Mavi Lâle

mavi lale nazan bekiroğlu

Okuyanlarda tiryakilik yapan bir dil ustası. Hikayeleri, denemeleri ve araştırmaları ile kısa zamanda çok geniş bir hayran kitlesi oluşturan, okurların ellerinden bırakamadığı kitaplarıyla Nazan Bekiroğlu artık denemeleriyle de Timaş’ta.“Mavi Lale.”, dünün değerlerini unutmadan, bugünün değerlerini de yadsımadan her ikisinin sentezinden oluşan bir bakış açısıyla geçmişi geleceğe taşıyan bir zihnin ürünü.
Bekiroğlu’nun usta kalemiyle, sinemadan edebiy, hayattan ölüe uzanan serin ve renkli bir yolculuğa çıkarıyor Mavi Lale.

240 sayfa – İlk Baskı 2004

“Mavi Lâle” üzerine 12 yorum

  1. değil mi ki susmak en çok söylemekti…teşekkür ediyorum size mavi lale için,mor mürekep için,Yusuf ile Züleyha için…

  2. ben okuyucu padişah tuba. “ihanete tahammülü olanın adı padişah değil miydi?Ben bir padişahtım.” Bir yanım ümitvar, bir yanım endişeli. Bir yanım teslimiyet, bir yanım ha isyan etti edecek (Allah korusun, bilmiyorum belki de ettim. benim naz zannettiğimi isyan olmaktan korusun Yaradanım.)bir gece ben de çok ağladım. sonra saymadım bir bir ağladığım geceleri. ben de çok dedim:”kalpleri halden hale çeviren allahım. çevir kalbimi başka tarafa. bu kalbe sen hakimken ben nasıl çevireyim onu” dedim. kalbime bir inşirah indiği zamanlar da oldu, yere göğe sığamadığım zamanlar da. çok şükür Allah’a ki geçmişin kokusu yok. ama hikaye ölüsü barındıran kalp sayısında 1 artış var. ben de sevdim beni O’na yaklaştıran yaralarımı ama emin değilim huzurda birer kan çiçeğine dönüşeceklerinden. ne kadar sabredebildiğimi bilmiyorum çünkü. nilüfer çiçeğinin (86-87)nasıl bir hali vardı ki o sayfada gözleri ile yaşları buluşan okuyucu hala o halde okumaktadır yazıyı. hiç bir kitabı bu kadar iyi anlamamıştı bu okuyucu. o kadar çok şey buldu ki kendininkilere benzeyen. hem sevindi yalnız olmadığına, hem düşmanının bile yaşamasını istemediğini bir nilüfer çiçeğiyle paylaşmış olmaya üzüldü. en çok kendine üzüldü. ve en çok hangi duayı edeceğini bilememeyi yaşamış olmasına şaşırdı. Ey Güzel Allahım, bu kadar mı benzerdi. (içimi ferahlatırken beni hüzne boğan bir eserdi. “ikisi aynı anda nasıl oluyor?” demeyin. gerçekten oluyor. çok sevdim. o kadar belli ki gönülden kopup geldiği, geldiği gönlün suretini de getiriyor cümlelerle. bu kitaptan öğrendiğim: suretler aslından eksiktir. ve elbette -tahmin edebiliyorum ki- bu cümleler bile anlatamamıştır o gönlün nelere dayandığını. bu yüzden, bence, davacı kalp; davalı cümle. bu kadar değil çok şey öğrendim bu eserden. yakmasın yazarlar eserlerini, şairler sözcüklerini.

  3. Kıymetli Hanımefendi kitaplarınızı ilk çıktığı yıllarda öğrencilerime okutuyordum ve halen daha okutmaya devam ediyorum.O öğreniler arasından sizlerin kitaplarınızı okuyarak yetişmiş pekçok öğretmen, doktor,bürokrat ve öğretim görevlisi bulmak mümkündür. sizleri seviyoruz.. Çünkü sizler Kaplan hoca Nureddin Topçu ve Orhan Okay hocaların bize armağanı bir güzide erbab-ı kalemsiniz. Lütfen Ahmet Turan Alkan Bey gibi sizlerde cümlelerimi tenzilata uğratmayınız. Kaleminizin mürekekkebi değil mi ki Kalbinizden dolmakta… o yazının saffetini ne bozabilir… En kalbî hürmetlerimle Efendim.

    Kibar AYAYDIN
    Fatih Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
    Niğde

    “MAVİ LALE”DE YİTİK SEVDA
    Kitapların sayfalarını açmadan önce, onların ciltlerine kapak dizaynlarına bakarım. Her kitabın konusu o kitabın cilt kapağına işlenmiştir sanki. Okuyucu ne ile karşılaşacağını, hangi yolun başında olduğunu kitabın kapağından anlar. Bana göre okuyucuya samimi bir davetiyedir kapak. Sakın yanılmayın; bu söylediklerim iyi tasarlanmış, içerik ile biçim arasında göze hakim bir estetik kazandıran kitaplar içindir. Yoksa çok mükemmel nice eserler; cilt, tasarım ve dizaynda bir bütünlük olmadığı için istenilen ilgiyi görememişlerdir. Meseleyi bu kadar derin ele almayı düşünmüyorum. “Mavi Lale” isimli eser cilt tasarımı ve içerik açısından göze “al beni oku” davetini gönderir. Bir çini ya da bilmem hangi Kütahya porseleninin üzerine işlenmiş nakış, bizleri hayal dünyasının hangi renk kareografisine götürür meçhul. Hayal dünyası zengin, tarih şuuru yerinde olan insanlar, bu manzarayı, gökteki bir yıldızın gece karanlığında yanıp söndüğü gibi, hafızalarında ani bir parlamayla müşade edeceklerdir.
    Kitap, elimizde tutuşturulmuş bir çerağ gibidir. Sizleri bilmem ama benim elime hangi kitap geçmişse onun sıcaklığıyla kendimden geçmiş, aydınlatıcı tayflarıyla önümü daha iyi görür olmuşumdur. Insanların bıkmadan okudukları kitapları bilir misiniz? Hani dönüp dönüp okudukları, okuyup okuyup ta her seferinde ayrı bir lezzet alınan kitaplar. Kimisi Dosto’ya bayılırken, kimisi de Raskolnikof u Tolstoy’da arar. Bazısı der ki “Vadideki Zambak” unutamadığım kitap; tam on kez okudum. Ama hepsi de klasik değil mi? Lezzet odur ki her okunduğunda ayrı bir tat versin, ebedî olsun. İşte klasiği “klasik” yapan da bu değil midir zaten? Bazen de bazı kitapları okumak için beklemek, o kıvama erişmek gerekir. Yeri gelmişken bu mevzuyla ilgili olarak Enis Batur’un bir hatırasını aktarayım sizlere. “1972 yılını kimi ana romanları okumaya ayırdım: Şato, Gecenin Sonuna Yolculuk, Ses ve Öfke; Proust, Joyce, Yourcenar-her okuma tamamlandığında, Bilge Karasu’yla saatler boyu oturur konuşurduk, hep söylemişimdir: Ben ondan yalnızca ‘yazma sanatı’ ile ilgili pek çok şey öğrenmedim ‘okuma sanatı’ konusunda da kılavuzum olmuş olmasını büyük talihim sayarım. Onca anıdan bir, yeterince ipucu verecektir 72 güzünde, kendi kendime, Musil’in Niteliksiz Adam’ını okumaya karar verdiğimde, Bilge zarif bir biçimde bunun erken olduğunu imâ etti; anladım ve tepki verdim: Ne yani dedim. Benim, Musil’i anlamayacak bir durumda mı olduğumu düşünüyorsun? Sabırlı üslubuyla, hayır dedi, öyle düşünmüyorum, demek istediğim şu: Bazı kitapların okunması için bazı yaşları beklemek bana şimdi daha doğru geliyor-sonra ekledi: ‘Zamanında ben de zamansız işler yapmışımdır, hiç değilse sen yapma diye uyarıyorum.’ Onu dinlemektense kafamın dikine gitmeyi yeğledim Niteliksiz Adamın ikinci cildini ıkına sıkına 180. sayfasına gelebildim sonuçta. Bilge’ye gittim, ona “haklıymışsın” diyeceğime, Niteliksiz Adam’ın şişirilmiş, son derece durgun, cüssesini hakketmeyen bir yapıt olduğunu anlatmaya kalkıştım. ‘Dilerim’ demişti, hiç unutmuyorum: ‘İleride bu konuya dönme olanağımız olur.’ Oldu. Tamıtamına on yıl sonra, l982’de L’Arc dergisinin Musil özel sayısında bir incelemeyi okumam gerekti; “hünsalık” konusuna eğilen bu çözümlemede romandan kimi parçalar alıntı olarak kullanılmıştı; gözlerime inanamadım: Dudak uçuklatıcı bir yaklaşım, sıkı bir anlatım, kor parçası kelimeler beni yeniden Niteliksiz Adam’a götürdü. Romanı olağanüstü haz alarak okurken Bilge’yi aramadan edemedim: O zaman ne dediğini anlayacak hizada değilmişim, şimdi şunu görüyorum: 20 yaşımdayken kapısını aralayamadığım romanı 30 yaşımda keyifle okuyorum, ama onu adamakıllı anlayabilmem için sanırım birde 50 yaşımda okumam gerekecek. Gözlüğün altındaki ışık büyüdüydü.” Bu hatıranın arkasından, bize hemen şu yanılgı gelmesin; efendim, bu kitabı okumak için biraz daha beklemem gerekir, ha o kitap mı? onu şu yaşımda okuyacağım; yok yok onun için daha erkenim. Bu söylemler dikkat edin kitap vesveseleridir. Sakın bu hatıranın etkisiyle okuma işine ara vermeyesiniz. Bilakis hemen kitaba sarılın, hele bazı kitapları hıfzetmede hiç gecikmeyin. Hele bu kitap bir de “Mavi Lale” olunca, usanmadan okuyacaksınız Eminin.
    “Mavi Lale”, Nazan Bekiroğlu’nun ruh ikliminde dolaşan sevda bulutlarının bizde yeşerttiği bir bahçedir. Bu bahçe her türlü çiçek tarhıyla bezenmiş, binbir türlü renk çeşnisinin kaynaşmasından oluşmuştur. Gül bahçesinin hemen yanında lalezârların neşvü nema bulması, çemenzârların yanında şebboyların boy atması “göz”e adeta bir şehrayin yaşatır. Mavi Lale, “Mor Mürekkep”le yazılmış, kısa, öz anlatımla; kaybolmuş nice güzel değerler adına da yitik bir sevda masalıdır. Geçmişin bütün zaman kırıntıları, değişik mekânlarda farklı motiflerle algılanarak esatiri bir atmosfer oluşturulmuştur Nazan Hanım “Mor Mürekkep” te gösterdiği şiirsel anlatımı “Mavi Lale”de de yakalamıştır. Kısa, ama bir o kadarda derin. Manayı okuyucunun hafızasında adeta bir “dikkat” şuuruyla işleyen yazar, bende hangi “vav üstad”ının kamış kaleminden gelen derin bir cızırtıyı hissettirdi bilemezsiniz. Zaten yazar, hayatı daha doğrusu geçmişi “masalımsı” bir atmosferde vererek, realitenin acıtıcı keyfiyetini “rüya” plastiğine işlemiştir. Mavi Lale, yiten nice sevdalarımıza yazılmış bir mersiyedir. Bakın bu mersiyede “Mavi Lale” nasıl bir renk kuşağına bürünüyor. “Yaprak üzerindeki şebnem damlasına isabet eden yıldırımın armağanı. Efsane. Lale. Azımsanır gibi değil: Gülün alımlı rakibi. Ama iki lâle var. Başlangıçta lâle Türk. ‘Yaz evvelinde Gence düzünde’ açması bu yüzden. Başlangıçta kır çiçeği. Kendine mahsus tatlı bir fitriliğin içinde taşralı. Geç İslâmî metinlerindeki Öztürkçe bir kelime kadar da sevimli ve yalnız. Öyle olmasaydı Divan şiirinin henüz başlangıcında Necati Bey, taşralılığını, edep erkân bilmezliğini imâ ederek, lâlenin gülün nezih meclisine alınmadığını söyler miydi?
    Taşradan geldi çemen sahnına bîçâre durur
    Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler.
    Böyle der miydi? Ünlü Avusturya elçisi Busbescg’in Türk Mektupları’nda, şehir dışında ve yol kenarlarında gördüğünden hayranlıkla bahsettiği lâle bu olmalı. Eski metinlerde adı Lâle-i Numanî tamlamasının ağır başlılığında dursa da o bildiğimiz yabani çiçek: Gelincik. Fakat ikinci bir lâle daha var. Kırların, kendi üzerine kapalı mahcup gelinciğinden, bir uygarlığı ele geçirmiş ihtişamlı ve mülteci bir kimliğe uzanan bir serüven çünkü lâle. Başlangıçta taşralı sonra aristokrat, başlangıçta sade sonra muhteşem. Saf, sonra girift. Öyle, sonra böyle. Üstelik Lâle-i Numani’yi, her türlü çeşit isimlerle anılan ve bedeli ağır cazibedeki lâlelerden herhangi birine dönüştüren yol, bir Türkmen aşiretinden bir “imparatorluk” çıkaran seyirden çok da farklı değildi. O seyrin alfabesinde lâlenin, Allah lafz-ı celilinin yazıldığı harflerle yazılıyor olması itibarını artırdı. Hilâl de öyle. Ve üçünün de ebced karşılığı altmışaltı, Elhamdülillah! Lâlenin gördüğü itibarda bu tevafukun payı büyük oldu. Öyle ki Allah sözcüğünü oluşturan cevahir harflerinin noktasız oluşuna mebni lâleler pek de makbul sayılmadı. Noktalı ya da noktasız, lâle, iki kimliği arasında Türk ve Osmanlıydı. Ama seven ve sevilen hakikatinde daima vedûd. Bu yüzden başlangıçta biriken esma-ı hüsna mukabilince çoğaltıldı. İki binden fazla çeşidinin zuhuru bu yüzden Tanpınar, lâlenin stilizasyona son derece müsait olduğuna dikkat çeker. Tecrit esasına dayalı Müslüman-Osmanlı sanatında, gülün hayattaki tartışmasız üstünlüğüne rağmen, lâlenin bu kadar yer bulmasının nedeni, bu çiçeğin biraz da “serapa üslûp” olmasındandır. Mimesis esasına göre görmeye alışmış Hollandalı ressamlardan birinin tuvalindeki gerçeğine çok benzeyen sarı bir lâle ile bir Osmanlı çinisindeki gerçeğine çok da benzemeyen mavi bir Osmanlı Lâlesi arasındaki fark iki dünya arasındaki fark kadar büyüktür. Gerçek hayatta mavi bir lâle yoktur. Doğru, ama, gerçek ile irtibatı ortak bir çizgiden ibaret kalmış bir tecrid muhayyilesinde de mavi bir lâlenin, sarı bir lâleden farkı yoktur. Ve yakalanması bir uygarlığın özümsenmesi anlamına gelen o ortak çizgi, çini üzerindeki bir lâlenin lâle olabilmesi için hem yeterli ve hem de gerekli şarttır. Bu yüzden lâle, bir gül medeniyeti içinde yaşamasına rağmen Osmanlının remzi. Hilâl ve Allah açılımlarındaki lâlenin çizgisinde Osmanlının hüsn-i medeniyeti inkişaf etti. Lâle Osmanlının ihyasıydı. Özden uzaklaştıkça ifnası oldu. Ve Lâle “boyunduruğa” dönüştü.
    Ben şimdilerde on altıncı asırlardan kalma çini bir pencere alınlığında, tam sağ alt köşeye düşürülmüş mavi bir Osmanlı lâlesi neler düşünür, onu merak etmedeyim. Lâle mühürlü, kendi tarihçesinin farkında mı her zaman merak edilebilir bir kâğıdın sathında. Ben. Yani modern zamanların mavi laleleri kavramakta zorlanan bilinci örselenmiş, ben demekten hoşlanan çocuğu.”
    Mavi Lâle böylece tarih soluklayan bir rüya atmosferinden modern zamanlara taşınırken asaletinden bir şey kaybetmiyor; aksine efsunlu yapısıyla bir sevda masalı olarak, tarihteki yerini alıyordu.
    Kibar AYAYDIN
    OKUMANIN KANATLARINDA, Kaynak Yayınları, İstanbul 2003, s.34-39

  4. ruhum sıkıntıdayken tekrar tekrar her kitabını okudugum insan,beni edebiyat sevdalısı yapan insan :) Mavi laleyi kaç kez okudum bilmiyorum ama her okunuşta başka bir tat bırakıyor.

  5. BİR YAZI NASIL OKUNMAZ HALE GETİRİLİR?
    Alabildiğine yağmur yüklü bir sabah, bir ilkbahar sabahı. Sanki gök kocaman mavi bir göz ve yaş dolu, duygu dolu, dert dolu… Herkeste ayrı ve özel hatıraları olan kocaman bir hikâyedir bahar. Buğulu camlar, camlara dayalı alınlar, alınlarda beklentiler, ümitler, yenilgiler ve birikmiş acılar…
    Her gözyaşı bir ihtiyaca cevap. Eski bir borcu inciyle ödeme. İnce bir ödeme şekli.
    Her bulut postacı. Her yağmur, toprağın yazdığı mektuba göğün cevabı. Her damla bir çatlağa merhem. Gök şifacı; su, kuruyan “yer”lerin ilacı…
    Bu tasvir ve teşbihleri bir tarafa bırakıp elinize mavi bir lale alırsınız. Mavi Lale dediysem bu bir kitaptır. Alır açarsınız ve başlarsınız “Çok Sade Bir Hikâye” okumaya. Hikâye gerçekten de sadedir. Fazla uzun da değildir üstelik.
    Yüreğiniz önyargılardan yalın olarak okumayı sürdürürsünüz, hem de zevkle. Biraz da merakı gittikçe büyüten soru işaretleriyle… Kısa bir zaman diliminde dalar gidersiniz, kaybolursunuz kitabın içinde.
    Yağmur yüklü bulutlar uzaklarda kalmıştır, bahar uzaklarda. Alnınızı dayadığınız camlardaki buğular uçmuştur çoktan. Başka bir evrende başka yaşamalar içindesiniz, başka yaşantılara ortaksınız artık. Yeni dostlarınız vardır, neredeyse dokunabilecek kadar yakın ve canlı. Belki de bu yeni dünyada gözlemci rolündesiniz. Fakat şu bir gerçek ki o vakit ruhunuz ayrı, vücudunuz ayrı olmak üzere iki hayatı birden yaşamaktasınızdır.
    Bu okuma macerasının mecrasında ilerlerken öyle bir an gelir ki, merakı bile unutursunuz heyecandan. Nereden çıktığı belli olmayan bulutlar önce yüreğinizi, sonra gözlerinizi bir tül gibi, bir sis gibi, bir nebula gibi sarıvermiştir. Aslında harflerin, kelimelerin, cümlelerin siperlerinden çıkan yoğun mana buharı hücuma kalkmıştır aniden ve siperler görünmez olmuştur şimdi.
    Dolukan gözler yazıyı göremez artık. Bize düşen kitabı kapatıp o yoğunluğu duya duya yaşamaktır şimdi.
    Kelimelere o kadar ağırlığı yüklersen onlar çeker de yürek çekemez işte, göz çekemez; boşanır. İçli gönüllerin yüklendiği yazılar okunmaz hale gelir Nazan Hanım. İsterse çok sade bir hikâye olsun o.
    İyi ki iyi bir kaleminiz var. Ve iyi ki yazıyorsunuz. Elçilerimiz harfler olsa da öğreneceğimiz çok şey var yüreğinizden, kitaplarınızdan…
    Rizvan YILDIZHAN

  6. Gerçekten harikaydı. Kelimeler ancak bu kadar birbirlerine yakışırdı zaten. Sizde olan ama anlayamadığım bir tılsım var. Bunun kaynağı nedir hocam? Bizlerde bu yolun birkaç çiçeği olarak tılsım suyuna hasret yapraklarımıza serpilmesini beklediğimiz umut yağmurunu bekliyoruz.Duyuyor musunuz?

  7. “Suret Üzerine” yazınız çok güzel.Birçok şeyi açıklar nitelikte.”Haydi Uyuma” yazınızı okurken, geceydi.Anlattıklarınız, hislerimin kelimelere dökülmüş hali gibiydi.Herkesin kendinden mutlaka birşey bulacağı ve herkesin okuması gereken bir kitap…

  8. ‘sevmek bir insanı yaşamaktır’ bu kitap sayesinde sevmenin gerçekten yaşamak olduğunu anlıyorunuz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir