamanlar müsveddesi yapılmış bir intihardır bu.

Hasılı intihar bir iz düşümdür.

En çarpıcı olanı Zweig-Kleist iz düşümüdür kuşkusuz. Kleist, Alman edebiyatının bu az anlaşılmış fakat çok okunmuş trajedi şairi, bütün ömrü boyunca bir intihar arkadaşı bulabilmek arzusuyla yaşadı. Ve karşılaştığı her kadına, reddedilmesi zor bir aşkı sunar gibi hep aynı teklifte bulundu: “Birlikte ölelim”. Yaşantısına giren kadınlardan hiçbiri, ölümüne girmeyi göze alamadı onun. Ta ki Henriette’e kadar. Kanserli bir kadın olan Henriette Vogel kabul etti Kleist’ın teklifini ve birlikte öldüler. Şimdi Kleist’in hayatında, ölümden başka her şeyi birlikte yapabildiği birçok kadın var. Ama ölümden başka hiçbir şeyi birlikte yapmadığı tek kadını var onun.

Zweig, Kleist hakkında, Kendileriyle Savaşanlar’ın en başına yerleştirdiği olağanüstü etüdünde, onun bu alışılmadık intiharını patolojik açıdan uzun uzun yorumlar. “Kleist’tan daha fevkalâde ölen olmamıştır”, böyle der, satırlarından neredeyse derin bir hayranlığın izleri okunmaktadır.

“Kleist’tan daha fevkalâde ölen olmamıştır” da, yıllar sonra Stephan Zweig, ülkesinden çok uzakta, Nazi iktidarını müteakip göçtüğü Brezilya’da, 1942’de soğuk bir şubat günü, yıkıntılarına tahammül edemediği hayatına son verirken, yanında ‘ölümüne’ bir arkadaşı vardır. Aynı zamanda ‘hayatına’ arkadaş olan kadındır bu: Charlotte Zweig. Ve Stephan Zweig’ın ölüm arkadaşının aynı zamanda hayat arkadaşı da olmuş olması, onun ölümünü Kleist’ın ölümünden “fevkalâde” kılar.

Üstelik Zweig’ın ölümü Kleist’ın ölümünden daha da trajiktir. Karısıyla birlikte intihar edişi değildir Zweig’ın intiharını trajik kılan. Rivayet olunduğu gibi, gerçeklerini hazmedemediği bir II. Cihan harbi dünyasını ölümüyle protestosu da değildir neden. Onun intiharının asıl trajik yanı, yıllar önce patolojik yoruma tabi tuttuğu bir çifte intiharın kendi satır aralarından dökülen iz düşümünü yıllar sonra yakalayarak intiharıdır. O bir bakıma kendi ölümünün yorumunu yapmıştır, kendisi farkında olmasa da.

Ama ölüm yazıdan öğrenilmez yine de.

Öğrenilmez de bana bu yazıyı onların ölümleri yazdırır.

Ve başkalarının ölümlerine duyduğu meraktır Zweig’ın ölümünü meraka değer kılan.

Yoksa gerçekten hayat mı yazıyı geçerli kılmaktadır?

Zweig’i yıkıntıya sürüklediği söylenen II. Cihan harbine gönüllü muhabir olarak katılan Hemingvay, ömrü boyunca ölümün olağan dışı cazibesiyle, ürpertici büyüsüyle muaşaka halindedir: “Bütün hikâyeler yeterince ileri götürüldüğü takdirde ölümle sona erer ve okuyucuyu bu gerçekten çeviren kimse de iyi hikâye anlatan biri değildir”. Böyle der ve kendi hayatının öyküsünü tıpkı bir zamanlar babasının da yapmış olduğu gibi kendisine çevirdiği bir tüfeğin kurşunuyla noktalar. Hemingway’ın hayatı bir öyküyse eğer, Çehov’un unutulmaz teorik yaklaşımıyla duvarda asılı duran tüfek sonunda patlamıştır.

Gürsel Aytaç, Kendileriyle Savaşanlar çevirisinin Önsöz’ünde, müellif Zweig’ın; Kleist, Nietzche ve Hölderlin’i yani içlerinde birer ‘daymon’ taşıyanları irdelerken, onlarla çağdaş ve milletdaş olduğu halde dengenin ta kendisi olan Goethe’yi asla gözden kaçırmadığı fikrindedir. Öyledir ya, Goethe de Werther’de ve Werther olarak intihar etmemiş midir? Werther’in yaşadığı aşkın müsveddesi Goethe’nin kalbi değil midir? Goethe’nin intiharının temize çekilmesi değil midir, Werther’in, Lotte’nin minik elleriyle kutsanmış silahı beynine dayaması.

Jacques Riguad “hepiniz şairsiniz, bense ölüm yakasındayım”, derken yazıyla ölümün kıyılarını birbirinden ayırıyor. Müthiş. Şair şiirinde ölüyor. Yaşayana kalansa intihar etmek. Öyleyse romanlarda intihar edenler, hem kendileri, hem de yazarlarının yerine, mükerrer müntehir değiller midir onlar? Bunun için ya Kafka ölmek için yazıyor. Bunun için ya yazdıkları okuyanı böylesine öldürüyor.

Fakat biri var ki müsveddesi yapılmış bir intiharı kalbine yerleştirmede eşsiz bir oyuncuydu. Ahmed Midhat’in, kendisi için çevirdiği Kamelyalı Kadın’ın son sahnesinde ve kendisine göre son temsilinde zehir içen bir İstanbul XIX. asırlı, Mari Nıvart. Acaba hangisi olarak ölüyordu? Kendisi mi, Kamelyalı Kadın mı? Ve onun için mi böylesine zor böyle bir yazı içinde bir yere koyulması?

Faulkner Ses ve Öfke’sinin ikinci kısmını tümüyle Quentin’in intihar ettiği güne ayırır. Karamazovlar’da Smerdyakov, Huzur’da Suat, asarlar kendilerini. İklimler’in Odile’i, Therese Raquin’in Therese ve Laurent’i, Ecinniler’in, felsefesini yaparak intihar eden Kirilov’u, daha niceleri.

Pek çok ama pek çok intihara meraklıdır roman kahramanları.

Yine de, akla ilk gelenleri Anna Karenina ile Madam Bovary’dir.

Bizde ise romantik karakterli Tanzimat edebiyatının müntehir onca kahramanı arasında Sergüzeşt’in Dilber’idir akla gelen.

Servet-i Fünuncuların romanı intihara mütemayildir. Gerçi kendileri de hep kaçmak isterler ve ölüm kaçışların en cazibelisi gibi durmaktadır onlara ama düşünürler de pek başaramazlar. Fikret, karısı ve çocuğuna bağlıdır; Mehmet Rauf teşebbüs eder, kurtarılır. Gerçek hayatlarında başaramadıkları eserlerine girer. Mehmet Rauf, Ferdâ-yı Garam’ın hem de çifte intiharla getirir sonunu. Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’i o karanlık gecede, bir bârân-ı dürr-i siyah altında, suların karanlık kucağına sığınmayı düşünür. Ve annesinin, o küçücük kadının, zayıf fakat o denli güçlü sesi onu karanlıktan çekip koparır: “Cemil, karanlıkta ne yapıyorsun?” Cemil karanlıkta kendisine dönüşmüş olmalıdır, canı Yemen’de çok acısa da. Çünkü bir kez etekleri ıslanmıştır.

Ama Bihter’in, intiharda da hepsinden ayrı bir yeri vardır.

Bunca romana rağmen intiharın en çok yakıştığı tür, kuşkusuz, trajedidir. Hiçbirisinden fedakârlık yapılamayan, bir başka okuyuşla cümleyi, hangisi feda edilse diğerinde bir büyük boşluk yaratmaya yargılı iki kıymet arasında, intihar en çıkar yol olarak görünmektedir trajedi kahramanına. Hayatı bizimkine belki en çok benzeyen Antigone, onun annesi ve nişanlısı, kıskançlığın onurlu timsali Othello, Ophelia, İokasta.

Ya ‘kazâen’ intihar edenler, hayatta, hem romanda? Yalnız Gece, Sessiz Gece filminin ‘sözcü’ kahramanı erkek, kıstırılmış hayatını ne yapacağını kestiremeyen kadın kahramana, “bastırılmış intihar arzusunun her yıl kaç kazaya neden olduğunu” bilip bilmediğini sorar. Handan’ın, duygularıyla mantığı arasında ezilen ama yine de mantık yönünü işaretleyen baş kadın kahramanı, iptal olunmuş bir bilincin dizgininden boşalttığı duyguların ivmesiyle neler yaşamış olduğunu, kısacası kendi trajedisini fark ettiği anda, doktorların o denli zor yok ettiği hastalığına açar kapılarını. Korumaz kendini ve kısa zamanda ölür. Kazâen de intihar edilir bilinmektedir çünkü. Bunu bildiği içindir ya şair,

‘hişt! dostlarıma şunu haber ver

denize açıldım

ve gemim parça parça oldu’

diye bir im

denli narindir intihar

(İlhami Çiçek)

demektedir.

Uyku hapı alarak bir otel odasında ölüme yatar Cesare Pavese, ve onun, tükendiği için intihar ettiği yorumunu yapar kimi araştırmacılar. Ne abartı. İntihar etmek için, intihar etmeye gerek mi var? Ya yaşarken daha müntehir bulunmuş bulunan onca ölü can? Onları nereye koyacağız? Hangi sistematiğe dahil edeceğiz?

Yaşamakta iken yüklendiğimiz onca yaşantının kim bilir hangi birisiyle intihar edip duruyoruz her gün? İsa’yı boş mezarında bulamaz ziyaretçi kadın ama “yaşayanları ölüler arasında aramak” olasıdır çoğu zaman.

*

Ölüyorum ve seni ölümümle yenilgiye uğratıyorum.

Ben yok oluyorum ama hikâyem doğrulanıyor.

Onlar, öldüklerini ve dirimleriyle başa çıkamadıklarını, ölümleriyle mi yenilgiye uğrattıklarını var saymaktadırlar?

Hayatı bunca önemsemenin başka adı mı ona son vermek?

En fazla bilinen ve tahammül edilemeyenden en az bilinen ve tahammül edilebilirliği şimdilik ölçülemez olana, dolayısıyla tahammül edilebilirlik ihtimalini en az içerene kaçıştır intihar. İlk anda tersi gibi görünse de, ilk sırada yaşamın fevkalâde önemsenmesi anlamını içermektedir. M. Blancho bunun için “ölen yaşayabilirdi demek”, der. Zor olanı başaran. Ve ilâve eder, “kendini öldürmenin zayıflığı, onu gerçekleştirenin hâlâ çok güçlü olmasındadır”. Bu yüzdendir ki yaşanan dünyanın tek başına okunmasına bir başka deyişle madalyonun tek yüzünün birinci dereceden önemsenmesine karşı çıkan büyük dinler, ilk sırada İslâmiyet ve Hıristiyanlık, intiharı şiddetle yasaklamaktadırlar. Çünkü o büyük dinler, dar kapıyı işaret etmektedirler, arkasında güneş batmayanı.

Dante, Divina Commedia’nın, “İnferno” (Cehennem) bölümünde günahkârları tasvir ederken, kendisini öldürmüş olanları ağaçlar içine sıkışmış, ter döke duran tutsaklar olarak gösterir. Onlar asıl acıyı ise Tanrı’yı kaybettikleri için çekmektedirler. Kimliğindeki bütün Rönesans muştusuna rağmen, tipik bir Katoliktir Dante hâlâ ve müntehirler hakkında verdiği hüküm ilâhi kaynaklıdır.

Bunun için değil mi ki hayatımıza sadece kendi adımıza ve sadece kendimiz için sahip olduğumuz gibi bir vehmin esiri olmadığımız o kutlu zamanlarda, bizim de intihar gibi bir alışkanlığımız yoktu. İntiharın çözebileceği var sayılan problemleri çözmek için yeterli olan program çoktan elimize verilmişti zira.

Bizi ve hayatımızı daima ve kesinlikle seyreden büyük göz namına yaşadığımız ve hissettiğimiz o günlerin sona erdiği yerde, kendi hayatımızı kendi gözümüzün seyri için yaşadığımızı düşünmeye başladığımız yerde, göksel olanın yerine arzî ve şahsî olanı kondurarak bir bütün mutlağının parçası olmaktan çıkıp da, vücudundan kopan bir el ya da ayak gibi bağımsız ve anlamsız yaşamaya başladığımızı idrak ve vehmettiğimiz yerde, Beşir Fuad intihar etti.

Beşir Fuad masum. Hayatın salt kendisi için ve kendisi ile olduğu, hayat sözcüğünün içinin ancak ve ancak ‘ben’ ile dolduğu, anlamının gökte değil de yerde aranması gerektiği hususunda fikri yeterince iğfal edilmiş bireylerdik artık. Onun için Beşir Fuad’ın usturası ya da tipik XIX. asır münevveri, Viyana elçisi Sadullah Rami paşanın hava gazı musluklarına aykırı durmaz da intihar, zamanlar XIX. asrı da gösterse, Müslümanların halifesi Sultan Aziz’in bileklerine yakışmaz.

Tarihin önünde gerçeklik ihtimali daralır da Sultan Aziz intiharının, oğlu, veliahd-i saltanat Yusuf İzzeddin Efendi, Av Köşkünde ve garip (değil) ki bileklerini kesmek suretiyle noktalar yaşamını. Evinin kapıları yüzüne kapanmış müflis bir hanedanın kimi üyelerine Avrupa’da açılacak siyah ve yegâne kapının erken bir yoklayıcısı mıdır, profesyonel bir suikaste kurban mı gitmiştir, pek bilinmez.

Beşir Fuad intihar etti. Hem de öyle bir intihar etti ki hepimizi arkasına taktı. O gün bu gündür intihar edip duruyoruz, dökümünü yapmayacağım, saydıkça artmasından korkarım. Üstelik öyle bir intihar edip duruyoruz ki bunun için kana ve silâha gerek de yok çoğu zaman. Yaşarken intihar ediyoruz, ölürken intihar ediyoruz. Geri dönme şansımız yok.

Bir tek o altın nokta. Çarkın bir kez de tersine mi dönmesi gerek? Mukaddes olana sahip çıkabilmemiz için tekrardan bir bütünün uzuvlarından birisi olduğumuzu idrak edeceğimiz yere mi gelinmeli? Bu yüzden mi bireyselleşmenin değil de, bireyselleşmemenin mücadelesi verilmeli? Yoksa mukaddes olana sahip çıkmak onu kaybetmekle eş anlamlı tanımlanıp duracak. Ya birey olmaktan vaz geçeceğiz ya da intihar edip duracağız. Görünmese de, cenaze namazımız kılınsa da.

perdenin nihai indirilişini kimse önleyemez

yapayalnızım. her tarafta iki yüzlülük

hayatı sonuna kadar yaşamak

hiç de çocukça bir görev değil.

Kuşkusuz, hayatı sonuna kadar yaşamanın hiç de çocukça bir görev olmadığını idrak ettiklerinden, bu dizeleri şaheserinin sonuna ekleyen Boris Pasternak da, onun roman kahramanı, babası bir zamanlar intihar etmiş bulunan Dr. Jivago da; onca acılı hayatlarını yazgılı oldukları noktaya kadar yaşayarak küller arasından birer Kaknus çıkartmaktadırlar.

*

Süreyya teyzeye gelince. Süreyya teyze hep Bülent’in istediği hayatı, dahası Bülent olarak ve Bülent’in hayatını yaşadı. Çünkü suyun kıyısında etekleri ıslanıp da geri dönerken kendisi olarak değil Bülent öyle istediği için geri dönüyordu. Hayatını, nâmına yaşayacağı büyük gözü ise çoktan kaybettiğinden zaten suyun kıyısındaydı.

Bu yüzden hep yitirilmiş ve hep devredilmiş bir hayatta göz yaşları mordu Süreyya teyzenin. Hâlâ.

Gerekçesiz Aşk: Piraye

…Piraye: GEREKÇESİZ AŞK – Nazan BEKİROĞLU…

Nâzım. Türk edebiyatının bu şaibeli ama çekici çocuğu. Kalpleri kategorize etmek mümkün olsaydı, “kalbi her güzel şeyden yara almaksızın kurtulamayanlar” sınıfına yazılabilecek olan bu romantik şair.

Bir roman kadar şaşırtıcı ve ancak hayat kadar acı olan hayatı üzerinde oynayan bütün kalemler “mavi gözlü dev”in çok tekerlekli bir savaş arabası gibi aşka çokça açık yanından bahsetmeden geçemezler. Aksi takdirde eksik kalır hikâyenin büyük parçası.

Nüzhet, Piraye, Münevver, Vera?

Sadece evlilikleri için söylemek gerekirse bile; “Nâzım’ın kadınları” diyebileceğimiz bu dört kadın, bir tek ilki, Nüzhet Hanım müstesna, onun nikâhına bir başka nikâhın bağını bozarak girerler.

Kaynaklar, Nâzım’ın dayanılmaz cazibesi önünde devreye giren aşkın hükmüyle hükmünü yitiren nikâh bağlarını tahlil etmek ile, bu evliliklerin zaten bozulası derecede kötü gittiğinden bahsetme zorunluluğu arasında salına dursun; gâhi aşkı gâhi hayatı işaret etmeye, gâhi birini gâhi o birini haklı çıkarmaya çalışadursun. Vâlâ Nurettin’e bakılırsa Nâzım ömrünce çok aşklıdır ama anınca çok aşklı değildir. Yani ki eş zamanda kalbi tek kadın için çarpar, kalbine kadınlar teker teker gelir teker teker giderler onun. Aynı anda iki aşkı, iki sevgilisi, iki kadını olmayışıdır belki de onu bunca aşka sahipliğinde “mazur” kılan, eğer geçekten mazursa.

Aşkın kaçınılmazı: Çile.

İlk ve son, Nüzhet ve Vera, ilk ve son ayrıcalığıyla dururken Nâzım’ın hikâyesinde, çile, en fazla da çileye sebebiyet veren Münevverin ve kelimenin tam anlamıyla ihanete uğrayarak güzelleşen Piraye’nin payına düşmektedir.

İkinci karısıdır Piraye, Nâzım’ın. Bu “kızıl saçlı bacı” tam on iki yıl bekler çok kısa bir süre birlikte olabildiği ve mutlu günlerinin hemen arkasından mahpus damlarına düşen kocasının yolunu. Zaman zaman gerçekleşen görüşmeler müstesna, ki bunların birinde hapishane kapısında oturup üçü, Nâzım, Piraye, Kemal Tahir; Gazzali’den rubailer okurlar, sadece mektuplara yani söze yüklenmiş bir aşk olur onlarınki. Böylesi bir rabıtada ise, baskın lisanıhâl olan aşkın bütün eylemleri kelâm biçiminde tezahür etmek mecburiyetindedir ve bu çok tüketici çok tehlikeli bir mecburiyettir.

Yine de bir kadının alabileceği “en güzel” mektupları alır Piraye, Nâzım’dan on iki yıl boyunca: Bunlar senin gözlerindir. Gökyüzü ellerin gibidir. Bunlar senin için oyduğum ahşap çekmecelerdir. Sevgilim, ah sevgilim! Lâkin merhamet yanı ihlâl edilmiş her bencil aşk gibi (gerçek aşk gibi?) teselli çizgisi bazen çekilmemiş mektuplardır bunlar: “Ve benim aşkımda merhamet yok ki teselli olsun”, 22/2/934. Ve ki bir şair “dünyanın en güzel yüzünü bembeyaz bir yatağın üzerinde” ağlatıp durmaktadır. Vaatler vaatler sonra… “Seni öyle mes’ut edeceğim ki kötü günlerin hatırasını bile bahtiyarlıkla anacaksın! (tarihsiz).

Böyle vaatler her zaman tehlikeli değil midir?

Niye ki bunca vaat, diye sorarken dışarıdan bakan yazıcı, öyle görünüyor ki şair kalbinin işleyişini anlamasak da anlayışla karşılayabileceğimiz Nâzım’ın aşkı törpülenip durmuştur. Çünkü zamana karşı dayanıklılığı daima şüphe götüren aşkın, en büyük düşmanı zamansa bir büyük düşmanı da yaşanmamışlık. En önemlisi de zaman geçedururken, hapishanede Piraye için çırpınışlarını, kimi Piraye’den para isteyişlerini, kimi -dokuma tezgâhı, oyma sanatı, çeviri, telif-, Piraye’ye para gönderişlerini içimiz sızlayarak izlediğimiz Nâzım’ın aşkı da her aşk gibi nihayetinde kendi çemberini kıramayan, kendi çapı kadar bir aşktır. Nâzım yazdıklarında samimîdir elbet. Az boz bir aşk değildir onunki. Çünkü âşıktır, üstelik şairdir. Ama doğrudur şairlerin kötü âşıklar olduğu. Çünkü şiir, şuur hâlidir. Şuur akıllılık demektir. Aşksa hepi topu bir cinnettir.

Nâzım’ın sebebi de bahanesi de vardır aslında: Aralarındaki dolayımın tek adı gibi görünse de aşk, yaşanma boyutu elden alınmış bir hapishane aşkının yaşanabileceği tek alan olan yazı boyutunda, ki kelâmdan başka bir şey olmayan yazı akla doğru çekedurur insanı, Piraye eksik kalmaktadır ona göre. Zaman zaman “Böyle bir mektup için üç sene yatılır vallahi” dedirtecek mektuplar alsa da Piraye’den, eksikliğin, yetmezliğin, azlığın adı koyulmuştur bir kere: “Zarfın içinden hapishane duvarı gibi bembeyaz kâğıtlar çıkmasa!” 23 Haziran 933.

* * *

Aşk ile sair bir kıymet arasında yapılabilecek mukayesede alternatif olarak önerilen tarafın kazanma şansının hemen hiç olduğunu baştan kabul etsek bile. Piraye’nin kömürsüz geçen kışlarını, tek başına büyütmeye çalıştığı çocuğunu, Nâzım’a destek olma çabasını aşktan da öte bir sorumluluk gibi yüklenişini ama bunu aşkla yapışını, hayatın türlü suret sert yüzleri arasına yalınkılıç dalışını ve hepsinden önemlisi Nâzım’ın sezdiği gibi “koskoca dünyadaki yapayalnızlığını” hesaba katmaya kalkışmak bile abes. Tam on iki yıl, hiçbir şey yapmamış olsa dahi tam on iki yıl, bir erkeği sadakatle beklemiş olmak bile bir kadını aşkın en büyük hak sahibi kılarken. Belli ki aşk Piraye’nin hakkıydı.

Ama aşkın bir hak ediş olmadığı da aşikârdı.

Piraye’de aradığı tutkuyu bulamadığını, üç ismi olan onu (Hatice Zekiye Pirayende) iki ismiyle kuşattığını ama üçüncü ismiyle kuşatamadığını fark eden Nâzım’ın bir fırtına gibi Münevver girer hayatına. Görünen o ki Piraye hayatın sertlikleri karşısında kaçınılmaz biçimde albenisiz kalan ve özgür tutsaklığında giderek ışığı sönen bir yıldızken, Münevver örselenmemiş bir kadın güzelliğidir. Ve Nâzım’la bir taşra cezaevininin müdüriyet odasında karşılaşmıştır. Kuzendirler, ilk karşılaşmaları değildir elbet, üstelik mazinin sayfaları arasında Münevver’in Nâzım tarafından mukabele görmemiş bir aşkı da kayıtlara geçmiştir ama Nâzım onu şimdi ilk kez “görmüştür”. Mazotlanmış tahta döşemenin -üzerinde duyulan yüksek ve ince ökçelerin tıkırtısından sonra bir Fransız parfümü çarpar Nâzım’ın yüzüne. Sersemletici. Bütün özlemlere ve bütün mahrum kalmışlıklara hitap edici. Ve erkek kalbi isteyicidir. İstekten! Bir mektup. İmzalanması için Piraye adına hazırlanmış bir boşanma dilekçesi. Bu kadar sade.

Ama kalplerin on iki yıllık tarihçesi bu kadar sade değildir.

* * *

Kadın kalbinin bilgi ötesi sezgisiyle Piraye, bu gidişin ayak seslerini önceden duymuş muydu? Muhtemel. Kuşku yok ki o, ölümcül darbeyle yaralanmıştı. Gururundan vurulmuş olmalıydı, kadınlığından, inancından. Abes yanıyla hayatın birdenbire yüz yüze gelmiş olmalıydı. Ama en çok da “aşktan” yara almış olmalıydı, aşk yanından. Ki hayatını aşkın üzerine kurmuş olmalıydı Piraye. Başka türlü bunca zorluğa nasıl göğüs gerilirdi ki?

Erkek kalbi, bir garip! Kemal Tahir’e hapishanede iken yazdığı âteş mektupların birinden öyle anlaşılıyor ki Nâzım; Münevver Hanıma hapishane ortamının cilvesiyle aniden tutuluverişinden rücu etmiş, yine Piraye’ye dönmek istemektedir. Aşkın yakıcı ilk etkisi yok olunca, ya da aşkın da yolları var ki tıkanınca, ak ile kara, akıl ile duygu, tutku ile minnet çatışmaya başlamış olmalıdır Nâzım’da. Kemal Tahir’e, sözü edilen mektupta, Piraye’yi yeniden fethetmeye çalışacağından, onun aşkını yeni bir aşkı kazanır gibi kazanacağına neredeyse emin olduğundan bahsetmektedir. Üstelik garip bir özgüven de taşımaktadır. Hatta zevkli bir deneyim olacaktır bu.

Yanılmaktadır:

Durmadan kuruyup durmadan yeşeren bahçeden geçmez iki kere aynı rüzgâr…

Geçmez.

Dökülen toplanmaz, adı aşksa, biten bir daha kendisi olarak başlamaz.

Ve olmaz! Piraye affetmez. Dönmez ona bir daha. Kısa zamanda boşanırlar.

Geçmişler olsun! Her şey bitmiştir. En fazla da aşkın karşılıklı yağıp duran büyülü müziği.

Belli ki onca şairliğine rağmen Nâzım, şiirden şaşırtıcı olan hayata ve hayattan da şaşırtıcı olan kadın kalbinin bazen ne kadar karmaşık çalışabileceğine yabancı kalmaktadır. Duygusu imbikten geçirilmiş bir kadın kalbinin; uğrunda ne kadar çok şey feda edilmiş ne kadar çok bedel ödenmiş bile olsa, aşkın, safiyetinden masumiyetinden bir kez şüphe duyulmaya başlanınca; yaşanabileceği akla bile getirilmeyenler yaşanıp da aşkın olmazlarına dair tahayyülün sınırları kırıldığında; her şeyi ama her şeyi, en fazla da kendisini feda edebileceğini bilmemektedir.

En fazla kendisini, çünkü Piraye ömrünün sonuna kadar Nâzım’ı sevmekten vazgeçmiş değildir. Ancak bekleme yanı inkâr edilmiş, görülme ve bilinme hakkından gönüllü vazgeçilmiş bir aşktır artık bu. Beklemeyen ve kendisini göstermeyi istemeden sadece sevmekle yetinen. Acı elbet. Ama bu kalbin sahibi aşkın en yetkin tanımıyla dikilmektedir karşımıza: Gerekçesiz aşk. Hapse giden yol, karmaşık ve çapraşık bir yığın gerekçeli karar içerir. Ancak en karmaşık olanı kuşkusuz gerçek aşkın gerekçesidir. Çünkü o gerekçesizdir.

Aşkın küllî lisanının susup da, bir telin kopup da, ahengin ebediyen kesildiği yerde sorulası en acı soru şudur artık: Aşk bir hak ediş mi? Ve evet Piraye için Nâzım artık sadece bir hak ediştir. Bu yüzden ki “gerekçesizliğiyle âşık” kadın, bütün cazibesini yitirdiğini ve Nâzım’ı çektiği çilenin karşılığı olarak sadece müstahak olduğunu fark ettiğinde, kendisine dönmek isteyen erkeğini reddeder. Bunun gururla ilgisi yoktur.

Ömrünün sonuna kadar hayatına hiçbir erkeği sokmadığı gibi özel odasını da hiçbir meraklı nazarın yağmasına sunmaz Piraye. Hatıralarla yaşamanın mümkün olduğu ondan öğrenilebilir. Oysa Piraye, Nâzım’dan ayrıldığında talipleri vardır. Azımsanır kısmetler değildir bunlar. Sadık, az üzücü, teselli verici. Teminatı muhakkak olan bir hayatı getirip Piraye’nin ayakları dibine sermeleri zor değildir. Temiz dürüst insanlardır. Onlar da Piraye’ye müstahak gibi görünmektedirler. Kabul etmez hiçbirini Piraye. Neden, diye sorulduğunda: “Nâzım’dan sonra kimi sevebilirim ki?” der.

Gerekçesi yok ki aşkı, tertemiz yaratılmışlıklarıyla sadece hak edebilen doğuştan şanssızlar hep kaybederken, “dünyanın en güzel yüzünü bembeyaz bir yatağın üzerinde ağlatanlar tutkuyla sevilenler olarak kalacaklar.

Gemilerin Geçtiği Umman

…GEMİLERİN GEÇTİĞİ UMMAN Kar kokulu sınıflarda poetika dersleri …

Sizi Erzurum’da tanıdım. Sınıflarımız rüzgâr kokardı, yaşayanlar şahidimdir. Önce Yeni Türk Edebiyatı derslerinin zarif hocası olarak girdiniz sınıflarımıza. Ama sizin arkanızda “üzeri tebeşir artıklı koyu yeşil bir tahta” olmazdı, kürsünün ön tarafına geçerdiniz. Aramızdan mesafeleri mi kaldırmak isterdiniz? Bizimse arkamızda değil yan tarafımızda, denize değil dağlara açılan pencereler uzanırdı.

O zaman neler anlatırdınız? Bunlar, içimde daha sonrakilerle birleşti, bir bakıma netliğini yitirdi. Ama yine de ‘o yıllar’ denince aklıma ilk gelen ‘siz’, kimi yeni kimi eski kitaplardan bize poetikalar değerlendirirdiniz. Ve bir mısra sizinle en çok bütünleştirdiğim nedense: Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum. Sizden bize kadar uzanırdı. Öyle ya, aramızda ne kadar çok mesafe vardı.

Sizi uzun zaman bu mısraya sinmiş sesiniz olarak hatırladım. Sonra derslerimize gelmediniz. Başka hocalar tanıdık. Ben onları da çok sevdim ama sizi daha fazla bilemedim.

Garip (değil) ki sizi asıl tanımam, tanımak burada karşılıklı bir açılım, hiç olmazsa açılımın bir ucunun tarafınızdan kabul görmesi anlamına bürünüyor, doktora yıllarında gerçekleşti. ‘Seçtiği’ bölüme kadar eğitimi, galiba pek çok benzeri gibi tesadüflerle yönlendirilmiş bir çocuk olarak ben, ilk yılları sudan sebeplerle harcanmış bir doktoranın zamansızlık telâşeleri arasında, bir başka sevgili, Bilge Seyidoğlu Hocam, öyle elimden tutmuş kapınıza düştüğüm gün son şansım olduğunuzu fark ediyordum. Ve yine ben, bu kapının; romanların geometrik yapı şemalarından, kahramanlarla karşılaşabilme ihtimalinin hiç de muhal farz sayılmayacağı gemiler geçmeyen bir umman tasavvuruna; Halide Edib’e biçilen ansiklopedik teferruat kuruluğundan, Nigâr hanım günlüğünde pusu kurmuş hudutsuz santimantalizm manzaralarına kadar açılacağını bildiğimi, o zaman bilmiyordum. Ama şimdi, buradan bakınca, en baştan bildiğimi de biliyormuşum gibi geliyor. Öyle ya, çok erken yitirilmiş bir babanın kitaplığında da Reşad Ekrem’in İstanbul Ansiklopedisi ve Osmanlı Tarihi vardı, sizin de. Benimse bilinç altımı çözmek için ne Dr. Breuer gerekli, ne Dr. Freud. Çünkü kendisini öylesine kolay ele veriyor. Anlatmıştınız bana;

“Reşad Ekrem benim de çocukluğumda sarıldığım insanlardandı. Her halde babanla aynı kitap ve dergileri okumuşuz. Evvelce konuştuğumuz Yavrutürkler’de bugün bile zevkle okuyabileceğim çocuk romanları vardı, bir kısmı tarihî, çoğu tarihî, fakat çok küçük bir tarihî gerçekten hareket ederek bu kadar güzel bir macera romanı yazılabilir, hatırladıklarım, Son Yeniçeri, Gizli Yol, Balabancık. Yazarı Ahmed Bülend Koçu idi. Derken lisede Reşad Ekrem bey tarih hocamız oldu. Bize boş derslerimizde gelirdi. Ne zengin bir hatıra ve masal dünyası idi. Ahmed Bülend’in Reşad Ekrem olduğunu öğrendim. Bir daha sevdim. Bir de yine o yıllarda İstanbul Ansiklopedisi çıkarmağa başlamıştı. Hiç unutmuyorum, biraz lüks bir baskı, galiba iki formalık bir fasikülü 130 kuruştu. Ne büyük para, nasıl alınabilir? Bir gün lisenin anons panosunda Reşad Ekrem’in imzasını taşıyan bir ilân gördüm. Lise birinci sınıftayım. Ansiklopedi fasiküllerinin o güne kadar çıkmış olanlarının hepsini 50’şer kuruştan öğrencilere vereceğini yazıyor, durur muyum. Hemen o gün, nereden tedarik ettiğimi hatırlayamıyorum, para bulup soluğu Bâbıâli’de İstanbul Ansiklopedisi’nin bürosunda aldım. Bana bizzat kendisi, en temiz nüshaları seçerek verdi. Yine hiç unutmuyorum. ‘Al bakalım, bu gece sana uyku yok’ dedi. Hakikaten o gece bana uyku yoktu. Teker teker sayfaları keserek, o güzel gravürleri seyredip, seçtiğim yazıları okuyarak sabahı ettim. Bir şey daha yaptım, birkaç gün sonra panodaki o Reşad Ekrem imzalı ilânı yerinden alıp sakladım. Hâlâ da saklarım”.

Fark ettiğiniz gibi Hocam, bu yazı mektuplarınızla ‘sarmal’ olarak kaleme alınacak.

Mektuplar dedim de, her yeni yılın ilk mektubunu size yazardım. Bundan çocukça anlamlar çıkartırdım, bu yıl en çok size yazacağım, diye. Çünkü ödülü vardı, hiçbir mektup cevapsız kalmazdı. Başındaki ‘galiba’ kaydı, içimde ince bir yeri sızlatsa da, “1985 ile 1993 arasında en çok ve sürekli” yazıştığınız benmişim. 1993’den sonrasının hesabı henüz yapılmadı, bu ünvanı kimseye kaptırmak istemem, çünkü olamadığım var: Asistanınız olmak isterdim. Hem de görev sınırları gündelik kanunlarla çizilmiş cinsten değil, tam da o, hocasının çantasını taşıyan, masasının tozunu alan, aldığı nefesi defterine kaydeden cinsten (hoş siz bütün bunlara müsaade eder miydiniz). Olmadı, kısmet başka bahara, gemiler geçmeyen o ummana. Ben ümidimi kesmiş değilim.

Şimdilik bana hiç de daha az kıymetli olmayan başka bir şey kaldı: Çoğu “Aziz Nazan” diye başlayan, “eveet, bu mektubun da sonuna geldik” ikazından sonra “gözlerinden öperim” ile imzalanan; “hocalık tecrübelerinin aktarımı”ndan “analık babalık tecrübelerinin”, nihayet “hayat tecrübelerinin” aktarımına dönüşüveren mektuplarınız. Telefonların dökümüyse kolay yapılamıyor.

Şimdi ben, mektuplarınız masamın üzerine dağılmış, bu yazıyı soğuk Trabzon akşamlarında yazarken. Biraz öncelerde telefonlarda sizinle konuşup, Nietzsche’yi ve Descartes’ı size sorup, nasılsa, bu yazıyı yazmakta olduğumu az kalsın ağzımdan kaçıracakken. Atatürk Üniversitesinin kim bilir hangi mevsiminde ceketinizin eteğinden başka tutunacak hiçbir yeri kalmamış bir ‘küçük kızı’ düşünmekteyim. Ne kadar çok bildiğimi elbet değil, ne kadarsa, bildiğimi ne çok size borçlu olduğumu artık ölçemem. Yazdıklarınıza bakıyorum da, ne kadar ince ayrıntılarla duygu ve düşüncelerinizi, kendi kadehimin hacmince yüklenmişim. Ne kadar çok yağmalamışım kelimelerinizi, cümlelerinizi. Ama siz gerçek hükümdarsınız ve Cemil Meriç haklı, gerçek hükümdarlar yağmalandıkça büyürler. O yüzden yağmalanmaya bunca kolay müsaade etmektesiniz.

“Kitaplarım gibi bildiklerim de herkese açıktır” diyordunuz. Doğru, neye ilgi duysam, neye heves etsem, önümde geniş bir kapı açardınız. Ne ayrıntılarla yüklüydü bize konuştuklarınız. Hiçbir şey sizde makesini bulmadan geri dönmezdi. Ama bilgi ve birikim, uğrunda emek sarfedilen, size bir saltanat tacı görüntüsünde değil inanılmaz bir sadelikle yakışırdı. Ve ben gayeyi kaybederek, hayranlık ve şaşkınlıkla bu defa, size yönelirdim.

Böyle olunca Hocam, ben sizin hem en vefalı, hem de en vefasız öğrencinizim biliyor musunuz? Çünkü çok zaman sizi aşıp da sizin işaret ettiklerinize geçemedim, “Velleylî’de kaldım” hasılı.

İşaret ettiklerinizin arkasında insan ve tarih bilinci vardı:

“Bir Osmanlı öğrencisinin okul karnesini gördün mü hiç? Ya bir doktorun reçetesini? Eski harflerle miydi, yoksa Fransızca mı? ya bir kibrit kutusu nasıldı? Acaba bakkalların kese kâğıdı nasıldı? Hep bu bildiğimiz teknikle mi yapılmıştı? Mendillerimiz, çoraplarımız daha mı küçüktü, daha mı büyük? Eb’adı? Görüyorsun saklanacak şey çok”. (…) Namık Kemal’in Avrupa’ya giderken bindiği vapurun bileti elimizde olsa az şey midir?”

Namık Kemal’in Avrupa’ya giderken bindiği vapurun biletine ulaşmak için hayallerimden başka ülkelerim yoktu ama ‘sararmış fotoğraflar’ toplamaya kalkışırdım söz gelimi. Sözünü ettiğimde, bana anlattıklarınız sararmış fotoğraflardan çok daha dikkate değer kılınırdı içimde.

“Benim böyle çocukluk resimlerim vardır. Daha da güzeli annemin, hattâ anneannemin fotoğrafları. Hafif bir peçe, bir tarafından ihmal edilmiş gibi sarkmış bir etek hattâ gözde beyaz, mini mini bir fiyaka gözlüğü. Sıkma baş, bir tarafta yine ihmalle çıkmış numarası bir parça perçem. Duruşlar, oturuşlar, sun’i sandalye, koltuk stilleri. Elin biri yüksekçe bir sehpaya dayanır. Daha neler de neler. Mesut insanlar fotoğrafhanesi. Fotoğraflardaki bütün insanlar mesuttur”.

Eski kartpostallara heves ederdim, “her biri biraz entelektüel, biraz sanatkâr ruhlu” Fransızlar’ın kurduğu “meşherlerden” kim bilir hangisinden alınıvermiş bir yığınını hem de arkalarındaki yazılarla ortaya dökerdiniz:

“(…) Meselâ 1900’lerde bir Fransız’ın İstanbul’dan annesine, karısına gönderdiği, bir kısmı hasretini, bir kısmı Türkiye intibalarını anlatan satırları. Sana bir yığın hikâye faslı”.

Bir yığın hikâye faslını işaret bana lûtfedilirdi de Hocam, sizin içinizde daha mı az hikâye vardı?

“‘Sevgili anneciğim, sana İstanbul’dan yazıyorum. Müslüman kadınlar burada siyah örtülerine bürünmüş olarak kıra çıkarlar ve kendi başlarına dinlenir, denizi seyrederler. Yarın posta vapuru ile Karadeniz’e gidiyorum. Kardeşime, yeğenime selâm’.

(…) Kimdir bu yazıların sahibi? Çocukları torunları olsa, onları bulsam da göstersem: İşte senin deden, senin baban, büyük amcan 1913’de İstanbul’dan ninene bu kartı göndermiş. Bundan haberin var mıydı?”.

“Ne kadar çok hatıra ve insan”

Neler söylerdiniz, neler yazardınız? Galiba öncelik ‘insan’daydı. Kimi tanıdığım, çoğu adını bile duymadığım; yerli yabancı, kadın erkek, eski yeni bir dolu sanatkâr, bilim adamı, düşünür, ehl-i dil. Veya halktan, sıradan, ama sizin içinizde (sizden dinledikten sonra bizim de içimizde) bir kıymeti haiz bir dolu hayal. Mehmet Kaplan’dan, “her şeyi bir müze nesnesine dönüştüren Süheyl [Ünver] bey”e; Kaya Bilgegil’den, “gerçek bir Kamelyalı Kadın olan George Sand”a; Tanpınar’dan, “Türkoloji bölümünün hademeliğini yapan “zarif, efendi Çeşminur hanım”a kadar. Nurettin Topçu’dan, “trajedisi, hattâ, bir san’atkâr’a ihtiyaç duyulmayacak kadar hayat tarafından hazırlanmış III. Selim”e; Abdülaziz Efendi’den, cüzdanınızın bir köşesinde silik fotoğrafı hâlâ mahfuz Celâl Hoca’ya; İbnülemin’den, Nihad Çetin’e; Çetikçi Süleyman’dan, Rabia Hatun’a; kimi ciddi ve ağır başlı, kimi uçarı ve çapkın son dönem sultan hanımlarından, “bir müddet cariye olarak bulunduktan sonra sarayların dağılması üzerine açıkta kalıp bir çeşit nostaljiye kapılan” mahalleli saraylılara; Refik Ahmed’den, Ahmed Refik’e, Osman Cemal’e, Servet Muhtar’a, Haşim Nezihi’ye… Size hep “geç kalmış bir Müslüman ermişi gibi gelen Epiktetos”tan, “hem batıyı hem doğuyu uyandıran bir adam Eflatun”a kadar. Bize anlatacağınız “ne kadar çok hatıra ve insan” vardı. Bunlardan bizzat tanıdıklarınız sizde azalarak değil çoğalarak yaşardı ve “bir takım isimleri” kaybetmiş olmanın hüznünden belki daha ziyade, onları paylaşabileceklerinizi de kaybetmiş olmanın hüznü, size öylesine yaraşırdı:

“Eskiden benimle ortak çevreleri olan insanlar vardı. Bir takım isimleri zikrettiğim zamanlar, onlardan bir yankı gelirdi. Bir sokağın, bir çeşmenin, bir mezar taşının, bir esnafın beraberce hatıralarını taşıdığımız insanlar. O arkadaşlarım veya büyüklerim gittiler. Ali Karamanlıoğlu, Muammer Özergin, Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan. (…) Şimdi bunların hepsini kaybettim. Küllük kıraathanesinde çaycı Nimet’i, Sahhaflar’da kitapçı Nizamettin’in şakalarını, yine Sahhaf Raif Bey amcayı, Şakir Hoca’yı, Boğaz’da 65 numaranın Tahsin Kaptan’ını, Balat’ta Lâz Bakkal’ı, Beyoğlu’nda Şişman Bakkal’ı, Yavrunun çayhanesini, Mersin Efendi’yi, Fatih’te Bulgar muhallebiciyi artık kim hatırlar ve ben bunları kimlerle konuşabilirim?”

Ben hep dinlerdim Hocam. Hele içlerinde biri vardı ki, hat hocanız, onu bir başka türlü dinlerdim:

“O koca ruh, o bağ budamak zoruyla (geçim için) nasır tutmuş ellerle çizdiği hatlar, o ne harikulâde, bana şimdi Quasimodo’yu her bakımdan düşündüren eciş-bücüş vücudunun gerisindeki o san’atkâr ruh, bu teneke medeniyetinin zalim bir şoförünün sürdüğü tekerlekleri altında uçtu gitti. Elli kilo gelmeyen gövdesinden ne kalmıştır? Ama o hattı tutan kalemi çeken parmakları ne oldu? Asıl onu merak ediyorum ve o zaman ruhun varlığına ve ebediyetine daha çok inanıyorum. Gemiler geçmeyen bir ummanda her halde o güzel kalemiyle yine yazıyordur”.

Sonra, bitip tükenmek bilmeyen kitap, yazar, film, müzik, şiir, mısra, güfte, beste sohbetleri. Sohbet diyorsam da, ben size muhatap konumunda değildim elbet. Yine de siz çokça dinlerdiniz, çünkü size mahsus bir metotdu bu, dinlerken öğretirdiniz. Kitaplar ve yazarlar arasında Dostoyevski’nin ve onun hayata doğru uzanan açılımlarla merhamet ve sevgiyi telkininin içinizde özel bir yeri vardı. “Gelmiş geçmiş asırların en iyi romancısı Dosto.”, “aman Yarabbi” nidasıyla başlayan ve söz gelimi Beyaz Geceler için sarfedilmiş kimi cümlelerinizden anlardım ki sizi açıkça büyülerdi: “Aman Yarabbi! O kadar basit bir konu insanı nasıl böyle büyüleyebiliyor?” Sonra Karamozoflar’da kim bilir kaç dostunuzla paylaştığınız ve Forster’da da aynı dikkati sezmekle heyecanlandığınız sahne: Mitya’nın, tahta bir sandık üzerinde uyuya kalıp da, başının altına kim tarafından konulduğu bilinmeyen bir yastık, “bir rüya gördüm beyler” diyerek yepyeni bir hayata uyanması. “Moskova’dan Petersburg’dan kopup, Sibiryalar’a doğru yayılan bir yankılı ses gibi”ydi Rus sanatı sizin için. Sadece Dosto. değil, merhameti, hele ıztıraptan doğan merhameti telkin eden tüm romanlara açık bir yanı vardı gönlünüzün. Hele bambaşka bir kıymet atfettiğiniz, Xavier de Maistre’nin Aoste Şehrinin Cüzamlısı, Odamda Seyahat, Odamda Gece Seferi hikâyelerini ne kadar çok dostunuza, öğrencinize tavsiye hattâ armağan ettiğinizi yakınlarınız hep bilir.

Bir yığın da mekân girerdi mektuplarınıza arkalarındaki hikâyelerle: “Kadirşinas” Fransızlar’ın, “Voltaire ve Rouseau, hayatlarında birbirlerini yiyen bu iki deha’yı yan yana getirmiş” oldukları “bir kaç defa zevkle” gezdiğiniz Panteon, Paris’in parkları, ille de son baharları. “Beyoğlu’nun Tünel yolunun o kalabalık insan, eşya, vasıta kalabalığı, kozmopolit, her çeşit dilin, kıyafetin, davranış tarzının birbirine karıştığı dünyası içinde daracık bir kapıdan birdenbire” geçilen Galata Mevlevihanesi. Galip ve diğerleri. Hiçbir kabristanın olamadığı kadar munis olabilen Hamûşan. Küllük’ün öyküsü, Emirgân ya da Kanlıca kahveleri, biraz daha zâdegân olanların devam ettiği Markiz yahut Löbon pastahaneleri…

Ayrıntıları, mektuplarınıza dağılmış ve hiçbirini feda edemediğim, bu yazıya yedirme telâşesinden vaz geçmeliyim Hocam. Yoksa editörün sayfa kaydını ihlâl edeceğim. Ama ikisi var ki onlardan vaz geçemem: Erzurum ve İstanbul.

Sizin Erzurum’u sevdiğinizi herkes biliyor.

Bu açık mektubun ilk cümlesini tekraren, ben sizi Erzurum’da tanıdım. “Senin de ömrünün bir parçasını bıraktığın bu şehir”, diyordunuz “son Erzurum mektubu”nun bir yerinde, 7 kasım 1994 tarihli. Ve ben, birazdan bahsedeceğim ne kadar İstanbul olsanız da, sizi Erzurum’a hep yakıştırdım. Gerçi siz de kendinizi Erzurum’a yakıştırdınız ya. Hem de öyle bir yakıştırdınız ki ispatını 36 yıllık bir sevgiyle gerçekleştirdiniz:

“Sevmenin alâmeti hizmet etmek ve hizmet etmekte devamdır. Şimdi 63 yaşımda olarak ve hayatımın yarısından fazlasını hiç şikâyet etmeden burada geçirdiysem, sevmekte kimsenin şüphesi olmasın. (…) Benim Erzurum’u sevdiğimi herkes bilsin. (“Erzurum Üzerine Söyleşi”, Büyük Erzurum, 11 temmuz 1994).

Sizin Erzurum’u sevdiğinizi herkes bildi. “Birdenbire bastıran kar, tipi”, kesilmiş elektrikler, yanmayan kaloriferler arasında ve el yazısıyla kaleme alınmış bir kaç mektubunuzdan biri olarak aldığım “son Erzurum mektubu”nuzu okurken, “36 yıllık Erzurum macerasının 1 kasımda noktalandığını”, size verilen ilmühaberden o güne kadar ki hocalık maceranızın “39 yıl 5 ay 1 gün olduğunu” öğrendiğinizi okurken ben de bildim Hocam.

Yarım kalmış bir rüya: İstanbul

“Taliim beni denizden değil, akarsudan bile uzak bir dağ şehrine bıraktı”, böyle diyordunuz hem Erzurum’dan hem İstanbul’dan bahseden bir mektubunuzda suyla bağlantılı olarak. Öyle ya İstanbul biraz da su demekti ve siz su götürmez bir biçimde ve 36 yıllık Erzurum macerasına rağmen İstanbul’dunuz. “İstanbul gerçekten acaip bir şehir. Dünyada bu kadar sevilmiş bir şehir var mıdır” diye sorabiliyordunuz ve yalı tavanlarında oynaşan su ve ışığın macerasını biliyordunuz.

“Denizi bilirim. (…) O uğultu hiç de deniz çocuğu olmadığım halde (yüzme bilmem), denizin en azgın zamanı, en sakin zamanı, hepsi benim için büyük değerlerdir. Tanpınar’ın ‘deniz insanla konuşur’ sözünü basit bir istiare olarak düşünmem ve çok severim. Nereden diyeceksin. Ben Abdullah Şinasi gibi yalılarda büyümedim. Ama bir yalıda geçen hayatı uzun zaman tattım. Anneannem Çengelköyü’nde çok büyük bir yalının bir bölümünde kiracı olarak kalırdı. Ben de fırsat buldukça, hele yazları aylarca onlarda kalırdım. Bu hatıralarım 10 ilâ 16 yaşlarım arasına aittir. Bir evin içinde denizin olması ne demektir? İkindi güneşi vurunca (çünkü Anadolu kıyısındaydık) yalının tavanında güneş pırıl pırıl gölge-ışık oyunları oynardı. Boğaz lodosla kudurur. O zaman yalının altındaki kayıkhanenin tâ içlerine kadar dalgalar güm güm vurur. Denizin sesi sustuğu zaman da ev halkı müphem bir korku ile uykudan uyanır. (…) Bu yalıyı biz o zaman Hüseyin Hüsnü paşanın olarak bilirdik. Tahmin ederim daha önceki sahibinin adına atfen şimdilerde Abdullah Paşa yalısı olarak restore ediliyor”.

İstanbul sizin için yarım kalmış bir rüyaydı: “Çünkü hayatımın en güzel ve rahat yılları geçti orada. Her kaygıdan âzâde. Yüzlerde nur ekinlerde bereket olduğu devirlerdi”. O rüyayı tamamlamak istiyordunuz:

“İstanbul benim için de, halâ yarım kalmış bir rüya. Artık o rüyayı tamamlamak için dönüşe geçmek istiyorum. (…) O zaman İstanbul’da birçok şeyi yeniden yaşamak, bildiğim her taşın, her yazının, her kırık minare, çeşme taşı, kabir parçasının, benim çocukluğumu bilen her ağaç gövdesinin, benim tanıdığım her kedi, tavuk, at’ın, bilmem kaçıncı torunu olduğunu düşüneceğim yavrularının bende uyandıracağı empresyonlarla ‘Bayezid Camii etrafında Yarım Asır’ hatıralarını kaleme alacağımı tasarlıyorum”.

(…) Kafamda zaman zaman artık yarım asrı geçen hatıralarımı, çoğu da yirmi beş yaşıma kadar olanları, toparlayıp, biraz romanesk bir tarzda kaleme almak var. Her sabah uyanırken kafamda bir takım bölümleri, pasajları kıpırdıyor. Ama ne zaman? Ne zaman?”.

“Bu mekânı etrafında geniş daireler, helezonlar çizerek, hemen bütün İstanbul’u içine alan bir merkez olarak düşündüm. Her şehrin, her Türk şehrinin bir arastası vardır. İstanbul’un arastası da benim için Bayezid’dir”.

“Aslında bizzat yaşadığım bir ömrü benden önceki başkalarının hatıralarına kıyasla pek değerli bulmuyordum. Yani pek ilgi çekeceğini zannetmiyordum. Ama görüyorum ki senin ve daha genç olanlar için -tabii ilgi duyanlar- bir şey ifade edebilir”.

Benim İstanbul haneme ay doğduğu kesindi. Bizler “Bayezid Camii Etrafında Yarım Asır” hatıralarını bekleye dururduk da her rüya gibi bunun da bir ‘ters’ tarafı vardı, görürdünüz:

“İstanbul’a gitme gereği artık bende bile bir tutku değil. O İstanbul var mı bilmiyorum. Halkı küçümsemem. Seviyeye de inanırım. Bu iki duygunun arasında İstanbul’da artık Türkler’in Müslüman Türkler’in yaşadığını düşünemiyorum. Hitit mi, başka bir millet mi, onun profilini taşıyan, sanki her insanı patronuna gayz ve kin dolu, sakalları uzamış, kıyafetsiz bir yığın grevci mi çapulcu mu nedir öyle bir insan sürüsü, yığın. Bizans’tan sonra beş asırlık Osmanlı medeniyetinin mahsûlü değil bu. Peki kim bunlar, bilmiyorum”.

“Aslında ben Haliç kıyılarında büyüdüm. Orası bütün klasik Osmanlı ekalliyetlerinin bir arada bulunduğu koca bir semttir. Yahudi Rum ve Ermeni. Onların hepsi Osmanlı idi. Yerli istanbullular ve çok değişik yerlerden gelen Anadolulular da vardı. Ama İstanbul onların hepsini eritiyordu. Onlar da etraflarına bakıp nasıl eriyebiliriz düşüncesindeydiler galiba. Nasıl efendi, hanım oluruz? Bir medeniyet kolay kurulmuyor. Bir Osmanlı İstanbul’u için 500 sene gerekti. Ama kırk senede o medeniyeti kemire kemire bitirdiler.”

“Sevimliliğini şimdi tamamen eskiliğine ve eskilerin ihyâ edilmesine borçlu bir İstanbul. Sonra… Cumhuriyet devrinin hangi romantizmi ileriki nesillere anlatılacak? Hangi pitoresk köşesi? Hangi konak, yalı, köşk? Gri apartmanlar mı? Hiç şüphesiz insan her yerde büyük duygular yaşayabilir. Fakat bu gri binalar dünyanın her tarafında aynı. Yani kozmopolit bir çevreyi, mekânı gösteriyor. Orada bizim olan ne var acaba?”

İstanbul’da her şey gibi yıldızlar da yitiyordu:

“Yıldızları benim için de seyret. İstanbul’da yıldız filân kalmadı. Ateş böcekleri gibi, baykuşlar, bülbüller, çaylaklar, hattâ kelebekler gibi yıldızlar da hayatımızdan çekildi galiba. Geçenlerde Yalova’ya gittik ve iki gece kaldık. Orada hâlâ yıldızlar vardı. Çocukluğumdan beri, özellikle Yüksek Muallim Mektebi’nde iken yani Çapa’da yatılı iken, astronomide okuyan arkadaşların yardımıyla epey yıldız tanımıştım. Bir de gök atlasım vardı. Bir şeyi sevmek için tanımak lâzımdır. Sevdiğimiz bütün yemekler, hayvanlar, insanlar, kitaplar vs. gibi yıldızları da tanıdıktan sonra sevdim”.

Yıldızlar yitse de Süleymaniye yerindeydi, temmuz son cumalarda sizi dostlarınızla ağırlamaya alışkın kuru fasulyeci de:

“Bizim önümüzdeki cuma (temmuzun son cuması), Süleymaniye’de cuma namazı-cihan padişahının türbesini ziyaret-kuru fasulye geleneğimiz var. Ben artık sayısını unuttuğum kadar dosta bu randevuyu veriyorum. Ama oraya kaçı gelecek bilemem”.

Temmuz son cumadan bir sonraki cumanın tenhalığı sizi incitse de:

“Temmuzun son cuması gidemediğim Süleymaniye’ye ağustosun ilk cuması gittim. Erzurum’dan gelmiş bir iki aşinanın dışında kimse yoktu. Süleymaniye, Türbe ve kuru fasulyeci eski keyiflerinde. Fakat anlıyorum ki mekân da dostlarla beraber var. Yalnız kaldığım ve kimselere anlatamadığım, anlatamayacağım, yanımda dürterek bir güzelliği gösteremeyeceğim bir şey, pek mânâ ifade etmiyor.(…)Biraz da artık herkesin yaz tatiline gitmesi, uyulması zaruri bir moda oldu. O yüzden benim kuru fasulye sevdası ile Süleymaniye seyri, kendi başıma icra edilen zavallı bir hatıradan ibaret kaldı”.

İçimi acıtırdı anlattıklarınız, daha çok anlatmanızı isterdim de dinlemekten başka yapabildiğim bir şey olmazdı:

“İşte ben bu mektuplarla sana, belki bunlardan çok uzak olduğun halde, bilmem hangi alâkalarla dinlediğini tahmin ettiğim bu eski hikâyeleri anlatıyorum. Kısa İstanbul gezilerinin sana, birçok içinde oturanlardan daha çok empresyon kazandırdığını tahmin ediyorum. Çünkü orayı gözünle değil, bir çok san’atkârın anlatmasıyla tanıdın. Gözünle de bir çok san’atkârların sezdiklerini görmek istedin. Zannederim büyük kazancın bu”.

“Hepsi de yüzü Bâb-ı Hümayun’a dönüktüler”.

İçimde hep temmuz son cuma ile birleşen bir anı var, anlatınca siz de hatırlayacaksınız. Hani öğrencileriniz, dostlarınız, nasılsa bir ucundan müdahili oluverdiğim bir halka. Ayasofya önündeki kahvelerden birinde oturuyoruz. Ben hem size yakın olmak istiyorum, hem Bâb-ı Hümayun’u görüş açım içinde korumak, şunun şurasında yılın kaç günü hümayun kapıların önündeyim ve kaç günü sizi dinleyebilirim? Bir ara size, tam da o an, orada, ayağımızın değdiği yere, yeniçeri isyanlarından herhangi birinde kim bilir kaç yeniçerinin ayağının basmış olabileceğini tahmin etmek istediğimi sezdiriyorum, ve mahşerî bir gürültü çıkarmış olmaları gerektiğini. Siz bir an kalın mercekli gözlüklerinizin altından gözlerinizin içi gülümseyerek bir çırpıda eksik olan parçayı yerine koyuyorsunuz: “Hepsi de yüzü Bâb-ı Hümayun’a dönüktüler”. Bu küçük ama çok büyük dikkatin, dikkatten öte bir şey olması gereken şeyin beni neden o kadar çok sarstığını daha sonraları çok düşündüm. Size eklemlendiğim noktaların en güçlüsüydü bu, fark ettim. Hani, lisans yıllarımdaki ‘siz’ tek mısraya sinmiş bir sestiniz: Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum. Sonrası için sizi anlatmamı isteseler, bu anıyla başlardım, bu cümleyi aktarır sonra susardım, “hepsi de yüzü Bâb-ı Hümayun’a dönüktüler”. Çünkü siz ‘arkadaki’ni merak edenlerdendiniz, böyle bakıyordunuz tarihe ve hayata:

“Hep aklıma gelmiştir. O devrin bir dervişi, bir bilgini, sarayda bir küçük insan, bir yeniçeri. Bunların hayatı neydi? Soğuk bir kış günü Üskürdar’dan Beşiktaş’a giden bir paşa babanın küçük kayığında denizi geçerken duyduklarını kim yazacak? Tanpınar’ın, Fatih devrinde, İstanbul’a girdiği zamanki baharı anlatışını o kadar iyi hatırlıyorum ki. İşte gerçek bir romancının bakışı budur diyorum. Bunu söyleyen çıkmıyor”.

Hasılı benim Güzeller Güzeli Hocam, poetika ve roman tekniği dersleri verseniz de rüzgâr kokulu olduğuna yaşayanları müşahit tutabileceğim sınıflarda, sizin bir romanınız vardı. Ve bir gün tercih mecburiyetinde kalsam, bu yanınızı akademik yanınıza değişmezliğim de, bir akademisyen olarak, benim ikinci büyük suçum. (İlki sizi aşıp da işaret ettiklerinize geçemememdi ve bu noktadan bakınca ikinci suçum ilkinin bir neticesi olarak hükümsüz kalıyor).

Size eklemlendiğim o noktada ben ifrata kaçardım, tam bir yolunu kaybedişti o XVI. asır aynalarının içinde. Siz bundan bir bakıma memnuniyet duyardınız, duyardınız ya kim bilir hangi sezilerle beni uyarmaktan da geri kalmazdınız:

“Osmanlı sarayına iyi daldın. ‘Oda’ hikâyesiyle o kapıyı bence iyi açtın. Adeta marazî bir ruh hali bir nostalji gibi seni sarıyor. Devam et ama nostaljinin son ucu melânkolidir. Kahramanını bundan koruyacak olan bugün yaşamakta olduğunu her zaman veya zaman zaman fark etmesi olacak”.

Yine de ben, yolumun düştüğü masal aynasının içinde biriken her görüntüyü önce size söylerdim. Ve bana öyle gelirdi ki 16. asır Üsküdarları’ndan bakınca, elektrikle henüz tanışmamış bir İstanbul sarayının suya nasıl döküldüğünü merak etmeyi siz herkesten iyi bilirdiniz, üstelik ucunda melankoli tehlikesi olmadan.

Yerçekimli Karanfil

Buraya kadar bütün anlattıklarım, farklı öznelerin ağzından benzer hikâyelere dönüşebilir eminim. Söylemek istediğim, bilgi söz konusu olunca takındığınız teveccüh, ‘talepkâr’ konumuna yerleşen herkese mahsus bir haldi. Ve o anda biz tam anlamıyla ‘biz’ olurduk.

Hocam bilmem fark ettiniz mi, siz bizim elimizde Edip Cansever’in Yerçekimli Karanfil’i gibi biteviye büyüyen bir sevgiydiniz, ya da “eski şiirin meş’alesi”. Hatırlayın, küçük ve cılız bir suyun engin ırmağınıza kavuşarak kamaştığı noktada, bana Mehmet Tekin beyin cömertliğini örnek göstermiştiniz, süre giden doktorasından dosyalar dolusu Peyami Safa esirgenmeden önümde. Etrafınızda her biri kendisinden bir öncekinden el alan ve bir sonrakine elini uzatan bir silsile uzanıyordu:

“Benim, öğrencilerimde görüp de en çok mesud olduğum hadise nedir biliyor musun, Mehmet Tekin’in sana, senin İbrahim Kavaz’a, Nazım [Hikmet Polat]’ın Hayriye [Kabadayı]’ye, elindeki bilgileri vermeleri, hem de gönülden olduğuna inanıyorum, tehâlükle vermeleri, daha da verebilecek olduklarını göstermeleri. Bunun benden kaynaklandığını zannetmiyorum. Allah lûtfetti ve sizin gibi, etrafına yardımı esirgemeyen iyi öğrenciler verdi. Emin ol çalışmalarınızın değeri bir tarafa, bu konudaki bir eksikliğiniz beni perişan ederdi”.

“Bunun benden kaynaklandığını zannetmiyorum” demeyin, tam da aynı cümleyle ve hiç olmazsa kendi payıma, bu sizden kaynaklanıyordu. Biz, birbirimize el uzattıkça sizi mutlu edeceğimizi bilir, böyle onanırdık. Sizse çoğalmanın sırrına vakıf olanların geldiği ülkedendiniz, ismi bâkî kılanın ne olduğunu bilenlerin de:

“Mustafa [Kutlu] ile muhabere etmeniz beni memnun ediyor. Sizleri kendi çocuklarım gibi telâkki ettiğim için hepinizde benden bir şeyler yaşadığını hissediyorum. Hattâ benden daha iyi şartlar içinde benden farklı yollara uzanmanız beni daha da hoşnut ediyor”.

“Sana çalışmaları için yardım isteyenlere el uzatacağını biliyorum. Bunu ihmal etme. Bizim dergâhımız hep verecektir. (…) Bâki kalır sahîfe-i âlemde adımız”.

Netice mi?

Sizi anlatmak Hocam, bir yazının sınırlarına sığmayacak kuşkusuz. Bu yüzden ben koyu punto italiklerle ara başlıklar açıyorum boyuna, refakatinde kar aydınlığı Trabzon kışları, denize bakan odamda. Sonsuzlukta bir nokta değil miyiz şunun şurasında?

Bağışlayın, nasıl anlatsam olmuyor. Görüyorsunuz size yazdığım bu ‘açık mektup’ en özeli oluyor ne hikmetse. Ya sizin bendeki yansımanızı anlatıyorum, kendim bir ayna yerine, ya sizde yansımasını vehmettiğim bir ben’i arıyorum, sizi anlattığımı zannederek. Ve ikisi de katıksız bir sevgiye dönüşüyor sonunda. Objektif anlatmalar için sevginin aradan çıkması elzem demek.

Ama ben objektif olmayan anlatmalara kaniyim. Kaç tane Orhan Okay Hoca var ki hayatımızda? Bunun için ya bu yazının gayesi muhatabından çok müellifine dönüyor.

Her zamanki büyüklüğünüzle anladınız değil mi ve bağışladınız. Büyük bir hocadan öğrenmedik mi biz tanımanın sevmeyi ve anlamanın bağışlamayı beraberinde getireceğini?

Sizi anlatamadım istediğimce. Kifayetsiz olduklarını hep biliyorduk ama kelimeler müstamelmiş, ben bunu bu günlerde öğrendim.

Haydi itiraf edin Güzeller Güzeli Hocam, bana bunu öğretmediniz.

Ayşe Sevim , Cümle Kapısı

Cümle Kapısı, Ayşe SEVİM, KİTAPHABER, Eylül-Ekim 2004, s. 36-37…

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Bu kapının ardında binlerce yıldır güneş ışığını görmemiş mahkumlar yatıyor. Onlara dokunan bir tek sevgili kalem. Bazen Dostoyevski olup bazen Nazım Hikmet olup bazen O’Henry olup sürekli yazıyorlar. Sanki bir tren yolculuğunda camdan dışarıya bakıyorsunuz. Siz yerinizde otururken camın karşısındaki simalar hızla değişiyor. Birinin acısını içinize sindiremeden bir diğeri gelip başlıyor hikayesini anlatmaya. Onurlu bir sürü erkek. Yeryüzünün topraklarından alınıp sizin önünüze getirilmişler. Nazan Bekiroğlu getirmiş onları. Hayatının bir dönemi zindanlarca yutulan bir sürü güzel insanı çağırmış. Fareli köyün kavalcısını dinler gibi onlar da bu çağrıya uymuşlar. Suçları, zekâları, hinlikleri, aşkları da yanlarındaki valizlerine tıkıştırılmış. Nazan Bekiroğlu, mahkumların huzursuz evlerini de getirmiş; Bastille, Anemis zindanları, Bodrum Kalesi ve diğerleri…

“Inde Deus Abest” bu yazı Gatineau Kulesi’nin yirmi üç basamakla inilen zindan kapısının üzerinde yazıyor. Saint-Jean şövalyeleri tarafından Latince yazılmış bir yazı. Anlamı “Burada Tanrı yoktur” Şövalyelerdeki kibri resmediyor bu cümle. Kişi ne kadar suçlu olursa olsun cezayla başbaşa kaldığında sığındığı her şeydir Tanrı. İster Allah olsun ister Tanrı olsun isterse küçük bir heykel olsun suçlunun göğsüne bastırdığı son ve ilk şeyidir. Buradaki işkenceleri tahayyül etmek istemiyorum. Her ne kadar Nazan Bekiroğlu kulağıma eğilip ” Kapı önündeki balkondan işkence odasına bakıldığında oraya neden “Inde deus abest” denildiği anlaşılmakta” diye ipucu verse de… Mahkumlar arasında dolaşırken bazen Adnan Menderes’in eşine yazdığı mektupları okuyorum, bazen Necip Fazıl’ın şiirlerini dinliyorum bazen de Verlaine ve Rimbaud’un birbirlerine çevirdikleri namluluların arasında kalıyorum. Başımdan aşağı insan hikayeleri yağıyor, elimi diğer bir kapıya uzatıyorum.

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Şu kapının ardından gelen ayak seslerini duyuyor musunuz? Birileri dans ediyor. Şems ve Mevlana sema yapıyorlar, Mevlana bu kapının arkasında bakın nasıl: “Mevlana temsil resimlerinde, sonradan çizilmiş minyatürlerinde tahayyül edildiği gibi şişman ve saçları beyazlamış, omuzları çökük ve ihtiyar bir adam değil. Benim gördüğüm bütün enerjisini gri renkli gözlerinden bir cezbe halinde etrafa saçan, duru saz benizli, elli yaşın çok üzerinde fakat çok genç bir adamın, öyleyse dünya zamanıyla yaşı olmayan bir adamın resmiydi. İnce ama yapılı, heybetli fakat çok zarif. Ve mutlaka şehirli. Öylesine soylu öylesine seçkin…” Nazan Bekiroğlu Şems’le Mevlana’nın aşkını ise şöyle anlatıyor ; “Gündelik hayatın dağdağasından farklı bir boyutta, suyun toprağa kavuşması gibi değil, iki suyun birbirine kavuşması gibi kavuşurlar. Bu yüzden hocası ve talebesi. Canı hem cananı olur Mevlana’nın. Müridi ve mürşidi…”

Bu odanın kapısını kapamadan Şems’in cinayetine tanık olacaksınız. Mevlana’nın Şems’den sonraki haline de tanık olacaksınız. Ben odanın kapısını kapatıyorum.

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Şimdi başka bir kapıyı itin elinizle. Elinize hüzün bulaşacak. Burada Hz. İsa’yı onun yedi havarisini sonra Hz. İsa’yı ve onun yedi yalancısını bulacaksınız. “İsa akşam yemeğinden sonra zeytin bahçesine çıktı, orada tutuklandı. Yuda İsa’yı onu yanaklarından öperek ihbar edeceğini söylemişti. Öptüğüm odur! Zeytin bahçesinde sarılıp onu yanaklarından öptü. O zaman askerler İsa’nın üzerine atladılar. Yuda’nın öpücüğü. İhanetin resmi. İçinden yılan çıkan bir kadeh de o gün bugün Batı sanatında Yuda’nın simgesi….. Askerler üzerine üşüşünce en sevenleri en bağlıları havarileri onu terk etti. Hiç ayartılmayacağını, hiç sürçmeyeceğini iddia eden Petrus, ilk inananı ilk bağlısı en sadık havarisi bile onu tanıdığını üç kez inkar etti. Sonra da acı acı ağladı. Çünkü İsa akşam yemeğinde ona, gün doğmazdan, horoz ötmezden evvel beni üç kez inkar edeceksin demişti..”

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Burada babalar ve oğulları duruyor. Eski bir ayini hatırlatıyor insana bu ilişki. Eski ama kutsal. Eski ama değiştirilemez. Eski ama güzel. Eski ama zor. Eski ama bu dinde olan herkes için yapılması mecburi bir ayin. Yani babası olan her erkek çocuk ve oğlu olan her büyük erkek için geçilmesi gereken bir yol. “Mevzu olduğu iddia edilen bir hadise göre “Oğul babanın sırrıdır” Onun suyundan toprağındandır. Boy veren sürgün, çatlattığı tohumun mahiyetincedir. Oğlun mahiyeti babasında saklı olduğu gibi babanın açıklaması da oğulda gizli. İkisinin manası birbirindedir.” Sarayın daha pek çok kapısı var. İntihar edenlerin içeride söyleştiği bir oda kapısı, ihaneti birbirlerinin kalplerinde işaretleyenlerin oda kapısı, hocasına vefa borcunu ödeyen talebenin oda kapısı, roman kahramanlarının hayata karıştığı bir oda kapısı, küçük bir kızın çekmecedeki eşyaları savurur gibi bulutları savurduğu oda kapısı…

Nazan Bekiroğlu’nun bir kitabın sayılı sayfalarına bunca hikayeyi resmetmesi bana bir avuç yemi saçtığında kalabalık bir kuş sürüsünün havalanmasını hatırlatıyor. Ne muhteşem bir görüntü değil mi?

KİTAPHABER, Sayı 22, Eylül-Ekim 2004, s. 36,37

Kemal Batmaz , Derviş Gönüllü “Yazıcı” ve Aşk

Derviş Gönüllü “Yazıcı” ve Aşk, Kemal Batmaz, Bizim Külliye, Sayı: 20,

Haziran-Temmuz-Ağustos 2004, s. 31-33…

“Yazıcı” diyor kendisine Nazan Bekiroğlu; çünkü o sadece bir elçi, söz elçisi. Bildiği sözcüklerle meleklere üstün kılınan ve sürgünlerin en büyüğünü yaşayan Hz. Âdem gibi…

Yazarı ya da yazıcıyı ilk olarak “Nun Masalları” adlı eserde tanıma fırsatı buldum. Eseri okumakta epey zorlanmıştım. Çünkü dağınık bir vak’a ve yoğun bir anlatım vardı. Sadece üslûp ile roman yazmak hayli güçtür ve yeni bir anlayıştır, Nazan Bekiroğlu’nda olduğu gibi. Bazı okuyucular vak’ayı takip eder bazıları da üstün bir üslûpla kendinden geçmeyi umar. Bu, yazar için bir farklılık, okuyucu için ise anlaşılması ve kavranması biraz daha zor bir metin anlamına gelir. Yazdığınız, yaşadığınız aşk ise, bunu kazanç hanesine yazabiliriz.

Yazarın ya da yazıcının “isimle ateş arasında” adlı romanı yukarıda bahsettiğim roman ölçüleri içinde… Söyleyeceklerimiz daha çok bu eser hakkındadır. Dolayısıyla kabaca romanın/ Mesnevinin özetini vermek istiyorum:

Roman, Vak’a- i Hayriyye’nin üç sene öncesinde başlar. Nu’mân adlı biri, ölümü kütüğe bildirilmemiş Mansur adında bir yeniçerinin ismini satın alır. Böylelikle ölen kişinin her şeyine- mal varlığına, işine, hatta eşine- sahip olur. Ölen kişi buhur (güzel koku imalâtı) dükkânı işlettiği için bu işi Nu’mân devam ettirmek ister. Ama işten anlamadığı için Mansur’un karısı Nihâde ile ortak olarak yürütür. Bu arada Nihâde’ye âşık olur. Nu’mân eşini ve kızı Nur’u bir kenara bırakıp Nihâde ile evlenir. Nihâde’den aşkına karşılık ister, bulamadığını düşününce her şeyini kaybeder, önce boşadığı eşinden olan kızı -Nur’u, sonra Yeniçeri Ocağının kaldırıldığı Vak’a-i Hayriyye günlerinde hayatını kaybeder.

“İsimle Ateş Arasında” tarihî bir eser olmaktan çok mistik, hatta mitolojik bir eser havası veriyor okuyucuya. Mitolojinin tarihe bakışı farklıdır, sıra dışıdır, “İsimle Ateş Arasında” adlı eserde de farklı bir bakış var. Biz bu bakışı kaderci olarak görüyoruz. Çünkü herkes her şeyi yapmakta mazurdur. Yeniçeri kazan kaldırmakta, II. Mahmut Yeniçeri Ocağını topa tutmakta Yeniçeri Kâtibi isim satmakta, Nu’mân isim satın almakta, Nihâde; koku, defter ve çocuktan azade olmakta mazurdur. Aslında bunların hepsi ama hepsi, turnanın ölümü kadar zarurîdir. Yazar “İsimle Ateş Arasında” adlı eserde bunu birkaç defa şu şekilde ifade eder:

“…Yalan değildi eşi zalim avcı tarafından vurulan turnanın zaruri ölümü. Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Bir şey bozulurken onunla birlikte başka şeylerin de bozulduğu. ”

Zincirleme bir reaksiyon hâlinde devam eden alternatifsiz bir yaşamın ifadesi.

Romanın kahramanları; Nezuka, Nihâde, Nu’mân sultanlar ve şehzadeler, Yeniçeri Kâtibi ve Yeniçeri…. Hepsi de bir tek şey için vardır: Yazarın kurguladığı aşk ekseninde isimleriyle var olmak, değilse ateştir. Hikâyeler, isimlerin zikredilmesiyle başlar, kemale erer ve ateşe döner. Yani isim ile ateş arasında yaşanan hayatlar vardır. Kahraman Nezuka ismini kaybeder ve Mansur adıyla bir hayata başlar. Mansur’un hayatının bittiği yerde aynı isimle Nu’mân hikâyenin kahramanları arasına girer. Bir başka deyişle Mansur gömleğini Nu’mân giyer. Bu kısım, kitapta şöyle ifade edilir:

“Esame. Bir kâğıt parçasıydı nihayetinde. Dokundum. İçim titredi. Kaderimin onda yazılı olduğunu o vakit nereden bilecektim? Yeni hayatımı elime aldım, açtım baktım. ”

Yazıcı satın alınan bu hayat karşılığında bir ücret ödendiğini ama bir de bedel ödenmesi gerektiğini düşünür ve ileriki satırlarda bu bedel yavaş yavaş ödetilir.

Nu’mân, Mansur adıyla kaderine devam eder. Yani önce Nihâde vardı, Âdem’e önce isimler öğretildiği için. Bu durumda şu soruyu sormak gerekir: “Nu’mân Nihâde’ye olan aşkını Mansur adını almasaydı yine yaşayacak mıydı?” Aslında bu bir mesnevi, mesnevi olduğu için de daha önce defalarca anlatılmış bir hikâyenin farklı bir yürekten ‘Yazıcı’ mahlasıyla yeniden okumak ya da dinlemek manasına geldiğini göz ardı etmemeliyiz. Yani burada aşkın mahiyetinden çok aşkın ifadesine bakmak gerekir diye düşünüyorum.

Güzel sevme fenni ya da aşk, bir meslektir. Bu mesleğin bilinen en tanınmış temsilcisi ise bülbüldür. Eserde de bu işe talip olan kişiler var ama hiçbiri bülbül kadar başarılı değil.

Mansur adıyla eserin kahramanları arasına giren Nu’mân’ı ele alalım. Bir isim satın alır. Bu kaderini yaşaması için gereklidir. İsmini satın aldığı kişinin her şeyine sahip olmaya çalışır: Eşi Nihâde’ye, buhur dükkânına en önemlisi de aşkına sahip olmaya çalışır. Ama yazarın da belirttiği gibi bedelsiz bir aşk mümkün değildir. Aşk padişahı hangi gönül şehrine gelirse beraberinde sıkıntı, gam, keder, belâ da gelir. Aşk mesleğinde bir süreç gereklidir. Olgunlaşma ve pişme süreci. Nu’mân bu süreci düşük dozda acı ile geçirmiştir. Oysa aşk sürekli gerilimli bir ortam anlamına gelir. Nu’mân, sürekli Nihâde’den aşkını ifade etmesini ister. Defterler doldurmasını, filbahri buhuru yapmasını, çocuk vermesini. Aşkın ifadesi yoktur, aşk vardır. Aşk anlatılmaz, yaşanır. Nihâde ile Mansur arasındaki aşkın tamam olmasını gösterecek semboller eserde şöyle ifade edilir:

“Ondan aşkın isimleriyle defterler doldurmasını, benim için bir filbahri buhuru yapmasını ve nihayet bana bir çocuk vermesini hep onun ismiyle başlayan cümlelerin arkasından istemiştim.”

Yazıcı ismini koyduğu şeyin var olacağı düşüncesinden hareketle bunları söyletir, hiçbiri gerçekleşmez. Nu’mân, şüpheye düşer. Burada aşk, gerçek olma yolunda büyük bir yara alır. II. Mahmut’un top ateşleri altında hayatını kaybeder Nu’mân. Bu, aşk uğruna bir bedel gibi görünse de aslında aşkın bedeli değil, satın alınan ismin bedelidir. Kemalden sonra gelen zevalden başka bir şey değildir. Yani Nu’mân, gerçek aşk makamına ulaşamamış. İsmini koyduğu aşkının karşılığını bulamayınca Yazıcı’nın deyişiyle zaten eksik olan dünyevi aşk onu ateşe sürüklemiştir. Yeniçeri olmuştu parasını ödeyerek ama Semender olmak için de önemli bir bedel gerekiyordu. Nu’mân sınavı verememiş, turnanın kaderini yaşamak zorunda kalmıştır. Çünkü turna gibi gökyüzünde hareketsiz kalmıştır. Yere inmiştir. Avcının kucağına.

Yazıcı Nu’mân’ın yaşadığı aşkı önceden kurgulamıştır. Yaşananların kaderden başka bir şey olmadığını kitapta şu cümlelerle ifade eder:

“Muhakkak ki onunla aramda doğumdan önceye ve ölümümden sonraya uzanan bir hesap vardı.”

Burada aşkın hem bu dünyada hem de öbür dünyada yegâne amaç olduğu da sezdirilir. Bu amaçla koku da çok yerde kullanılır. Özellikle filbahri çiçeği. Filbahri çiçeğinin Yazıcı’nın hayatında önemli bir yeri olmakla beraber eser boyunca “ezel hatırası”na işaret ettiği ifade edilir. Koku semboller saltanatı Osmanlı döneminde geçen bu eserin önemli aşk sembollerinden biridir.

Aslında Nu’mân’ın adını koyduğu aşk, istediği sevgidir. Çünkü karşılık istemektedir. Oysa aşk tek taraflıdır, sevginin iki ucu vardır.

Aşkın en önemli ifadelerinden biri olan; aşkın olduğu yerde aklın mekânı terk edişi ise daha çok yeniçerilerin padişaha duyduğu aşkta ve bağlılıkta ortaya çıkar. Yeniçeriler gerçek birer âşıktır, Padişahları, gönüllerinin de padişahıdır. En zor sınavlara tâbi tutulmuşlar ve defalarca aşklarını ispat etmişlerdir. Onlar aşk kandilinin etrafında dönen birer pervanedir.

Aşk kandilinin ateşi bildiğimiz ateşlere benzemez; öylesine yakıcıdır ki Semender bile korkmuştur bu ateşten. -Semender; âşık olup aşk ateşine yanmaktansa ateşte yaşamayı tercih eden efsanevî bir yaratıktır. -Yeniçerililer de Semender’dir, ateşi içlerinde taşırlar. Bahsedilen aşk ateşinden kaçan Semender değildir. Onların gönülleri aşk ateşine öyle aşinadır ki dışarıdaki ateş onlara kâr etmez. Padişahları uğruna ateşten ateşe atılırlar. Onlar Osmanlı padişahının Semenderleridir:

“Bizi gören, görmese de bilen her yüreğin titremesi; ödediğimiz ağır bedelin göz kamaştırıcı neticesiydi. Semenderdi lâkabımız: Ateşte yanmayan masal yaratığı. Ateşte yaşardık. Ateşle sınanırdık. Semender olmak için ateşten, bir efsaneden arda kalmak için de ölümden geçmek gerektiğini iyi bilirdik. Büyüktü ödediğimiz bedel”

Aşk, iman etmek gibi bir durum… İnanmak; görmek, belki dokunmak demektir. İman ise görmediğine de inanmaktır. İnsan görmediğine inandığı zaman, bir âşık gibi görülemeyecek olanları da görür.

Klâsik gelenekte isimlerle kahramanların şahsiyetleri arasında bir ilişki olabilir, burada da var mı diye, küçük bir sözlük araştırması yaptım ve şöyle bir durumla karşılaştım. Yazıcı, isimlerle şahsiyetlerin kaderi arasında bir ilişki kurmuş. Nu’mân, Nihâde’ye âşıktır ama bu aşkı sadece Nu’mân koymuştur yüreğine, Nihâde’nin tarafından baktığımız zaman bir aşk yoktur. Nihâde: konulmuş, anlamındadır. Nu’mân: kan, dem anlamlarına gelmektedir. Mansûr: Allah’ın yardımıyla galip, üstün gelmiş. Yani yazıcı kahramanlarının adını verirken bir nev’i kaderini de çizmiş olur. Ne ilginçtir ki Nu’mân’ın satın aldığı isim Mansûr’dur. II.Mahmut’un Yeniçeri Ocağını kaldırdıktan sonra yerine kurduğu ordunun adı da Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’dir. Çünkü Nu’mân esame satın aldıktan sonra hep kanar. Gönlü bir türlü sükût bulmaz. Ateş onu temizleyinceye kadar…

Roman boyunca Yeniçeri, Nü’mân ve Padişahın kaderi ortak bir seyir halindedir. Şöyle ki:

Yeniçerinin varlık amacı Padişahın, Nu’mân’ın varlık amacı Nihâde, Padişahın varlık amacı Yeniçeri tarafından desteklenir. Ama halkada bir kopma olunca, dünyanın dönüş yönünün değişmesi gibi; tek aşkı Padişah olan Yeniçeri, aşkını (güveni) kaybeder, aşkı bitiren yegâne insanî hastalık; yeis ve şüphe ki, aşkta bunlara yer yoktur, Padişah da Yeniçeriyi kaybeder. Burada Padişah baskın güç olduğu için müdahalecidir. Diğer ikisi ise ateşe düşer. Yeniçeri son yangınını aşkının eliyle yaşar ve Semenderliği para etmez. Kemalden sonra zeval gelir fikri Yeniçeri için doğrudur da Nu’mân için pek sayılmaz. Nu’mân’ın aşkı karşılık bulmamıştır, kemale ermemiştir zaten.

Aşkın nasıl muhataba ihtiyacı varsa, Padişahın da tebaaya, orduya, yeniçeriye ihtiyacı vardır. Hiç ordusuz padişahlık olur mu? Yeniçerinin yüreğinde padişah varken Semender idi. Ateş yaratığıydı. Ama ne zaman ki ateşi kaburga kemiğinden yaratıldı o zaman kendi ateşine yandı.

İnsan âşık olurken kendinde olmayana âşık olur. Padişah uğrunda düşünmeden ölünecek bir sevgilidir. Yeniçeride olmayan vardır Padişahta.

Yazıcının eserde kullandığı dil bana çoğu zaman bilinç dışı bir akışkanlık gibi gelmekte. Yani bilinçaltının esere yansıması gibi. Bu da bana Necip Fazıl’ın poetikasını hatırlatıyor: Sanatçının eserini oluşturmaktaki gayesinin bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek de olsa Mutlak Hakikat’i arama yolundaki çaba oluşu.

Fuzuli, klâsik şiirin en içli ve en samimî âşığıdır. O hayata bakışını sanatına yansıtır. Ona göre insan bu dünyaya acı çekmeye gelmiştir. Bu dünyada aranan bulunmaz. Aranılan şey yolunda gerekli olan bedel ödenir. Bu anlayış Nazan Bekiroğlu’nda da dikkati çekmektedir. Bir derviş edası görüyoruz. Kişiliği ve hayata bakışı eserlerinin önüne geçiyor.

Yahya Akengin’in söylediği gibi , “Leylâ bakışlı. Ama Mecnunsuz bir dünyaya bakıyor. ”

Hayat defterine isminiz nasıl kaydolmuşsa o şekilde varsınız. İlâhî defterdir bu değiştirilemez.

Dosto, Omsk’ta bir an bile yalnız kalamadı, İncil’den başka hiçbir şey okumasına izin verilmedi, kağıtsız ve kalemsizdi, yazmak yasaktı. Yıllar sonra, çok uzak coğrafyalarda zaman üstü sözler söyleyen Said Nursi de Dosto gibi cümle söylemekten uzaklaştırılmak isteniyordu. Düşündüğü bir şeyi bir kâğıt parçasına aktarmasından korkuyorlardı. Biliyorlardı ki iman, hem nurdur hem kuvvettir, hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.

Cümle Kapısı sonra aşktan bahsediyor. Hemen ardından ihanetten. Aşkla ihanet arasında neden bu kadar ince bir çizgi var? ‘Sevgilim İhanet’ ve ‘Ölümümden Kimse Mesul Değildir. Garip ki Ben de Değilim.’ Son cümlede, Cümle Kapısı kelimelerden yeni bir dünya kuruyor.

Kemal Batmaz, Bizim Külliye, Sayı: 20, Haziran-Temmuz-Ağustos 2004, s. 31-33

H. Ömer CAMCI , Kitap Ayrıntı (Cümle Kapısı – Nazan Bekiroğlu)

Cümle Kapısı Vesilesiyle, Mustafa AYYILDIZ, Dergah, Sayı 172, Haziran 2004, s. 23…

Nazan Bekiroğlu Hoca’nın ona yakın eserini büyük bir ilgi ve hararetli hissiyatla takip ettim. Nun Masalları’ndan başlayarak büyük bir heyecan duydum. 15-20 yıl önce yazıları, hikayeleri dergilerden takip eder ve kitap hacminde, derli toplu elimizin altında bulundurmayı arzulardık, -aramızda kalsın Hoca’nın şiirleri de vardı başlangıçta-. Bu arzumuzu biz hiç bir zaman yüz yüze açığa vurmadık. Hoca’nın Prof. Dr. Orhan Okay için kaleme aldığı enfes denemeden cesaret bularak, ben de hocam Nazan Bekiroğlu için, Cümle Kapısı’ndan kalkarak yazma cüretini buldum. Bir nevi Hoca’nın Orhan Hoca için yazdığı yazıya nazire öykünmesi olacak. Öncelikle düzineye yakın eser içinde son denemelerin zirveye tırmandığını rahatlıkla söylemek mümkün. Eseri okumakla kalmayıp, özellikle Hz. Isa faslı başta olmak üzere Rus edebiyatı fasıllarını ve bir çoğunu, Mins Devlet Yabancı Diller Üniversitesi Çeviri Fakültesi Türkçe Bölümü öğrencileriyle, yani Beyaz Rus gençlerle bile paylaştım. Çok haz aldım ve öğrencilerin de gözlerinin parladığını, -bir kısmının inançsız olmasına rağmen- gördüm. Hoca eserine Konya, daha doğrusu Mevlana rüyasıyla başlıyor. Ben bu rüyanın aynısını Eva Hanım’ın satırlarından hatırlıyorum. Aynı rüyayı iki insan, çok farklı zamanlarda görebiliyormuş anladım. Hayatın uyanık görülen nice rüya içre olduğunu kavradım. Sonra Orhan Hoca için kaleme alınmış samimi satırlar.

Ben esere sonra kapı aralamayı düşünüyordum ama başlamışken eserin en çok etkileyici bölümünü, nerdeyse mahpuslukla ilgili bir adı hak edecek kadar güzel bir bölümü anmak gerekli. Dünya’dan ve bizden eskiden ve yeniden hapis-esaret maceraları ve edebiyata ruh verişlerinin enfes bir üslupla denemeleşmesi çok çok güzel duruyor. Bir sürü bilinen bir kısmı yeniden öğrendiğimiz, Batı edebiyatından, tefekkür dünyasından örnekler ama aslolan edebî boyut. Harikulade bir anlatım, nezih bir üslub ve çok derin bir hissiyat. Öbür denemelerindekinden çok çok ileri bir hassasiyetle Hoca’nın gönül ve zihin kıvrımlarını kelimeler ve cümlelerde hayatiyet bulmuş şekilde görüyorsunuz. Bunlar cümle olmaktan çıkıp Hoca olarak görünüyor gölge âlemde. Diğer denemeler Mavi Lâle, Mor Mürekkep, Cümle Kapısı’ndan biraz uzaktalar bence. Her şey mükemmel, Batı ve özellikle Rus roman kahramanları, kurmaca bile olsa -ki kurmaca gerçekten çok daha güzel ve gerçek- Hoca’nın denemelerine yakışmış. Ama Hocam beni hoş görün, Tanzimat’ın hele Servetifünun’un roman kahramanlarını içselleştiremiyor. Sizin üslubunuza da yazık oluyor. Güzelim metinlere hafif kalıyorlar. Şiiri söze kattığınızda akan sular duruyorken, bu roman kahramanları duyguyu aksatıyor. Çünkü siz bizim şiirimizin denemesini yazan, şairin sustuğu yerde sözü kanatlandıran bir sanatkâr oldunuz.

Doğrusu Hoca’nın yeni ve yakın geçmiş öğrencilerine imreniyorum, biraz da kıskanıyorum galiba. Onlar Hoca’nın hem olgunluk zamanına kaldılar, hem de çok daha kolay konuşulan bir döneme şahit oldular. Elbette kıymetini biliyorlardır, hatta daha kavrayıcı, irdeleyici, daha konuşkan nesillerdir. Ne yazık ki bizler Hoca’nın yalnız ilk yıllarına şahit olduk. Bizim de doyumsuz, ufuk açıcı belki tek düşünüp konuşmayı fırsat bulduğumuz dersler, Edebiyat Bilgi ve Teorileri ile Yeni Türk Edebiyatı derslerinde oldu. Hoca o zamanlarda ama yalnız derslerde, Orhan Hoca’nın halefi ve öğrencisi olarak bizlere çok şey kavrattı, fark ettirdi. Ondandır sonrasında Yeni Türk Edebiyatı tercihimiz. Ama hep sınırlı kaldı irtibatlar. Belki Hoca’nın da yaşadığı gibi asıl hoca- talebe ilişkisi doktorada mümkün ve bizler bu şansı yakalayamadık. Bunun da ötesinde bizlerin biraz çekingen, biraz kalıpsal kafalarımız, gençlikte bu irtibatı olumsuz seyrettirdi. Bunda Hoca’nın dahli ne kadardı bilemiyorum. Ben bizim dönem şanslılarından sayılırım. Hocayla irtibatı koparmadım. Doktora savunması, bir kaç kitabına değerlendirme yazmak ve Trabzon’a yakın düşünce ziyaretlerle şanslı sayılırım. Ama 15 yıllık mesafe hep yerinde kaldı. Belki öbür arkadaşlarım çok daha fazlasını, estetik, edebî, irfanî paylaşımla pişmeyi hak ediyorlardı. Hoca şimdi deryalar misali kaynamakta, ırmaklar misali taşmada. Cümle Kapısı’nı okuyunca bunu çok daha sarih olarak fark ettim. Gerçi Hoca bir eseri için yine yazmayı -ki doğrusu yeterli, kapasiteli ve derinlikli yazılar yazamadığımı biliyorum- düşündüğümde pek memnun olmamış, bir yanlış aktarma ve benim hatalı bir cümlemden de alınmıştı ama ben kaleme mani olamıyorum ve yine bir şeyler karalıyorum. Hocamın gönlüne ve kalemine sağlık, bu sefer de hoş görüle kusur ve kabahatlerimiz.

Okur-Yazar, Mart-Nisan 2004, s. 6-7

Mustafa AYYILDIZ , Cümle Kapısı Vesilesiyle

Kitap Ayrıntı (Cümle Kapısı – Nazan Bekiroğlu), H. Ömer CAMCI, Okur-Yazar, Mart-Nisan 2004, s. 6-7…

Her ay ne kadar çok kitap çıkıyor, farkında mısınız? Hangisini okumalı bu kadar kitabın ? Çölde su arayan bir bedevi gibiyiz kitap raflarının önünde. Sıcaktan dudakları çatlamış okur, hangi gerçek kâseye elini uzatmalı? Bence bir vaha bulmakta fayda var. Bekiroğlu işte o vahalardan biri.

Cümle Kapısı, o vahadan serin ve esenlikli bir kâse olarak uzanıyor ellerimize.

İşte ilk kelimeler, işte ilk cümleler…

“Cümleyi bulan insanın ilk öyküsü neden Şems ve Mevlâna? Çünkü güneş, çünkü güneşten sonra aydınlık bir yüz; Mevlâna. Mevlâna mı Şems’i buldu, Şems mi Mevlâna’yı Şam sokaklarında? Şems, karanlık Tebrizli. Şems diye biri gerçekten var mıydı? Yoksa onu Mevlâna mı vehmetti? Şems, güneş demekti, ilk kez Şam’da karşılaştılar. Şam akşam anlamı taşıyordu. Yani Mevlâna, bir akşam vakti, rivayetlerde Mehdi’nin ya da Mesih’in yeryüzüne geleceği yerde Şems’le (güneşle) karşılaşmıştı. Artık karanlıkta kalmak, aydınlanmamak mümkün müydü? Yaşamın ışığını bulmuş biri tekrar karanlıklara mı dönerdi?

Sufi imgeleminde renklerin de anlattıkları vardır. Dikkat çekilen bir renk; yeşil, İslâm dünyasında iki tane yeşil kubbe var. Biri tüm evrenin merkezi Medine’de. Biri Konya’da Hz. Mevlâna’nın pak ve nezih kabrinin üzerinde.” (Cümle Kapısı yazarına Şam’da, Hz. Muhyiddin bin Arabi’nin kabrini hatırlatmakta fayda var.)

Şems ve Mevlâna öyküsünden o ince, kırılgan ve cisimleşmiş sevgi abidesi Hz. İsa’ya geçiyoruz. “Ben seni affettim sen de öyleyse başkasını affet.” cümlesini öğreniyoruz Cümle Kapısı’ndan. Ne olursan ol gel, ‘Gel ama öyle kalma!’, İncil’i Isa yazmadı. O okuma yazma bilirdi, ama ne yazdı, ne yazdırdı. Sadece tebliğ etti. Yazılmayan kutsal kitap niçin aslında gerçekten hiç yazılamadı?

Daha sonra gemilerin geçtiği umman. Daha sonra “Sizi Erzurum’da tanıdım.” diyen puslu, mahcup bir ses. “Sınıflarımız rüzgâr kokardı, yaşayanlar şahidimdir. Şahidimdir, denize değil dağlara açılan pencereler.” Gerçi birkaç yıl sonra -muhtemelen dört yıl- pencereler artık denize açılacaktı. Ama güzeller güzeli hoca hep akılda kalacaktı. Gemiler geçmeyen bir ummanda herhalde o güzel kalemiyle yine yazıyordur, olacaktı.

Ardından zindan risalesi’nde kadim dostlarla karşılaşıyoruz; Dosto, Hugo, Campenella, Defoe, Wilde. Imam-ı Âzam, Imam-ı Hanbel, Hallaç, Ibn Sina, Ibn Haldun, Necip Fazıl, Kemal Tahir, Bediüzzaman Said Nursi…

Ölüm cezası hapse çevrilen Dosto, Sibirya’da Omsk hapishanesine düşer, insan olmaktan çıkmış suçlularla dört yıl birlikte kalır. “Fakat Dosto, yıldızın parladığı an bilgisiyle hepsini önce insan, sonra suçlu olarak algılamayı başarır ve onları kutsar. Çünkü Isa, en kirli ruhun bile içinde barındırdığı bir safiyetten emindir ve her şey aslında o noktaya avdet için değil midir?”

Dosto, Omsk’ta bir an bile yalnız kalamadı, İncil’den başka hiçbir şey okumasına izin verilmedi, kağıtsız ve kalemsizdi, yazmak yasaktı. Yıllar sonra, çok uzak coğrafyalarda zaman üstü sözler söyleyen Said Nursi de Dosto gibi cümle söylemekten uzaklaştırılmak isteniyordu. Düşündüğü bir şeyi bir kâğıt parçasına aktarmasından korkuyorlardı. Biliyorlardı ki iman, hem nurdur hem kuvvettir, hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.

Cümle Kapısı sonra aşktan bahsediyor. Hemen ardından ihanetten. Aşkla ihanet arasında neden bu kadar ince bir çizgi var? ‘Sevgilim İhanet’ ve ‘Ölümümden Kimse Mesul Değildir. Garip ki Ben de Değilim.’ Son cümlede, Cümle Kapısı kelimelerden yeni bir dünya kuruyor.
Dergah, Sayı 172, Haziran 2004, s. 23

Mehtap GÜR , Karanlıktaki Aydınlık

…Karanlıktaki Aydınlık – Mehtap GÜR, KİTAPHABER, sayı 20, mart-nisan 2004, sf. 20-22 …
Cümle Kapısı, Nazan Bekiroğlu’nun sıra dışı bir deneme çalışması. Bu inceleme yazısıyla sınırlamaya çalıştığım sınırsızlığın, “Cümle Kapısına” çarptığı yerde ufalanan kelimelerimin eseri yansıtmakta oldukça kifayetsiz olduğunu ifade etmeliyim. Çünkü satırlara vuran her dalga, okyanuslar kadar mavi ve bir o kadar derin. Timaş yayınlarından çıkarak okuyucu-suyla buluşan bu eşsiz eserin karanlık sayfalan arasında saklı, mavi bir aydınlıkla karşılaşacaksınız. Tutsak soyluların, mahkum ruhları ve ölümsüz eserleriyle. Yazar bu eseriyle okuyucuyu “Cümle Kapısı”nın loş koridorlarında gölgede kalan bir edebiyat gerçeğiyle göz göze getiriyor. Kitapta, derin izler bırakan hapislikler bazen kronolojik bazen de tematik olarak inceleniyor. Zindana düşenlerin gizli dünyalarına kıvrılan labirentlerin her köşe başında, ayırım gözetmeksizin karşılaştırdığı tanıdık mahkumların saklı dünyalarını keşfetmek, parmaklıklar ardında sonsuza dek susmayacak iniltilerine kulak kesilmek istiyorsanız vakit kaybetmeden aralanan Cümle Kapısından içeri girmeli ve o derinliğe doğru çıkan loş merdivenlerden koşarak tırmanmaksınız. Burası Ölüler evi, yani geçmiş ve geleceği ikiye bölen parmaklıkların arkasıdır. Nemli ve basık hücrelerdeki küf kokusunun yaktığı genzinizin sızısına aldırmayacak kadar içiniz titriyor, ürperiyorsunuzdur. Dev hüzün dalgalarının isyanlarla dövdüğü soğuk zindanın, yosun tutmuş kalın duvarları ardındaki yok edici tutsaklık. Ah o tutsaklık yok mu, alan, boğan, hırpalayan ve yok eden… Düşünen, gerçeği farklı bir gözle görerek topluma gösterebilen insanların, eserleriyle birlikte sürüklendikleri kimsesiz bir bitişin efsaneleşerek başlangıca durduğu o en zifiri nokta. Sistemlerin eğrilerinin dikenli tel olup yüreklere, düşüncelere örüldüğü yok olası zindanlar. Yüreği, düşleri ve kalemleriyle karanlığın rahminde, yani hücrelerde bir cenin gibi çile çeke çeke devinen özgür ruhların yalnızlığı ve mahkumiyeti. O boğuntu ve karaltı içerisinde filize duran tohum gibi soğuk taşların arasındaki “garip ve küçük pencerecikten”, dünyaya kapalı ama sonsuzluğa aralı pencereden, eserleriyle boy boy sürgün verdiklerini görürsünüz ve göğe uzanan umutlarının çileyle dövülüp, ıstırapla harmanlandığını.

Bu kitabın Zindan Risalesinin ilk satırlarına yüreğinizi yaslar yaslamaz, edebiyat tarihindeki tüyler ürperten çığlığın gözlerinizde donan ıstırabıyla iç çekerken, sanki o karanlık boşluğa sarkıp, uçsuz bucaksız bir kimsesizlikte tükeniyormuşsunuz gibi gelir. O sıfır noktasında, adı konulamayan bir belirsizlikle kışa duran ruhunuz buz keser. İçinizdeki beni bulduran Cümle Kapısında, avuçlarınızdan çekilip alınan hayatınızın yoksunluğunu duyarsınız. Her tutsakla mahkum olur, her tutsaklıkta kendi tutsaklıklarınıza çarpıp dağılır ve bir cesetmiş gibi hissedersiniz. O andan sonra Ölüler evinde “beklediğiniz tek şey cümle kapısının öbür tarafında, yani dışarıda alınacak bir nefestir”. Mukavemetinizi kuşanır, karanlığınızın aydınlanacağı o anı beklersiniz. “Kendi ıstırabında bütün bir beşeriyetin ıstırabını görerek bu yaradan korkmamayı öğrenerek” sonsuz bir körlük ve ağrılı bir teslimiyetle ruh tırnaklarınızı kemirerek beklersiniz. Ölüler evi, geçmişten başlayan ve geleceğin bilinmezliği içinde kaybolan Grek mitolojisindeki labirentos isimli sınama mekanlarını andırır. O dolambaçlı yolların her bir kuytusunda Prometre, Sisifos ve Tantal’m bitmeyen işkencelerinin ıstırabıyla inleyen ayrı yüzlerin aynı tutsaklığıyla karşılaşırsınız.

Labirentin bu noktasında sokaklara dökülen keşiş ve rahiplerden oluşan bir kalabalığın “Gebersin büyücüüü” diye homurtular çıkararak öfkeyle yürüdüklerini görürsünüz. Bu gürültüyle kendinizi boğucu bir karmaşanın ortasında buluverirsiniz. Büyütecin mucidi Oxford’lu Hoca olarak bilinen Rahip Roger Bacon’la beraber yuhalanır (evreni farklı bir gözle görmeyi ve görünenin ötesindeki görünmeyenleri görmeyi isteyen), diri diri yakılmaktan kıl payı kurtularak on beş yıl zindan hayatına mahkum edilirsiniz. Hayır! Bitmedi, kızıl loş ışıklı labirentteki yolculuğa devam edeceksiniz.

Bilindiği üzere, her yeniliğe direnç uygulamak iktidarların ritüelidir. Bu kez, her yeniyi ya da başka olanı öteleyen ve içine sindiremeyen sistemle başınız daha büyük bir beladadır. Her şeyin kendi etrafında döndüğüne inanan kiliseye karşı, evrenin Güneş etrafında döndüğünü söyleme gafletinde bulunduğunuzdan ötürü Galileo’yla beraber kilise erkanının önünde diz çöker, doğrunuzun” apaçık bir sapkınlık olduğunu” sesli bir şekilde itiraf ederek pahalı bir bedel ödemek zorunda kalırsınız. İktidarı, boyun eğip diz çökmeyle tatmin edemediğinizden “Gökselliğin sınırlarını kiliseye devredeceğinize” dair söz vererek “tövbekar” olursunuz. Ancak benzer şeyler söylediği için Roma’nın orta yerindeki meydanda diri diri yakılan Buruno’nun acı çığlıkları ve cesedinden tüten dumanlar soluk kesmekteyken, “tövbekar”lık bile sizi yetmiş yaşında zindanla tanışmaktan kurtaramayacaktır. Suçlu eserinizin hücre hapsine, yazarının ölümü bile son veremeyecektir. Diyalog, iki yüz yıl daha yasaklanmış kitaplar arasında mahkumiyet çekmeye devam edecektir.

Buruno’nun küllerini savuran zaman rüzgarı, sizi bu kez farklı bir hücreye savurur. İktidar söylemine karşı çıkarak “doğruyu söylemek, çoğu kez ölüm, değilse zindan armağan ettiğinden” labirentin bu dönemecinde Aristoculuğa karşı (deneyselliği mesnet edinerek önerdikleriyle) cephe almanın bedeli olarak, İtalyan düşünür Tommaso Campanella ile beraber zincire vurulur, öğrencilerinizle birlikte yirmi yedi yıl İspanya zindanlarında süründürülürsünüz. Sonra küf kokulu koridorda ilerlerken iktidarı eleştiren bir şiir yazarak, adi suçluların başının ve ellerinin kıstırılarak teşhir edildiği tomrukta çile çeken Daniel Defoe ile karşılaşırsınız. Teşhir edilerek aşağılanan sizmişsiniz gibi gelir ve onurunuzun kırıldığını en az onun kadar derin hissedersiniz. Bu tomruk, taraftarlannızca çiçeklerle bezense de tutunduğunuz her şeye karşı inancınızı yitirir, Robenson Crusoe ile dünya edebiyatının baş yapıtlarından birinin altına imza atana dek darmadağın olursunuz. Toparlanamadan bu kez Körler Üzerine Mektup’la iktidarı tedirgin ederek Ölüler evine sürüklenen Diderot’un kalın bir duvar dibinde, donmak üzereyken ağzından buharlar çıkarak inlediğini görürsünüz. O’nü öylece bırakıp Fransız Devrim’inin mimarı Rousseau’nun eline yapışıp nefes nefese kaçarak saklanır ve Emilie yüzünden tutuklanmaktan son anda kurtulursunuz. “Büyük ihtilalin kopmasına sebebiyet verecek adaletsizlikleri hicveden” Voltaire’de hemen oracıkta, ölüler evinin konuğudur. Tıpkı susmayı sevmeyen diğerleri gibi… Siz yani Voltaire, Fransız İhtilali’ni göremeden ölen muhalif birisiniz artık.İhtilalin korku saldığı dönemde mahkemeler ya ölüm karan veriyorlardı ya beraat. İkisinin arası yoktu. İşte bu sahneler karşısında gözlerinizde biriken tek şey yığın yığın korku. Eşini giyotine vermiş genç bir erkeğin mısraları yüreğinize korku biriktirir. Ölümü soluklayan o mısralar eşliğinde aykırı kraliçe Marie’yle birlikte boynunuzu (eşi XVLLois’in de kellesini uçuran) giyotine uzatırsınız. İzleyen kalabalıkta derin bir sessizlik. Sonra o sessizliği bıçak gibi kesen bir gürültü, bedeninizden kopan bir çığlık ve sepete yuvarlanan gözleri yuvalarından fırlamış kesik bir baş. Dehşet içerisinde ve ıstıraptan iki büklüm bir halde dar zindan koridorlarından yön değiştirerek ilerlersiniz. Mevcut siyasi rejim nezdinde her aykırı söylem, sahibi için ölüm ya da zindan hazırlığıdır. Çünkü iktidarların en korktuğu şey, devlete karşı isyan. “Ve tüm isyanlar muhalif siyasiler kadar, yürekli şair ve yazarların yürekli kalemlerinden besleniyor. Bu yüzden yolu hapisten geçenlerin büyük bir kısmı özgürlük savaşçısı ediplerdir.” Silvio Pellico’da İtalyan gizli örgütüyle ilgisi olduğu gerekçesiyle zindana kapatılanlardan. O’na sağlığını kaybettiren uzun ve ıstırap dolu zindan yılları, Hapishanelerim adlı efsanevi eserini kazandıracaktır.

O loş ve soğuk labirentte ilerlemeye devam ederken bir takım karaltılar olduğunu fark edersiniz ve “birden, Kazak askerlerinden oluşan ölüm mangası, tüfeklerin mekanizmasını şakırdatır.” İşte o anda Dostoyevski’yle birlikte dişlerinizin arasından köpükler saçarak yüzüstü yere yığılıverirsiniz. ‘Yazamazsam ölürüm’ diyen Dostoyevski’nin yazması da yasaktır. O ve kalemi tutsak. Kollarınızdan ve bacaklarınızdan zincire vurulmuş, “Karamazovlar’ın sapsarı kahkahası altında”, Sibirya’daki Omsk hapishanesine beraber tıkılmışsmızdır. Yüreğiniz aynı cinnetle kuşanıp bir kördüğüm halinde boğazınıza tıkılarak soluğunuzu keser. Ölüler Evinden Hatıraları yazarken birlikte üşürsünüz. Kalemin soğukluğunu parmaklarınızı dondururcasına yaşatan yazar, sizi içinizdeki benden yakalayarak bu kez Sibirya’ya sürgün eder. Sonra Zamyatin, Kuzmin, Babençikov ve Soljenitsin gibi kendi yavrularını yiyen sistemlerin “küs” çocuklarından biri olursunuz. “Sibirya, Hıristiyani temeller üzerinde yükselen romanın çarmıhıdır.” Acılar içinde çarmıha gerilerek işkence çekersiniz. Ve, Nikolay Buharin’nin paslı parmaklıklardan yükselen: “Kağıt kalem kullanmazsam burada yaşayamam” haykırışıyla irkilirken, avuçlarınıza çakılı çivilerden karanlık tarihe kan sızıyordun Ünlü Marksist Buharin, Sovyetlerin önde gelen kuramcısı Lenin’in sürgün arkadaşlarındandı. Kırk altı yaşında “Büyük idealinin gerçekleştiğini görecek kadar bahtlı, aynı idealin dönüştüğü sistem tarafından vurulacak kadar da bahtsız” olan bu adamla beraber, inandığınız ve ikame ettiğiniz sistemce tutuklanarak kurşuna dizilirsiniz. “Hücrede geriye bıraktıklarınız: bitirilmemiş bir otobiyografik roman, şiirler ve politik yazılardan oluşan el yazmalarıdır”. Buharin, akibetini sezen bir ruhun yangınıyla: “El yazmalarımın çoğunu cezaevinde, geceleyin, harfleri tek tek yüreğimden kopararak kaleme aldım. Bu yazıların kaybolmaması için size tüm gücümle yalvarıyorum. Çalışmalarımın yok olmasına izin vermeyin. Elveda sevgilim…” diye feryat eder ve birlikte hıçkırırsmız. Yüreğinizin derinliklerine yansıyarak sizi acılarla tutuşturan bu çığlık ve avuçlarınızda Buharin’in delik deşik kanlı gömleğiyle kalakalırsınız.

Arthu Koestler’in meşhur romanı Gün Ortasında Karanlık, sistemce yenen bu başların, hayal kırıklıklarının resmidir aslında. Komünizm ideali uğruna acıyı göze alıp idam mahkumu olarak üç ay hapis yattıktan sonra Komünist Parti’den istifa etmesine neden olan aynı hayal kırıklığı, ümit kesimidir. Ölüm mahkumu olarak geçirdiği üç ayı İspanya Vasiyetnamesi eseriyle ölümsüzleşecektir. Ancak Koestler, tecrübe ettiği zindanın ruhunda yarattığı acıyı, özgürlüğün önlenemez insiyakını ve tutsaklığa duyduğu beşeri öfkeyi en çok Spartaküs romanında, Spartaküs kimliğiyle yansıtacaktır. Çünkü Spartaküse kendi kimliğini yüklemiştir. O Spartaküs karakteriyle ölümsüzleşecektir. Bu zindan sarkılan sürüp gidiyor ama 12 Eylül sonrası siyasi tutukluların hapishane koşuları iyice değişti. Kemal Tahir romanlarından iyi tanıdığımız, mürekkep yalamışlığından ötürü hem hapishane idaresi hem diğer mahkumlar nezdinde saygınlığı bulunan anlatıcı figür, siyasi hükümlü/tutuklu, romantik bir slüet olarak tarihe kanşıyor. Hapishaneler de değişti. Abemas, Baba Cafer, Yedikule, Metris, Mamak… Ne oluyor da bir zamanlar hükmi şahsiyet taşıyan zindanlar şimdilerde kimliksizleşiyor, sadece bir koddan ibaret kalıyor? A, B ve C tipi, yanı sıra K tipi, Özel tip. E belalı harf, açığı-kapalısı var, E tipi; ama harflerin en zalimi F mi ki? F tipi! Harflerin hepsi tükenecek mi böyle? İçimizdeki Hapishane; Labirentin sonu yazarının içerden bir bakışla soruverdiği soruyla insan merak etmeden duramıyor: ‘Hapishaneler nereye doğru gidiyor?”‘ Labirentin ezel ve ebed arasında kıvrılan dar koridorlarında, hapishane ve iktidar arasındaki o tehlikeli noktada tarih yazan daha nice ölümsüz karakterin yiten yüzlerini seyrederken hatta bir parçanız onlarla birlikte sizden ayrılıp o loş labirentin karanlık ve küf kokulu koridorlarına savrulurken bu sorun ilmek ilmek ruhunuza dolanır. Hapislik kadar bu da bir trajedidir aslında. Cümle Kapısı işte bu trajediyi paylaşılır kılar ve anlamlandırır. Cümle Kapısını okurken satırları arasına kayan hayatının buna değdiğini düşünüyor insan. Eksilmiyor artıyor. Mevlana tekkesinden Nazım Hikmet’e, Kemal Tahir’den Necip Fazıl’a kadar sayamadığım daha nice renkleri, tarafsız bir üslupla aynı çile tezgahında dokuyan ve zindanların ruhunda izler bıraktığı birçok kimseyi sayfaları arasında bulabileceğiniz tek eser.

KİTAPHABER, sayı 20, mart-nisan 2004, sf. 20-22

Elif TOPÇU, Hocam, Nazan BEKİROĞLU İçin

Hocam, Nazan BEKİROĞLU İçin- Elif TOPÇU, mavi yeşil, mart-nisan 2004, sayı 26, sf. 13…
Fakülte hayatım boyunca derslerini büyük bir keyifle dinlediğim, yıl sonunda dağıttığı ders değerlendirme formunun “düşünceler” kısmına düşünmeden “Derslerin dinleyici sayısı artırılmalı.” dediğim hocamın yazmış olduğu kitap için bir şeyler söylemek zevkli; bir o kadar da zor benim için.

Cümlelerle düşündüğünü fark eden Nazan Hanım’ın cümlelerindeki farklı, akıcı, estetik yapı, kendi ifadesiyle “karmaşık”, bana göre “çok boyutlu” düşünmenin ürünüdür. Nazan Hanım’ın yazıları belki de en çok bu yeteneği kazanmak,geliştirmek için okunmalıdır.

Yüzyıllar önce “kötü” sıfatıyla nitelenmiş Züleyha’yla çok başarılı bir empati kurup parmaklarımızı kesmek pahasına anlayamadığımızı anlamamızı sağlayan bilinç, müthiş kıssanın aynasını, kuyusunu, kurdunu bizimle konuşturan üstün fark ediş Timaş Yayınlan aracılığıyla okurlarını düşüncelerinin Cümle Kapısı’na davet ediyor.İhtimal, davetin herkese açık olduğunu ifade etmek için “Ne olursan ol, gel!” diyen Mevlana’nın şehrinden başlıyor anlatmaya. Yazar, Mevlana’nın şehrinde Mevlana’yı Mevlana yapan; fakat şimdilerde yalnız kalmış olan Tebrizli Şems’e dikkatleri çekiyor, ardından aklımıza takılanı açıklıyor:

“Yalnızlık aşkın vekaletidir.

Ölüm aşkın kefaretidir.

Her aşk bir baş götürür. Bu kez başını veren Şems olmuştur.”

İkinci denemede yazar Hz. İsa’nın doğumunu, yaşadıklarını, uğradığı ihaneti, Batı’nın ve Doğu’nun bu haksızlığa uğramış hayatın hikayesine yaklaşımlarını kırıp dökmeyen nazik bir eleştiriyle anlattıktan sonra Yahudilerin ihanetine uğrayan merhametli elçinin aynı elden vurulacak olan kutsal şehre hitabıyla sözünü noktalıyor:

“Ey Kudüslüyle günler gelecek ki düşmanların seni setlerle çevirecek, kuşa tıp her yanından sıkıştıracaklar.Seni ve sende oturan çocukların yere çalacak, sende taş üstünde taş bırakmayacaklar.”

Yazar I.bölümü, kitabını ithaf ettiği hocası Orhan Okay’a yazdığı açık mektupla bitiriyor.Orhan Bey’le Nazan Hanım’ın mektupları doğrultusunda geliştirilen bu bölümle ilgili söylenecek çok şey var;ben yalnızca birini söyleyerek söyleyip geçeceğim: Öğretmenleri de öğrencileri de kıskandıracak bir hoca-talebe ilişkisi içten bir dille anlatılmış.

II.Bölüm: Zindan Risalesi:Yazar, “zindan” kavramını açıkladıktan sonra ömrünün uzun ya da kısa bir döneminde o dört duvar arasında kalmış kişileri ziyaret ediyor. Nazan Bekiroğlu’nun Zindan Risalesi’nde Yüce bir ideal uğruna acımasız dalgalar önünde direnenler, idealleri tarafından öğütülenler, adi suçtan yatanlar var. “Her hapislik elbet bir trajedi içerebilir. Geriye ‘yazı’ bırakılmış olması bu trajediyi paylaşılır kılar, “diyen yazar okurlarını Batı’da Daniel Defoe, Rousseau, Voltaire, Stendhal, Verlaine, Oscar Wilde, Dostoyevski gibi pek çok ünlü isme ve eserlerine götürüp kendi penceresinden gösterdikten sonra Wilde’ın “Reading Hapishanesi Baladı” hakkında yaptığı “…suçun mahiyetinin önemini yitirdiği ve geriye sadece cezanın acısının, beşer ıstırabının kaldığı yerden seslenmektedir, “yorumuyla bütün anlattığı mahkumların ve eserlerinin değerlendirmesini yapıyor aslında.

Zindan Risalesi’nin “Doğu” bölümünde İmam-ı Azam, Ebu Hanife, Ahmet bin Hanbel, Hallac-ı Mansur gibi İslam dünyasının önde gelen isimleri, Osmanlı zindanları,kafesteki şehzadeler; çileler, zindanlar dönemin şartları ihmal edilmeden, dokunaklı bir sezgiyle anlatılıyor.

“Tanzimat, Meşrutiyet, Mütareke” başlığı altında Tanzimat’tan 12 Eylül’e kadar bizdeki “siyasi suçlular” anlatılıyor. Namık Kemal, Nazım Hikmet, Can Yücel, Necip Fazıl, Süleyman Hilmi Tunahan, Said Nursi, Osman Yüksel Serdengeçti, Nihal Atsız, Adnan Menderes, Faruk Nafiz… Kader bambaşka dünyaların insanlarını aynı mekanda buluşturdu.Yazar, bu insanların hikayelerinden aşkı ve ıstırabı çekip aldı, anlattı; ama ne aşk ne ıstırap ne de hükümlüler bitecek gibidir. Belki de bu nedenle şu iki dize zindan hikayelerinin sonuna çok yakışmıştır:

“Şu Metris’in önü bir uzun alan

Bir tek seni sevdim gerisi yalan!”

Aşk, ihanet, intihar üzerine bu kavramları dağarcığımızda “okumadan önce-okuduktan sonra” diye ikiye bölecek kadar değiştirecek denemelerin ardından deneme türüne en uygun başlıkla akıcı bir bilinç yolculuğu: “İç/dökümü”. Arkasından “Cümle Kapısı”,son.

Cümle Kapısı kapalı, bu yazı kapı ötesinde benim görüp aktarabildiklerim. Cümle Kapısı’nın ötesini kendi gözlerinizle görmenizi tavsiye ederim. Acemi bir kalemin anlattıklarından çok daha fazlasını bulacağınızdan eminim.

Not: Kitabı okuduktan sonra kendinizi ifade ederken kurduğunuz cümlelerin öğe sıralanışının, en çok da düşünme tarzınızın, hayata ve olaylara bakışınızın değişeceğini garanti ediyorum.

– , mavi yeşil, mart-nisan 2004, sayı 26, sf. 13

Adem E. YILMAZ Cümle Kapısı:Nazan Bekiroğlu

…Cümle Kapısı:Nazan Bekiroğlu – Adem E. YILMAZ, Vakit, 16 ocak 2004 Cuma, sf. 14…

“Söz de, aşk da ne benim, ne senin. Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya, Ağustos göklerinde başımın üstünden geçen bulut, mayıs gülü, ışıklı Nisan yağmuru ne kadar Allah’tansa, mülk gibi söz ve aşk da O’ndan. Beşeri bir sevgili ya da cismani bir aşk gibi görünen hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, ‘gönül tahtına O’ndan özge sultan’ olmuyor”

Yılın En İyi Deneme Yazan

Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Cümle Kapısı” isimli eseriyle Nazan Bekiroğlu yılın en iyi deneme yazarı seçildi. Daha önce “Mor Mürekkep” ve “Mavi Lale” isimli iki deneme kitabı yayınlayan Bekiroğlu’nun “Cümle Kapısı” isimli kitabı iki ay önce yayınlanmıştı. Zarif bir dil, kendine özgü söyleyiş biçimi ve ayrıntıları ortaya çıkarmadaki maharetiyle dikkat çeken Nazan Bekiroğlu, son kitabında da farklı bir deneme tarzı sergiledi. Bekiroğlu, “Cümle Kapısı”nda biyografyanın deneme tarzıyla anlatımını seçti. Akademisyen titizliğiyle disiplinize ettiği sanat anlayışı, çağdaşlarından farklı bir çizgi elde etmesinde en büyük etken. Hem hikâye ve hem de deneme tarzıyla büyük beğeni toplayan Bekiroğlu, popüler kültüre kapı aralamayan duruşuyla edebiyat dünyasında hak ettiği yeri çoktan aldı. “Cümle Kapısı: Kalbin Kapısı”

“Cümle Kapısı” neden Hz. Mevlana’nın kapısında karşılıyor okurlarını bilinmez, ama onlar için birçok ‘cümle kapısı’nı imlediği muhakkak. Bekiroğlu’nun öğrenciliğinden hocalığına kadar sürekli yakınında bulduğu Orhan Okay’ın hatıralarından Doğu ve Batı’nın zindan risalelerine kadar birçok konu(k) ele alınmış kitapta. Kitabının belkemiğini oluşturan ‘Zindan Risalesi’nde zindan kavramının tarihsel art alanı gözler önüne serilmiş. Zindan Risalesi; Zindanın Doğu ve Batı medeniyetlerinde binlerce yıllık hikâyesi; zindanın hikâyesi, zindanındakinin hikâyesi, zindandakini bekleyenin hikâyesi. Antikitemden modern zamanlara uzanan zindan risalesi boyunca diri gömülenlerin, nemli karanlıktan soluyanların hayat hikâyeleri çarpıcı yönleriyle anlatılmış. Batı edebiyat ve düşünce dünyasından onlarca çilekeş isim: Dostoyevski, Puşkin, 0. Wilde, Mayakovski, Verlaine, D. Defoe… ve Doğu. Bekiroğlu İslâm dünyası bahsinde çarpıcı bir farkındalık sunuyor okurlarına “Hazreti Peygamber zamanında Müslümanlar hapishane adlı bir mekân tanımıyorlardı.” Emevi, Abbasi, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinin hapishane dökümleri ve binlerce isimden birkaç münzevi yıldız: İmam Ebu Hanife, İbn Teymiye, İbn Haldun, Süleyman Hilmi Tunahan, Said Nursi, Kemal Tahir, Necip Fazıl, Nazım Hikmet… Nazan Bekiroğlu bir bakıma bu ünlü mahpusların ortaya koydukları sah eserlerin de mayalandığı/üretildiği soğuk/küflü mekânlara konuk ediyor okurlarını.

Sevgilim İhanet

Son bölümde ise birbirinden farklı konuların ele alındığı altı deneme var: Babalar ve Oğullar/ Ölümümden Kimse Mes’ul Değildir, Garip Ki Ben De Mes’ul Değilim/ Sevgilim ihanet/ Son için Güzelleme/ îçdökümü/ Cümle Kapısı. Güçlü deneme kurgusuyla dikkat çeken “Cümle Kapısı”, Nazan Bekiroğlu’nun entelektüel birikimi, emsalsiz duyuş gücü, müthiş farkındalığı ve içgörüsüyle layık görüldüğü ödülü çoktan hak etmiş.

Vakit, 16 ocak 2004 Cuma, sf. 14

DURSUN, Ercüment; 5.Hafta, nr.7, Ocak 2004 (Cümle Kapısı)

1-Mor Mürekkep, Mavi Lale ve son olarak da Cümle Kapısı, denemeler.Farklı bir kulvarda hikayeleriniz ve bir de roman. Akademik çalışmalarınız,makalelerinizi de katarsak oldukça geniş bir yazı serüveniniz var. Fakat;bütün bu duraklarda dikkatimi çeken şöyle bir nokta var: Sizin yazıyla kurduğunuz ilişki, nesnelerle kurduğunuz ilişkileri birebir yansıtıyor. Saf duygudan mücerred bir ilişki bu. Eşya/yazı ile kurulan bu duygusal bağ/ilişkinin çok yoğun olduğu izlenimi ediniyoruz. Bu çok yorucu bir süreç değil mi?

1-Doğru, yorucu bir süreç. İşte geldik gidiyoruz telaşesi içinde benim bir yerlerle kurmak isteğim irtibat için yüklenebildiğim söylem yazı biçiminde tezahür etti, benim dilim yazı oldu, son zamanlarda sık kullandığım bir cümle bu. Ama yetti mi? Hayır yetmedi. Gayeniz nesnenin kendisi ile sınırlı değilse, o kapının arkasını talep ediyorsanız, en azından merak ediyorsanız, gördüğünüz ile yetinemiyorsanız, yazı yetmiyor. Getirip büyülü kapının, cümle kapısının önünde bırakıyor sizi. Üstelik yazı, çizi, bilim, düşünce, hepsi de aynı kapıya çıkıyor. Aynı kapının sadece önüne. Sadece bir hatırla/t/manın heyecanı. Haber verdiği bir şey. Haber ama kendisi değil. Onun için yazının benim için anlamı giderek katmerleşen bir acıya dönüşüyor. Ve bütün bunların anlamı benim nezdimde yazının küçümsenebilirliğini itiraf oluyor. Yazının getirip de önünde bıraktığı kapıya nisbetle, arkasından haber verdiği ve hatırlattığı muazzamaya nisbetle yazı sadece haberci. Haber bile değil. Yazmakla olmuyor gitmek lazım.

2-Cümle Kapısı’nın sonunda, Cümle Kapısı, kalbin kapısı, ifadesi var? Kelimelerden kalbe giden bir köprü mü inşa ediyorsunuz?

2-Kalbi daima önemsedim. Kalbi en fazla önemsedim. Akla değil ama batıdaki manasıyla akılcılığa karşı çıkan bir yanım var ve bunlar birbirinden çok farklı şeyler. Bir kere bu kompozisyonu kurduğunuz zaman, aklın çıkamadığı yücelere kalbin çıktığını fark ettiğiniz zaman, biraz evvel sözünü ettiğim işte geldik gidiyoruz telaşesi içinde değerler sıralamanızı kurmuş oluyorsunuz. Ve dünyalara sığmayanı içine alabilen kalp bu sıralamada en üst sırada duruyor. Gelgelelim cümleye. Dil ile varlık arasında çok kuvvetli bir bağ var. Dil hayattır, düşüncedir. Büyük laflar etmekten korkmasaydım cümle şerefimdir filan derdim. Çünkü varlığı cümle biçiminde, cümle hacminde, cümle ritminde kavradığım fark ettim. Cümle, manamın birimidir. Yazıda da böyle, bölüm bölüm değil, cümle cümle yazabiliyorum ben. Dolayısıyla evet, cümle kapısı, kalbin kapısıdır. Ama o da yetmiyor. Cümle kapısı da kapalı. Ve ben hâlâ anlatamıyorum. Esamenin ateşe düştüğü an, üç yüz sahifeye rağmen sadece bana malum bir hikaye olarak kalıyor. Meğer ki anlayan birkaç kalp. Kalbin suda açtığı halkalar varmış. Gidip onlar da birkaç kalbe çarparmış. Hepsi bu.

3-Aşk, sizin yazı serüveninizde önemli bir izlek. Cümle Kapısı’nda yer alan denemelerin hemen hepsinde; doğrudan veya dolaylı olarak aşkı buluyoruz. ‘Aşk ile yazmak’ ile, aşk hakkında yazmak aynı şey olmasa gerek?

3-Hayatın özü hasret. Varlığın hasretten öte manası yok. Ben başkasını bulamadım. Altından başka türlü kalkamadım bu muammanın. Bunu herkes yaşıyor ama ismini kimi koyabiliyor kimi koyamıyor. Hasretinin kimi bilincinde, kimi değil. O büyük kapının arkasındaki ezel gerçeğinden bahsediyorum. Sanat da bilim de, düşünce de, Aliya’nın (ve diğerlerinin) işaretiyle varlığın özünden haber vermiyorsa hiçbir anlamı yok. Aşk da sanat gibi. O da varlığın özünden haber veriyor. Ama bunu herkes bilmiyor. Mahiler derya içinde yüzüyorlar da deryanın adını koyamıyorlar. Fark etseniz de fark etmeseniz de böyle bu. Onun için aşk benim için yazıda birinci dereceden kuvvet taşıyor. Kuvvetli bir haber.

4-Cümle Kapısı’nın önemli bir bölümü Zindan Risalesi’nden oluşuyor. Handiyse, müstakil bir kitap olacak boyutta. Besbelli ki; zindanlar çok şey söyletecek cinsten. Neden müstakil bir kitap olarak düşünmediniz bu bölümü? Mesela, Zindan Risalesi adı altında.

4-Müstakil bir kitap olarak düşünmedim ama bunun olabilirliğinin başlangıçtan bu yana farkındaydım. Üstelik elimdeki malzemenin tamamını da kullanmadım. Açılmış dosyalarda bir yığın zindan-zedenin adı kayıtlı duruyor. Hepsinin de kendine özgü bir yığın hikayesi var. Fakat benim yapmak istediğim zindan-zedelerin hikayelerini anlatmak değildi. Zindan-zedelerin hikayeleriyle bir formülasyon kurmaktı yapmak istediğim şey. Yolu zindandan geçen insan; siyasi ve sosyal manada bu nedir? Bunun için de elimdeki kadro yeterliydi. Daha fazlası benim kurmak istediğim formülü sadece daha geniş bir kelime kadrosuyla ifade zenginliğinden ibaret olurdu ki bunu gerekli görmedim. Bu kadarı benim için yeterli.

5-Zindan Risalesi’nde yine, bizatihi zindanlardan ziyade, oradan geçip giden, ya da orada sona eren yaşamlarla anlam kazanıyor mekanlar. Size Zindan Risalesi’ni yazdıran saik bu mu acaba? Yani trajik, dramatik veya melodramatik insan öyküleri.

5-Bir yanıyla “intihar” bir yanıyla “ihanet” üzerinde duran, zindana da kayıtsız kalamaz, varlığın kapıları bunlar. Varlığın bittiği yerde bütün beşeriyet için geçerli formüllerin sınanması sevdasına düştüğümü varsayalım. İnsan ruhunun orada neleri koruyup neleri koruyamadığını merak ettiğimi. Basit bir merakla değil ama ölümcül bir onanma ihtiyacıyla. Ruhun zindanda koruduğu şey benim için çok önemliydi. Çünkü bu, insanın ezeli gerçeği. Hani her şeye rağmen Dostoyevski’nin Omsk’ta fark ettiği şey. Oradaki herkesin evvela insan olduğunu fark ettiği yer. İnsana ilahi el dokunmuştur. Budur benim görmek istediğim. Ve galiba entelektüel zindanı bunun en açık ve seçik ifadesini bulduğu yer. Diğer yandan toplumun en altında duranla en üstünde duranı bir araya getiren zindan çoğu kez o toplumun keskin bir profilidir. Bunlar yazıcı için es geçilecek sabiteler değil.

6-Kurgusal karakterleri anlatmakta olduğu kadar, gerçekten yaşamış, kanlı canlı tarihsel kişilikleri anlatmakta ve tanımlamakta da bir o kadar mahir bir kaleminiz var. Bir insanı yazarken, başlangıç noktanız neresi olur? Hangi noktalardır ki sizin yazı evreninize o insanı konuk eder?

6-Bu nokta, yaşamış insanları anlatırken onları kendi kalbimin ölçeğine vurduğumda elimde bir şey kalıyorsa eğer o noktadır. Yani bir buluşma noktamız varsa. Gördüğüm şeyi hikayeleştirebiliyorsam. Daha doğrusu gördüğümün hikayesini seçebiliyorsam. Anlattığım, yaşayandan ziyade benim onda gördüğüm olabiliyorsa. Okuduğum bana bir hayatı kendi hayatımda, kendi hayatımı da onun hayatında yeniden üretme imkanı veriyorsa, sonsuz deneyim alanı sağlıyorsa. Kendi üzerime almayayım ama zaten sanatçı dediğimiz hayata yönelik yeni bir bakış açısı önermekten başka ne yapar?

7-İç Dökümü, başlıklı yazı, otobiyografik izler taşıyor sanki. Oysa sizi, kitaplarının önünde yürüyen bir yazar olarak tanımadık. Kendinizi gizlemeye çalıştınız demiyorum ama, kendinizi yazınsal kimliğiniz ötesinde bir varlık olarak sunmadınız hiç. İç Dökümü bu anlamda bir istisna mı oluşturuyor? Çok özel ve öznel, hatta itiraf nevinden konular var sanki?

7-Yazmanın benim için dağın dağ olduğunu anlatmakla eş anlamlı olmadığını, mimesis hikayesinden şiddetle kaçtığımı, şimdiye kadar ısrarla, inatla tekrar ettim. Bu yüzden tarihi gibi görünen hikayelerim tarihi değildi. Ateşi anlattığımda anlattığım ateşten ötesiydi. Beni Ali’nin gelmesi ilgilendirmedi hiç. Ali’nin neden geldiği ve onun gelişlerinin bütün insanların gelişleriyle kurduğu alaka, bütün gelişleri ne kadar ifade edebildiği, dahası Ali’nin gelişinin de arkasında neyin yattığıyla ilgiliydim ben. Benim formülasyon dediğim şey olsun bu. Necip Fazıl’ın meşhur tecrid nazariyesi. Diyelim ki benim bu yaşa kadar, sizin de ilk soruda merak ettiğiniz şey, nesnelerle kurduğum ilişki ve o ilişkiyi kurarken kurduğum bir formül var. Şimdi de diyelim ki şimdiye kadar nesnelerle kurduğum ilişkiyi bu kez de kendi hayatıma bakarak kurmaya kalkışmışım. Bu kez de kendi hayatımda sınamışım nesnelerin arkasında varlığını sınadığım şeyi. Ve şimdi ben sizin sorunuzu sorarken tebessüm ediyorum. Çünkü hayır, İçdökümü istisna değil, yazıcı yazısının önüne çıkmıyor. Tam tersine onun içine cekiliyor. Kendisine bazı okurların sorduğu şeyin cevabını veriyor belki de. Kendisini en fazla anlattığı, içini en fazla döktüğü yazı/lar/da bile böyle saklı kalmasının izahı da bu. Bütün bunlardan sonra en görünür düzlemde sadeleştirerek, bütün fazlalıklarını atarak hem sizin sorunuzun, hem benim cevabımın şu da çıkar: Evet iç dökümü. Çünkü dağın arkasını merak eden, dağın dağ olduğunu dinlemekle avunmayan okuyucuya ihtiyacım var. Belki benim bildiklerimden daha fazla harf biliyordur. Bunu bilmiyorsa da belki benim bilmediğim bir harfi biliyordur. İnsanlığımın, bütün acziyeti ve hevesi ile böyle bu.

8-Son olarak; Trabzon’da denize nazır odanızdan, İstanbul ve İstanbul’un edebiyat ortamı nasıl görünüyor?

8-Sessiz sedasız, görünüyor. Ağır ağır akan bir ırmak. Arada sırada bir silkiniş bir kımıldanma. Ama arkası gelmiyor. Herkes kendi hikayesini yazmakla meşgul hasılı. Ama edebiyat tarihleri de böyle yazılıyor. Biz zirve isimleri görüyoruz yüzyıllar ötesinden. Kaç taneler? Ve arada unutulup gidenler, esamisi okunmayanlar? Irmağın ağır akışını üstlenen ve zirveleri taşıyan isimsiz kahramanlar da onlar oluyor galiba.

Selçuk Orhan, Romanla Ateş Arasında – Acemi Şansı

“Nazan Bekiroğlu’nun “İsim ile Ateş Arasında”sı yoluyla hakim bir anlatım biçimini ele almaya çalıştım; Bekiroğlu’nun neredeyse ses özelliklerine kadar özenilmiş anlatımının örtemediği teknik zaafları açıklıkla dile getirmeye çalıştım. Bu yazı okunurken Bekiroğlu’nun roman hatta tarih anlayışına yakın durmadığım göz önünde tutulmalıdır…”

Selçuk Orhan, “Giriş”, Acemi Şansı, Birun yay. İst, ocak 2004, sf. 16

Romanla Ateş Arasında

Geçmiş nasıl tasavvur edilebilir? Soru, romancı ve tarihçi tarafından aynı şekilde anlaşılmayacağı gibi farklı romancılar ya da tarihçiler arasında da farklı şekilde yanıtlanacaktır. Tarihçi kuşkusuz soruyu yöntemine ilişkin bir değerlendirmeyle yanıtlamaya çalışacak; sonuçta geçmişin, tarihten bir dönemin, tasavvur edilmesinin ancak olumsal bir çerçevede mümkün olabileceğini, izlerin ve kalıntıların farklı bir kurguyla değişik yorumlara yol açabileceğini kabul edecektir. Gerçi bir fermanın ya da kendi başına bir divanın çok karmaşık ve çelişkili yorumlara yol açmayacağı söylenebilir, ama geçmiş zamanlar çoğu zaman kendi yanıltıcı/yargılayıcı anlayışlarıyla karşımıza çıktıklarında parçaları doğru yere oturtmak isteyen kişiye pek de yardımcı olmazlar. Bir şiir görünüşte bir şiirdir; kullanılan dil aynı olsa bile şairin sözünü ettiği şarabın simgesel karşılığının ne olduğu bile başlı başına bir sorun haline gelebilir. Sanatçının geçmişi tasavvur etme çabası da tarihçininkinden daha az sıkıntılı değildir; ama daha coşkulu, daha keyifli dolayısıyla daha serbest ve kendiliğinden olabilir. Belki de bu yüzden ‘tarihsel’ roman adını verdiğimiz alt türle ‘fantastik’ romanın yolları kaçınılmaz olarak kesişir; nasılsa sanat açısından geçmişi tasavvur etmekle olmayan bir alemi tasavvur etmek arasında körlükle alacakaranlık kadar bir yakınlık olsa gerektir. Aslında el yordamıyla da olsa derlenebildiği ve bazı şeyler yanlışlığı kanıtlanana kadar böylece doğru kabul edilebildiği müddetçe mutlak körlük yoktur; diğer bir deyişle mutlak bir tarih de yoktur, kişi kendi geçmişini bile unutabildiği müddetçe geçmişin gerçekliğine ilişkin bir bilginin ancak el yordamıyla da olsa ilerlemeyi mümkün kıldığı sürece değeri vardır. Böylece, romancıyla tarihçinin yolları pek de olumlu sayılmayacak bir biçimde kesişir; tarihsel bir konuyu işlemek ya da uzak geçmişte geçen bir olayı anlatmak isteyen romancı için her zaman kolaycı bir tarihçi, bir hevesli durumuna düşmek tehlikesi söz konusudur. Bir bakıma, oldukça yaygın bir kanıya göre, tarihsel bir dönemi işleyen romancı açısından gerçeklerle kurduğu ilişkinin birinci dereceden önemi yoktur; amacı, sanatsal yetkinliğini kavramış, güzel bir yapıt vermektir. Kendi sanat anlayışı doğrultusunda, sözgelimi okurun vaktini kolayca ve keyif alarak geçirmesini sağlayacak ya da diyelim ki içini kemiren bir meseleyi sanatıyla teşrih edecek bir çözüm aramaktadır. Sanatçının kendi anlayışı ve arayışının zenginliği ölçüsünde yapıtıyla kurduğu ilişki de karmaşıklaşabilir ve kendisi için bile içinden çıkılmaz bir hal alabilir. Sonuçta, en azından genel kanı itibarıyla tarihçiyle sanatçı arasındaki temel ayrım olarak birinciye yüklenen sorumluluk ödevinin yerini ikincide geniş bir serbestlik ve deneme-yanılma özgürlüğünün almasıdır. Öte yandan, bu ayrımı pek önemsemeden tarihe karşı kendiliğinden sorumluluk üstlenen yazarlar da olmuştur; bu durumda bile, yazar, konusuna nasıl yaklaşacağı sorun olduğunda tarihçiye göre daha özgürdür. Eninde sonunda tarihsel bir karşılığı olmayan eski bir destanı yeniden yazmakla bile politik bir sorumluluk yüklenebilir yazar; tarihçi nesnel olmadığı için suçlanabilir, ancak sanatçı bir tek nesnel olmadığı için suçlanamaz.

Tarih kavramı, geçmişin nasıl tasavvur edilmesi gerektiği ya da benzer konularda kafa yormanın amacı çoğunlukla çağdaş gerçekliği daha iyi kavramak ve gelecek için izlenecek yolu saptayabilmektir. Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı ya da Tarık Buğra’nın Osmancık’ında olduğu gibi uzak geçmişte aranılan, izi sürülen şey aslında birçok bakımdan günümüze ait bir mesele olabilir. Ulusal kimlik ve kültür üstüne düşünen yazarlar açısından tarihin kaçınılmaz bir başvuru kaynağı olacağı kesindir; öte yandan, geniş anlamda bile politik diye tasnif edilemeyecek bir yapıtla meşgul olan kişi için de tarih kendi ülkülerini ve ütopyasını kurgulaması açısından uygun bir ortam sağlayabilir. Nazan Bekiroğlu’nun yapıtlarında geçmişin sürekli ve çekici bir başvuru kaynağı olarak karşımıza çıkmasının bana kalırsa başlıca nedeni bu ikincisidir. Nun Masalları’yla başlayan tasavvur dolayısıyla büyük bir değişiklik olmadan üç aşağı beş yukarı aynı yapıda İsimle Ateş Arasında ismindeki yeni romanına taşınmış görünmektedir. Birbiriyle bağlantılı hikayelerden oluştuğu için bir bakıma Nun Masalları da, eleştirel adlandırmalar işimize yarayacaksa, romanesk bir yapıya sahipti denebilir; en azından İsimle Ateş Arasında’nın olduğu kadar romandır.

Roman kuramı açısından nereye oturduğu bir yana Nazan Bekiroğlu dönemin benzer yazarları arasında hemen hemen sadece tarih görüşü bakımından ayrı durmaktadır. Günümüzde bir roman konusu olarak tarihe, yakın geçmişe göre daha yoğun bir ilgi olduğunu söylemek mümkündür. Okurun yeni ilgileri ya da yayıncılık sektörünün genel taleplerinden çok geçmişin işlenmesi 90’ların öne çıkan eğilimlerinden olarak göze çarpmıştı. Elif Şafak’ın Pinhan’ı, İhsan Oktay’ın romanları hatta Mustafa Altıoklar’ın İstanbul Kanatlarımın Altında’sı ve benzer birçok yapıt üç aşağı beş yukarı aynı tarih görüşü etrafında konuca olmasa da zihnen ortak bir alana çekildiler. Çekildikleri alanda tarih yarı fantastik yarı mistik bir serüvenin sahnesi olarak tasavvur ediliyordu. Aynı alan içinde kalmak üzere ikinci bir eğilim de geçmişi tasavvur ederken günümüzde hakim olan haz anlayışının kurgulanması biçiminde karşımıza çıkıyordu. Dolayısıyla sözgelimi Ağır Roman’ın kenar mahalle ilgisiyle Elif Şafak’ın Pinhan’ındaki külhanbeyliği ilgisi birbiriyle çakışıyor; aslında özde aynı zihnin ürünü olduklarını ortaya seriyordu. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sı ise hemen hemen her dönem rüzgarın estiği yöne uygun bir yapıt vermiş olan yazarın durumu pekiştirdiğini açıkça gösteriyordu. Başlangıçta, ‘yüksek edebiyat’ın bir eğilimi olarak ortaya çıkan tarihsel-fantastik romancılık giderek popüler romanların bölünerek çoğalmaya müsait ortamına sıçradı. Özet olarak 90’lar, edebiyata dizginsiz düşgücüne boyun eğmiş bir tarih ilgisi getirdiler. Bir bakıma 90’larda özellikle roman yazarlarını etkisi altına alan bu eğilimin kökleri Latife Tekin’in masalsı anlatımında ve Marquez’le birlikte ‘büyülü gerçekçi’ dünya edebiyatının bütün dönemi kaplayan ününde aranabilir.

Nazan Bekiroğlu’nun sözünü ettiğimiz tarihsel-fantastik alanla zihinsel ilişkisi ve yakınlığı neydi, ne dereceydi? Nun Masallan’ndan itibaren Nazan Bekiroğlu’nun, bu eğilimin ‘mistik’ tarafına ait olduğunu gözlemleyebiliriz. Mistik’in anlamı kuşkusuz değişik dönem ve başka dillerin edebiyatlarında çeşitli boyutlarıyla genişletilebilir; burada en genel, en çok kabul görmüş anlamıyla kullanabiliriz. Ancak Bekiroğlu’nun tarihe ilgisinin mistik boyutu mesela Elif Şafak’ta olduğu gibi yavan da olsa bir çeşit içrekliği (ezoterizm) içermediğinden Nun Masalları’nda en son çözümlemede geçmiş özlemi halinde gerçekleşiyordu. Nazan Bekiroğlu, Elif Şafak ya da İhsan Oktay gibi kuşağının yazarlarının belki de pek dikkatini çekmemiş bir yazarın, Mustafa Kutlu’nun da (özellikle dil ve anlatım özellikleri bakımından) etkisi altında görünüyordu. İkincisi, özellikle dini-mistik nitelikleri olan konularda daha serbest davranabilen çağdaşlarına kıyasla bir çeşit özdenetimle hareket etmek zorundaydı. O kadar ki sözgelimi ‘intihar’ konusuna duyduğu lirik ilgiyi bile yeterince derinleştirmeye kalkışmamış görünmektedir. Bu açıdan bakıldığında Nazan Bekiroğlu’nun, Elif Şafak ya da İhsan Oktay’da oldukça belirgin bir biçimde farkına vardığımız hazcılıktan uzak durduğu ya da bu hazcılığı kendi tarih görüşüne uygun bir biçimde yeniden ürettiğini söylemek mümkündür. Öte yandan tarihin kesin bir bütünlük ve keşfedilmemiş bir düşlem sağladığı konusunda çağdaşlarına yakın görünmektedir. Dahası Bekiroğlu, sözünü ettiğimiz çağdaşları kadar serüven-kurgu arayışı içinde değildir; bunun yerinde anlatıya aldığı bir kişi, olay ya da nesne vasıtasıyla insanın içine bakmak eğilimi ağır basar. Özellikle İsim ve Ateş Arasında’da deneme niteliğinde bölümlerin nicelikçe kurguya galebe çalmasından yazarın roman anlayışı adına bir şeyler çıkarılabilir. Bütün bunlar biraz da yazarın ‘kötülükle yukarıda örnek olarak saydığımız yazarlar kadar kolayca irtibat kuramamasıdır.

Bu anlamda Elif Şafak’ın Pinhan’ıyla, Bekiroğlu’nun Nun Masalları arasında kısa ama genel bir karşılaştırmaya gitmek dönemin edebiyatını anlamak açısından da yararlı olabilir. Bana kalırsa, geçmişi kurgulamak açısından Bekiroğlu Nun Masalları’nda pek çok çağdaşına üstün olduğu gibi açıkçası İsimle Ateş Arasında’da olduğundan da daha başarılıdır. Elif Şafak’ın, Pinhan’ında yazarın dikkati, daha sonraki romanlarında olduğu gibi suskun kalmış, göz ardı edilmiş, kendi tabiriyle ‘öteki’ olan bir şeye dönüktür. Çeşitli mistik görüşlerle tasavvufu harmanlayarak, edilgen, dişil bir kişilik yaratmış ve bu kişiliğin iç karmaşasından insanın çelişkili yönüyle ilgili bir serüven kurmaya çalışmıştı. Oysa Şafak’ın karşılaştığı ve aşamadığı ilk zorluk dile getirmek istediği iç karmaşayı imgesel bir düzleme taşıyamaması olmuştu» (Elif Şafak, gerçi kişilerin iç çelişkisini düşsel bir tasarımla aktarmaya eğilimliydi; sözgelimi, romanın baş kişisi, Pinhan’ın, cinsel ikilemini nesneler ya da renkler üstündeki karşıtlıklar üstünden betimlemeye çalışmıştı. Ancak ne yazık ki bu simgeleştirmelerde Şafak’ın, romanın genel kurgusu ve anlatımı denli başarılı olamadığı söylenebilir.) Bekiroğlu’nun Nun Masalları ise kenarda kalmış bir şeye dönük sayılmazdı; Nun Masalları’nda anlatılan Hattat’ın hikayesi gerçi edebiyatta pek işlenmiş bir konu da sayılmazdı ama düşsel yönü kuşkusuz Pinhan denli serbest olamayacağından yazarı tarihi dört dörtlük olmasa da akla uygun bir tasavvura zorluyordu. Bir hattatın yaşamını anlatabilmek için yazarın tarihi belgelerden öte güçlü ve yaratıcı bir özdeşleşme ortaya koyabilmesi gerekiyordu; bu da kuşkusuz, anlatılan tarihsel dönemin inandırıcı bir biçimde kurgulanmasıyla mümkündü. Nun Masalları’ndan edindiği deneyim Bekiroğlu’nu yıldırmış olmalı ki İsimle Ateş Arasında’da özellikle kurguladığı dönemin gündelik yaşamına ilişkin ayrıntılardan olabildiğine kaçınmak yolunu seçmiş görünüyor. Elif Şafak tarihsel tasavvur zorluğuyla karşılaştığında nasıl bir çözüm bulmuştu? Pinhan yazarı, romanı başından masalsı bir hava içinde kurguladığı için dönemin gerçekliğine okuru ikna etmeye yetecek kadar değinmekle yetinebiliyordu. Diğer bir deyişle, masalsılık roman açısından tarihsel tasavvurdan daha fazla öne çıkıyordu. Nazan Bekiroğlu’nun romancı olarak çelişkisi de tam bu noktada ortaya çıkıyor: Bekiroğlu, masalsı bir anlatım yerine, Nun Masalları’ndan sonra İsimle Ateş Arasında’da tarih tasavvurunu ikame etmek istiyor; ancak Benim Adım Kırmızı’nın yazarı kadar pervasız olmadığı için bu mükemmel arayışı onu konusunu silikleştirmeye, okurun bakışından kaçırmaya zorluyor. Sonuçta Elif Şafak’ın, Pinhan’ını, kişilerin üç aşağı beş yukarı aynı yalınlıkta ve temelde birbiriyle ilişkisiz olarak kurgulandığı birkaç roman izledi. Nazan Bekiroğlu içinse, İsimle Ateş Arasında’yla birlikte tarih tasavvuru hâlâ aşılamamış bir sorun olarak duruyor.

İsimle Ateş Arasında’yı dönemi için öneminin de yine çağdaşlarına kıyasla ortaya çıkıyor; çünkü Bekiroğlu’nun romanı, kendi türündeki romanların imkanları açısından son sınıra dayanmış durumdadır. Geçmişi tasavvur etmek konusunda 90 döneminin tarihsel roman yazarlarının hiçbiri belki de saklı öncüleri sayılabilecek olan Safiye Erol’u aşamadılar. Ciğerdelen’in yazarı, günümüz yazarlarına kıyasla oldukça cesur bir denemeye girişmiş ve 17. yüzyılın gündelik yaşamına dahası zihniyetine ve duygu dünyasına nüfuz etmeye çalışmıştı; kurgusu, tarihsel gerçekleri yansıtmak bakımından kusurlu da sayılabilir kuşkusuz, ancak İslam tarihindeki içrek tarikatleri oldukça öznel bir görüşle kurgulayan Elif Şafak’tan daha inandırıcı olduğu söylenebilir. Nazan Bekiroğlu’yla, Safiye Erol, geçmişin tasavvur edilmesi konusunda aslında aynı yolu izlemiş gibidirler; her ikisi de kişilerin gündelik yaşamı üstüne düşünmüştür. Ancak Bekiroğlu’nun mükemmelciliği, anlattığı kişileri bazen en temel insani güdülerden yoksun kılabiliyor. Safiye Erol, bu iki yazarın tersine “zaafları anlatabiliyordu. Bekiroğlu, Nun Masalları’nda olduğu gibi zaafla karşılaştığı noktada kurguyu gözden çıkarıp bir deneme yazarı olarak romana müdahale ediyor. Elif Şafak’sa, basite indirgiyor. (Sözgelimi Mahrem’deki şişmanlığıyla öne çıkan anlatıcının yiyeceklere karşı duyduğu zaafla kişileşmesi oldukça can sıkıcı bir basitleştirmedir.)

İsimle Ateş Arasında, bir aşk romanı olarak başlıyor; Bekiroğlu, konu bakımından gerçekten de yaratıcı bir buluşla karşımıza çıkıyor: Farklı dönemlerden söz ediliyor olmasına karşın anlatının başlangıç noktası II. Mahmut dönemi, Vak’a-i Hayriye’nin üç sene öncesi olarak kesin biçimde belirlenmiş. Romanın çoğu bölümünde anlatıcı olarak karşımıza çıkacak bir adam, Mansur isminde, ölümü kütüğe bildirilmemiş bir Yeniçeri’nin ismini satın alıyor. Bu isimle birlikte ölen kişinin maaşı dahil olmak üzere bütün bir servetinde hak sahibi oluyor. Bir isimle üstüne konduğu bu mülkün içine, ölen Yeniçeri’nin eşi Nihade tarafından işletilen Buhur dükkanı da dahil. Bekiroğlu, romanın kurgusal düzleminde Mansur ismini satın alan kişinin Nihade’ye aşkını anlatıyor. (Bu arada okura, benim verdiğim “kaba” özetle romancının üsluplu anlatımı arasında derin bir fark olduğunu belirtmek zorundayım.) Bekiroğlu’nun oldukça durgun bir anlatımı var; çoğu zaman olayların anlatılması işini birkaç satırda halledip oluşan durumla ilgili yorumlar getiriyor. Özeti tamamlamak gerekirse, Mansur, önce boşadığı eski eşinden olan kızı Nur’u kaybediyor; hikaye Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı Vak’a-i Hayriye günlerinde son buluyor. Kuşkusuz, “bir başkasının yerine geçme” durumu simgesel anlamda genişlemeye uygun bir konudur. Bekiroğlu da duygulan gerçekçi roman geleneğinde alıştığımız biçimde dışsal olgular ve iç dünya betimlemelerinden çok simgeler üstünden vermeye çalışıyor. Böylece sözgelimi padişah-kul ilişkisiyle Nihade-Mansur ilişkisi divan şiirini anımsatan bir düzlemde koşutluk gösteriyor. (Burada örneğin V. Holbrooke’un Divan şiirini üç ayrı düzlemde okuyarak yaptığı tahlillerden yararlanarak Nazan Bekiroğlu’nun romanı incelenebilir; hatta padişah-kul ilişkisi üstünde uzun uzadıya durmasından ve bu ilişkiyi aşk biçimiyle kurgulamasından açıkçası yazarın Holbrooke’u okuduğu sonucuna da varılabilir. Ancak, bu tür bir şerh olanağı ne kadar geçerli olursa olsun, bir eleştiri değil bir okuma üretmeye yarayacaktır; böyle bir derin okuma, gerçi malumatfuruş okurun gözünde yapıtın değerini arttıracak olsa da, aslında içerdiği yüksek yanılma payını da düşünürsek, kesinlikle bir “değerlendirme” sağlamaz. Günümüzde yazılan “yeniden inşa” ya da “…göre okuma” denemelerinin sayıca usandırıcı çokluğuna karşın, eleştirel söylemdeki boşluğu yamamaya elverişli olmayışı da bu yüzdendir.)

Mansur romanın tek anlatıcısı değil; padişahlar ya da tüzel bir ses olarak yeniçeriler de zaman zaman ‘ben’, zamiriyle anlatmaya başlıyorlar. O durumda, Osmanlı tarihinin anlatılan dönemine ve özellikle yeniçeriliğin kurulması ve kaldırılması hadiselerine ilişkin içerikçe pek şaşırtıcı olmayan denemeler okumaya başlıyoruz. Nazan Bekiroğlu, sözgelimi Yeniçeri Ocağı’nı bir insanı konuşturur gibi konuşturuyor; her söz alan kendi tarihini aktarmaya, hikaye etmeye başlıyor ancak konuşan kim olursa olsun yazarın roman boyunca hiç değişmeyen üslubuyla konuştuğu için konudaki fark dile yansımıyor. Bekiroğlu’nun sanatı kurgudan çok anlatımda kendini gösteriyor; tarihi üç aşağı beş yukarı okullarda öğretildiği biçimde anlatıyor aslında.

Romanın anlatımı büyük ölçüde anıştırmalara (telmih) dayanıyor; hemen her bölümde yazar tarihteki bilindik bir olaya ya da tarihle ilgisi olmasa da herkesçe malum bir dış olguya temas ediyor. Sözgelimi “Tunuslu tarihçinin büyüleyici teorisiyle..” diyerek İbn Haldun’a ya da tek eşlilikle ilgili bir bölümde hadislere gönderme yapıyor. Sadece tarihsel dönemlerle de kısıtlı kalmıyor; romanda yazarın okumalarının ve çağdaş diye vasıflandırılabilecek tarih görüşünün doğrudan anlatıma katıldığı yerler rastlamak da mümkün. Sözgelimi, Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşilikle ilişkisini anlattığı bir bölümde aynen aşağıdaki cümleler geçiyor:

“Dairenin dışı? Adı üstünde. Yangın yeri buğday tarlası. İslam öncesi alışkanlıklarını gözden çıkaramamış bir Türkmen İslamı. Bektaşi.”

Üslubu katmazsak Bekiroğlu’nun cümleleri düpedüz günümüze ait bir yaklaşımın, bir bilme biçiminin yansımalarıdır. Bektaşiliğin kendini değerlendirmesiyle bir ilgisi yoktur. Benzer yaklaşım, II. Mahmut’un kendini Batılaşma konusunda yargılayışında da yer alıyor. Anlatımı telmihlerle oluşturduğu gibi çoğunluğu deneme biçiminde olan romanın düşünsel yapısını da telmihlerle oluşturuyor. Sözgelimi, “Dili eviydi, evini unuttu.” derken belli ki Heidegger’e atfedilen ünlü bir dil-ev eğretilemesinden yararlanıyor. Diğer bir deyişle, yazar düşünmek yerine düşünceyi alıntılıyor; yorumlamadan ya da kurguyla bütünleştirmeden doğrudan veriyor.

Romanın bütünü açısından ele alındığında Nazan Bekiroğlu’nun üslubu bana kalırsa ciddi bir çıkmazdadır: Baştan ele alırsak, birincisi anlatı zamanını, geçmişi, diğer bir deyişle söz konusu tarihsel dönemi tasavvur etme zorluğu karşısında ya da tamamen kendi sanat anlayışı doğrultusunda romanını kurgusal düzlemden, yazarın şu veya bu kişileştirmeyle de olsa müdahale ettiği, doğrudan fikir bildirdiği denemelere kaydırıyor. Bu durumda Mansur’un hikayesini takip ederken araya örneğin padişahların kendini anlattığı bölümler giriyor; ancak bu özdeşleşme kesin bir özdeşleşme olmuyor, yazar konu ettiği padişahla ilgili tarihsel bilgiyi en dar haliyle alıp kendi anlatımıyla sunuyor: Bu durumda sözgelimi Bektaşilik, dilbilim ya da Batılaşma yönündeki reformlarla ilgili denemeler ortaya çıkıyor. Döneme ilişkin tarihsel bilgiyi kabul görmüş en genelgeçer gerçeklerin çerçevesinden taşmadan aktardığı için okur açısından büyük olasılıkla bildiklerini yeniden okumak anlamını taşıyor bu. Gerçeklere bağlı kalma bilinci bana kalırsa olumlu değerlendirilmesi gereken bir nitelik olmasına karşın bu noktada Nazan Bekiroğlu’nun aleyhine işliyor. Anlattığı hikayenin olası kusurlarını gidermeye çalışırken kendi mükemmellik tuzağına düşüyor. Anlattığı kişilerin zihinlerini tasavvur etmenin imkansız olduğunu baştan kabule etmiş olduğundan sözgelimi Mansur’un düşüncelerini aktarırken oldukça inandırıcı oluyor; çünkü sözgelimi, babanın, çocuğunun ölümü karşısında duyduğu pişmanlık gibi her çağın insanına aynı biçimde hitap edebilecek bir insanlık halini anlatırken dört dörtlük bir geçmiş tasavvuruna ihtiyaç duymuyor. Ancak, anlattığı kişiyi sokağa çıkardığında o dönemde İstanbul’da olan kimi yapılara değinmek gibi birtakım yüzeysel belirtiler dışında hiçbir şeye değinemiyor; iş, geçmişi anlatmaya geldiğinde, bir padişahın ya da yeniçerinin ağzından konuşuyor. Bu konuşmalarda da deneme havasından kurtulmuyor; anlatıcı, kendi tarihsel rolünü ve etrafında olup biteni hem de yaşadığımız çağın tarih görüşü açısından değerlendirmiş ve yargılamış oluyor. Padişahların kendilerini anlattığı bölümlerle asıl hikaye arasındaki bağlantılar da sadece simgesel olduğu için roman iki bakımdan da Nun Masallarının gerisinde kalıyor. Bekiroğlu’nun kendine özgü bir tarih görüşü ya da tarihi kendi üslubuyla ‘yemden yazdığı’ daha doğrusu yazılanı taklit ettiği bölümlerde ilginç bir buluşla karşımıza çıkmadığı, için romanın bu bölümlerinin üslubu pekiştirmek dışında bir katkısı olmuyor.

Geçmişi tasavvur etmek sorunuyla ilk karşılaşan romancılar kuşkusuz 90 kuşağının fantastik eğilimli romancıları değiller. Türk Edebiyatı dahilinde konuşursak pek çok romancımız için geçmiş bir özün, bir ruhun arandığı bir alan olmuş. Burada ‘ruh’ sözcüğünün manevi anlamını vurgulamıyorum. Sözgelimi Türk kimliğinin nasıl oluştuğu çeşitli nedenlerle birtakım romancılarımızın meselesi olmuştur. Kişiliklerin nasıl oluştuğu, geçmişte meselelere nasıl bakıldığı, sorunlara nasıl çözümler getirildiği, zaaflar ve güçlü yanlarımızın köklerinin neler olduğu gibi ulusal sorular bir arada ele alabileceğimiz birçok yazarı meşgul etmiştir. Ahmet Mithat’ın, 90’ların çizgisine daha yakın olan fantastik-tarihsel romanlarını atlarsak bana kalırsa sözünü ettiğim ulusal/dini kimlik arayışı ilk olarak Namık Kemal’in Cezmi’sinde ortaya çıkmıştır. Kemal Tahir, Tarık Buğra, Oğuz Atay ya da Tanpınar da kimi zaman tezleri doğrultusunda kimi zaman da öznel kişiliklerinin oluşumunu kavrama çabasıyla tarihe yönelmiş, geçmişin tasavvur edilmesi sorunuyla karşı karşıya kalmışlardır. Kemal Tahir ve Tarık Buğra romanlarında tarihsel konuları işlerken aslında bir ütopya tasarlama peşindedir; kimi zaman da kendi insan kavramlarını tarihte meşrulaştırırlar ama anlattıkları özünde, yaşadıkları çağda bir eşini görmeyi umdukları bir ruhtur. Oğuz Atay geçmişin tasavvur edilmesinin imkansızlığı karşısında parodiye yönelmiştir. 90’lardaki fantastik-tarihselin kökleri daha çok Ahmet Mithat’la, İstanbul Ansiklopedisi’nin çalışkan yazarı Reşat Ekrem arasında aranmalıdır. Özellikle Elif Şafak’ın ve İhsan Oktay’ın her ne kadar düşsel bir serbestliği varsa da romanlarında Reşat Ekrem’in izlerini takip etmek mümkündür. Nazan Bekiroğlu’nun dönemdeşleriyle ortak köklerden beslendiğini pek sanmıyorum; ancak daha mistik yönelimlerle birleşmiş olsa da Bekiroğlu’nda da hazcılık eğiliminin olduğunu söylemek mümkündür. Bekiroğlu, geçmişin tasavvur edilmesi konusunda anladığım kadarıyla Tanpınar’ın yolunu izlemekte ve bunun zorluğunu çekmektedir; çünkü Tanpınar, üslubu ve meselesi gereğince hiçbir zaman kendi tanıklık ettiği çağla kıyaslanmayacak bir uzak geçmişin hikayesini yazmaya yeltenmemiştir. İkincisi Tanpınar, anahatlarıyla açık seçik ortaya konabilecek bir tezle değilse bile kendi içinde tutarlı bir tarih görüşü ve bilinciyle yazar. Bekiroğlu’nun ne kapsamlı ne de yenileyici bir yaklaşımı olduğu söylenebilir; kuşkusuz bir roman yazarından da beklenen her zaman dört başı mamur bir kültür adamı olarak karşımıza çıkması değildir. Ancak roman yazarının tarihin tasavvur edilmesi konusundaki zoraki tutukluğu romanı teknik açıdan da zaafa düşürmüştür.

Geçmişi tasavvur edemeyiz; hatta yaşadığımız bir günü bile ayrıntılarıyla tam olarak anlatmak melekesi insandan esirgenmiştir. Nazan Bekiroğlu’nu, bir dönemi yeterince iyi sahneleyemediği için eleştirmek yersiz olur. Ancak, bana göre bir romanda tarihin bildiğimiz yalınlıkta ve doğrudan anlatılmasındansa saptırılması ve bazı bakımlardan ‘ateş’e atılması yeğdir. İsimle Ateş Arasında’nın üslup değeri ve yazarının kendi dönemdeşlerine göre daha parlak olan yaratıcı simgeselliği gözden kaçırılamaz. Daha da önemlisi, Nazan Bekiroğlu bu romanla aslında bütün bir dönemin sınırına dayanmıştır; geçmişin, düşsel hikayelerle tasavvur edilmesinin imkansızlığı roman bünyesinde de belirginleşmiş, bütün fantastik-tarihsel romancılığın tükendiği noktayı işaret etmiştir; çünkü Bekiroğlu belki de tarihsel gerçekle kurguyu, sorumlu bir bilinçle, birbirine örseletmeden ele alma tehlikesini tanımış son yazarımızdır.

Selçuk Orhan, Acemi Şansı, Birun yay. İst, ocak 2004, sf. 71-83
Birun yay. İst, ocak 2004, sf. 71-83

Kılavuz Cümle Kapısı (Kitap tanıtımı)

…Cümle Kapısı (Kitap tanıtımı) Kılavuz, Ocak 2004, sayı 10, sf. 17…
Türkiye’nin iyi kadın hikayecilerinden (bu sayıda kendisiyle bir söyleşi yapma imkanı bulduğumuz Ayfer Tunç, sanatta kadın-erkek ayrımının bir anlamı olmadığını söylüyor ama biz, Ayfer Tunç’un da müsadesiyle ifadeyi bu şekilde kullanmakta bir sakınca görmüyoruz) olduğunu düşündüğümüz Nazan Bekiroğlu’nun serbest çağrışımlar sonucu ortaya çıkan denemelerini topladığı kitabı Cümle Kapısı Timaş Yayınlarından çıktı. Hikayelerini okumuş olanlar yazarın Türkçe sevgisinden, okuyucuyu sarıp sarmalayan üslubundan haberdardırlar, dolayısıyla cümlelerin akıp gittiği kitabı edinmek için zaman kaybetmeyeceklerdir. Bunun için sözümüz daha çok, Bekiroğlu’nun yazdıklarıyla tanışma imkanı bulamamış okuyucularımıza. Konuştuğu dile önem veren, kalemiyle, pek dikkat etmediğimiz, fakat bize hatırlatıldığında “Evet, evet,… haklı. Ben de öyle düşünmüştüm” şeklinde tepki verdiğimiz ayrıntılara büyük bir beceriyle dokunduran bu yazarı ıskalamasınlar.

Kitapta, birkaç küçük bilgi yanlışı var, fakat serbest çağrışımla yazılan metinlerde bu türden hatalara takılmayı pek anlamlı bulmuyoruz. Yayınevine bir sitemimiz olacak yalnız.- Kitabın girişinde yazarın özgeçmişi için bir sayfa ayırmak bu kadar zor muydu?
Ocak 2004, sayı 10, sf. 17

Kübra Demiray İSİMLE ATEŞ ARASINDA

İSİMLE ATEŞ ARASINDA, Kübra Demiray, (Okur-Yazar, nr.4’te yer alan yazının tam metnidir.)…

Biz okuyucuyuz. Levhi okuyan suhufu okuyan.

Biz ‘o kuyucuyuz’. Derin bir kuyu açıp kendimize o kuyudan nazar ederiz, seyr-i âlem isteyen seyyareleri. Biz, kendi kuyusuna yakîn gelen semaları, yıldızları nazar eden ‘o-kuyucularız’. Biz bazen ‘ok-uyucularız’ ‘Levh’den izin alıp da yola düşen her ‘kelâm oku’nun menzil bulduğu kalb-i sâdıkız.

Su kıyısında… Su kıyısında bir şehirde size dair kader âmâde olunca, bir kitaba âmâdesinizdir. Ruh âmâde. Kan âmâde. Ten âmâde.

Kitaplar vardır, yani ki yazılmışlar, yazdırılmışlar vardır size kader olsun diye okursunuz. Yusuf u Züleyha… “Bende” olurken lügatlerden “kelime-i âzâd” kaldırılsın hükmünde ferman buyurursunuz. Çünkü ibtidâ Yusuf sonra Züleyha bendedir! Yusuf’un üstünden Züleyha’nın şahlığı, Züleyha’nın kanından, nefsinden Yusuf’un bendeliği geçerken sizin de kaderinizden hem Yusufluk hem Züleyhalık size düşer.

Su kıyısında bulutlar âmâde.. su âmâde… onlar ki “kün” emrine âmâde. Siz, kitaplar yazılır bilirsiniz, kalemin kağıtta seyr-i sülûku, yazanın gayba, karanlığa hem muhataplığı hem imtihanı vardır. Bilirsiniz. Bilirsiniz de Mansur’un yani ki Numan’ın boğulduğu gibi karanlıkta gayba boğulmamak için, susmamak için… En çok da yazılana, açık bir hayat olmamak için kaçarsınız “isimden” “ateşten” ve “arasındaki her şeyden”. Kaçarsınız, kadere kitaba âmâde olmaktan. Allah’ın “evvel” “ahir” isimlerinde seyreder sığınışlığınız. Kaderinizin takvim zamanı karşılaşmasını evvel ya da ahire alırsınız duayla.

“Ben” karanlıktan, isimden ve ateşten öne alınmış bir kaderi yaşarken “yazıcı” isimle ateş arasında, hayatı okumuş “yazılan” kendi takvim zamanının kalbinde durmuştu.

Herkes ‘isimle ateş arasında’yı okuyup kendi karanlığını aşkını ve tarihini demlerken kalbinin seyrinde “ben”, okuyucu! o-kuyucu… ok-uyucu… İsimle ateşin ve arasındaki her şeyin sonrasından durdum zamana. İki yıl sonra… isimden, ateşten karanlıktan tam iki yıl sonra, “yazılmışları” kader olmayacağını bilmenin emniyetinde okudum. İtiraf; öz emniyetle… İsimden ateşten yani ki aşktan değildi kaçışım sığınışım. Karanlıktan.

Şimdi:

‘İsimle Ateş Arasında’, kader karşısında hayatı okumak. İnsanın bütün imanıyla, iç zenginliğinin sırrıyla, acıyla Rabbinin huzuruna durduğu duanın derinliğinde! Ki ânın hükmünde kaderi bilme arzusu ne kadar kesifse, hisseye düşen “hayatı okuma çözülüşleri” de o kadar kesif, derûn… Kaderi bilmeye, bir ânlık da olsa bilmeye doğruyken aczimiz o acıyla bir perde aralanır bir ışık düşer kalp lisanımıza muhatap. Bu, muhataplığa denk lâkin hayat lisanında çokça geniş bir okumadır. Muhtevanın nihayeti kader gibi meçhul ve muhkem. Kurgusal metin düzleminde hem bidayet hem nihayet, bir hayat okuması. Bir acının bir duanın mukabil müsadesinde, sırlı bir hayat okuması. Sanat oyunu, kurgu yağmacılığı değil. Tenin kanın canın ruhun durduğu yer. Kalbin, ruhun “levh-i mahfuza” yakın geldiği nizam sarhoşluğu, kelâm şuuru. “isimle ateş arasında” “sadece” bir “roman” değil!

Okumak kalbe indirmektir. Kalbe indirilene vesika olsun diye küçük bir deneme mahiyetinde…

Hem de kalbe indirilişine hiç de muhatap olmayan bir lisanın disiplininde özetle…

ÖZETLE….

‘isimle ateş arasında’ kurgusal bir metin olarak üç katmanlı bir duruşa sahip. Her şeylerin bozulduğu ölümlerin bile hayat diye sunulduğu devirlerin birinde, satın alınmış yeni bir isimle hayatı, aşkı kuşanan Mansur’un onun karanlık muhatabı Nihade’nin aşk hikayeleri birinci katmanda okunurken Osmanlı Yeniçerilerinin başlarken muhteşem biterken tükenmiş olan, bozulan, nizamdan çıkan, çözülen, eskiyen ve değişen, bir mânâya çokça isim karşılık gelen hikayeleri sunulur ikinci katmanda. Bir birinden bağımsız ama bir o kadar da aşka ve yeniçerilere dair bütün çağrışımları kuşanan “bağımlı” aşka ve yeniçeriye bağımlı on iki hikaye örülür metnin içinde.

SÖZÜN BAŞI:Gizil anlatıcı. Bütün derinliğine rağmen sade söylemiyle metni hem şifre hem de deşifre eden. Tanrı, Âdem’e önce isimleri öğrettiği için bize hikayeyi kelimelerle öğreten.

İSİM:Gizil anlatıcı iş başında: Çalıntı bir esame, satın alınmış iyi bir hayat soğuk bir kış günü… Birkaç kağıt parçası. Bir tütsü buhur dükkanının anahtarı. “Kıyametin kopmasına daha çok vardı ya vakit ikindi ile akşam arası, günlerden cumaydı.”

Buhur dükkanı…

“Tarçın, zencefil, karanfil. sersemledim.

Sonra. Dipteki dolapların ve camekanların arkasında onu gördüm.

Benden önce dükkana inmiş. Kendisindeki anahtarla kapıyı açmış. Beni bekliyormuş, öyle dedi.”

“Baştan savılacak tatlı bir bela sarmaşığından daha fazlası olduğunu biraz sonra gördüm. Ayağa kalktı. Tepeden tırnağa siyahtı. Boşlukta kapladığı hacme bakakaldım. Usulca yürüdü.

…..

Buhur yandı. Saldı kokusunu. Ben dayandım”

“…..

Hangi unutulmuş hatıranın tanışıklığıyla duruyordu ki orada gelişi de daveti de ölüm kadar kaçınılmaz oluyordu. Hep vardı da adı yeni koyuluyordu. Bir sefer hazırlığı tamamlanıp durmuştu da içimde vaktini bilmiyorumdu.

Sefer vakti vurup duruyordu”

Vurup duran sefer vaktini derununda taşırken Mansur, “İSİM” gizil anlatıcının seyrinde başka hikayelerde ahenk bulur. Mansur-Nihade aşkının yolculuğu, varlığı yokluğu kahraman anlatıcı yani ben anlatıcı(Mansur) ağzından anlatılırken anlatılanın yani ki yaşanılanın kalp lisanından duyulduğu görülür. Fiiller hareket nizamında değil düşünce nizamındadır: “Adı koyulmamış hiçbir şeyin gerçek anlamda var olduğuna ikna olamayan bir kalbin sahibiyim. Hayatı kelimelerle hükmeden biriydim ben. Var olanla yok olan arasındaki fark bir isim. Onunla başlayan hayatımı onun ismini bilmekle başlamak istedim.”

Bütün bu yolculukta satın alınmış, asıl olmayan bir ismin varlığında öz bir yaşamın, var oluşun yaşandığını seyrederiz. Mansur, yanarak ölürken bile bir kez olsun kendi adıyla var olmaz, acı çekmez. Ahını adıyla vermez. Çünkü “şimdi bir kalbin atışında durdurulmuş olmayı biliyor olmalıyım” itirafındadır. Mansur, adının aşka emniyetinde.

Nur ve annesi… esamenin getirdiği hayata mahsur… Bir yâ kıvrımında, kalbe dair lisan olan kan pıhtısının kızıl bir gül gibi duruşunda, bir cennet gülü Nur…

Yeniçerilerin yazgısı; kendi ‘ben’liğinde, “biz” ifadesiyle kendi kimliğinin yeniçeriliğinde bütün yeniçerileri kuşanan bir anlatıcı, ölümüne anlatıcı.

Geçmişi iptal edilmiş, sadakati padişahla ve ölümüyle sınanmış. Yalnızlığı padişaha dost, kendine güç olmuş devşirmelerin, Nezukaların tüm yeniçerilerin sesini, nefesini buluruz sadık anlatıcının dilinde. Nezuka’yı, unutulmuş anılarının geri durduğu bahçede bayram sabahları kurulan şenlikli sofrada dağıtılan anne kokulu buğday çorbasının buğusunda bulurken, ordularının başında sefere gitmeyen bir hünkarı, elli beş gün gece gündüz süren, sur-nâmelere kayıtlı tükenişe ışık düğünler, yeniçeri yazılmak isteyip de dileği tutulmuş cambaz hokkabaz perendebaz yeniçeriler görürüz. “Şehzâde” bir kuş olup uçar, “Genç Osman”, yüzünde geçici ve bitimli olan devlet ve ikbale dair çıkarılmış çok acı bir özet taşır, bir göz kırpımı anda ışığı kaybetmeyi öğrenirken, “Muradların dördüncüsü” de aracı kıldığının varlığında sınarken yeniçeri katibini hem de sınanırken kendisi, onların varlıklarıyla mümkün acılarını bulurken biz, hayat ve tarih karşısında bir kez daha çözülürüz.

ATEŞ: Mevsim kardan güle geçerken başlar isimden ateşe geçiş. Bir kar aydınlığının cuma kutsallığında başlarken aşk, gülün, kirazın, ateşin kırmızı, yangın rengi olduğu, gecenin tekinsiz bir vaktinde… bir fısıltıyla, Nihade’nin geceye ve Mansur’a bıraktığı bir fısıltıyla, bir mim, sad ve ra sırrında başlar dağılış, çözülüş… Nihade’de şimdiye kadar hiç olmamış bir kendilik bu fısıltının eşiğinde… bir rüyanın derinliğinde dökülen gözyaşlarının Mansur’un göz kapaklarına değmesiyle… Aşk ve karanlık ateşin ortasında, Mansur’un kalbinde, hayatında durur. Yavaş yavaş yeniçerinin kaderi de padişahların kaderi de ateşe vurgun olur. Gül-ebrû-su Üçüncü Selim bir ney savunmasında cenneti bilirken kaç kez üç kapı açılmış üç mevsim geçmiş üç yıl birbirini kıyamete yakın etmiştir. Üçü olmadığından dördüncüsü hiç olmayan defterler aşkı ateşe ram etmiştir. Mustafaların üçüncüsü üç camii yaptırırken isminden istikbale varlık kalsın diye üç cami, başka isme ‘varlık’ biçmiştir. Kader bu ya.

Turnanın ölümünde düzme solak, düzme solakın varlığında bir efsanenin tebessümü düşer ateşe. Mahmudların ikincisi, ‘büyük yangına az kala’ diye adlandırılmış olan zamanı sabrıyla ateşe dökerken, kapılar açılıp kapanır şerif siyah bayrak cenneti gölgesinde taşırken, Vak’a-i Hayriyye’den sonra adını ‘adlî’ diye temize çekerken başlamış ve bitmiştir ateş. Zaman, ateşin varlığında var ederken örtüşmeyi; Mansur, asıl isim sahibinin mekanında “ocakta” yanarken acısızlığı bulur. Mansur’dan ve aşktan ve yangından sonraya buhurcu-başına, hümayun saraya rengi garib kokusu garib bir buhur sunulur.

Sözün sonu: Gizil anlatıcı çıkarken kendi aydınlığı ve varlığıyla ortaya. Yeniçeri efendisi… yeniçeri katibi… büyük yazıcı… Kendi aydınlığında kelimelerin, hikayelerin yalanını haykırır. Haykırır da yalan olanların yanında yalan olmayanları yeminlerle bir deftere sığdırır:

Yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tamamının olduğu.

Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırası taşıdığı.

Yalan değildi bazı şeylerin hep bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı durduğu.

İsimle Ateş Arasında; okurken gerçekten kalbinize değen bir isimle ateşin ve arasındaki her şeyin içinize girdiği bir roman. Görmek duymak ve dokunmak derinliğinde hem tarihin geçmişine hem ruhunuzun bilinmezliğine sürükleniyorsunuz.

Roman üç katmanda okunurken Mansur’un asıl adı Numan’ın aşkının, bir kalpte sır gibi mucize gibi başlayıp karanlıkla kanda, ölümde, ateşte, bir kalp atışında ve ki bir rüya fısıltısında, sayıklamasında bir isimle çözüldüğünü görüyoruz. Aşkın, Nihade’ye varlık biçişinde kokuların ruhunu, gizemini aşka şekil verişini kendi kalbimiz için de öğreniyoruz. Başka bir gerçek de yeniçerilerin, Osmanlının muhteşem yeniçerilerinin, üzerinden yürüyor. Başlarken muhteşem biterken tükenmiş bir varlıkla yokluğa sürüklenen yeniçerilerin hikayesi…. Mansur’un asıl adı Numan olan onun hayatı da değiyor yeniçerilere bir isimle. Bir ismin sahipliğini satın alırken Numan bozulmuş düzende bir kalpte hiç de bozulmamış; ruhu, bedeni gitse de ismi, varlık nişânesi kalmış o Mansur’un, ismi defterden her nedense çizilmiş hem de kapkara bir mürekkeple iptal serüveni geçilmiş yeniçeri Mansur’un bir kadında Nihade’de nasıl var olduğunu biliyoruz. Numan’ın bir gece üşüyen kalbinde, titreyen alevin ışığında…. Birden hem aşka hem de yeniçerilerin hazin hikayelerine karışan on iki hikayeyi fark ediyoruz. Padişahlar, şehzadeler, düzme solaklar, katar katar turnalar geçiyor sonra bir tas çorba kokusuna sinmiş bir annenin sırrında Nezuka… Bir ateş kapkara duman yükselirken orta camiinden kapılar açılıp kapanırken hep kapanıp yıkılırken ateş değiyor yokluk değiyor yeniçerilere, defterlere ateş değiyor isimlere kapkara mürekkepler bir daha değmesin diye.Bir isimle ateş arasında yürürken varlık hayata değiyor insan isimle ateş arasındaki hayata.

Okumak kalbe indirmektir. Kalbe inmiş bir hayatı bulan yazıcının varlığında hayatın kitaba düşen varlığında, orada hayat; ‘sözün başı’-‘isim’-‘ateş’-‘sözün sonu’

Hayat ruha ve bedene nasıl dökülüyorsa levh-i mahfuzdan ve nasıl biz onu sabırla kuşanıyorsak isimle ateş arasındaki hayatı da kuşanalım sabırla okuyucu olmanın gerçek varlığında
(Okur-Yazar, nr.4’te yer alan yazının tam metni.)

YALSIZUÇANLAR, Sadık; Nazan BEKİROĞLU “Denemenin parlayan bir yıldızı var”, E, Ocak 2004,sayı 58, sf.46-48 (Cümle Kapısı)

Merhum Cemil Meriç’in nitelemesine (deneme piç bir tür) katılır mısınız? Neden? Severek hangi yazarların denemelerini okursunuz, okudunuz?

Denemenin “şaibeli” bir tür olduğunu ima etmek istiyorsa eğer üstat, bu şaibe, zannımca, bir kredi eksikliği doğuracak mahiyette değil. Başlangıçta sadece tiyatro ve şiir vardır. Roman dahil diğerleri sonradan gelir, hem de çok sonradan. Hayat değiştikçe edebi türlerin bir kısmı ihmale uğrar ve dahi yeni türler oluşur. Denemenin parlayan bir yıldızı var ve bu yıldızın ışığı giderek artıyor. Çünkü okur gerçeklik duygusunu yazarın şahsiyetinde tatmin etme niyetinde çoğu kez. Hiç olmazsa yazarın kalbini daha yakından görmek niyetinde, işin enteresanı, yazar da aynı duyguyu okuyucu üzerinden onaylama niyetinde. Benim gördüğümü sen de gördün mü? Şu var ki bütün bunlardan bahsedebilmek için hayatı edebiyat kılan o zaruri çizginin çizilmiş olması gerekir.

Deneme okuyorum, iyi bir deneme kitabı kötü yazılmış bir romandan çok daha ilgi çekici geliyor bana. Ama ilgim daha da fazla biyografya kitapları üzerinde. Yaşanmış hayatların üzerinde kendi yaşantımızı sınamak mıdır bunun adı bilmem. Ki bu ilgi Cümle Kapısı’nı çok yerde biyografyalardan devşirilmiş bir deneme kitabına dönüştürüyor.

Sizi öykü (hikâye mi demeliydim?), roman, makale ve ‘deneme’lerinizle tanıyoruz, bize yaşamın fark edemediğimiz görünümlerini sunuyorsunuz her metninizle. Öykü ve roman tamam da bu ‘makale’ ve ‘deneme’ neden? Niçin (hadi makale’yi de anlamış olalım, çünkü bir bilim insanısınız, tezleriniz vs) deneme? Deneme sizde hangi ihtiyaca karşılık geliyor ? Okurla, mesela hikâye ile karşılaşmakla bir deneme yazarı olarak karşılaşmak arasında ne türden farklar okunabilir? (Yoksa bunu okura mı sormalı?)

Makale evet, ben bir bilim adamıyım. Lakin bilimsel yazılarımda da, özellikle doçentlik çalışmam olan Nigar Hanım’da akademisyenliğin temel şartlarını yerine getirdikten sonra cümlemin ve kalbimin kapılarını aralamakta çok da cimri davranmamıştım, incecik bir nokta bu. “Bu budur ama bunun karşısında benim kalbim biraz sızlıyor” diyebilme noktası.

Deneme neden? Hikâye ve roman nedense deneme de o yüzden, işte geldik gidiyoruz telaşesi içinde benim söylemim yazı biçiminde tezahür etti. Her yangının kendine göre kabı var. Korkarım yazı ile hayatın, düşle gerçeğin tam da kırılma noktasında bir algı düzlemim var benim. Bu cümlenin içerebileceği bütün çağrışımları peşinen kabule hazırım. Yoksa böyle yazamazdım “Adı Muhammed Babası Ali Memleketi Tebriz” olanın denemesini. Şems’in sandukasının başındaki sarığın rengini böylesine unutmazdım. Belki hayatla kurgusal olanın birbirine karıştığı noktada duran, bütün bu kırılmaları nefsinde birbirine karıştıran için deneme uygun bir türdür. Ama yine de. Yine de içimin kırık kayığı kâğıt ve kalem üzerinden yazıya dönüştüğünde kâğıttan gemiler gibi duruyor. Ve bu, ayakları suya ermiş olana kocaman bir tebessüm armağan ediyor. Ne çare. Kader! Ve ki bu yüzden deneme de hikâye gibi, roman gibi ve her şey gibi hiçbir şeye yetmemektedir. Yani, yazmakla olmuyor gitmek lazım, noktasında hepsi de birbirine benzemektedir.

Türler arasındaki sınırlar kesin/belirgin midir, yoksa bir geçişlilik var mı, bu sadece deneme-makale vs. için değil, roman, öykü, anlatı, masal, destan vs. için de söz konusu edilebilir mi?

Türlerin sabit kalmadığını kabul ederek başlamıştık ilk cevapta. Bütün duvarlar yıkılırken türler arasındaki geçişlilikten de söz edebiliriz. Metin, anlatı, alıştırma olarak adlandırılan nev-zuhur türler var, henüz rüştlerini ispat edememiş olsalar bile. Bu, edebiyat adına bir zenginleşme midir yoksa bir yozlaşma mı? Tartışılabilir elbet. Ben, temel türlerin ölmeyeceğine, roman, tiyatro ve şiirin daima var olacağına inanıyorum. Ama türler arasındaki muaşaka hususunda tutucu olmadığımı, bunu, sonsuz deneyim imkânı veren bir zenginlik alanı olarak algıladığımı da belirtmeliyim. Yeter ki edebiyat olsun. Bunun öznel tarihçemdeki sınanması îsimle Ateş Arasında’ki maceramdır. Üç yüz sahifelik bu metin bir yanıyla denemeye, bir yanıyla hikâyeye, bir yanıyla romana bağlıdır. Ve onun yadırganır “anlaşılmaz”lığını en fazla besleyen yanı da sanırım bu cüretkârlığıdır.

Neden Cümle Kapısı?

Cümle Kapısı tevriyeli olsun. Hem külliyenin ana kapısı hem de benim mana birimim olan cümlenin kapısı. Cümle ile düşündüğünü biraz endişe, biraz da ferahlama ile fark eden yazıcının cümle kapısı. Ferahlama, çünkü mana biriminin cümle olduğunu, cümle hacminde, cümle ritminde ve cümle biçiminde düşündüğünü fark eden yazıcı için çetrefil cümlelerle konuşuyor olmak, artık bir itham vesilesi olmaktan çıkar. Bu ithamdan muaftır artık, çünkü öyle düşünebiliyordur ancak ve başka türlü de anlatmasına imkân yoktur. Yapmacıklık aradan çıkmıştır. Mazurdur. Çünkü Cümle Kapısı ona Kalbin Kapısı’dır. Ama endişeyle, çünkü külliyenin cümle kapısı onun en önemli mimari unsurudur. Hem estetik açıdan hem stratejik açıdan. En kuvvetli olması gereken yerdir cümle kapısı. Ama aynı zamanda en zaif olduğu yerdir de, çünkü en fazla yüklenilen.

Peki Orhan Okay?

Orhan Hocam benim için gerçek bir cümle kapısıdır. O kapıları açtı. Ben kendi hacmimce girdim ya da giremedim.

Peki ya Mevlana?

Evet. Mevlana. Gecikmiş bir ziyaretti benimkisi. Yıllardır beni çağırdığını zannediyordum. Zamanı gelmemiş demek. Nisan’da oldu. Mevlana için gittim, Şems’i buldum ve döndüm.

Sandukanın başındaki sarığın renginin siyah mı beyaz mı olduğunu hatırlayabildiniz mi?

Hayır hatırlayamıyorum ve birinin bunu bana yazmasını özlemle bekliyorum.

Bu, ‘kelimelerin kalpleri’, biraz bunun cümle kapısını aralayalım mı? Şeyhü’l-Ekber’in Füsus’un girişinde sözünü ettiği kelimeler. Nedir onlar ve sizde kelime dendiğinde, cümle dendiğinde neler beliriyor? (Kelime’yle değil, cümle ile düşündüğünüzü söylüyorsunuz)

“Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamd olsun” diyor Şeyhü’l-Ekber. Hamd olsun. Bu cümledeki “kelime” sözcüğü ile neyin kastedildiği hususunda geniş ve farklı yorumlar var. Aslında fark etmez. Kelime en dar manasından en geniş manasına kadar kelimedir, İsa’nın Allah’ın kelimesi olduğunu düşünerek işe başlayalım. Adem’e öğretilen kelimelerin hayat anlamına geldiğini, varlığın evvel-ilahi tasarımları olan ayan-ı sabitelerin birer isim olduğunu da unutmazsak, Şeyhü’l-Ekber’in “kelime” kelimesinde, onun dilbilimsel anlamının hiç de göz ardı edilmeyecek cinsten var olduğunu görebiliriz. Varlık ismin tecellisinden başka bir şey değildir. Varedici her yerdedir ama hiçbir yerde değildir. Çünkü bütün bir varlık O’nun zatının değil ama isimlerinin, sıfatlarının ve eylemlerinin tecellisidir. Hasılı bütün bir evren isimleri, sıfatları ve fiilleri zahir, lakin öznesi gizli bir cümledir, isim çok mühim bir şeydir. Bu kadar mühim olmasaydı zaten tasavvuf, felsefe ve din onun üzerinde bu kadar ısrarlı olmazdı. Ve neticede hepsi de aynı kapının önünde buluşmazdı. Cümle kapısının. Çünkü kâinat evveli ve ahiriyle, görünürü ve görünmeziyle bir cümledir.

Mor Mürekkeple, Cümle Kapısı arasında belirmeleri ve ‘dil’leri bakımından bir ayrım var mı? ‘Deneme’ diliniz nereye gidiyor?

Şüphe yok ki içimin, ruhumun savruluşlarına benzer bir değişimi dilim de içerir. Lakin Mavi Lale-Mor Mürekkep dönemi itibariyle temel meselelerimde belirgin bir farklılık söz konusu değil. Bunun deneme dilimde bariz bir farklılığın ortaya çıkmasını engellediğini zannediyorum.

Cümle Kapısı’ndan anlayabildiğim kadarıyla, yazılar ortaya çıkmadan önce, sanırım zihninizde bir ‘sorunsal’ beliriyor, bir zaman zihnin tavanında bir çengele asılı duruyor sorular, ardından bir Veri’ toplama süreci ve kaleme alış… Doğru mu? (Bunu biraz da Zindan Risalesi’nden çıkarıyorum)

Hemen hemen doğru. Biyografyaya düşkün olduğumu söylemiştim. Bu da ister istemez ansiklopedi sevdalılarından kılıyor sizi. Kalbe dokunan bir sorunsal, veriye dayalı bir taban ve mutlaka cümleye dayanan dokunaklı bir anlatış. Bu benim denemeden anladığım şey. Zindan bir kamaşma olarak içimde belirip de bu kamaşmayı beslemesi için ‘Zindan Risalesi’nin verilerini toplarken, hiç aklımda olmadığı halde bir ‘Âmâ’ yazısının temeli atıldı. Yani Galileo ile ilgili bir metni okurken eğer, bütün işi gökleri gözlemlemek olan bir adamın ömrünün sonunda yarı karanlığa gömüldüğünü ve son bir şarkı olarak son bir şey daha gördüğünü, Ay’ın gözümüze hep aynı görünen yüzü, hep aynı yüzmüş, dediğini okuyup da sarsılıyorsam bir ‘Âmâ’ denemesi çıkarabilirim ben. Ne kadar müthiş! “Gözümüze hep aynı görünen yüz hep aynı yüzmüş!” Aksi halde dünyanın bütün ansiklopedileri ile beni bir odaya kapatsanız, eğer onlardan kalbime çarpan bir hikâye okuyamıyorsam bir deneme çıkaramam. Ben olmazsam olmaz, hasılı. Ama bir ‘Zindan Risalesi’ yazıyorsam bütün bir yazı da ansiklopedi ve biyografya okuyarak geçirmem gerekir.

Yazı ansiklopedi okuyarak mı geçirdiniz?

Hemen hemen. Sonra vakit ağustosu bulunca Sinop Cezaevi’ni görme zamanımın geldiğini fark ettim.

Gittiniz mi?

Evet. Sinop’a gittim. Cezaevini birkaç defa gezdim. Nazlı Eray, Sis Kelebeklerinde haklı. Garip, tekinsiz bir cazibesi var o yerin, insanı şiddetle çarpan yanı hâlâ bir cezaevi olması. Müşahade hücrelerinin kapıları ardına kadar açık. Yazılar duvarlarda. Kiri pası, teri çığlığı üzerinde bir cezaevi ama mahkûmu yok. Bu müthiş. Sonra Akliman mevkiinde Yeni Cezaevi var. Dönüp tarafına bakmıyor kimse. Fakat ben dönüp tarafına baktım uzun uzun.

Neden bir ‘Zindan Risalesi’, bu sıradışı ilginin nedeni ne?

“İntihar”, “ihanet” ve “son” üzerinde ısrar eden, ısrar ederken alışıldık değer yargılarının sınırlarını ihlal etmek isteyen, bu uç noktalarda da bütün beşeriyet için geçerli formülasyonu sınama endişesine düşen yazıcı; hayatın son-ucu zindana da kayıtsız kalamaz. Aynı çatı altında bir araya getirdiği insan profili itibariyle cezaevi bir toplumun özeti. En mükemmel olanla en sefil olan aynı çatı altında. Bir adesenin bütün ışık çubuklarını bir araya toplaması gibi. Böyle bir gerçeğe nasıl kayıtsız kalabilirim ki? Sadece üç isim. Atsız, Nâzım ve Necip Fazıl. Yazıcının zindan üzerinde düşünmesi için yetmez mi? Dünyada kendinizi bir ‘zindan’da hissettiğiniz oluyor mu? ‘Zindan Risalesi’ni biraz da bu veçhesiyle okumak mümkün mü?

Hayır, dünyayı levmedenlerden değilim. Dünyayı önemsiyorum. Ama diğer yandan onun bir rüya olduğunun bilincine fevkalade varmış olmaktan dolayı da çok bahtiyarım. O bir rüya evet. Ama hükmü rüyadan öteye geçiyor. Bu manada, kendimi “Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûm” hissetmedim hiç. Ütopyalarım ancak bu dünyama güç kattığı oranda muteber oldu. Kaçmak sığınmak için değil. Ama öznel tarihçemle ilgili olarak şu var ki, dönüp geriye baktığımda hep canım sıkılmış benim. Çocukken, genç kızken, yetişkinken. Bütün bunları sürdürür ya da sürdüremezken. Şimdilerde de ruhumun bedenime sığmayıp da çıkacak gibi olduğu zamanlar oluyor. Sonra kalp çatlıyor ve muhatap makamında kimseyi bulamadığınızda başlıyor kıyamet. Artık siz buna zindan der misiniz, bilemem.

İçinizin kırık kayığını en fazla anlattığınız yazıda bile, içinizi en fazla döktüğünüz yazıda bile gerçeklik ve somut yaşanmışlık adına bir mesafe var okuyucu ile aranızda. Üstelik bu kitabın arka kapağında, sizi okuyanla daha yakından tanışma beklentisi açık kalplilikle itiraf edilmiş olduğu halde. Neden böyle? Kendinizi gizlemek tavrı mı bu?

Hayır. Cümle Kapısı’nda hükmedemeyeceğim denli ortadayım ben. Öyleyse o kadarım ben. O da, benim, dağdan ziyade dağın arkasıyla ilgili olmamla izah edilebilir. Dağın değil dağın arkasındakinin arkasında isem, anlatabildiğim de dağ değil dağın arkasındakidir, tabii ne kadar görebiliyorsam. Ve ki daha yakından tanışmayı beklediğim okuyucu da dağın dağ olduğunu dinlemekle oyalanabilecek okuyucu değil. Dağın arkasından bahsedebilecek okuyucudur. Belki benden fazla bir harf biliyordur. Benden fazla harf bilmiyorsa da belki benim bilmediğim bir harfi biliyordur.

Tezgâhta neler var?

Şimdilik bir şey yok. Ne, ne zaman ve nasıl gelir, dahası gelir mi, hiçbir fikrim de yok. Ama “her şeyi özetleyecek bir cümle” fikrinde hâlâ ısrarlıyım.

İbrahim ŞAHİN, ParaMedikal, nr.12, Yıl 7 (Cümle Kapısı)

1. Kelimeler gerçekleri saklıyor diyor yazar. Müşahedeler vehim, işittiklerimiz vehim. İfadeler birer düş. Öyleyse gerçekler yazıların da ötesinde. Peki yazmak ne diye?

1-En çok sorulan sorunun cevabının en az bilinen olmasında şaşılacak bir şey yok aslında. Kalp çatladığında başlıyor kıyamet. Ve okumaktan başka oyalanması olmayanın neticesi yazmak oluyor. Dağılıp gitmemek için, bir daha bir bütüne dönüşebilmek için. Bazen hayata tutunduğum, dahası hayatın ötesine de tutunduğum ipin ucunu karıştırmış gibi olduğumda. Ruhum tenimi yırtıp da çıkacak gibi olduğu zamanlarda. Söz, tanık olsun diye yaşadığıma. İrşad etmek için değil, sadece paylaşmak için. Belim bükülüyor, birisi benim gördüğüm için evet ben de gördüm desin diye. Ölecektim, ölmekten beni yazı kurtarmadığında. Ne kadar anlatırsam anlatayım bütün anlattıklarımın toplamı bile camdan süzülen yağmur damlasını anlatmaya yetmediğinde. Ve bütün sayılıp dökülebileceklerden sonra hepsini ifade edecek tek cümleyle, yazının kendisi için değil, kalpte uyandırdığı hatırlamanın yüzü suyu hürmetine yazı dediğimde, yazının da küçümsenebilir olduğunu belirtmem benim üzerime borç olduğunda. Belki de bu yüzden şimdilik yazı.

2. Hem yazar hem eğitmen. Yazmak ve anlatmak. Yürekten mürekkebe dökülenler ve idrakten dile inenler. Anlamak ve anlatmak arasında bir çizgi. Siz bu çizginin neresindesiniz?


2-Eğer yazarlığınızın ve akademik hayatın türlü suret meşakkat ve terbiyesinden geçmiş biri olarak hocalığınızın bir bünye üzerinde nasıl bağdaştığı soruluyorsa size; alışıldık yazarlara ve alışıldık hocalara benzemediğinizi fark ederek cevaplayabilirsiniz bu merak konusunu. Yazıdan ve hocalıktan beklenmeyen şey ve temel felsefeler üzerinde çokça kafa yormazsanız ikisi bir arada iyi duruyor. Üstelik başkalarının sığacağı kadar da yer kalıyor geride. Bir taşra üniversitesinde ders veriyorum. Bir gün verdiğim ders ve öğrencilerimle olan ilişkim, onlar üzerinde oluşturduğum etki itibarıyle küçümsenemeyecek bir sarsıntı yaşadım, bu bana yaşatıldı. Yaptığımın, oluşturduğum etkinin ne olduğunu sarsılarak sordum kendime. Şimdi mutmainim. Ben bir taşra üniversitesinde hocayım. Yaptığım işi fevkalade önemsiyorum ve sahte tevazu göstermeden burada verdiğim bir hizmet olduğunu idrak ediyorum. Bir kere bunu idrak edince, ene razı, ente razı. Bu defa yazıdan beklediğiniz şey de bir öğrenci grubu karşısında hissettiğiniz şeyle veya bir fincan kahve içmeden kendinize gelemeyeceğiniz bir dersin sonunda hissettiğiniz şeyle birleşiyor.

BİRAZ ESER


3.’Anlatsam ben aşkımı yok ediyorum, anlatmasam aşkım beni’ diyen Nun Masalları’ndaki genç mezarlık bekçisinin hayatla meselesi nedir ? Tercih mi yoksa bir çeşit çaresizlik mi?

3-Elbette çaresizlik. Çünkü Nun Masalları’nda değilse de “isimle ateş” arasına düştüğümde fark ettiğim gerçekle söylersek aşkın bu dünyada mükemmeli yok. Dünya güzelliğinin sınırı var, ötesinin olmadığı yani bittiği bir yer var. Kalbin çatlaması, bunun çaresizliği. Ve hepsi tek cümlede toplanıyor aslında. Bu dünya hiçbir şeye sığmıyor. Aşk da bu dünyaya sığmıyor. Ama nereye gidilecekse de bu dünyanın limanından kalkılarak gidilecek. E, Adem’in oğullarına da bu kadar meşakkat reva olsun.

4. ‘Sen suretsin o asıl, sen fersin o mana.Sen bedensin o ruh,sen gurbetsin o yurt.Sen parçasın o bütün sen gölgesin o ışık’

Yusuf peygambere böyle sesleniyor bedevi .Neyin farkına varıyor bu bedevi ?

4-Ruhun evi vardır, yurdu vardır. Bedevinin farkındalığı yazıcının ürküntü ve hayranlıkla fark ettiği ruhun evinedir elbet. Öyle aşikar ki görmeyenleri anlamamakta direniyorum da diyebiliriz. Ölüm öyle yakın, doğum evveli bu kadar yakınken gaflet çok ağır kelime.

5.’Gözlerimle gören ey, ey gözleriyle gördüğüm’

‘Ey kalbimle seven , ey kalbiyle sevdiğim’

Diye hitab ediyor Züleyha. Senlerin ve benlerin anlamsızlaştığı an. Bu nasıl bir aşktır ki ruhlar ve bedenler tek olur?

5-Olur. Olur da bu dünyada olmuyor galiba. Hepsi bir iyi evden haber olsun diye bütün bunlar.

6. Ve ‘İsimle Ateş Arasında ‘ bir tarih.Bir Murad’ın kurduğu bir Murad’ın bozduğu yeniçeri.’Önceleri devletin kuluyduk sonraları kul arar olduk.’ ‘Tek bozulan biz miydik.’ Sizi yeniçerinin bu trajik hikayesini yazmaya iten ne oldu?

6-Benim mizacımda birisi için bu hikayeye kayıtsız kalmak mümkün değil ki kayıt altına girmiş olmamın nedenini arayayım. O kadar trajik öyle acı ki her şey.Fakat asıl önemli olan sanıyorum Numan ile Nihade’nin aşkını bütün ağırlığıyla, bütün yüküyle yüklemek istediğim hikaye ile tıpatıp uyuşuyor/örtüşüyor olması. Onca trajik hikaye varken Osmanlı tarihinde veya dünya tarihinde, benim anlatmak istediğim hikayeyi taşımaya en müsait hikaye olması.

7.Aşkın olduğu yerde akıl, aklın olduğu yerde aşk manasız. Ferhat olmak isteyen Mansur ve kendi içine akan bir nehir olan Mansur’un maşuku Nihade. Yani Karanlık ! Neydi yanlış olan bu hikayede?

7-Neyin yanlış olduğunu anlamak için yazıldı zaten bu hikaye. Ve asıl ürkütücü olan, Yusuf ile Züleyha’da bulunanın İsim-Ateş’te yitmiş gibi durduğunu fark etmekti. Ama bir nehir roman olsun. Belki bundan sonra, bir hamle, bütün yitikler yeniden yerine oturtulacak. Yazılmasa bile idrak sathında bunun gerçekleşmesi gerek. Yoksa benim işim zor.

8. Bulut ,yağmur ve deniz. Yani rahmet. Suyun kıyısında bir kent. Yani Trabzon ve karşısında fırtınalı deniz. Aşk hikayelerinizi böyle yoğun ve fırtınalı yazmaya bir neden mi bu şehir?

8- Bir şehir tek başına, yazmaya saik olacaksa bu benim yaşadığım şehir olamaz. Bu kadarı yeterli değil. Ben bu kadarıyla yetinemem. Dahası her şey benim içimde başlar ve biter. Lakin içinde yaşadığım doğa, yazmamın, böyle yazmamın saiklerinden belki biridir. Bu kente eklemlenme noktalarımın en kuvvetlisinin yine de onun doğasından geldiğini defalarca söyledim. Bundan şikayetçi de değilim. Ve artık benim için bu dünya âlem üzerinde bir kent seçmek, anlamını çoktan yitirmiş gibi görünüyor.

9.’ilk sözcükler mürekkebi mor kalemin ucundan dökülürken, Ayasofya’da değil idiysem de Hamdullah Hamdi Hazretleri gibi kendimce bir Ayasofya’daydım.’ Şairlerin ve edebiyatçıların şehri İstanbul. Vuslata yogun bir hasret.Akan su yakınlarda yatağını bulacak mı?

9-Hayır. Böyle kalsın. Bundan sonra benim için bir şehir değişikliği olacaksa da hayatın pratiklerinin dayatmasıyla olacak bu. Yazma serüvenimle ilgisi olabilir bir şehir değişikliğinin ideası İstanbul’u çoktan aştı.

10.’Ne güzel ölecek olmanın muştusu ölmeyecek olmanın tahayyülünden , ne güzel’ Bu sözler hayata nasıl bakıyor? nedir farklı kılan bu sözleri diğerlerinden?

10-İnsan hayatının temel gerçeğinin hasret, Adem’in geldiği yere ve onun koptuğu cevhere hasret, olduğunu artık iyi biliyorum. Bunu insanlar adlandırabilir ya da adlandıramaz, yani bilir ya da bilmez, o ayrı bir mesele. Balık, içinde yüzdüğü suyun mahiyetinden bîhaberse de suyun mahiyetini değiştirmez bu. Ben bu hasreti biliyorum ama bu biliş beni ölüm karşısında donanımlı kılmıyor. Herkes kadar korkulu herkes kadar mahzunum dağların taşıyamadığı gerçek benim sırtıma vurulduğu için. Lakin sırtıma vurulmuş bu gerçekle salıverildiğim hayatın içinde, arzın sathında, ölüm ve ötesi olmazsa çıldıracağımı zannettiğim algılarım var. Bu, ölümün ödülüdür. Ölüme şükredilen nokta burası işte. Belki de ölüme bu kadar şükürle bakmamın nedeni, bu dünyanın tekilliğinden, bir devamının olmadığı teorik endişesinden beni kurtaran en pratik çözümün yegane kapısının ölüm gibi görünüyor olmasıdır. Evladını kaybeden annenin ödülünün ancak cennet kapısında verileceğini bildiğimdendir. Bu dünyanın tekilliğine tahammülüm yok.

11.Son söz niyetine . Çatlayan yüreğinizden gelen nefes devam edecek mi?

11-Bunu ben bilemem ki. Fakat sular durulacak gibi görünmüyor. Savrulup duruyorum. Her şey günden güne daha da çalkantılı bir hal alıyor.

Nilüfer TUNALI ; “Buruyor Gönlümü Bu Şehrin Sabahları”

Buruyor Gönlümü Bu Şehrin Sabahları – NİLÜFER TUNALI

www.hisargazetesi.com 24. 12. 2003…
Zaman öylesine boğucu bir sis olup siniyor ki bu şehre, değil başımı kaldırmak yastığın yumuşaklığından, nefes almak bile büyük bir külfet gözümde. Her sabahın mütemadiyen aynı olan havası puslarını dağıtmıyor susmuş gönlümün. Sabah oluyor ama inceden söken şafak vaktinin huzur veren serinliğinde ve derin sessizliğinde değil… Daha gün doğmadan, şehrin üzerine asılıp kalıvermiş gecenin karamsarlığını otomobillerin homurtuları delip geçiyor ve ne olduğunu anlamadan yüz binlerce insan sokaklara dökülüyor.

Perdeyi aralayıp şöyle bir bakıvermek henüz doğamayan güne, çile sepetimden umut tomurcuklarının elenmesine yetiyor. Evlerin arasına sıkışmış, sanki süs olsun, dünyanın dekoru buysa tamamlasın bari denilerek yapıştırılmış gibi duran sema, şiirlerdeki gibi eflatuni değil, gri mi gri. Sabah ayazı evden dışarı adım atmama izin vermeyecek denli keskin. Karşı çatıdaki kuşlar, hububatçının dükkanını açmasını bekleyemeyecek kadar bezgin, gagalarını boyunlarına gömmüş titreşiyorlar. Hemen Yeni Cami’ni avlusundaki binlerce kuşun çırpınmaları düşüyor aklıma. Serin ve sisli Eminönü sabahlarında, ağır ağır havada dönen, müdavimlerinin kahvaltılarını getirecek olduğunun farkındaki talihli kuşların görüntüleri. Camiler, çeşmeler ve türbelerle dolu bir şehrin sabahlarını düşünmek ılıtmaya yetiyor içimi. Gecenin son demlerinde, son durağı Sirkeci olan tren yolculuklarını düşünüyorum seneler evvelinin. Yeni yeni uyanmaya çalışan bir şehrin evlerinin hayali her istasyonda camlara vuruyor. Çekilen perdeleri, sulanan çiçekleri, buz gibi havayı dolduran “günaydın” seslerini, hiç olmazsa bir taze simit ile içilen çayları ve sayısız eve rağmen, gerçekten orada olduğunu bildiğim gökyüzünü tüm maviliğiyle odama doldurmaya çalışıyorum.

“Dışarı çıkmak niyetindeysen vazgeç”, diye mırıldanıyor ruhumun üşengeç yanı ve devam ediyor “Bir kitap al eline doya doya okuyabileceğin, bir ince belli bardağı da yaren et kitabına ve unut dünyayı.” Öyle bir kitap olmalı ki gerçekten unutturmalı bana bu tatsız saatleri. Nazan Bekiroğlu ve “Cümle Kapısı” yerine getiriveriyor dileğimi. Hocası Orhan Okay’a ithaf ettiği kitabı perdelerini aralıyor karanlıkların. Puslu Erzurum sabahlarından, dalgalı Trabzon sahillerine ve güller şehrine uzanan bir yazarın, kadın kalbinin olanca kırılganlığı ile yazdığı satırlar hüzün serpiyor gönlüme. Mevlana’nın yankıları dinmeden, Şems’in yangını kavuruyor içimi. Yüzyıllar bir kitaba sığıveriyor, Meryem oğlu İsa’dan başlayan, Şems ile devam eden ve bizim ellerin mağdur ve dahi mazlumlarına uzanan denemeler vaktimi bereketlendiriyor.

Bir de bakıyorum ki güneş yüzünü gösterivermiş bulutların arasından. Kış güneşine kanmamak gerektiğini bilmezden geliyorum, camları açıyorum sonuna kadar. Hani aralık olsalar azıcık, güneş girivermez, aydınlatamaz evimi gibi geliyor. Sanki insanlar daha telaşsız, hayat daha durgun, karşı çatıdaki kuşlar daha az bezgin gözükmeye başlıyorlar. Kalkmak ve güne merhaba demek için geç değil. Daha yapılacak dünya kadar iş var, pişirilecek yemekler, yıkanacak çamaşırlar, alınacak eksik-gedik sıra sıra dizilmeye başlıyor önüme. Uykudan gözlerini açamayan minicik yüzler eteklerime yapışıveriyor “acıktık” nidalarıyla. Büyülü vaktin sonunun geldiğini hisseden ben, tüm sakinliğimle yeni günü karşılamaya hazırlanıyorum şimdi.

Hayallerimde Sirkeci garının telaşlı kalabalığına karışıp giden bir kız var seneler evvelinden bana hayretle bakan. Dünyayı kitaplar ve elmalarla dolu kocaman bir kütüphane hayal eden o kızın saflığına gülmekten ziyade saygı duyuyorum şimdi. Camiler ve güller şehrinde her sabahı büyük bir sevinçle karşılayan, doğan güneşi de batan ayı da aynı iştiyakla selamlayan, kitapların İstanbul’unu hafızasından söküp atamayan o, her sabahı kırık-dökük tebessümlerle geçiştirmeye çalışan bana ne kadar kızsa yeridir diyorum. İçimi ürperten bakışlarını görmezden geliyorum, camı kapatıyor, perdeleri çekiyor ve bu şehrin aldatan güneşine sırtımı dönüyorum…
www.hisargazetesi.com, 24 Aralık 2003

Enis BATUR, ; “23 Aralık Haftasının Kitapları”

23 Aralık haftasının kitapları “CÜMLE KAPISI” Enis BATUR (Kitap Tanıtımı) www.ntvmsnbc.com…

Satırlarında, hayatın aktığını izlediğimiz Nazan Bekiroğlu’nun son kitabı ‘Cümle Kapısı’, birikimin, derin bir tecrübenin ve elbette bir söyleyiş biçiminin ürünü.

‘Cümle Kapısı’nda kâh Bekiroğlu’nun hayatında silinmez izler bırakan bir hoca hatırasına yazılanlara, kâh tüm zamanların en önemli meselelerinden olan baba oğul diyaloguna, kâh zindanlarda düşülmüş kayıtlara rastlayacaksınız.

Güçlü bir deneme tadındaki ‘Cümle Kapısı’, yazarın sezi gücüyle bir kez daha buluşmak isteyen okuyucunun arayışını dindirirken, Mevlana’dan Kemal Tahir’e, Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e kadar birbirinden farklı simâlara da ayna tutuyor.

Kitabın omurgasını ‘Zindan Risalesi’ adlı bölüm oluşturuyor. İşte, Zindan’ın Batı ve Doğu medeniyetlerindeki yüzlerce yıllık hikayesi; zindanın hikayesi, zindandakinin hikayesi, zindandakini bekleyenin hikayesi…

Bekiroğlu, hayatı yüzeyinden yaşayıp geçenlerden değil. Hayata, topluma, sanata, tarihin omuzlarında yaşanmış ve yaşanacak olanlara müthiş bir farkındalık ve içgörüyle bakıyor. Ve cümle cümle ördüğü bu birikimi, sakınmadan okuyucusuyla paylaşıyor.

Timaş Yayınları, 240 sayfa

Tür: Deneme
www.ntvmsnbc.com, 23 Aralık 2003

Elif TUNCA ; “Nazan Bekiroğlu ‘Cümle Kapısı’nda İçini Döküyor”

Nazan Bekiroğlu ‘Cümle Kapısı’nda İçini Döküyor Elif TUNCA…
Cümle kapısı: Temel anlamıyla yapıların ana kapısı. Dinî mimaride; camilerde halkın kullandığı ve mihrabı gösteren kapı. Kavramın edebiyattaki karşılığı ise Nazan Bekiroğlu’nun “Cümle Kapısı” (Timaş Yayınları) adlı son kitabının karşısında yazılı. “Yazmasam çıldıracaktım.” diyen Sait Faik’in izinden gidiyor Nazan Bekiroğlu; ‘faturaların arkasına, davetiyelerin boşluklarına, peçetelerin üzerine’ diye ekleyerek de yazma eylemine adres gösteriyor. Yazar, kendisine ‘mânâ birimi’ olarak cümleyi seçmiş, bu yüzden de dünyasını yazıyla açarken ‘cümle kapısı’ndan geçmemizi istiyor. Ki o kapıdan açılan yolun sonunda, bir ‘içdökümü’ne varılıyor. Nazan Bekiroğlu’na âşinâ olanlar, ‘cümle kapısı’nın ardında ‘zengin’ bir yapıyla karşılaşınca şaşırmayacaklardır. Mevlânâ’nın elimizden tutup çektiği sayfalar arasında İsa Mesih’in diriltici nefesi esiyor. “Öyle günler gelecek ki” başlıklı yazı, bir yandan, bakire olan Hz. Meryem’in çocuk doğurması ile ümmî olan ‘Hüzün Peygamberi’nin dünyanın en muhteşem metnini getirmesi arasında paralellik kurarken, bir yandan da ileride ayrı bir başlık altında ele alınacak olan ‘ihanet’ kavramına değiniyor. Bu yazıda, Yahuda’dan Hz. İsa’ya yönelen ‘ihanet’, kitabın ilerleyen bölümlerinde eşe, arkadaşa, dünyaya ve nihayet kendine dönük bir eylem olarak ele alınıyor.

“Zindan Risalesi” ise kitap içinde adeta ayrı bir kitap gibi değerlendirilebilecek bir bölüm. Şimdiye dek edebiyatçılar, birçok tema altında buluşturuldu; aşklarıyla, benzer tarzdaki eserleriyle, meftun oldukları kentlerle, yazma biçimleriyle… Nazan Bekiroğlu ise ‘zindana düşmüş’ yazarları bir araya getirmiş satırlarında, çünkü ona göre “en eşrefin de en eslefin de yolu buradan geçiyor”. Hayli kapsamlı bu çalışma, aynı zamanda Bekiroğlu’nun akademisyen titizliğini de yansıtıyor. Başta kavram olarak zindanı ele alan yazar, ardından Batı’dan ve Doğu’dan olmak üzere iki büyük başlık altında ‘mahpus yazarlar’dan örnekler veriyor. Bunlar arasında Campanella, Dostoyevski, Oscar Wilde, İmam-ı Âzam, Necip Fazıl ve Bediüz-zaman gibi tanıdık simalar var.

“Zindan Risalesinin ardından ‘ihanet’ ve ‘intihar’ yazılan bekliyor okuyucuyu. Yazar, ihaneti insanlar arasında yaşanan boyutundan çıkarıp, hafızamızın, anılarımızın, bedenimizin ihanetine dikkat çekiyor; yoksa bütün hayat hepi topu bir ihanet mi? “İhanetin güzellemesini yapmadım.” diyor Bekiroğlu. Sıradışı diye sunulanı anlama çabasında olduğunu ve bu kavramlarda insanın temel yapılanmasını bulmaya çalıştığını söylüyor. “Ölümümden kimse mes’ul değildir; garip ki ben de değilim” başlıklı intihar yazısı da aynı sebepten kaleme alınmış. Nazan Bekiroğlu, aşırı uçlar arasında gidip gelmeyi, zıt kutuplara kanat açmayı seviyor. Bu da onu birçok [bayan] yazardan ayıran yönü.

Nazan Bekiroğlu, her ne kadar eski tarihlerde “Kitaba istiğna” yazıp bütün kitaplara, ırmaklarda ya da ateşlerde yok olma yolunu gösterdiyse de “Cümle Kapısı” olsa olsa başucumuza yakışır. Çünkü doğrudur ‘şairlerin kötü âşıklar’ olduğu…
Zaman, 22 Aralık 2003, sf.15

“Cümle Kapısı” , Zaman

Cümle Kapısı: Kalbin Kapısı: Nazan Bekiroğlu, Timaş Yayınları…

Nazan Bekiroğlu, yeni deneme kitabı Cümle Kapısı’nda, “Kelimeyle değil, cümleyle düşündüğümü fark ettim.” diyor. Kitap, yazarın okurlarla daha yakından tanışma isteğinin ya da kim bilir defterinde kalan cümlelerden kurtulma arzusunun eseri. Denemeler beş başlık altında toplanmış: Gemilerin Geçtiği Umman, Zindan Risalesi, Sevgilim İhanet, İçdökümü ve Cümle Kapısı. Doğu’da ve Batı’da zindana giren edebiyatçılara ilişkin denemelerde şaşırtıcı ve merak uyandırıcı detaylar var. Aslında bu bölüm müstakil bir kitabı hak ediyor. Gemilerin Geçtiği Umman adlı deneme, kitabın bütünüyle ithaf edildiği Orhan Okay’a ‘açık mektup’ niteliğinde. İçdökümü ise yazarın küçük bir kız çocuğu olduğu günlere dönüş özlemi… Cümle Kapısı, Bekiroğlu’nun denemeciliğinde bir dönüm noktası.
02 Aralık 2003

Mehtap GÜR ; “Ölüler Evinden”

ÖLÜLER EVİNDEN – Mehtap GÜR…

Nazan Bekiroğlu’nun yeni deneme kitabı Cümle Kapısı’nın satırları arasından bir hayat akıyor. Eksilmiyor artıyor. Sayısız rengi tarafsız bir üslupla aynı çile tezgahında dokuyan Kitap herkesi tek kapıda buluşturacak nitelikte.

Cümle Kapısı, Nazan Bekiroğlu’nun sıra dışı bir deneme çalışması. Timaş Yayınlan’ndan çıkan ve okuyucusuyla henüz buluşan bu eşsiz eserin sayfaları arasında saklı bir umman bulacaksınız. Gazete sayfasıyla sınırlanan bir sınırsızlığın, “Cümle Kapısına” çarptığı yerde ufalanan kelimeler, eseri yansıtmakta oldukça kifayetsiz. Satırlara vuran her dalga okyanuslar kadar mavi ve bir o kadar derin. Yazar, sizi gölgede kalan bir edebiyat gerçeğine yaklaştırıyor. Hapishaneye düşenlerin gizli dünyalarına kıvrılan koridorların her köşe başında, ayırım gözetmeksizin karşılaştırdığı tanıdık mahkumların saklı dünyalarını keşfetmek, parmaklıklar ardında sonsuza dek susmayacak iniltilerine kulak kesilmek istiyorsanız vakit kaybetmeden aralanan Cümle Kapısından içeri girmeli, o muhteşem derinliğe doğru çıkan merdivenlerden koşarak tırmanmalısınız.

Zindandan yükselen çığlık

Burası geçmiş ve geleceği ikiye bölen parmaklıkların arkasıdır. Nemli ve basık hücrelerdeki küf kokusunun yaktığı genzinizin sızısına aldırmayacak kadar içiniz titriyor, ürperiyorsunuzdur. Dev hüzün dalgalarının isyanlarla dövdüğü soğuk zindanın yosun tutmuş kalın duvarları ardındaki yok edici tutsaklık. Ah o tutsaklık yok mu, alan, boğan, hırpalayan ve yok eden… Düşünen, hissedebilen insanların eserleriyle sürüklendiği loş ve kimsesiz bir bitişin başlangıca durduğu en zifiri nokta. O boğuntu karaltı içerisinde filize duran tohum gibi soğuk taşların arasındaki “garip ve küçük pencerecikten”, dünyaya kapalı ama sonsuzluğa aralı pencereden, eserleriyle boy boy sürgün verdiklerini görürsünüz ve göğe uzanan umutların çileyle dövülüp, ıstırapla harmanlandığını. Ölürken, ama bir kere değil bin kere öldürülürken yazdıkları, sonsuza dek diri kalacak ölümsüz eserler.

Bu kitabın Zindan Risalesinin ilk satırlarına yüreğinizi yaslar yaslamaz, edebiyat tarihindeki tüyler ürperten çığlığın gözlerinizde donan ıstırabıyla iç çekerken, sanki o karanlık boşluğa sarkıp, ebetler boyu, uçsuz bucaksız bir kimsesizlikte tükeniyormuşsunuz gibi gelir. O sıfır noktasında, adı konulamayan bir belirsizlikle kışa duran ruhunuz buz keser. İçinizdeki beni bulduran Cümle Kapısında, avuçlarınızdan çekilip alınan hayatınızın yoksunluğunu duyarsınız. O andan sonra “beklediğiniz tek şey cümle kapısının öbür tarafında, dışarıda alınacak bir nefestir. Ölüler evinde” bir cesetmiş gibi hissedersiniz. Mukavemetinizi kuşanır karanlığınızın aydınlanacağı o anı beklersiniz. “Kendi ıstırabında bütün bir beşeriyetin ıstırabını görerek bu yaradan korkmamayı öğrenerek.” Sonsuz bir körlük ve ağrılı bir bekleyişle ruh tırnaklarınızı kemirerek beklersiniz.

Sonra “birden, Kazak askerlerinden oluşan ölüm mangası, tüfeklerin mekanizmasını şakırdatır”. İşte o anda Dostoyevski’yle birlikte yüzüstü yere yığıverirsiniz. Canınız çok yanmıştır. Bakın! Şu sıçrayan göz yaşlarım, kendi tutsaklıklarıma çarparak kanayan yaralarımın mahfeden sızısından. Burada Bekiroğlu’na “daha ne kadar yanacak ve ne kadar yakacaksın?” diye sormalıyım. “Yüreğimizin kavruk kokusunu Sümela Manastın’nı bekleyen dağlardan duyabiliyor musunuz?”

Çoğul bir çoğalma yaşatıyor

“Yazamazsam ölürüm’ diyen Dostoyevski’nin yazması da yasaktır. O ve kalemi tutsak. Bu “bahtsız adamla beraber” inandığınız ve ikame ettiğiniz sistemce tutuklanarak vurulursunuz. His dünyasının dibine benliğinizle hapishane ve iktidar arasındaki o tehlikeli noktada tarih yazan daha nice ölümsüz karakterin yiten yüzlerini seyredersiniz.

Cümle Kapısını okurken satırları arasına kayan hayatının buna değdiğini düşünüyor insan. Eksilmiyor artıyor. Mevlana tekkesinden Nazım Hikmet’e, Kemal Tahir’den Necip Fazıl’a kadar sayamadığım renkleri, tarafsız bir üslupla aynı çile tezgahında dokuyan ve herkesi bir eserde bulabileceğiniz tek eser. Cümle Kapısı bir okunup bırakılacak değil, saklanası bir eser. Mutlaka ama mutlaka okunulası bir eser.

Yeni Şafak, 21 Kasım 2003, sf.18

Mustafa TUZCU ; Kendisi ile kendisi arasında: Nazan Bekiroğlu

Kendisi ile kendisi arasında: Nazan Bekiroğlu

Mustafa Tuzcu

Sihirli kelimeler albümünden sağanaklar biriktirdim, alın aranızda paylaşın; roman diyelim adına. Bir roman dizelim ki karman katman, giz giz üstüne yükselen, yükseldikçe yazarının daha çok yazıcı olduğuna okurunun da okuyucu olmaklığına, kalakalmaklığına yollar kuralım. Bir roman diyelim ki Bayezıt’ın korkularından, kaygılarından damıtılmış devletin esameler dükkanında çok eski çağlardan kalma hayatları satın almalarda bir başkasına seslenemediği, ayrı ayrı ama ayrılamayan imge paylaşımlarına yaslanalım. Dedi ki: “suyun kokusu olsaydı bütün kokular birbirine karışırdı. Hele yağmurdan sonra!” Düşlerini görmeyenler de vardır elbet, düşlerini kokulardan kuranlar; limon çiçekleri, buhurlar, tütsüler. Düzeltecek sonra: O demedi, söyleyicisi idi sadece…

Üç ayrı dil üç ayrı hikâye üç ayrı katman. Sayfa sonlarında birbirine seslenen isimler, tütsü kokularının tarih aşımı gücüyle kurgusuz bir yazılar evreninde eşzamanlı olma kaygısı hiç de gözetilmeyen bir anlatıda, na-zan’ın “olumsuzlamayı bizleştiren” dil yangınlarında isimle ateş arasında kalakalan “bir ürpertinin boşlukta asılışı” kadar bizden çıksa da bizim ta içimizde iç çekişler. Kendisi uydurmuş olduğunu tekrarlasa da hikâyelerinin yalan olduğuna inanılmayan masal kuşları, aşk ile insan arasında süslü bir uzaklık kursa yazamazdı kadar gerçek: sonrası… sonrası…Vallahi yalan değildi.

Kuşatmalarda kimse kuş sesleri aramaz… Yangında çiçekleri sulamak aklında değil kimsenin. Bir şehrin hangi zamanların rengini içtiğini, hangi aşklardan yaralandığını, hatıra mahzenlerini kurcalamaz varsıl zamanlar. Aşk her zamanın kelimesidir, çağların dönüştürdüğü anlamlan unutursak daha da. “aşk mümkünler âleminde mutlak değil” :susturun.. .susturun.

İsimle ateş arasında. Yazıcısı, Nazan Bekiroğlu.

İsimle ateş arasında. Hikâyeyle roman arasında. İsimle ateş arasında yeniçeri ile Osmanlı: Osmanlı isimken yeniçeri ateş. tarihin mecrasına itaatten yorgun düşmüştük. Yeniçeri dudaklarında ölüm kıraati, sayfalar boyu. Osmanlı isimken, Kanuniyken en çok, yeniçeri ateştir daha da. Ve Mahmutların ikincisinde ateştedir. İsimle ateş arasında. Esamisi varken sadece yazılar âleminde, cümleler perdesinde Kanuni ile Mansur arasında. İsimle ateş arasında… En çok kendi ile bir başka kendi arasında.

İsim zordur. Adlandırmak, ad değiştirmek, yeniden isimlenmek… Her zamanına başka isim söylediğimiz hayatlar. Bir ismi hiç soyunmasa da, o isimden zorla uzaklaştırılan tarih boyları; belki Osmanlı belki on bir ayrı hikâyenin bütünleyemediği tek isim, belki de nihadeye saklanmış susmalar.

Kokulardan seslenen hafızalara işaret parmaklarının öğretemediği gerçek. O’ndan başlamayanın hiç başlamadığı aşk yeknesaklıklarında bitimler beklenmez ki. Nazan aşkı kelimelerin diplerinde kelamın büyüsünde mevsim telaşlarında bilmemiştir. Aşk hurafeleri dizmez, aşkın sonsuzluğunu sonsuza olan aşkla çoğaltır.

Yazılmıştı ve yazıcısının acıları yazılmasıyla aşılmıştı; içi ılımış, ışımıştı. Ve bütün bunlar dört defterde; nefti, gölgeli dört defterde yaşanmışa. Fakat ne yaşanılırsa yaşansın ve ne yazılırsa yazılsın aşk yine tanımsız kalacaktı. Onu anlatan tüm tanımlar eksik kalacaktı. Oysa yazılmamıştı kalplerin tarihçesi; hala yazılmamıştı…

“Yaşamım sizin oldu, bana ölümümü verin. Ağzımda örselenmiş sevda lafları. Saltanat sürmekti oysa benim işim.” Bir tereddüdün romanı: Dedi ki: na-zan olumsuzluğun bizleştirildiği bir kitap dizimi şüphe. “Heves. Bütün hikâyeyi özetleyecek tek kelime.”
Okuntu nr. 9, kasım-şubat 2003

Alaattin KARACA, NAZAN BEKİROĞLU’NUN İSİMLE ATEŞ ARASINDA ADLI ROMANININ TAHLİLİ

NAZAN BEKİROĞLU’NUN İSİMLE ATEŞ ARASINDA ADLI ROMANININ TAHLİLİ,

Alaattin KARACA[*], Arayışlar -İnsan Bilimleri Araştırmaları- Yıl: 5, Sayı:9-10, 2003…

Abstract: İsimle Ateş Arasında (Between Name and Fire) is Nazan Bekiroğlu’s first novel. There are two stories in the the novel; one is a love story and the other is the story of Yeniçeri Ocağı (Yeniceri Army). The primary concern and feature of the novel is its evaluation of love and history from the standpoint of sufism. The novel deals with one of the most important military institutions of Ottoman Empire from a different angle and hence historically it is of great significance. in this article the novel has been analyzed in respect of plot, theme and narration technique as well as its relation with both traditional and modern narration 1 techniques. 1 Key words :Nazan Bekiroğlu, Between Name and Fire (İsimle Ateş Arasında),Ottoman History, Yeniceri Army, Sufism, love

Tarih, her dönemde edebiyatçıların ilgisini çekmiştir. Türk edebiyatında da özellikle son yıllarda tarihimize ilişkin romanların çoğaldığı ve kimilerinin tartışmalara yol açtıkları gözlenmektedir. Ad vermek gerekirse Yılmaz Karakoyunlu’nun Salkım Hanım’ın Taneleri (1990), Ahmet Altan’ın Isyan Günlerinde Aşk (2001 ) ve Rıdvan Akar’ın Bir Irkçının İhaneti (2002) gibi romanları, geçmişi sorgulayan bakışları ve içlerinde kaçınılmaz olarak barındırdıkları siyasal görüşleriyle tartışmalara neden olmuşlardır. Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında[1] (2002) adlı yapıtı da ”tarihsel”i konu edinmesi bakımından aynı kategoride değerlendirilebilir. Ancak söz konusu üç roman daha çok tezleri, belgesel yönleri ve ideolojik içerikleriyle öne çıkarılmış ve tartışılmıştır. Kuşkusuz İsimle Ateş Arasında’daki tarihe bakış da tartışılabilir; yine de Nazan Bekiroğlu’nun yapıtı, diğer üç romandan farklı olarak tezi, belgeselliği veya ideolojisiyle değil, tarihe bakış açısı, kurgusal tekniği ve diliyle öne çıkar. Her şeyden önce bu romanda tarih, doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılır bir belge veya tez olmaktan öte, ilahi bir yazgı dairesinde, varlıkla yokluk arasındaki bir süreç olarak, mistik bir bakış açısıyla ele alınır. İbn-i Haldun’dan kaynaklanan, devletlerin de insanlar gibi ömürleri olduğu, doğup geliştikleri ve öldükleri düşüncesi, romancının tarihe bakışını da özetlemektedir. Nitekim yapıtta bu düşünceler, ”… Tunuslu tarihçiye bakılırsa, devletler de insanlar gibi doğuyor, yaşıyor ve ölüyorlardı. Her şeyin bir kaderle var olduğu şu alemde, her şey zıddıyla kaim olduğu için, cehennem içinde zemherir taşıyordu ve ümmetlerin de bir kaderle yazılmış ömürleri var oluyordu. Bu ömrü tedbirle uzatmak mümkün olsa da geçici ve bitimliydi devletlerin ömrü neticede. Tunuslu tarihçi ayete yaslanıyordu. “Ümmetlere ecel biçen ayetlerin Sayısı çoktu. Ve ecel geldiği vakit ne bir an geri kalmanın ne de bir an ileri gitmenin imkânı vardı.” (s. 89) diye ifade edilir.

Bu cümleler, tarihin Tanrı tarafından belirlendiğini ve yazgı ile tarih arasında kopmaz bir bağ olduğunu ortaya koymakta ve yapıtta tarihe varlıkla yokluk kavramlarının penceresinden bakıldığını göstermektedir. Dolayısıyla romanda mistik bir tarih felsefesi egemendir.

Hakkında pek çok yazı yayımlanan Nazan Bekiroğlu’nun romanı, ”Sözün Başı” ile ”Sözün Sonu” başlıkları arasında yer alan iki ana bölümden oluşur. Bu bölümlerin ilki ”İsim”, ikincisi ”Ateş” başlığını taşımaktadır. Söz konusu iki bölüm de kendi içinde kimi kez numaralandırılarak, kimi kez de çeşitli başlıklarla alt bölümlere ayrılmıştır.

İsimle Ateş Arasında, iki ana öykü üzerine kurulmuştur. Bunlardan birincisi ”Numan ile Nihade arasındaki aşk”, ikincisi ise ”Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş, bozuluş ve yıkılış öyküsü”dür; hatta bu bağlamda, Osmanlı Devleti’nin çöküşü anlatılmaktadır denilebilir. O halde romanda biri bireysel, diğeri tarihsel olmak üzere iki ana tema vardır. Ancak her iki tema, tasavvufi bir bakış açısıyla işlenir. Bu nedenle romanın en önemli özelliklerinden biri mistik bakıştır. Numan ile Nihade’nin aşk öyküsünde bu mistik bakış; aşkı tasavvufi açıdan yorumlama çabası açıktır. Bir isim satın alarak Yeniçeri Ocağı’na katılan Numan, Nihade’yi sever, aşkı uğruna ailesini terk edip Nihade’yle evlenir. Romanda sık sık siyahlar içinde, kapkaranlık örtülü olarak betimlenen sevgili (s.29;39.63), bu yönüyle aklı peşine düşüren bir gizemdir. Aşık, kendini sevgilinin gizemine kaptırır ve billûr aydınlıkları ”esmer bir gecenin karanlığında…” (s. 63) boğulur. Hüsn-i Aşk’taki Aşk gibi, daha ilk adımda karanlık bir kuyuya düşer. Bu, aklın karanlığıdır. Turgut Uyar’ın deyişiyle ise ”aşkı karanlık”tır.

Bu aşk öyküsünde, arada kalmışlık temi de önemli bir yer tutar. Hatta Nihade ile Numan arasındaki aşk öyküsünün büyük ölçüde arada kalmanın trajikliğine dayandığı söylenebilir. Örneğin Numan, içinde bulunduğu bu durumu şöyle anlatır:

”Her şeyin bir şeyle bir şey Arasında durduğu daha baştan uyarılmış bu hikâyede çok şeyle bir şey arasında kaldım.” (s.26).

Bu cümle, bir yönüyle Numan’ın eski eşi ve kızı Nur ile yeni eşi Nihade arasında kalışını belirtirken, çokluk ve teklik arasında kalmak bakımından tasavvufi anlamlara da açıktır. Söz konusu arada kalmışlık, tasavvufi anlamıyla Numan’ın ”Ben ki aklımla kalbim, kelâmımla halimin arasındayım. ” ( s. 198) sözüyle ifade edilir .

Aşka tasavvufi bakış, romanda kelam-kalp, akıl-duygu çatışmasında iyice belirgindir. Numan, ”Her şeyi kelama yükleme…” (s. 75) alışkanlığıyla, aşka hep aklıyla yaklaşmak ister. Akletmenin yaman istilasına uğramış, aşkı kalbiyle değil aklıyla onaylamanın telaşına kapılmıştır (s. 170). Bu nedenle kuşku düşer aşığın kalbine. çünkü akıl, kuşkudur, huzursuzluktur. Yapıttaki ”Ama akıl şüpheyi, şüphe vehmi, vehim vesveseyi doğurup duruyordu. ” (s.172) cümlesi bu düşünceyi pekiştirir.

Tasavvufta ”Kelam, bilmenin… ” (s. 79) yoludur, aşka kelam (akıl) ile varılmaz. Romanda bu düşünceyi ifade eden, ”Akıl aşka denge değildir. (..) Aşkın pazarında kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun… ” (s. 166), ”…aklın güvenilmez terazisine düşünce bir daha aşkın katıksız sevincine geri dönemedim. ” (172) gibi pek çok cümleye rastlanır. Numan, aşkı kalbiyle bulmaya değil de aklıyla bilmeye kalkışınca, gerçek aşka ulaşamaz, eşikte kalır ve ”Bu yüzden silsile silsile uzandı önümde barikatlar. Aşamadım. ” (s. 171) ”Ama ben, bu kemter kul. Yapamadım. Eşiğin bir adı da acıydı, aşamadım. ” (s. 176) der.

”Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsü”, bu tasavvufi bakış içerisinde sürer ve sevgilinin, akıl dairesinde kalan aşığı terk etmesiyle sona erer. Dolayısıyla bu öyküde, tasavvufi aşk anlatılarının ana teması olan akılla kalp arasındaki çatışma . işlenir ve sonuçta gerçek aşka ulaşmanın kalple olabileceği vurgulanır. Böylece . tematik düzlemde, geleneksel anlatılarımızdan tasavvufi öykülerle bir bağ kurulur.

Aşk öyküsünde işlenen bir başka tema, koku ve çiçeklerdir. Romanda, kokuların yapılışı, kimi çiçekler ve bunların öyküsü uzun uzun anlatılır (s. 68-80). Hatta koku ile tasavvuf arasında ilgiler kurulur, kokunun metafizik nitelikler taşıdığı belirtilir. Kokular arasında filbahri kokusu, ezelden izler taşıyan, insana fizik ötesi evreni, ”sınırsız güzeli ” (s. 79) anımsatan çarpıcı bir kokudur (s. 76- 77).

Romanın ikinci ana öyküsü, ”Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü”dür. Bu öyküde, bir yeniçeri, geriye dönüş tekniğiyle Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunu, devşirme usulünü, başlangıçta ocağın sağlam yapısını, yeniçeriler ile sultan arasındaki güçlü bağları anlatır:- Kuruluş döneminde ordu sultanı, sultan da ordusu için vardır. Ancak bozulma Üçüncü Murat’la başlar. 0, ”ordularının başında sefere çıkmayan alışılmadık bir hünkardı(r). ” (s.. 57). Bu sultan, canbaz, perendebaz, hokkabaz taifesinin Yeniçeri . Ocağı’na girmesine izin vererek bozulmaya zemin hazırlar. Aslında bozulma sadece orduda değildir; on sekizinci yüz yıla gelindiğinde nakış, minyatür, hat, cilt, mimari, saray, ebru, şiir her şey bozulmuş (s. 97-101), sultanla yeniçeriler arasındaki bağlar kopmuştur. Kopuş, yeniçerilerin ağzından ”…biz artık birbirini bütünleyemeyen birer yarımız. ” (s. 110) cümlesiyle ifade edilir. Ardından başkaldırılar başlar. Böylece sözlüklere yeni bir deyim girer: Kazan kaldırmak. Yeniçeriler, ”zorba” diye anılır olmuşlardır. Bu öykü, yeniçerilerin evlenmelerine izin verilmesi, ticarete atılmaları, askerlikten kopmaları ve esame defterlerinde yapılan yolsuzlukların anlatılmasıyla sürer ve İkinci Mahmut döneminde ocağın yıkılmasıyla sona erer. Savaşçılıkları nedeniyle semendere benzetilen yeniçeriler, ateş içinde yok olurlar. Romanda Yeniçerilerin öyküsüne bağlanan küçük öyküler de vardır. ”Nezuka: Devşirme” (s.45- 49) başlıklı ilk öyküde, ”Nezuka adlı bir çocuğun küçük yaşlarda devşirme olarak alınması, ailesinden ve vatanından koparılması, dilini ve kökünü unutması, Yeniçeri Ocağı’na katılmak üzere yetiştirilmesi”, ”Murad:Üçüncü” (s.57-59)de, ”Üçüncü Murat döneminde Yeniçeri Ocağı’na canbaz ve perendebazların alınmasına izin verilmesi ve böylece ilk bozulma” anlatılır. ”Şehzade” (s.113-118), ”kafeslerde kapalı, tedirgin ve halktan kopuk bir yaşam sürdüren şehzadelerin öyküsü”dür. Romanın en etkileyici bölümlerinden olan ”Osman:Genç” (s. 141-147)te, ”Yeniçerilerin Genç Osman’ı acımasızca katletmeleri” anlatılır. ”Murad:Dördüncü” (s. 153- 157) başlıklı bölüm, ”hiddeti ve acımasızlığıyla ünlü Dördüncü Murat’ın, esame defterlerinde yapılan yolsuzluklar ve rüşvetle yaptığı mücadele”nin öyküsüdür. Öyküde, ”Dördüncü Murat’ın Yeniçeri katibini rüşvetle sınaması ve rüşvete kanan katibin boynunu vurdurması” anlatılır. ”Gül-ebru-su: 111. Selim” (s. 187-192), ”yenilikçi ve sanatçı ruhlu bir padişah olan Üçüncü Selim’in yeniçerilerce öldürülmesi”ni anlatan bir öyküdür. ”Mustafa:Üçüncü” (s.203-206) başlıklı bölümde, ”çöküş döneminin çaresiz ve tedirgin, adım tarihe yazdırmayan padişahlarından Üçüncü Mustafa’nın öyküsü” anlatılır. ”Düzme Solak: Turnanın Ölümü” (s. 223- 224), ”Efsane” (s. 225-227) ve başlık verilmemişse de 228-230. sayfalarda anlatılanlar, bir öyküdür denilebilir. Bu bölümde, padişahın muhafız solaklarının askerlik niteliğinden uzaklaşması, turnayla ilgili bir aşk efsanesiyle ilinti kurularak ele alınmıştır. ”Mahmud: İkinci” (s.231-235) ve ”Mahmud: Adli” (s. 269-274) başlıklı bölümlerde ”Sultan İkinci Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmasını” anlatır. Ancak-”Mahmud: Adli” den önce yer alan ”Süleyman” (s. 263-267) başlıklı öykü ise yeniçerilerin veya sultanların öyküsüne bağlanmamakla beraber dünyada bir ad bırakmakla ilgili olması bakımından romana eklemlenir. Öyküde, tersanede körükçü olarak çalışan Süleyman adlı sıradan bir delikanlının, duvara yazdığı şiirle adını geleceğe ulaştırması anlatılır.

Yeniçerilerin öyküsü, kimi yönlerden Numan ile Nihade Arasındaki aşk öyküsüne benzer. Aşk öyküsünde üç aşama söz konusudur. İlk aşamada, aşık (Numan), sevgiliye (Nihade) gönlünü delicesine kaptırır; aşk böylece doğar ve gelişir. İkinci aşamada, aşığın kalbine kuşku düşer, aşka fitne karışır ve kopuş başlar. Son aşamada aşık kuşkunun karanlığında yolunu ve sevgilisini yitirir, gerçek aşka varamaz. Yeniçerilerin öyküsünde de yeniçerilerle sultan arasında böyle bir süreç yaşanır. Ocağın kuruluş döneminde yeniçeriler (aşık), sultana (sevgili) canları pahasına bağlıdırlar. Bu bağlılık, ”Cihanda bir padişahı vardı, bir de kendisi… ” .(s.49), ”Su sızmazdı aramızdan. Ten ve can kadar yakındık. ” (s. 103) cümleleriyle belirtilir. Ancak aşk öyküsündeki gibi, yeniçerilerle sultan arasına da fitne girer. Son aşamada sultanla yeniçeriler koparlar, aşk biter, yeniçeriler ateşte yanarlar. Bu, her iki öyküde olayların, İbn-i Haldun’un devletlerle ilgili görüşüne uygun biçimde doğum, gelişme ve ölüm aşamaları doğrultusunda geliştiğini gösterir. Son bölümdeki şu cümleler bu bakımdan önemlidir: ”Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların devletler gibi ömürleri olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. ,, (s. 296)

Söz konusu iki öykü ”farklı değer veya kavramların karşı karşıya gelmesi” üzerine kurulması bakımından da benzeşirler. Daha önce de inildiği gibi, Numan ile Nihade Arasındaki aşk, akılla kalp arasındaki çatışmaya dayanır. Yeniçerilerin öyküsünde de isim-ateş, sultan ordu, ney-kılıç, Mevlevilik-Bektaşilik, doğu-batı gibi sözcük ve kavramların temsil ettj i değerler Arasında benzer bir çatışma vardır.

Örneğin isim, var olma, hayat, ateş ise yok olma, ölüm demektir .Romanda bu, ” Bir isim koymakla başlar her şey. Bir ismi kaldırmak/a biter aynı şey. ” (s. 274) cümleleriyle belirtilir. Yeniçerilerin öyküsünde, padişahı padişah eden, sikkede yazılan ve hutbede söylenen ismidir. Bir padişahın ismi hutbeden çıkarıldığında sultanlığı son bulur. Bu nedenle padişah, isimdir (s. 12). Yeniçeriler ise, yakan ve yanan bir ateştir, onların tarihteki diğer adı semenderdir. Romandaki, ”Semenderdi lakabımız: Ateşte yanmayan masal yaratığı. Ateşte yaşardık. Ateşle sınanırdık.” (s. 56) cümleleri ateşin bu öyküdeki anlamını açıklar. Ayrıca yeniçerilerin esame defterlerinin romanın sonunda ateşte yakılması da ismin ve ateşin anlamlarını vermesi bakımından önemlidir. Benzer biçimde ”GüI-ebru-su: IlI.Selim” başlıklı öyküde, ney ve kılıç karşı karşıya gelir. Bu öyküde, ney, güzellik, müzik, duygusallıktır; hatta sanatçı bir ruha, duyarlığa sahip Üçüncü Selim’i simgeler. Kılıç ise, savaşı, ölümü, yeniçerileri simgelemektedir. Aynı çerçevede Mevlevilik, sarayın, merkezin, padİşahın bağlandığı tarikat, Bektaşilik ise, yeniçerilerin tarikatıdır. Nizâm-ı Cedit, batıyı, yeniliği: Yeniçeri Ocağı ise, doğuyu temsil ederler. Bu değerler Arasındaki çatışma ikinci ana öyküde, daha üst katmanda sultanlarla Yeniçeri Ocağı Arasındaki çatışma içinde değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak hayat-ölüm, tasavvuf, aşk, akıl-kalp çatışması, koku ve çiçekler, Yeniçeri Ocağı, Osmanlı ordusunun bozulması, toplumsal çözülme, ordu ile sultanlar arasındaki çatışmalar, romanda işlenen başlıca temalardır.

Romanda iki ana öyküye paralel olarak olay örgüsünde de İki zincir vardır. ilk zincir, Numan ile Nihade’nin aşk öyküsündeki olay halkalarından, ikincisi ise, yeniçerilerin öyküsünü oluşturan olay halkalarından meydana gelmektedir.

Numan İle Nihade Arasındaki aşk öyküsünde sırasıyla şu olay halkaları vardır:

1. Numan, Mansur’un ismini satın alarak Yeniçeri Ocağı’na girer (s. 17).

2. Numan, Mansur’un eşi Nihade’ye aşık olur ve ona bağlanır (s.25).

3. Numan, eşinden boşanır, kızı Nur’u terk eder ve Nihadeyle evlenir (s. 60).

4. Aşık, sevgilisine dört defter verir, ondan kendisiyle ilgili. duygularını defterlere yazmasını ve kendisi için filbahri kokusunu damıtmasını ister (s. 83).

5. Aşık, sevgilisinden bir çocuk ister, Nihade buna yanaşmaz (s. 126).

6. Aşığın kalbine kuşku düşer, tedirginlik ve huzursuzluk başlar (s. 128).

7. Nihade uykusunda eski kocası Mansur’un adını sayıklar, bunu duyan Numan yıkılır (s. 162).

8. Aşık, sevgiliden kendisi için yazdığı defterleri göstermesini ve filbahri kokusunu vermesini ister, sevgili reddeder (s. 194).

9. Aşık, dayanamaz, bir gün kapıyı kırarak sevgilinin odasına girer, verdiği defterlere hiçbir şeyin yazılmadığını görür. Filbahri buhuru da yoktur (s. 197).

10. Aşık, yıkılmıştır. Sevgilisi için yazdığı dört defteri öfkeyle yakar (s. 198).

11. Nihade, bu olay üzerine evi terk eder, aşk biter (s. 198).

12. Numan, Nihade’yi arar, ancak bulamaz, bu arada kızı Nur da ölür (s. 222).

13. Numan, yıkılmış bir biçimde Yeniçeri kışlasına döner, Vaka-i Hayriye’deki karmaşada ölür (s. 262).

Bu sıralamadan da anlaşılacağı gibi, Numan ile Nihade’nin aşk öyküsü, zaman zaman yeniçerilerin öyküleri araya girerek olay akışı kesintiye uğrasa da, başı sonu belli, düzenli bir vaka kuruluşuna sahiptir.

Yeniçerilerin öyküsü esas itibariyle Yeniçeri Ocağı’nın kurulması, gelişmesi, bozulması ve İkinci Mahmut döneminde ortadan kaldırılması gibi olaylardan oluşur. Ancak ikinci vaka zinciri, ilkine göre farklı bir yapıdadır. Aşk öyküsünün vaka zincirinde, olay halkaları, sağlam ve düzenli bir örgüyle bir ana vakaya bağlanırken, ikinci vaka zinciri, neden-sonuç ilişkisi bakımından birbirinden ayrı görünen küçük öykülerden meydana gelmektedir. ”Nezuka:Devşirme”, ”Murad:Üçüncü”, ”Şehzade”, ”Osman:Genç”, ”Murad:Dördüncü”, ”Gül-ebru-su:llI. Selim: ”, ‘Mustafa:Üçüncü”, ”Düzme Solak:Turnanın Ölümü”, ”Efsane”, ”Mahmut:İkinci”, ”Süleyman”, ”Mahmud:Adlî” gibi başlıkları taşıyan bu öyküler, her ne kadar olayları, kişileri, zamansal dizimleri ve mekanları bakımından birbirlerine ulanmasalar da, yeniçerilerle ilgili anlamsal ve işlevsel bağlarıyla ikinci vaka zincirine eklemlenirler.

Örneğin ”Osman:Genç” (s.141-147), ”Murad:Dördüncü” (s. 153-157) ve ”Gül-ebru-su: III.Selim” (s.187-192) başlıklı metinler, ilk bakışta birbirlerine bağlanamayan, kendi içlerinde bir bütünlük taşıyan üç ayrı öyküdür. Bunların birinci ve üçüncüsünde ”Yeniçerilerin sultana başkaldırması ve sultanları katletmesi”, ikincisinde ise, ”Yeniçeri Ocağı’ndaki bir rüşvet alma olayı” anlatılır. Alt katmanda birbirinden ayrı olan bu öyküler, bir üst katmanda yeniçerilerin öyküsündeki ”bozulma sürecini ve sultan-yeniçeri çekişmesini” yansıtma işlevleri bakımından ikinci vaka zincirine bağlanıp bir bütünlük oluştururlar. Romandaki vaka kuruluşuna ilişkin şu cümleler, bu yargıları pekiştirmektedir:

“…yeniçeri olmadan ismiyle yeniçeriliğe dahil olan çileli âşıkın ve yeniçerilerin uzun hikâyeleri katman katman ilerlerken; onların da üzerinde aynı metni bütünlesin niyetiyle vakte dahil olacak küçük hikayelerin ilki bu. Ama küçük hikâyeler bu metnin derinlerinde ana ırmağa bağlanıyorken… ” (s. 45) ”Kimi devridaim eden zamanın dairelerinden birini kopartarak bütünlüğünden. Evvelini okumadan ahirini anlattım. Kimi bir hikâyeyi anlatırken bir diğerini hatırladım. Onu anlatırken de bir diğerini.(..) Böylece iç içe açıldı hikâyelerin kapıları, iç içe kapandı. ” (s. 292-293)

Bu örnekler, romandaki bağımsız görünen öykü ve olay halkalarının, üst katmanda, Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde bütünleşerek modern bir yapı kurduklarını göstermektedir. Romanın bu küçük öykülerden oluşan yapısında Nazan Bekiroğlu’nun ‘öykücü duruşu’nun etkisi olsa gerektir. Ayrıca yapıt, bu çerçeve öykü tekniğiyle, Doğu öykücülüğünde Binbirgece Masalları’na dek uzanan bir geleneksel anlatım tekniğine eklemlenir. Sonuç olarak İsimle Ateş Arasında, üç katmandan oluşmaktadır. En üstte hayatla ölüm sürecini anlatan ”isimle ateşin öyküsü”, ikinci katmanda ”Nihade ile Numan’ın ve yeniçerilerin öyküsü”, en alt katmanda ise ”Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünü oluşturan küçük öyküler” yer alır. Bu yapısıyla roman, bir ana vakaya bağlı halkalardan oluşan, düzenli, klasik olay örgüsüne sahip değildir. Olayların anlatımında zaman dizimine uyulmamıştır. Örneğin Numan ile Nihade’nin öyküsü anlatılırken, bu öyküye ait olay akışı kesilmiş, yeniçerilerin öyküsü anlatılmaya başlanmıştır. Hatta Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde de küçük öykülere yer verilmiş, sonra yeniden Numan’ın öyküsüne dönülmüştür. Ancak bu yapı, romanın olay örgüsünde bir kopukluğa yol açmaz, söz konusu alt metinler, sonunda, en üstte bir bütünlüğe kavuşarak ana metni oluştururlar. Ayrıca İsimle Ateş Arasında, gücünü bir ana çatışma çevresinde örülen olaylardan ve entrik öğeden almaz. Bu nedenle yapıtta hareketli bir olaylar dizisi yoktur. Ancak ”Osman:Genç”, ”Murad:Dördüncü” ve ”Gül-ebru-su: lII.Selim” başlıklı küçük öyküler, güçlü entrik yapısıyla dikkat çeker.

İsimle Ateş Arasında’da kişiler iki ana öyküye göre gruplandırılabilir. Romandaki aşk öyküsünde Numan, Nihade, Numan’ın ilk eşi, kızı Nur ve Nihade’nin eski kocası Mansur yer alır. Ancak bu öykünün ana karakterleri Numan ve Nihade’dir.

Numan, aşk öyküsünün hem anlatıcısı, hem kahramanıdır. Otuz üç yaşında, on yıllık evli ve Nur adında bir kızı olan kahraman, İkinci Mahmut döneminde, idam edilen Mansur’un ismini satın alarak Yeniçeri Ocağı’na girer. Mansur’un eşi Nihade’ye aşık olur. Numan’ın en önemli özelliği, aşkta hep akılla kalp arasında kalması, akla yakın durması ve kelam dairesini aşamamasıdır. Kendi deyişiyle, ”Her şeyi kelama yükleme” (s. 75)ye alışkındır, kelam yanını feda edip hal ile yetinmeyi bilemez. 82), ”amasız cümle kurmayı” (s. 167) beceremez. Bu özelliğinden dolayı aşkı aklıyla bilmek, sevgilisinin kendisiyle ilgili duygularını öğrenmek ister. Oysa Nihade, hep suskun ve gizemlidir, aşığa cevap vermez, aşkını bildirmez, defterlere duygularını yazmaz, üstelik bir gece eski kocası Mansur’un adını sayıklar. Numan, iyice kuşkuya düşer, ”Akletmenin yaman istilasına” (s. 171) uğramıştır. Biri aşkta biri şüphede direnen iki kişidir artık (s. 172). Bunalır, tedirginliği giderek artar, ancak cinnet halinden şuur haline geçemez, eşiği aşamaz (s. 176). Gelişen olaylar sonucunda aşk, ayrılıkla noktalanır. Bu sonuçta, Numan’ın akılcı, kuşkucu kişiliğinin yanı sıra, Nihade’nin bu kuşkuyu gidermek için hiçbir çaba sarf etmemesinin ve suskun kalmasının da payı vardır. Numan, öykünün sonunda, Yeniçeri kışlasına döner, ocağın yakılması sırasındaki karmaşada ölür, ateşte yok olur. Özetle 0, aşkında ruhi-felsefi bir bunalım yaşayan, acılar içinde kıvranan, arada kalmış biridir ve romanda daha çok bu psikolojisiyle öne çıkmıştır.

Aşk öyküsünün kadın kahramanı Nihade, eşi Mansur’un ölümünden sonra Numanla evlenir. Romanda dış görünüşü betimlenir. Buna göre oldukça güzel bir kadındır (s. 25), ”Yüzü küçülen ay gibi gölgeli bir aydınlıktı(r).” (5. 25). EIleri esmer bir kelebeğe benzer, sağ bileğinde nakışlı ve Ial taşlı gümüş bir bileklik vardır (5. 24). Esmer, karanlık, siyahlar içinde, meçhul bir kadındır. Romanda, ”Tepeden tırnağa siyahtı.” (5.24), ”karanlıktaki kadına” (s.61), ”Siyahlar içindeydi” (5. 63), ”siyah bir güle benzerdi” (s. 75), ”karanlık kalan yegâne kahramandı.” (s. 130), ”yazıcısına dahi karanlıktı… (s.130), ”bitimsiz bir karanlıktı… (s. 130) gibi ifadeler Nihade’nin bu özelliğini belirtir. Numan’ın kuşkucu, araştırıcı kişiliğine karşılık 0, içe kapanık, suskun ve gizemlidir. Numan, onun gizemini çözmek, duygularını bilmek istedikçe, karanlığına daha bir gömülür, üstelik bu karanlığa aşığını da çeker. Suskun güzelliktir (s. 165) Kocasının aşkı bilmek isteğine sadece bir yerde yanıt verir:

”Bana inanmıyor musun, dedi, kayıtsız şartsız teslimiyet istedi. (..) sen nasıl aşksın, dedi. Bir aşkı tartarsa ancak aşk tartar. Akıl aşka denge değildir. Karanlıksam, karanlığımı, bulanıksam bulanığımı kabul etmezsen nasıl aşksın, diye yineledi. (..) Aşkın pazarında kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun ve aşkın erliğine soyunmuşsun…(s. 166)

Bu cümleler, Nihade’nin aşkta tam bir teslimiyet istediğini gösterir. Ona göre aşkta akla, bilmeye, kuşkuya yer yoktur, aşık sevgiliyi olduğu gibi kabul etmelidir. Sevgili, bu düşünceleriyle tasavvufi aşk anlayışına yakın durur, akıldan değil, kalpten yanadır. Ancak romanda Nihade’nin Numan’ı sevdiğine ilişkin hemen hiçbir işaret yok gibidir. Hatta genç kadın, yalnızca maddi zorluklar nedeniyle Numanla kalır (s.23). Evlendikten sonra ise, aşığın kendisine verdiği defterlere hiçbir şey yazmaz, üstelik bir gece eski kocası Mansur’un adını sayıklar. Bütün bunlar, sevgilinin aşkta açık olmadığını gösterir. Oysa aşk, yalnızca tek tarafa yüklenen bir sorumluluk değildir. Bilmek istemek, aşkta eksikliği göstermez. Tanrı dahi güzelliğinin bilinmesi için evreni yaratmış, muhataplarına kendinden bir iz, bir işaret ulaştırmıştır, çünkü muhataplarının buna ihtiyacı vardır. Bu nedenle Nihade’nin aşk konusundaki düşünce ve tavırları eksik veya yanlıştır. Çünkü aşk da bir imandır, kalpte oluşur, ancak dil ile ”ikrar”ı gerekir. Oysa Nihade, aşkını -eğer aşıksa- söylemeye hiç yanaşmaz, suskun ve karanlıktır. Bu tavrıyla onun tasavvuftaki ”kal” değil de, ”hal ehli”nden olduğu düşünülebilirse de, esas itibariyle bir gizem olarak kalır. Gerçi, çiçek ve kokularla haşır neşir olması nedeniyle, genç kadının metafizik dünyaya daha yakın olduğu izlenimi uyandırılmaya çalışılmışsa da, sonuçta 0, ne ”kal”den ”hal”e ulaşmış, ne de akıldan geçip kalbe varmış bir roman kahramanıdır.

Romandaki kişilerin diğer bir bölümü, “Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü”ndeki kahramanlardır. Ancak bu öyküdeki kahramanlar, aşk öyküsündeki gibi öne çıkan kahramanlar değildir. Aksine ikinci öyküde, tarihin aynasında bir süre kendini gösterip sonra kaybolan pek çok tarihi şahsiyet vardır. Üçüncü Murat, şehzadeler, Genç Osman, Dördüncü Murat, Üçüncü Selim, Üçüncü Mustafa, İkinci Mahmut ve Yeniçeri kâtibi romandaki başlıca öykü kahramanlarıdır. Ancak onların aralarındaki en önemli kişi, ikinci öykünün büyük bir bölümünde anlatıcı konumunda olan “yeniçeri”dir. Yeniçeriler adına konuşan ve ocağın öyküsünü kendileri açısından anlatan bu anlatıcı-kahraman, Osmanlı ordusu ve bozulmayla ilgili yorum ve düşünceleriyle dikkat çeker ve bu öykünün ana karakterlerinden biridir denilebilir. Onun yanı sıra Osmanlı sultanları, bu öykünün diğer grubunu oluşturur. Yapıtta yer alan Üçüncü Murat, Dördüncü Murat, Genç Osman, Üçüncü Selim ve İkinci Mahmut, kimi yönlerden yeniçerilerle çatışan, bazıları acımasızca katledilen padişahlardır.

Romanda sultanlar, sadece tarihi kimlikleriyle değil, psikolojik yönleriyle de verilirler. Kimileri tedirginlikleri, kimileri sertlikleri, kimileri çaresizlikleri, kimileri ince ruhları ve kimileri de kararlılıklarıyla öne çıkarılır. Örneğin Üçüncü Selim, iç dünyasını da açar okuyucuya. Ordunun başında sefere çıkmadığını, çünkü esir düşmekten korktuğunu, bitip tükenmek bilmeyen savaşlardan yıldığını söyler. O da nizam arayışındadır, hastalığın nizamsızlıktan kaynaklandığını bilir. Yeni bir dünyanın eşiğinde olduğumuzu ve batılılaşmanın gereğini kavramıştır. Ancak merhametli ve ince ruhludur, zehirli bir organı kesip atacak sertlikte olmadığı için yenilik hareketini başaramaz, yeniçerilerin gazabına uğrar. Romanın bir başka sultan-kahramanı Üçüncü Mustafa, çöküşün farkında olan, ancak bunu engelleyecek zamanı ve gücü bulamayan çaresiz bir padişah portresi çizer. İkinci Mahmut ise, kararlı, akıllı, yok olmamak için yok etmek gerektiğini bilen, Yeniçeri Ocağı’nı yaktıran, ancak bir yandan da ağlayan bir sultandır. Kişiliğini ve Üçüncü Selim’den farkını “Merhamet değil adalettim. Affetmedim.” cümlesiyle belirtir.

Bu örnekler, romandaki sultan ve şehzadelerin sadece bilinen tarihi kimlikleriyle değil, iç dünyalarıyla da verildiğini, böylece romancının tarihi-belgesel kişiler çizme riskinden uzak durarak insanî özü yakalamaya çalıştığını göstermektedir.

İsimle Ateş Arasında, zaman bakımından da romanın üç katmanlı yapısına uygundur. Yapıtın ilk öyküsü olan Numan ile Nihade arasındaki aşk, Vaka-i Hayriye diye bilinen Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılması(1826)ndan üç yıl önce başlar (s. 16). Numan, Nihade’yle ilk karşılaştığında, soğuk bir kış mevsimidir ve günlerden de cumadır(s. 22). “Zemherir soğukları” (s. 39) sürerken eşinden ayrılır ve Nihadeyle evlenir (s. 60). Evlendiğinde otuz üç yaşındadır (s. 62). Evlendikten sonra aradan üç yıl geçer, Numan otuz altı yaşındadır (s. 123). Bu aşk öyküsü, bir yaz mevsimi, ”Büyük yangına az zaman…” (s. 198) kala biter. Öykünün sonunda Numan, büyük yangın diye nitelenen Vaka-i Hayriye’de ölür (Haziran 1826). Bu bilgiler, romandaki aşk öyküsünde olayların 1823’ün kış mevsiminde başlayıp, 1826 Haziranında sona erdiğini göstermektedir. Söz konusu öyküde zaman, düzenli bir biçimde şimdiki zamandan geleceğe doğru akar.

Romanın ikinci öyküsü olan Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde zaman, ilk öyküdeki gibi düzenli değildir. Bu öykünün büyük bir bölümünü anlatan yeniçeri, geriye dönerek Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu(l362-63)ndan yıkılışına (l826) değin cereyan eden kimi olayları aktarır. Dolayısıyla bu öykü, geriye dönüşler üzerine kurulmuştur . Romanın en alt katmanındaki küçük öykülerde ise, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu ile yıkılışı arasındaki süreçte yer alan küçük zaman duraklarından söz edilebilir. Bu küçük zaman durakları, kuruluş-yıkılış sürecinde bir bütünlüğe ulaşırlarsa da, kendi içlerinde bağımsız birer zaman dilimidir. Örneğin ”Murad:Üçüncü”, ”Osman:Genç”, ”Murad:Dördüncü”, ”Gül-ebru-su:llI.Selim” başlıklı öyküler , birbirinden ayrı zaman diliminde geçen olayları konu edinmekle beraber, sonuçta Yeniçeri Ocağı’nın öyküsündeki zaman ırmağına akarak zamansal bir bütünlük oluştururlar. İsimle Ateş Arasında’daki şu cümleler yapıtın zaman kurgusunu açıklar:

”Kimi devridaim eden zamanın dairelerinden birini kopartarak bütünlüğünden. Evvelini okumadan ahirini anlattım. ” (s. 292)

Sonuç olarak romanda tek ve birbirine bağlı halkalardan oluşan düzenli bir zaman zincirinden söz edilemez. Ancak Numanla Nihade’nin aşk öyküsü, diğerlerine göre düzenli ve art zamanlı halkalarla örülmüş bir zaman zincirine sahiptir. Bu bakımdan söz konusu öyküde klasik bir zaman dizimi vardır. Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde ise, bu anlamda zamansal bir düzen yoktur. Ancak küçük öykülerin birbirinden ayrı gibi görünen zaman dilimleri, Y eniçeri Ocağı ‘nın kuruluş-yıkılış sürecine akarak bu ikinci öyküde bir zamansal bütünlük oluştururlar. En üst katmanda ise, bütün bu zaman dilimleri, ”kemal-zeval, varlık-yokluk” gibi değişmez ilahi sürece ulanarak romanın mistik zamanına bağlanırlar.

Yapıtta dikkati çeken yönlerden biri, çevre betimlemelerinin azlığıdır. Numanla Nihade’nin aşk öyküsünde olayların büyük bir bölümü, Fatih Cami yakınlarındaki bir sokakta, kuytuda kalmış, nefti, gölgeli bir tütsü-buhur dükkanında geçer (s. 22-23) ve öykü Yeniçeri kışlasında Numan’ın ölümüyle sona erer. İkinci ana öyküde, belirli bir mekan yoktur denilebilir. Olaylar kimi kez Tuna nehrinin kıyısındaki Nezuka’nın kentinde, kimi kez sarayda, kimi kez şehzadelerin odalarında, kimi kez Süleyman’ın çalıştığı tersanede geçer. Bu öyküde/öykülerde mekansal bir bütünlük yoktur, hatta mekan önemli bir işleve sahip değildir.

Romanda mekanın öne çıkarılmaması, büyük olasılıkla yazarın seçimidir. çünkü görüldüğü kadarıyla Bekiroğlu, dıştan çok içi yazmaya önem veren bir yazardır.

İsimle Ateş Arasında, dil, anlatıcı ve bakış açısı bakımından da özgünlük arz eder. Yapıtın dikkati çekici yönlerinden biri, şiirsel dilidir. ”Öyle andı beni, kendi adımla bildi beni. Bir defası dışında. Son defası dışında. ” (s.30), ”İlle de o! Yalnızca 0! Evvelen 0! Ahiren 0, dedim. ” (s. 33), ”Çünkü, ‘rağmen ‘, çünkü ‘amma ‘, çünkü: ‘muamma’!” (s. 130) gibi ömeklerde görüldüğü üzere romanda kimi kez tekrarlara, kimi kez de iç kafiyeye dayanan bir ahenk göze çarpar. Bunun yanı sıra yazar, yer yer ”Nerdesin sin? İçimde yankılanan isimle sin! Kalıcı mısın gidici misin sin? Öfkem de rızam da kaderim sin. ” (s. 199) gibi ahenk ve kelime oyunları yapar. Bu nedenle romandaki her metin, mecazlarla, çeşitli kelime ve ahenk oyunlarıyla örülmüş birer mensuredir denebilir.

İsimle Ateş Arasında, çok katmanlı yapıya koşut biçimde, çoklu anlatıcı ve bakış açılarıyla dikkati çeker. Romanın en üst katmanında, ”Sözün Başı” ile ”Sözün Sonu” başlıklı bölümlerde ”Yeniçeri katibi” veya ”Büyük yazıcı” diye adlandırılan bir anlatıcı/yazıcı vardır. Yapıtın başında ve sonunda kendini gösteren bu anlatıcı/yazıcı, ”Ben, yazıcı. Denize bakan odamda oturuyorum. (..) Başlangıç tarihini atabilmem için. Kendi kavmi tarafından çarmıha gerilecek habercinin doğumu üzerinden tam iki bin yıl ile bir de ay geçmesi gerekti. ” (s. 17) diyerek kendi konumunu ve romanı yazmaya başladığı tarihi belirtir. ”Sözün Sonu”nda ise, romanın nasıl yazıldığı açıklanır. Söz konusu anlatıcı, kurgusal dünyada kendini gösteren (intra-diegetique)[2], ancak anlattığı öyküde veya öykülerde yer almayan (hetero-diegetique) bir anlatıcıdır. Bu anlatıcı/yazıcı, anlattığı öykünün dışında, üzerinde, üst bir konumda yer aldığı için ona dış anlatıcı da diyebiliriz. Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsünde anlatıcı, kendi öyküsünün kahramanı olan Numan’dır. Dolayısıyla 0, homo-diegetique (öykü içinde yer alan) bir anlatıcıdır. Tahsin Yücel[3] bu anlatım tarzına özöyküsel anlatı adını verir. Bu öyküde bütün olaylar, onun bilinç süzgecinden geçerek okuyucuya aktarılır. Numan, kendi öyküsünü olaylar anlatım anında geçiyormuş gibi anlattığı için, olaylarla anlatım zamanında bir eş zamanlılık vardır; dolayısıyla bu anlatım tarzı, kahramanın geriye dönerek anlattığı otobiyografik öykü tarzından farklıdır.

Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde ise, bir değil çok sayıda anlatıcıyla karşılaşılır. Bunlardan birisi, anlattığı öyküde yer alan, kimi kez geriye dönüş yapan ve biz diye konuşan bir ”yeniçeri”dir. ”Nezuka:Devşirme”, ”Murad:Üçüncü”, ”Düzme Solak: Turnanın Ölümü”, ”Efsane” başlıklı bölümlerde öykü dışında kalan ve kendini belli etmeyen bir anlatıcı ve nötr bir anlatım vardır. Bunun dışında ”Şehzade”de bir şehzade, ”Murad:Dördüncü”de Yeniçeri katibini sınayan ve padişahça görevlendirilen bir kişi, ”Gül-ebru-su: lll.Selim”de Sultan Üçüncü Selim, ”Mustafa:Üçüncü”de, Sultan Üçüncü Mustafa, ”Mahmud: İkinci” ve ”Mahmud: Adli”de Sultan İkinci Mahmut, ”Süleyman”da ise tersanede işçi olarak çalışan Süleyman, kendi öykülerinin hem kahramanı hem de anlatıcısıdırlar.

Görüldüğü gibi, romanda Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü, farklı anlatıcı ve bakış açıları aracılığıyla anlatılmış ve böylece olaylar farklı bilinç süzgeçlerinden aktarılmışlardır. Bu teknik, yazara oldukça geniş bir bakış açısı olanağı sağlamış ve yapıtı tek bir tarihsel teze bağlanma tehlikesinden de kurtarmıştır.

İsimle Ateş Arasında, tema bakımından geleneğin tasavvuf ve tarih kaynağından beslenen bir romandır. Yapıt, tarih, devlet, aşk ve kokuya ilişkin getirdiği tasavvufi yaklaşımlarıyla özgün bir içerik taş!makta ve bu yönüyle geleneğe eklemlenmektedir. Ancak çok katmanlı ve iç içe geçmiş olay örgüsü, çoklu anlatıcı ve – bakış açısı, zaman dizimindeki düzensizlik bakımından modern romanın yapısal özelliklerine de sahiptir. O halde Nazan Bekiroğlu, bu romanında bilinçli olarak hem içerik, hem de yapı bakımından geleneksel anlatı tarzı ile modem roman tekniğini kaynaştırmaya çalışmıştır. Bu nedenle İsimle Ateş Arasında, hem bir aşk romanı, hem de bir tarihsel roman olarak bir özgünlük ve bize özgülük arayışının ürünüdür.

Roman, tarihe bakışı ve tarihsel olgulara getirdiği yorumlarıyla da tarih ve toplum bilimi açısından dikkate değer. Özellikle tarihsel olayların tek bir neden veya tek bir bakış açısıyla açıklanamayacağını örneklerle vermesi açısından bu yapıt, tarih biliminin yöntemine ilişkin önemli pratikler içermektedir. Bu bakımdan İsimle Ateş Arasında, tarihi sadece bir belgeler yığını olarak görmeyen, belgeleri çoklu bakış açısıyla, çeşitli olasılıkları göz önünde tutarak tahlil etmeye çalışan tarih bilimci için de önemli bir kaynaktır.

Yazar, kimi kez bilgi aktarma, tekrara düşme ve sözü uzatma tehlikesiyle yüz yüze gelmişse de, şiirsel dili ve özenli anlatımıyla bu tehlikeden büyük ölçüde uzak kalmayı başarmıştır. Hatta roman, dili bakımından mensurelerden meydana gelmiştir denilebilir.

Sonuç olarak İsimle Ateş Arasında, çağdaş edebiyatımızda kimi yönleriyle geleneksel anlatılarla benzeşen, kimİ yönleriyle de modern anlatının özelliklerini taşıyan bir romandır.

Özet: İsimle Ateş Arasında Nazan Bekiroğlu’nun ilk romanıdır. Romanda biri aşk, diğeri Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü olmak üzere iki ana öykü vardır. Ancak gerek Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsü, gerekse Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş, gelişme ve yıkılış öyküsü mistik bir felsefe doğrultusunda ele alınır. Tarihin bu mistik felsefe açısından değerlendirilmesi, romanın en dikkate değer yönlerindendir. Yapıtta, kurgu, içerik ve anlatım bakımından da geleneksel özelliklerle modem özelliklerinin kaynaştığı göze çarpar. Bu makalede İsimle Ateş Arasında, kurgu, içerik ve anlatım bakımından tahlil edilmiştir.

Anahtar kelimeler: Nazan Bekiroğlu, İsimle Ateş Arasında, Osmanlı tarihi, Yeniçeri Ocağı, tasavvuf, aşk.
——————————————————————————–

[1] İncelemede romanın şu baskısından yararlanılmıştır: İsimle Ateş Arasında, İstanbul 2002. Roman hakkında ayrıca bkz. Sevi Aral, ”Yazdıklarım Okuyucunun Elini Yaksın İstiyorum”, Zaman Gazetesi, Kültür-Sanat Sayfası, 17/10/2002; Burak Demirci, ”Ya Cinnet, Ya Hicret (Söyleşi}”, Aksiyon, S. 411, 21 Ekim 2002, s.62-64; Ercüment Dursun, ”Her şey İsimle Ateş Arasında (Söyleşi)”, Türk Edebiyatı, S.349, Kasım 2002, s. 44-48; Mustafa Kutlu, ”İsimle Ateş Arasında”, Yeni Şafak, 06/11/2002, s. 16; Hüseyin Kamil, ”Trabzon’un Sultanı”, Bö!gede Gündem, 11 Kasım 2002, s.4; Nazife Şişman, Suavi K. Yazgıç, Fatma K. Barbarosoğlu, ”İsim Varedendir Ateş Yokeden”, Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, s.16; Belkıs İbrahimhakkıoğlu, ”İhtişamın Yokluğa Seyri”, Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, s. 16; İskender Pala, ”İki Ayrı Ateş Topu Var”, Yeni Şafak, 22 Kasım 202, s.16; A. Ömer Türkeş, ”Sahte Yeniçerinin Aşkı”, Virgül, S.57, Aralık 2002; Ercüment Dursun, ”Bu Dünyada Aşk Aslından Bir Surettir (Söyleşi)”, Vakit, 11 Aralık 2002; Ekrem Özdemir, ”Bazılarının Kaderi Sürgündür (Söyleşi)”, Anadolu Gençlik, Aralık 2002.

[2] Bkz.Yves Reuter,Introductional.analysed Roman,Paris, 1991,s.64(dipnot 1).

[3] Bkz.Dr. Yavuz Demir, İlk Dönem Hikayelerinde Anlatıcılar Tipolojisi, Ankara, Nisan 1995, s.34. 4 Tahsin Yücel, Anlatı Yerlemleri, İstanbul. 1993, s.29.
——————————————————————————–

[*] Yard. Doç. Dr. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Anabilim Dalı, Van.

ALPHAN, Zeynep; “Aşkın ateşin ve Yazının Simyacısı Nazan Bekiroğlu”, Turuncu, Mayıs 2003, sayı 1,(İsimle Ateş Arasında)

(Bu söyleşi, sitemizde, Turuncu Dergisi’nden Zeynep ALPHAN‘ın katkılarıyla yayınlanmaktadır.)

Dengeden filan bahsetmeyeceğim, denge burada sevmediğim kelime. Aşksa aşk, akılsa akıl. Teslimiyet kurtarır. Arada kalmışlık yakar kül eder. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. “O diyorsa doğru diyordur” teslimiyeti. Fakat isimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten.

“Nazan Bekiroğlu… 3 Mayıs 1957, Trabzon doğumlu. Dört yıllık üniversite hayatı hariç  hep  bu kentte yaşadı.  Bulut. Deniz. Yağmur. Türk Dili ve Edebiyatı eğitimini Erzurum’da aldı. Kar. Rüzgar. Ova. Halide Edip’le doktor, Nigar Hanım’la doçent. Şimdilerde KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi’nde Profesör. Suyun kıyısında. İki kız çocuğuna anne. Görünürdeki hayatı bundan ibaret.”

Nazan Bekiroğlu, aşkların devletlerin, yeniçerilerin, hattatların, nakkaşların ‘yazıcı’sı. Numanların, Yusufların, Züleyhaların, Nigarların, Nihadelerin ‘yazıcı’sı. Aşkın yazıcısı, ateşin, suyun, mavinin, ismin, kokunun, aherlenmiş kağıtların yazıcısı. Yüzyıllar öncesi ruhunun ‘taşıyıcısı’. O sadece bir yazar değil. Bir türlü ismini koyamadığımız o duygunun, acıtan, kanatan, olgunlaştıran, belki de bozan, yıkan, yakan, devletleri yok eden, aşkları bitiren o duygunun ‘anlatıcısı’. O eksikliği, o muhtaçlığı anlatan yazıcı. Bir yazar-anne-kadın olarak Nazan Bekiroğlu, aşktan bu yüzyılda bile hala umutlu. Çünkü ona göre, aşkın problemi, devirle, dönemle ilgili değil. Bekiroğlu’ya soracak o kadar çok şey vardı ki, biz de en kıyamadıklarımızı seçtik…

-Mavi, filbahri, hattat… İlk aklınıza gelen sözler nelerdir? Mavi nedir sizce, filbahri, hattat?

Mavi: Suya yakamoz bırakan mavi yıldız, bir benim gördüğüm ve dahi bir benim kaybettiğim. Bütün yazdığımın macerası onu gördüğüme dair bir onay mesajı alabilmek: “Doğru evet, vardı ve sen onu gördün”, bunu duyabilmek.

Filbahri: Uzak, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar, ezel kadar uzak ve çok yakıcı bir hatıra.

Hattat: İncecik, dal gibi, fidan gibi bir siluet, karanlıktan gelip yine karanlığa karışıp giden.

-Aşkların mı yoksa devletlerin mi ömrü daha uzun sürer?

İkisinin de doğması, büyümesi ve ölmesi var, Doğması büyümesi ve ölmesi olmayanı unutmasın insanlar diye böyle.

Şu anda Osmanlı döneminde yaşıyor olsaydınız, hangi konumda, kim olmak isterdiniz?

Bu, benim öğrencilerimle oynadığım bir oyun. Genellikle Tanpınar derslerinde oynarız bu oyunu. Bir zaman makinesi icad edilse nereye, ne zamana gideriz? Her biri arzularını sıralar. Sonra bana sorarlar, ya siz hocam? Ben, Osmanlı tarihi ile sınırlarsak, tek zamanla yetinemem çok zamana gitmek isterim. Evvela Kuruluş olarak adlandırılan döneme gitmek istediğimi söylerim onlara. Bu arzum son senelerde belirginleşti, özellikle isim-ateşin yazılma sürecinde. Bozkır yangınından, o sertlikten öyle serin öyle zarif, öyle hatırlatıcı bir rüzgar geçiyor ki, ürpertici. Kıraç toprakla yağmurun buluşması ve bir benzeri daha olmayan yakışması gibi. Ayrıca on altıncı asır ihtişamı. Kanuni, Sinan, Süleyman. Tabii bir de Hürrem. O zamanı da solumak isterdim. Fakat bütün bunların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlının, ikindi güneşi. Trajedi. Ne çare kader! On yedinci ve on sekizinci asırlara gitmek isterdim. III. Mustafa. Fazla bir şey değil; bir şubat akşamüzerinde Boğaz’ın sularına yakın bir yerlerde, gemilere de yakın olsun, gökyüzü gri hatta kurşuni olsun. Ben Üsküdar’da olayım. Ayazma camiine yakın olayım. Kar aniden tane tane yağmaya başlasın. Rüzgar dondurabilir mahzuru yok. Ama bütün bunları yaşarken yanımda yirmi birinci asra ait bilincim de olsun. Yani bu akılla, bu bilinçle bütün bunlar olsun. Yoksa on yedinci asırda yaşayan bir yirmi birinci asırlı olduğumu bilmezsem, yaşadığımı nereden bileceğim? Tanpınar derslerimiz de genellikle zaten bu cümleyle biter. Ve öğrencilerime bilinç olmazsa hiçbir şey de olamayacağını ikaz ederim. Örneğin biz şimdi, bir zaman makinesi icad edilmiş de yirmi birinci asra gönderilmiş yirmi dördüncü asırlılar isek? Ve bunu bilmiyorsak? Ne olacak o zaman? Bu hayal sonsuz açılımlarla süre gider. Örneğin bugünkü giysilerimizle, zahirimizle Topkapu’nun kapısında zuhur ettiğimiz anda hâzirûnun (ki her halde kapıcılar, yeniçeriler, halk ve belki sarayından çıkmak üzere olan padişah olur hâzirûn dediğim) tepkileri de hayalin en ölümcül parçasını oluşturur.

“Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma.”

-Sizce günümüzde Osmanlı yeteri kadar biliniyor mu?

Hayır tabii ki. Hiç kimse yeteri kadar bilemez. Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma. Tarihin gördüğü Osmanlı da buna dahil. Ama yansımayı önemsemeli. Görüntünün sahibine nisbeti vardır. Bu yüzden tarih bütün inanılmazlığına rağmen çok önemli. Daha doğrusu tarihten çok tarihin felsefesi bana önemli geliyor çünkü tarih eğer bir bilinç doğuramıyorsa gelecek için bir faydası yoktur ve o bilinci tarih felsefesi doğurur.

Geçmişi yitirdik mi? Yok olan tarih mi, yoksa biz miyiz?

Geçmiş bir yandan yitirilir ama bir yandan da yeniden kurula durur. Biteviye. Böylece biz baktığımız yerden bireysel ya da toplumsal ölçekte geçmişi yeniden, işimize geldiği gibi, ihtiyaçlarımıza uyacak şekilde kurar dururuz. Cumhuriyetin ilk yılları aydınının geçmişte görmek istediği şey ile günümüz muhafazakâr aydınının, hatta muhafazakâr olmayan aydının da, geçmişte gördüğü şey aynı değildir.

“Filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.”

-Devletlerin kurulma yükselme ve çöküş dönemleri vardır. Eğer aşklar da devletler gibiyse ve her aşkın bir başlangıç ve bitiş noktası varsa, aşklar da devletler gibi o bitiş noktasında sona erer mi? Yoksa bu bitiş ilahi aşka kanatlandığında bir başlangıç sayilabilir mi? Yani kaybedenler aslinda kazananlar midir?

Her kaybeden değil ama bazı kaybedenler kazananlardır elbet.

-Sizce kokuların önemi nereden geliyor? Her insanı tanımlayan bir koku var mı ve sizin kokunuz hangisi?

Kokuya dair düşüncelerimi, daha önemlisi hissettiklerimi ve ona yüklediğim anlamı isim-ateşte geniş biçimde paylaştım. Ezel meselesi benim şu dünya âlemi anlamak için dört elle sarıldığım kavram. Araf 172. Başka türlü şu parça pürçük aklımla altından kalkmam mümkün olmadı, kalbim okyanus kadar olsa da “bu böyle”. Koku, ezel hatırası olduğunu hissettiğim manada beni ilgilendiriyor. Hatırladığım doğrudur. Ama bu kadar kuvvetle hatırladığım ama bir türlü tanıyıp da adını koyamadığım şey nedir? Bir de tabii o meşhur hadis. Bunlar çok önemli şeyler. Kadın, koku ve namaz. En ucuz esanslar dahil bütün güzel kokuları seviyorum. Suyu hatırlatan mavi kokuları çok çok seviyorum. Ama filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.

Yazılan her yazı bir sonrakini getirir ‘yazıcı‘ için. Hep eksik kalan bir şeyler vardır. Bu yüzden tekrar başka yazılarda vücut bulur ‘yazıcı‘. Siz ‘İsimle Ateş Arasında’ kendinizi tamamladığınızı hissediyor musunuz? Yoksa Numan’ın öyküsü sürecek mi?

Numan’ın öyküsü sürecek mi? Bu güzel. Eğer kastettiğiniz şey benim anladığım şeyse çok güzel bu soru. Anladım ki ırmaklar denize kavuşmayınca sükunet olmazmış. Numan’ın öyküsü sürecek, adı Numan olmasa da ve yazıcı her yazdığını yazmazsa öleceğini zannedecek, sonra yazdıktan sonra hiçbir şey yazamamış olduğunu fark edecek, yazdıklarını ve şimdilerde garip bir saplantıyla -biri hariç- bütün okuduklarını yakmayı arzu edecek. Sular durulacak gibi görünmüyor. Hem kim bilir belki Nihade’nin de okumadığımız bir beşinci defteri vardır bir köşede!

“Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı.”

Hayatımıza giren ve bize acı veren şeylere bir isim bulabildiğimiz için mi acı çekeriz? İsmi olmayanın acısı da olmaz mı?

Ben tam tersini düşünüyorum. Belki Numan ile en çok benzeştiğim nokta ve bütün yazıcılar gibi beni de şair kılan nokta hali isimlendirme isteğimiz. Hali isimlendirdiğim an benim acım azalıyor. Çünkü isim kelamın sahası o da aklın. Böylece cinnetten şuura gerçekleştirilen bir sıçrama sahibini koruyor. Söylemiştim, intihar Werther’in payına düşer Goethe yazar kurtulur. Belki içimde şairlere yönelik büyük saygıya rağmen tetik duran bir noktanın varlığı da bu bilgiden kaynaklanmaktadır. Cinnete talip dahası mecnun olanın şiirle işi olamaz. Ezcümle Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı. Ama o ismi bulamadı ve yandı gitti.

“Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet”

Aşkın mı yoksa aklın yolundan gitmek mi daha çok kanatır yaraları?

Dengeden filan bahsetmeyeceğim, denge burada sevmediğim kelime. Aşksa aşk, akılsa akıl. Teslimiyet kurtarır. Arada kalmışlık yakar kül eder. Ama birinin lisanına teslim olmalı. Lakin bu insanın doğası gereği neredeyse imkansız görünüyor. Şimdilerde, hayatımda hiçbir zaman olmadığı kadar çok fark ediyorum insanın yaradılışındaki çift kutupluluğu. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. “O diyorsa doğru diyordur” teslimiyeti. Fakat isimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten. Ama, yine de ama demeden olmuyor. Yani şu; Ebubekir’i Sıddiyk kılan da Peygamber’in sır’atindeki istikamet, o değil miydi? Düşünsenize neden onca yalancı peygambere değil de adı Ahmed ü Mahmud u Muhammed olana bu teslimiyet? Öyleyse aşkın pazarında aklın yeri yok ama. Ama… Yine de siz bilirsiniz.

Yusuf ile Züleyhalar, Leyla ile Mecnunlar sadece romanların satır aralarında mı kaldı? Yoksa aşkın bilgisayar klavyeleri ve telefon tuşlarıyla paylaşıldığı çağda hala aşk var mı?

Yo, bu konuda iyimserim ben. Aşkın her devirde var olduğundan kuvvetle eminim. Ölüm gibi hep de var olacak. Kültürü farklı olacak belki, arazı değişecek ama cevheri hep aynı. Aşkın problemi devirle dönemle ilgili değil. Onun problemleri kendi yapısından, bir mahluk ise, ki öyledir, onun hilkatinden kaynaklanıyor.

“Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense gül bahçesi.”

Ateş yani var olanı yok eden -aşıkın içini kavuran- yok ederken büyüttüğü acıyla sahibini nasıl götürür mutlak aşka?

Ateş iki türlü galiba. Biri yakar kül eder, hû yangını. Aşkınlık ateşi. Diğeri ise tekrarlanıp durur. Tekrarlana duran ateş cehennem ateşidir. Onun aşılması yok. Her defasında yeni ten verilir ki yeniden yansınlar. Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense gül bahçesi.

Yaşadığımız hayatın gerçek olmadığı bilinen bir şey. Yaşananlar ve bu maddi dünya fani. Bir gün her şey bitecek ve biz rüyadan uyanacağız. Bu yüzden somut olarak yaşadıklarımız değil, soyut olarak hissettiklerimiz gerçek aslında. Aşklar, nefretler, sevgiler, sadakat.. Bir de yaşarken gördüğümüz rüyalar ile sizin gibi ‘yazıcı’ların bizi götürdüğü dünyalar. Yaşadığımız alem, rüyalar ve romanlar… Denge nasıl kurulmalı sizce? Bir denge kurulabilir mi?

Yaşadığımız hayat rüya hükmündedir doğru. “Rüya bütün çektiğimiz rüya kahrım rüya zindan”. Fakat burada ince bir nokta var. Ben uzun yıllar bu dünyadaki acıları, rüyada parmağıma batan bir dikenin verdiği kadar hükümlü yani hükümsüz farz ettim. Bir noktaya kadar doğru. Ama o rüya hükmündeki hayat, bu oyun ve eğlence alanı olan dünya, asıl yurdun temel belirleyicisi. O zaman tamam rüya, ama hafifsenmemesi gereken, hükmü olan bir rüya. Yusuf’un rüyası kadar sahih bir rüya. Denge bunu fark edebilmekte galiba.

– “Hikayeyle de hayatla da mücadelem var, anlıyorum.” İkisinin arasında bir yer yok mu? Arafta kalmaya bu yüzden mi mahkum ‘yazıcı’?

Bilmem ki, ben de bilmiyorum ki. Hayatın ve hikâyenin arasında öyle ince bir tül peçe var ki. İnsan hangisini yazdığını şaşırabiliyor ve böyle bir anda artık hikayelerinin kontrolünü de kaybedebiliyor.

“Sevilen bir kadın can demekti. Bu yüzden en çok cânım denirdi ona ortasında bir eliflik nefes hacmiyle. Ve can artık bir yeniçerinin hayatında feda edilmesi gereken değil esirgenmesi gereken bir şey olurdu. Bu yüzden korkar olmuştuk ölmekten” diyor kitabınızda yeniçeriler. Ölmek iki kişi olunca neden zor gelir?

Sevilen bir kadına adanan bir can, artık sahibinin olmaktan çıkmış demektir. Devredilen bir yaşam ve kendi için değil o için yaşanan bir hayat. Eğer böyleyse ölüm hakkınız da sizden alınmıştır. Ve can artık sizin kendiniz için değil sevdiğiniz için korunması gereken bir şey olmuştur. Hani şu gibi: Sana bir şey olursa, sana hakkımı helâl etmem. Hoş doğrusu!

“İsimle Ateş Arasında” romanınızda Nihade, çok da belli olmayan bir yere gidiyor. Sanki kaybolmuş gibi. Ve siz romanın sonunda da söylemiyorsunuz nereye gittiğini. Bu yüzden Numan (belki de Mansur demek gerekir)’ın hissettiği o belirsizlik duygusunu daha çok acıtıyor okuyucuyu. Sizce daha çok böyle belirsizlikler mi, yoksa belirli bir acı mı yangın çıkmasına neden olan?

Nihade’nin belirsizliği Numan’ın yangınının ana nedeni. Çünkü uğrunda o kadar çok şey feda edilmiş. Şer’î manada değilse de kalbî manada bir ihanetin yükünü yüklenerek geliyor Numan ona. Bazı şeyler yasal olabilir ama kalbin yasalarıyla çelişir. Bir Nur’un acısı üzerine kurulan bir Nihade vuslatı. Uğrunda bu kadar çok şey feda edilenin belirsizliği, onun her şeyi sıfırladığı bir ihanet anlamına gelir. Şahıslara değil bizatihi aşkın kendisine ihanet anlamına. Ve her şeyin hiç de olmamış olmadığı anlamına gelir. Belirli bir acının nedeni olan şey Numan’ı daha az acıtırdı. Şüphe yok ki Nihade yok olduğu o günlerde, arabesk bir kurguyla, diyelim Mansur’un mezarına ve hadi yine diyelim ölmemiş olsun, Mansur’a gidiyor olsaydı, bir ihanetle girmiş olsaydı Numan’ın defterine, onu bu kadar çok acıtmazdı. Numan’ı bu kadar çok acıtan şey uğrunda o kadar çok şey feda edilen kadının kayıtsızlığı, aşkın ölmesine bile bile göz yumması. Numan’ın bütün bu sağanak altında, bu hücumlar altında kalmasına izin vermesi. Bu korkunç bir yangın ve hiçbir şey Numan’ı bundan daha fazla yakamazdı. Böyle bir yangını ancak böyle bir belirsizlik çıkarabilirdi.

Romanın sonunda İstanbul’da çıkarılan o büyük yangın, bir şekilde söndürülüyor. Peki Numan’ın ve Numan’ların, Yusufların yangını söner mi bir gün?

Yusuflar’ın yangını farklı. O yangın bu dünya için de öte dünya için de müjde hükmündedir. Sıradan bir fert olarak Numan’ın yangını ise, onun hesabı büyük mahkemeye kalmıştır. Doğrusunu ancak Allah bilir.

Beşikdüzü Öğretmen Lisesi Dergisi: Kilim, nr. 3, mayıs-haziran 2003 (Genel)

*Yaptığınız çalışmalarla, yayımlanmış eserlerinizle birçok başarıya imza attınız. Bu başarınızın altında neler gizli, bize başarı öykünüzü anlatır mısınız?

*Yazıcı için anlaşılmak, hikayenin en önemli parçası. Ve ki sizler, henüz lise sıralarındaki gençler tarafından başarılı olarak tanımlanmak ise hikayenin çok güzel bir parçası. Çünkü bu tanım, anlaşılmış olmak, hem de liseli gençler tarafından anlaşılmış olmak anlamına geliyor. Başarı sebebine gelince, gözün kendisini görme imkânı yok ama eğer bir sebep, en önemli bir sebep göstermemiz gerekiyorsa “samimiyet” diyebilirim. Ne anlattımsa hissettiğimi ve inandığımı anlattım. Hiçbir şeyi “yazı olsun” diye yazmadım. Ancak şunu da işaret etmeli ki kastettiğim samimiyet, edebi eserin azami derecede işlenmesi gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.

*Osmanlı İmparatorluğunun sizin kitaplarınızda ayrı bir yeri var. Bu anlamda kaynak açısından daha zengin bir şehir olan İstanbul’u size daha çok yakıştırıyoruz. Neden Trabzon’u tercih ediyorsunuz? Malzeme açısından sıkıntı çekmiyor musunuz?

*Bana en çok sorulan sorulardan biri bu. Neden Trabzon? Özel bir seçim değil. Kaderimin beni bağladığı şehir diyelim, bana sormadan. Kaderime söz geçirebileceğim kadar büyüdüğümde ise vakit bir hayli geç olmuştu. İstanbulsuzluk da bir kader. Malzeme sıkıntısını gidermek çok zor değil. Bunu başarmak mümkün. Bir de güvercinin uçmak için hava boşluklarından şikayet ettiğini, bu boşluklar olmasa daha rahat uçabileceğini zannettiğini hatırlayalım. Lakin aslında hava boşlukları onun hız kazanmasına neden olur. Demek istediğim şu ki İstanbulsuzluk beni besleyen saikler arasında. Ama yine de isterdim. İstanbul’da yaşamayı isterdim.

*Kitaplarınızda ilgimizi çeken bir takım simgelerin önemli yer tuttuğunu görüyoruz. Derinlik sizin için önemli. Farklı bir bakış açınız var. Neden simgeler kullanıyorsunuz? (Mesela Nun Masalları, Mor Mürekkep, mim, elif gibi).

*Evren karşısında durduğum bir nokta var. Ve bu duruş noktasının gelenek ile bağlantılı olduğu aşikar. Sözünü ettiğiniz simgeler geleneksel bir dünyanın simgeleridir. Nun, mim, elif.. ve diğerleri. Eski alfabe. Ve onun temsil ettiği kıymetler. O kıymetlerle günün kıymetleri arasında gerçekleştirilebilecek bir geçiş yorumu denemesi.

*Siz aynı zamanda bir öğreticisiniz. Neden öğretici olmayı seçtiniz? Hangi yönünüz ağır basıyor? Akademik yönünüzle duygusal yönünüzü nasıl dengeliyorsunuz?

*Akademisyenliğimin temsil ettiği kıymet “bilim”dir. Öğreticilik bunun arkadan gelen kısmı. Hayat karşısında sürekli huzursuzluk duyan ruh, sorularının cevabını bulmak, ruhunun doygunluğunu sağlamak ister ve belli kapıları çalar. Sanat, felsefe, bilim, din… Bilimin hayatımda tuttuğu yer, ruha kendi gerçeğini hatırlatacak bir vasıta olarak ona yönelmiş olmamla izah edilebilir. Fakat tek başına yetmedi. Sanatkarlığım bu arayış devamlılığının ifadesi. Demem o ki bilimde de sanatta da aradığım, ruhun bir haddi aştıktan sonra kendi gerçeği ile yüz yüze geldiğinde hissettiği doyum. Aşkınlık hali. Hatırlamanın hazzı. Bu yüzden ilk anda bağdaşmazmış gibi görünen bilim ve sanat, ruha sağladıkları doyum itibarıyle bağdaşabilir. Ve bu çok önemli bir bağdaşma.

*Kitaplarınızda beşeri aşkı bitimli kılarak ilahi aşka yönlendirmişsiniz kahramanları. Sizce günümüzün böyle kavramlara uzak olan gençliği bunu anlayabilir mi? Bugünü insanında böyle bir geçişi görebilir miyiz? Bu kadar yoğun yaşarlar mı?

*İnsan ruhunun gerçeğinin dünü bugünü olmaz. Bana bu soruyu soruyorsanız anlıyorsunuz demektir. Böyle bir geçişe insan ruhu müsaittir. Ama kapasite kullanılır ya da kullanılmaz., o ayrı konu. Unutmuşsam bir zamanlar hatırlamışım demektir.

*Felsefe ile tasavvufun sizde çok iyi yoğrulduğunu görüyoruz. Bize bu konudaki düşüncelerinizi açıklar mısınız? (Yusuf ile Züleyha’daki mağara ideası, son kitapta da ruhların birbirini tanıma fikri).

*Ezel tanışıklığı, en güzel ifadesini Mevlâna’da bulan hatırlama kavramı, varlığın tasavvufi ölçekte yorumu… Bütün bunlar, benim biraz evvel de sözünü ettiğim huzursuzluğu taşıyan ruhumla cevaplamaya çalıştığım varlık sorunsalına verdiğim cevaplar. Ben çıkış yolunu, bütün bir izahın yolunu böyle bulabildim. Başka türlü verdiğim cevaplar hep yarım kaldı. Ruhumun ve aklımın bir tarafı ancak böyle üşümüyor. Eflatun’un mağara ideasını da bu bütünle ilişkisi oranında önemsiyorum. Varlığın, gördüğümüz ve yaşadığımız hayat ile sınırlı olmadığını artık çok iyi biliyorum. Kendi varlığımda, akılcılığın ve deneyselliğin çıkamayacağı yükseklere çıkan bir yanın varlığını fark etmekten çok mutluyum.

*Okuyucu kitlenizi anlatabilir misiniz? Özellikle istediğiniz bir kitle var mı? Yoksa sanat sanat içindir diyerek okuyucunun sizi mi bulmasını istersiniz?

*Sevgili Tuba, sanatkar sorumsuz değildir, sanatın da sorumluluğu vardır. Hem de yüksek bir sorumluluktur bu. Gerçeği işaret etmesi gerekir. Fakat gerçeği işaret eden sanatkarın, kendi lisanını konuşma özgürlüğü vardır. Kimse ondan kuru öğreticilik beklemesin. Bu manada ilgisine talip olduğum okuyucu kitlesi az çok entelektüel bir kitledir. Üniversite ve üzeri. Ve ki okuduğunu salt mantıksallığın kalıpları ile sınırlamaması, alışılmamış olan kendisine anlatıldığı zaman tepki duymak yerine düşünmeyi, fedakarlığı, bir kez daha okumayı göze alması, bir de böyle düşünelim demeyi başarabilmesi, yazar ile birlikte bir yolculuğu talep etmesi gerekir. Bu noktada yazar okuyucu kitlesini seçer. Her yazar her okuyucuya göre değildir, her okuyucunun her yazara göre olmadığı gibi. Yazarlar ve okuyucular birbirini arar ve bulur. Ben bu kitleyi bulabildim mi? Evet, dar fakat derin bir okuyucu kitlemin varlığını fark ediyorum.

*Son kitabınız İsimle Ateş arasında. Farklı bir roman tekniği ile tanıştırdı bizi. Neden böyle bir teknik? Ve nasıl oluştu? Biraz anlatabilir misiniz?

*İsimle Ateş Arasında, anlatmak istediğim şeyin, içimdeki şeyin mahiyeti ve hacmiyle ilgili olarak farklı bir roman tekniğiyle geldi. Başka türlü anlatmam mümkün değildi. Sizin dikkatinizi çeken şey, öyle zannediyorum ki üst üste oturtulmuş üç ayrı katmanın varlığı. Bir, Osmanlı tarihi önünde yeniçerilerin hikayesi. İki, Numan ile Nihade’nin hikayesi. Ve üç, hepsinin üzerinde daha gevşek ilgilerle bu iki hikayeye bağlanana on iki küçük hikayenin oluşturduğu katman. Dikkatli bir okuma daha derinde akan bir ırmakta bütün bu hikayeleri birbirine bağlayabilir. Bunun dışında bölümlerin bağımsız okunma şansları da var. Ki romanın sınırları burada zorlanıyor. Belki bir hikayecinin yazdığı bir roman olduğundan. Çünkü hikayecinin ve romancının hayata bakış ve onu ifade ediş tarzları fevkalade farklı. Bu duruşu da memnuniyetle kabulleniyorum ben.

*Hissettiğiniz şeyleri mi yazarsınız? Hayal gücü diyorsanız bu kadar canlı bir anlatım tekniğine nasıl ulaştınız?

*Yazdıklarımın hepsini yaşamadım elbet. Ama yazdığım her şeyin kalbimin ölçeğinde hissedilirlik payı vardır. Empati! Samimiyetten kastim bu. Bir kez olsun yanmayanın sadece hayal ederek yangını anlatması mümkün mü?

*Son olarak eğitim konusunda fikirlerinizi almak istiyoruz. Bir imkan sağlansa, bu alanda nasıl bir yenilik yaparsınız?

*Bütün dünya sanayi devriminden bu yana, Türkiye Tanzimat’tan bu yana, positivist, rasyonalist bir süreçten geçiyor. Değer ölçüleri iktisat, ekonomi, madde ve akılcılıktan (dikkat edin akıl demiyorum, akılcılık diyorum ve bunlar farklı şeyler) yana. Bunlar insan gerçeğinin ve ihtiyaçlarının bir yanını doyurmaya yetebilir. Ancak diğer yan eksik kalıyor. Kelebeğin kanatlarından biri kopuyor. İmkanım olsaydı bu tek yanlı gidişata dur diyecek bir eğitim sistemi geliştirmek ve öğrencilerin ekonomik endişe ve gelecek sıkıntısı düşünmeden de sosyoloji, felsefe, psikoloji okumak isteyecekleri, psikoloji, arkeoloji, tarih… okumanın da bir saygınlık ve statü nedeni olarak değerlendirileceği bir eğitim sistemi oluşturmak isterdim. Yani ki döviz kurları kadar mağara ideasının da tartışıldığı, okumanın okuyana “ayrıcalık sağlamayacak kadar” yaygınlaştığı bir Türkiye isterdim. Ve bunu sağlayacak bir sistem. Ancak son yıllarda toplumumuzda “okumayanın itibar görmediği” bir atmosfer sezmekteyim. Ve bu sevindirici.

Sultan Dergisi, Mayıs 2003 (Genel, İsimle Ateş Arasında ağırlıklı)

1*Mavi, filbahri, hattat… İlk aklınıza gelen sözler nelerdir? Mavi nedir sizce, filbahri, hattat?

1*Mavi: Suya yakamoz bırakan mavi yıldız, bir benim gördüğüm ve dahi bir benim kaybettiğim.

Filbahri: Uzak, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar, ezel kadar uzak ve çok yakıcı bir hatıra.

Hattat: İncecik, dal gibi, fidan gibi bir siluet, karanlıktan gelip yine karanlığa karışıp giden.

2*Aşkların mı yoksa devletlerin mi ömrü daha uzun sürer?

2*İkisinin de doğması, büyümesi ve ölmesi var, Doğması büyümesi ve ölmesi olmayanı unutmasın insanlar diye böyle.

3*Şu anda Osmanlı döneminde yasıyor olsaydınız, hangi konumda, kim olmak isterdiniz?

3*Bu, benim öğrencilerimle oynadığım bir oyun. Genellikle Tanpınar derslerinde oynarız bu oyunu. Bir zaman makinesi icad edilse nereye, ne zamana gideriz? Her biri arzularını sıralar. Sonra bana sorarlar, ya siz hocam? Ben tek zamanla yetinemem çok zamana gitmek isterim. Evvela kuruluş olarak adlandırılan döneme gitmek istediğimi söylerim onlara. Bu arzum son senelerde belirginleşti. Özellikle isim ateşin yazılma sürecinde. Henüz kentlileşmemiş bozkır ruhunun İslamiyet rüzgarıyla aniden karşılaşmasından doğan korkunç bir şey. Üstelik bu içimdeki duyguyu o günlerde elime geçen bir CD vardı, Kültür Bakanlığı’nın Katkılarıyla Tika tarafından çıkarılmış Orta Asya’dan Balkanlar’a Türk Dünyası Müzikleri, onun … parçasında tam anlamıyla hissettim. Bozkır yangınından o kıraçlıktan o ezilen sertlikten öyle serin öyle zarif  öyle hatırlatıcı bir rüzgar geçiyordu ki ürpertici. Kıraç toprakla yağmurun buluşması ve o bir benzeri daha olmayan yakışması gibi. İslamiyet ve Türklüğün buluşmasını ve uyuşmasını bundan daha iyi ifade eden ne bir kitap okudum ne bir resim gördüm ne başka bir şey. Herkese dinletmek istiyorum. Ayrıca on altıncı asır ihtişamı. Kanuni, Sinan, Süleyman. E tabi bir de Hürrem. O atmosferi de solumak isterdim. Fakat bütün bunların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlının, ikindi güneşi. Trajedi. Ne çare kader! On yedinci asra gitmek isterdim. III. Mustafa. Fazla bir şey değil, bir şubat akşamüstünde boğazın sularına yakın bir yerlerde, gemilere de yakın olsun, gökyüzü gri hatta kurşuni olsun, kar da yağmaya başlasın. Ben Üsküdar’da olayım. Ayazma camiine yakın olayım. Kar aniden tane tane yağmaya başlasın. Rüzgar dondurabilir mahzuru yok.

Ama bütün bunları yaşarken yanımda yirmi birinci asra ait bilincim de olsun. Yani bu akılla bu bilinçle bütün bunlar olsun. Yoksa on yedinci asıda yaşayan bir yirmi birinci asırlı olduğumu bilmezsem yaşadığımı nereden bileceğim? Tanpınar derslerimiz de genellikle zaten bu cümleyle biter. Ve öğrencilerime bilinç olmazsa hiçbir şey de olmayacağını ikaz ederim. Örneğin biz şimdi yirmi birinci asırda, bir zaman makinesi icad edilmiş de yirmi birinci asra gönderilmiş yirmi dördüncü asırlılar isek? Ve bunu bilmiyorsak? Ne olacak o zaman? Bu oyun sonsuz açılımlarla süre gider. Örneğin bugünki giysilerimle Topkapu’nun kapısında zuhur ettiğim anda hazirunun (ki her halde kapıcılar, yeniçeriler, halk ve belki sarayından çıkmak üzere olan padişah olur hazirun dediğim) tepkileri de oyunun en eğlenceli parçasını oluşturur.

4*Sizce günümüzde Osmanlı yeteri kadar biliniyor mu?

4*Hayır tabii ki. Hiç kimse yeteri kadar bilemez. Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma. Tarihin gördüğü Osmanlı da buna dahil. Ama yansımayı önemsemeli. Görüntünün sahibine nispeti vardır. Bu yüzden tarih bütün inanılmazlığına rağmen çok önemli. Daha doğrusu tarihten çok tarihin felsefesi bana önemli geliyor çünkü tarih eğer bir bilinç doğuramıyorsa gelecek için bir faydası yoktur ve o bilinci tarih felsefesi doğurur.

5*Geçmişi yitirdik mi?Yok olan tarih mi, yoksa biz miyiz?

5*Geçmiş bir yandan yitirilir ama bir yandan da yeniden kurula durur. Biteviye. Böylece biz baktığımız yerden bireysel ya da toplumsal ölçekte geçmişi yeniden, işimize geldiği gibi, ihtiyaçlarımıza uyacak şekilde kurar dururuz. Cumhuriyet ilk yılları aydınının geçmişte görmek istediği şey ile günümüz aydınının geçmişte gördüğü şey aynı değildir.

6*Devletlerin kurulma yükselme ve çöküş dönemleri vardır. Eğer aşklar da devletler gibiyse ve her aşkın bir başlangıç ve bitiş noktası varsa, aşklar da devletler gibi o bitiş noktasında sona erer mi? Yoksa bu bitiş ilahi aşka kanatlandığında bir başlangıç  sayılabilir mi? Yani kaybedenler aslında kazananlar midir?

6*Her kaybeden değil ama bazı kaybedenler kazananlardır elbet.

7*Sizce kokuların önemi nereden geliyor? Her insani tanımlayan bir koku var mi ve sizin kokunuz hangisi?

7*Kokuya dair düşüncelerimi, daha önemlisi hissettiklerimi ve ona yüklediğim anlamı isim ateşte geniş biçimde anlattım. Ezel meselesi benim şu dünya alemi anlamak için dört elle sarıldığım kavram. Başka türlü altından kalkamadım, mümkün değil. Koku ezel hatırası olduğunu hissettiğim oranda beni ilgilendiriyor. Bu kadarına kuvvetle hatırladığım ama bir türlü tanıyıp da adını koyamadığım şey nedir? Bir de tabii o meşhur hadis. Bunlar çok önemli şeyler. Kadın, koku ve namaz. Bütün güzel kokuları seviyorum. Suyu hatırlatan mavi kokuları çok çok seviyorum. Ama filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.

8*Yazılan her yazı bir sonrakini getirir ‘yazıcı’ için. hep eksik kalan bir şeyler vardır. Bu yüzden tekrar başka yazılarda vücut bulur ‘yazıcı’. Siz ‘İsimle Ateş Arasında’ kendinizi tamamladığınızı hissediyor musunuz? Yoksa Numan’ın öyküsü sürecek mi?

8*Numan’ın öyküsü sürecek mi? Bu güzel. Eğer kastettiğiniz şey benim anladığım şeyse çok güzel bu soru. Anladım ki ırmaklar denize kavuşmayınca sükunet olmazmış. Numan’ın öyküsü sürecek, adı Numan olmasa da ve yazıcı her yazdığını yazmazsa öleceğini zannedecek sonra yazdıktan sonra hiçbir şey yazamamış olduğunu fark edecek, yazdıklarını ve şimdilerde garip bir saplantıyla -biri hariç- bütün okuduklarını yakmayı arzu edecek. Suları durulacak gibi görünmüyor. Hem kim bilir belki Nihade’nin de okumadığımız bir beşinci defteri vardır bir köşede!?

9*Hayatımıza giren ve bize acı veren şeylere bir isim bulabildiğimiz için mi acı çekeriz? İsmi olmayanın acısı da olmaz mi?

9*ben tam tersini düşünüyorum. Belki Numan ile en çok benzeştiğim nokta ve bütün yazıcılar gibi beni de şair kılan nokta varlığı isimlendirme halimiz, isteğimiz. Varlığı isimlendirdiğim an benim acım azalıyor. Çünkü isim kelamın sahası o da aklın. Böylece cinnetten şuura gerçekleştirilen bir sıçrama sahibini koruyor. Söylemiştim, intihar Werther’in payına düşer >Goethe yazar kurtulur. Belki içimde şairlere yönelik büyük saygıya rağmen tetik duran bir noktanın varlığı da bu bilgiden kaynaklanmaktadır. Cinnet isteyenin şiirle işi olamaz. Ezcümle Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı. Ama o ismi bulamadı ve koyamadı, lyandı gitti.

10*Aşkın mı yoksa aklın yolundan gitmek mi daha çok kanatır yaraları?

10* Teslimiyet kurtarır. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyettir elbet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. O diyorsa doğru diyordur teslimiyeti. Fakat. İsimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten ama yine de ama demeden olmuyor. Yani şu Ebubekir’i sıddiyk kılan da Peygamberin istikametindeki doğruluk o değil milydi? Düşünsenize neden kezzab’a değil de Muhmammed’e bu teslimiyet? Öyleyse aşkın pazarında aklın yeri yok ama . Ama…

11*Yusuf ile Züleyhalar, Leyla ile Mecnunlar sadece romanların satır aralarında mı kaldı? Yoksa aşkın bilgisayar klavyeleri ve telefon tuşlarıyla paylaşıldığı çağda hala aşk var mı?

11*Yo, bu konuda iyimserim ben. Aşkın her devirde var olacağından kuvvetle eminim. Ölüm gibi hep de var olacak. Kültürü farklı olacak belki arazı değişecek ama cevheri hep aynı. Aşkın problemi devirle dönemle ilgili değil. Onun problemleri kendi yapısından, bir mahluk ise onun hilkatinden kaynaklanıyor.

12*Ateş yani var olanı yok eden -aşıkın içini kavuran- yok ederken büyüttüğü acıyla sahibini nasıl götürür mutlak aşka?

12*Ateş ya arınmak için ya ceza için. Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense arınışa, gül bahçesine götürür.

13*Yaşadığımız hayatın gerçek olmadığı bilinen bir gerçek. Yaşananlar ve bu maddi dünya fani. Bir gün her şey bitecek ve biz rüyadan uyanacağız. Bu yüzden somut olarak yaşadıklarımız değil, soyut olarak hissettiklerimiz gerçek aslında. Aşklar, nefretler, sevgiler, sadakat.. Bir de yaşarken gördüğümüz rüyalar ile sizin gibi ‘yazıcı’ların bizi götürdüğü dünyalar. Yaşadığımız alem, rüyalar ve romanlar… Denge nasıl kurulmalı sizce? Bir denge kurulabilir mi?

13*Sanırım.

14*Hikayeyle de hayatla da mücadelem var,anlıyorum.” İkisinin arasında bir yer yok mu? Arafta kalmaya bu yüzden mi mahkum ‘yazıcı’?

14*Yaşadığımız hayat rüya hükmündedir doğru. Fakat burada çok ince bir nokta var. Ben uzun yıllar bu dünyadaki acıları, rüyada parmağıma batan bir dikenin verdiği kadar hükümlü yani hükümsüz ancak farz ettim. Bir noktaya kadar doğru. Ama o rüya hükmündeki hayat, bu oyun ve eğlence alanı olan dünya asıl yurt olan ahiret yurdunun temel belirleyicisi. o zaman tamam rüya, ama hafifsenmemesi gereken, Yusuf’un rüyası kadar sahih bir rüya. Denge bunu fark edebilmekte galiba.

15*”Sevilen bir kadın can demekti. Bu yüzden en çok cânım denirdi ona ortasında bir eliflik nefes hacmiyle. Ve can artık bir yeniçerinin hayatında feda edilmesi gereken değil esirgenmesi gereken bir şey olurdu. Bu yüzden korkar olmuştuk ölmekten” diyor kitabınızda yeniçeriler. Ölmek iki kişi olunca neden zor gelir?

15*İki kişi olunca evet.

16*”İsimle Ateş Arasında” romanınızda Nihade, çok da belli olmayan bir yere gidiyor. Sanki kaybolmuş gibi. Ve siz romanın sonunda da söylemiyorsunuz nereye gittiğini. Bu yüzden Numan (belki de Mansur demek gerekir)’ın hissettiği o belirsizlik duygusunu daha çok acıtıyor okuyucuyu. Sizce daha çok böyle belirsizlikler mi, yoksa belirli bir acı mı yangın çıkmasına neden olan?

16*Nihade’nin belirsizliği Numan’ın yangınının ana nedeni. Çünkü uğrunda o kadar çok şey feda edilmiş. Şüphe yok ki Nihade yok olduğu günlerde diyelim Mansur’un mezarına ve hadi yine diyelim mesela ölmemiş olsun Mansur’a gidiyor olsaydı, bya da bir ihanetle girmiş olsaydı Numan’ın defterine bu kadar çok acımazdı. Numan’ı bu kadar çok acıtan şey uğrunda o kadar çok şey feda edilen kadının kayıtsızlığı, aşkın ölmesine bile bile göz yumması. Numan’a bütün bu sağnak altında, bu hücumlar altında kalmasına izin vermesi. Bu korkunç bir yangın ve hiçbir şey Numan’ı bundan daha fazla yakamazdı. Bir başka erkeğin varlığı bile.

17*Romanın sonunda İstanbul’da çıkarılan o büyük yangın, bir şekilde söndürülüyor. Peki Numan’ın ve Numan’ların, Yusufların yangını söner mi bir gün?

17*Yusufların yangını farklı. Onun yangını bu dünya için de öte dünya için de müjde hükmündedir. Sıradan bir fert olarak Numan’ın yangını ise, onun hesabı büyük mahkemeye kalmıştır.

MISIR, Sezgin; Karanfil, nr.1, Mayıs 2003 (Genel)

l-Trabzon sizin için ne anlam ifade ediyor?Söylediğiniz gibi bulut,deniz ve yağmurdan mı ibaret?

1-Bir kenti bulut, deniz ve yağmurdan ibaret görmek onun sahip olduğu diğer kıymetlere haksızlık gibi görünebilir. Lakin herkesin bir şehirde kendini bulma noktası vardır, kendini gerçekleştirme noktası. O kente eklemlendiğiniz nokta diyelim. Bu manada evet, bu kente kendim olarak eklemlendiğim nokta bulut, deniz ve yağmurdan ibaret. Ve bu azımsanır şey değil.

2-Erzurum’da kaldığınız dört yıllık üniversite hayatının dışında Trabzon dışına hiç çıkmamışsınız.neden Trabzon ‘ dan ayrılmadınız?

2-Bu kenti terk etmek için artık çok geç. Erken sayılabilecek zamanlarda ise ben güçsüzdüm. Koparmayı başaramayacağım kadar derinlere salınmış köklerim oluştu bu toprağın üzerinde şimdi. Bu bir zaaf biliyorum ama olsun. İçimdeki sürgünlerin ve seyahatlerin derinliği dünya üzerindeki emsaline fazlaca bel bağlamamış olmalı. Belki yeteri kadar istememişimdir. Yeteri kadar isteseydim başarırdım şüphesiz. Kader.

3-Nazan BEKİROĞLU renklerle iç içe özellikle son zamanlarda mor deyince akla siz geliyorsunuz.Mor rengi sizin renginiz mi?Mor rengi size neyi çağrıştırıyor?

3-Eşyaya yönelik görsel bir bakış açısına sahip olduğum zahir. Renklere ve biçimlere yönelik bu hassasiyet bir zamanlar ressam olmayı filan düşlemiş bir mizacın varlığına işaret ediyor her halde. Varlığın rengi, kokusu, dokusu benim için önemli. Mor üzerine düşündüklerimi ve “neden mor” değerlendirmesini Mor Mürekkep’teki iki yazıda yapmıştım. Tek cümleye sığacak gibi görünmüyor. Ama benim morumun çocukluğumdan kalma, bilinç gerilerine atılmış izleri var. Biri, katlanmış bir kağıt arasına damlatılan bir damla mor mürekkebin ve dahi öbürü boynu bükük kır menekşesinin moru. Ki morun en güzel tonu odur bence. Belki genç bir kadının masasındaki koku şişelerinden birinin morundan da bahsedilebilir. Annem ya da annemin arkadaşlarından biri. Şu an tam hatırlayamıyorum. Size pek çok sebep sayabilirim. Böyle birçok şeyin birleşmesinden mora ilişkin bir tercih çıkıyor ortaya. Ve ben mesela o kitabın, gazetedeki o köşenin adı Siyah Mürekkep ya da Kırmızı Mürekkep olsa bu soru ile bu kadar çok muhatap olur muydum, bunu merak ediyorum.

4-İnsanın içinde gitmek isteyip de gidemediği yerler bir ukde olarak kahr .Sizin içinizde ukde olarak kalan yer var mıdır?

4-Gitmek istediğim yerlerin hiçbirine gidemedim ki ukde olarak kalmayan bir yer var olsun. Hepsi ukde. Nil’i ve çölüyle Mısır; gülleri ve laleleriyle İsfahan; beyaz geceleri, durmaksızın yağan kar’ı, insanlık tarihinin en cesur fakat en ürpertici deneyimlerinden birine imza atmış insanları, Anna’sı, Raskolnikov’u, Puşkin’i ve nihayet Leningradlığı ile St. Petersburg; tütsüleri, güle dair ustalıkları ile Hindistan; Muhyiddin Arabi’si ve sandal ağaçları ile Şam; on dokuzuncu asrı ile Viyana; ve tabii ki hepsinden evvel, üstün ve farklı olarak Mekke ve Medine…

5-Kimi insanlar ,yaşamak isteyip de yaşayamadıklarını,kimi insanlar da yaşadıklarını yazarlar, siz hangisini yazıyorsunuz?

5-Yaşamak ve yazmak arasında çok ince bir tül peçe var. İncecik bir sınır çizgisi. Ve çok defa insan neyi yazdığını karıştırıyor.

6-Fuat KÔPRÜLÜ ”okumak tembel işidir,güç olan yazmaktır.”diyor.Siz neden güç olanı seçtiniz?

6-Siz yazıyı seçiyor değilseniz de yazı sizi seçiyorsa, yani yazmak ölümcül bir zorunluluğa dönüşüyorsa, üstelik artık yazmak da yetmiyorsa bir seçimden öz edilemez.

7-Edebiyatçı olmanıza rağmen neden tarih üzerine yazıyorsunuz?

7-Tarihten kendimi koparamayacağımı biliyorum. Bunun için özel bir çaba da sarf etmiyorum. Bu gün bir romana başlasam zannederim yine tarihe dönerim. Fakat yazdığım şeyler tarihi gibi görünmekle birlikte beni asıl ilgilendiren insanın dünde, bugünde ve yarında ortak olarak taşıdığı değerleri anlayabilmek. O zaman biraz sükunet buluyorum. Üstelik bir hayli soyutlayıcı bir bakış açısıyla yazdığım metinler tarihi metni ne kadar ifade eder, bundan pek emin değilim.

8-Hikaye yazmaktan roman yazmaya neden geçtiniz?

8-İçimde olup biteni uzun metinlerle daha iyi ifade edebildiğimi fark ettim. Gerçi bazen üç yüz sahifelik bir roman da yetmeyebiliyor ya!

9-Eserlerinizde devrik cümlelere neden yer veriyorsunuz?

9-Devrik cümle, eksiltili cümle. Kısa cümleler. Tezatlar, tekrirler, rücular. Bir üslup özelliği gibi duruyor. Tabii bunları benim değerlendirmem yanılma riski içeriyor elbet ama üslub-ı beyanın aynıyle insan olduğunu, aynı zamanda üslubun muhteva ile mutlak uyumunun söz konusu olduğunu hatırlarsak, yazdıklarımın muhtevasının bu üslubu belirlediğini düşünebiliriz. Ne var bu muhtevada? Her halde heyecan ve duyarlık yanı baskın, irşaddan çok paylaşımı davet eden bir üslup. Yani “bak anlatıyorum dinle ve öğren”den çok “bak ben böyle hissediyorum, sen de aynını hissediyor musun, benim gördüğümü görüyor musun, söyle” diyen bir üslup. Bu paylaşımın kitabi bir üslupla gerekleştirilmesi benim açımdan mümkün değil. Başka türlü anlatmam mümkün değil. Öyle geliyor öyle yazıyorum. Öyle görünmek, öyle onaylanmak istiyorum.

10-Eserlerinizde genel olarak içinizdeki ”ben”i arama çabasında olduğunuz görülüyor.İçinizdeki ”ben”i bulabiliyor musunuz?Bulduğunuza inandığınızda tatmin olabiliyor musunuz?

10-Hayır, asla. Her yazdığımı bitirdiğimde artık hiçbir şey yazamayacağım paniğine, hiçbir şey de yazmamış olduğum yanılsamasıyla aynı anda düşüyorsam, yazının yetmediği bir yer var demektir. Bunu son günlerde çok daha kuvvetle hissediyorum ki sular denize varmayınca durulmazmış. İçim çok dalgalı.

11-Niçin yeniçerileri anlattınız son romanınızda?

11-Onların hikayesi çok trajik. Benimse şefkat yanım çok baskın.Tarihin en şerefli ordusu olarak başlayıp erzel bir kalabalık olarak bitirmiş olmaları karşısında kayıtsız kalmam mümkün değil. Bu ne müthiş bir hikayedir böyle, ne korkunç ne acı bir şey. Buralarda kapılar kapanıyor ve yeni kapılar açılıyor. Bu dünya ile sınırlı bir şey değil bu. Ne olduğunu ben de bilmiyorum ve bu yüzden yazmak acıya dönüşüyor. Bazen ruhumun bedenimi yırtarak bir alev kütlesi ya da buhar topu halinde çıkacağını zannediyorum. Bilenler bilir. Selâm olsun.

12- Yeniçerilerin bozulmasını o dönemdeki mevcut şeylerin bozulmaya başlamasının sonucu olarak görüyorsunuz.Oysa biz bunun tam tenini biliyorduk.Gerçekten yenileri sebep değil de sonuç muydu?Yani balık baştan mı kokmuştu?

12-Elbette ki. Büyük devletlerin hayatında her şey birleşik kaplar esasına bağlıdır. Sosyal, siyasi, ekonomik hayat bir bütünlük içinde yükselir ve bozulur. Onun için ayetle sabit, devletlerin de eceli vardır ve bunu bir saniye öne ya da arkaya almanın imkânı yoktur. Bir Süleymaniye daha yapılabilir mi, sorusunun meşhur cevabını hatırlarsınız: Yapılır ama bir Sinan bir de Süleyman lâzım. Yani Sinan tek başına Süleymaniye için yeterli değil. O hayatın, o ekonominin, o ekonomiyi doğuran siyasetin, o Muhteşem dehanın, o âşık padişahın da geri gelmesi lazım.

13-”İsimle ateş arasında ”’anlattığım hikayeleri ben uydurdum fakat daha yüksekte duran bir gerçeği İşaret etmek için uydurdum’ diyorsunuz.Gerçeği başka türlü anlatamaz mıydınız?

13-Tabii. Bu soruyu daha önceleri de çok cevapladım. Sanat ilk bakışta kurgudur. Anlattığınız, en kestirme ifadesi ile “yalan”dır. Ama daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenmiş bir yalandır bu. Nezuka ve annesi yaşamadı. Yalan. Ama Nezuka ve annesi gibileri yaşadı ve onların acısı yalan değildir ve bu daha yukarıda duran bir gerçekliktir. Bu noktaya varıldı mı artık kurgunun yalanlığı sorgulanmaz çünkü o en fazla doğruyu söylemektedir artık.

15-Şiir yazmayı hiç düşündünüz mü? Yazdığınız şiirler varsa bunları ileride bir kitap haline getirmeyi düşünüyor musunuz?

15-Şiir, sanatların sultanıdır ve ben de herkes gibi şiir yazarak başlayanlardanım. İnsanın doğasında şiire yatkınlık var. Fıtrat şiirseldir. Fakat fıtratın da üstünde fıtrat var galiba. Benimki şiirden çok düzyazıya yatkın çıktı. Lakin gelenekle alakalı bir düzyazının cezbesine düşmüş olmam şiire açık bir kapıyı bende daima var kıldı. Bir gün bir şiir kitabım olacak mı? Hayır asla! Bu, şairlere saygısızlık olur. Benim müteşairliğim öznel tarihçemde şiire gösterdiğim saygının ve sevginin ifadesi bir satırbaşı olarak dursun.

16-Herkesin kendine örnek aldığı,esinlendiği ya da benim şairim dediği birisi vardır. Sizin şairiniz kim ?

16-Hiçbir zaman bir yazarı ya da şairi mutlu edebilecek tutkulu okuyuculardan biri olmadım. Bir yazarı okumakla bütün sorularım cevaplanmadı benim, bütün acılarım durulmadı, kendi ruhumu okur gibi kimseyi okumadım. Ez-cümle ben, çok okurum ama kelimenin o güzel anlamıyla “gerçek okuyucu” değilim. Fakat (Yine de fakat): Çeşitli vesilelerle söyledim benim şairim Sezai Karakoç’tur. Sadece Monna Roza’dan dolayı değil ama. Entelektüel çevrelerde bir dedikodu olmaktan çok da ileri geçmeyen, gelenekten hareketle yazılmış yeni yepyeni bir şiirin tesadüfi olmayan bilinçli örneklerini verdiği için. Bu manada mutlaka ve mutlaka gelenekten faydalanması ama galiba en az da geleneğe benzemesi gereken yeni Türk şiirinin geldiği son noktadır Sezai Bey. Ve dahi o, bunu yaparken bir şair olarak, ne herkesin anlayabileceği kalıplaşmış imajların önünde durur ne de okuyucu muhayyilesinin çözmeyi reddedeceği kadar alışılmadık imajların arkasına sığınır. Suda açılan halkalar gibi vasattan en entelektüele kadar herkesin kendi nasibine göre alacağı bir şeyler sunarak şairdir.

17-Bir şeyler yazmak için ilhamı beklemek şart mıdır?ilhamın başlayınca mı gelir,yoksa başlamaya bir sebep midir?

17-Hikâye ve roman için ben ilhamın, yazı için olmazsa olmazına inanan yazarlardanım. Bir şey söylemem için, yazıcı hacmince kalbime bir haber inmiş, bir aydınlık doğmuş olması gerekir. Çünkü biraz evvel söylemiştim, yazı yazmamın nedeni anlatmak değil, paylaşmak. Öğretmek değil öğrenmek. Hatırlamak. Fakat ondan sonra alabildiğine ciddi ve sorumluluk isteyen bir çalışma dönemi gelir. Dil ve teknikle ilgili meşakkatli günlerdir bunlar. Öyle görünüyor ki ilhamı önemseyen ama ilhamla sınırlı kalmayan bir anlayışa sahibim.

18-Divan edebiyatı gün geçtikçe kan kaybediyor .Bunun sebebi sizce ne olabilir?

18-“Divan edebiyatı kan kaybediyor”dan kastınız, kendisi olarak yaşanması ve yazılması gereken bir Divan edebiyatı ise bunda şaşılacak bir şey yok. Hayat değişmiştir, insan değişmiştir ve Divan edebiyatının tek başına edebiyat gündemini işgal etmesini beklemek aşırı iyimserlik olur. Fuzuli gazellerini ancak Fuzuli’nin hayatını ve Fuzuli’nin zamanını yaşayan biri yazabilir. Ama olması gereken, Divan edebiyatıyla genetik kodlanmada ilişkisini kesmemiş bir yeni edebiyat ise, ki öyledir, işte bu ilişkinin bilinçli olarak kurulup kurulamadığına bakmak gerekir. Tanzimat’tan bu yana, Namık Kemal’den bu yana Divan edebiyatının bir cenaze olarak kaldırılma çabaları vakıadır. Cumhuriyet redd-i miras ile işe başlar. Bu maceranın varış noktası toplumsal bilinç yaralanmasıdır elbet. Sözünü ettiğim genetik kodlanmada bir sekte söz konusudur. Sebebi, sonucu, bahanesi bundan ibaret.

19-Şu anda üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap var mı?Y oksa biraz ara vermeyi mi düşünüyorsunuz?

19-Şu anda üzerinde düşündüğüm ve okuduğum meseleler var. Henüz yazmaya başlamadım.

20-sizce mutlaka okunması gereken kitap yada kitaplar hangileridir? Okuduğunuzda sizi en çok etkileyen kitap hangisidir?

20-Klasiklerden başlamak iyi olur her halde. Sonra suda halkalar gibi genişletmeli. Fikir eserlerine ve denemelere geçmeli. Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Hatıralar’ından daha fazla etkilendiğim bir kitap hatırlamıyorum. Suç ve Ceza, Wılde’ın küçük hikayeleri. Tolstoy’un Anna Karenina…

21-Sinema ve tiyatro gibi sosyal etkinliklerle ilgileniyor musunuz?

21-Evet daha çok sinema. Ancak kaç film içinde birisinin sizin dünyanızda karşılığı var? İyi bir film için kaç kötü film seyretmek zorunda kalıyorsunuz? Gittiğim filmler içinde son olarak beğendiğim Sibirya Berberi oldu. Rus olan her şeye karşı kuvvetli bir cazibenin içine düştüğüm doğru. Sanırım Sibirya Berberi’nde bu cazibe ile karşılaştım. Görsel olarak tam bir romans dili. Lakin ikinci yarısında film romanstan bambaşka bir şeye dönüşüyor. Bir yanıyla Dosto.’nun Omsk macerasını da içeren sahneler. Bunlar çok etkileyici ve bende karşılığı olan sahneler. Belki bu yüzden bazı eleştirmenler tarafından kıyasıya eleştirilen Sibirya Berberi’ni bu kadar sevdim. Filmde en çok etkilendiğim şey ise Çarlık ordusunun parlak subay namzedi delikanlının, “bir kadın yüzünden neydi ne oldu” macerası ve bunu doğuran nedenler oldu. Bir de galiba aşkı her zaman sevenin değil de bazen hatta belki en fazla emek sarf edenin müstahak olduğunun onayımı oldu. Neticede delikanlının refakatinde Sibirya’ya giden muammalı Jane değil de, gizli, saklı ve silik âşık hizmetçi kız oldu. Tiyatroya karşı bir protestom vardı. Uzun zamandan beri tiyatroya gitmiyordum. Fakat son sezon büyük kızıma refakat gayesiyle olsun iki oyun izledim. Söz Veriyorum ve Bahar Noktası. Bahar Noktası Shakespeare’in ünlü Bir Yaz Gecesi Rüyası. Can Yücel çevirisi. Oyunda oyunun kendisinden ziyade Can Yücel çevirisindeki mükemmeliyetle ilgilendim diyebilirim. Çok başarılı, çok vukuflu bir çeviriydi.

22- Türkçe’yi neden ilköğretimden başlayarak üniversitelere kadar zorunlu ders olarak okutuyoruz! Başka bir ülkede bunun örneği var mıdır?

22-Üniversiteye kadar dil probleminin halledilmiş olması gerekir. Üniversitelerdeki Türk Dili, Yazılı Anlatım ya da Sözlü Anlatım derslerinin gayesine asla ulaşmadığını bu işin içinden birisi olarak biliyorum, bu dersi veren herkesin de bildiği gibi. Üniversite öğrencisine hâlâ dilekçe, mektup, rapor, tutanak yazmayı öğretmeye çalışıyorsanız ve üstelik öğretemiyorsanız, bir yerlerde bir şeyler eksik kalmış demektir. Belki anadil bilincini uyanık tutacak bir ders makul olabilir ama bu müfredatla bu uygulamayla değil. Dilim dilim, benim güzel dilim, sloganlarıyla hiç değil. Birleşik kaplar örneği bizim için de geçerlidir.

23-K.T.Ü sizin için son nokta mı? Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerdeki üniversitelere gitmeyi düşündünüz mü? Böyle bir teklif aldınız mı?

23-Bunu Allah bilir. Fakat varsa hayatımın bundan sonrasını akademisyenliğimden daha ziyade yazarlığımın yönlendireceğini zannediyorum. Büyük şehirlerden özel üniversitelerden teklifler var elbet fakat şimdilik iki kızımın tahsillerinin mecrasına girmesini beklemem gerekiyor, kendi mekan düzenlememi ancak onlara göre gerçekleştirebilirim. Birisi üniversite sınavlarına hazırlanan diğeri Fen Lisesi gibi çok ağır bir programın yükünün altına girmiş iki kız çocuğunu kendi isteklerime göre yönlendiremem, büyük haksızlık ve günah olur. Anne yüreğim buna dayanmaz. Fakat laf aramızda ikisinin de üniversiteye geçtiği gün bir dünya seyahatine çıkmayı da düşünmüyor değilim hani. Bunu onlara da söylüyorum gülüşüyoruz.

24- Takip ettiğiniz dergiler var mı? Son zamanlarda çıkan edebiyat dergileri sizce yeterli mi?

24-Epeyce dergi okuyorum. Hiçbir şey okumadığım garip reddiye dönemleri hariç her ay sanırım okuduğum dergi sayısı otuzu buluyor. Aldıklarım, abone olduklarım, gönderilenler. Sanat, edebiyat, tarih, düşünce. siyaset dergileri. Düzensiz olarak okuduklarımla bu sayı elliyi bile bulabilir. O kadar dergi çıkıyor mu? Çıkıyor. Ama bir o kadarı da batıyor. Yeterliler mi? Hayır, topyekûn bir yeterlikten bahsedemeyiz. Fakat bazen bir dergi bütün bir döneminin şerefini kurtarır. Sözgelimi bir zamanların Dergâh’ı gibi şimdinin Dergâh’ı da böyledir. Ayrıca ben taşra dergilerini de çok seviyorum. Ama baskı kalitesinin belirli bir haddin üzerine çıkmış olması kaydıyla. Kötü baskılara pek tahammülüm yok. Bu her halde mükemmeliyetçiliğimden kaynaklanıyor. Bu manada şimdilerde Yitik Düşler, bir zamanlar Martı, İkindi Yazları böyle. Bir sürü çok güzel taşra dergileri var/dı.

25-Bursa deyince aklınıza ne geliyor? Bursa’ya gitmeyi hiç düşündünüz mü?

25-Bursa’yı iki kez gördüm. İkisinde de geceye kalmadan İstanbul’a döndük. Dar zamanlara sığdırılmıştı her şey. Aklıma çok şey geliyor ki hepsi neticede aynı kapıya çıkıyor. O kapı da dünyanın bittiği başka bir dünyanın başladığı yer. Muradiye caminin mermer şadırvanında alnımı serinlettiğim ve bir kapının önünde büyülenmiş gibi dona kaldığım kavurucu bir Ağustos ikindisi. Anlatılır gibi değil. Sonra bir sardunya saksısı, bir bardak çay, cam bardakta. Ve muradını alamayanların sonsuzluğu beklediği Muradiye’nin bahçesi. Bir de sarı sapsarı bir ikindi ışığı içinde yüzen bir şehir hatırlıyorum. Bir de otobüsle Bursa’ya gelirken bir bulutun dağa düşmüş gölgesi. Ne kadar çok ağlamıştım Allah’ım. Ki hepsinin içimde karşılığı vardır.

Seyir Defteri, yıl 2, nr.2, Mayıs 2003 (Genel)

1-Ölümcül olmayan, insanın içini kanatmayan yazılar hoşunuza gitmiyor. Havale geçirir gibi mi yazıyorsunuz, çünkü biz okurken havale geçiriyoruz.

1-Fark yok aramızda. Siz nasıl okuyorsanız ben de öyle yazıyorum.

2-Yazmaz iseniz ölüyorsunuz. Ölmemek için yazıyorsunuz. Onca şeye hakim olan cümleye kul: Kalp. Cümlenin söylediği aşikâr söylemediği sır. Kalbin söylediği de sır söylemediği de. Zaten anlatmadıklarınızın cümleyi tamamladığını söylüyorsunuz. Buna rağmen niçin yazıya talipsiniz.

2-Gayesi yazının kendisinden menkul bir sebebe binaen yazıyor olmasam da neden yazdığıma dair bir yığın teori geliştirdim. Hepsi aynı kapıya çıkıyordu son-ucda. Talip olduğum şey yazının kendisi değil. Resimle başlayan, bir yanından akademisyenlikle dallanıp budaklanan bir paraleli var talep maceramın. Yani ki ez-kaza müziğe düşseydi yolum, ben yazar olmak için yaratılmışım, diye vahlanacak değildim. Yolu arıyorsunuz, yol aradığınızı bile bilmeden. Neticede yazı, resim, müzik, bilim, düşünce hep aynı yere götürüyor. O büyük kapının önüne. O kapının önüne varıldığında, o kapıya nisbetle benim gibi ortalama insanlar için, artık yazmak da susmak kadar muteber oluyor. Varlığın mahiyeti hakkında ipucu veren her şey muteberim. Gerisi yalan. Samimiyetimdir ki yazı maceramda hiçbir şey oyun olsun için değildi.

3-Ya okumak? Bir okuma problemi olarak batı tanıyamadığı/okuyamadığı, fizik ötesini yok sayan ya da yok sayıcı bir tanımlamayı benimsediğinden dolayı seküler. Doğu (hikmet dinli) toplumlar fizik ötesini kutsallaştırdığında dolayı tersinden seküler. İslâm ötekileştirmeden kuşatıcı bir bakış sağlıyor/öneriyor. Buna rağmen insanımız okumanın keyfiyetine ilişkin ciddi problemler yaşıyor. Mevlâna’nın pergel metodu geçerliğini koruyor mu?

3-Doğrudur. Pergelin sivri ucu muhkem değilse müteşabihlerin yorumu da imkansızlaşıyor. Problem olarak tesbit ettiğiniz şey,  Müslüman aydının şikayet manzumesi olan şey. Fazla uzağa gitmeye gerek yok sadece Safahat’a bakmak yeterli.  Çözüm için de Akif iyi bir örnek gibi görünüyor. Bana, tamamen şahsi duruş noktama bakıldığında ise kütüphanemdeki kitap sayısını önce on’a indirmek istediğim yerdeyim. Belki ondan sonra kul kelâmı olan o on’un da bir kıymeti harbiyesi kalmayacak.

4-Modern zamanların bilinci yaralı çocuğuna neyi öğütlüyorsunuz? Ufukta gördüğünüz, içimizde özgün bir bahar yaratacak olan. Bir yanım bilge, bir yanım ilim. Bir yanım cezbe bir yanım İbrahim. Kalpte doğarken ilhamın aydınlığı şelâle gibi döküldüm şelâle gibi geldim. Bir yanım kandiller gibi miraçta, bir yanım yedi kat yerin altında. Söyledim, bildim, sustum. İkrardan değilse neden? Pek tanımlanabilir bir depreşmeye benzemiyor.

4-Bireysel bahçe temizliğini öğütlesem de toplumsal bilinç uyanmadan bu olmuyor.

5-Bu erozyon içerisinde nisbeten müstakil bir alan: Kadın. Ruhuyla ve suretiyle “Barbie”leştirilmeye çalışılan, hayatın nesnesi kılınan kadın. Bir Hacer telâşıyla yazan insan zaviyesinden bakınca neler yazmak isterdiniz?

5-Suç varsa suçlu da var. Kıymeti, son model otomobil teşhirinde refakate indirgenen kadının kastettiğiniz erzelliğinden toplum sorumlu, erkek sorumlu, en fazla da kendisi sorumlu. Fakat suçluyu tesbit etmekle hallolmuyor mesele. Çünkü kadının bizatihi kendisi tehlike nesnesi ve tehlike nesnesi olması içerdiği kıymetten kaynaklanıyor. Bilirsiniz gücü elinde tutan tehlikedir ve tehlikededir. Kadının gücü ezeli güzelliğin özetinin kendisinde çıkartılmış olmasındandır, esma özeti kadındadır. Ama bu, onu, hem mutlak hayra hem şerre açılan çift yanlı bir kapıya dönüştürüyor. Mesnevi’deki meşhur meseli bilirsiniz. Şeytan, kıyamete değin sürecek meşhur bahisten sonra, âdemoğullarını yoldan çıkartabilmek için Allah’tan, kendisine “vasıtalar” vermesini ister. Allah ona vasıta olarak önce para pul, mal mülk, makam, çalgı, cümbüş, içkiyi gösterir. Bunlara dudak ucuyla gülümser şeytan, hayır der dahası lazım, bunlar yetmez. Allah şeytana en son kadını gösterir. Bunun üzerine şeytan yerinden kalkıp oynamaya başlar. Tamam, der bu tam benim istediğim çünkü bakanlara seni, ilâhi güzelliği hatırlatıyor. Bu, tabii müthiş bir şey. Söylemek istediğim, kadın esmanın özetini içeriyor. Fakat tehlikeli oluşu şu ki bir anda tehlikenin ta kendisine dönüşebiliyor. Yani tıpkı neşter gibi. Cinayete de hayat kurtarmaya da yarıyor

6-Ya aşk? Onu biz mi kusurlu hale getiriyoruz? Aşkın’dan gelen bizim düzeyimizle buluştuğundan mı kemalini yitiriyor yoksa O’nun senaryosundan mı? Aşk eksik, bilgi kusurlu. Sürgünümüzün bir vehim olduğunu bize düşündüren şey bir temenni mi yoksa? Yani Leylâ’nın ve suretlerin sürgününün anlamı onları fark edişin önemli bir basamağı olmalarından mı geliyor?

6-Aşka hala güvenim var. Ezeli nurun tecelligâhı kalptir. Kalbî duyguların da en üstünüdür aşk. Ancak aşkın kendisi kusurlu. Bundan eminim. İsim-Ateş’ten bu yana her şey gibi aşkın da kusursuzunun bu dünyada durmadığını biliyorum. Bu, Yusuf ile Züleyha’da bulduğunu isim ve ateş arasında kaybetmek gibi görünmesin. Sizin tabirinizle O’nun senaryosunda böyle olduğundan. Lakin yine de içerdiği kusur, aşkın gösterdiği nihai hedefin bir teminatı olarak duruyor. Aşkın olana en yakın olan bile bitimli ki bitimsiz olan görülebilsin.

7-Aşkı tanımlayamadığınız galiba. Bazen müthiş bir teslimiyet, bazen teslimiyetin tesisi, bazen sabır, bazen fark ediş. Bu güçlük aşkın kişiliğinden mi kaynaklanıyor?

7-Doğrudur, kendi dünyeviliği içinde kusur içeren aşkın tanımlanamazlığı da bu kusurlar cümlesinden. Amenna!

8-Ve koku. Gülün kokusu. Yusuf’un kokusu, filbahrinin kokusu. Buhur tadında yazılar. Koku neden bu kadar değgin bir imge hayatınızda?

8-Koku en kuvvetli hatırlatıcı, “Hamil-i hatıra”. Bazen bir kokunun sizi çocukluğunuza ya da hayatınızın önemli bir anına  geri götürdüğünü bilirsiniz mutlaka. Bunu her insan bilir. Ama bazen hatıra çok, hatırlanamayacak kadar çok uzaktan gelir. Bir kokuyu içinize çekip de, onun ne hatırlattığını tanıyamayıp da, ama hatırlayıp da, hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka bir şey yapamadığınızda, kokuyu ezel ile yorumlamaktan başka yolunuz kalmaz. Koku benim için bu yüzden önemli. Ve meşhur “koku kadın namaz” hadisi o zaman tam manasıyla anlamını bulur sizin içinizde.

9-Ne zaman yakacaksınız yazdıklarınızı? Yoksa yaktınız mı? Yani ki mesainiz ateşi harlamak için mi? Çünkü kitap surettir mâsivadır, aslolansa mâveradır. Her suret gibi onun da (yazı) üzerinden içinden geçilip gidilmelidir.

9-Yazmanın ilk yorumu eğer “kalıcı” olmaksa, neyin kalıcılığı, neye kalıcılık sorusunu İslâmi akide ile bağdaştırma sorunu ve bunun doğurduğu çelişki sizi yazdıklarınızı yakmayı isteme noktasına getirebilir. Her şey gelip geçicidir, bu dünya bir oyun ve eğlence alanıdır, her şey bir gölgedir. Öyleyse neyin kalması, tûl-ı emele bunca rağbet neye, diye sormazlar mı insana? En başta da bunu ben kendime sorarım ve bunu soran yanımla bir yangına düşmeyi arzularım, kendi yazdıklarımı o yangında yakmayı. Fakat bu şık dursa da diğer yandan koskoca bir yazılı İslâmi gelenek var. Mevlâna’dan geriye bir Mesnevi kalmıştır, hadisler iki kapak arasında mahfuzdur. En önemlisi Hak kelâmı da aynı gelenek içinde yazdırılmıştır. Tam da bu noktada işte Şuara suresinin sağlıklı bir yorumuna kulak verebilmek önemli. “Şairlere gelince onlara ancak azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?” Yapmadıklarını, hissetmediklerini söyleyen laf cambazları, hünerbazlar; bu gerçekten çok ürpertici ve ürkütücü. Peki öyleyse İslâmi geleneğin muteber saydığı yazı ne? “İnanıp yararlı iş işleyenler, Allah’ı çokça ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında haklarını alanlar müstesna”. Korkarım asıl mesele hali kal ile bir kılabilmekte. Hali kal ile bir kıldığınız anda o müstesna edilen kesimde yer alma şansınız var. Doğrusunu Allah bilir elbet fakat sanırım ben yazdıklarımı çoktan yaktım. Bundan sonrası tufan olsun. Bundan sonra yazacaklarım, yeni bir şey söylemek için düne bakmamaktan ibaret olsun.

10-Kitabın (ve dahi) suretlerin şaibeli bir sevgiliye dönüşmemesi için neye tutunmalıyız? Çükü İsmet Özel, Tanzimat sonrası okurun okuması ile ahlâkının ters orantılı olduğunu söylüyor. Satın alınan okur?

10-Doğrudur. Hep o pergel meselesine geliyoruz. Ama evet Tanzimat bir zihin bulanıklığı ile düşüyor hayatımıza. Ve bu pergel o daireyi çizer mi? Bu terazi, Tanzimat şairinin kendi dizesiyle, bunca sıkleti çekmez.

11-Derûnuna bir kapıdan girilen şehirlerden ürperiyorsunuz. Derûnuna birden fazla kapıdan girilen şehirlerden, daha çok. Üsküdar Randevusu’ndaki nasibine en fazla kederin düştüğü şehir Erzurum olabilir mi?

11-Erzurum’da benim gençliğimin dört yılı geçti ama ben o zaman çocukmuşum. Bu bakımdan içimdeki Erzurum kendisi değil, benim içimdeki Erzurum’dur. Özgeçmişimde ova, dağ, rüzgâr müşabihi birkaç kelimeye indirgenmesi bundan. Ve kırk beş yıllık bir özgeçmişin ancak üç kelimesini dolduran bir şehir; bir çocuğun, gerçekten kendisinin farkında olmayan bir çocuğun hatalarını bile cennet masumiyetine çeviren bir şehirdir en fazla. Lakin şimdi o kapıdan tekrar girmeye ne niyetim ne de cesaretim var. Üsküdar randevusunun işaret ettiği şehir çok daha fazlası. İstanbul’dan da fazlası.  Resmi yok.

12-İsim ile ateş arasındasınız. Hangi isimle anacak sizi anacak olan.

12-Her halde ateş’e yakın duran bir isim olur.

Reyhane KEMERLİ İsim İle Ateş Arasında-Nazan Bekiroğlu

…İsim İle Ateş Arasında/Nazan Bekiroğlu-Okuyan-Yazan: Reyhane KEMERLİ,Dar Vakit E-Dergi, Yıl:1,Sayı:2 …
Gerçeğin yanılabilirliğini farkettiğimde,yer ve gök bir bilinmeze doğru uzanırken korktum kendimden ve ismi anımsadım. Her hayatın bir başka hayatı barındırdığını gördüm içinde.Oysa hayatları tek tek yaşamak bizi zorluyordu ve fazla içinde kalıyorduk yaşamın. Oysa varlığımızdan, benliğimizden, kendimizden koptuğumuz anda başlıyordu hayat. Oysa elimizin altında duran bir yolu vardı başka bir hayata açılan kapıyı bulmanın ve bilinmezin, tatmadığımızın ve duymadığımızın kelimelerle tarife dökülemeyen buğusuna dokunmanın. Bir aşk kelimesi vardı,bir de okumak…

Aşk da ne çok benziyordu bir kitaba. Alemi okumak, insanı okumak, dünyada Tanrıyı okumak gibiydi. Canlıların suretinde Allah’ı hatırlamak ve insan olan yanımızla, hep unutan yanımızla unutmaya benziyordu. Yokluk ve varlık arasında gidip gelmek,ateşin içinde yürümek gibiydi. İnanmaktı aşk sormadan, şüphe duymadan inanmak.Bir taraftan yanarken bir taraftan serpilmesi gibiydi suyun toprağa. Bir kitapta bir aşkı tanımaktı isim ile ateş arasında. Tarihi, aşkı ve isyanı farketmediğimiz yanlarıyla görmek,bir kokuyu kelimelere dökememenin
sizde uyandırdığı duyguların elbiselere bürünüp çeşit çeşit kılıklarla dans etmesi gibiydi gözünüzün önünde. İnce boyunlu bir karanfili elinde tutmak gibiydi,oysa karanfil kokusunu asla tutamazdık bu yüzden karanfil kokusu gibiydi aşk ve bir kitabın sizde uyandırdığı duyguların mahmur bakışlarla hayatı süzüşü gibiydi.Dünyayı tersine çevirip öyle seyretmekti, çünkü aşık olan için dünya dönmeden ya da yer tarafından çekilmeden de biz, devam ederdi yaşam ve ölüm, çünkü mantık çoktan aşkın sonsuz karanlığında kaybolmuştu, aşkın aydınlığıysa inançtaydı ve boyun eğişte.

“Hepsinin illeti su, sebebi su, cevheri su.Ama yine de suyun kokusu
yoktu.Koku, koku özünün havaya karışması ile gerçekleşen bir şeydi.Bu
yüzden değil mi ki üzerine su dokunan sardunya,buharlaşan su damlacıklarının uçucu olan koku zerreciklerini de havaya kaldırmasıyla kokusunu salıyordu. Islanan gülün kokusunu daha iyi salması bu yüzdendi.Her şey dengedeki hikmetteydi.Suyun kokusu olsaydı bütün kokular birbirine karışırdı. Hele yağmurdan sonra!”

Suydu o da, alemlere rahmetti, en sevilendi, hayattı, onun varlığında,
büyüklüğünde ve su gibi mukaddes oluşunda, su gibi aziz oluşunda bizim
varlığımız küçülüyordu.Biz ancak onu severek varolabilir, ancak onu
severek büyüyebilirdik

“Suya versin bağban gülzarı zahmet çekmesin
Bir gül açılmaz yüzün teg verse bin gülzare su”

Onun gidişiyle o ana kadar su verilmiş gül bahçesi suya verildi,
tarumar oldu.Onu unuttukça içimizdeki gül bahçesini seller alıp götürdü.

Yangınımız çok büyüktü, suyumuz az.Bu yüzden hep yandık, çok yandık,
tekrar tekrar yandık.Sular fayda etmezdi bu yaraya.

“Çok iyi hatırlayıp da bir türlü tanıyamadığım çok uzak bir hatıranın
kokusu.Ruh ve ten birbirine dokunamaz demesindi kimse.Bir bedene
hapsolarak geçici bir tutsaklığa mahkum edilmiş fakat mahiyeti sınırsızca özgür olan ruhum dokundu kendi kafesine.O an kokuyla bildiğimi ömrümün evvelinde ne görmekle ne işitmekle ne de dokunmakla bildimdi.Ruhum kafesinden sıyrılarak yükseldi.Gözyaşının ferahlığıyla yıkanmış kocaman bir tebessümdü bu. Uyumuşum.Uyanmışım.Bir de baktım ki acı çeken bir ceset olarak kendimi bir rüyada bırakmışım.Bu dünyadan yükselerek, kendime ve türlü suret acılarıma, hepsinin gelip geçici olduğunu kavrayabileceğim bir noktadan bakmışım.Beni içine alan sonsuz ırmakta bir damlaymışım.Işığın ve suyun ruhuna karışmışım.”

Unutuyorduk…

Nisyandan ibarettik ve her isimde hatırlatılsa da hatırla emri gene de
unutuyorduk. Onun ruhundan üflendiğimizi, onun vasıflarından aldıklarımızı, aynalık görevimizi, güllerin sulanması gerektiğini..
Amaçları unutup amaçlarda takılışımız bu yüzdendi.Çünkü ayrıntılarda
boğulmamız başlamıştı, çoğulluk içinde kayboluşumuz.Şeytan ayrıntılarda
gizliydi ve hızla su alıyorduk, ateş sönüyordu git gide.

Bir gün insan şah damarını unuttu ve olan oldu, kan kesildi, nefes
kesildi, ten soldu, güller kurudu.Artık döndüğümüz her yerde sevdiğimizi değil, aşkı değil korkuyu görür olduk. Akıl girmişti araya, aşk bitiyordu, izah etmeye, mazeretler bulmaya çalışıyorduk, korkumuzu ört pas etmek için, şüpheyi ört pas etmek için. Oysa şüphe giren toprakta güller büyüyemezdi. Aşka şüphe karışmıştı, suyun rengi bulandı. Sonsuzu sonluda göremezdik artık çünkü mantık buna izin vermezdi.Çünkü
sonsuzun açıklamasını yapamaz ancak ruhumuzun kapalı kapılarının
ardında bulabilirdik onu, inanarak.Güller yetişmeliydi inançla, oysa şüphe böcekleri çoktan sarmıştı toprağı. Ben varım dediğimizde sevgilimize, seni sevdiğim için varsın sen dediğimizde yok oluş başladı. Salt boyun eğişin yerini karşı çıkışlar aldığında, sevgilinin emirlerini sorgulamaya başladığımızda, kalbimizden, ateşte büyümüş kızıl bir gül çıkarıp veremediğimizde ona. Kuruduğunda topraklarımız,
ya fazla sudan ya da susuzluktan tarumar olduğumuzda.Çünkü aşk ikisinin
arasında bir yerlerdeydi, sönmeden yanmak, için için yanmak, erimek,
etrafı yakmadan içine yanmaktı.Su serpildikçe büyüyen bir yangındı.Daha çoğunu istemezdik, verilenden fazlasını sorgulamazdık, çünkü yanmak
lütuftu. Oysa istediğimizde fazlasını, dahasını,söndü ateş, korku girdi kalbe.

“Akletmenin istilasına uğradım ben.Aşkı kalbimle değil aklımla
onaylamanın telaşına düştüm ben.Oysa kalbin tafsilatı ancak kalp olduğunda sükunet var. Kalbin tafsilatı fikr olunca muamma. Kalbin fikri ikna edemediği yerin adı nifak. Fikrin terazisine düşen aşkın yekununda kopan kıyametin bir bedende nasıl menzil bulduğuna en yakın tanık tutuldum ben. Fikrin ve muammanın ayrıntısına böyle düşüverdi. Aşkı taşıyan her kalbin muhkem olduğunu zannediyordum oysa.Meğer aşk indiği kalbi ihya ediyordu ya, ihya edemezse yok ediyordu. Kazasız belasız kurtulmanın imkanı yoktu.”

Özümüzü unutunca daha çok yüklendik akla, daha çok zorladık,
açıklamalara dayandırdık etten duvarlarımızı.Bir lafız, bir ses, bir isim uçuramadık göğe. Hu diyemedik. Kendimize yabancı kaldık gitgide, söndü nuru kalbimizin, aklın ışığına el açtık, akıl da bizi tek başına ancak kurumuş bir gül bahçesinin yıkık dökük kapısına kadar getirebildi. Yasalarla, kanunlarla, açıklamalarla kaplandıkça etrafımız bölündük, çoğaldık, tesbihin taneleri koptuğunda tesbih de yoktu artık.
Varlığı yokluğumuzda değil varlığımızda aramaya başladığımızda
merkezden uzaklaşmaya ve dağılmaya başlamıştık. Önce ilham terketti bu şehri, sonra hüzün sonra göz yaşı.Yalnız korkunun ve şüphenin karanlık adımları ve kendi gölgelerinden korkan insanlar kaldı. O’nu kaybettik halbuki kaybetmemiz gereken kendimizdik.Bu müthiş yanılgının içinde katmerlenip çoğalan yanılgılar icat edip durduk. Yargılarımızın doğruluğunu ispata kalkıştık.Halbuki aşkın ispata ihtiyacı yoktu, en çok da bu yüzden, tarifi imkansız kokular, elle tutulması mümkünsüz duygular gibi vardı, en çok varolabilendi. Kainatı kaplayan nuru onu unutan bedenlerimizle kapladık, ışığı, nuru örttü bedenlerimiz, inanç yerini inkara, şüphe yerini isyana bırakmıştı.Unuttuk sözümüzü.Gene bölündük, daha çok bölündük. Nefsani aşktan ilahi aşka geçişimizi de engellemişti kesif bedenlerimiz.Sıkıştık kaldık sonu ve başı iç içe geçmiş fasit bir dairenin içinde.

“Çünkü aşkın alevi de olsa imanın ateşi de olsa eğer beslenmezse her
ateş sönüyordu.”

Ateş söndü,isim kaldı ama “kağıdı tutuşturmuyordu yangının ismi.”
Dar Vakit E-Dergi, Yıl:1,Sayı: 2

Hasan ÖZTÜRK ; isimle ateş arasında: OSMANLIYA DAİR HİKAYAT

…isimle ateş arasında: OSMANLIYA DAİR HİKAYAT – Hasan ÖZTÜRK

MAVİ-YEŞİL, nr. 24, sf.3…
İsimle Ateş Arasında, akademisyen kimliğiyle sanatçılık ruhunu barıştırabilen az sayıda kişilerden biri olan Nazan Bekiroğlu’nun ilk romanı. Adıyla ilk kez Dergah sayfalarında karşılaştığım Nazan Bekiroğlu, nedense bende hoş bir Tanpınar havası çağrıştırır.Bu çağrıştırma ayrı iki yönlerini bir arada kullanabilmelerinden, geçmişe yaşanmış olana bir çeşit kültür özlemiyle bakışlarından ve edebi eserin mesaj yerine estetik kimlikle oluşuna özen göstermelerinden belki de. Geçmişin bir yerinde yaşanmış bitmiş gibi saklı kalan aşkları, cinselliğin iğreti şehvetiyle allayıp pullamadan canlandırmaları da atlanmaması gereken bir ayrıntılarıdır bence.
Dergah dergisinin elli beş sayılık dilimindeki öyküleri değerlendiren yazımda (Kasım 1994, s.57) Nazan Bekiroğlu ile ilgili olarak; ”Osmanlının siyasi ve askeri tarihine hamasi duygularla bakan mesaj yüklü, bildirge nitelikli hikaye/romanlar yerine Nazan Bekiroğlu’nun, Osmanlıyı yaşayan ve hisseden insanların tarihi olarak değerlendiren ‘teknik ve tematik tembelliğe tahammülü olmayan’ sevgi yüklü hikayelerini okumalısınız. Yazarı, hikayelerinin kitaplaşmasını pek istemiyor. Yazarının muhalefetine rağmen Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinin kitaplaşmasına dergi katkıda bulunmalıdır.” şeklindeki değerlendirmeme şimdi iki küçük ekleme yapabilirim ancak. Ekleyeceklerimin ilki yazarın hikayelerinin Nun Masalları (Dergah, 1991) adıyla kitaplaşması ikincisi de onun okunacakları listesine İsimle Ateş Arasında (Tiaş, 2002) romanının da eklenmesidir.
Türk edebiyatında 1980’Ii yılların ortasından sonra tarihi roman yazarlığının önem kazandığı gözlenmektedir. Roman türleri arasından yazımı en zor olanı olarak gösterilen tarihi roman türüne karşılık bu yöneliş, dünyanın gündemindeki küreselleşme sürecinde yeni kimlik arayışlarının yönlendirmesiyle tarihin yeniden yorumlanması çabasının ürünü olarak değerlendirilmelidir.
Siyasal/toplumsal hayattaki sivilleşme hareketiyle ivme kazanan tarihin yeniden yorumlanması bir bakıma resmi tarih tezinin de sorgulanmasıdır. Bu yeni girişimde edebiyatçı/yazarların, akademisyen/tarihçilerden önce davrandığını belirtmek gerek.
Yeniçeri katibi Numan’ın ağzıyla ”devletlerin insanlar gibi aşkların da devletler gibi ömürleri olduğuna neredeyse delil olarak yazılan İsimle Ateş Arasında, ”konunun bitimi, zaman mührünü yemiş olması” durumuyla tarihi roman olarak değerlendirilecektir. Padişahla/devletle neredeyse aynileşen yeniçeri ocağının kuruluşuyla başlayan roman, Osmanlı tarihinin zaman çizgisini sürdürüp yeniçeri ocağının lağvıyla sonlanır.
Padişahların ve yeniçerilerin romanını tarih bilgilerimizle okurken ”tahrif edilmiş” olay veya kişilerle de karşılaştığımız olmuyor. Bu, anlatılanların gerçek/belge olduğu anlamına gelmiyor elbette. Aslına bakılırsa -tarihin kendisi de belgesi de gerçek değil, kurmaca. ”Tarih diye bir şey yok aslında. Kalem kimin elindeyse tarih yazıyor hem de yeniden yazıyor.(…)Sadece olanı ve biteni anlatmayan tarih, yenenlerin, düne baktığında görmek istediği ve yarınlara göstermek istediği tarih. Belge diyor tarihçi. Nedir ki belge? Bizi yenenin, sizin görmenize izin verdiği şey değil mi ? Gördüğünüz, görmenize izin verilen şeyden ibaret değil mi ? Kalemi elinde tutan taraf, şayet zamanın en vahşi savaşını barış için başlattığını belgelere şerh düşerse belgeyi kim ne yapsın?(İAA/s.279)Yaygın tanımıyla, yaşanmış ve yaşanabilir olanı anlatan romanın yaşanmış/yazılmış olanı belgedir ki o da romancı için öncelikli malzemedir. Romancının göstereceği ustalık, yaşanabilir olanı kurgulayarak edebi eser oluşturmaktır. Mehmet Kaplan’ın, ”Tarihi romanı sanat eseri olarak değerli kılan, tarihi kaynak ve gerçeklere uygun olmaktan ziyade kendi içinde bir dünya teşkil etmesidir.” cümlesiyle vurgulamak istediği de bu özellik olmalıdır.
İsimle Ateş Arasında, ardında garip bir hüzün yumağı oluşturan bozulmaların öyküsü olarak okunabilir. Vakanüvis titizliğinde bir tür deneme biçimiyle yazılan bozulma öyküsü, redd-i miras ve yüce devlet karşıtlığı arasına sıkıştırılmış Osmanlı devletinin, ”tam ortasından bir bıçakla kesilmiş gibi okumak mümkün olmayan” öyküleridir. Yüce devlet tepesinden bakıyorsanız eğer II. Murat’ın, oğlunun elli beş gün süren sünnet düğünü eğlencelerinin sonunda düğünü şenlendiren ”canbaz, hokkabaz, peredebaz taifesi”ni padişah iradesine rağmen yeniçeri ocağına yazmayan yeniçeri ağasını azledip yerine itaatkar yeni bir ağa tayin etmesini içinize sindirmeniz zor olabilir. Bozulmanın başlangıcı kabul edilen bu ”anlatılan inanması zor bir masal gibi” olsa da. Redd-i miras kutbu ise duruş yeriniz eğer ”bir yeniçerinin yediği meyvenin bedeli olan akçeleri dallara yapraklara astığı masal değil” demeniz mümkün olmayabilir. İrdeleyen/anlamaya çalışan bir anlayışla bakıyorsanız tarihinize iV. Murat
döneminin bir memurun denetlenmesiyle sağlama çıkarılmasına; II. Mahmut’un yüzünü batıya dönmüşken derin/tekelci devleti diriltmesine; şehzadelerin erken taht sevdasına; bozulmuş olanın yeniçeriler gibi görünmesine karşılık yazının, ciltlerin, tuğranın, kumaşın, mimarinin, sarayın, bahçelerin, musikinin ve bütünüyle hayatın bozulmasına; Osmanlının bozulmasını aklın terazisinin de Gazzali’nin de durdurmaya yetmediğine; nasıl olacak da ”Osmanlının ilerlemek istediği yer birkaç asır geride” kalacağına anlam verebilmeniz için ders notlarınızı gözden geçirmeniz gerekebilir. .
Gök kubbenin altında yeni bir şey yok. Bu bağlamda İsimle Ateş Arasında bilinmeyeni değil, şimdiye dek söylenmiş olanı ”bütün söylemek istediğini, farklı hikayelerde açığa çıkan ortak sözcüklerle ifadeye iktifa edip” söylüyor ya ayrıcalığı burada. Nazan Bekiroğlu, bir öyküsündeki ”hissetmekle dışardan bakmak ne kadar farklı” cümlesini şimdi Osmanlıyı tanımak isteyenler için söylemiş olamaz mı ne dersiniz?

Mavi-Yeşil, nr.24, sf.3