Kitap Zamanı – İnsanın bütün halleri Âdem’de gizli

Nun Masalları’nın anlatıcısıydı, Yusuf ile Züleyha’nın yazıcısı… Defterin sahifelerine Mor Mürekkep’inden düşürdü harfleri. İsim ile Ateş arasında kalbine sığanları söyledi hep.

Adem ile Havva’nın hikâyesini anlamanın bütün insanlığın hikâyesini anlamak manasına geldiğini öğrendiği gün, Adem’in hikâyesini yazmaya karar verdi.

Çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizliydi. Nazan Bekiroğlu, yeni romanı Lâ’da Âdem ile Havva’yı anlatıyor. Hikâyenin merkezinde Kur’an’daki kıssa ve Hz. Âdem var. Yazar, metninin aynasını dolduran onca anlatının birer “temsil” ve “mecaz” olmaktan öte anlam taşımadığının altını özellikle çiziyor. Nazan Bekiroğlu, coşkulu bir dille söylüyor hikâyesini.

Sizinle yaptığımız son görüşmede,”Bu yıl içinde okurlarınız yeni bir Nazan Bekiroğlu kitabı raflarda görebilecek mi?” sorusuna şu cevabı vermiştiniz: “Yıllardır zihinde gezdirilen, kendisiyle defterler doldurulan, bilek ağrıtan, uyku bölen bir şey var. Şimdi biraz olsun ufkun üzerinden seren direklerinin, en yüksek flamaların görünmeye başladığını söyleyebilirim. Ya kısmet. İnşallah. Ama hâlâ ismini söyleyemem.” Geçtiğimiz günlerde Lâ çıkageldi. Artık biraz daha huzurludur uykularınız. “Uyku bölen” süreçten biraz bahseder misiniz?

İnsan olan, bu ağır emaneti üzerinde taşıyan bir varlık hiçbir zaman huzurlu uykulara kavuşamayacak demektir. Bu metni anlatırken bütün istediğim insan olmanın manasına biraz daha hakkıyla erebilmek, bu doğrultuda anlayabildiğim birkaç şeyi de özellikle gençlerle paylaşmak arzusundan ibaretti. Yoksa Âdem’e, onun gaybî yönüne dair birçok sorunun yakîn cevabı hiç verilemezken bilmenin bize sağlayacağı huzura ermek mümkün değildir. Fakat sadece şu noktada daha huzurlu olduğum söylenebilir ki, bu yazma sürecinde cevabı peşinen verilmiş bir bilgiye farklı bir güzergâhı dolaşarak yeniden vardığım söylenebilir. O da bazı bilginin bize verilmediği, onların üzerindeki örtünün hiç açılmayacağına dair bilgidir. Bunu bilmek bile, yani bilginin bir noktadan sonra bilinmezlikle örtüldüğünü bir kez daha anlamak bile, kurcalamamak, sorgu sual etmemek, verildiği kadarıyla imân ve iktifa etmek, bir çemberin üzerinde aynı yönde ilerleyip de başlangıç noktasına varmak gibi insana bir huzur veriyor. Diğer yandan bu metnin kaleme alınma sürecinde çok şey okuduğumu da sancılı sürecin bir izdüşümü olarak ifade etmeliyim. O kadar ki metin, içimde bir iskelete kavuştuktan yani 2003’ten sonra, bir bakıma metin bittikten sonra okuduklarım bile bir vagon doldurabilecek hacimde. Fakat en fazla Mesnevi, İbn Arabi ve Şeyh Galib’i zikretmeliyim. Hele Şeyh Galip. O kadar ki onu düşünmeden açtığım her paragrafta bile onu hazır buldum. Büyük laflar sarf etmekten korkmasaydım, bütün bir Lâ’nın, Galib’in o meşhur Terci-i Bend’ini, onun da tek bir beytini tefsir için kaleme alındığını, ben fark etmeden bile bunun böyle olduğunu söyleyebilirdim: Hoşça sak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen. Lâ’nın cesareti biraz da bu beytin verdiği güçtendir.

Kitabın “Lâ Sahifesi”nde iddialı bir cümle var: “Bir ömür boyu aradığım hece harfinin Lâ olduğunu bildim”. Bu cümleden ne anlamalıyız?

Çok iddialı değil, çünkü buldum, değil bildim, deniyor. Buldum dense idi bence bu iddia olurdu. Fakat bilmek daha kolay. Bulmanın arkadan geldiğine her zaman inandım. “Lâ”nın aranan harf oluşu meselesine gelince. “Lâ” olumsuzluk ekidir. Hiçlik mesabesidir. Bu hece harfini, insan olmayı yaratılmışların en şereflisi kılan “özgür bilinç tercih hakkı” içindeki inkâr gücü potansiyeli olarak yorumluyorum. İnsan, seçebilen bir varlıktır. Onu diğer yaratılmışlardan farklı ve üstün kılan yanı bu yanıdır. Yani o, reddetmeye gücü olduğu halde özgür iradesiyle doğruyu bulabildiği için değerlidir. Yani İllallah lafzı, oluşun ve idrakin üst aşamasıysa, insan bu aşamaya kendiliğinden değil bile isteye, özgür iradesi ile varabildiği için muteberdir. Bu itibarla “Lâ” hece harfi, insan olmanın kıymetini içkin bir bilinç halinin mümkün olumsuzluk aşaması olarak “Lâ” gerçeğini ifade eder.

Romanda anlatılan Âdem ile Havva, Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı mıdır? Kutsal metinlerdeki kıssa ne kadarıyla yer aldı kitapta?

Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı temel mesaj itibarıyla Kur’an’daki Âdem’den hareketle kaleme alınmıştır. Hikâye Tevrat’ta ayrıntılı denebilecek bir biçimde iki yerde anlatılır, İncil’de ise fazla ayrıntıya inmeksizin zikredilir; bunlar beni ilgilendirmedi. İslâmî gelenek ise Kur’anî kıssayı sabit tefsirinin yanı sıra zaman zaman da birçok ayrıntıyla “süsleyerek” anlatmaktan imtina etmez. Bunların bir kısmı doğrudan İsrailiyat nevindendir ve tefsir kitaplarına bile sirayet etmiştir. İsrailiyattan da mümkün mertebe kaçınmaya dikkat ettim. Ve çok dikkate değer bir husus ki, Yusuf ile Züleyha’nın geleneksel edebiyatımız içinde mesnevi geleneğinde pek çok versiyonu olduğu halde, ki bunların bir kısmı Hamdullah Hamdi gibi İslâmî ilimler açısından fevkalade itibarlı zatlar tarafından kaleme alınmıştır, Âdem etrafında oluşmuş bir mesnevi geleneği yoktur. Demek istediğim, Yusuf ile Züleyha yazarken bana kalemimin manevra alanını genişletme cesareti veren bir mesnevi geleneğine yaslanabiliyordum fakat Âdem hikâyesinde böyle bir gelenek alanından da mahrumdum. O zaman, çoğu kez söylediğim gibi, Kur’an’daki temel mesajla çelişmemek kaydıyla kalem oynatmaya cesaret ettim. Bunu söylerken, Kur’an’da anlatılmayan şeylerin anlatılması meselesinin beni çok zorlayacağını biliyordum. Fakat burada da “kıssa üzerinde düşünme” ifadesini bir izin olarak telakki etmeye cesaret ettiğimi söyleyebilirim. Çünkü bu satırları kaleme alırken özellikle de gençleri insan olmanın anlamı üzerinde düşünmeye sevk etmek gibi ahlâki bir gaye taşıdığımı (belki hiçbir kitabımda olmadığı kadar baskın bir ihtiyaçla) her an hissettim. Onların daha kolay anlayabileceği bir formata cesaretim bu gaye ile izah olunabilir ancak.

Kitapta birkaç yer yerde okuru şöyle uyarıyorsunuz: “Bu aynada her şey temsil, her şey mecaz”…

Bir önceki cevapta dile getirdiğim niyet, ama bu niyete rağmen her an ensemde hissettiğim tedirginlik alanıyla ilgili bir açıklama bu. Gaybî kapıların bize kapalı olduğu bir âleme ilişkin her sahne birer temsil olmaktan öte anlam taşıyamaz yeryüzü muhayyilesinde. Bu temsillerin daha yüksek bir gerçeğin kavranması gayesine hizmet ettiğinden emin olabildiğim anlarda ensemdeki soluğun baskısı azaldı. Bu uyarı bu nedenle yapıldı.

Lâ klasik bir roman değil. Romanla mesnevi arası olarak isimlendiriyorsunuz. Biraz açar mısınız? Niye roman diyemiyoruz?

Bu sorunun cevabı Müslüman Şark’ın Batı’daki anlamda romanın teşekkülüne neden izin vermediğinin de cevabıdır aynı zamanda. Âdem’e ilişkin bir hikâye anlatırken en fazla anlatılmış bir hikâyeye yeni bir dil giydirebileceğimi, bir romancı muhayyilesine sahip olarak bundan öteye geçemeyeceğimi hissettim. Tanpınar, Şark’taki mesnevi geleneğini, bütün gayesi kaynağına dönmek olan suyun belli güzergâhının farklı dillerle yeniden yeniden anlatılması olduğuna dikkat çeker. Ehl-i sünnet itikadı ile çelişmemesi için azami özen gösterilmiş bir metinden de roman olması beklenemez. Bu nedenle bu metni yazarken Şark’ın neden bir romanı olmadığını bir kez daha anladım. Araya sokuşturulmuş ve hayalin kışkırttığı birtakım sahneler, tasvirler, öykücüklerin var oluşu bu gerçeği değiştirmez. Romancının, muhayyilesini en başta kendisinin sansürlediği bir metne de her anlamda roman demek mümkün değildir elbet. Bu kapsamda ilâve etmeliyim ki yazma sürecinde hatırı sayılır hacimde mürekkebi de işin teorik kısmını kendime açmak için tükettim. Yazdığım şeyi ne tam roman ne de tam mesnevi olarak adlandırabildim. Hatta roman kategorisinde takdim etmek hususunda bile tereddüt ettim. Bu süreçte en fazla da romanla mesnevi arasında yeni bir türün ihdası ihtiyacını hissettim. Üstelik bu ihtiyacın hissedilmesi noktasında yalnız olmadığımı, benzer metinlerin de varlığını biliyorum. Gördüm ki mesnevinin dünyasından beslenen azımsanmayacak sayıdaki kalemler yeni bir türe emek veriyor. Bana öyle geliyor ki ya gerçekten iki dünya arasında yeni bir türe ihtiyaç duyuyoruz ya da roman içinde bu türe yer açmak zorunluluğu hasıl oluyor. Roman çok baskın bir tür. Fakat mesnevi zihniyeti de roman içinde kendisine bir yer açmaya çalışıyor. Bu, bence romanın da tanımının genişlemesi anlamına geliyor. Yani bizim romanımız. Roman, temel ucu sabit kalmakla birlikte diğer ayağını dolaştıran bir pergel gibi. Neticede belki benim hayalim gerçekleşip de roman ile mesnevi arasında yeni bir tür ihdas edip onun adını koyamayacağız ama ihatalı bir tür olarak romanın, bizim dünyamızda, kendi alanının genişlemesine izin vermek mecburiyetinde kalacağına muhakkak gözüyle bakıyorum.

Daha önce Yusuf ile Züleyha’nın hikâyesini sizin kaleminizden okumuştuk. Şimdi Âdem ile Havva. Kutsal metinlerde geçen bu kıssaları merkeze alarak bir eser ortaya koymak aynı zamanda “riskli” bir tercih. Bu endişeyi yaşadınız mı hiç?

Bu söyleşide başlangıçtan bu yana sizin sorularınızın bir kısmı gibi benim de verdiğim bütün cevaplarda bu riskin farkında olduğumu, bu endişeyi yaşadığımı anlattım. Risk, Kur’an’da zaten anlatılmış bir metni neden bir kez daha anlatmak gereğini hissettiğim sorusunun muhatabı olmamla ilgilidir. Ancak daha evvelki cevaplarıma da yayılmış olan cümleyi bir kez daha tekrarlarsam, temel mesajla çelişmek, endişemin kaynağı. Bu mesajla çelişmemek kaydıyla anlatmak ise endişelerimin izalesi kaynağı. Risk aslında, oynatılan her kalem, sarf edilen her dize her cümle için de geçerli değil mi? Şuarâ Sûresi’ndeki o tüyler ürpertici uyarıyı hatırlarsak ne yazarsak yazalım, kalemimizin hangi ilhamla oynadığını, hangi vadilerde hangi hallerde dolaştığımızı ayırt etmek çok da kolay görünmüyor.

Yusuf ile Züleyha’da, Züleyha’yı her sahifede görüyorduk. Cümlelerin en güzeli onu anlatıyordu. Lâ’da ise Âdem’in gölgesinde bir Havva var…

Doğrudur. Çünkü benim anlatmak dolayısıyla anlamak istediğim şey bir “Âdem ile Havva” hikâyesi değil. Beni insanın hikâyesi ilgilendiriyor. İnsanın bütün hallerini içkin bir hikâyenin kahramanı olarak da Âdem’i gördüm. Yani hikâye Âdem’in. Bunun dışında her şey Âdem’in yani insanın hikâyesinin oluşması sürecinde görüntüye giren tali unsurlar. Havva’nın bir görünüp bir yok olması, Havva’yı merkeze almamışlığım bu nedenledir. Havva üzerinde ısrar, temel meseleyi anlatmak adına bir görmezden gelme içerir. İkisi bir arada ama hikâye Âdem’in.

Âdem ile Havva’nın hikâyesinin ilk sahifesini yazarken Nazan Bekiroğlu’nun muradı neydi? Kitaba son noktayı koyduğunda kalbi mutmain miydi?

Hayır. Böyle bir metin hiçbir zaman tam anlamıyla tamamlanamaz. Dolayısıyla da böyle bir metnin yazarı hiçbir zaman tam anlamıyla mutmain olamaz. Bu metin kuşku yok ki benim içimde genişleyip duracak, yazılması hiç bitmeyecek. Ama buraya kadar, dediğim bir noktaya geldiğimde yaman bir hesabın içine düştüğümü, bütün bir metni ya topyekûn yok edeceğimi ya da artık onu yayımlamam gerektiğini hissettim. Anlattığımı göstermek de istedim yoksa dediğim gibi anladığımı da unutabilirdim. Benimki sadece sınırlar içinde kalarak sınır ötesine ilişkin bir anlama (tahmin değil) çabası. Kadere, ruha, günaha, iyiliğe, kötülüğe, iradeye.. dair “benci” bir okuma (yorum değil).

Sizi Âdem ile Havva’nın hikâyesini yazmaya iten sebepler nelerdi?

Bundan tam yirmi sene evvel Belkıs (İbrahimhakkıoğlu) ile tanıştım. İlk karşılaşmamız onun beni Trabzon’da ziyareti ile gerçekleşti. O ilk tanışma heyecanına, yirmi yıl boyunca akmak isteyen yanlarımın önünde duran bendlerin bir kısmını belki o bile fark etmeden bir bir kaldırmasının etkileri de sirayet etti. O ilk karşılaşma günlerinin birinde bana, Nazan, demişti, bir gün Âdem’in hikâyesini (Âdem ile Havva’nın değil) anlatabilirsem kendimi bütün bir insanlığın hikâyesini de anlamış sayacağım, çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizli, çünkü Âdem cem makamında. “Lâ Sahifesi”nde dile getirdiğim gibi bu cümleyi hiç unutmadım. Yıllarca içimde gezdirdim. Ve yirmi yıldan bu yana farkında ya da farkında değil, yaşadığım her şey gibi okuduğum her şeyi de bir Âdem hikâyesi olarak, insanın bütün gerçeğini içkin bir hikâyenin dipnotları suretinde bir köşede biriktirdim. Zaman içinde bu birikim öncelikle bir Âdem hikâyesi anlatmak gayesine matuf olmasa da sahnelere büründü, cümleler birikti. Ve yeryüzü yalnızlığı elli yıllık bir sürece yaklaştığında bundan daha fazlasını anlayamayacağım ve anlatamayacağım bir raddede geldi durdu. O zaman anlatmaya karar verdim. Çünkü öyle görünüyor ki anlayabileceğim buraya kadar ve anladığımı unutmamak için anlatmak ihtiyacını daha fazla saklayamadım. Bilgisayarda ilk dosya 2003’te açılmış. O tarihte bilgisayarda bir dosya açtıysam metnin çoğu demek öncesinde defterlerde biçimlenmiş demektir. Ondan sonrası fiilî derleyip toplama, kompozisyona nizama sokma sürecidir.

Romanda daha önce öykülerinizden ve Yusuf ile Züleyha’dan, İsimle Ateş Arasında’dan bildiğimiz coşkun bir dil var. Bu dilin “kalp genişliği” ile bir ilgisi olmalı. Bu zor ve sancılı bir seçim değil mi?

Dili, insanın hacmidir. Buradan bakınca genişlik olarak görünen şeyin şu gelip geçici dünya üzerinde ızdıraplarımızın kaynağı ve en azından onun sadakatle yansıtıcı aynası da olduğu çıkar ortaya. Bu nedenle haklı olduğunuz düşünülebilir. Ama ne çare! Başka türlü hissetmek ve düşünmek elimden gelmediği için başka türlü söylemek de elimden gelmez.

MURAT TOKAY

Kitap Zamanı Sayı:35

Kitap Zamanı – Nun Masalları’ okuru benim için özeldir

Acılı ve hüzünlü bir kalbi var, şiirli bir dili.. Nun Masalları`nın sahibi. Yusuf ile Züleyha`nın yazıcısı. Mor mürekkebinden yağmur damlıyor. Karadeniz`e bakan odasında, yıllardır defterine ağrılı bir yaşamak düşüyor.

Yazının kendisi için değil, kalpte titrettiği hatırlamanın yüzü suyu hürmetine, bir kalem tutulmasının kalbe yüklediği ağırlığı sırtlamaya çalışarak yazıyor. Yazmak onun için metafizik bir hal. Hem Nun, hem de N… Noktası aşk. Akademisyen, öykücü, romancı, denemeci ve bir anne: Nazan Bekiroğlu. Trabzon`da yaşıyor. Nun yaşında. Nun ebcedle 50`ye karşılık geliyor. Nun Masalları`nın yayınlanışının da 10. yılı. Timaş Yayınları bu ilk eser için bin adet `nun baskısı` yaptı. Sadece bir defaya mahsus olmak üzere özel bir ebatta, kapaklı, sarı şamua kâğıda basılan kitap yazar tarafından imzalanacak. Nazan Bekiroğlu 8 Aralık Cumartesi günü Timaş Yayınları`nın merkez ofisindeki Kitap Kafe`de, Nun Masalları`nda yer alan Akşamın Ağası isimli öyküsünü okuyacak. Nazan Bekiroğlu ile aradan geçen on yılın ardından Nun Masalları`nı konuştuk.

Nun Masalları ilk göz ağrınız. İki karton kapak arasına toplanmış suhuf üzerine imza düşürüşünüzün onuncu yılı. Timaş Yayınları güzel bir sürprizle sayısı binle sınırlı, özel bir baskı yaptı ve adını `nun baskısı` koydu. Bu özel baskının özel bir sebebi var mı?

Gerçekten güzel sürpriz. Bu projenin kayıt altına alındığı eylül ayından bu yana, bütün bir Timaş ailesi özellikle de editörüm Seval Akbıyık ve iç-dış tasarımın, hele o harikulade kapakların sahibi MimEmin`in ve tabii Emine Eroğlu`nun refakatinde öyle güzel (fakat hayli yorucu) bir seyrüsefer içindeyiz ki. Ben Nun Masalları okuyucusuna bir armağan vermek isterken hadise benim için bir armağana dönüştü. Hepsine teşekkürler.

Özel bir baskı. Benim okuyucu kitlem Zaman`da yazdığım yılların ürünü olan Mor Mürekkep ve Mavi Lale`de, hele Yusuf ile Züleyha`da ciddi bir kırılmaya uğradı. Hiçbir zaman genel geçer anlamıyla popüler bir yazar olmadım; fakat bu üç kitap beni nispeten geniş kitlelerle tanıştırdı. Fakat Nun Masalları`nın o dar ve derin okuyucu kitlesinin yeri her zaman özel kaldı. İlk kitap olmasının içerdiği bütün söz ve mana acemiliklerine, taşkın heyecanlara, hayatla yazının sınırları arasındaki kaybolmuşluklarıma rağmen o okuyucu, o soyut dünyayı öylesine paylaştı ve metni öylesine tamamladı ki, “Benim gördüğümü sen de gördün mü, söyle yoksa çıldıracağım” heyecanıyla yazan, ifratlı tefritli bir yazıcı için böyle bir okuyucu hep onay makamında durdu. Nun Masalları`ndan Cam Irmağı`na bir ırmak akışı gibi düşünürsek, o okuyucu hep yanımdaydı. Sessiz, vakur. Onlara bir armağan. Bir de bu özel baskıyı kışkırtan rakamların, sayıların tevafuku var. Benim nun yaşım. Nun ebcedle elli demek. Nun Masalları`nın (1997) onuncu yılı. Bir armağan için daha uygunu olamazdı.

Okur sizi Nun Masalları`yla tanıdı. Sonra Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha, Mavi Lale, İsimle Ateş Arasında, Cümle Kapısı ve Cam Irmağı Taş Gemi geldi. Nun Masalları`nın ilk cümlesi “Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek, yazmak istiyordu.” Öyküdeki hattatın dileğinin ne kadarını paylaşıyorsunuz?

Şu sıralar iki kelimeyi çok seviyorum. Biri sarmal, diğeri çember. On yıl üzerine çemberin iki kırık ucu bir araya geliyor. Yani aynı nokta. Fakat arada hayli fark var. Çok mesafe kat edilmiş. Lakin bütün kat edilmiş mesafelere, gözlerimin hayata dair yepyeni yorumlarla yıkanmış olmasına rağmen sanırım yazı hususunda değişen bir şey yok. İki nun arasında duran birisinin (nun`un anlamı bir yanıyla yazıya yaslanır) kaderinde yazıya dair bir şeyler okumasından bir memnuniyet hesabı çıkarması kaçınılmaz. Demem o ki hâlâ denize bakan odamda, evde de, fakültede de yazıyorum. Başka bir şey yok. Yazmak ki anlatmaktır, benim için bilgi (marifet anlamında) edinmenin yollarından en elverişlisi. Anlatmak bir bakıma anlama çabası değil mi?

Son kitabınız Cam Irmağı Taş Gemi de şu cümlelerle bitiyor: “Tanrım kanatlanmaya kalktıkça düşüşümden şikayet etmeyeceğim artık sana. Ama bir tek kelime ver bana. Öyle bir kelime ki onunla bütün manaları konuşmak mümkün olsun. Ya da tek bir cümle.” Neler söyleceksiniz?

Yazmaya dair ağır bir eleştiri bu. Demek ki şu güne kadar yazmakla başlamışım yazmakla bitirmişim. Lakin yazmanın da hiçbir ağrıya derman olmadığını fark etmişim. Doğrudur. Bütün manaları ifade edecek, sahteciliklerden uzak hakiki bir kelimem olsaydı, bunca sayfayı herhalde yazmazdım. Ama yok. Kelime bile değil, bütün manaları içeren bir noktaya da razıyım. Nokta ki sıfır hacim sonsuz kütle. Yani zor iş.

Nun Masalları`ndaki öyküler yüksek sesle okunan türden metinler. Kitaptaki öyküleri kalbimde titrek bir hüzünle yeniden okumaya başladığımda bir heyecan duyduğumu, kimi cümleleri birkaç kez tekrarlayarak okuduğumu, hatta odanın içerisinde adımladığımı söylemeliyim. `Okuru ayağa kaldıran bu metinler kim bilir nasıl yazılmıştır?` diye düşünmeden edemedim.

Siz nasıl okuyorsanız öyle yazılmışlardır.

Hiç kendi kendinize, `yazmasaydım` dediğiniz oluyor mu? Nazan Bekiroğlu yazmasaydı, okur için büyük eksiklik olurdu, ya yazar için?

Şu halimle, şu benle, şu benliğimle yazmadan olamazdım. Çünkü yazmanın anlamı yazmaktan başka bir şeye dayanıyor. Giderek bir noktaya razı olan birisi için yazı bir tür yaşama beceriksizliğinin telafisi.

Nun Masalları çıktığı ilk günlerde bir söyleşide şu cümleleri kurmuşsunuz “Ben yazdım, o aldı (aldı mı?) Bundan ibaret. Ben paylaştım mı, çoğaldım mı, büyüdüm mü, zamanın aynasında görüntümü görmekten mahzuz mu oldum, yazdıklarımı kendilerine yaşam bilenler mi çıktı, bunların hepsi mi, hiçbiri mi, başka bir şey mi? Pek de bilmiyorum, hattâ hiç bilmiyorum.” Geçen on yılın ardından hâlâ cevabınız yok mu?

Nun baskısına mukaddimede söyledim bunu. Her ilk yazının hem bir önsöz hem de bir sonsöz olduğu hususunda samimiyim. Sonradan yazılan her yazı da ilk yazıya düşülen bir dipnot kadarmış. Nun Masalları bu yüzden benim için önemli. Bu noktada yazının da küçümsenebilir olduğunu fark ediş belki en büyük kazanım. Yazmadan şimdilik yapamasam da.

`Nazan Bekiroğlu`nun metinlerinin gücü samimiyetinden geliyor. Çünkü aşkla yazıyor, kalbî olanı işaretliyor.` desem, siz neler söylersiniz?

Yazıda samimiyet bir bıçak sırtıdır. Samimiyetin kendisi bir zaafa dönüşebilir eğer ortada sanat diye bir şey yoksa, yazı, hatıra defteriyle karıştırılıyorsa. Bu alanı peşinen belirleyebilirsek, edebi eserde samimiyetin içerdiği manayı doğru okuyabilirsek, evet samimiyet aynı zamanda edebi eserin gücüdür de. Çünkü kalbin dili tek. Okuyanı yazanı aynı. Yıllar sonra bana bir ilk kitaba yeniden dönmek, ona özenle muamele etmek, huzura çıkarmak cesaretini veren şey de Nun Masalları`ndan bu samimiyeti esirgememiş olmam. Yoksa içerdiği zaaflara rağmen, bunu yapamazdım. Bu cümleyi söylerken Nun Masalları`nın içerdiği zaafları fark ve kabul ettiğimi de ifade etmiş oluyorum. Hatta bu metni birisi düzeltecekse bunun benden başka bir kimse olamayacağı düşüncesinden hareketle ölçülü bir müdahaleye kalkıştığımı da itiraf etmeliyim. Çok daha az kusurlu, çok daha sağlam bir şey çıkabilirdi ortaya. Fakat baktım ki görece acemiliğin taşkınındaki o kekremsi tat yok oluyor, bıraktım. Sadece çok az. Zaman içinde dilin doğal bünyesinde kabuklaşmış bazı söyleyişleri, bazı imajları değiştirdim. Metin aynı.

Yeni bir çalışmanız var mı? Okurlarınız 2008`de kütüphanelerine Nazan Bekiroğlu imzalı yeni bir kitap koyabilecekler mi?

Cam Irmağı Taş Gemi`den sonraki süreç içinde bu sorunun bana her soruluşunda, var ama henüz ufkun arkasında diye cevap veriyordum. Yıllardır zihinde gezdirilen, kendisiyle defterler doldurulan, bilek ağrıtan, uyku bölen bir şey var. Şimdi biraz olsun ufkun üzerinden seren direklerinin, en yüksek flamaların görünmeye başladığını söyleyebilirim. Ya kısmet. İnşaallah. Ama hâlâ ismini söyleyemem.

Murat Tokay
05 Aralık 2007, Çarşamba

Derkenar, nr. 6, kasım-aralık 2004

1.Cümle Kapısı, Mor Mürekkep, Mavi Lâle. Neden deneme?

Yazdığım her ne ise, en soğukkanlı olmam gereken yerde bile, bir biçimde metnin dünyasına dahil olmayı seviyorum. Muaşaka hali. Benim yazdığım, benim içindir, benimledir. Ben yazdığım için o vardır, yoksam yoktur. Ben olmazsam olmaz. Yazdığım şey karşısında soğukkanlılığımı korumam mümkün değil ve nesneme karşı objektif davranmak gibi bir saplantım da asla yok. Çünkü zaten yazımın temeli muhabbet, hükmü paylaşım ve bu da heyecanı dayatıyor, heyecana dayanıyor. Bu durumda deneme, taşkın yazar ve onu taşıyabilecek kabiliyetteki okuyucuyu vasıtasız bir araya getirmesi bakımından benim için biçilmiş kaftan gibi duruyor. Büyüleyici bir özgürlük alanı. Yazan gibi okuyanın da metnin dünyasına bir hayli dahil olduğu günümüz edebiyatında deneme, parlayan bir yıldızın sahibi ve buna şaşmamalı.Ancak bir de kurgu alışkanlığı/yeteneği/isteği var serimde, inkar olunamaz. Ve ki denediklerimin bir yanıyla kurgusal metne doğru koştuğu da aşikar. Söz buraya gelince, günümüzde türlerin melezleştiği vakıasını görmezden gelmediğimi, bununla birlikte, denemenin hikayeye göz kırpması değil ama hikayenin denemeye dönüştürülmesini hikaye adına bir zaaf olarak algıladığımı da belirtmek isterim. Hikaye yaratıcı muhayyileye daha çok muhtaç olduğu için.

2.Bir bilim adamı olarak makaleden çok deneme ve hikâye yazmanızın temel nedeni nedir? Denemenin özgürlüğü mü cezbediyor?

Asgari şartları yerine getirilmekle birlikte ihmale uğramış akademisyenliğimin benden öbür dünyada davacı olacağı gibi bir korkuyu zaman zaman taşıyor olsam da, yazarlığın bile hayatımdaki aslî kıymeti teşkil etmediği gibi bir savununun arkasına sığınabilirim. Demem o ki, yazı bile değil/miş, diyebilirim çok rahatlıkla. Yazı da zaman zaman, varılmak istenen (nedir, nerededir, nasıl gidilir) menzil için ayağa bağ oluşturuyorsa, yazarlar arasında iğreti, prof.lar arasında iğreti. Elhamdülillah.

3.Nun Masalları’yla başlayan yolculuğunuza, Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha, Mavi Lâle, İsimle Ateş Arasında ve Cümle Kapısı’yla devam ediyorsunuz. Yazarken sizi en çok hangi kitabınız uğraştırdı?

Hepsi birer yangının, birbirinin süreği tek bir yangının sonucu bende bütün bu yazı diye bildikleriniz. Lakin yazı macerasının ilk şartı olarak gördüğüm ilk ateşin arkasından emek kısmını hiç inkar etmedim. Bu, beş sayfalık bir hikaye için beş ay emek demektir en az hasarla. Şimdi buradan bakalım, geniş bir hacmi evirip çevirmek itibarıyle İsimle Ateş Arasında’nın bazı bölümlerinin beni diğerlerine göre daha çok uğraştırdığı düşünülebilir. Ki onlar da fışkırıp taşan bölümlerin hatırına kaleme alınmıştır. Bir de siz sormadınız ama benim içimden geldi, söyleyeyim, türlü suret hayat gailesinin arasında bir de yazının (ve en korkuncu yazanlar bilir, yazamamanın) çilesine muhatap yazıcı için belki bunca çilenin lûtfu olan bazı yazılar vardır ki gelir, vurur, oturursunuz hatta belki oturacak bir masa başı bulmaya bile vakit kalmaz. Yazarsınız ve biter. Üzerinde çok fazla oynamanıza gerek kalmayacak kadar bitmiştir. Bunlar armağandır. Bunlar ezel sözüyle birdenbire yüz yüze geldiğiniz yazılarıdır. Ama ağır geliyor bu lütuf. Esirgendiği zamanlar adına. Cennet hatırası, dünya sürgünü. Katlanmak size kalmış.

4.Cümle Kapısı’nda Zindan Risalesi’nin ön plana çıkmasını neye bağlıyorsunuz? İnsanın karanlığı bilme merakı mı?

Trajik olanın ilgi çekmesinde şaşılacak bir şey yok. Nedir ki sanat? Yazıya talip olan sıradanın değil aykırı olanın arkasında değil midir? Sanat eserini aşkın yapan ıztırabın işlenişidir. Ve entelektüel bilinçten geri gelen zindan ıztırabı, bunun için cazip bir alandır. Ve daha bir çok şey. Okuyucu için de öyle.

5.Cümle Kapısı’nda “Her şeyi özetleyecek” cümleyi aradığınızı söylüyorsunuz. Bu cümleyi buldunuz mu? Aradığınız nasıl bir cümle ki her şeyi özetleyebilecek.?

Hayır, yeryüzü kelimeleriyle henüz bulamadım. Bulamam da.

6.İsimle Ateş Arasında, sizin ilk romanınız. Zamanı doğru yakalayamamak açısından tarihten bir sayfayı anlatmak tehlikeli değil midir?

Tarih anlatmak değil ki benim gayem. Onu tarihçilerin benden daha iyi yapacağı muhakkak, bırakalım tarihi tarihçiler anlatsın. Peki o zaman ne? Nun Masalları’ndan bu yana en çok vermek zorunda kaldığım cevap da bu oluyor galiba. Tarihî gibi görünen kahramanlar, tarihî gibi görünen zamanlar ve mekanlar üzerinde, bütün olanı, ortak olanı, bugün, yarın ve dünde değişmez olanı görmeyi istiyorum ben. Nun Masalları’nda da böyleydi, Yusuf ile Züleyha’da da böyleydi. Kaldı ki gaye tarih anlatmaksa bunun zamanı hiçbir zamandır, hatta eşzaman bile günü anlatmak için yeterli değildir. Kaç tane Irak işgali anlatısı var? Sizinle aramızda geçen şu konuşma benim içime farklı kaydediliyor, sizin içinize farklı kaydediliyor. Bir gün hatıralarımızı yazarsak, şu ortamı farklı anlatacağız. Tarih diye bir şey yok. Tarihten hareketle şundan bundan bahsederiz biz, asl-ı murad odur. Dolayısıyla tehlike her zamanki kadar.

7.Tarihi roman yazımında devrin diline, üslubuna sıkı sıkıya uymak, yazarı bir kısıtlamaya sevk etmiyor mu?

Devrin diline üslûbuna sıkı sıkıya bağlı kalmak tarihî romanın şartı gibi mi görünüyor? Öyleyse, bu yanlış bir algı düzlemi. Mümkün de değil. Maruzat’ın dilini aynıyla kullanabilme bilgi ve becerisine sahip olsak bile içi hayatla dolmaz bu dilin. Dil, düşünce ve edebiyat arasındaki ürpertici ve mucizevi ilişkinin ayrılmaz dördüncüsüdür hayat. O hayatın üzerinde değiliz biz, o insan değiliz. Aramızda asırların kazandırdıkları ve kaybettirdikleri var. Arkaik dil, dönem üslubu, eğer romanın yükünü tek başına omuzlamaya kalkışıyorsa, bütün bu tecrübelerin bir anda yok sayılması anlamına gelmez mi bu? Bu, bize aramıza giren asırların tecrübesini bir hamlede yok saymak mecburiyeti yükler ki eylem olarak mümkün gibi görünse de netice hasıl etmesi itibarıyle bir işe yarayacağına kani değilim. Ben bu günün insanıyım, bu günde yaşıyorum. Ve dünle ilgim, bu günümü ve yarınımı tanzim etmek içindir. Anlattığım, Kanuni, ya da II. Mahmut, ya da her ne ise, onu benim bakış açımdan ilginç kılan, varsa anlattığıma bir kıymeti harbiye yükleyen, bugünden bakmamdır. Asırların tecrübesini sırtımda taşıyarak anlatmamdır.

Netice olarak ne ibret yanı ilgilendiriyor beni tarihin ne tekerrür edebilirliği. Bu yüzden tarihi tasavvur ile yetinmek hevesinde değilim. Bugünde, yarında ve dünde var olanın formülü ve izdüşünmü ile ilgiliyim. Dil, dahil bu hesaba.

8.Tüm kitaplarınızda insan öğesi ön planda. İnsana yönelmişsiniz, insanın iç dünyasına… Bunun özel bir nedeni var mı?

Başka nereye/neye yönelebilirim ki? Ve kim başka bir yön bulabilir? Ama eğer kastettiğiniz, insana yönelirken, ona dışındaki evrenden değil de onun içindeki evrenden bakarak hareket etme tercihi ise, evet tabii. Bu benim kendime seçtiğim kavrama noktasıyla, mizacımla, eğitimimle, okuduklarımla ve galiba en fazla da yaşadıklarımla (dolayısıyla yaşayamadıklarımla) ilgili. Gelenekle kurmak istediğim (doğrusu son zamanlarda içi epeyce boşaltılmış) bir ilişki kavramından hareketle, sanatta tecrid ve teşhis hakkında yorumlara ise girişmeyeceğim şimdilik ve burada.

9.Türk edebiyatında romanın şu anki durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Münferit başarıların varlığını ve daha önemlisi neredeyse kitlesel olarak müdahili olduğumuz arayışların yoğunluğunu inkar etmiyorum. Bu başarıların bir kısmının görece varlığının, batı pazarının ideolojik ya da kişisel ilişkiler ağına ustaca tutturulmuş olmalarından kaynaklandığı gerçeğini inkar etmemekle birlikte, o ayrı mevzu. Demek bireysel, dağınık başarılar var. Lakin benim her şeyi net olarak algılamak isteyen akademik bir bakış açısıyla eksikliğini hissettiğim şey şu ki, Türkçe bir hissedişi Türkçe bir deyişe çevirerek görünür kılan, yani ki geleneğini oluşturmuş bir Türk romanının teşekkül ettiğinden, kendi ırmağının yatağında aktığından söz etmek şimdilik zor. En uzak örneklerinin bile o en kavi örneklerin şemsiyesi altında gölgelendiği bir Türk romanının teşekkül etmesi için biraz daha zamana ihtiyacımız var. Aşağılık duygusuna kapılmaya gerek yok ama övünmek için erken.

10.Piyasaya, tüketime yönelik metinler üreten yeni medya yazarları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sizi bu soruyu sormaya iten saiki kolayca tahmin edebiliyorsam, farklı değil düşündüklerimiz, demekle yetinebilirim. Popüler kültürün çarkından piyasaya arz olunan ve talep gören tüketim objesine, söz gelimi kullanılıp atılan kağıt mendil ya da bir ay dinlenip de arşivlenmeyen kaset/CD (çoğu kez MP3)’ye dönüştürülen edebiyat, kendi eleştirisini de beraberinde getiriyor aslında. Sanatların en hası olarak görülmesi gereken şiir bile bundan nasibini alıyorsa roman, hikaye ve müzik bu kaderden kazasız kurtulamaz. Yakında “hikaye klipleri” çekilirse hiç şaşmayın ve bunun kısa metrajlı filmler ile bir ilgisi de olmaz. Azgın bir ağız yiyecek yutacak bir şey arıyor ve buluyor, önüne ne gelirse. Ve daha yok mu, diyor. Sosyolojik, psikolojik tahlili, eleştirisi çok yapıldı bunların. Bilindik şeyler. Tekrarlamak niyetinde değilim. Sadece sorumluluğunu taşıdığım sağduyulu bir bakış açısını aktarmakla ve yüreklere su serpmekle yükümlüyüm şu an. Hayatın şu hızıyla akıp gitmesi halinde popüler/medyatik ırmağın da akıp duracağı muhakkak, meğer ki ırmaklar geri aksın, hayatlar geri dönsün. Ama her ortamda içten içe, ağır ağır akan bir başka ırmağın var olduğunu ve olacağını da kimse inkar edemez. Toplumsal varlığı kavi kılan bu ırmaktır, ancak uzgörü sahipleri görür. Popüler olan, bugünkü boyutta değilse de her dönemde estetik olanı tehdit etmiştir. Kısa vadeli bir tehdittir bu. Uzun vadeli düşünmeyi başarabilirsek, paniğe kapılmaya gerek yok. Lakin paniğe kapılmama rahatlığı da rehavet doğurmamalı. Kısacası her şey her şeyle alakalı. Varlığı bu saatten sonra engellenemeyecek olan medyatik/popüler kültüre rağmen akıtılacak olan o gümrah ırmağı besleyecek hayat şartlarının sağlanması gerekiyor ve bu, sizin ve benim yetki ve etki alanlarımızın dışına taşıyor. Benim etkim sivil vatandaş olarak çocuğuma uzanır ama okul ve TV onu elimden alıp duruyorsa ne yapacağım? Başlangıç için her şey olduğunu düşündüğüm aileden başlayarak; iktisat, teşkilat, siyasiyat dahil her şeyi içine alan, birleşik kaplar esasına bağlı bir hayatın tesisi ile mümkün direnmek. Yani malum problemlerimiz. Cemiyet meselelerimiz. Yazara düşen, burada bugün ve yarın arasında tercih yapma mecburiyetini hissettiği anda tercihini yarın’dan yana kullanabilecek yürekliliği gösterebilmesi. Ki bu da çok defa epey pahalıya mal olan bir göze alış ve bugünü feda ediş anlamına geliyor. Her babayiğidin harcı değil bir avuç okuyucuyla yetinmek. Belki ideal cemiyet o ki, has yazarı fark edip onu bu tercih trajedisinden kurtarsın. O da “soyut dağıtım, hayal pazarlama” şimdilik ve ne çare, kader böyleymiş!

11.Bir edebiyat profesörü olarak, her şeye rağmen, Türkçe’nin imkanlarını yeterince kullanabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Şükür ki benden başka da hatırlayanı bulunan anadilimin yüksek ifade kabiliyetine ve büyüleyiciliğine her gün bir daha, biraz daha tanık oluyorum. Dilin “doğru düzgün” kullanım üzerindeki kullanımı, ki sanat burada başlar ve çok defa cesur teşebbüsleri, taşkın deneyimleri gerektirir bu, kişisel yetenek ve ona eklemlenen bir eğitimin neticesidir. Bu kadar geniş bir ummanın bütün imkanlarını kullanabilmek akademik kariyer ya da dil alimliğiyle sağlanabilecek bir şey değil.

12.Bugün edebiyat dergilerinin edebiyata ciddi katkılar sağladığını söyleyebilir misiniz?

Elbette. Hem de çok ciddi katkılar bunlar. Pek çok yazarın dergilerden yetiştiğini, o dergilerin, geniş bir coğrafya üzerinde dağılmış ve merkezi zorladığı düşünülebilecek bir taşra damarını derleyip toparladığını, merkezle birleştirdiğini düşünürsek. Tabii verdiğim bu olumlu cevap edebiyat dergisi olma ehliyetini haiz dergiler için geçer akçe gibi duruyor.

12.Edebiyatın taşrası ya da taşrada edebiyat söylemlerine nasıl bakıyorsunuz? Edebiyatın yapıldığı toprakla ilgili bir bereketi ya da kısırlığı olabilir mi?!

Bir edebiyat tarihi terimi olarak “Halk edebiyatı” dediğimiz alanı entelektüel kesimin edebiyatından, tarihsel süreç içinde bu güne de sirayeti tartışılır düşey bir çizgi ile, ayırırsak, entelektüel kesim için standart bir edebiyattan bahsetme zorunluluğu doğar ki bu da kendisini merkezin lisanı ile ifade etmektedir. Lisandan kastım sadece dil ile sınırlı değil. O zaman, taşrada yaşamakla taşralı kalmayı birbirinden ayırt etmek lazım. (“Taşralı” sözcüğünü, burada, sözünü ettiğim entelektüel edebiyatın ihtiyaç duyduğu iç ve dış görü zenginliğine, teknik bilgiye ve dil yetkinliğine ulaşmak için gerekli olan kültürel zenginlik ortamının mefhum-ı muhalifi olarak algıladığımı belirtmek isterim). Ezcümle insan merkezde de taşralı kalabilir. Taşrada da taşralı kalabilir. Coğrafyadan çok insanın kumaşıyla ilgili bir şey bu.

12.Trabzon’dan baktığınızda, (özellikle İstanbul’da) edebiyat nasıl görülüyor?!

Bazen sessiz sedasız, bazen sisli puslu, bazen toz duman. Bazen üzücü bazen güldürücü, bazen sağaltıcı ve onandırıcı, bazen hasta edici. Sizin gördüğünüzden farklı değil hasılı. Uzaktan bakıyor olmanın getirdiği bir derli toplu görüş de cabası.

13.Ufukta yeni bir kitap görünüyor mu?

Ufuk çok yakın bir mesafe. O kadar yakın değil.

DURSUN, Ercüment; 5.Hafta, nr.7, Ocak 2004 (Cümle Kapısı)

1-Mor Mürekkep, Mavi Lale ve son olarak da Cümle Kapısı, denemeler.Farklı bir kulvarda hikayeleriniz ve bir de roman. Akademik çalışmalarınız,makalelerinizi de katarsak oldukça geniş bir yazı serüveniniz var. Fakat;bütün bu duraklarda dikkatimi çeken şöyle bir nokta var: Sizin yazıyla kurduğunuz ilişki, nesnelerle kurduğunuz ilişkileri birebir yansıtıyor. Saf duygudan mücerred bir ilişki bu. Eşya/yazı ile kurulan bu duygusal bağ/ilişkinin çok yoğun olduğu izlenimi ediniyoruz. Bu çok yorucu bir süreç değil mi?

1-Doğru, yorucu bir süreç. İşte geldik gidiyoruz telaşesi içinde benim bir yerlerle kurmak isteğim irtibat için yüklenebildiğim söylem yazı biçiminde tezahür etti, benim dilim yazı oldu, son zamanlarda sık kullandığım bir cümle bu. Ama yetti mi? Hayır yetmedi. Gayeniz nesnenin kendisi ile sınırlı değilse, o kapının arkasını talep ediyorsanız, en azından merak ediyorsanız, gördüğünüz ile yetinemiyorsanız, yazı yetmiyor. Getirip büyülü kapının, cümle kapısının önünde bırakıyor sizi. Üstelik yazı, çizi, bilim, düşünce, hepsi de aynı kapıya çıkıyor. Aynı kapının sadece önüne. Sadece bir hatırla/t/manın heyecanı. Haber verdiği bir şey. Haber ama kendisi değil. Onun için yazının benim için anlamı giderek katmerleşen bir acıya dönüşüyor. Ve bütün bunların anlamı benim nezdimde yazının küçümsenebilirliğini itiraf oluyor. Yazının getirip de önünde bıraktığı kapıya nisbetle, arkasından haber verdiği ve hatırlattığı muazzamaya nisbetle yazı sadece haberci. Haber bile değil. Yazmakla olmuyor gitmek lazım.

2-Cümle Kapısı’nın sonunda, Cümle Kapısı, kalbin kapısı, ifadesi var? Kelimelerden kalbe giden bir köprü mü inşa ediyorsunuz?

2-Kalbi daima önemsedim. Kalbi en fazla önemsedim. Akla değil ama batıdaki manasıyla akılcılığa karşı çıkan bir yanım var ve bunlar birbirinden çok farklı şeyler. Bir kere bu kompozisyonu kurduğunuz zaman, aklın çıkamadığı yücelere kalbin çıktığını fark ettiğiniz zaman, biraz evvel sözünü ettiğim işte geldik gidiyoruz telaşesi içinde değerler sıralamanızı kurmuş oluyorsunuz. Ve dünyalara sığmayanı içine alabilen kalp bu sıralamada en üst sırada duruyor. Gelgelelim cümleye. Dil ile varlık arasında çok kuvvetli bir bağ var. Dil hayattır, düşüncedir. Büyük laflar etmekten korkmasaydım cümle şerefimdir filan derdim. Çünkü varlığı cümle biçiminde, cümle hacminde, cümle ritminde kavradığım fark ettim. Cümle, manamın birimidir. Yazıda da böyle, bölüm bölüm değil, cümle cümle yazabiliyorum ben. Dolayısıyla evet, cümle kapısı, kalbin kapısıdır. Ama o da yetmiyor. Cümle kapısı da kapalı. Ve ben hâlâ anlatamıyorum. Esamenin ateşe düştüğü an, üç yüz sahifeye rağmen sadece bana malum bir hikaye olarak kalıyor. Meğer ki anlayan birkaç kalp. Kalbin suda açtığı halkalar varmış. Gidip onlar da birkaç kalbe çarparmış. Hepsi bu.

3-Aşk, sizin yazı serüveninizde önemli bir izlek. Cümle Kapısı’nda yer alan denemelerin hemen hepsinde; doğrudan veya dolaylı olarak aşkı buluyoruz. ‘Aşk ile yazmak’ ile, aşk hakkında yazmak aynı şey olmasa gerek?

3-Hayatın özü hasret. Varlığın hasretten öte manası yok. Ben başkasını bulamadım. Altından başka türlü kalkamadım bu muammanın. Bunu herkes yaşıyor ama ismini kimi koyabiliyor kimi koyamıyor. Hasretinin kimi bilincinde, kimi değil. O büyük kapının arkasındaki ezel gerçeğinden bahsediyorum. Sanat da bilim de, düşünce de, Aliya’nın (ve diğerlerinin) işaretiyle varlığın özünden haber vermiyorsa hiçbir anlamı yok. Aşk da sanat gibi. O da varlığın özünden haber veriyor. Ama bunu herkes bilmiyor. Mahiler derya içinde yüzüyorlar da deryanın adını koyamıyorlar. Fark etseniz de fark etmeseniz de böyle bu. Onun için aşk benim için yazıda birinci dereceden kuvvet taşıyor. Kuvvetli bir haber.

4-Cümle Kapısı’nın önemli bir bölümü Zindan Risalesi’nden oluşuyor. Handiyse, müstakil bir kitap olacak boyutta. Besbelli ki; zindanlar çok şey söyletecek cinsten. Neden müstakil bir kitap olarak düşünmediniz bu bölümü? Mesela, Zindan Risalesi adı altında.

4-Müstakil bir kitap olarak düşünmedim ama bunun olabilirliğinin başlangıçtan bu yana farkındaydım. Üstelik elimdeki malzemenin tamamını da kullanmadım. Açılmış dosyalarda bir yığın zindan-zedenin adı kayıtlı duruyor. Hepsinin de kendine özgü bir yığın hikayesi var. Fakat benim yapmak istediğim zindan-zedelerin hikayelerini anlatmak değildi. Zindan-zedelerin hikayeleriyle bir formülasyon kurmaktı yapmak istediğim şey. Yolu zindandan geçen insan; siyasi ve sosyal manada bu nedir? Bunun için de elimdeki kadro yeterliydi. Daha fazlası benim kurmak istediğim formülü sadece daha geniş bir kelime kadrosuyla ifade zenginliğinden ibaret olurdu ki bunu gerekli görmedim. Bu kadarı benim için yeterli.

5-Zindan Risalesi’nde yine, bizatihi zindanlardan ziyade, oradan geçip giden, ya da orada sona eren yaşamlarla anlam kazanıyor mekanlar. Size Zindan Risalesi’ni yazdıran saik bu mu acaba? Yani trajik, dramatik veya melodramatik insan öyküleri.

5-Bir yanıyla “intihar” bir yanıyla “ihanet” üzerinde duran, zindana da kayıtsız kalamaz, varlığın kapıları bunlar. Varlığın bittiği yerde bütün beşeriyet için geçerli formüllerin sınanması sevdasına düştüğümü varsayalım. İnsan ruhunun orada neleri koruyup neleri koruyamadığını merak ettiğimi. Basit bir merakla değil ama ölümcül bir onanma ihtiyacıyla. Ruhun zindanda koruduğu şey benim için çok önemliydi. Çünkü bu, insanın ezeli gerçeği. Hani her şeye rağmen Dostoyevski’nin Omsk’ta fark ettiği şey. Oradaki herkesin evvela insan olduğunu fark ettiği yer. İnsana ilahi el dokunmuştur. Budur benim görmek istediğim. Ve galiba entelektüel zindanı bunun en açık ve seçik ifadesini bulduğu yer. Diğer yandan toplumun en altında duranla en üstünde duranı bir araya getiren zindan çoğu kez o toplumun keskin bir profilidir. Bunlar yazıcı için es geçilecek sabiteler değil.

6-Kurgusal karakterleri anlatmakta olduğu kadar, gerçekten yaşamış, kanlı canlı tarihsel kişilikleri anlatmakta ve tanımlamakta da bir o kadar mahir bir kaleminiz var. Bir insanı yazarken, başlangıç noktanız neresi olur? Hangi noktalardır ki sizin yazı evreninize o insanı konuk eder?

6-Bu nokta, yaşamış insanları anlatırken onları kendi kalbimin ölçeğine vurduğumda elimde bir şey kalıyorsa eğer o noktadır. Yani bir buluşma noktamız varsa. Gördüğüm şeyi hikayeleştirebiliyorsam. Daha doğrusu gördüğümün hikayesini seçebiliyorsam. Anlattığım, yaşayandan ziyade benim onda gördüğüm olabiliyorsa. Okuduğum bana bir hayatı kendi hayatımda, kendi hayatımı da onun hayatında yeniden üretme imkanı veriyorsa, sonsuz deneyim alanı sağlıyorsa. Kendi üzerime almayayım ama zaten sanatçı dediğimiz hayata yönelik yeni bir bakış açısı önermekten başka ne yapar?

7-İç Dökümü, başlıklı yazı, otobiyografik izler taşıyor sanki. Oysa sizi, kitaplarının önünde yürüyen bir yazar olarak tanımadık. Kendinizi gizlemeye çalıştınız demiyorum ama, kendinizi yazınsal kimliğiniz ötesinde bir varlık olarak sunmadınız hiç. İç Dökümü bu anlamda bir istisna mı oluşturuyor? Çok özel ve öznel, hatta itiraf nevinden konular var sanki?

7-Yazmanın benim için dağın dağ olduğunu anlatmakla eş anlamlı olmadığını, mimesis hikayesinden şiddetle kaçtığımı, şimdiye kadar ısrarla, inatla tekrar ettim. Bu yüzden tarihi gibi görünen hikayelerim tarihi değildi. Ateşi anlattığımda anlattığım ateşten ötesiydi. Beni Ali’nin gelmesi ilgilendirmedi hiç. Ali’nin neden geldiği ve onun gelişlerinin bütün insanların gelişleriyle kurduğu alaka, bütün gelişleri ne kadar ifade edebildiği, dahası Ali’nin gelişinin de arkasında neyin yattığıyla ilgiliydim ben. Benim formülasyon dediğim şey olsun bu. Necip Fazıl’ın meşhur tecrid nazariyesi. Diyelim ki benim bu yaşa kadar, sizin de ilk soruda merak ettiğiniz şey, nesnelerle kurduğum ilişki ve o ilişkiyi kurarken kurduğum bir formül var. Şimdi de diyelim ki şimdiye kadar nesnelerle kurduğum ilişkiyi bu kez de kendi hayatıma bakarak kurmaya kalkışmışım. Bu kez de kendi hayatımda sınamışım nesnelerin arkasında varlığını sınadığım şeyi. Ve şimdi ben sizin sorunuzu sorarken tebessüm ediyorum. Çünkü hayır, İçdökümü istisna değil, yazıcı yazısının önüne çıkmıyor. Tam tersine onun içine cekiliyor. Kendisine bazı okurların sorduğu şeyin cevabını veriyor belki de. Kendisini en fazla anlattığı, içini en fazla döktüğü yazı/lar/da bile böyle saklı kalmasının izahı da bu. Bütün bunlardan sonra en görünür düzlemde sadeleştirerek, bütün fazlalıklarını atarak hem sizin sorunuzun, hem benim cevabımın şu da çıkar: Evet iç dökümü. Çünkü dağın arkasını merak eden, dağın dağ olduğunu dinlemekle avunmayan okuyucuya ihtiyacım var. Belki benim bildiklerimden daha fazla harf biliyordur. Bunu bilmiyorsa da belki benim bilmediğim bir harfi biliyordur. İnsanlığımın, bütün acziyeti ve hevesi ile böyle bu.

8-Son olarak; Trabzon’da denize nazır odanızdan, İstanbul ve İstanbul’un edebiyat ortamı nasıl görünüyor?

8-Sessiz sedasız, görünüyor. Ağır ağır akan bir ırmak. Arada sırada bir silkiniş bir kımıldanma. Ama arkası gelmiyor. Herkes kendi hikayesini yazmakla meşgul hasılı. Ama edebiyat tarihleri de böyle yazılıyor. Biz zirve isimleri görüyoruz yüzyıllar ötesinden. Kaç taneler? Ve arada unutulup gidenler, esamisi okunmayanlar? Irmağın ağır akışını üstlenen ve zirveleri taşıyan isimsiz kahramanlar da onlar oluyor galiba.

YALSIZUÇANLAR, Sadık; Nazan BEKİROĞLU “Denemenin parlayan bir yıldızı var”, E, Ocak 2004,sayı 58, sf.46-48 (Cümle Kapısı)

Merhum Cemil Meriç’in nitelemesine (deneme piç bir tür) katılır mısınız? Neden? Severek hangi yazarların denemelerini okursunuz, okudunuz?

Denemenin “şaibeli” bir tür olduğunu ima etmek istiyorsa eğer üstat, bu şaibe, zannımca, bir kredi eksikliği doğuracak mahiyette değil. Başlangıçta sadece tiyatro ve şiir vardır. Roman dahil diğerleri sonradan gelir, hem de çok sonradan. Hayat değiştikçe edebi türlerin bir kısmı ihmale uğrar ve dahi yeni türler oluşur. Denemenin parlayan bir yıldızı var ve bu yıldızın ışığı giderek artıyor. Çünkü okur gerçeklik duygusunu yazarın şahsiyetinde tatmin etme niyetinde çoğu kez. Hiç olmazsa yazarın kalbini daha yakından görmek niyetinde, işin enteresanı, yazar da aynı duyguyu okuyucu üzerinden onaylama niyetinde. Benim gördüğümü sen de gördün mü? Şu var ki bütün bunlardan bahsedebilmek için hayatı edebiyat kılan o zaruri çizginin çizilmiş olması gerekir.

Deneme okuyorum, iyi bir deneme kitabı kötü yazılmış bir romandan çok daha ilgi çekici geliyor bana. Ama ilgim daha da fazla biyografya kitapları üzerinde. Yaşanmış hayatların üzerinde kendi yaşantımızı sınamak mıdır bunun adı bilmem. Ki bu ilgi Cümle Kapısı’nı çok yerde biyografyalardan devşirilmiş bir deneme kitabına dönüştürüyor.

Sizi öykü (hikâye mi demeliydim?), roman, makale ve ‘deneme’lerinizle tanıyoruz, bize yaşamın fark edemediğimiz görünümlerini sunuyorsunuz her metninizle. Öykü ve roman tamam da bu ‘makale’ ve ‘deneme’ neden? Niçin (hadi makale’yi de anlamış olalım, çünkü bir bilim insanısınız, tezleriniz vs) deneme? Deneme sizde hangi ihtiyaca karşılık geliyor ? Okurla, mesela hikâye ile karşılaşmakla bir deneme yazarı olarak karşılaşmak arasında ne türden farklar okunabilir? (Yoksa bunu okura mı sormalı?)

Makale evet, ben bir bilim adamıyım. Lakin bilimsel yazılarımda da, özellikle doçentlik çalışmam olan Nigar Hanım’da akademisyenliğin temel şartlarını yerine getirdikten sonra cümlemin ve kalbimin kapılarını aralamakta çok da cimri davranmamıştım, incecik bir nokta bu. “Bu budur ama bunun karşısında benim kalbim biraz sızlıyor” diyebilme noktası.

Deneme neden? Hikâye ve roman nedense deneme de o yüzden, işte geldik gidiyoruz telaşesi içinde benim söylemim yazı biçiminde tezahür etti. Her yangının kendine göre kabı var. Korkarım yazı ile hayatın, düşle gerçeğin tam da kırılma noktasında bir algı düzlemim var benim. Bu cümlenin içerebileceği bütün çağrışımları peşinen kabule hazırım. Yoksa böyle yazamazdım “Adı Muhammed Babası Ali Memleketi Tebriz” olanın denemesini. Şems’in sandukasının başındaki sarığın rengini böylesine unutmazdım. Belki hayatla kurgusal olanın birbirine karıştığı noktada duran, bütün bu kırılmaları nefsinde birbirine karıştıran için deneme uygun bir türdür. Ama yine de. Yine de içimin kırık kayığı kâğıt ve kalem üzerinden yazıya dönüştüğünde kâğıttan gemiler gibi duruyor. Ve bu, ayakları suya ermiş olana kocaman bir tebessüm armağan ediyor. Ne çare. Kader! Ve ki bu yüzden deneme de hikâye gibi, roman gibi ve her şey gibi hiçbir şeye yetmemektedir. Yani, yazmakla olmuyor gitmek lazım, noktasında hepsi de birbirine benzemektedir.

Türler arasındaki sınırlar kesin/belirgin midir, yoksa bir geçişlilik var mı, bu sadece deneme-makale vs. için değil, roman, öykü, anlatı, masal, destan vs. için de söz konusu edilebilir mi?

Türlerin sabit kalmadığını kabul ederek başlamıştık ilk cevapta. Bütün duvarlar yıkılırken türler arasındaki geçişlilikten de söz edebiliriz. Metin, anlatı, alıştırma olarak adlandırılan nev-zuhur türler var, henüz rüştlerini ispat edememiş olsalar bile. Bu, edebiyat adına bir zenginleşme midir yoksa bir yozlaşma mı? Tartışılabilir elbet. Ben, temel türlerin ölmeyeceğine, roman, tiyatro ve şiirin daima var olacağına inanıyorum. Ama türler arasındaki muaşaka hususunda tutucu olmadığımı, bunu, sonsuz deneyim imkânı veren bir zenginlik alanı olarak algıladığımı da belirtmeliyim. Yeter ki edebiyat olsun. Bunun öznel tarihçemdeki sınanması îsimle Ateş Arasında’ki maceramdır. Üç yüz sahifelik bu metin bir yanıyla denemeye, bir yanıyla hikâyeye, bir yanıyla romana bağlıdır. Ve onun yadırganır “anlaşılmaz”lığını en fazla besleyen yanı da sanırım bu cüretkârlığıdır.

Neden Cümle Kapısı?

Cümle Kapısı tevriyeli olsun. Hem külliyenin ana kapısı hem de benim mana birimim olan cümlenin kapısı. Cümle ile düşündüğünü biraz endişe, biraz da ferahlama ile fark eden yazıcının cümle kapısı. Ferahlama, çünkü mana biriminin cümle olduğunu, cümle hacminde, cümle ritminde ve cümle biçiminde düşündüğünü fark eden yazıcı için çetrefil cümlelerle konuşuyor olmak, artık bir itham vesilesi olmaktan çıkar. Bu ithamdan muaftır artık, çünkü öyle düşünebiliyordur ancak ve başka türlü de anlatmasına imkân yoktur. Yapmacıklık aradan çıkmıştır. Mazurdur. Çünkü Cümle Kapısı ona Kalbin Kapısı’dır. Ama endişeyle, çünkü külliyenin cümle kapısı onun en önemli mimari unsurudur. Hem estetik açıdan hem stratejik açıdan. En kuvvetli olması gereken yerdir cümle kapısı. Ama aynı zamanda en zaif olduğu yerdir de, çünkü en fazla yüklenilen.

Peki Orhan Okay?

Orhan Hocam benim için gerçek bir cümle kapısıdır. O kapıları açtı. Ben kendi hacmimce girdim ya da giremedim.

Peki ya Mevlana?

Evet. Mevlana. Gecikmiş bir ziyaretti benimkisi. Yıllardır beni çağırdığını zannediyordum. Zamanı gelmemiş demek. Nisan’da oldu. Mevlana için gittim, Şems’i buldum ve döndüm.

Sandukanın başındaki sarığın renginin siyah mı beyaz mı olduğunu hatırlayabildiniz mi?

Hayır hatırlayamıyorum ve birinin bunu bana yazmasını özlemle bekliyorum.

Bu, ‘kelimelerin kalpleri’, biraz bunun cümle kapısını aralayalım mı? Şeyhü’l-Ekber’in Füsus’un girişinde sözünü ettiği kelimeler. Nedir onlar ve sizde kelime dendiğinde, cümle dendiğinde neler beliriyor? (Kelime’yle değil, cümle ile düşündüğünüzü söylüyorsunuz)

“Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamd olsun” diyor Şeyhü’l-Ekber. Hamd olsun. Bu cümledeki “kelime” sözcüğü ile neyin kastedildiği hususunda geniş ve farklı yorumlar var. Aslında fark etmez. Kelime en dar manasından en geniş manasına kadar kelimedir, İsa’nın Allah’ın kelimesi olduğunu düşünerek işe başlayalım. Adem’e öğretilen kelimelerin hayat anlamına geldiğini, varlığın evvel-ilahi tasarımları olan ayan-ı sabitelerin birer isim olduğunu da unutmazsak, Şeyhü’l-Ekber’in “kelime” kelimesinde, onun dilbilimsel anlamının hiç de göz ardı edilmeyecek cinsten var olduğunu görebiliriz. Varlık ismin tecellisinden başka bir şey değildir. Varedici her yerdedir ama hiçbir yerde değildir. Çünkü bütün bir varlık O’nun zatının değil ama isimlerinin, sıfatlarının ve eylemlerinin tecellisidir. Hasılı bütün bir evren isimleri, sıfatları ve fiilleri zahir, lakin öznesi gizli bir cümledir, isim çok mühim bir şeydir. Bu kadar mühim olmasaydı zaten tasavvuf, felsefe ve din onun üzerinde bu kadar ısrarlı olmazdı. Ve neticede hepsi de aynı kapının önünde buluşmazdı. Cümle kapısının. Çünkü kâinat evveli ve ahiriyle, görünürü ve görünmeziyle bir cümledir.

Mor Mürekkeple, Cümle Kapısı arasında belirmeleri ve ‘dil’leri bakımından bir ayrım var mı? ‘Deneme’ diliniz nereye gidiyor?

Şüphe yok ki içimin, ruhumun savruluşlarına benzer bir değişimi dilim de içerir. Lakin Mavi Lale-Mor Mürekkep dönemi itibariyle temel meselelerimde belirgin bir farklılık söz konusu değil. Bunun deneme dilimde bariz bir farklılığın ortaya çıkmasını engellediğini zannediyorum.

Cümle Kapısı’ndan anlayabildiğim kadarıyla, yazılar ortaya çıkmadan önce, sanırım zihninizde bir ‘sorunsal’ beliriyor, bir zaman zihnin tavanında bir çengele asılı duruyor sorular, ardından bir Veri’ toplama süreci ve kaleme alış… Doğru mu? (Bunu biraz da Zindan Risalesi’nden çıkarıyorum)

Hemen hemen doğru. Biyografyaya düşkün olduğumu söylemiştim. Bu da ister istemez ansiklopedi sevdalılarından kılıyor sizi. Kalbe dokunan bir sorunsal, veriye dayalı bir taban ve mutlaka cümleye dayanan dokunaklı bir anlatış. Bu benim denemeden anladığım şey. Zindan bir kamaşma olarak içimde belirip de bu kamaşmayı beslemesi için ‘Zindan Risalesi’nin verilerini toplarken, hiç aklımda olmadığı halde bir ‘Âmâ’ yazısının temeli atıldı. Yani Galileo ile ilgili bir metni okurken eğer, bütün işi gökleri gözlemlemek olan bir adamın ömrünün sonunda yarı karanlığa gömüldüğünü ve son bir şarkı olarak son bir şey daha gördüğünü, Ay’ın gözümüze hep aynı görünen yüzü, hep aynı yüzmüş, dediğini okuyup da sarsılıyorsam bir ‘Âmâ’ denemesi çıkarabilirim ben. Ne kadar müthiş! “Gözümüze hep aynı görünen yüz hep aynı yüzmüş!” Aksi halde dünyanın bütün ansiklopedileri ile beni bir odaya kapatsanız, eğer onlardan kalbime çarpan bir hikâye okuyamıyorsam bir deneme çıkaramam. Ben olmazsam olmaz, hasılı. Ama bir ‘Zindan Risalesi’ yazıyorsam bütün bir yazı da ansiklopedi ve biyografya okuyarak geçirmem gerekir.

Yazı ansiklopedi okuyarak mı geçirdiniz?

Hemen hemen. Sonra vakit ağustosu bulunca Sinop Cezaevi’ni görme zamanımın geldiğini fark ettim.

Gittiniz mi?

Evet. Sinop’a gittim. Cezaevini birkaç defa gezdim. Nazlı Eray, Sis Kelebeklerinde haklı. Garip, tekinsiz bir cazibesi var o yerin, insanı şiddetle çarpan yanı hâlâ bir cezaevi olması. Müşahade hücrelerinin kapıları ardına kadar açık. Yazılar duvarlarda. Kiri pası, teri çığlığı üzerinde bir cezaevi ama mahkûmu yok. Bu müthiş. Sonra Akliman mevkiinde Yeni Cezaevi var. Dönüp tarafına bakmıyor kimse. Fakat ben dönüp tarafına baktım uzun uzun.

Neden bir ‘Zindan Risalesi’, bu sıradışı ilginin nedeni ne?

“İntihar”, “ihanet” ve “son” üzerinde ısrar eden, ısrar ederken alışıldık değer yargılarının sınırlarını ihlal etmek isteyen, bu uç noktalarda da bütün beşeriyet için geçerli formülasyonu sınama endişesine düşen yazıcı; hayatın son-ucu zindana da kayıtsız kalamaz. Aynı çatı altında bir araya getirdiği insan profili itibariyle cezaevi bir toplumun özeti. En mükemmel olanla en sefil olan aynı çatı altında. Bir adesenin bütün ışık çubuklarını bir araya toplaması gibi. Böyle bir gerçeğe nasıl kayıtsız kalabilirim ki? Sadece üç isim. Atsız, Nâzım ve Necip Fazıl. Yazıcının zindan üzerinde düşünmesi için yetmez mi? Dünyada kendinizi bir ‘zindan’da hissettiğiniz oluyor mu? ‘Zindan Risalesi’ni biraz da bu veçhesiyle okumak mümkün mü?

Hayır, dünyayı levmedenlerden değilim. Dünyayı önemsiyorum. Ama diğer yandan onun bir rüya olduğunun bilincine fevkalade varmış olmaktan dolayı da çok bahtiyarım. O bir rüya evet. Ama hükmü rüyadan öteye geçiyor. Bu manada, kendimi “Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûm” hissetmedim hiç. Ütopyalarım ancak bu dünyama güç kattığı oranda muteber oldu. Kaçmak sığınmak için değil. Ama öznel tarihçemle ilgili olarak şu var ki, dönüp geriye baktığımda hep canım sıkılmış benim. Çocukken, genç kızken, yetişkinken. Bütün bunları sürdürür ya da sürdüremezken. Şimdilerde de ruhumun bedenime sığmayıp da çıkacak gibi olduğu zamanlar oluyor. Sonra kalp çatlıyor ve muhatap makamında kimseyi bulamadığınızda başlıyor kıyamet. Artık siz buna zindan der misiniz, bilemem.

İçinizin kırık kayığını en fazla anlattığınız yazıda bile, içinizi en fazla döktüğünüz yazıda bile gerçeklik ve somut yaşanmışlık adına bir mesafe var okuyucu ile aranızda. Üstelik bu kitabın arka kapağında, sizi okuyanla daha yakından tanışma beklentisi açık kalplilikle itiraf edilmiş olduğu halde. Neden böyle? Kendinizi gizlemek tavrı mı bu?

Hayır. Cümle Kapısı’nda hükmedemeyeceğim denli ortadayım ben. Öyleyse o kadarım ben. O da, benim, dağdan ziyade dağın arkasıyla ilgili olmamla izah edilebilir. Dağın değil dağın arkasındakinin arkasında isem, anlatabildiğim de dağ değil dağın arkasındakidir, tabii ne kadar görebiliyorsam. Ve ki daha yakından tanışmayı beklediğim okuyucu da dağın dağ olduğunu dinlemekle oyalanabilecek okuyucu değil. Dağın arkasından bahsedebilecek okuyucudur. Belki benden fazla bir harf biliyordur. Benden fazla harf bilmiyorsa da belki benim bilmediğim bir harfi biliyordur.

Tezgâhta neler var?

Şimdilik bir şey yok. Ne, ne zaman ve nasıl gelir, dahası gelir mi, hiçbir fikrim de yok. Ama “her şeyi özetleyecek bir cümle” fikrinde hâlâ ısrarlıyım.

İbrahim ŞAHİN, ParaMedikal, nr.12, Yıl 7 (Cümle Kapısı)

1. Kelimeler gerçekleri saklıyor diyor yazar. Müşahedeler vehim, işittiklerimiz vehim. İfadeler birer düş. Öyleyse gerçekler yazıların da ötesinde. Peki yazmak ne diye?

1-En çok sorulan sorunun cevabının en az bilinen olmasında şaşılacak bir şey yok aslında. Kalp çatladığında başlıyor kıyamet. Ve okumaktan başka oyalanması olmayanın neticesi yazmak oluyor. Dağılıp gitmemek için, bir daha bir bütüne dönüşebilmek için. Bazen hayata tutunduğum, dahası hayatın ötesine de tutunduğum ipin ucunu karıştırmış gibi olduğumda. Ruhum tenimi yırtıp da çıkacak gibi olduğu zamanlarda. Söz, tanık olsun diye yaşadığıma. İrşad etmek için değil, sadece paylaşmak için. Belim bükülüyor, birisi benim gördüğüm için evet ben de gördüm desin diye. Ölecektim, ölmekten beni yazı kurtarmadığında. Ne kadar anlatırsam anlatayım bütün anlattıklarımın toplamı bile camdan süzülen yağmur damlasını anlatmaya yetmediğinde. Ve bütün sayılıp dökülebileceklerden sonra hepsini ifade edecek tek cümleyle, yazının kendisi için değil, kalpte uyandırdığı hatırlamanın yüzü suyu hürmetine yazı dediğimde, yazının da küçümsenebilir olduğunu belirtmem benim üzerime borç olduğunda. Belki de bu yüzden şimdilik yazı.

2. Hem yazar hem eğitmen. Yazmak ve anlatmak. Yürekten mürekkebe dökülenler ve idrakten dile inenler. Anlamak ve anlatmak arasında bir çizgi. Siz bu çizginin neresindesiniz?


2-Eğer yazarlığınızın ve akademik hayatın türlü suret meşakkat ve terbiyesinden geçmiş biri olarak hocalığınızın bir bünye üzerinde nasıl bağdaştığı soruluyorsa size; alışıldık yazarlara ve alışıldık hocalara benzemediğinizi fark ederek cevaplayabilirsiniz bu merak konusunu. Yazıdan ve hocalıktan beklenmeyen şey ve temel felsefeler üzerinde çokça kafa yormazsanız ikisi bir arada iyi duruyor. Üstelik başkalarının sığacağı kadar da yer kalıyor geride. Bir taşra üniversitesinde ders veriyorum. Bir gün verdiğim ders ve öğrencilerimle olan ilişkim, onlar üzerinde oluşturduğum etki itibarıyle küçümsenemeyecek bir sarsıntı yaşadım, bu bana yaşatıldı. Yaptığımın, oluşturduğum etkinin ne olduğunu sarsılarak sordum kendime. Şimdi mutmainim. Ben bir taşra üniversitesinde hocayım. Yaptığım işi fevkalade önemsiyorum ve sahte tevazu göstermeden burada verdiğim bir hizmet olduğunu idrak ediyorum. Bir kere bunu idrak edince, ene razı, ente razı. Bu defa yazıdan beklediğiniz şey de bir öğrenci grubu karşısında hissettiğiniz şeyle veya bir fincan kahve içmeden kendinize gelemeyeceğiniz bir dersin sonunda hissettiğiniz şeyle birleşiyor.

BİRAZ ESER


3.’Anlatsam ben aşkımı yok ediyorum, anlatmasam aşkım beni’ diyen Nun Masalları’ndaki genç mezarlık bekçisinin hayatla meselesi nedir ? Tercih mi yoksa bir çeşit çaresizlik mi?

3-Elbette çaresizlik. Çünkü Nun Masalları’nda değilse de “isimle ateş” arasına düştüğümde fark ettiğim gerçekle söylersek aşkın bu dünyada mükemmeli yok. Dünya güzelliğinin sınırı var, ötesinin olmadığı yani bittiği bir yer var. Kalbin çatlaması, bunun çaresizliği. Ve hepsi tek cümlede toplanıyor aslında. Bu dünya hiçbir şeye sığmıyor. Aşk da bu dünyaya sığmıyor. Ama nereye gidilecekse de bu dünyanın limanından kalkılarak gidilecek. E, Adem’in oğullarına da bu kadar meşakkat reva olsun.

4. ‘Sen suretsin o asıl, sen fersin o mana.Sen bedensin o ruh,sen gurbetsin o yurt.Sen parçasın o bütün sen gölgesin o ışık’

Yusuf peygambere böyle sesleniyor bedevi .Neyin farkına varıyor bu bedevi ?

4-Ruhun evi vardır, yurdu vardır. Bedevinin farkındalığı yazıcının ürküntü ve hayranlıkla fark ettiği ruhun evinedir elbet. Öyle aşikar ki görmeyenleri anlamamakta direniyorum da diyebiliriz. Ölüm öyle yakın, doğum evveli bu kadar yakınken gaflet çok ağır kelime.

5.’Gözlerimle gören ey, ey gözleriyle gördüğüm’

‘Ey kalbimle seven , ey kalbiyle sevdiğim’

Diye hitab ediyor Züleyha. Senlerin ve benlerin anlamsızlaştığı an. Bu nasıl bir aşktır ki ruhlar ve bedenler tek olur?

5-Olur. Olur da bu dünyada olmuyor galiba. Hepsi bir iyi evden haber olsun diye bütün bunlar.

6. Ve ‘İsimle Ateş Arasında ‘ bir tarih.Bir Murad’ın kurduğu bir Murad’ın bozduğu yeniçeri.’Önceleri devletin kuluyduk sonraları kul arar olduk.’ ‘Tek bozulan biz miydik.’ Sizi yeniçerinin bu trajik hikayesini yazmaya iten ne oldu?

6-Benim mizacımda birisi için bu hikayeye kayıtsız kalmak mümkün değil ki kayıt altına girmiş olmamın nedenini arayayım. O kadar trajik öyle acı ki her şey.Fakat asıl önemli olan sanıyorum Numan ile Nihade’nin aşkını bütün ağırlığıyla, bütün yüküyle yüklemek istediğim hikaye ile tıpatıp uyuşuyor/örtüşüyor olması. Onca trajik hikaye varken Osmanlı tarihinde veya dünya tarihinde, benim anlatmak istediğim hikayeyi taşımaya en müsait hikaye olması.

7.Aşkın olduğu yerde akıl, aklın olduğu yerde aşk manasız. Ferhat olmak isteyen Mansur ve kendi içine akan bir nehir olan Mansur’un maşuku Nihade. Yani Karanlık ! Neydi yanlış olan bu hikayede?

7-Neyin yanlış olduğunu anlamak için yazıldı zaten bu hikaye. Ve asıl ürkütücü olan, Yusuf ile Züleyha’da bulunanın İsim-Ateş’te yitmiş gibi durduğunu fark etmekti. Ama bir nehir roman olsun. Belki bundan sonra, bir hamle, bütün yitikler yeniden yerine oturtulacak. Yazılmasa bile idrak sathında bunun gerçekleşmesi gerek. Yoksa benim işim zor.

8. Bulut ,yağmur ve deniz. Yani rahmet. Suyun kıyısında bir kent. Yani Trabzon ve karşısında fırtınalı deniz. Aşk hikayelerinizi böyle yoğun ve fırtınalı yazmaya bir neden mi bu şehir?

8- Bir şehir tek başına, yazmaya saik olacaksa bu benim yaşadığım şehir olamaz. Bu kadarı yeterli değil. Ben bu kadarıyla yetinemem. Dahası her şey benim içimde başlar ve biter. Lakin içinde yaşadığım doğa, yazmamın, böyle yazmamın saiklerinden belki biridir. Bu kente eklemlenme noktalarımın en kuvvetlisinin yine de onun doğasından geldiğini defalarca söyledim. Bundan şikayetçi de değilim. Ve artık benim için bu dünya âlem üzerinde bir kent seçmek, anlamını çoktan yitirmiş gibi görünüyor.

9.’ilk sözcükler mürekkebi mor kalemin ucundan dökülürken, Ayasofya’da değil idiysem de Hamdullah Hamdi Hazretleri gibi kendimce bir Ayasofya’daydım.’ Şairlerin ve edebiyatçıların şehri İstanbul. Vuslata yogun bir hasret.Akan su yakınlarda yatağını bulacak mı?

9-Hayır. Böyle kalsın. Bundan sonra benim için bir şehir değişikliği olacaksa da hayatın pratiklerinin dayatmasıyla olacak bu. Yazma serüvenimle ilgisi olabilir bir şehir değişikliğinin ideası İstanbul’u çoktan aştı.

10.’Ne güzel ölecek olmanın muştusu ölmeyecek olmanın tahayyülünden , ne güzel’ Bu sözler hayata nasıl bakıyor? nedir farklı kılan bu sözleri diğerlerinden?

10-İnsan hayatının temel gerçeğinin hasret, Adem’in geldiği yere ve onun koptuğu cevhere hasret, olduğunu artık iyi biliyorum. Bunu insanlar adlandırabilir ya da adlandıramaz, yani bilir ya da bilmez, o ayrı bir mesele. Balık, içinde yüzdüğü suyun mahiyetinden bîhaberse de suyun mahiyetini değiştirmez bu. Ben bu hasreti biliyorum ama bu biliş beni ölüm karşısında donanımlı kılmıyor. Herkes kadar korkulu herkes kadar mahzunum dağların taşıyamadığı gerçek benim sırtıma vurulduğu için. Lakin sırtıma vurulmuş bu gerçekle salıverildiğim hayatın içinde, arzın sathında, ölüm ve ötesi olmazsa çıldıracağımı zannettiğim algılarım var. Bu, ölümün ödülüdür. Ölüme şükredilen nokta burası işte. Belki de ölüme bu kadar şükürle bakmamın nedeni, bu dünyanın tekilliğinden, bir devamının olmadığı teorik endişesinden beni kurtaran en pratik çözümün yegane kapısının ölüm gibi görünüyor olmasıdır. Evladını kaybeden annenin ödülünün ancak cennet kapısında verileceğini bildiğimdendir. Bu dünyanın tekilliğine tahammülüm yok.

11.Son söz niyetine . Çatlayan yüreğinizden gelen nefes devam edecek mi?

11-Bunu ben bilemem ki. Fakat sular durulacak gibi görünmüyor. Savrulup duruyorum. Her şey günden güne daha da çalkantılı bir hal alıyor.

ALPHAN, Zeynep; “Aşkın ateşin ve Yazının Simyacısı Nazan Bekiroğlu”, Turuncu, Mayıs 2003, sayı 1,(İsimle Ateş Arasında)

(Bu söyleşi, sitemizde, Turuncu Dergisi’nden Zeynep ALPHAN‘ın katkılarıyla yayınlanmaktadır.)

Dengeden filan bahsetmeyeceğim, denge burada sevmediğim kelime. Aşksa aşk, akılsa akıl. Teslimiyet kurtarır. Arada kalmışlık yakar kül eder. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. “O diyorsa doğru diyordur” teslimiyeti. Fakat isimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten.

“Nazan Bekiroğlu… 3 Mayıs 1957, Trabzon doğumlu. Dört yıllık üniversite hayatı hariç  hep  bu kentte yaşadı.  Bulut. Deniz. Yağmur. Türk Dili ve Edebiyatı eğitimini Erzurum’da aldı. Kar. Rüzgar. Ova. Halide Edip’le doktor, Nigar Hanım’la doçent. Şimdilerde KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi’nde Profesör. Suyun kıyısında. İki kız çocuğuna anne. Görünürdeki hayatı bundan ibaret.”

Nazan Bekiroğlu, aşkların devletlerin, yeniçerilerin, hattatların, nakkaşların ‘yazıcı’sı. Numanların, Yusufların, Züleyhaların, Nigarların, Nihadelerin ‘yazıcı’sı. Aşkın yazıcısı, ateşin, suyun, mavinin, ismin, kokunun, aherlenmiş kağıtların yazıcısı. Yüzyıllar öncesi ruhunun ‘taşıyıcısı’. O sadece bir yazar değil. Bir türlü ismini koyamadığımız o duygunun, acıtan, kanatan, olgunlaştıran, belki de bozan, yıkan, yakan, devletleri yok eden, aşkları bitiren o duygunun ‘anlatıcısı’. O eksikliği, o muhtaçlığı anlatan yazıcı. Bir yazar-anne-kadın olarak Nazan Bekiroğlu, aşktan bu yüzyılda bile hala umutlu. Çünkü ona göre, aşkın problemi, devirle, dönemle ilgili değil. Bekiroğlu’ya soracak o kadar çok şey vardı ki, biz de en kıyamadıklarımızı seçtik…

-Mavi, filbahri, hattat… İlk aklınıza gelen sözler nelerdir? Mavi nedir sizce, filbahri, hattat?

Mavi: Suya yakamoz bırakan mavi yıldız, bir benim gördüğüm ve dahi bir benim kaybettiğim. Bütün yazdığımın macerası onu gördüğüme dair bir onay mesajı alabilmek: “Doğru evet, vardı ve sen onu gördün”, bunu duyabilmek.

Filbahri: Uzak, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar, ezel kadar uzak ve çok yakıcı bir hatıra.

Hattat: İncecik, dal gibi, fidan gibi bir siluet, karanlıktan gelip yine karanlığa karışıp giden.

-Aşkların mı yoksa devletlerin mi ömrü daha uzun sürer?

İkisinin de doğması, büyümesi ve ölmesi var, Doğması büyümesi ve ölmesi olmayanı unutmasın insanlar diye böyle.

Şu anda Osmanlı döneminde yaşıyor olsaydınız, hangi konumda, kim olmak isterdiniz?

Bu, benim öğrencilerimle oynadığım bir oyun. Genellikle Tanpınar derslerinde oynarız bu oyunu. Bir zaman makinesi icad edilse nereye, ne zamana gideriz? Her biri arzularını sıralar. Sonra bana sorarlar, ya siz hocam? Ben, Osmanlı tarihi ile sınırlarsak, tek zamanla yetinemem çok zamana gitmek isterim. Evvela Kuruluş olarak adlandırılan döneme gitmek istediğimi söylerim onlara. Bu arzum son senelerde belirginleşti, özellikle isim-ateşin yazılma sürecinde. Bozkır yangınından, o sertlikten öyle serin öyle zarif, öyle hatırlatıcı bir rüzgar geçiyor ki, ürpertici. Kıraç toprakla yağmurun buluşması ve bir benzeri daha olmayan yakışması gibi. Ayrıca on altıncı asır ihtişamı. Kanuni, Sinan, Süleyman. Tabii bir de Hürrem. O zamanı da solumak isterdim. Fakat bütün bunların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlının, ikindi güneşi. Trajedi. Ne çare kader! On yedinci ve on sekizinci asırlara gitmek isterdim. III. Mustafa. Fazla bir şey değil; bir şubat akşamüzerinde Boğaz’ın sularına yakın bir yerlerde, gemilere de yakın olsun, gökyüzü gri hatta kurşuni olsun. Ben Üsküdar’da olayım. Ayazma camiine yakın olayım. Kar aniden tane tane yağmaya başlasın. Rüzgar dondurabilir mahzuru yok. Ama bütün bunları yaşarken yanımda yirmi birinci asra ait bilincim de olsun. Yani bu akılla, bu bilinçle bütün bunlar olsun. Yoksa on yedinci asırda yaşayan bir yirmi birinci asırlı olduğumu bilmezsem, yaşadığımı nereden bileceğim? Tanpınar derslerimiz de genellikle zaten bu cümleyle biter. Ve öğrencilerime bilinç olmazsa hiçbir şey de olamayacağını ikaz ederim. Örneğin biz şimdi, bir zaman makinesi icad edilmiş de yirmi birinci asra gönderilmiş yirmi dördüncü asırlılar isek? Ve bunu bilmiyorsak? Ne olacak o zaman? Bu hayal sonsuz açılımlarla süre gider. Örneğin bugünkü giysilerimizle, zahirimizle Topkapu’nun kapısında zuhur ettiğimiz anda hâzirûnun (ki her halde kapıcılar, yeniçeriler, halk ve belki sarayından çıkmak üzere olan padişah olur hâzirûn dediğim) tepkileri de hayalin en ölümcül parçasını oluşturur.

“Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma.”

-Sizce günümüzde Osmanlı yeteri kadar biliniyor mu?

Hayır tabii ki. Hiç kimse yeteri kadar bilemez. Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma. Tarihin gördüğü Osmanlı da buna dahil. Ama yansımayı önemsemeli. Görüntünün sahibine nisbeti vardır. Bu yüzden tarih bütün inanılmazlığına rağmen çok önemli. Daha doğrusu tarihten çok tarihin felsefesi bana önemli geliyor çünkü tarih eğer bir bilinç doğuramıyorsa gelecek için bir faydası yoktur ve o bilinci tarih felsefesi doğurur.

Geçmişi yitirdik mi? Yok olan tarih mi, yoksa biz miyiz?

Geçmiş bir yandan yitirilir ama bir yandan da yeniden kurula durur. Biteviye. Böylece biz baktığımız yerden bireysel ya da toplumsal ölçekte geçmişi yeniden, işimize geldiği gibi, ihtiyaçlarımıza uyacak şekilde kurar dururuz. Cumhuriyetin ilk yılları aydınının geçmişte görmek istediği şey ile günümüz muhafazakâr aydınının, hatta muhafazakâr olmayan aydının da, geçmişte gördüğü şey aynı değildir.

“Filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.”

-Devletlerin kurulma yükselme ve çöküş dönemleri vardır. Eğer aşklar da devletler gibiyse ve her aşkın bir başlangıç ve bitiş noktası varsa, aşklar da devletler gibi o bitiş noktasında sona erer mi? Yoksa bu bitiş ilahi aşka kanatlandığında bir başlangıç sayilabilir mi? Yani kaybedenler aslinda kazananlar midir?

Her kaybeden değil ama bazı kaybedenler kazananlardır elbet.

-Sizce kokuların önemi nereden geliyor? Her insanı tanımlayan bir koku var mı ve sizin kokunuz hangisi?

Kokuya dair düşüncelerimi, daha önemlisi hissettiklerimi ve ona yüklediğim anlamı isim-ateşte geniş biçimde paylaştım. Ezel meselesi benim şu dünya âlemi anlamak için dört elle sarıldığım kavram. Araf 172. Başka türlü şu parça pürçük aklımla altından kalkmam mümkün olmadı, kalbim okyanus kadar olsa da “bu böyle”. Koku, ezel hatırası olduğunu hissettiğim manada beni ilgilendiriyor. Hatırladığım doğrudur. Ama bu kadar kuvvetle hatırladığım ama bir türlü tanıyıp da adını koyamadığım şey nedir? Bir de tabii o meşhur hadis. Bunlar çok önemli şeyler. Kadın, koku ve namaz. En ucuz esanslar dahil bütün güzel kokuları seviyorum. Suyu hatırlatan mavi kokuları çok çok seviyorum. Ama filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.

Yazılan her yazı bir sonrakini getirir ‘yazıcı‘ için. Hep eksik kalan bir şeyler vardır. Bu yüzden tekrar başka yazılarda vücut bulur ‘yazıcı‘. Siz ‘İsimle Ateş Arasında’ kendinizi tamamladığınızı hissediyor musunuz? Yoksa Numan’ın öyküsü sürecek mi?

Numan’ın öyküsü sürecek mi? Bu güzel. Eğer kastettiğiniz şey benim anladığım şeyse çok güzel bu soru. Anladım ki ırmaklar denize kavuşmayınca sükunet olmazmış. Numan’ın öyküsü sürecek, adı Numan olmasa da ve yazıcı her yazdığını yazmazsa öleceğini zannedecek, sonra yazdıktan sonra hiçbir şey yazamamış olduğunu fark edecek, yazdıklarını ve şimdilerde garip bir saplantıyla -biri hariç- bütün okuduklarını yakmayı arzu edecek. Sular durulacak gibi görünmüyor. Hem kim bilir belki Nihade’nin de okumadığımız bir beşinci defteri vardır bir köşede!

“Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı.”

Hayatımıza giren ve bize acı veren şeylere bir isim bulabildiğimiz için mi acı çekeriz? İsmi olmayanın acısı da olmaz mı?

Ben tam tersini düşünüyorum. Belki Numan ile en çok benzeştiğim nokta ve bütün yazıcılar gibi beni de şair kılan nokta hali isimlendirme isteğimiz. Hali isimlendirdiğim an benim acım azalıyor. Çünkü isim kelamın sahası o da aklın. Böylece cinnetten şuura gerçekleştirilen bir sıçrama sahibini koruyor. Söylemiştim, intihar Werther’in payına düşer Goethe yazar kurtulur. Belki içimde şairlere yönelik büyük saygıya rağmen tetik duran bir noktanın varlığı da bu bilgiden kaynaklanmaktadır. Cinnete talip dahası mecnun olanın şiirle işi olamaz. Ezcümle Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı. Ama o ismi bulamadı ve yandı gitti.

“Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet”

Aşkın mı yoksa aklın yolundan gitmek mi daha çok kanatır yaraları?

Dengeden filan bahsetmeyeceğim, denge burada sevmediğim kelime. Aşksa aşk, akılsa akıl. Teslimiyet kurtarır. Arada kalmışlık yakar kül eder. Ama birinin lisanına teslim olmalı. Lakin bu insanın doğası gereği neredeyse imkansız görünüyor. Şimdilerde, hayatımda hiçbir zaman olmadığı kadar çok fark ediyorum insanın yaradılışındaki çift kutupluluğu. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. “O diyorsa doğru diyordur” teslimiyeti. Fakat isimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten. Ama, yine de ama demeden olmuyor. Yani şu; Ebubekir’i Sıddiyk kılan da Peygamber’in sır’atindeki istikamet, o değil miydi? Düşünsenize neden onca yalancı peygambere değil de adı Ahmed ü Mahmud u Muhammed olana bu teslimiyet? Öyleyse aşkın pazarında aklın yeri yok ama. Ama… Yine de siz bilirsiniz.

Yusuf ile Züleyhalar, Leyla ile Mecnunlar sadece romanların satır aralarında mı kaldı? Yoksa aşkın bilgisayar klavyeleri ve telefon tuşlarıyla paylaşıldığı çağda hala aşk var mı?

Yo, bu konuda iyimserim ben. Aşkın her devirde var olduğundan kuvvetle eminim. Ölüm gibi hep de var olacak. Kültürü farklı olacak belki, arazı değişecek ama cevheri hep aynı. Aşkın problemi devirle dönemle ilgili değil. Onun problemleri kendi yapısından, bir mahluk ise, ki öyledir, onun hilkatinden kaynaklanıyor.

“Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense gül bahçesi.”

Ateş yani var olanı yok eden -aşıkın içini kavuran- yok ederken büyüttüğü acıyla sahibini nasıl götürür mutlak aşka?

Ateş iki türlü galiba. Biri yakar kül eder, hû yangını. Aşkınlık ateşi. Diğeri ise tekrarlanıp durur. Tekrarlana duran ateş cehennem ateşidir. Onun aşılması yok. Her defasında yeni ten verilir ki yeniden yansınlar. Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense gül bahçesi.

Yaşadığımız hayatın gerçek olmadığı bilinen bir şey. Yaşananlar ve bu maddi dünya fani. Bir gün her şey bitecek ve biz rüyadan uyanacağız. Bu yüzden somut olarak yaşadıklarımız değil, soyut olarak hissettiklerimiz gerçek aslında. Aşklar, nefretler, sevgiler, sadakat.. Bir de yaşarken gördüğümüz rüyalar ile sizin gibi ‘yazıcı’ların bizi götürdüğü dünyalar. Yaşadığımız alem, rüyalar ve romanlar… Denge nasıl kurulmalı sizce? Bir denge kurulabilir mi?

Yaşadığımız hayat rüya hükmündedir doğru. “Rüya bütün çektiğimiz rüya kahrım rüya zindan”. Fakat burada ince bir nokta var. Ben uzun yıllar bu dünyadaki acıları, rüyada parmağıma batan bir dikenin verdiği kadar hükümlü yani hükümsüz farz ettim. Bir noktaya kadar doğru. Ama o rüya hükmündeki hayat, bu oyun ve eğlence alanı olan dünya, asıl yurdun temel belirleyicisi. O zaman tamam rüya, ama hafifsenmemesi gereken, hükmü olan bir rüya. Yusuf’un rüyası kadar sahih bir rüya. Denge bunu fark edebilmekte galiba.

– “Hikayeyle de hayatla da mücadelem var, anlıyorum.” İkisinin arasında bir yer yok mu? Arafta kalmaya bu yüzden mi mahkum ‘yazıcı’?

Bilmem ki, ben de bilmiyorum ki. Hayatın ve hikâyenin arasında öyle ince bir tül peçe var ki. İnsan hangisini yazdığını şaşırabiliyor ve böyle bir anda artık hikayelerinin kontrolünü de kaybedebiliyor.

“Sevilen bir kadın can demekti. Bu yüzden en çok cânım denirdi ona ortasında bir eliflik nefes hacmiyle. Ve can artık bir yeniçerinin hayatında feda edilmesi gereken değil esirgenmesi gereken bir şey olurdu. Bu yüzden korkar olmuştuk ölmekten” diyor kitabınızda yeniçeriler. Ölmek iki kişi olunca neden zor gelir?

Sevilen bir kadına adanan bir can, artık sahibinin olmaktan çıkmış demektir. Devredilen bir yaşam ve kendi için değil o için yaşanan bir hayat. Eğer böyleyse ölüm hakkınız da sizden alınmıştır. Ve can artık sizin kendiniz için değil sevdiğiniz için korunması gereken bir şey olmuştur. Hani şu gibi: Sana bir şey olursa, sana hakkımı helâl etmem. Hoş doğrusu!

“İsimle Ateş Arasında” romanınızda Nihade, çok da belli olmayan bir yere gidiyor. Sanki kaybolmuş gibi. Ve siz romanın sonunda da söylemiyorsunuz nereye gittiğini. Bu yüzden Numan (belki de Mansur demek gerekir)’ın hissettiği o belirsizlik duygusunu daha çok acıtıyor okuyucuyu. Sizce daha çok böyle belirsizlikler mi, yoksa belirli bir acı mı yangın çıkmasına neden olan?

Nihade’nin belirsizliği Numan’ın yangınının ana nedeni. Çünkü uğrunda o kadar çok şey feda edilmiş. Şer’î manada değilse de kalbî manada bir ihanetin yükünü yüklenerek geliyor Numan ona. Bazı şeyler yasal olabilir ama kalbin yasalarıyla çelişir. Bir Nur’un acısı üzerine kurulan bir Nihade vuslatı. Uğrunda bu kadar çok şey feda edilenin belirsizliği, onun her şeyi sıfırladığı bir ihanet anlamına gelir. Şahıslara değil bizatihi aşkın kendisine ihanet anlamına. Ve her şeyin hiç de olmamış olmadığı anlamına gelir. Belirli bir acının nedeni olan şey Numan’ı daha az acıtırdı. Şüphe yok ki Nihade yok olduğu o günlerde, arabesk bir kurguyla, diyelim Mansur’un mezarına ve hadi yine diyelim ölmemiş olsun, Mansur’a gidiyor olsaydı, bir ihanetle girmiş olsaydı Numan’ın defterine, onu bu kadar çok acıtmazdı. Numan’ı bu kadar çok acıtan şey uğrunda o kadar çok şey feda edilen kadının kayıtsızlığı, aşkın ölmesine bile bile göz yumması. Numan’ın bütün bu sağanak altında, bu hücumlar altında kalmasına izin vermesi. Bu korkunç bir yangın ve hiçbir şey Numan’ı bundan daha fazla yakamazdı. Böyle bir yangını ancak böyle bir belirsizlik çıkarabilirdi.

Romanın sonunda İstanbul’da çıkarılan o büyük yangın, bir şekilde söndürülüyor. Peki Numan’ın ve Numan’ların, Yusufların yangını söner mi bir gün?

Yusuflar’ın yangını farklı. O yangın bu dünya için de öte dünya için de müjde hükmündedir. Sıradan bir fert olarak Numan’ın yangını ise, onun hesabı büyük mahkemeye kalmıştır. Doğrusunu ancak Allah bilir.

Beşikdüzü Öğretmen Lisesi Dergisi: Kilim, nr. 3, mayıs-haziran 2003 (Genel)

*Yaptığınız çalışmalarla, yayımlanmış eserlerinizle birçok başarıya imza attınız. Bu başarınızın altında neler gizli, bize başarı öykünüzü anlatır mısınız?

*Yazıcı için anlaşılmak, hikayenin en önemli parçası. Ve ki sizler, henüz lise sıralarındaki gençler tarafından başarılı olarak tanımlanmak ise hikayenin çok güzel bir parçası. Çünkü bu tanım, anlaşılmış olmak, hem de liseli gençler tarafından anlaşılmış olmak anlamına geliyor. Başarı sebebine gelince, gözün kendisini görme imkânı yok ama eğer bir sebep, en önemli bir sebep göstermemiz gerekiyorsa “samimiyet” diyebilirim. Ne anlattımsa hissettiğimi ve inandığımı anlattım. Hiçbir şeyi “yazı olsun” diye yazmadım. Ancak şunu da işaret etmeli ki kastettiğim samimiyet, edebi eserin azami derecede işlenmesi gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.

*Osmanlı İmparatorluğunun sizin kitaplarınızda ayrı bir yeri var. Bu anlamda kaynak açısından daha zengin bir şehir olan İstanbul’u size daha çok yakıştırıyoruz. Neden Trabzon’u tercih ediyorsunuz? Malzeme açısından sıkıntı çekmiyor musunuz?

*Bana en çok sorulan sorulardan biri bu. Neden Trabzon? Özel bir seçim değil. Kaderimin beni bağladığı şehir diyelim, bana sormadan. Kaderime söz geçirebileceğim kadar büyüdüğümde ise vakit bir hayli geç olmuştu. İstanbulsuzluk da bir kader. Malzeme sıkıntısını gidermek çok zor değil. Bunu başarmak mümkün. Bir de güvercinin uçmak için hava boşluklarından şikayet ettiğini, bu boşluklar olmasa daha rahat uçabileceğini zannettiğini hatırlayalım. Lakin aslında hava boşlukları onun hız kazanmasına neden olur. Demek istediğim şu ki İstanbulsuzluk beni besleyen saikler arasında. Ama yine de isterdim. İstanbul’da yaşamayı isterdim.

*Kitaplarınızda ilgimizi çeken bir takım simgelerin önemli yer tuttuğunu görüyoruz. Derinlik sizin için önemli. Farklı bir bakış açınız var. Neden simgeler kullanıyorsunuz? (Mesela Nun Masalları, Mor Mürekkep, mim, elif gibi).

*Evren karşısında durduğum bir nokta var. Ve bu duruş noktasının gelenek ile bağlantılı olduğu aşikar. Sözünü ettiğiniz simgeler geleneksel bir dünyanın simgeleridir. Nun, mim, elif.. ve diğerleri. Eski alfabe. Ve onun temsil ettiği kıymetler. O kıymetlerle günün kıymetleri arasında gerçekleştirilebilecek bir geçiş yorumu denemesi.

*Siz aynı zamanda bir öğreticisiniz. Neden öğretici olmayı seçtiniz? Hangi yönünüz ağır basıyor? Akademik yönünüzle duygusal yönünüzü nasıl dengeliyorsunuz?

*Akademisyenliğimin temsil ettiği kıymet “bilim”dir. Öğreticilik bunun arkadan gelen kısmı. Hayat karşısında sürekli huzursuzluk duyan ruh, sorularının cevabını bulmak, ruhunun doygunluğunu sağlamak ister ve belli kapıları çalar. Sanat, felsefe, bilim, din… Bilimin hayatımda tuttuğu yer, ruha kendi gerçeğini hatırlatacak bir vasıta olarak ona yönelmiş olmamla izah edilebilir. Fakat tek başına yetmedi. Sanatkarlığım bu arayış devamlılığının ifadesi. Demem o ki bilimde de sanatta da aradığım, ruhun bir haddi aştıktan sonra kendi gerçeği ile yüz yüze geldiğinde hissettiği doyum. Aşkınlık hali. Hatırlamanın hazzı. Bu yüzden ilk anda bağdaşmazmış gibi görünen bilim ve sanat, ruha sağladıkları doyum itibarıyle bağdaşabilir. Ve bu çok önemli bir bağdaşma.

*Kitaplarınızda beşeri aşkı bitimli kılarak ilahi aşka yönlendirmişsiniz kahramanları. Sizce günümüzün böyle kavramlara uzak olan gençliği bunu anlayabilir mi? Bugünü insanında böyle bir geçişi görebilir miyiz? Bu kadar yoğun yaşarlar mı?

*İnsan ruhunun gerçeğinin dünü bugünü olmaz. Bana bu soruyu soruyorsanız anlıyorsunuz demektir. Böyle bir geçişe insan ruhu müsaittir. Ama kapasite kullanılır ya da kullanılmaz., o ayrı konu. Unutmuşsam bir zamanlar hatırlamışım demektir.

*Felsefe ile tasavvufun sizde çok iyi yoğrulduğunu görüyoruz. Bize bu konudaki düşüncelerinizi açıklar mısınız? (Yusuf ile Züleyha’daki mağara ideası, son kitapta da ruhların birbirini tanıma fikri).

*Ezel tanışıklığı, en güzel ifadesini Mevlâna’da bulan hatırlama kavramı, varlığın tasavvufi ölçekte yorumu… Bütün bunlar, benim biraz evvel de sözünü ettiğim huzursuzluğu taşıyan ruhumla cevaplamaya çalıştığım varlık sorunsalına verdiğim cevaplar. Ben çıkış yolunu, bütün bir izahın yolunu böyle bulabildim. Başka türlü verdiğim cevaplar hep yarım kaldı. Ruhumun ve aklımın bir tarafı ancak böyle üşümüyor. Eflatun’un mağara ideasını da bu bütünle ilişkisi oranında önemsiyorum. Varlığın, gördüğümüz ve yaşadığımız hayat ile sınırlı olmadığını artık çok iyi biliyorum. Kendi varlığımda, akılcılığın ve deneyselliğin çıkamayacağı yükseklere çıkan bir yanın varlığını fark etmekten çok mutluyum.

*Okuyucu kitlenizi anlatabilir misiniz? Özellikle istediğiniz bir kitle var mı? Yoksa sanat sanat içindir diyerek okuyucunun sizi mi bulmasını istersiniz?

*Sevgili Tuba, sanatkar sorumsuz değildir, sanatın da sorumluluğu vardır. Hem de yüksek bir sorumluluktur bu. Gerçeği işaret etmesi gerekir. Fakat gerçeği işaret eden sanatkarın, kendi lisanını konuşma özgürlüğü vardır. Kimse ondan kuru öğreticilik beklemesin. Bu manada ilgisine talip olduğum okuyucu kitlesi az çok entelektüel bir kitledir. Üniversite ve üzeri. Ve ki okuduğunu salt mantıksallığın kalıpları ile sınırlamaması, alışılmamış olan kendisine anlatıldığı zaman tepki duymak yerine düşünmeyi, fedakarlığı, bir kez daha okumayı göze alması, bir de böyle düşünelim demeyi başarabilmesi, yazar ile birlikte bir yolculuğu talep etmesi gerekir. Bu noktada yazar okuyucu kitlesini seçer. Her yazar her okuyucuya göre değildir, her okuyucunun her yazara göre olmadığı gibi. Yazarlar ve okuyucular birbirini arar ve bulur. Ben bu kitleyi bulabildim mi? Evet, dar fakat derin bir okuyucu kitlemin varlığını fark ediyorum.

*Son kitabınız İsimle Ateş arasında. Farklı bir roman tekniği ile tanıştırdı bizi. Neden böyle bir teknik? Ve nasıl oluştu? Biraz anlatabilir misiniz?

*İsimle Ateş Arasında, anlatmak istediğim şeyin, içimdeki şeyin mahiyeti ve hacmiyle ilgili olarak farklı bir roman tekniğiyle geldi. Başka türlü anlatmam mümkün değildi. Sizin dikkatinizi çeken şey, öyle zannediyorum ki üst üste oturtulmuş üç ayrı katmanın varlığı. Bir, Osmanlı tarihi önünde yeniçerilerin hikayesi. İki, Numan ile Nihade’nin hikayesi. Ve üç, hepsinin üzerinde daha gevşek ilgilerle bu iki hikayeye bağlanana on iki küçük hikayenin oluşturduğu katman. Dikkatli bir okuma daha derinde akan bir ırmakta bütün bu hikayeleri birbirine bağlayabilir. Bunun dışında bölümlerin bağımsız okunma şansları da var. Ki romanın sınırları burada zorlanıyor. Belki bir hikayecinin yazdığı bir roman olduğundan. Çünkü hikayecinin ve romancının hayata bakış ve onu ifade ediş tarzları fevkalade farklı. Bu duruşu da memnuniyetle kabulleniyorum ben.

*Hissettiğiniz şeyleri mi yazarsınız? Hayal gücü diyorsanız bu kadar canlı bir anlatım tekniğine nasıl ulaştınız?

*Yazdıklarımın hepsini yaşamadım elbet. Ama yazdığım her şeyin kalbimin ölçeğinde hissedilirlik payı vardır. Empati! Samimiyetten kastim bu. Bir kez olsun yanmayanın sadece hayal ederek yangını anlatması mümkün mü?

*Son olarak eğitim konusunda fikirlerinizi almak istiyoruz. Bir imkan sağlansa, bu alanda nasıl bir yenilik yaparsınız?

*Bütün dünya sanayi devriminden bu yana, Türkiye Tanzimat’tan bu yana, positivist, rasyonalist bir süreçten geçiyor. Değer ölçüleri iktisat, ekonomi, madde ve akılcılıktan (dikkat edin akıl demiyorum, akılcılık diyorum ve bunlar farklı şeyler) yana. Bunlar insan gerçeğinin ve ihtiyaçlarının bir yanını doyurmaya yetebilir. Ancak diğer yan eksik kalıyor. Kelebeğin kanatlarından biri kopuyor. İmkanım olsaydı bu tek yanlı gidişata dur diyecek bir eğitim sistemi geliştirmek ve öğrencilerin ekonomik endişe ve gelecek sıkıntısı düşünmeden de sosyoloji, felsefe, psikoloji okumak isteyecekleri, psikoloji, arkeoloji, tarih… okumanın da bir saygınlık ve statü nedeni olarak değerlendirileceği bir eğitim sistemi oluşturmak isterdim. Yani ki döviz kurları kadar mağara ideasının da tartışıldığı, okumanın okuyana “ayrıcalık sağlamayacak kadar” yaygınlaştığı bir Türkiye isterdim. Ve bunu sağlayacak bir sistem. Ancak son yıllarda toplumumuzda “okumayanın itibar görmediği” bir atmosfer sezmekteyim. Ve bu sevindirici.

Sultan Dergisi, Mayıs 2003 (Genel, İsimle Ateş Arasında ağırlıklı)

1*Mavi, filbahri, hattat… İlk aklınıza gelen sözler nelerdir? Mavi nedir sizce, filbahri, hattat?

1*Mavi: Suya yakamoz bırakan mavi yıldız, bir benim gördüğüm ve dahi bir benim kaybettiğim.

Filbahri: Uzak, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar, ezel kadar uzak ve çok yakıcı bir hatıra.

Hattat: İncecik, dal gibi, fidan gibi bir siluet, karanlıktan gelip yine karanlığa karışıp giden.

2*Aşkların mı yoksa devletlerin mi ömrü daha uzun sürer?

2*İkisinin de doğması, büyümesi ve ölmesi var, Doğması büyümesi ve ölmesi olmayanı unutmasın insanlar diye böyle.

3*Şu anda Osmanlı döneminde yasıyor olsaydınız, hangi konumda, kim olmak isterdiniz?

3*Bu, benim öğrencilerimle oynadığım bir oyun. Genellikle Tanpınar derslerinde oynarız bu oyunu. Bir zaman makinesi icad edilse nereye, ne zamana gideriz? Her biri arzularını sıralar. Sonra bana sorarlar, ya siz hocam? Ben tek zamanla yetinemem çok zamana gitmek isterim. Evvela kuruluş olarak adlandırılan döneme gitmek istediğimi söylerim onlara. Bu arzum son senelerde belirginleşti. Özellikle isim ateşin yazılma sürecinde. Henüz kentlileşmemiş bozkır ruhunun İslamiyet rüzgarıyla aniden karşılaşmasından doğan korkunç bir şey. Üstelik bu içimdeki duyguyu o günlerde elime geçen bir CD vardı, Kültür Bakanlığı’nın Katkılarıyla Tika tarafından çıkarılmış Orta Asya’dan Balkanlar’a Türk Dünyası Müzikleri, onun … parçasında tam anlamıyla hissettim. Bozkır yangınından o kıraçlıktan o ezilen sertlikten öyle serin öyle zarif  öyle hatırlatıcı bir rüzgar geçiyordu ki ürpertici. Kıraç toprakla yağmurun buluşması ve o bir benzeri daha olmayan yakışması gibi. İslamiyet ve Türklüğün buluşmasını ve uyuşmasını bundan daha iyi ifade eden ne bir kitap okudum ne bir resim gördüm ne başka bir şey. Herkese dinletmek istiyorum. Ayrıca on altıncı asır ihtişamı. Kanuni, Sinan, Süleyman. E tabi bir de Hürrem. O atmosferi de solumak isterdim. Fakat bütün bunların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlının, ikindi güneşi. Trajedi. Ne çare kader! On yedinci asra gitmek isterdim. III. Mustafa. Fazla bir şey değil, bir şubat akşamüstünde boğazın sularına yakın bir yerlerde, gemilere de yakın olsun, gökyüzü gri hatta kurşuni olsun, kar da yağmaya başlasın. Ben Üsküdar’da olayım. Ayazma camiine yakın olayım. Kar aniden tane tane yağmaya başlasın. Rüzgar dondurabilir mahzuru yok.

Ama bütün bunları yaşarken yanımda yirmi birinci asra ait bilincim de olsun. Yani bu akılla bu bilinçle bütün bunlar olsun. Yoksa on yedinci asıda yaşayan bir yirmi birinci asırlı olduğumu bilmezsem yaşadığımı nereden bileceğim? Tanpınar derslerimiz de genellikle zaten bu cümleyle biter. Ve öğrencilerime bilinç olmazsa hiçbir şey de olmayacağını ikaz ederim. Örneğin biz şimdi yirmi birinci asırda, bir zaman makinesi icad edilmiş de yirmi birinci asra gönderilmiş yirmi dördüncü asırlılar isek? Ve bunu bilmiyorsak? Ne olacak o zaman? Bu oyun sonsuz açılımlarla süre gider. Örneğin bugünki giysilerimle Topkapu’nun kapısında zuhur ettiğim anda hazirunun (ki her halde kapıcılar, yeniçeriler, halk ve belki sarayından çıkmak üzere olan padişah olur hazirun dediğim) tepkileri de oyunun en eğlenceli parçasını oluşturur.

4*Sizce günümüzde Osmanlı yeteri kadar biliniyor mu?

4*Hayır tabii ki. Hiç kimse yeteri kadar bilemez. Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma. Tarihin gördüğü Osmanlı da buna dahil. Ama yansımayı önemsemeli. Görüntünün sahibine nispeti vardır. Bu yüzden tarih bütün inanılmazlığına rağmen çok önemli. Daha doğrusu tarihten çok tarihin felsefesi bana önemli geliyor çünkü tarih eğer bir bilinç doğuramıyorsa gelecek için bir faydası yoktur ve o bilinci tarih felsefesi doğurur.

5*Geçmişi yitirdik mi?Yok olan tarih mi, yoksa biz miyiz?

5*Geçmiş bir yandan yitirilir ama bir yandan da yeniden kurula durur. Biteviye. Böylece biz baktığımız yerden bireysel ya da toplumsal ölçekte geçmişi yeniden, işimize geldiği gibi, ihtiyaçlarımıza uyacak şekilde kurar dururuz. Cumhuriyet ilk yılları aydınının geçmişte görmek istediği şey ile günümüz aydınının geçmişte gördüğü şey aynı değildir.

6*Devletlerin kurulma yükselme ve çöküş dönemleri vardır. Eğer aşklar da devletler gibiyse ve her aşkın bir başlangıç ve bitiş noktası varsa, aşklar da devletler gibi o bitiş noktasında sona erer mi? Yoksa bu bitiş ilahi aşka kanatlandığında bir başlangıç  sayılabilir mi? Yani kaybedenler aslında kazananlar midir?

6*Her kaybeden değil ama bazı kaybedenler kazananlardır elbet.

7*Sizce kokuların önemi nereden geliyor? Her insani tanımlayan bir koku var mi ve sizin kokunuz hangisi?

7*Kokuya dair düşüncelerimi, daha önemlisi hissettiklerimi ve ona yüklediğim anlamı isim ateşte geniş biçimde anlattım. Ezel meselesi benim şu dünya alemi anlamak için dört elle sarıldığım kavram. Başka türlü altından kalkamadım, mümkün değil. Koku ezel hatırası olduğunu hissettiğim oranda beni ilgilendiriyor. Bu kadarına kuvvetle hatırladığım ama bir türlü tanıyıp da adını koyamadığım şey nedir? Bir de tabii o meşhur hadis. Bunlar çok önemli şeyler. Kadın, koku ve namaz. Bütün güzel kokuları seviyorum. Suyu hatırlatan mavi kokuları çok çok seviyorum. Ama filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.

8*Yazılan her yazı bir sonrakini getirir ‘yazıcı’ için. hep eksik kalan bir şeyler vardır. Bu yüzden tekrar başka yazılarda vücut bulur ‘yazıcı’. Siz ‘İsimle Ateş Arasında’ kendinizi tamamladığınızı hissediyor musunuz? Yoksa Numan’ın öyküsü sürecek mi?

8*Numan’ın öyküsü sürecek mi? Bu güzel. Eğer kastettiğiniz şey benim anladığım şeyse çok güzel bu soru. Anladım ki ırmaklar denize kavuşmayınca sükunet olmazmış. Numan’ın öyküsü sürecek, adı Numan olmasa da ve yazıcı her yazdığını yazmazsa öleceğini zannedecek sonra yazdıktan sonra hiçbir şey yazamamış olduğunu fark edecek, yazdıklarını ve şimdilerde garip bir saplantıyla -biri hariç- bütün okuduklarını yakmayı arzu edecek. Suları durulacak gibi görünmüyor. Hem kim bilir belki Nihade’nin de okumadığımız bir beşinci defteri vardır bir köşede!?

9*Hayatımıza giren ve bize acı veren şeylere bir isim bulabildiğimiz için mi acı çekeriz? İsmi olmayanın acısı da olmaz mi?

9*ben tam tersini düşünüyorum. Belki Numan ile en çok benzeştiğim nokta ve bütün yazıcılar gibi beni de şair kılan nokta varlığı isimlendirme halimiz, isteğimiz. Varlığı isimlendirdiğim an benim acım azalıyor. Çünkü isim kelamın sahası o da aklın. Böylece cinnetten şuura gerçekleştirilen bir sıçrama sahibini koruyor. Söylemiştim, intihar Werther’in payına düşer >Goethe yazar kurtulur. Belki içimde şairlere yönelik büyük saygıya rağmen tetik duran bir noktanın varlığı da bu bilgiden kaynaklanmaktadır. Cinnet isteyenin şiirle işi olamaz. Ezcümle Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı. Ama o ismi bulamadı ve koyamadı, lyandı gitti.

10*Aşkın mı yoksa aklın yolundan gitmek mi daha çok kanatır yaraları?

10* Teslimiyet kurtarır. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyettir elbet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. O diyorsa doğru diyordur teslimiyeti. Fakat. İsimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten ama yine de ama demeden olmuyor. Yani şu Ebubekir’i sıddiyk kılan da Peygamberin istikametindeki doğruluk o değil milydi? Düşünsenize neden kezzab’a değil de Muhmammed’e bu teslimiyet? Öyleyse aşkın pazarında aklın yeri yok ama . Ama…

11*Yusuf ile Züleyhalar, Leyla ile Mecnunlar sadece romanların satır aralarında mı kaldı? Yoksa aşkın bilgisayar klavyeleri ve telefon tuşlarıyla paylaşıldığı çağda hala aşk var mı?

11*Yo, bu konuda iyimserim ben. Aşkın her devirde var olacağından kuvvetle eminim. Ölüm gibi hep de var olacak. Kültürü farklı olacak belki arazı değişecek ama cevheri hep aynı. Aşkın problemi devirle dönemle ilgili değil. Onun problemleri kendi yapısından, bir mahluk ise onun hilkatinden kaynaklanıyor.

12*Ateş yani var olanı yok eden -aşıkın içini kavuran- yok ederken büyüttüğü acıyla sahibini nasıl götürür mutlak aşka?

12*Ateş ya arınmak için ya ceza için. Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense arınışa, gül bahçesine götürür.

13*Yaşadığımız hayatın gerçek olmadığı bilinen bir gerçek. Yaşananlar ve bu maddi dünya fani. Bir gün her şey bitecek ve biz rüyadan uyanacağız. Bu yüzden somut olarak yaşadıklarımız değil, soyut olarak hissettiklerimiz gerçek aslında. Aşklar, nefretler, sevgiler, sadakat.. Bir de yaşarken gördüğümüz rüyalar ile sizin gibi ‘yazıcı’ların bizi götürdüğü dünyalar. Yaşadığımız alem, rüyalar ve romanlar… Denge nasıl kurulmalı sizce? Bir denge kurulabilir mi?

13*Sanırım.

14*Hikayeyle de hayatla da mücadelem var,anlıyorum.” İkisinin arasında bir yer yok mu? Arafta kalmaya bu yüzden mi mahkum ‘yazıcı’?

14*Yaşadığımız hayat rüya hükmündedir doğru. Fakat burada çok ince bir nokta var. Ben uzun yıllar bu dünyadaki acıları, rüyada parmağıma batan bir dikenin verdiği kadar hükümlü yani hükümsüz ancak farz ettim. Bir noktaya kadar doğru. Ama o rüya hükmündeki hayat, bu oyun ve eğlence alanı olan dünya asıl yurt olan ahiret yurdunun temel belirleyicisi. o zaman tamam rüya, ama hafifsenmemesi gereken, Yusuf’un rüyası kadar sahih bir rüya. Denge bunu fark edebilmekte galiba.

15*”Sevilen bir kadın can demekti. Bu yüzden en çok cânım denirdi ona ortasında bir eliflik nefes hacmiyle. Ve can artık bir yeniçerinin hayatında feda edilmesi gereken değil esirgenmesi gereken bir şey olurdu. Bu yüzden korkar olmuştuk ölmekten” diyor kitabınızda yeniçeriler. Ölmek iki kişi olunca neden zor gelir?

15*İki kişi olunca evet.

16*”İsimle Ateş Arasında” romanınızda Nihade, çok da belli olmayan bir yere gidiyor. Sanki kaybolmuş gibi. Ve siz romanın sonunda da söylemiyorsunuz nereye gittiğini. Bu yüzden Numan (belki de Mansur demek gerekir)’ın hissettiği o belirsizlik duygusunu daha çok acıtıyor okuyucuyu. Sizce daha çok böyle belirsizlikler mi, yoksa belirli bir acı mı yangın çıkmasına neden olan?

16*Nihade’nin belirsizliği Numan’ın yangınının ana nedeni. Çünkü uğrunda o kadar çok şey feda edilmiş. Şüphe yok ki Nihade yok olduğu günlerde diyelim Mansur’un mezarına ve hadi yine diyelim mesela ölmemiş olsun Mansur’a gidiyor olsaydı, bya da bir ihanetle girmiş olsaydı Numan’ın defterine bu kadar çok acımazdı. Numan’ı bu kadar çok acıtan şey uğrunda o kadar çok şey feda edilen kadının kayıtsızlığı, aşkın ölmesine bile bile göz yumması. Numan’a bütün bu sağnak altında, bu hücumlar altında kalmasına izin vermesi. Bu korkunç bir yangın ve hiçbir şey Numan’ı bundan daha fazla yakamazdı. Bir başka erkeğin varlığı bile.

17*Romanın sonunda İstanbul’da çıkarılan o büyük yangın, bir şekilde söndürülüyor. Peki Numan’ın ve Numan’ların, Yusufların yangını söner mi bir gün?

17*Yusufların yangını farklı. Onun yangını bu dünya için de öte dünya için de müjde hükmündedir. Sıradan bir fert olarak Numan’ın yangını ise, onun hesabı büyük mahkemeye kalmıştır.

MISIR, Sezgin; Karanfil, nr.1, Mayıs 2003 (Genel)

l-Trabzon sizin için ne anlam ifade ediyor?Söylediğiniz gibi bulut,deniz ve yağmurdan mı ibaret?

1-Bir kenti bulut, deniz ve yağmurdan ibaret görmek onun sahip olduğu diğer kıymetlere haksızlık gibi görünebilir. Lakin herkesin bir şehirde kendini bulma noktası vardır, kendini gerçekleştirme noktası. O kente eklemlendiğiniz nokta diyelim. Bu manada evet, bu kente kendim olarak eklemlendiğim nokta bulut, deniz ve yağmurdan ibaret. Ve bu azımsanır şey değil.

2-Erzurum’da kaldığınız dört yıllık üniversite hayatının dışında Trabzon dışına hiç çıkmamışsınız.neden Trabzon ‘ dan ayrılmadınız?

2-Bu kenti terk etmek için artık çok geç. Erken sayılabilecek zamanlarda ise ben güçsüzdüm. Koparmayı başaramayacağım kadar derinlere salınmış köklerim oluştu bu toprağın üzerinde şimdi. Bu bir zaaf biliyorum ama olsun. İçimdeki sürgünlerin ve seyahatlerin derinliği dünya üzerindeki emsaline fazlaca bel bağlamamış olmalı. Belki yeteri kadar istememişimdir. Yeteri kadar isteseydim başarırdım şüphesiz. Kader.

3-Nazan BEKİROĞLU renklerle iç içe özellikle son zamanlarda mor deyince akla siz geliyorsunuz.Mor rengi sizin renginiz mi?Mor rengi size neyi çağrıştırıyor?

3-Eşyaya yönelik görsel bir bakış açısına sahip olduğum zahir. Renklere ve biçimlere yönelik bu hassasiyet bir zamanlar ressam olmayı filan düşlemiş bir mizacın varlığına işaret ediyor her halde. Varlığın rengi, kokusu, dokusu benim için önemli. Mor üzerine düşündüklerimi ve “neden mor” değerlendirmesini Mor Mürekkep’teki iki yazıda yapmıştım. Tek cümleye sığacak gibi görünmüyor. Ama benim morumun çocukluğumdan kalma, bilinç gerilerine atılmış izleri var. Biri, katlanmış bir kağıt arasına damlatılan bir damla mor mürekkebin ve dahi öbürü boynu bükük kır menekşesinin moru. Ki morun en güzel tonu odur bence. Belki genç bir kadının masasındaki koku şişelerinden birinin morundan da bahsedilebilir. Annem ya da annemin arkadaşlarından biri. Şu an tam hatırlayamıyorum. Size pek çok sebep sayabilirim. Böyle birçok şeyin birleşmesinden mora ilişkin bir tercih çıkıyor ortaya. Ve ben mesela o kitabın, gazetedeki o köşenin adı Siyah Mürekkep ya da Kırmızı Mürekkep olsa bu soru ile bu kadar çok muhatap olur muydum, bunu merak ediyorum.

4-İnsanın içinde gitmek isteyip de gidemediği yerler bir ukde olarak kahr .Sizin içinizde ukde olarak kalan yer var mıdır?

4-Gitmek istediğim yerlerin hiçbirine gidemedim ki ukde olarak kalmayan bir yer var olsun. Hepsi ukde. Nil’i ve çölüyle Mısır; gülleri ve laleleriyle İsfahan; beyaz geceleri, durmaksızın yağan kar’ı, insanlık tarihinin en cesur fakat en ürpertici deneyimlerinden birine imza atmış insanları, Anna’sı, Raskolnikov’u, Puşkin’i ve nihayet Leningradlığı ile St. Petersburg; tütsüleri, güle dair ustalıkları ile Hindistan; Muhyiddin Arabi’si ve sandal ağaçları ile Şam; on dokuzuncu asrı ile Viyana; ve tabii ki hepsinden evvel, üstün ve farklı olarak Mekke ve Medine…

5-Kimi insanlar ,yaşamak isteyip de yaşayamadıklarını,kimi insanlar da yaşadıklarını yazarlar, siz hangisini yazıyorsunuz?

5-Yaşamak ve yazmak arasında çok ince bir tül peçe var. İncecik bir sınır çizgisi. Ve çok defa insan neyi yazdığını karıştırıyor.

6-Fuat KÔPRÜLÜ ”okumak tembel işidir,güç olan yazmaktır.”diyor.Siz neden güç olanı seçtiniz?

6-Siz yazıyı seçiyor değilseniz de yazı sizi seçiyorsa, yani yazmak ölümcül bir zorunluluğa dönüşüyorsa, üstelik artık yazmak da yetmiyorsa bir seçimden öz edilemez.

7-Edebiyatçı olmanıza rağmen neden tarih üzerine yazıyorsunuz?

7-Tarihten kendimi koparamayacağımı biliyorum. Bunun için özel bir çaba da sarf etmiyorum. Bu gün bir romana başlasam zannederim yine tarihe dönerim. Fakat yazdığım şeyler tarihi gibi görünmekle birlikte beni asıl ilgilendiren insanın dünde, bugünde ve yarında ortak olarak taşıdığı değerleri anlayabilmek. O zaman biraz sükunet buluyorum. Üstelik bir hayli soyutlayıcı bir bakış açısıyla yazdığım metinler tarihi metni ne kadar ifade eder, bundan pek emin değilim.

8-Hikaye yazmaktan roman yazmaya neden geçtiniz?

8-İçimde olup biteni uzun metinlerle daha iyi ifade edebildiğimi fark ettim. Gerçi bazen üç yüz sahifelik bir roman da yetmeyebiliyor ya!

9-Eserlerinizde devrik cümlelere neden yer veriyorsunuz?

9-Devrik cümle, eksiltili cümle. Kısa cümleler. Tezatlar, tekrirler, rücular. Bir üslup özelliği gibi duruyor. Tabii bunları benim değerlendirmem yanılma riski içeriyor elbet ama üslub-ı beyanın aynıyle insan olduğunu, aynı zamanda üslubun muhteva ile mutlak uyumunun söz konusu olduğunu hatırlarsak, yazdıklarımın muhtevasının bu üslubu belirlediğini düşünebiliriz. Ne var bu muhtevada? Her halde heyecan ve duyarlık yanı baskın, irşaddan çok paylaşımı davet eden bir üslup. Yani “bak anlatıyorum dinle ve öğren”den çok “bak ben böyle hissediyorum, sen de aynını hissediyor musun, benim gördüğümü görüyor musun, söyle” diyen bir üslup. Bu paylaşımın kitabi bir üslupla gerekleştirilmesi benim açımdan mümkün değil. Başka türlü anlatmam mümkün değil. Öyle geliyor öyle yazıyorum. Öyle görünmek, öyle onaylanmak istiyorum.

10-Eserlerinizde genel olarak içinizdeki ”ben”i arama çabasında olduğunuz görülüyor.İçinizdeki ”ben”i bulabiliyor musunuz?Bulduğunuza inandığınızda tatmin olabiliyor musunuz?

10-Hayır, asla. Her yazdığımı bitirdiğimde artık hiçbir şey yazamayacağım paniğine, hiçbir şey de yazmamış olduğum yanılsamasıyla aynı anda düşüyorsam, yazının yetmediği bir yer var demektir. Bunu son günlerde çok daha kuvvetle hissediyorum ki sular denize varmayınca durulmazmış. İçim çok dalgalı.

11-Niçin yeniçerileri anlattınız son romanınızda?

11-Onların hikayesi çok trajik. Benimse şefkat yanım çok baskın.Tarihin en şerefli ordusu olarak başlayıp erzel bir kalabalık olarak bitirmiş olmaları karşısında kayıtsız kalmam mümkün değil. Bu ne müthiş bir hikayedir böyle, ne korkunç ne acı bir şey. Buralarda kapılar kapanıyor ve yeni kapılar açılıyor. Bu dünya ile sınırlı bir şey değil bu. Ne olduğunu ben de bilmiyorum ve bu yüzden yazmak acıya dönüşüyor. Bazen ruhumun bedenimi yırtarak bir alev kütlesi ya da buhar topu halinde çıkacağını zannediyorum. Bilenler bilir. Selâm olsun.

12- Yeniçerilerin bozulmasını o dönemdeki mevcut şeylerin bozulmaya başlamasının sonucu olarak görüyorsunuz.Oysa biz bunun tam tenini biliyorduk.Gerçekten yenileri sebep değil de sonuç muydu?Yani balık baştan mı kokmuştu?

12-Elbette ki. Büyük devletlerin hayatında her şey birleşik kaplar esasına bağlıdır. Sosyal, siyasi, ekonomik hayat bir bütünlük içinde yükselir ve bozulur. Onun için ayetle sabit, devletlerin de eceli vardır ve bunu bir saniye öne ya da arkaya almanın imkânı yoktur. Bir Süleymaniye daha yapılabilir mi, sorusunun meşhur cevabını hatırlarsınız: Yapılır ama bir Sinan bir de Süleyman lâzım. Yani Sinan tek başına Süleymaniye için yeterli değil. O hayatın, o ekonominin, o ekonomiyi doğuran siyasetin, o Muhteşem dehanın, o âşık padişahın da geri gelmesi lazım.

13-”İsimle ateş arasında ”’anlattığım hikayeleri ben uydurdum fakat daha yüksekte duran bir gerçeği İşaret etmek için uydurdum’ diyorsunuz.Gerçeği başka türlü anlatamaz mıydınız?

13-Tabii. Bu soruyu daha önceleri de çok cevapladım. Sanat ilk bakışta kurgudur. Anlattığınız, en kestirme ifadesi ile “yalan”dır. Ama daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenmiş bir yalandır bu. Nezuka ve annesi yaşamadı. Yalan. Ama Nezuka ve annesi gibileri yaşadı ve onların acısı yalan değildir ve bu daha yukarıda duran bir gerçekliktir. Bu noktaya varıldı mı artık kurgunun yalanlığı sorgulanmaz çünkü o en fazla doğruyu söylemektedir artık.

15-Şiir yazmayı hiç düşündünüz mü? Yazdığınız şiirler varsa bunları ileride bir kitap haline getirmeyi düşünüyor musunuz?

15-Şiir, sanatların sultanıdır ve ben de herkes gibi şiir yazarak başlayanlardanım. İnsanın doğasında şiire yatkınlık var. Fıtrat şiirseldir. Fakat fıtratın da üstünde fıtrat var galiba. Benimki şiirden çok düzyazıya yatkın çıktı. Lakin gelenekle alakalı bir düzyazının cezbesine düşmüş olmam şiire açık bir kapıyı bende daima var kıldı. Bir gün bir şiir kitabım olacak mı? Hayır asla! Bu, şairlere saygısızlık olur. Benim müteşairliğim öznel tarihçemde şiire gösterdiğim saygının ve sevginin ifadesi bir satırbaşı olarak dursun.

16-Herkesin kendine örnek aldığı,esinlendiği ya da benim şairim dediği birisi vardır. Sizin şairiniz kim ?

16-Hiçbir zaman bir yazarı ya da şairi mutlu edebilecek tutkulu okuyuculardan biri olmadım. Bir yazarı okumakla bütün sorularım cevaplanmadı benim, bütün acılarım durulmadı, kendi ruhumu okur gibi kimseyi okumadım. Ez-cümle ben, çok okurum ama kelimenin o güzel anlamıyla “gerçek okuyucu” değilim. Fakat (Yine de fakat): Çeşitli vesilelerle söyledim benim şairim Sezai Karakoç’tur. Sadece Monna Roza’dan dolayı değil ama. Entelektüel çevrelerde bir dedikodu olmaktan çok da ileri geçmeyen, gelenekten hareketle yazılmış yeni yepyeni bir şiirin tesadüfi olmayan bilinçli örneklerini verdiği için. Bu manada mutlaka ve mutlaka gelenekten faydalanması ama galiba en az da geleneğe benzemesi gereken yeni Türk şiirinin geldiği son noktadır Sezai Bey. Ve dahi o, bunu yaparken bir şair olarak, ne herkesin anlayabileceği kalıplaşmış imajların önünde durur ne de okuyucu muhayyilesinin çözmeyi reddedeceği kadar alışılmadık imajların arkasına sığınır. Suda açılan halkalar gibi vasattan en entelektüele kadar herkesin kendi nasibine göre alacağı bir şeyler sunarak şairdir.

17-Bir şeyler yazmak için ilhamı beklemek şart mıdır?ilhamın başlayınca mı gelir,yoksa başlamaya bir sebep midir?

17-Hikâye ve roman için ben ilhamın, yazı için olmazsa olmazına inanan yazarlardanım. Bir şey söylemem için, yazıcı hacmince kalbime bir haber inmiş, bir aydınlık doğmuş olması gerekir. Çünkü biraz evvel söylemiştim, yazı yazmamın nedeni anlatmak değil, paylaşmak. Öğretmek değil öğrenmek. Hatırlamak. Fakat ondan sonra alabildiğine ciddi ve sorumluluk isteyen bir çalışma dönemi gelir. Dil ve teknikle ilgili meşakkatli günlerdir bunlar. Öyle görünüyor ki ilhamı önemseyen ama ilhamla sınırlı kalmayan bir anlayışa sahibim.

18-Divan edebiyatı gün geçtikçe kan kaybediyor .Bunun sebebi sizce ne olabilir?

18-“Divan edebiyatı kan kaybediyor”dan kastınız, kendisi olarak yaşanması ve yazılması gereken bir Divan edebiyatı ise bunda şaşılacak bir şey yok. Hayat değişmiştir, insan değişmiştir ve Divan edebiyatının tek başına edebiyat gündemini işgal etmesini beklemek aşırı iyimserlik olur. Fuzuli gazellerini ancak Fuzuli’nin hayatını ve Fuzuli’nin zamanını yaşayan biri yazabilir. Ama olması gereken, Divan edebiyatıyla genetik kodlanmada ilişkisini kesmemiş bir yeni edebiyat ise, ki öyledir, işte bu ilişkinin bilinçli olarak kurulup kurulamadığına bakmak gerekir. Tanzimat’tan bu yana, Namık Kemal’den bu yana Divan edebiyatının bir cenaze olarak kaldırılma çabaları vakıadır. Cumhuriyet redd-i miras ile işe başlar. Bu maceranın varış noktası toplumsal bilinç yaralanmasıdır elbet. Sözünü ettiğim genetik kodlanmada bir sekte söz konusudur. Sebebi, sonucu, bahanesi bundan ibaret.

19-Şu anda üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap var mı?Y oksa biraz ara vermeyi mi düşünüyorsunuz?

19-Şu anda üzerinde düşündüğüm ve okuduğum meseleler var. Henüz yazmaya başlamadım.

20-sizce mutlaka okunması gereken kitap yada kitaplar hangileridir? Okuduğunuzda sizi en çok etkileyen kitap hangisidir?

20-Klasiklerden başlamak iyi olur her halde. Sonra suda halkalar gibi genişletmeli. Fikir eserlerine ve denemelere geçmeli. Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Hatıralar’ından daha fazla etkilendiğim bir kitap hatırlamıyorum. Suç ve Ceza, Wılde’ın küçük hikayeleri. Tolstoy’un Anna Karenina…

21-Sinema ve tiyatro gibi sosyal etkinliklerle ilgileniyor musunuz?

21-Evet daha çok sinema. Ancak kaç film içinde birisinin sizin dünyanızda karşılığı var? İyi bir film için kaç kötü film seyretmek zorunda kalıyorsunuz? Gittiğim filmler içinde son olarak beğendiğim Sibirya Berberi oldu. Rus olan her şeye karşı kuvvetli bir cazibenin içine düştüğüm doğru. Sanırım Sibirya Berberi’nde bu cazibe ile karşılaştım. Görsel olarak tam bir romans dili. Lakin ikinci yarısında film romanstan bambaşka bir şeye dönüşüyor. Bir yanıyla Dosto.’nun Omsk macerasını da içeren sahneler. Bunlar çok etkileyici ve bende karşılığı olan sahneler. Belki bu yüzden bazı eleştirmenler tarafından kıyasıya eleştirilen Sibirya Berberi’ni bu kadar sevdim. Filmde en çok etkilendiğim şey ise Çarlık ordusunun parlak subay namzedi delikanlının, “bir kadın yüzünden neydi ne oldu” macerası ve bunu doğuran nedenler oldu. Bir de galiba aşkı her zaman sevenin değil de bazen hatta belki en fazla emek sarf edenin müstahak olduğunun onayımı oldu. Neticede delikanlının refakatinde Sibirya’ya giden muammalı Jane değil de, gizli, saklı ve silik âşık hizmetçi kız oldu. Tiyatroya karşı bir protestom vardı. Uzun zamandan beri tiyatroya gitmiyordum. Fakat son sezon büyük kızıma refakat gayesiyle olsun iki oyun izledim. Söz Veriyorum ve Bahar Noktası. Bahar Noktası Shakespeare’in ünlü Bir Yaz Gecesi Rüyası. Can Yücel çevirisi. Oyunda oyunun kendisinden ziyade Can Yücel çevirisindeki mükemmeliyetle ilgilendim diyebilirim. Çok başarılı, çok vukuflu bir çeviriydi.

22- Türkçe’yi neden ilköğretimden başlayarak üniversitelere kadar zorunlu ders olarak okutuyoruz! Başka bir ülkede bunun örneği var mıdır?

22-Üniversiteye kadar dil probleminin halledilmiş olması gerekir. Üniversitelerdeki Türk Dili, Yazılı Anlatım ya da Sözlü Anlatım derslerinin gayesine asla ulaşmadığını bu işin içinden birisi olarak biliyorum, bu dersi veren herkesin de bildiği gibi. Üniversite öğrencisine hâlâ dilekçe, mektup, rapor, tutanak yazmayı öğretmeye çalışıyorsanız ve üstelik öğretemiyorsanız, bir yerlerde bir şeyler eksik kalmış demektir. Belki anadil bilincini uyanık tutacak bir ders makul olabilir ama bu müfredatla bu uygulamayla değil. Dilim dilim, benim güzel dilim, sloganlarıyla hiç değil. Birleşik kaplar örneği bizim için de geçerlidir.

23-K.T.Ü sizin için son nokta mı? Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerdeki üniversitelere gitmeyi düşündünüz mü? Böyle bir teklif aldınız mı?

23-Bunu Allah bilir. Fakat varsa hayatımın bundan sonrasını akademisyenliğimden daha ziyade yazarlığımın yönlendireceğini zannediyorum. Büyük şehirlerden özel üniversitelerden teklifler var elbet fakat şimdilik iki kızımın tahsillerinin mecrasına girmesini beklemem gerekiyor, kendi mekan düzenlememi ancak onlara göre gerçekleştirebilirim. Birisi üniversite sınavlarına hazırlanan diğeri Fen Lisesi gibi çok ağır bir programın yükünün altına girmiş iki kız çocuğunu kendi isteklerime göre yönlendiremem, büyük haksızlık ve günah olur. Anne yüreğim buna dayanmaz. Fakat laf aramızda ikisinin de üniversiteye geçtiği gün bir dünya seyahatine çıkmayı da düşünmüyor değilim hani. Bunu onlara da söylüyorum gülüşüyoruz.

24- Takip ettiğiniz dergiler var mı? Son zamanlarda çıkan edebiyat dergileri sizce yeterli mi?

24-Epeyce dergi okuyorum. Hiçbir şey okumadığım garip reddiye dönemleri hariç her ay sanırım okuduğum dergi sayısı otuzu buluyor. Aldıklarım, abone olduklarım, gönderilenler. Sanat, edebiyat, tarih, düşünce. siyaset dergileri. Düzensiz olarak okuduklarımla bu sayı elliyi bile bulabilir. O kadar dergi çıkıyor mu? Çıkıyor. Ama bir o kadarı da batıyor. Yeterliler mi? Hayır, topyekûn bir yeterlikten bahsedemeyiz. Fakat bazen bir dergi bütün bir döneminin şerefini kurtarır. Sözgelimi bir zamanların Dergâh’ı gibi şimdinin Dergâh’ı da böyledir. Ayrıca ben taşra dergilerini de çok seviyorum. Ama baskı kalitesinin belirli bir haddin üzerine çıkmış olması kaydıyla. Kötü baskılara pek tahammülüm yok. Bu her halde mükemmeliyetçiliğimden kaynaklanıyor. Bu manada şimdilerde Yitik Düşler, bir zamanlar Martı, İkindi Yazları böyle. Bir sürü çok güzel taşra dergileri var/dı.

25-Bursa deyince aklınıza ne geliyor? Bursa’ya gitmeyi hiç düşündünüz mü?

25-Bursa’yı iki kez gördüm. İkisinde de geceye kalmadan İstanbul’a döndük. Dar zamanlara sığdırılmıştı her şey. Aklıma çok şey geliyor ki hepsi neticede aynı kapıya çıkıyor. O kapı da dünyanın bittiği başka bir dünyanın başladığı yer. Muradiye caminin mermer şadırvanında alnımı serinlettiğim ve bir kapının önünde büyülenmiş gibi dona kaldığım kavurucu bir Ağustos ikindisi. Anlatılır gibi değil. Sonra bir sardunya saksısı, bir bardak çay, cam bardakta. Ve muradını alamayanların sonsuzluğu beklediği Muradiye’nin bahçesi. Bir de sarı sapsarı bir ikindi ışığı içinde yüzen bir şehir hatırlıyorum. Bir de otobüsle Bursa’ya gelirken bir bulutun dağa düşmüş gölgesi. Ne kadar çok ağlamıştım Allah’ım. Ki hepsinin içimde karşılığı vardır.

Seyir Defteri, yıl 2, nr.2, Mayıs 2003 (Genel)

1-Ölümcül olmayan, insanın içini kanatmayan yazılar hoşunuza gitmiyor. Havale geçirir gibi mi yazıyorsunuz, çünkü biz okurken havale geçiriyoruz.

1-Fark yok aramızda. Siz nasıl okuyorsanız ben de öyle yazıyorum.

2-Yazmaz iseniz ölüyorsunuz. Ölmemek için yazıyorsunuz. Onca şeye hakim olan cümleye kul: Kalp. Cümlenin söylediği aşikâr söylemediği sır. Kalbin söylediği de sır söylemediği de. Zaten anlatmadıklarınızın cümleyi tamamladığını söylüyorsunuz. Buna rağmen niçin yazıya talipsiniz.

2-Gayesi yazının kendisinden menkul bir sebebe binaen yazıyor olmasam da neden yazdığıma dair bir yığın teori geliştirdim. Hepsi aynı kapıya çıkıyordu son-ucda. Talip olduğum şey yazının kendisi değil. Resimle başlayan, bir yanından akademisyenlikle dallanıp budaklanan bir paraleli var talep maceramın. Yani ki ez-kaza müziğe düşseydi yolum, ben yazar olmak için yaratılmışım, diye vahlanacak değildim. Yolu arıyorsunuz, yol aradığınızı bile bilmeden. Neticede yazı, resim, müzik, bilim, düşünce hep aynı yere götürüyor. O büyük kapının önüne. O kapının önüne varıldığında, o kapıya nisbetle benim gibi ortalama insanlar için, artık yazmak da susmak kadar muteber oluyor. Varlığın mahiyeti hakkında ipucu veren her şey muteberim. Gerisi yalan. Samimiyetimdir ki yazı maceramda hiçbir şey oyun olsun için değildi.

3-Ya okumak? Bir okuma problemi olarak batı tanıyamadığı/okuyamadığı, fizik ötesini yok sayan ya da yok sayıcı bir tanımlamayı benimsediğinden dolayı seküler. Doğu (hikmet dinli) toplumlar fizik ötesini kutsallaştırdığında dolayı tersinden seküler. İslâm ötekileştirmeden kuşatıcı bir bakış sağlıyor/öneriyor. Buna rağmen insanımız okumanın keyfiyetine ilişkin ciddi problemler yaşıyor. Mevlâna’nın pergel metodu geçerliğini koruyor mu?

3-Doğrudur. Pergelin sivri ucu muhkem değilse müteşabihlerin yorumu da imkansızlaşıyor. Problem olarak tesbit ettiğiniz şey,  Müslüman aydının şikayet manzumesi olan şey. Fazla uzağa gitmeye gerek yok sadece Safahat’a bakmak yeterli.  Çözüm için de Akif iyi bir örnek gibi görünüyor. Bana, tamamen şahsi duruş noktama bakıldığında ise kütüphanemdeki kitap sayısını önce on’a indirmek istediğim yerdeyim. Belki ondan sonra kul kelâmı olan o on’un da bir kıymeti harbiyesi kalmayacak.

4-Modern zamanların bilinci yaralı çocuğuna neyi öğütlüyorsunuz? Ufukta gördüğünüz, içimizde özgün bir bahar yaratacak olan. Bir yanım bilge, bir yanım ilim. Bir yanım cezbe bir yanım İbrahim. Kalpte doğarken ilhamın aydınlığı şelâle gibi döküldüm şelâle gibi geldim. Bir yanım kandiller gibi miraçta, bir yanım yedi kat yerin altında. Söyledim, bildim, sustum. İkrardan değilse neden? Pek tanımlanabilir bir depreşmeye benzemiyor.

4-Bireysel bahçe temizliğini öğütlesem de toplumsal bilinç uyanmadan bu olmuyor.

5-Bu erozyon içerisinde nisbeten müstakil bir alan: Kadın. Ruhuyla ve suretiyle “Barbie”leştirilmeye çalışılan, hayatın nesnesi kılınan kadın. Bir Hacer telâşıyla yazan insan zaviyesinden bakınca neler yazmak isterdiniz?

5-Suç varsa suçlu da var. Kıymeti, son model otomobil teşhirinde refakate indirgenen kadının kastettiğiniz erzelliğinden toplum sorumlu, erkek sorumlu, en fazla da kendisi sorumlu. Fakat suçluyu tesbit etmekle hallolmuyor mesele. Çünkü kadının bizatihi kendisi tehlike nesnesi ve tehlike nesnesi olması içerdiği kıymetten kaynaklanıyor. Bilirsiniz gücü elinde tutan tehlikedir ve tehlikededir. Kadının gücü ezeli güzelliğin özetinin kendisinde çıkartılmış olmasındandır, esma özeti kadındadır. Ama bu, onu, hem mutlak hayra hem şerre açılan çift yanlı bir kapıya dönüştürüyor. Mesnevi’deki meşhur meseli bilirsiniz. Şeytan, kıyamete değin sürecek meşhur bahisten sonra, âdemoğullarını yoldan çıkartabilmek için Allah’tan, kendisine “vasıtalar” vermesini ister. Allah ona vasıta olarak önce para pul, mal mülk, makam, çalgı, cümbüş, içkiyi gösterir. Bunlara dudak ucuyla gülümser şeytan, hayır der dahası lazım, bunlar yetmez. Allah şeytana en son kadını gösterir. Bunun üzerine şeytan yerinden kalkıp oynamaya başlar. Tamam, der bu tam benim istediğim çünkü bakanlara seni, ilâhi güzelliği hatırlatıyor. Bu, tabii müthiş bir şey. Söylemek istediğim, kadın esmanın özetini içeriyor. Fakat tehlikeli oluşu şu ki bir anda tehlikenin ta kendisine dönüşebiliyor. Yani tıpkı neşter gibi. Cinayete de hayat kurtarmaya da yarıyor

6-Ya aşk? Onu biz mi kusurlu hale getiriyoruz? Aşkın’dan gelen bizim düzeyimizle buluştuğundan mı kemalini yitiriyor yoksa O’nun senaryosundan mı? Aşk eksik, bilgi kusurlu. Sürgünümüzün bir vehim olduğunu bize düşündüren şey bir temenni mi yoksa? Yani Leylâ’nın ve suretlerin sürgününün anlamı onları fark edişin önemli bir basamağı olmalarından mı geliyor?

6-Aşka hala güvenim var. Ezeli nurun tecelligâhı kalptir. Kalbî duyguların da en üstünüdür aşk. Ancak aşkın kendisi kusurlu. Bundan eminim. İsim-Ateş’ten bu yana her şey gibi aşkın da kusursuzunun bu dünyada durmadığını biliyorum. Bu, Yusuf ile Züleyha’da bulduğunu isim ve ateş arasında kaybetmek gibi görünmesin. Sizin tabirinizle O’nun senaryosunda böyle olduğundan. Lakin yine de içerdiği kusur, aşkın gösterdiği nihai hedefin bir teminatı olarak duruyor. Aşkın olana en yakın olan bile bitimli ki bitimsiz olan görülebilsin.

7-Aşkı tanımlayamadığınız galiba. Bazen müthiş bir teslimiyet, bazen teslimiyetin tesisi, bazen sabır, bazen fark ediş. Bu güçlük aşkın kişiliğinden mi kaynaklanıyor?

7-Doğrudur, kendi dünyeviliği içinde kusur içeren aşkın tanımlanamazlığı da bu kusurlar cümlesinden. Amenna!

8-Ve koku. Gülün kokusu. Yusuf’un kokusu, filbahrinin kokusu. Buhur tadında yazılar. Koku neden bu kadar değgin bir imge hayatınızda?

8-Koku en kuvvetli hatırlatıcı, “Hamil-i hatıra”. Bazen bir kokunun sizi çocukluğunuza ya da hayatınızın önemli bir anına  geri götürdüğünü bilirsiniz mutlaka. Bunu her insan bilir. Ama bazen hatıra çok, hatırlanamayacak kadar çok uzaktan gelir. Bir kokuyu içinize çekip de, onun ne hatırlattığını tanıyamayıp da, ama hatırlayıp da, hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka bir şey yapamadığınızda, kokuyu ezel ile yorumlamaktan başka yolunuz kalmaz. Koku benim için bu yüzden önemli. Ve meşhur “koku kadın namaz” hadisi o zaman tam manasıyla anlamını bulur sizin içinizde.

9-Ne zaman yakacaksınız yazdıklarınızı? Yoksa yaktınız mı? Yani ki mesainiz ateşi harlamak için mi? Çünkü kitap surettir mâsivadır, aslolansa mâveradır. Her suret gibi onun da (yazı) üzerinden içinden geçilip gidilmelidir.

9-Yazmanın ilk yorumu eğer “kalıcı” olmaksa, neyin kalıcılığı, neye kalıcılık sorusunu İslâmi akide ile bağdaştırma sorunu ve bunun doğurduğu çelişki sizi yazdıklarınızı yakmayı isteme noktasına getirebilir. Her şey gelip geçicidir, bu dünya bir oyun ve eğlence alanıdır, her şey bir gölgedir. Öyleyse neyin kalması, tûl-ı emele bunca rağbet neye, diye sormazlar mı insana? En başta da bunu ben kendime sorarım ve bunu soran yanımla bir yangına düşmeyi arzularım, kendi yazdıklarımı o yangında yakmayı. Fakat bu şık dursa da diğer yandan koskoca bir yazılı İslâmi gelenek var. Mevlâna’dan geriye bir Mesnevi kalmıştır, hadisler iki kapak arasında mahfuzdur. En önemlisi Hak kelâmı da aynı gelenek içinde yazdırılmıştır. Tam da bu noktada işte Şuara suresinin sağlıklı bir yorumuna kulak verebilmek önemli. “Şairlere gelince onlara ancak azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?” Yapmadıklarını, hissetmediklerini söyleyen laf cambazları, hünerbazlar; bu gerçekten çok ürpertici ve ürkütücü. Peki öyleyse İslâmi geleneğin muteber saydığı yazı ne? “İnanıp yararlı iş işleyenler, Allah’ı çokça ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında haklarını alanlar müstesna”. Korkarım asıl mesele hali kal ile bir kılabilmekte. Hali kal ile bir kıldığınız anda o müstesna edilen kesimde yer alma şansınız var. Doğrusunu Allah bilir elbet fakat sanırım ben yazdıklarımı çoktan yaktım. Bundan sonrası tufan olsun. Bundan sonra yazacaklarım, yeni bir şey söylemek için düne bakmamaktan ibaret olsun.

10-Kitabın (ve dahi) suretlerin şaibeli bir sevgiliye dönüşmemesi için neye tutunmalıyız? Çükü İsmet Özel, Tanzimat sonrası okurun okuması ile ahlâkının ters orantılı olduğunu söylüyor. Satın alınan okur?

10-Doğrudur. Hep o pergel meselesine geliyoruz. Ama evet Tanzimat bir zihin bulanıklığı ile düşüyor hayatımıza. Ve bu pergel o daireyi çizer mi? Bu terazi, Tanzimat şairinin kendi dizesiyle, bunca sıkleti çekmez.

11-Derûnuna bir kapıdan girilen şehirlerden ürperiyorsunuz. Derûnuna birden fazla kapıdan girilen şehirlerden, daha çok. Üsküdar Randevusu’ndaki nasibine en fazla kederin düştüğü şehir Erzurum olabilir mi?

11-Erzurum’da benim gençliğimin dört yılı geçti ama ben o zaman çocukmuşum. Bu bakımdan içimdeki Erzurum kendisi değil, benim içimdeki Erzurum’dur. Özgeçmişimde ova, dağ, rüzgâr müşabihi birkaç kelimeye indirgenmesi bundan. Ve kırk beş yıllık bir özgeçmişin ancak üç kelimesini dolduran bir şehir; bir çocuğun, gerçekten kendisinin farkında olmayan bir çocuğun hatalarını bile cennet masumiyetine çeviren bir şehirdir en fazla. Lakin şimdi o kapıdan tekrar girmeye ne niyetim ne de cesaretim var. Üsküdar randevusunun işaret ettiği şehir çok daha fazlası. İstanbul’dan da fazlası.  Resmi yok.

12-İsim ile ateş arasındasınız. Hangi isimle anacak sizi anacak olan.

12-Her halde ateş’e yakın duran bir isim olur.

EROĞLU, Emine; Kitabın Meta Oluş Öyküsü Best-seller”, Özgür ve Bilge, Şubat 2003, sf.30-39 (İsimle Ateş Arasında)

Kitabın metâ oluş öyküsü

BEST-SELLER

(Özgür ve Bilge dergisinin “Best-seller” kavramını, farklı kesimlerden insanların fikirleri etrafında sorguladığı araştırma yazısından, İsimle Ateş Arasında’nın editörü Emine Eroğlu’nun fikirleri ve bu konuya dair Yazıcı Nazan Bekiroğlu ile Editör Emine Eroğlu’nun söyleşisi alınmıştır.)

Timaş Yayınları Editörü Emine Eroğlu, best-seller tarihinin modanın tarihiyle paralellik gösterdiğini söylüyor: “Bu kavramın arkasında, çok satan ve çok okunandan daha çok bizim beğenilerimizi, okuyucunun beğenilerini yönlendiren haricî etkenler yer alıyor. Yani ben bu kitabı okurken kendi beğenilerim doğrultusunda değil, kamuoyunun beğenileri doğrultusunda okuyorum. O konuda medyanın çok ciddî bir yönlendirici etkisi oluyor. Bizde de bu kavram çok yeni bir kavramdır. Tanzimat döneminde de insanların beğenilerini haricî unsurlar yönlendiriyordu; fakat bunlar sağlıklı haricî unsurlardı. Beğeni üstadı dediğimiz edebiyat üstatları, meselâ Ahmet Mithat Efendi halka kitap tavsiye ediyordu, halk da okuyordu. Onun tavsiyelerinin halk üzerinde yönlendirici bir etkisi vardı. Kanaat üstatları dediğimiz edebiyat büyükleri kitap tavsiye ederlerdi. Bizim bugün tanıdığımız birçok isim de o tavsiyelerle sivrilmiş ve büyümüşlerdir. O tavsiyelerin, okumadan önce olumlu izi vardır üzerinizde; eğer sizin için çok muteber biri tarafından tavsiye edilmişse onun olumlu başlangıcıyla kitabın sayfalarını çevirirsiniz, yani beğenmeye hazır olarak çevirirsiniz.

“Türkiye’ye gazetenin girmesiyle beraber köşe yazarları halka kitap tavsiye etmeye başladılar. Peyami Safa köşesinden kitap tavsiye ediyor ve bu kitapların satışları birden artıyordu. Böyle bir beğeni yönlendirmesi medyayla beraber kuvvet kazandı.

“Bizde kitapların duyurulması gazetenin tarihiyle, yani Tanzimat’la şekilleniyor. Fakat bu sağlıklı bir süreç; birileri kitap okuyorlar, okudukları kitabı çok beğeniyorlar, ‘Siz de okuyun’ diyorlar. Biz tabii o kişilerin kalemine güvendiğimiz için tavsiyelerine de güveniyoruz ve okuyoruz. Ama daha sonraki dönemlerde, yazılı medya yerini ne zaman ki görsel medyaya bırakıyor, o zaman iş çığırından çıkıyor. Bir sürü kitap, okunmadan, çok iyi anlaşılmadan, tavsiye edilmiyor, lanse ediliyor. Tavsiye etmekle lanse etmek arasında çok ciddî bir fark var. Yazılı medyanın günümüze kadar tavsiye edicilik fonksiyonu büyük bir ölçüde sağlıklı gelmişti; son dönemde yazılı medya da görsel medyadan çok aktif olarak etkilendiği için yazılı medyanın tavsiyeleri de artık bir lanseye dönüşüyor. Size poz poz yazar fotoğrafları veriyorlar ve kitabı mutlaka popülarize ediyorlar. Gazetelerden biri, ciddî bir yazar olan İskender Pala ile röportaj yapıyor ve bu edebiyat profesörünün haberini şöyle veriyor: İslamcıların Ahmet Altan’ı.’ Bu haberi divan edebiyatını sevdiren kişi olarak verse haberin çok ilgi çekmeyeceğini düşünüyor ve böyle bir haber mantığı ile tanıtıyor okuyucusuna. Bu çok sağlıksız bir gelişme. Bu sağlıksız gelişme görsel medyada çok daha kuvvetli şekilde kendisini hissettiriyor.”

Emine Eroğlu, best-seller’ların özelliklerini şöyle sayıyor: “Birincisi, bunların edebî kaliteden taviz veren metinler olması. İkincisi, popülarite dolayısıyla polemiğe açık metinler. Üçüncüsü de organize metinler, yani yazılırken ortaya çıkma stratejileri belirli olan metinler. Siz, daha ortaya çıkmadan Orhan Pamuk’un hangi konuda roman yazdığını biliyorsunuz. Şu tarihte çıkacak diye gününü bile biliyorsunuz. Yazar eserini yazarken onun reklam stratejileri planlanıyor, hattâ polemik stratejileri planlanıyor, kitap öyle piyasaya lanse ediliyor. Orhan Pamuk ve Ahmet Altan örnekleri Avrupa ve Amerika örnekleri olduğu için, tümüyle bu ayaklar üzerine oturuyor. Best-seller’in best-seller olarak lanse edilme programı aynen kopyalanarak alınıyor. Bir psikolojik savaş telkinine dönüştürülüyor kitabın lanse ediliş süreci. Bütün bunların temin edilebilmesi için de eser edebî kaliteden taviz veriyor ve spekülatif metin haline geliyor.”

Çok ciddi konulardan bahseden kitapların popülarize edilemediği için görsel medyaya taşınamadığını belirten Emine Eroğlu, ciddi fikirleri olmayan, üsluplandırma noktasında önemli eksiklikleri olan, problemli pek çok metnin rahat popülarize edildiği için görsel medyaya taşındığını söylüyor: “Yazarlar görsel açıdan medyaya malzeme veriyorsa, bir yazar hitabetiyle polemik üretebiliyorsa, doğrudan görsel medyaya taşınabiliyor. Polemik üretebilmek yazarlar için bir avantaja dönüştü.”

“Okuyucu medyanın tesirinde kitabı alıyor; bu hiç anlamadığı, hiç okuyamayacağı bir kitap da olabilir. Bir dönem Umberto Eco’nun Gülün Adı romanı Türkiye’de satış rekorları kırmış, zor bir postmodern metindi. Fakat gençler ellerinde Gülün Adt’yla dolaşmaktan adetâ bir reklam zevki alıyorlardı. Yani ‘Bakın, ben entellektüel bir kaygı taşıyorum’ görüntüsüyle elinde bu kitapla geziniyordu. Bir dönem Sofi’nin Dünyası ve Simyacı popülarize olmuştu. Medya birtakım şeyleri bize lanse edince, insanlar o konuda konuşurlarken, sizin o konuda söyleyecek sözünüz yoksa kendinizi dışlanmış hissediyorsunuz.”

Emine Eroğlu, büyük yayınevi olmanın avantajları olduğunu, yayınevinin kendisini ve yazarlarını tanıtmasının kolay olabileceğini vurguluyor: “Okuyucuyu daha önce bir kitapla yakalamışsanız, ikinci bir kitabı ortaya çıkardığınız zaman ‘Ben falanca yayıneviyim’ diye çıkarsınız. Yayınevleri kitaplarla beraber aynı zamanda kendi reklamını da yaparlar. Hakeza, yazarlarının reklamını yaparken de kendi reklamlarını yaparlar. O Timaş’ın, o Everest’in yazarıdır, o Can Yayınlarının yazarıdır. Öyle bakılır olaya. Bir yayınevi, yazan ve kitabı reklam ederken kendisini reklam ediyorsa bu şu anlama gelir: Yazar değişir, eser değişir, ama yayınevi sabit kalır. Veya yayınevi aynı yazarın başka bir eseriyle reklam yapar. Meselâ Tavuk Suyuna Çorba‘yı çıkarmış ve hatırı sayılır rakamlar elde etmiştir. Yeni bir kitap çıkardığı zaman üzerine hemen yazar, ‘Tavuk Suyuna Çorba yazarından’ diye. Bir kitabın sattığını gördüğü zaman da onu varyasyonlandırmıştır: çocukların yüreğini ısıtacak öyküler, babaların yüreğini ısıtacak öyküler… Hattâ meslekî platformlara ayırmıştır: doktorların yüreğini ısıtacak öyküler, öğretmenlerin yüreğini ısıtacak öyküler gibi. Siz bir yayın şirketi olarak, okuyucuyu kazanmanın bir yolunu buldunuz mu aynı potansiyeli aynı yolla kazanmayı tekrar denersiniz. Bütün dünya piyasalarında mistik romana bir rağbet olunca siz de mistik romanı yakalar ve okuyucuya sunarsınız. Bu bir yazardan çok yayınevine ait olan bir stratejidir. Yayınevi o konuda başarılı olursa arkasını da getirir. Bir de büyük yayınevleri yazarlara büyük tekliflerle gidebildikleri için iyi yazarları kendi bünyelerinde toplayabilme şansları da vardır. Dolayısıyla ortada dönen isimler sınırlı isimlerdir.”

Emine Eroğlu best-seller listelerinin sağlıklı rakamlara dayanmadığını belirtiyor: “Müzikteki ‘top 10’ listeleri nasıl belirleniyorsa best-seller listeleri de aynı şekilde belirleniyor. Her kesimin verdiği best-seller listesi birbirinden farklı oluyor. Meselâ İslâmî roman çok satar, gözardı edilir. Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı bütün zamanların en çok satılan romanıdır Türkiye’de. Halide Edip Adıvar’lardan, Halit Ziya Uşaklıgil’lerden çok daha fazla satmıştır. Ama hiçbir zaman best-seller listelerinde görünmedi. Çünkü listeleri herkes kendine göre hazırlıyor. Kim sesini daha çok duyurabilirse onun listesi gerçek best-seller listesi olarak kabul ediliyor. Bu listeler, ‘birilerinin en çok hangi kitabın çok satmasını istediği’ noktasında kanaat veriyor.”

Medya desteği almadan yüksek satış rakamlarına ulaşan, edebî değeri yüksek kitapların da olduğunu belirten Eroğlu, az da olsa sağlıklı bir okuyucu kitlesinin olduğunu söylüyor ve kitap piyasasında en sağlıklı sürecin tavsiye süreci olduğuna dikkat çekiyor:

“Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında adlı kitabını biz Kasım ayında çıkardık. Biz kitaplarımızı ikişer bin olarak basıyoruz, iyi satacak bir kitapsa 5 bin basıyoruz. İsimle Ateş Arasındaki ise 30 bin olarak bastık, bu bizim için iyi bir sınama oldu. 30 bin basmış olmanın pazarlama ve dağıtım açısından bir avantajı vardı. Kitapçılara kitapları ikişer üçer bırakmaktansa ellişer yüzer bırakma şansı veriyordu bu bize—tabii satılamama durumunda kitapları geri alma riskini göğüsleyebiliyorsanız. Biz bu riski göğüsledik, 30 bin bastık. Şu andaki depo rakamlarımız 28 bininin Aralık sonunda tükenmiş olduğunu gösteriyor; yani iki ay içinde tüketmiş bulunuyoruz. Nazan Bekiroğlu bir defa televizyona çıkmadı bu kitabı için. Yazılı medyada da sınırlı olarak röportajları yayınlandı. Buna rağmen yüksek bir satış rakamı elde edebildik. Bunun arkasındaki değer gerçek değerdir. İstanbul’da yaşamayan, görsel medyada yer almayan, sempozyum panel diye ortalıkta gezmeyen bir yazar düşünün. Anadolu’nun bir köşesinde üniversite hocası olan bu bayan bir kitap yazıyor. Konuşulmaktan hoşlanmayan, hele özel hayatının malzeme yapılmasına asla tahammülü olmayan birisi. Kitabı iki ayda 28 bin satabiliyor. Türkiye’de medyanın rüzgârından etkilenmeyen, gerçek değerleri araştıran ve okumayı bilen bir okuyucu kitlesi de var. Nazan Bekiroğlu’nun okuyucu kitlesine baktığınız zaman şunu görüyorsunuz hep: seviyeli bir okuyucu kitlesi. Her kesimden okuyucusu var. Bugün Selim İleri Bekiroğlu’dan çok fazla takdirle bahseder, Mustafa Kutlu kalemini yüceltir, onun her kesimden okuyucusu vardır. Ve bu okuyucu seviyeli bir okuyucudur. Bekiroğlu’nun kitabını her okuyan bir yakınına, bir dostuna da mutlaka tavsiye eder, okutur. Kitap piyasasında en sağlıklı süreç, tavsiye sürecidir. Yazılı medya buna çok büyük destek verebilir ve bu destek gereklidir de. Sözlü tavsiye çok uzak alanlara ulaşmayabilir. Radyoların, gazetelerin, hattâ televizyonların tavsiye mekanizmasıyla okuyucuya kitapları sunmaları gerekir. Oysa tavsiye mekanizmasını sarsan bir süreç yaşıyoruz best-seller sürecinde.”

Emine Eroğlu, ideal bir best-seller’da, yazarın eserîni örtaya koyarken ‘Geniş kitlelere ulaşayım, kim ne der, kim ne düşünür, falancaya da göz kırpayım, filancayı da gözardı etmeyeyim’ gibi kaygılardan uzak olması gerektiğini düşünüyor:
“Eğer bir yazarın ortaya koyacağı bir eser varsa, bütünüyle bir tek okuyucu için bile yazsa eserinden taviz vermemelidir. Nazan Bekiroğlu öyle biridir. Eserini ortaya koyarken ‘Kim ne düşünür?’ diye düşünmemiştir. Çok satacakmış, az satacakmış, şu cümle yahut kelimeler falancayı rahatsız edecekmiş gibi kaygılardan arınmış olarak eserini ortaya koyar. Ama şu kaygıyı duyar: Acaba bir bilgi yanlışı olabilir mi?’ Bunun için İsimle Ateş Arasında adlı kitabını yazarken çok derin tarihî araştırmalar yapmıştır. Bir yazarın bu tarz kaygılarla eserini ortaya koyması gerekir. ‘Kurguda bir problem var mı? Verilen bilgilerde aksayan bir nokta var mı?’ gibi düşünceler gerçek bir yazara yakışan kaygılardır. Bekiroğlu’nda bu kaygılar var; kitap yazdığı dönemlerde gazetelerde makale bile neşretmemiştir. Bir yayıncı olarak kitabımı iyi pazarlayabilmek bana yakışır; bir pazarlama müdürüne, bir medya mensubuna yakışır. Bir yazara pazarlamacı olmak yakışmaz, bir yazara yazar olmak yakışır.”
Kitap tanıtımlarında en sağlıklı yolun tavsiye süreci olduğunu belirten Eroğlu, edebî kamuoyunu oluşturan kanaat önderlerinin parmaklarını mutlaka gerçek değerlere yönlendirmesi gerektiğini söylüyor: “Okuyucunun medyanın furyasından etkilenmemesi için bu gerekli. Bizde edebî kamuoyu o noktada yeterince oluşmuş değildir. Medyanın best-seller furyalarının arkasındaki temel gerçeklerden biri de budur. Gerçek kuvvetli edebî bir kamuoyumuz olsaydı, bu tarz furyalar okuyucu üzerinde bu kadar etkili olmazdı. Çünkü bir direnç olurdu, bir set örülmüş olurdu. Edebî kamuoyu da kanaat önderleriyle oluşur. Yazar eserini ortaya koyduktan sonra kanaat önderleri parmaklarını o eserin üzerine basıp ‘İşte hakiki eser budur’ diyebilmeli, bu özelliği taşıyabilmeli. Ondan sonra, okuyucular da kanaat önderlerinin tavsiyelerine riayet edip o kitaba yönelirlerse bu best-seller telâşları olmadan gerçek kitaplar gerçek okuyucularına ulaşmış olurlar. En sağlıklı süreç de bu olur.”
Kanaat önderlerinin kimler olabileceği sorusuna da Eroğlu şu cevabı veriyor: “Her grubun kendi uzmanları, kanaat önderleri olabilir. Bu bir öykü kitabı veya romansa Mustafa Kutlu bir kanaat önderidir. Kutlu fikir beyan eder, söyler ve siz onun görüşlerine itibar edersiniz. Bu bir tarih kitabı ise Halûk Dursun, İlber Ortaylı, Halil İnalcık parmaklarını onun üzerine basarlar, siz o kitabı o şekilde görürsünüz. Uluslararası strateji kitabı ise Ahmet Davutoğlu parmağını onun üstüne basar, siz de dersiniz ki ‘Bunda bir değer olmalı.’ Dergiler, gazeteler, görsel medya da buna destek verebilir. Meselâ Kanal 7’nin haber müdürü Ahmet Hakan pek çok insanın gözünde bir kanaat önderidir. Ahmet Hakan bir kitabı tavsiye ettiği zaman onun satış trendi yükselir. Öyleyse bu, insana bir sorumluluk yükler. Ahmet Hakan’ın televizyona ‘Kur’an’ın şifresini çözdüm’ diyen adamı çıkarmaması gerekir. Kanal 7 bir kitabın kapağını gösterse, yazarıyla iki dakika sohbet etse veya hiç sohbet etmeden kitap hakkında biraz bilgi verse, özellikle Anadolu’da o kitabın satışları birden hızlanıverir. Ahmet Turan Alkan’ın çok güzel tespitleri var bu konuda: ‘Ben okuyucularıma asla ben biliyorum ve anlatıyorum, siz bilmiyorsunuz, okuyup öğrenin demedim, demem de. Onun için dir’li cümleler kullanmam.’ Onun yerine şunu tavsiye eder. ‘Ben şu yoldan yürüyorum; hadi birlikte yürüyelim, birlikte görelim.’ Kanaat önderlerinin de okuyucuya bu tarzda tavsiyelerde bulunması gerekir. ‘Ben okudum, şöyle istifade ettim, şunları buldum, haydi beraber bu hakikatlere ulaşalım.’ Bu bir kanaat önderliğidir. Bu tarz bir tavsiye mekanizmasının işletilmesi lâzım. Yazarın eserini yazması yetmez, tavsiye mekanizmasının çok kuvvetle çalıştırılması lâzım. Ve edebi kamuoyunun mutlaka oluşturulması lâzım.


(Peki yazıcı ne diyor ?)

“KİTAPLARIMA MEDYA DESTEĞİ İSTEMEDİM”

“Piyasaya hak eden bir kitap sunabilmişseniz; bilinçli, kalrteli ve sadık bir okur kitlesinin reklâmından daha iyi reklâm olmaz.”

NUN MASALLARI, Şair Nigâr Hanım, Halide Edip Adıvar, Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha, Mavi Lâle ve İsimle Ateş Arasında eserlerinin sahibi, Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu hem yazar, hem kanaat önderi, hem de bir öğretmen. Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesinde edebiyat dersleri veren Nazan Bekiroğlu best-seller kitaplarının özelliklerinden bahsederken bu kavramın şaibeli olduğunu ve tedirginlik uyandırdığım belirtiyor:

“Bu tedirginlik, terim ve kelime olarak içerdiği anlamlar arasındaki mesafeden kaynaklanıyor. Best-seller: çok satan. Eğer satmak-satılmak, okunmak anlamına geliyorsa ve bu da yazar için anlaşılmanın ve geleceğe seslenmenin kapılarını hiç olmazsa bir ümit olarak açık tutuyorsa, çok satan bir kitap sahibi olmaya kimsenin itirazı yok. Bu güzel. Ama kavram, bir anlam kaymasına maruz kalarak terimleşince, durum değişiyor: Çok satan, ama kıymeti kendinden menkul bir satışla değil, haricî bir destekle satan; çok satan, ama bir yazarı mutlu edecek bir okunuşla değil, kitabı metâlaştıran bir okunuşla okunan; etkisi, izleri, hayatiyeti, kısacası kıymeti gelip geçici olan gibi bir anlam kazanıyor. Ki çoğu best-seller sahiplerinin bile kalbini korkuyla titreten, bu mânânın içerdiği gelip geçicilik. Gelip geçici; çünkü sosyolojik şartların hazırladığı bu olguda mesele pazar ve piyasa meselesidir artık. Marka, seri üretim, reklam ve tüketim. Sonra bir yenisi. Bu pazarın, bu piyasanın kendi koşulları, kendi çarkı çoktan oluşmuş vaziyette. Her ticarî sistem gibi kuralları var. Bağlantıları, projeleri çoktan tespit edilmiş vaziyette. Eğer bu pazarın içinde yer almak istiyorsanız kuralları peşinen kabul etmek ve oyunu kurallarına göre oynamak zorundasınız. Sosyolojik şartların hazırladığı ve eseri de, yazarı da metâlaştıran bu ticarî olguda medya, projenin en etkin kısmını teşkil ediyor. Tabii meselenin bir de diğer yüzü var. Bu arzı besleyen talep kısmı, okuyucu kısmı var. Entellektüel olmayan okuyucu da piyasayı tutan, kendisinden çokça bahsedilen bir romanı okuyarak kültürel var oluşa katılmak istiyor ve fazla zahmet çekmeden, raftan indirilip veya kaldırımdan kaldırılıp önüne sürülüverilmiş bir kitabı (ki bu çoğunlukla roman oluyor) okumakla kültürel gerçekleşmeye katıldığını zannetmekten mutlu oluyor ve kendisini entellektüel okuyucu arasında vehmediyor. Tam bir çark, dönüp duruyor.”

Nazan Bekiroğlu, kaliteyle best-seller arasında ne olumlu, ne de olumsuz mânâda hiçbir ilişkinin olmadığını düşünüyor:

“Çok satanlar arasında ciddî anlamda iyi olanlar, geleceğe kalabileceğini kuvvetle sezdiğim kitaplar var. Gülün Adî bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Keza Nietzsche Ağladığında. Bunlar hem çok iyi, hem de çok iyi satan ve popüler olabilmiş romanlar. Bunun yanı sıra satış rakamları yüz binleri vurduğu halde, yirmi otuz yıl sonra belki sadece edebiyat sosyolojisinin şu an sizinle konuştuğumuz best-seller olgusunun bir örneği olarak adı zikredilebilecek olan, ama hiçbir edebiyat fakültesinde hiçbir hoca tarafından şahsına özgü bir roman örneği olarak öğrenciye takdim edilmeyecek olan kitaplar da var. Ve bunu görmek için kâhin filân olmaya da gerek yok. Netice olarak best-seller olmak bir romanın iyi olması için ne gerekli, ne yeterli şart. Olsa da olur, olmasa da olur. Varlığı mâni değil, yokluğu mâni değil. Çok iyi olduğunu sezdiğiniz, fakat ne popüler, ne best-seller olmuş kitapların varlığım da işaret etmek mümkün. Ki bunların son yıldaki en çarpıcı örneklerinden biri, sade duruşuyla Tahsin Yücel’in Yalan’ı olmalı.”

Piyasada birçok kitap mevcut ve medyanın dışında da bu kitaplar hakkında bilgi verecek, yönlendirecek merciler yok. Gerçekten değerli ve yıllarca okunabilecek kitapların gerçek değerinin kısa vadeli formüllerle ortaya çıkarılamayacağını söyleyen Bekiroğlu, bu tür kitapları ancak ehlinin sezebileceğini, bunun dahi yanılma riski içerdiğini vurguluyor:

“Gerçek kitap kendini zaman içinde gösterir. Bu hususta da kitap adına kendisine güvenebileceğimiz kriterler, zamana direnmek ve halkın uzun vadedeki beğenisini canlı tutabilmektir. Başka bir şey de kalmıyor geriye. Suların durulmasını, sapla samanın birbirinden ayrılmasını beklemek bazan çok zaman kaybına neden olabiliyor. Ama edebiyat da günlük birşey değil ki zaten.”

Nazan Bekiroğlu mümkün olduğunca medyadan uzak durmaya çalışıyor ve kitapları çok fazla medya desteği olmadan yüksek tirajlara ulaşıyor. Bekiroğlu medyadan uzak kalmasının nedenlerini söyle açıklıyor:

“Benim kitaplarımda medya desteği olmaması benim seçimim, benim duruşum. Ben öyle istediğim ve buna izin verdiğim için. Bu yıla kadar medya ile ilişkim fotoğrafı esirgenmemiş söyleşilerden daha ileri gitmiyordu. Bu duruş, İsimle Ateş Arasında için yayınevinin yürüttüğü flu da olsa fotoğraflı bir reklam kampanyası ile nispeten yumuşadı; editörle aynı sayfadayız şu anda, hadi söyleyelim, bir hayli de tartıştıktan sonra. TV-radyo programı kabul etmediğim için yine de buna tam medya desteği demiyorum. Tabii bu reklam kampanyası olmasaydı İsim-Ateş bu sayıya ulaşır mıydı, bu benim de merak konum. Ama bildiğim şu ki, bir yandan daha çok okuyucuya (bu okuyucu sizin olan, ama sizin varlığınızdan haberi olmayan okuyucu) ulaşmanızı sağlayan reklam sizi mutmain kılarken, diğer yandan da hissediyorsunuz ki, benim tarzım bu değil. Hasılı, bir çelişkidir başlıyor. Neden bu kadar baskı rakamına ulaşıyorsunuz, sorusunun cevabına gelince: Bir kere tipik best-seller kitaplarla mukayese edilmeyecek bir rakamdır yirmi bin, otuz bin. Bizim çevrelere göre nisbî bir satış yüksekliği olarak addedilebilir belki. Neden? Eğer piyasaya hak eden bir kitap sunabilmişseniz; bilinçli, kaliteli ve sadık bir okur kitlesinin reklamından daha iyi reklam olamaz. Her okuyanın bir kişiye okuttuğunu ve bunun nasıl büyüyen bir potansiyel oluşturduğunu düşünün. Üstelik sürekli…”

Nazan Bekiroğlu, eserlerini kaleme alırken, okuyucularının beğenilerini ve beklentilerini asla dikkate almadığını belirtiyor:

“Okuyucunun neyi beğeneceğini, neyi beğenmeyeceğini hesaba katarak yazmaya başlayan yazar, kısa vadede değilse de uzun vadede yenilgiyi peşinen kabul etmek mecburiyetindedir. Okuyucu hayatî anlamda önemlidir benim için, ama metnin yazılma serüveninde değil, yazılmış metnin ‘gerçekleştirilme’ serüveninde. Okuyucuyu ölümcül olarak hesaba katmam, yazdığım bittikten sonra başlar. O zaman yazdığım metni bütünleyen taraf olarak girer okuyucu devreye. Kendisiyle aynı mânâ ve his kuşağında kanat çırptığım okuyucuyu beklerim. Ve haber gelmeye başlar. Ve o zaman benim gerçek okuyucumun, beni isim ve ateş arasında dahi, ben bir yangından arda kalırken dahi yalnız bırakmayan, yani ki beni en ‘anlaşılmaz’ olduğum zamanda dahi anlayan okuyucu olduğunu fark ederim. Bu da bana yeter.”

Nazan Bekiroğlu’nun son eseri İsimle Ateş Arasında Osmanlı İmparatorluğu hakkında geniş bilgi ve bakış açısı veriyor. Geniş bir araştırmayı gerektiren bu romanın hayat hikâyesini Bekiroğlu şöyle anlatıyor:

“Buna araştırma safhasından daha ziyade biriktirme safhası diyelim isterseniz. Çünkü hiç kimse kütüphaneye kapanıp da iki ay sonra oradan bir roman yazmış olarak çıkamaz. Bu anlamda benim yazma safham, aşk ve Osmanlı tarihi üzerinden süregelen bir birikimin neticesi. Osmanlı tarihi ile ilgim her halde kitap denen nesneyi ve babamı hatırladığım günden başlıyor. Aşk ise benim için varlığın en kestirme onay yolu, dışımdaki bütünle, mutlak ve kalıcı olanla ilişki kurmanın harikulade güzergâhı.”

Bekiroğlu, bu kitabın yazma süreci olan iki yıl boyunca sadece koku ile ilgili şeyler aradığını ve ana meselelerine eklediğini belirtiyor: “Netice olarak bu kitabın yazılma serüvenine benim ömrüm ve ona ilâve iki yıl olarak bakılabilir.”

Nazan Bekiroğlu, hergün pek çok kitabın yayınlandığı günümüzde okuyuculara medyanın etkisinde kalmadan kitap seçme konusundaki görüşlerini söyle açıklıyor:

“Seçme, iyi kelime. Çünkü ülkemizde dahi, hergün yayımlanan kitap sayısı ve insanın okuma kapasitesi göz önüne alındığı zaman, en olgun okuyucunun bile, bırakın herşeyi, bütüne göre çok şeyi okuması imkânsız. O zaman kalıyor geriye seçerek okumak. Neye göre? Buna karar verecek olan olgun okuyucunun kendisidir elbet. Güzergâh güçlüğü çekenler ise, bir yerden başlamalı ve o yeri suda halkalar gibi genişleterek okumaya devam etmeli herhalde. Örneğin klasiklerden, hele Rus klasiklerinden; bizde de meselâ Cemil Meriç’ten, Nurettin Topçu’dan veya Kemal Tahir’den veya benzer bir başka isimden, ama dağınık değil, mutlaka bir yerden başlamak makul. Öğrencilerime de bunu tavsiye ederim.”

Azade, nr.2, yıl 2, 2003 (Genel, İsimle Ateş Arasında ağırlıklı)

*Her yazıcının – hatta her insanın – bir yazı macerası vardır. Kimi çocukluk yıllarında yazının büyüsüne kapılırken kimisi altmışından sonra katılmıştır bu kervana. Sizin yazı maceranız nasıl başlamıştır. Anlatır mısınız?

*Pek çok defa soruldu, ben de söyledim; daha ilkokul ya da ortaokul sıralarında, yazar olmak için yaratıldığını fark eden talihli yazarlardan değilim ben. Kendimi her anlamda fark etmem çok geç ve güç olmuştur. Fakülte yıllarında bile pek çok şeyin farkında değildim. Ancak bu fark etmeyiş içinde daima huzursuzdum. Güzellik eksikliği çekiyor olduğumu fakat bunun adını koyamadığımı da çok sonraları aklım başıma gelince fark ettim. Güzelliğin kaynağı belli fakat bunu o zaman bilmiyordum. Arayış ama ne aradığını bilememek. Bu ilk dönem. Belirsiz arayışlar dönemi. Ve çok acı. Bulmak için bilmek gerekiyor. Bir süre tam anlamıyla resme vurdum kendimi, minyatür filan. Programsız, bilinçsiz duygu ve düşünce temrinleri. Çok dolu fakat zor yıllardı. Ve en önemlisi paylaşabileceğim hiç kimse yoktu. Öyle yanlış kapılar çaldım, dünyalar bir araya gelse anlamayacaklara öyle güzel hikâyeler anlattım ki. Pişman değilim, helâl ü hoş olsun. Sonra kendini ifade ihtiyacı kaçınılmaz olunca, ve dahi bunun yolunun resim değil de edebiyat, şiir değil de düzyazı olduğunu fark edince hayatım biraz yoluna girdi diyebilirim.

*Biraz mahrem bir soru olacak ama okuyucu sevdiği yazıcıların hayatına dair birçok teferruatı merak eder. Özellikle de yazıyla ilgili anlarını. Mesela bir kitabınızda ‘saat gecenin sıfır üçlerinde’ uyanık olduğunuzu söylüyorsunuz. Eğer bir sakıncası yoksa yazı öncesi, yazı sırasında ve yazıdan sonra yaptıklarınız, yaşadıklarınız ve duyduklarınızı bizimle paylaşmanızı rica edeceğiz?

*Geceyi gündüzden daima daha çok sevenlerdenim. Onun, sırrın kapılarını daha çok açtığını ve insanın kendi içine yönelik gözü daha keskin kıldığını biliyorum. Belki bu yüzden pek çokları için gecenin bitimi olarak alkışlanan şafak vakti bende hiç sevinç uyandırmadı. Üstelik bir tür mutsuzluk ile karşılıyorum daima sabahları. Hayatın sırrını bir şafak vaktinin sevincinde çözenlerden değilim, gecenin karanlığında arayanlardanım. Üstelik bu sevinçsizliği uzun müddet hayatın sırrına yönelik bendeki bir eksiklik gibi taşıdım. Ta ki benimle aynı şeyleri hisseden ve bunu bir eksiklik olara taşımayan biriyle karşılaşıncaya kadar.

Yazıyı ölümüne bir dil işçiliği olarak görmeme rağmen (alelâde tek cümle kurmaya niyetim yok gibi görünüyor), nasıl yazdığımı hatırlamıyorum. Çünkü cümle aniden kendi melodisi ve yapısıyla geliyor ve bütün içindeki karesine yerleşiyor. Böylece bir yanıyla mutlaka ilhama dayanan ama bir yanıyla da dil işçiliğini önemseyen bir yazı anlayışımın varlığından bahsedebilirim. Kalbime inen bir ilham yoksa benden yazı çıkmaz. Ama hiçbir yazıyı da indiği anın dağınıklığı ile sunmayı göze alamam.

*Hikâye, deneme ve roman. Romanlarınızda (Yûsuf ile Züleyha’yı da roman sayarsak), hep bir şiir kokusu var. Sözgelimi yatmadan önce bir şiir antolojisini rasgele açıp bir şiir okuduğumuz gibi, aynı şeyi Yûsuf ile Züleyha’da da yapabiliyoruz. Belki bir gün üzerinde ‘türü: şiir’ yazan bir kitabınızla karşılaşabilir miyiz? Yoksa, şiiri zaten tüm hayatınıza ve yazılarınıza bulaştırdığınızı mı söylüyorsunuz?

*Üzerinde “şiir” yazan bir kitabım olmayacak. Şiirsellik düzyazılarıma bulaşmış vaziyette. Edebi eserin, roman ya da hikâye de olsa, Vırgınıa Woolf’un dediği gibi yüksek sesle okunmak için yazıldığına inandığım için belki bu duruş. Fakat bu şiirsellik fonetik ve imaj düzeni itibarıyle nesri ezmemeli. Yani hikâyedeki şiirsellik sadece seci ile sınırlysa birş eyler aksıyor demektir.

*Işıklı nisan yağmuru, sarmaşık gülü, duman ve buğu, siyah gül, ıtır, kuşlar, gökyüzü…Bunlar bir romanda görmeye alışkın olmadığımız şeyler. İsimle Ateş Arasında, değişik bir tarz / farklı bir soluk diyebilir miyiz?

*İsimle Ateş Arasında’yı yazarken ne yaptığımı biliyordum, neyle karşılaşacağımı da. Kendime sorduğum şey bütün bunları göze alıp alamayacağım oldu. Örneğin alışıldık roman kalıplarının dışında, bunun hemen karşıma dikileceğini, demir leblebi, bunun da karşıma dikileceğini biliyordum. Fakat öyle geldi, öyle hissettim, başka türlü anlatmama imkân yoktu. O zaman göze aldım ve yazdığımı okuyucuyla paylaştım. Bir okuyucunun dediği gibi ilk bölüm, sözün başı peşin bir uyarı zaten: Ey okuyucu bak ben burada duruyorum ve durduğum yeri esirgemeden peşinen ve açık kalplilikle uyarıyorum.

Fakat yine de. İsimle Ateş Arasında zannedildiği kadar da farklı bir soluk mu?

Farklı bir soluk? İsimle Ateş Arasında’yı alışıldık roman kalıplarından farklı kılan şey öyle zannediyorum ki bir yandan Osmanlı ve yeniçerinin, diğer yandan Numan ve Nihade’nin hikâyesi paralel bir akışla süre giderken, üçüncü katmandaki on iki küçük hikâyenin oluşturduğu yapı. Bunların ilk bakışta ana meseleler ile organik anlamdaki ilişkisizliği. Ki romanı demir leblebiye dönüştüren, vasat okuyucu nezdinde zor okunur kılan da bu özelliği zannediyorum. Fakat on iki küçük hikâyenin her biri ana meselelere bir ilgi ile bağlı.

*Yazılarında okuyucuya içini açan bir yazıcı olarak bir yazıda okuyucunun yeri neresidir? Bir yazıcı okuyucu için mi yazar, yoksa kendi “ben”ini ifade etmek için mi yazar?

*Yazı hitaptır. Her hitabın bir muhatabı vardır, muhatap olmazsa hitap eksik kalır. Yazıda okuyucunun yeri bu muhataplık noktasındadır. Ve okuyucu benim için hayati kıymettedir ancak bu kıymet yazının yazılma serüveninde değil, yazının bitişinden sonraki “gerçekleşme” serüveninde devreye girer. Yazıcı meseleleriyle benini ifade eder ve sonra okuyucudan onay bekler. Kendisi ile aynı mana ve his kuşağında kanat çırpmış okuyucunun onayına muhtaç olması bu yüzdendir..   ·

*İsimle Ateş Arasında isimli romanınızın son kısmında bir itiraf var. Anlattığınız her hikayenin bir yalan olduğunu söylüyorsunuz. Ama daha büyük bir gerçeği anlatmak için…Yazının yazıdan öte amacı var mıdır? Anlatır mısınız.

*Elbette yazının yazıdan öte amacı var. Yaradılışı beyhude olmayan insan, yazısı beyhude olmayan yazıcı. Yazı kalıcı, saf, bitimsiz olanı, hasılı mutlak gerçeği işaret eder ve bizatihi yazıcının kendisi gibi okuyucunun da o gerçekle ilişki kurmasını sağlamak ister. Türlü suret sıkıntıdan sonra yazı bittiğinde onu yazanı mutlu eden şey anladım diyen bir sestir, anladım yani işaret ettiğin şeyi gördüm, haklısın o var, ve ben seni onaylıyorum,. Bu yüzden yazıcı okuyucuya muhtaçtır. Dinin söylediğini bir kez de kendi nefsinde tecrübe etmek için. .

*Neden iki şey arasında ; bunlar isim ve ateş dahi olsa ? Niçin o araya – o oraya kadar geri çekilmiş yani niçin “ateş hattında” değil ya da ne bileyim isim peşinde ? Neden o arada – o orada ürperti gibi durulur da rahat durulmaz ?

*Ya tahammül ya sefer, kolaydır. Kendini ve ne istediğini bilen ve buna gidebilecek gücü olanların cümle kapısı. Fakat bir de ne tahammül ne sefer var. Benim için ne tahammül ne sefer daima trajedinin cümle kapısını teşkil etti. Neyi anlatmak ihtiyacındasınız? Gemilerini karadan yürüten Fatih mi, bir labirentte kısılıp kalmış üçüncü Mustafa mı? Hangisini anlatırken kendinizi daha iyi ifade edebiliyorsunuz?

*Yazının çilesi var ve bu çileyi çekemeyen bir çok kişi yorulup geri dönüyor. Bu bağlamda genç yazıcılara neler söyleyebilirsiniz?

Fazla bir şey söyleyemem. Geri dönüyorsa; yazmazsa ölmüyor demektir. O zaman yazmasın zaten. Ne kendi bir şey kaybeder ne de yazı âlemi.

DURSUN, Ercüment: “Bu dünyadaki aşk aslından bir surettir”, Vakit, 11 Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

Bu dünyadaki aşk aslından bir surettir

Nazan bekiroğlu’yla “İsimle Ateş Arasında” romanı üzerine Ercüment Dursun’un yapmış olduğu “yazdırılmış tarihe karşı”, “tarihi” konuşmayı sunuyoruz…

KONUŞAN : ERCÜMENT DURSUN

-Sizin ifadenizle “isim, koku, hatıra, karanlık, ateş ve suya dair yazılmış” bu romanda ne söylemek istediniz Nazan Hanım?

-Tek şey değil, bir arada duran çok şey. Ama hepsinin üzerinde galiba şunu söylemek istedim ki: İsmin, kokunun, suyun, bu arada ateşin ve karanlığın aslı bambaşka bir yerde duruyor. Çünkü biz sadece hatırlayıcılarız. Bize kalan sadece, vurup geçen hatıralarla sarsılmak ama tanıyamamak.

-Kusursuz aşk da mı bu dünyada durmuyor? Neden?

-Her şey gibi aşkın da kusursuzu bir başka âlemde duruyor. Bu dünyadaki, aslından eksiltilmiş bir suret, bu yüzden kusur içeriyor.  Aşklar da devletler gibi doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar. Aşk yalanlansın diye değil ama, gerçek aşkın mahiyeti daha iyi anlaşılsın diye.

-Yani geriye sadece hasret mi kalıyor?

-Elbette. Ama ruh kaynağına hasret çekerken kimi çektiği hasretin adını koyabilirken kimisi koyamıyor.

-Romanınızın bir tezi de resmi tarihin güvenilir olmadığı. Tarihe güvenmiyor musunuz?

-Yazdırılmış tarihe güvenmiyorum. Tarihin geçmişle aynı şey olmadığını fark ettiğim günden beri, resmi tarihin hükümleriyle bireysel tarihçelerin ne kadar uyuşmaz olduğunu anlatmayı deniyorum.

-Tarihe duyduğunuz güvensizlik noktasında tarihçilerden gelecek tepkiler sizi korkutmuyor mu?

-Tabii ki hayır. Saptırılmış tarih kavramını tarihçilerden öğrenmedik mi?

-Osmanlı asırlarından sizin ilginizi çekenler hangileri oluyor?

-Güneşe hayran olmamak ve ışıktan gözleri kamaşmamak mümkün değil. Kuranlar ve yükseltenler. Bir yanda bozkırda buğday tarlası, diğer yanda olgunlaşmış saltanat meyvesinin cazibesi, şehir ve saray. Fakat devletin ömrü üzerinde şahsi dehaları kadar nasiplerinin de cömertliği ile duranların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlı’nın. Kaderden başka hiçbir sözcük o asırlarda hiçbir kilide anahtar olmuyor ve trajik padişahlarla aniden burun buruna geliveriyorsunuz. Kadersiz kahramanlar onlar. Tarihin kendilerine yüklediği rolü üstlenmekten başka hiçbir çareleri de yok.

-Trajedileri nerede başlıyor?

-Şimdi Fatih’in yerine IV. Murad’ı, Kanuni’nin yerine III. Mustafa’yı koyuversek, ne olurdu? Bunu düşünmenin anlamı yok , yok ama insan düşünmeden de edemiyor. O zaman içiniz sızlıyor, ürperiyorsunuz. “Herkes kendi kaderini yaşar”, bu çok doğru, padişah da olsanız. Rol biçilmiş, onu giyeceksiniz. Benim kuvvetle hissettiğim trajedi belki “saptırılmış tarihin” onları acımasızca mahkûm ettiğini fark etmemden kaynaklanıyor. Ne yapsın, tam kırk yıl şimşir ağacının acı kokusuyla sarmalanmış bir kafesin içine hapsedilmiş şehzade, padişah olunca ne yapsın? Hiçbir şey, çırpınmaktan başka hiçbir şey. Öyle de oluyor ama onların çoğu inmeden ya da kalpten ölüveriyor. Cephelerden gelen kötü haberler üzerine. I. Abdülhamid, III. Mustafa çaresiz, en fazla kendi kalplerinden vaz geçebiliyorlar. Bu çok beşerî. Ve ben yazıcı konumumla en fazla onlarla ilgiliyim.

-Bu padişahlardan biriyle karşılaşmanız mümkün olsa?

-Biriyle değil, hepsiyle karşılaşmak isterim.

-Biriyle?

-III. Mustafa. Bir labirentte sıkışıp kalmış. Savaş bitse orduyu düzeltecek. Ordu bozuk savaş bitmiyor. Sosyal düzen, devlet kademeleri, her şey bozuk. Her şeyin farkında ama ne yapsın? Onu anlıyorum. Kalbim kopacak sanıyorum. Roman, hikâye, yazı, sanat burada tümü iflâs ediyor. Ki anlatılmasına kelimeler yetmiyor.

-Neden yazar değil de yazıcı? Bu bir tevazu mu?

-Mütevazı olduğunu fark edenin tevazudan bahsetme hakkı yok. Dolayısıyla sorunun bu kısmına cevap verme tasarrufunda değilim. Diğer yandan yazıcı’nın sadece “printer” anlamına gelmediğini görecek göze de sahibim. (Gerçi printer anabilgisayara bağlıysa bunda da mahzur yok!). Yazıcı, kâtip demektir ve kâtip de kendisine yazdırılan metin karşısında iradesi, müdahil alanı sıfırlanan âdemdir. Lâkin imlâ hatalarının sorumlusudur. Böylece yazarlığın, “hikmeti kendinden menkul” duruşuna bir alternatif olarak daha çok yazıcı olmaya talep edersiniz. O bir yandan sözü kendisine değil, asıl sahibi olana irca ederken kusurlarından da kendisini sorumlu tutar. Şahsi bir duruş.

-Romanınızın koku katmanı ve filbahri çiçeğine yüklenen ezel hatırası ilgi çekici.  Filbahri çiçeğini yeni nesiller tanıyor mu?

-Zannetmiyorum. Bahçesi olmayan, filbahriyi (fûl-i bahrî) ya da diğer ismiyle limon çiçeğini nasıl tanısın?

-Peki siz nasıl tanıdınız ve sizin için anlamı ne?

-Ben kendisini çok geç fark eden biriyim. Şimdi düşünüyorum da, fakültede olduğum yıllarda bile, çektiğim mahiyeti meçhul bir arayış acısı mevcut olmakla birlikte, çocukça resim arayışlarımın dışında, bir bilincim yoktu. Fakülteyi bitirdiğim yıl oldu büyük uyanış. 79’ yazı. Uyanışımın refakatinde iki katlı eski bir Trabzon evinin bahçesindeki bir filbahri fidanı vardır.  Sonraları ’94 yazında ikinci bir uyanıştan ya da ikinci bir kendini buluştan söz edebilirim hayatımda, o zaman da ömrümün galiba en güzel yıllarını geçirdiğim kumsalda, hanımeliler bulunan bir bahçede dört buçuk yıl yaşadım. O bahçede yıldızların, servilerin tepesine kadar  inebileceğini, gökyüzünün başımın üzerinde dönebileceğini, denizin bir sis perdesi arkasına nasıl sığınabileceğini, şehirde hiç fark etmediğimiz şeyleri, toprağın şubat sonundan itibaren nasıl uyandığını fark ettim. Papatyalı bir Nisan toprağına gerçekten ama gerçekten yüz üstü kapandığım bir gün oluşa vasıtasız katılmanın ne anlama geldiğini fark ettim. Orada da ön bahçede bir filbahri fidanı vardı. Yine refakatteydi. Kokusu. Bana her kokudan daha fazla hatırlatıyor.

-Peki tanıyor musunuz?

-Hayır, hatırlıyorum ama tanıyamıyorum. Yani adını koyamıyorum hatırladığım şeyin. Ve bu çok güzel ama çok acı. Hazdan acıya geçilen o ürpertici an parçası. Sadece aslının orada durduğunu biliyorum. Burada duran sureti.

“Aşkın tükenişe varan yolculuğu”, Dergibi.Com, 3 Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

Aşkın tükenişe varan yolculuğu

Nun Masalları adlı hikaye kitabından sonra uzun bir sessizliğe gömülen Nazan Bekiroğlu, en son Yusuf ile Zuleyha’yla okur karşısına çıkmıştı. Ara dönemde dergi ve gazete sayfalarında yer alan deneme ve makalelerinden oluşan Mor Mürekkep ve Mavi Lale’yi saymazsak pek sık ürün veren bir kalem değil Bekiroğlu. Sadık ve özel bir okur kitlesinin oluştuğunu bildiğimiz Nazan Bekiroğlu, en son bir sürpriz yaparak romanla çıktı okurlarının karşısına.

İsimle Ateş Arasında, adını verdiği bu romanında Nun Masalları’ndaki atmosfere benzer ama hikayeden biraz öte, romandan biraz beri bir dünyaya, ama aynı duyarlıkların hakim olduğu bir dünyaya götürüyor. Nazan Bekiroğlu ile son kitabı İsimle Ateş Arasında’nın serüvenini, son dönemde yükseliş gösteren tarihi romanlara, Osmanlı’ya, aşka, kadına ve kokulara dair uzun bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ercüment DURSUN
ercumentdursun@lycos.com

• Sizi şimdiye kadar bir hikâyeci olarak tanıdık. Yûsuf ile Züleyha’da hacimli metnin ilk örneğini vermiştiniz. Şimdi de bir roman. Neden roman ve neden İsimle Ateş Arasında?

Bu soru çok soruluyor, ve ben benzer sorulara benzer cevapları veriyorum, bağışlansın. Hikâye bitip de içinizdekinin bitmediğini fark ederseniz eğer, hattatın öyküsüne her bitti dediğinizde, o yeni bir öyküyle dikilirse karşınıza. O zaman ya Nun Masalları’ndaki gibi bir birbirine bağlı öyküler yazmaya başlarsınız, ya da büyük metni tercih edersiniz. Çünkü büyük metin, yazarını, onun içini, hissini, fikrini daha geniş bir zaman aralığında derleyip toparlar. Bu, romanın hikâyeye göre daha kolay sayılabilecek yanıdır. Şimdi bir roman yazmış olmamın nedenine, anlatma ihtiyacı, diyelim. Yûsuf ile Züleyha’dan bu yana kendimi geniş hacimli metinle daha iyi ifade edebildiğimi fark etmiştim. Bu defa da anlatmak istediklerime bir hikâyenin hacmi yetmeyecekti, bu yüzden roman. Bir veya iki değil, o kadar çok hikâye anlatmak istiyordum ki. Bu yüzden roman.

Neden İsimle Ateş Arasında, buna gelince. Çok defa bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı kalırız biz. Aynı anda tek şey olmak, en azından bazı kıymetler bakımından, çok beşeri gibi durmuyor. Bu romanın dünyasında da her şey, bir şeyle bir şey arasında asılı. Bu arada kalmışlığın simgesel yükünü en fazla taşıyabilecek olan değerler bir yandan isim bir yandan ateş gibi göründü bana.

Hem felsefi, hem imgesel/sembolik ve hem de gerçeklik düzleminde. Romanın üç katmanı var. Hem padişah ve yeniçerinin, hem Numan ve Nihade’nin, hem de küçük hikâyelerin anlatıldığı katmanlarda geçerli ismin ve ateşin temsil ettiği kıymetlerin çatışması: Padişah isimle ateş arasındadır. Her şey bir isim etrafında döner saltanatta. O, koruması gereken bir hanedan ismidir en fazla ve nihayetinde ilâhi bir ismin yüceltilmesine hizmet eder. İktidarının hem onaylayıcısı ve hem de tehdidi olan yeniçerisi, o ise bir ateş ismidir. Yakıcı ve sonunda kendisi de yanan. Bir yeniçeri olan Sinan, “semender”e benzetir yeniçerileri, ateşte yanmayan masal yaratığı. Diğer yandan Numan’ın aşk hikâyesinde Numan isimle ateş arasındadır. İsim, Numan’ın kelâm yanını, akıl yanını temsil eder. İsim, bütün bir felsefedir çünkü.

İlm-i kelâm, Allah’ın varlığını ve ona ait bahisleri İslâm’ın izin verdiği ölçüler içinde de olsa akıl ve mantık yoluyla çözmeye çalışan ilmin adıdır. Nutk, Arapça’da aynı zamanda hem konuşma hem düşünme anlamına geliyor. Nutk ve mantık aynı kökten gelme. Kelâm düşünmenin, düşünme kelâmın eseri. Ve bunlar aklın sahasında kalan oluşlar. Bu yorumlar çok uzatılabilir. Neticede, Numan, kendisini başlangıçta sadece aşk zanneder. Oysa baskın bir kelâmcılığı vardır. Fark etmek, öğrenmek, anlamak, zannetmek, adlandırmak Numan’ın en çok kullandığı fiiller. Nitekim uyuyan aklı Nihade’nin vurduğu darbelerle açığa çıkar ve Numan’ı yakar sonunda. Okyanus bir kalp ve serçe kadar akla sahip olmakla övünen, bir gün zannettiği gibi olmadığını, ve aklın ve onun çocukları olan şüphe ile vesvesenin pençesine düştüğünü fark eder. Bu yüzden “İsimle Ateş Arasında”.

Bütün bu ayrıntılar bir yana, romanın isme dair bütün açılımlarının, ilk sahifede yer alan “Füsus, ilk cümle” kabulüne dayalı olduğunu belirterek bu cevabı bitirmek isterim. “Hikmetleri kelimelerin kalbine indiren Allah’a hamd olsun”. “Allah’ın kelimeleri”, yine Füsus’da M. Arabi’nin ifadesiyle, mevcut varlıkların ayân-ı sabitesinden başka bir şey değildir. Ayan-ı sabite ise gelmiş ve gelecek bütün şeylerin ve hadiselerin gayb âleminde ve ilâhi bilinçteki tasavvuru, yani onların ismidir. Yani ki Âdem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir. Vahdet-i vücud’un yirmi yedi meselesinin/”hikmet”inin, yirmi yedi Peygamberin ismine izafe edilerek tefsir edildiği Füsus’da, ilk bahsin Âdem fassı olması ve onda da ünlü “Âdem’e isimler öğretildi” âyetinin yorumlanması, bu romanın yazılma sürecinde beni çok ilgilendirdi.

• Nasıl yazdınız bu romanı? Yûsuf ile Züleyha’yı âdeta kendiliğinden, su akar gibi yazdığınızı çeşitli söyleşileriniz vesilesiyle biliyoruz. Bu da öyle mi oldu?

Yûsuf ile Züleyha, haklısınız, âdeta kendiliğinden, su gibi akarak yazılmıştı. Bunu arayarak buldum. Yûsuf ile Züleyha âni ilhamlarla, bölüm bölüm, hiç olmazsa geniş metin parçaları halinde yazılmıştı. Orada en son yaptığım bölümlerin ses ve tema ritmini düzene koymaktı. Fakat bu romanda her şey cümle cümle, en fazla paragraf paragraf geldi. Hatta bazen bir tek kelime veya bir tek imaj. Sonra bütün o cümlelerin, paragrafların, imajların bir kanaviçe üzerinde bir kadının renk ve motif tanzimi gibi yerlerine yerleştirilmesi gerekti. Bu yanıyla meşakkatliydi. Diğer yandan bir tek cümlenin bile büyük bir metnin bütünü içinde sadece kendisinin doldurabileceği bir yere sahip olduğunu en baştan kabul ederek yazmış olmam zannımca hikâyelerine ayrılarak yazılmış bu romanı en fazla roman kılan yanı.

• Romanınızın üç katmanı var. Bunların ilkinde bütün bir Osmanlı tarihi, devlet ve onun Yeniçeri ordusu ölçeğinde yoruma tabi tutulmuş. İkinci katman bir isim ticaretinde esame satın alan taraf olarak hayatı değişen Numan’ın tutkulu aşkının acı hikâyesi. Üçüncü katmanda ise çoğu, padişahlar ağzından anlatılan on bir küçük öykü var. Ve sonunda her şey II. Mahmud’un yeniçeri ocağını topa tutarak kışlaları yaktırmasıyla muazzam bir yangında yok oluyor. II. Mahmud, Yeniçeriler. Devlet, ordu. Osmanlının tarihsel sürecine yüklediğiniz bu yorum denemesinde kim haklı?

Nasreddin Hoca gibi durmasın ama herkes haklı değilse de mazur. Yeniçeri bozulmakta mazur. Yeniçeri bozulduğunda ne kalmıştı ki bozulmayan? Şehzade iyi padişah olamamakta mazur. Padişah ordularının başında sefere çıkamamakta mazur.

Ekonomi bozulmakta mazur. Yönetim sekteye uğramakta. Padişah kendi ordusunu yok etmekte mazur. II. Mahmud yeniçerileri topa tutmayıp da daha ne yapsındı? Belki romanın trajedisi bu zaten. Herkes mazur ama birileri yanmak zorunda. Bir yerde ipin koptuğunu, kaderin kırıldığını görmek zorundasınız.

• Peki siz nerede durdunuz?

Ben hepsine eşit mesafede durdum. Politik olsun diye değil. Cevabını bulamadığımdan da değil. Her duruş noktasına göre tarihin yeniden yazılabilirlik taşıdığını artık öğrenmiş bulunduğumdan. Asıl söylemek istediğim zaten bu. Tarih bilimi, vahiy gibi mutlak değildir. Farklı duruş noktalarından farklı haritalar çıkarılabilir. Farklı bakış açılarından farklı tarihler yazılabilir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir.

• Bu durum çok farklı “gerçekler” doğurmaz mı? Ve bu da “yalan” anlamına gelmez mi? Sizin kahramanınızın o kadar korktuğu şey.

Tamam işte. Beni korkutan da bu. Tarih ve geçmişin aynı şey olamaması “farklı gerçekler” riskini artırıyor.

• Tarihe duyduğunuz itimatsızlık noktasında tarihçilerden gelebilecek tepkiler sizi korkutmadı mı?

Tabii ki hayır. Benim problematiğimin en fazla da “tarihçiler” farkında. “Saptırılmış tarih” kavramını tarihçilerden öğrenmedik mi?

• Sizce bu romanın asıl kahramanı kim?

Kanuni. Hiç görünmese de varlığı daima hissedilen Süleyman.

• Bu, tarihi düzlemde böyle. Peki bireysel ölçekte, akıttığınız o tutkulu aşk hikâyesinde?

Orada da asıl kahraman, görüntüye hiç girmese de varlığı daima hissedilen Mansur gibi duruyor. Numan’ın tükeniş süreci, “Mansur” adının Nihâde tarafından telâffuzuyla, sadece telâffuzuyla, yani bilinçaltından bilinç alanına çıkartılmasıyla başlamıyor mu?

• Görüntüye girmeyen iki kahraman nasıl olup da romanın diğer kahramanlarından daha etkin olabiliyorlar?

İsmin gücü. Kelimenin gücü. İsimleri varlıkları beyanındadır çünkü.

• Numan neden yaşadıklarına isim koymaya, bir bakıma şair olmaya çalışıyor ki boyuna? Bunu başaramadığı için mi bunca acı?

Evet, yaşadıklarına isim koyabilse biraz teselli olacak. Çünkü cinnet halinden şuur haline atlayabilecek, kurtulacak. Hicret edecek. Fuzuli’nin hicreti Mecnun’du, Nedim’in hicreti de, vasfettiği dilberden özge dilber. Cinneti önleyen hicretler bunlar, sığınmalar, korunmalar. Numan’ın bu şansı yok. Hem yaşadığından hem onları vasfedecek kelimeleri bulamamaktan muztarip ve bu gerçekten büyük bir çile.Kelâma mecbur olan için böyle.

• Numan neden kendisini ifade edemiyor ki kelimelerle?

Çünkü dilin kusursuzu bu dünyada durmuyor ve bütün yaşadıklarını yepyeni bir yorumla fark eden Numan’a artık kendi dili yetmiyor. Yetseydi kurtulabilirdi, çünkü isim koymak bir bakıma tefrik etmektir, ayırt edebilmek, yani aklın alanında bir eylem. Numan yine arada kalıyor. Tükenişinin nedeni olan akıl, onun kurtuluşu olamıyor. Ne cinnet ne makuliyet. Ne tahammül ne sefer. Sadece yangın.

• Sizin diliniz size yetiyor mu?

Ben ne yazık ki hicret edebilenlerdenim, cinnet getiremeyecek kadar makul olanlardan. Ne yazık ki! Böyle zannediyorum. En azından şimdilik.

• Ne bekliyorsunuz bu romandan?

Başlarken sadece yazmak ihtiyacını hissettiğim için yazıyordum. Acım azalsın, içim ılınsın diye. Işısın diye. Beklentilerim daha sonra, metin büyüdükçe oluştu. Şimdi ise, benim için önemli olan şu iki şeyi bekliyorum: Bu romanda, bir roman yazmış olmama rağmen, kendimde bir hikâyeci duruşu hissettim. Hikâyeci ve romancı duruşu nedir, bunun üzerinde durulsun, bunu bekliyor ve istiyorum. Tabii bunlar çok teorik ve teknik düzlemde çözülmesi gereken ve ehlini bekleyen meseleler. Bir de romanın bireysel ölçekteki düğüm noktası var. Numan’ın tıkandığı nokta. Aşkın iki tanımı. Aşk kayıtsız şartsız güvenmek ve inanmak mıdır, yoksa bu güvenin ve inancın gerçekleşmesi için muhataba yüklenen bir sorumluluk dairesi de var mıdır? Yani aşkın alanı içinde, sorgusuz sualsiz teslimiyeti şarta bağlamak doğru mudur? Bunun da tartışılmasını isterdim. Lâkin bu konuda ümitsiz olduğumu peşinen belirtmem gerek. Hangi tanımı yapılsa da eksik kalacak. Aşkın ismi yok çünkü.

• Yeniçeriler ve Osmanlı ile ilgili bir şey söylenmesini beklemiyor musunuz?

Yeniçeriler ve Osmanlılar’a ilişkin olarak kronolojik ayrıntıda değilse de genel hüküm verme noktasında benim öğrenmek istediğim bir şey kaldığını zannetmiyorum. Bu yüzden kendi namıma Yeniçeriler ve Osmanlı ile ilgili bir söylem geliştirilmesi beklentim yok. Lâkin bu, kendi yorumunu henüz kurmamış genç okuyucu için faydalı olabilir. Ancak yine de benim romandan beklediğim asıl şey okuyucuya tarih öğretmesi değildir. Bir evvelki cevapta belirttiğim tartışmaların açılması beni daha çok ilgilendiriyor.

• Bu padişahlardan biriyle karşılaşmanız mümkün olsa?

Ne güzel. Biriyle? Hayır, hepsiyle karşılaşmak isterim. Muhal farz. Lâkin “arzu sergeşte-i fikr-i muhal” eyliyor insanı.

• Nun Masalları’ndan bu yana neden ki bu padişah ilgisi? Soyluluk kavramı, aile, sülâle üstünlüğü anlayışlarına karşı tavrınız nedir ki?

Nun Masalları’nda soyutlanmış bir padişah gerçeği vardı. Toplum piramidinin üst noktasında konumlanmış olana kaderinin yüklediği görev ve bireysellik çatışmasıydı beni ilgilendiren. Fakat İsimle Ateş Arasında, belki Nun Masalları yazıcısından beklenemeyecek kadar tarihi ve somut düzlemdeki bir padişah imgesiyle biçimlendi. Öyle ya da böyle kendimdeki ilginin nedenini ben de çok düşündüm. Kendi ilgime şaşırdığım, adını koyamadığım zamanlar oldu. Çünkü soy sop, aile sülâle üstünlüğü, asalet kan kalitesi gibi feodal kavramlar karşısında fevkalâde tepkisel bir yapıya sahibim. (Çocukluğumda, ağabeylerimin üzerimdeki etkisi olmasaydı, bu tepkiselliğin romantizmiyle, söylemi eşitlikçilik-paylaşımcılık etrafında biçimlenen ideolojileri benimseyebilirmişim gibi gelir bana hep).

Bu ilginin adını çok sonraları koyabildim. O da, bir sahneyi tasavvur ederken. Yaşlı vezirleri, mağrur kumandanları, güçlü beyleri, paşaları, gül kurusu giysileri içindeki yeniçerileri, muazzam bir kös ve davul gürültüsü ve toz bulutu arasında ve bir şerif sancak arkasında, sevdiklerinden, ülkelerinden bu kadar uzağa düşüren şeyin ne olduğunu merak ederken. Ve hepsinin arasında onun, padişahın yüzünü görürken. Bir an, bu muazzam kalabalığı arkasında sürükleyebilen ve kendisi de sancak-ı şerif arkasına düşmüş bu yüzde ilâhi erkin tecelli ettiğini gördüm. Buna siz inanabilir ya da inanmayabilirsiniz Mesaj, dönemden döneme geçerliğini yitirebilir fakat o dünyanın içerdiği temel mesaj doğrultusunda padişaha yüklenen en yüksek kıymet budur ve bu çok ürpertici.

• Osmanlı’nın kuruluş, yükselme, duraklama, gerileme, yıkılma… tasnifi içinde bir yaşam şemasına hapsedilmesi hususunda tarihçilerden yükselen ciddi itirazlar var. Oysa sizin romanınızda tam anlamıyla bu doğrultuda değilse de yine bir ömür şeması teklif ediliyor. En azından İbn Haldun’un Mukaddimesinden gelen ve devletlerin bir ömrü olduğuna dair meşhur görüşün etkisi aşikâr. Ne dersiniz?

Benim yaslandığım şema ilkokul kitaplarından bu yana ezberlediğimiz kuruluş, yükselme, duraklama … şeması değil, doğru. Tarihin sonsuz gibi görünen ölçeğinde hiçbir devir bir diğerinden siyahla beyazın birbirinden ayrıldığı netlikte ayrılmaz. Pek çok yeni, beraberinde eskinin varlığını da sürdürür. Avrupa’da Rönesans diye bildiğimiz aydınlanma, içinde çok uzun zaman engizisyon yangını barındırır. Bu bakımdan tarihçilerin ciddi tepkilerini haklı buluyorum. Lâkin Mukaddime’de sözü edilen görüş; devletlerin de insanlar gibi bir ömrü olduğu, doğduğu, büyüdüğü ve ciddi tedbirlerle geciktirilse de ölümü olduğu, bu hiç olmazsa romancı duruşumla, bana hiç de yabana atılacak bir görüş gibi gelmiyor. Tarihin kendi ölçeğindeki onaması bir yana, görüş, birkaç yerde tekrarlanan bir ayete de yaslanıyor. Ümmetlerin de insanlar gibi ecelleri olduğunu, ve bunu ne bir saat ileri ne de bir saat geri almanın mümkün olduğunu ayet söylüyorsa, itirazın artık anlamı var mı? Ve evet ben elbette tarih âlimi duruşuyla değil ama romancı duruşumla, devletlerin de insanlar gibi ömrü olduğuna inanıyorum. Neden ki? İnsanlar faniliği duysunlar diye. Sonsuzluk vehmine kapılmasınlar diye. Geçici ve bitimli olmayanın sadece O olduğu anlaşılsın diye. Diğer yandan evet, kuruluş, yükselme, duraklama modası geçmiş bir masal gibi dursa da, büyük ve uzun bir oluşun içindeki iniş ve çıkışları görmezden gelmek mümkün değil. Çünkü o devlet varlığının bir “var oluş gayesi” yani ki mesajı vardır ve bu mesajın en fazla gerçekleştirildiği dönem ya da dönemler vardır. Bu gayenin tahakkukuna göre devletlerin ömründe bir altın çağ, bir klasik dönem, mesaja en çok yaklaşılan bir dönemin, bir zirvenin varlığı inkâr edilemez. Yükselme şaibeli bir terim olsa da, kemâl inkar edilemez. Kemâl var. Bu da Osmanlı’da on altıncı asır gibi duruyor. Ve etkisi on yedinci asrı da içine alıyor.

• Ne var on altıncı asırda?

“Bir Sinan bir de Süleyman” desem yetecek. Ekonomi, kültür, sanat, teknoloji ve devletin belirlediği varlık gayesini gerçekleştirebilmiş olması alanlarında bir arada duran çok şey. Sinan, Itri, Baki, Karahisari, Nakkaş Osman, Barbaros, Fuzuli ve nihayet Zembilli Ali Cemali, Ebüssuud ve Süleyman. Bunların bir araya gelmesi tesadüfi değil. Sonraki asırlarda da münferit yıldız parlamaları var elbet, Şeyh Galip gibi. Ancak burada topyekûn bir parıltı söz konusu. Arkadaki hayatın sağlamlığıyla, bütün kurumların sükûnetiyle bağlantılı. Çürümeden bir an önceki mükemmeliyet hali.

• Osmanlı asırlarından sizin de ilginizi çeken o parlak on altıncı asır mı oluyor?

Güneşe hayran olmamak ve ışıktan gözleri kamaşmamak mümkün değil. Dolayısıyla Fatih Yavuz Kanuni üçlemesinin cazibesine kapılmamam imkânsız. İhtişam asırlarını bu ismiyle ayrı tutalım. Bunun dışında, hayran olmamız için bize âdeta dayatılanın dışında, kendi özgür hissimizle fark edebileceğimiz, “Kuruluş” denebilecek dönemin bambaşkalığı var. Başkalığı hem fazla bilinmeyişinden, ne kadar az ve uzak tanıdığımızı bir düşünün, hem de farklılığından. Cazibesi, trajedisi, etkileyiciliği, merak uyandırıcılığı, kaderinin şaşırtıcı rengi inkâr edilemez Türkmen varlığı, heterodoks yapının devletle hoşça birlikteliği. Üzerinden serin rüzgâr geçen bozkırda buğday tarlası. O asırlara, bir gün aşikâr olacak ve sonucunu bildiğim bir sebep sırrı gibi çekiliyorum.

Bir yanda bozkırda buğday tarlası, diğer yanda olgunlaşmış saltanat meyvesinin cazibesi, şehir ve saray. Kuranlar ve yükseltenler. Bunlara hayran olmak kolay gibi görünüyor. Fakat kuranların ve yükseltenlerin, devletin ömrü üzerinde şahsi dehaları kadar nasiplerinin de cömertliği ile duranların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlı’nın. Kaderden başka hiçbir sözcük o asırlarda hiçbir kilide anahtar olmuyor ve trajik padişahlarla aniden burun buruna geliveriyorsunuz. Kadersiz kahramanlar onlar. Tarihin kendilerine yüklediği rolü üstlenmekten başka hiçbir çareleri de yok. Şimdi Fatih’in yerine IV. Murad’ı, Kanuni’nin yerine III. Mustafa’yı bırakıversek ne olurdu? Bunu düşünmenin anlamı yok , yok ama insan düşünmeden de edemiyor. O zaman içiniz sızlıyor, ürperiyorsunuz. “Herkes kendi kaderini yaşar”, bu çok doğru, padişah da olsanız. Rol biçilmiş, onu giyeceksiniz. Benim kuvvetle hissettiğim trajedi belki “saptırılmış tarihin” onları acımasızca mahkûm ettiğini fark etmemden kaynaklanıyor. Ne yapsın, tam kırk yıl şimşir ağacının acı kokusuyla sarmalanmış bir kafesin içine hapsedilmiş şehzade, padişah olunca ne yapsın? Ne yapma şansı var ki? Hiçbir şey, çırpınmaktan başka hiçbir şey. Öyle de oluyor ama onların çoğu inmeden ya da kalpten ölüveriyor. Cephelerden gelen kötü haberler üzerine. I. Abdülhamid, III. Mustafa çaresiz, en fazla kendi kalplerinden vaz geçebiliyorlar. Bu çok beşerî. Ve ben yazıcı konumumla en fazla onlarla ilgiliyim. Parlayan güneşe meczub olmak kolay. Onları ise fark etmek, anlamak, şefkat etmek lazım. III. Mustafa’nın kaderine bakın, III. Selim’in babası. Bir labirentte sıkışıp kalmış. Savaş bitse orduyu düzeltecek. Ordu bozuk savaş bitmiyor. Sosyal düzen, devlet kademeleri, her şey bozuk. Ne yapsın? Üstelik bir de tarihe, devleti müneccimlikle yönetmek, Prusya kralından müneccimlerini sordurmuş olmak gibi bir garabet anekdotla kalıyor. Mümkün mü, topçu ocağını ıslah etsin diye Avrupa’dan Baron dö Tott’u getirten, Mühendishaneler açtıran bir adamdan bu beklenebilir mi? İlm-i Nücme merak duymakla bunun pratiğinin yayılma alanı karıştırılmamalı. Çok kadersiz, çok nasipsiz, daha doğrusu kendilerine biçilen kaderi yaşayan insanlar bunlar. Yıkılmanın bütün faturası onlara çıkartılmış. Onlara kendimi çok yakın buluyorum. Onları anlıyorum. Kalbim kopacak sanıyorum. Roman, hikâye, yazı, sanat burada tümü iflâs ediyor. Sadece benim mahremiyetim. Ki anlatılmasına bu dünyanın kelimeleri yetmiyor.

• Safiye Sultan ve benzeri “tarihi” romanlar ile kendi yazdıklarınızı mukayese ediyor musunuz? Okudunuz mu bu romanları?

Ben edebiyat akademisyeniyim. Edebiyat sosyolojisinin nabzını ölçmek adına, özel bir alan teşkil eden popüler/piyasa romanlarını (şimdilerde kaldırım romanlarını) okumam gerektiğini biliyorum. Elbette ki okudum. Okurken hoşça vakit geçirdim de. Bundan sonra da okumam gerekecek. Okumadan eleştiremem, eleştirme hakkını kendimde bulmam için okumam gerekir. Piyasa romanının tarih-aşk-entrika kolundan başlayarak gelişen ve modernleşerek, evrilerek bu güne ulaşan çok güçlü bir geçmişi var. Tecrübesiz okuyucunun bu cazibeye ilgisiz kalması mümkün değil.

Bu romanların bir yandan yorucu olmayan bir sadelik katmanında içerdiği entrika, bir yandan akıcı ve sağlam bir dille anlatılmış olması, diğer yandan okuyucunun kendi vechesinde oluşturduğu sanat’a katılıyor olma hazzı ve tarih öğreniyor olma yanılsaması böylece “entelektüel” olmuşluk tatmini, güçlü bir piyasa oluşturuyor. Safiyeler de yabancı gezginlerden/ressamlardan başlayarak asırlarca devam etmiş oryantalist bakış açısının roman düzlemindeki tezahürü. Yeni bir şey değil. Bence üzerinde durulması gereken Safiyeler’in ne olduğundan ya da olmadığından daha ziyade bizim okuyucumuzun ne olamadığı.

• Peki siz neredesiniz?

Ben ayaklarımın yere sağlam bastığı bir yerdeyim. Beşir Ayvazoğlu’nun işaretiyle; oryantalist ressamların aygın baygın, muhayyileyi gıcıklayıcı, bol gölgeli gravürlerinin karşısında, sade ve gerçekçi bir Osmanlı minyatürüne benzetiyorum kendimi. Modern fakat yerliyim. Edebiyat tarihine şerefim namına geçecek bir şey varsa onun da bu yerli duruş olmasını isterim.

• Eşiği giderek yükseltiyorsunuz. Bir yazdığınızı aşamamak sizi korkutmuyor mu?

Her sanatkâr bir külliyedir. O zaman: Ana kubbeyi kurdu bırak yan kubbecikleri kondursun. Ya da: Yan kubbecikleri konduruyor, bekle, yakında ana kubbeyi kuracak. Demek istediğim, sanatkâra başarısızlık hakkını vermelidir okuyucu. Ama samimiyetsizlik hakkını asla.

• Eleştirmenlerle aranız nasıl?

“Eleştiri bir okuldur” ama okulu yok. Türkiye’de bu işi münferit yapanlar var. Geleneğimiz olmadığı için münferit örnekler de literatür oluşturamıyor ve bu kısır bir döngü. Halli zamana bağlı bir mesele. Diğer yandan kendi adıma konuşacak olursam; canımı acıtsa da bir şey öğretecek olana can feda, nadirattan da olsa bunu yaşamışlığım vardır. Ama eleştiriyi ciddiye almam için eleştirmenin, edebiyatın teknik ve teorik meselelerini en az benim kadar bildiğine inanmam gerekiyor. Değilse, dudak ucu bir tebessüm, gülümser geçerim. Fakat söz gelimi “Mayıs doğmak için iyi mevsim” dediğimde, eleştiri anlayışı Mayıs’ın mevsim değil ay olduğunu işaret eden “eleştirmen” için de üzülürüm. Ancak eleştirmenin eli göz yaşıma uzanmamalı. O zaman hesap gününe havale edilmiş bir hakka dönüşür bu ki bende mahfuzdur.

• Neden yazar değil de yazıcı? Bu bir tevazu mu?

Mütevazi olduğunu fark edenin tevazudan bahsetme hakkı yok. Dolayısıyla sorunun bu kısmına cevap verme tasarrufunda değilim. Diğer yandan yazıcı’nın sadece “printer” anlamına gelmediğini görecek göze sahibim elbette ben. Yazıcı, kâtip demektir ve kâtip de kendisine yazdırılan metin karşısında iradesi, müdahil alanı sıfırlanan âdem demektir. Lâkin imlâ hatalarının sorumlusudur. Böylece yazarlığın, “hikmeti kendinden menkul” duruşuna bir alternatif olarak daha çok yazıcı olmaya talep edersiniz. O bir yandan sözü kendisine değil, asıl sahibi olana irca ederken kusurlarından da kendisini sorumlu tutar. Bir edep duruşu diyelim. Bir cesaretsizlik ya da. Sadece şahsi bir duruş.

• Filbahri çiçeğini yeni nesiller tanıyor mu?

Zannetmiyorum. Bahçesi olmayan, filbahriyi (fûl-i bahrî) ya da diğer ismiyle limon çiçeğini nasıl tanısın?

• Peki siz nasıl tanıdınız ve sizin için anlamı ne?

Ben kendisini çok geç fark eden biriyim. Şimdi düşünüyorum da, fakültede olduğum yıllarda sınıfımızda ya da alt üst sınıflarda kabiliyetli öğrenciler vardı, onlar kendilerinin farkındaydılar, hikâyeci filan olacaklarını biliyorlar, hesaplarını buna göre yapıyorlardı. Benim, çektiğim mahiyeti meçhul bir arayış acısı mevcut olmakla birlikte, çocukça resim arayışlarımın dışında, böyle bir bilincim yoktu.

Fakülteyi bitirdiğim yıl oldu büyük uyanış. 79′ yazı. Uyanışımın refakatinde bir filbahri fidanı vardır. O yıl bahçeli ve iki katlı eski bir Trabzon evine taşınmıştık. Biraz viraneydi ama ağabeylerimin merakıyla köpeklerimiz vardı ve apartmanda bakımları çok meşakkatliydi, o yüzden. O evin bahçesinde bir filbahri fidanı vardı. O işte! Sonraları ’94 yazında ikinci bir uyanıştan ya da ikinci bir kendini buluştan söz edebilirim hayatımda, o zaman da ömrümün galiba en güzel yıllarını geçirdiğim deniz kıyısında, bahçesinde hanımelleri bulunan bir evde dört buçuk yıl yaşadım.

O evde yıldızların, servilerin tepesine kadar inebileceğini, gökyüzünün başımın üzerinde nasıl dönebileceğini, denizin bir sis perdesi arkasına nasıl sığınabileceğini, şehirde hiç fark etmediğimiz şeyleri, toprağın şubat sonundan itibaren nasıl uyandığını fark ettim. Papatyalı bir Nisan toprağına gerçekten ama gerçekten yüz üstü kapandığım bir gün oluşa vasıtasız katılmanın ne anlama geldiğini fark ettim. Orada da ön bahçede bir filbahri fidanı vardı. Yine refakatteydi. Kokusu. Bana her kokudan daha fazla hatırlatıyor.

• Peki tanıyor musunuz?

Hayır, hatırlıyorum ama tanıyamıyorum. Yani adını koyamıyorum hatırladığım şeyin. Ve bu çok güzel ama çok acı. Hazdan acıya geçilen o ürpertici an parçası. Sadece aslının orada durduğunu biliyorum. Burada duran sureti.

• Bundan sonra ne yapacaksınız? Yine roman mı? Yine Osmanlı mı?

Ben, her bitirdiğinin arkasından “bitti, artık bir şey yazamam”, diye feryad edenlerdenim. Osmanlı ve aşk hakkında söyleyebileceğim her şeyi bu romanda söyledim zannediyorum. Elimde bir deneme ve bir de hikâye kitabının çalışmaları var. Onları bitirebilirim.

• Konusu bugünde geçen bir roman ya da hikâye yazmayacak mısınız?

Bilmem ki. İçimden ne gelir ne gider? Zaman bana “hiç ummadığımı ve biriktirmediğimi” getirebilir.

• Sizin tabirinizle “son söz” yerine, Yeniçeriler ve II. Mahmud düzleminde size kaderin acı bir cilvesi gibi gelen, buruk bir tebessüm veren şey var mı?

Olmaz mı? Acı ve tebessüm verici. Yeniçeriliğin bütün isimlerini kaldırmış ve yasaklamış olan II. Mahmud’un, bu kez padişahlığın bütün isim ve kavramlarının kaldırılmış olduğu bir zamanda, “Yeniçeriler” adı verilmiş bir cadde üzerine kurulu türbesinde hesap gününü bekliyor olması. Reşat Ekrem’in tecahül-i arifanesiyle, kaderin adaletle hükmü mü, intikamı mı, ne demeli? Oradan geçerken caddeye ve türbeye benim için bakmanızı isterim.

• Siz kaç defter doldurdunuz bu roman yazılıncaya kadar?

Ben de dört defter doldurdum. Nefti, gölgeli.

• Niye ki bunca söz?

Niye ki bunca acı?

• Arka kapakta âdeta sizin roman anlayışınızı özetleyen bir paragraf var. Romanı bir yalan olarak mı görüyorsunuz?

Sanat sun’iliği doğasında barındırır. Çünkü onda her şey kurmacanın aynasında görüntü verir. Bu teorik sabiteyi kabul ettikten sonra geliyor cümlenin ikinci kısmı. Roman, tamam, yalandır ama daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenen bir yalan. Böylece Nezuka tarihi bir şahsiyet olmamış olabilir, hatta benim aynama düşen bir Genç Osman da taşıdığı gerçeklik itibarıyle tarih âlimlerinin işine yaramaz. Ama bir çocuk yokluğunun anne kalbinde yarattığı acı, bu işte yalan değildir. Ve sanırım “soyutlayıcı” sanatın etkileyici gerçekliği burada giriyor işin içine. Ve ben romanın bu tanımını çok seviyorum. Hasılı tezat içeren bu cümleden olarak; daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenmiş bir yalan, yalan olma hükmünü kaybeder. Artık onun yalanlığını sorgulamak kimsenin aklına gelmez. Çünkü o artık en fazla doğruyu söylemektedir.

• İç kapaktaki özgeçmiş sizin mi kaleminizden çıktı.

Evet.

• Çok sade bir özgeçmiş değil mi bu?

Soyutlanmış diyelim. Soyutlama mizacımda var galiba. Çok karmaşık şeylerden aklımda özetleyici ve tefsir sunucu birkaç çizgi kalıyor. Erzurum’dan, rüzgârın uğultusu eşliğinde yaptığımız dersler, üzerine bulutların gölgesini düşüren ova ve dağ. Trabzon’dan da aklımda deniz, bulut ve yağmur kalacak.

• Bu kadar sade mi yaşamınız?

Görünürde evet bundan ibaret. Ben mahşerini içinde taşıyan kâtipler zümresine aidim.

• Alışıldık roman kalıplarını bekleyen okuyucu için romanınız bir tür beklenti sekmesi oluşturuyor. Hayal kırıklığı değil çünkü metin parçalarının her biri tek başına çok cazip. Fakat aksiyon eksikliği okuma temposunu ağırlaştırıyor. Bu, romanda hikayeci kimliğinizin ön plana çıkmasından mı kaynaklanıyor? Nasıl okuyacağız bu romanı?

Aksiyon eksikliğini, roman için bir zaaf sayıyorsanız eğer, bunu taşıyabilirim. Nasıl yazdığımı baştan beri biliyordum ve ben uyarmıştım: “Hikâyelerine ayrılarak yazılmış bu romanda son kez yemin ediyorum ki”… Hikayecinin, evreni, romancının bakış açısından farklı bir bakış açısıyla kavradığı muhakkak. Bunu hikayeciler de romancılar da iyi biliyorlar.

O zaman: Bu, bir hikayecinin duruş noktasından bakılarak yazılmış bir roman. Bu satırların yazanı bu duruşu memnuniyetle sahipleniyor.

• Bu imaj yoğunluğuna ne demeli?

İmaj, dilin imkansızlığına düşen şairin-yazarın önerdiği çözümdür. Anlatamazsa ölecek ya da çıldıracak olan, dil ile yetinemediğini fark edince (yetinemez çünkü dil sayılı kelimeden ibarettir insan ruhu ise sayısız duyguda durur), dilin yan anlamlarını zorlamaya başlar.

Önce yaygın olarak kullanılan mecazlar, mazmunlar, teşbihler, istiareler… o da yetmeyince kendi şahsi lügatini kurmaya çalışır. Bu yüzden evren karşısında sıradışı bir duruş sahip olan şairin-yazarın mevcut kelimelere yeni anlam yükleme çabasıdır imaj. Özellikle de gerçeği olduğu gibi değil de tecrid ederek alan ve aktaran yazıcının imajla işi vardır.

Ve onun hikayesinin “şiire yaslanıyor” olması içerdiği secilerden, simetriden, tekrirlerden yani fonetiğinden filan değil öncelikle bu imaj yoğunluğundandır. Lakin bunca ifadeye imkan tanıyan imaj, yazarı-şairi aynı zamanda bayağı, klişe, kabuk, soğuk, sun’i bir dil kullanma tehlikesiyle de karşı karşıya bırakır. Süs! Ya da hiç anlaşılamama tehlikesiyle. Eğer imaj anlatma ihtiyacıma cevap vermiyorsa, ve en fazla süse hizmet ediyorsa, has okuyucu bunu hisseder ve yazarını reddeder. Diğer yandan araya okuyucunun atlayamayacağı kadar derin bir uçurum koyuyorsa yine yazar reddedilir. Ezcümle, benim imajdan anladığım dilin bana yetmediği yerde yangınımın yansımasına vasıta olmasıdır. Canıma tenime yangın değmiyorsa, imaj kuru kalabalık.

• Metnin zor okunması, vasat okuyucu nezdinde geçerli bir tanım gibi mi duruyor? Ve böyle bir roman, yayınevinin bastığı kadar satılabilecek mi?

Cümle cümle yazılan bir romanın paragraf paragraf okunmasını istemeye hakkı olmasın mı yazarın? Baskı sayısına gelince, bunu editör düşünsün.

• Editörün elinde kalırsa bütün bu kitaplar?

Atılacağı bir ateş bulunur mutlaka.

• Bu sizi üzmez mi?

Beni kazanamadığım değil kaybettiğim şey üzer.

• İstanbul’da bir güzergâhınız oldu mu bu romanı yazarken? Nerelerde dolaştınız? Neler kalmış Yeniçeriler’den bize?

Çok dolaştım. Ama yeni bir güzergâh değil bu. On altı yaşımda öbür tarafına geçtiğim aynanın beni getirdiği güzergâh. Lâkin huzursuz bir ruh gibi hep kapılarda kaldım. Yeniçeriler’den kalma tek özgün yapı olan Acemoğlanı Hamamı’nın (ki asıl adı Acemioğlanı Hamamı) yan sokaklarında dolanıp durdum. Puslu bir Mart akşam üzeriydi. Patrona’ya izafe edilen hamamın hep önünden geçerdim, bu kez arka tarafına geçtim. Eski Odalar’ın, Yeni Odalar’ın, Et Meydanının bir zamanlar var olduğu yerlerde. Zaman değişmiş, dünya bitmiş. Her şey başka bir boyuta geçmiş.

Tekke Meydanı’nda Orta Camii, ki gördüklerini her halde Osmanlı tarihinde hiçbir cami görmedi, şimdi Ahmediye Camii olarak biliniyor, oraya gittim. Şimdi, şu son gelişimde, eylül sonuydu, 1826 Haziranının on altıncı gününde havanın olmuş olabileceği kadar sıcak ve latif bir gündü. İki vakit arası, cami bomboştu. Oturdum bir köşede. Cami elbet o cami değil, Bu, 1912 yapısı. Ama nokta o nokta. Koordinatlar aynı. 1826 eylülünde gölgeler hangi yönden geliyor idiyse, o aynı. Boşluğa bakıp durdum. Ruhun kesafeti. Ruhların katman katman birbiri üzerine yığılıp durması. Ve orada, 2002 yılının Eylülünde bir kadın, yeniçeriler için göz yaşı döktü. II. Mahmud için göz yaşı döktü. Kendisi için göz yaşı döktü. Ve bu kez İstanbul’dan Trabzon’a her zamankinden daha zor döndü.

• Peki yazıcının bir kıssa nasibinden başkaca mutlu bir öykü kahramanı neden yok?

Dilin, güzel kokunun ve aşkın kusursuzu bir başka dünyada durduğundan her halde.

ÖZDEMİR, Ekrem: “Bazılarının kaderi sürgündür”,Anadolu Gençlik, Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

SUNUŞ

Bir vehimden ibaret olsa da insan, aşkın kaynağı, sebebi, bahanesi sorulur mu hiç? Her aşkın kaynağı O’ndandır ve insan bilse de, bilmese de her aşk O’nadır. Işığın güneşten başka kaynağı yok ve ay’ın hükmü güneşten öteye geçmiyor. Hikmetini kendinden menkul zanneden aşkların batan ay gibi karanlığa gömülmesi bundan.
Kelimenin kalbine hikmeti indiren Allah ‘a şükürler olsun.
Su kıyısında. Mavinin hüznü ve yeşilin sükûtu eşliğinde. Havf ve reca arasında. Nakş-ı ber âb âleminde bir yazıcı. Bir kadın. İki çocuğa anne. Daha sonra yazar. Bir üniversitede ders veriyor. Hayatının özeti tek kelime “Sürgün.” Ezel günü, kaderler dağıtılırken, o buna talip olmuş olmalı. Yaşadığı ve yaşayamadığı bunun süreği. Amenna!
“Su üstüne nakış tutmaz diyen bura gelsin.” Ebrunun hikayesini konuşuyoruz. “Adem kadar masum. Havva’nın bağışlanışı kadar inandırıcı.” Aşklar ve suretler aynasında. Ben sordum, O cevapladı. Bir üçüncü vardı bunu bilen. O, her şeyi hakkıyla bilendi.


Önce müessir. Yazı talep. Yazar isee talip. Öte yandan kadın. Talip-matlup ilişkisinde, dünden bugüne matlup olan kadın. Hem kadın (Matlup), hem yazar (Talip). Üstelik de anne. Bu nasıl bir denklem? Hayat size nasıl bakıyor?
– Hayır, yazı talep değil. Benim zaviyemmden bakınca, yazarın talip olduğu doğru, ama yazıya değil, yazının “hatırlattığı” şeye talip. Yazının hatırlattığı şey ise, meselâ Tanpınar’ın “ruhun ani bir cehdle kendi gerçeği ile karşı karşıya gelmesi” olarak tarif ettiği şey. Yazarken hatırladığınız şey. Bunu özlediğiniz ve en önemlisi bunu özlediğinizi fark ettiğiniz, yani adını koyduğunuz zaman, gündelik talep matlub ilişkileri çoktan aradan çıkıyor ve kalplerin cinsiyeti kalmıyor. Kaldı ki hem kadın, hem anne, hem yazar olanın, yani ki bütün evrenin özeti esma cihetiyle kendisinde çıkartılmış olanın yazıdan yana bereketi azımsanamayacak bir bereket. İyi bir denklem hasılı.


– Bir annenin ve bir yazarın coğrafyası. Hangisi daha geniş? Mehmet Kaplan’ın “Bütün edebiyat fakültelerinde kitapları okutulan meşhur bir yazar yerine, aile sahibi bir çoban olmayı yeğlerdim” ızdırabına binaen.
– Hoca’ya hak vermemek mümkün değil. Annneliğin coğrafyası elbet en geniş olan coğrafya ve cennet yazarların değil, annelerin ayakları altında, hâlâ. Fakat melekler harflerini terk etmeye görsün, o zaman insanın gerçek anlamda mutlu olması için “aile sahibi bir çoban” olduğunu da bilmesi ve bunun adını koyabilmesi gerekiyor. Eğer mutlu olduğumu bilmezsem, mutlu olduğumdan nasıl bahsedebilirim? Anlayacağınız hal ile kal, mesnevi ile roman, cennet İle sürgün arasında. Yine.


– Sahi. Niçin yazıyorsunuz? “Huz ma safa, dağ ma keder” mi?
– “Hoşuna gideni al, gitmeyeni bırak!” Hayır, tabii ki değil. Yanmanın tarihini yazmak için, içinde ateş sözcüğü geçen bütün yazıları okuyacak ve aralarında seçim yapacak zamanım yok benim. Sadece ateşe düşebilirim. Düşerken çıkardığım ses bir çift kanat yangını, duyarsınız, hoşunuza giderse, a sesi ne kadar güzelmiş, dersiniz. Bir bu. Bir başka istiareyle: İnanılmaz bir fanilik duygusuna düşen, fanilik duygusunu yenmek için ezelî olduğunu hatırlamak ister. Ve ruhu kendi ezeli gerçeğiyle karşı karşıya getirecek, yani ki hatırlatacak kapıları çalmaya başlar bir bir. Bilim, felsefe, sanat, din. Ve kendi defterlerinin arasında ya da edebiyat tarihinin sahifeleri arasında fani olacak yazılar yazmaya başlar. Çünkü yazının kendisi değil, hatırlattığı, ona bekayı temin etmektedir. Gerçek yazma anları, yazının en haber verici, en peçe kaldırıcı olduğu o anlardır. Size neden yazdığıma ilişkin böyle birkaç istiare daha çıkarabilirim, hepsi aynı son-uca çıkar. Fakat bütün bunlara rağmen hiçbir şey aynı anda tek şey olmadığından, belki öyledir de ben öyle olamadığımdan, söylemesem ölüyorum, söylesem söylediğim beni öldürüyor. Bütün yazdıklarımı toplayıp Ayasofya hamamının külhanında yakmak arzusu geçiyor içimden sonra. Sonra oturup yeniden yazıyorum. Ezel günü kaderler dağıtılırken buna talip olmuş olmalıyım. Mukavele.


– Şimdi eser. Önce Nun Masalları. İnanmak mı öncedir, anlamak mı? “Anlatsam ben aşkımı yok ediyorum, anlatmasam aşkım beni” diyen Genç Mezarlık Bekçisi neyi görmek istiyordu hayattan? “Heme O’st-heme ez O’st” (Herşey O’dur-Herşey O’ndandır) arasında bir tercih mi?
— Nun Masalları XX. Asrın “bilinci yaralı” yazıcısının kıymetleri ile giydirilmiş kahramanların hikâyeleri. Anlatmak isteyen yanıyla modern, anlat
tığını yakmak isteyen yanıyla geleneksel kahramanlardır onlar. Bu yüzden sık sık Nun Masalları’nın tarihi gibi görünen ama tarihi olmayan hikâyeler olduklarını tekrar etmek ihtiyacını hissediyorum. “Kalıcı ve saf olanı, bitimsiz olanı” görmek isteyen Genç Mezarlık Bekçisi, kapıları açamayandır. Onun gerçek “bulması” ancak Onların Son Hikâyeleri iledir, ki o zaman da hikâye çoktan Genç Mezarlık Bekçisinin hikâyesi olmaktan çıkıp Son Padişah ve Onun Şehzadesine devredilmiştir. Yeni acılar ve yeni hikâyeler olsun diye. Bulanlar sessiz sedasız yaşayıp gidiyorlar, çığlık bulamayanların payı, demişti bir öğrencim bir gün. Ve modern zamanların yazıcısı bu çığlığın arkasında. Nun Masalları bu yüzden mesnevi değil. Mesnevi olsa, kaynağından ayrı düşen suyun daha başlangıçtan belli güzergâhında çatışmasız çektiği acıları anlatacak sadece. Roman/hikâye ise meçhul güzergâhında meçhul macerasını yaşayan bireyin çatışmalarını anlatmaya talip. İnanmak mı, anlamak mı, “Her şey O’ndan mı, O mu?” tercihlerinde tökezlemesi ise, Genç Mezarlık Bekçisinin bu bilinci yaralılıktan. Cenneti bir kez kaybedenin ona bakabileceği yer ancak bir dünya sürgünü olabilir. Masum ve mazlum belki, ama yine de sürgün.


– Sonra Mor Mürekkep ve Mavi Lale. Mevlâna’nın “Arayan insana arayış verir” dediği kelimeler. Kelimenin de bir perde olduğunu bilen Nâzan Bekiroğlu, vardığı yerde aradığını bulabildi mi? Yoksa aramaya yeni mi başlıyordu?
– “Kelimelerin kifayetsiz olduğunu” fark ettiğim günden bu yana lisanın ve her şeyin kusursuzunun başka bir dünyada durduğunu biliyorum. Ve her şey gibi, aşk gibi, güzel koku gibi, kelimelerin de bu dünyaya düşen gölgesi, “Sanat gibi, kandırmıyor sadece susatıyor”. Öyleyse varılan yerde aradığını bulmak yok, sadece haber var. Kusurlu kelimelerle konuşuyor ve yazıyoruz biz. Buna son yok. Hep böyle olacak. Ya susacaksınız ya kusurlu kelimelerle anlatmanın yangınını deneyeduracaksınız. Onlarla hicrete mahkûmuz. Fuzuli Mecnun’a, Nedim vasfettiği dilberden özge dilbere. Yazıcı Mansur’a, göçüp duracağız. Mevlâna’nın susmanın güzellemesini yapan mısralarına fazla aldanmamak lâzım. Susmanın o kadar güzellemesini yapmasına rağmen ondan da geriye bir koca Mesnevi kalmıyor mu? Mevlâna gümüş değilse, susmanın hiç olmazsa bazı durumlardaki altınlığı tartışılmalı. Kutsanan susmak, söyleyen susmak değil mi, susan susmayı kim ne yapsın? Öyleyse hâle uyan sözdür makbul olan, Mevlâna’yı kıymetdar kılan. “Gül gibi hem susan hem söyleyen”.


– Ve Yusuf ile Züleyha. Bir peygamberin aşkını yazmak. Kelâmın kaldırabildiği kadar. Sormak istiyorum: Bütün isteklerinden vazgeçmek, hangisinin tercihiydi? Yusuf’un mu Züleyha’nın mı?
– Harama dokunan bütün isteklerinden vazgeçmek, makul mesaj içinde işaret edilen noktaysa eğer, Yusuf zaten bu donanımla yaratılmıştır. Peygamberdir ve masun ve ma’sumdur. Korunmuştur. Tercih hakkı yok. Diyor ya ayet, “Eğer Rabbinin işaretini görmeseydi”. Oysa Züleyha peygamber değil, melek de değil, günaha açık bir yanı var, bütün zaaflarıyla insan, dahası kadın. O zaman harama dokunan bütün isteklerinden vazgeçmeyi öneren yolda yürümeyi başarmak Züleyha’nın payına düşüyor. Tekâmül. Ve böylece biz (mesnevi dünyasında görüntü veren bir Züleyha figüründe) “arınan kadın” tipi ile karşılaşıyoruz. Mesnevi’de aklanan Züleyha Kur’anîdir. Çünkü kötülük mutlak değildir ve kendisini tezkiye eden her ruhun Rabbisine geri dönebileceği Kur’an’daki temel müjdelerden birisidir. Ve dahi bir yazar için statik Yusuf tipine rağmen bir değişimi yüklenen Züleyha tipinin daha fazla yazma bereketi ve kışkırtıcılığı taşıması da bundandır. Bir başka deyişle mesnevi şairinin hareket noktası Yusuf’tur, ama modern bir metin yazan yazıcının ilgisi Züleyha tipi üzerinde yoğunlaşır. Biraz önceki cevapta değindiğim suyun kaynağına dönme macerası yüzünden. Yûsuf malûm macerasını yaşarken, kendi macerasını çizmek Züleyha’nın yazgısının bir parçasıdır.


– “Allah bir kulunun, başka bir kulunu kendisini sevdiği gibi sevmesine müsaade etmiyor.” Sizin kahramanlarınız bunu ne zaman öğrenecek? Başka bir ifadeyle, Nazan Bekiroğlu’nun kahramanları, aşkı daima “Cem” makamında yaşıyorlar. Nedendir, bir türlü “Fark” makamına geçemiyorlar. Geçseler bile aşkları çoktan bitmiş oluyor. Bunun nedeni, sizin dünyanız mı, yoksa sizin seyrettiğiniz dünya mı?
– Görüp de kılamayan, bilip de eyleyemeyen. Yolu yürüyen, kapının önüne gelen, ama bir türlü eşiği geçip de içeriye giremeyen. (Tek istisnası Yusuf ile Züleyha. Ki o da bir kıssa nasibinden nasiplendiği için böyle). Ne zaman öğrenirler bilmem, ama Numan “Rabbim” dememiş miydi?” Onu senden daha çok sevmemiştim ki, neye rakip sıfatınla girdin araya?”. Hayat, bilginin de üstünde seyredecek kadar abes. Bunun nedeni yazıcının hem dünyası, hem seyrettiği dünya elbette. Hiç kimse masum değil.


– Ve “İsimle Ateş Arasında” tarih. Osmanlı’nın en çetrefilli meselesi Yeniçeri. Ve onun hikâyesini yazmak. Buhur tütsüleri ve filbahri kokusuyla, “Geç geldin, erken gittin” bir sevgili, beklenen ölümleri geciktirmeye çalışan veya istemese de kabul eden padişahlar. Bugüne değin, “günah keçisi” olarak bilinen Yeniçeri’ye tarihçiler haksızlık mı yapıyor? Gücü elinde tutana hizmet eden tarihin, kadın kalbinin merhamet ırmağında yıkanması, onu insaflı olmaya bir davet midir?
– Öyledir. Ben, “İstanbul’u fetheden Yeniçeri”nin hadisle övülmüş bir ordunun neferi olduğuna inanarak yazdım, ama Genç Osman’ı Yedikule yollarında yürütenlerin de yine Yeniçeriler olduğuna inanarak yazdım. Zaten onların hikâyelerinin içerdiği müthiş trajedi, öyle başlayıp böyle bitmenin şaşkınlığı, başlarken muhteşem, biterken erzel, savunusuna memur olduğu el tarafından vurulan Yeniçeri, ve savunusuna memur olduğu başı götüren yeniçeri. Bu müthiş ve yazar olarak bu trajediye kayıtsız kalmak mümkün değil. Tarihe gelince. Tarih bilimi vahiy gibi mutlak değil. Farklı noktalardan bakıldığında, dünya haritası farklı çiziliyor. Öyleyse “bir de böyle bakalım, bir de bu taraftan”, bu. Merakı aykırı, bakışı aykırı, yazısı aykırı bir kadın eli. Kim haklı diye sorarsanız, kesin cevabı yok, bilmediğimden değil, olamaz da ondan. Herkes haklı değilse de, mazur. Yeniçeri bozulmakta, II.Mahmud onları ateşe atmakta mazur. Şehzade iyi padişah olamamakta, padişah sefere çıkmamakta. Yeniçerilerin tarihini tarihçiler yazsın elbet. Fakat birey kalbinin tarihçesinin resmi tarihin hükümleriyle ne kadar az uyuştuğunu fark ettiğimden beri bunu anlatmayı deniyorum.


– “Kayra” Galiba eksik olan bu. Nazan Bekiroğlu’nun kahramanları, var olmak kayrasından mahrum. “Ya aklım ya aşkım beni terk etsin” istiyorlar. Öyle, bir susuzluk ki bu! Küple, testiyle gitmeyen bir sarhoşluk. Ama sevgilinin güzelliği de yetmiyor bu aşıklara. Mesela Mansur. Daha fazlasını istiyor. Derdi ne bu aşığın? Dağın parçalandığını görüp, bayılmak mı?
– Derdi ne bu âşığın? Ne acı soru! Numan’ın, siz Mansur diyorsunuz ama, ben onu kendi adıyla anıyorum, Numan’ın derdi elbette dağın parçalandığını görmek ve bayılmak. Aşkın varmak istediği nihai nokta, aklın iflâsına memnuniyetle tanık olmak değil midir? Lakin niyeti halis olana, aklın terazisi hediye edilir, Nihade tarafından. Ev, diyor ev yok, defter diyor, defter yok, koku diyor, koku yok. Karanlık, muamma! Ama muhabbetin bir anlamı da safiyet. Nihade’den geriye eğer hastalık değilse, koca bir yalan kalıyor. Oysa aşkın külli lisanında Yeri olmayan tek şeydir yalan. Çünkü yalan bir anda her şeyi geçersiz kılıyor, en fazla da doğruları. Ne yapsındı Numan? Bilirsiniz, eğer beslenmezse, imanın ateşi bile söner. Kimse aşkın sorumluluğu yok demesin. Ve aşkın sorumluluğu en fazla da aklın devreye girmesini önlemek. Seven kayıtsız şartsız teslimiyetle mükellef ise, sevilen de bu teslimiyetin aklın terazisine düşmesini önlemekle sorumlu.
Aslında Numan, Nihade, akıl bahane. Aslolan şu ki, kusursuzu bir başka dünyada duran aşk, onu yaratan tarafından mükemmelliği azaltılarak yaratılmış bir duygu. Sahipleri faniliği duysun da, O’nu bırakıp aşka tapmasın diye. Bunun tek kurtuluşu vekâleten sevmekten geçiyor, mânâyı harfi cihetiyle sevmekten.

– Eserlerinizde sadece kahramanlar yok. Zaman zaman bir görünüp, bir kaybolan Nazan Bekiroğlu da var. Bu görünmek isteği ne diyorum. Samimiyet mi? Yazıyı kaderine terk etmemek mi? Yoksa aşklarınızın sizi bırakıp gitmesinden mi korkuyorsunuz? Cahit Zarifoğlu’nun, “Şiirlerimi elimden alınmış gibi özlüyorum” dediğini biliyoruz mesela.
– Samimiyettir herhal. Söylemiştim, Yedikule zindanlarında o da kaybediyorsa, dağılan görüntüsünü girişteki aynaya bırakıp da çıkışta toplayamıyorsa, neden yazdığının dışında kalsın ki? Yazdığı onun dışında değil ki, o da yazdığının dışında kalsın. Nakkaşla bir kumsalın rüzgârında karşılaşan da o değil miydi?


– Her Eylül başı. Bir haber dolaşır içimizde. Nazan Bekiroğlu, bu yıl İstanbul’a geçecek. Akan su yatağını bulacak. Üsküdar randevusu, nihayet
mümkündür. Ne ki, gözümüz Trabzon ‘da, kulağımız gelenlerde. Orada mı? “Evet orada.” Bu kaçıncı Eylül, Üsküdar randevusunu erteleyen?
– Bazılarının kaderi sürgündür. Üstelik sürgünlük de halka halka açılır. Önce bu dünyada bir sürgünsünüz, sonra bir nabız atışı gül kokan toprakların dışında, sonra İstanbul dışında. İstanbulsuzluğa tahammül söz konusu olunca, aradığım şehirlerin, bulduğum şehirler karşısında artık yorulduğunu ve ben artık İstanbullarla da avunamadığımı fark ettiğimi ve dayanabileceğimi zannetmiştim. Ama bu eylülün ikinci yarısında İstanbul’daydım. İzlediğim güzergâh beni II. Mahmud türbesinden, Yeniçerilerin meşhur Orta Camii yerinde yapılmış Ahmediye Camiine getirip de bırakınca. Ve sıcak bir eylül öğleden sonrasında iki vakit arası bomboş olan camide bir kadın Yeniçeriler için, II. Mahmud için ve kendisi için ağlayınca. Bu kez Trabzon’a hiç olmadığı kadar zor döndü. Üsküdar randevusu çok kolay gerçekleşeceğe benzemiyor. Randevu gerçekleşmiyorsa, randevuya ya biri geç kalmış ya da o biri erken gelmiş demektir. Korkarım ben geç kalan tarafım.


– Son niyetine. Sular ne zaman durulacak?
– Durulacak gibi görünüyor mu sizce?


“Aşklar ve suretler” adına teşekkür ederim.

“Her şey isimle ateş arasında”, Türk Edebiyatı, Kasım 2002, sayı 349, sf.44-48 (İsimle Ateş Arasında)

Her şey isimle ateş Arasında

Konuşan: Ercüment Dursun

Nun Masalları, Mor Mürekkep, Mavi Lâle, Yûsuf ile Züleyha. Sizi denemelerinizden, hikâyelerinizden tanıyoruz. Şimdi de İsimle Ateş Arasında, bir roman. Neden roman? Yazdıklarınızın arasında bir de roman bulunsun niyetiyle mi? Yoksa roman mı kendisini size mecbur bıraktı ?

*Hikâye yazıp da, yazdığınız bitip de, içinizdekinin bitmediğini fark edince, daha uzun bir şeyler söylemek ihtiyacını hissediyorsunuz. Nun Masalları’nda, arka arkaya eklenebilecek hikâyeler bu ihtiyacın neticesiydi. Hattatın öyküsünü her bitirdiğimde, bitmediğini fark ediyordum. Yusuf ile Züleyha’dan bu yana büyük metinle uğraşmanın heyecanını, kendimi uzun metinle daha iyi ifade edebildiğimi fark etmiştim. Bu, içteki şeyin hacmi ve mahiyetiyle ilgili. Anlatma ihtiyacı diyelim. Bazen bir deneme bir hikâye yetiyor içinizdekini ifade etmeye, bazen bir roman bile az geliyor.

Türk Edebiyatı: Bu yönelişle, romana edebî türler arasında varılacak bir nihai nokta, bir üstünlük izafe etmiş olmayı da kabul ediyor musunuz?

*Hayır. Hikâye ile roman arasında yazar nezdinde bir gereklik/yeterlik farkı gözetmediğimi özellikle ifade etmek isterim. Sait Faik, Refik Halid, Çehov, Mauppasant hikâyecilikleriyle var olan yazarlar. Kaldı ki yazdığım romanda, benim hikayeci duruşumun, özel bir çaba sarf etmeksizin, muhafaza edildiği de aşikâr. Yazdığım, bir hikayecinin yazdığı romandır. “Hikâyelerine ayrılarak anlatılmış bir roman” derken kastettiği şeyi bilinçle sahipleniyor bu sorunun muhatabı.

Türk Edebiyatı: Peki zorluk-kolaylık farkı var mı arada?

*Edebî eserin temelinde durması gereken duygu yoğunluğu olarak değilse de hendese olarak fark var tabii ki. Roman daha meşakkatli. Dört-beş yüz sahifelik bir metinle uğraşırken (bu üç yüz sahifelik metin benim eksilte eksilte yazma alışkanlığımın bir neticesi, başlangıçta çok daha fazlaydı) her şeyden evvel hafızanız çok kuvvetli olmak mecburiyetinde. Tamam; duygunuz, ilhamınız yerinde olabilir ama hendese hafıza istiyor. Elinizdeki hacimli metnin içsel ritmini sağlamak zorundasınız. Ve bir paragrafı, hatta bir imgeyi tanzim ederken onun metnin bütünü ile ses ve mana olarak ilişkisini bir an bile gözden kaçırmamanız gerekiyor.

Türk Edebiyatı: Kapak resmi? İç kapakta, metnin kurgusal dünyasına ait gibi duran ama kapak resmini yorumlayan bir paragraf var. Bu yeni bir tasarım, hoş sürpriz, nereden aklınıza geldi?

*Bütün kitaplarda ama bilhassa roman ve hikâyelerde kapak resimlerini önemsiyorum. Her kapak resminin bir söylediği var, romanın dünyasına ait bir şey bu. Ve kapak resimlerini mutlaka yazarların seçmesi gerektiğine inanıyorum ben. Şayet kapak resmini yazar seçmişse, onun için ifade ettiği şeyi de bilmeli okur. Yıldırım’ın o resmi, romanı yazmaya başladığım sıralarda, tarihî düzlem biçim almayla başladığı sıralarda karşıma çıktı. I.Bayezid. Beylikten sultanlığa evrilen padişahın imgesi. Sarığının sağ ucu omzuna sarkan “bey” padişahlardan biri olsa da altın telli elbise giyen padişahların ilki. Karanlıkların, tarihin ağırlığı içinden gelen kurşun gibi bir bakış. O bakışlardaki karanlığa, muammaya, kırgınlığa, yenilgiye, öfkeye fakat yine de mağrurluğa vuruldum ben. Gözlerinde, başında bulunduğu devlet ve adına hüküm sürdüğü “ad” adına üstün olduğunu bilmenin mağrurluğu. Ama nerede ve nasıl kaybettiğini de bilmiyor olmanın şaşkınlığı. Akıbetini henüz kendisi bilmiyor, ressam da bilmiyor ama muhteşem bir karakter portresi. Diğer yandan bütün bu manaları taşıyan çok güzel bir erkeğin baktıkça derinleşen ve içe işleyen bakışları. Güçlü, mağrur ve yenik! Müthiş! Hani, içimizdeki resim dışımızdaki resimden daima daha fazla ama Yıldırım’ın o resmi ve o bakış sanırım içimdeki romanın resmine tıpatıp uydu. Bütün bunları hissedince ben, hissettiklerimi okuyucunun da bilmesi şart oldu. “Kapak resmi” paragrafı o ihtiyaçla yazıldı.

Türk Edebiyatı: Neden ”isimle Ateş Arasında”?

*Romanla ilgili bana en çok sorulan soru bu oluyor, ben de benzer cevaplar veriyorum. Tercih yapmak zorunda kalan kahramanların boy gösterdiği bu romanın dünyasında, her şey bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı duruyor. Ve her şey en fazla da ismin ve ateşin temsil ettiği kıymetler arasında duruyor, hem felsefî, hem imgesel/sembolik ve hem de gerçeklik düzleminde. Hem padişah ve yeniçerinin, hem Numan ve Nihade’nin, hem de küçük hikâyelerin anlatıldığı katmanlarda böyle bu: Padişah isimle ateş  arasındadır. Saltanatta her şey bir isim etrafında döner. Padişah, koruması gereken bir hanedan ismidir en fazla ve bir ismin yükseltilmesine hizmet eder: İlâ­yı Kelirnetullah. İktidarının hem onaylayıcısı ve hem de tehdidi olan yeniçerisi, o ise bir ateş ismidir. Yakıcı ve sonunda kendisi de yanan. Sinan, yeniçerileri semender’e benzetir, ateşte yanmayan masal yaratığı. Diğer yandan bireysel aşk hikâyesinde Numan, isimle ateş arasındadır. İsim Numan’ın kelâm yanını, akıl yanını temsil eder. İsim; bütün bir felsefedir. İlm-i kelâm Allah’ın varlığını ve ona ait bahisleri İslâm’ın izin verdiği ölçüler içinde de olsa akıl ve mantık yoluyla çöz meye çalışan ilmin adıdır. Nutk, Arapça’da aynı zamanda hem konuşma hem düşünme anlamında ve mantık ile aynı kökten gelme. Bunlar aklın sahasında kalan oluşlar. Numan, kendisini sadece aşk zanneder, oysa baskın bir kelâmcılığı vardır. Fark etmek, öğrenmek, anlamak, zannetmek, adlandırmak Numan’ın en çok kullandığı fiiller. Nitekim uyuyan aklı, Nihade’nin vurduğu darbelerle açığa çıkar ve Numan’ı yakar sonunda. Okyanus bir kalp ve serçe kadar akla sahip olmakla övünen, bir gün, zannettiği gibi olmadığını, ve aklın ve şüphenin ve vesvesenin pençesine düştüğünü fark öder. Diğer yandan isim sözdür, kelâmdır, kelimedir, akıldır, bilinçtir, her şeydir. Bu yüzden tehlikedir. Tarih boyunca mütecavizler, müstevliler önce yerli gücün sözünü yasaklamayı, hiç olmazsa kayıt altına almayı gaye edinmişlerdir. Söz hüküm altına alınırsa her şeye de hükmetmek kolaydır çünkü. Bu yüzden II. Mahmud yeniçeri ocağını ateşe attıktan .sonra onlara dair bütün kelime ve terimlerin kullanımını yasaklarken bütün bir isim felsefesinin pratikte özetini çıkarıyor. Bu yüzden isimle ateş arasında.

Türk Edebiyatı: Romanınızın çok katmanlı bir okumaya müsait ve bu katmanlar arasında incecik ilgilerle örülmüş bir yapı şeması var. Üstelik bu ilişkiler sade bir hikâyeden, eşelendikçe yorgunluk veren felsefî meselelere kadar uzanıyor. Hangi okur tahammül edecek bu yapıya ? Geniş kitlelere uzanamamak sizi korkutmuyor mu ?

*Benim,  ilgisine  talip olduğum okuyucu profili bellidir, deyip kenara çekilme  hakkım  var   ama  bu  hakkı kullanmayacağım hu defa, mahfuz kalmakla birlikte.  Çünkü çok geniş kitlelere  ulaşma niyetinde olan popüler romanla daha dar kitlelere hitap etmeyi başlangıçta   göze   almış   kültür   romanı her ne kadar ayrı mecralardan aksa da, kültür   romanı  yazarının da  sorumluluğu var. Beni anlamadılar  demek kolaydır   Derin metin    tükenmeyen  metin bir bakıma Eco’nun “açık yapıt”ı, yanı ki çoğalan metin, suda açılan halkalar gibi her okuyucuya okuyucunun kendi hacmi kadar söylemeyi başaran metindir. O. en dıştaki tek katmanlı ve en sade anlamdan başlayarak içe doğru derinleşen anlamlarda okunabilir. Gülün Adı bunun ilginç bir örneğidir ve en sade katmanında bir cinayet romanı olarak okuyup çıkabilirsiniz metnin dün yasından. Fuzulî şiirlerinin rağbeti de bundandır. Onda herkesin okuyabileceği bir şey vardır. Neticede, anlamak için çaba sarf etmek okuyucunun sorumluluğunda dır lâkin buna mukabil yazarın da sorumluluğu vardır: Köprü kurmak. Ama köprü kurmak, yazarı yazdığından fedakârlık etmeye zorlamamalı. Bunları benim ne kadar gerçekleştirebildiğim cevap sınırlarımın dışında elbet, fakat benim veçhemden bakılınca niyet, sebep. manzara böyle görünüyor.

Türk Edebiyatı: Romanınızda aşkın iki tanımı arasında tıkanan, tükenen bir kahraman var. Kahramanınızın ateş yanı aşkı sorgusuz sualsiz teslimiyet olarak kabullenirken ısım yanı sorgusuz sualsiz teslimiyeti şarta bağlıyor. Sizce aşkın bu roman içinde tartışmaya açtığınız iki tanımı arasında geçerli olan hangisi ?

*Bilmiyorum. Bilsem, bu romanın o katmanı yazılmazdı.

Türk Edebiyatı: Aşkların da devletler gibi ömrü mü var ?

*Var, nazarlar ilâhı bakışa çevrilememişse ne yazık ki vat.

Türk Edebiyatı: Nedenini düşündünüz mü ?

*Geçici ve bitimli olmayanın sadece O olduğu anlaşılsın diye. Numan’ı düsünsenize. Nıhade’yi bu kadar sevdikten ve yaşadıktan sonra, hiç olmamış gibi olmak. Kaderin hangi cilvesi ? Faniliği mi duyurmak istiyor? Neticede, vekâleten severiz biz, emaneten. Emanetin   asıl   sahibi unutulunca   aşkların   ömrü  tükeniyor. Numan’ın bir sıkıntısı da eşiği atlayamaması. Yani cinnet getirememesi. Ancak  ölebiliyor. Aklını   feda etmek istese de edemiyor.

Türk Edebiyatı: Sizin hangi yanınız baskın, isim mi ateş mi, kelâm mı aşk mı?

*Beni hiç bırakmayan bir akademik yanımın, kelâm yanımın varlığını artık iyi biliyorum. Ben de “gülün adının” bu dünyadaki varlığından önce geldiğini kavradığında imanın meselelerini ancak halledebilenlerdenim. Belki bu kırklı yaşların “akıllılığıyla” da ilgilidir. Lâkin ben kalbi akla alternatif olarak sunan olarak da bilinirim. Hâsılı ben de aradayım. Akıl ile kalp, ısım ile ateş. Kaderim arada kalmışlık belki de.

Türk Edebiyatı: Sözün Sonu, çok etkileyici. Aniden ortaya çıkan Yeniçeri Katibi. Bu sadece romanı teknik açıdan kurtarmak için yazılmış bir bölüm mü?

*Değil. Sözün Sonu’nun romanı teknik açıdan derleyip toparladığı doğrudur. Ama mana olarak da işaret ettiği çok kuvvetli bir şey var: Bir kez olsun ismi koyulmuş olana ilâhı muhayyilede unutuluş yok. Tarihin bir döneminde şaşaayla var olmuş ve sonra sonsuza değin unutulmuş şehirler var. Ama kim için? Allah’ın defterleri yakılabilir mi?

Türk Edebiyatı: Bir yanda Yeniçerilerin hikâyesi, bir yanda Numan’ın hikâyesi, diğer yanda hepsinin üzerine serpiştirilmiş padişah hikâyeleri. Kını anlattı bütün bu hikâyeleri?

*Üst üste anlatıcıları var bu hikâyelerin. Numan “ben” ağzından kendi hikâyesini anlatıyor Yeniçeriler “biz” ağzından kendi hikâyelerini. Küçük hikayelerin de muhtelif anlatıcıları var. Fakat teknik olarak bütün bunları gören, romanın dünyasında toplayan biri de var olmalı: Bütün bunları gören Yeniçeri Katibi. Büyük Yazıcı. Nasıl ? Bütün bu asırlara yayılmış hikayeleri nasıl biliyor ? Önünde asırlardan ben tutulmuş defterler var Onlara bakarak okuyor yaşantıları. Ve tabi onun da üstün de varlığı hissedilen ve gerçek dünyaya ait bir figür olarak kurmaca dünyada görüntü veren “Yazıcı” var.

Türk Edebiyatı. “Yazıcı” yazdığının dışında kalmaya hiç tahammül edemeyecek mi ?

*Zannetmiyorum Yedikule zindanında gencecik bir Osman’ın idam edildiği yerde askeri bir müzenin med halindeki ayna önünde o da kaybediyorsa, o da bir yangın risalesine düşeduruyorsa. ateşi saklamak mümkün olsa da dumanı saklamanın imkanı yoksa, yazdığının dışında nasıl ve neden kalsın ?

Türk Edebiyatı: Yazdığınıza nerede güvenmeye başlıyorsunuz ? Ya da ipler nerede kopuyor ?

*Bitirmeden öleceğimden korkuyorsam yazdığım, yazı demektir. Ve dahi yazmazsam öleceğimden korkuyorsam yazdığım yazı demektir.

Türk Edebiyatı: Bu romanı yazarken ölüm korkusu sardı mı içinizi ?

*Yazamazsam öleceğimden korktum.

Türk Edebiyatı: Peki Nazan Hanım, yaşanan nereye gidiyor ?

Rüyaların gittiği yere. Çünkü yaşanan da bir rüya.

Türk Edebiyatı: Akademisyenliğiniz sanatkarlığınıza tehdit oluşturmuyor mu ?

*Bu tür ayrımların isabetli olduğuna inanmıyorum İnsanın mahşeri onun içidir. Akacak su, yatağını mutlaka bulur. Tahammülün eşiği vardır. Nereye kadar giderse. Gelmiş geçmiş romancıların en büyüklerinden biridir Kafka ve ömrünün önemi azımsanamayacak bir kısmında, amirlerine saygılı, silik bir  devlet memurudur. Akademisyen sanatkar tezadını tedavüle sürmek yanlış bir ölçek zannımca. Sadece 2457’li olmak mı ? Bir vergi levhasına sahip olmak da bir kayda tabi olmak ve sanatkârlığa tehdit olduğu varsayılan sistemle ilişki anlamına gelmiyor mu? Meğer ki Van Gogh kadar azade olalım,   Cezanne  gibi  bankadaki   görevimizden   istifa edelim Kaldı ki ben postahanede damga memuresi değilim. Edebiyat akademisyeniyim ve bütün şikâyetlerime, kaçıp gitmeye dair bütün arzulanma rağmen bu yerde duracaksam, durabileceğim en uygun yerdir durduğum yer. Ne kadar suret ? Onu bilemem   Hasılı beni hayat tehdit ediyorsa, hava su ateş toprak tehdit ediyorsa, akademisyenliğin tehdidi hatif kalıyor.

Türk Edebiyatı: Başlangıçtan bu yana yazdıklarınızla bilinçli olarak yöneldiğiniz bir oklur kitlesi var. Bu kitle daha ziyade üniversite öğrencisi ya da mezun durumdaki genç ve entelektüel kitle. Ancak bu kitle sizi okurken “sizinle birlikte” okumak istiyor. Bir taşra kentinde yaşamanıza, sizi TV ekranlarında görmememize rağmen okuyucu kitlenizin okuma eylemine yazarı da dahil etmeye uğraştığını fark ediyoruz. Bu duruşun sebebi ne ?

*Okuyucunun, okuma eyleminin bir nedeni olarak yazara yönelmesi, edebiyat teorisinin meselelerinden birisidir   okuyucu, adeta eseri ne için okur ki ? Edebıyat teorisi  buna dört türlü cevap veriyor: Bir/Edebi eserde kendisini bulduğu için. İki/Yazara yöneldiği, onu merak ettiği için. Üç/ Sadece edebi eserin kendisi için ve; Dört/Harici âleme yöneldiği için. Bunların ağırlığı okuyucunun edebi esere yönelmesinin nedenini verir. Benim kendi okuyucumda fark ettiğim şu oluyor  ki, bir yandan, evet, doğrudan benim şahsıma yönelen bir ilgi var ve bu benim çok da ortalarda görünmeyişimin bilinçli ya da bilinçsiz körüklediği bir merak. Fakat benim okuyucumun kendisinin de önemli olduğunu ve onun bunu fark ettiğini yani kendisini önemsediğini de fark ediyorum. Yani ki eserde kendisini de buluyor. Sizin yazdığınızın rüyasını o görüyor. Demek bir buluşma söz konusu, aynı lisanı konuşma, aynı mana kuşağında kanat çırpma, meşrep uyuşması söz konusu. O zaman arkadaşa dönüşüyorsunuz, dertdaşa, hatta sırdaşa. Düşünsenize, elinizi yakan ve tutmaya tahammül edemeyerek masa üzerine fırlatıp attığınız mektuplarda ateş cümleler. Kaç yazara nasip olur?. Böylece biz; ben, yazdığım ve beni okuyan. Metnin dünyasını da taşan, okurun tamamlayıcı olduğu, yazarından hesap sorabildiği, onu sarsabildiği bir dünyayı tamamlayıp duruyoruz biteviye. Ezcümle esas olan yazıdır, ama bir okuyucusu ve bir yazarı var olduğu için.

Türk Edebiyatı: Romancının kendisine bu kadar hassasiyetle yönelen okuyucuya karşı sorumluluk taşıdığına inanıyor musunuz?

*Elbette. Yaradılışı beyhude olmayan insan, sanatı beyhude olmayan sanatkâr.

Türk Edebiyatı: Toplum dışında kalan, yadırganan sanatçı tipine ne dersiniz?

*Yadırganması toplumun önüne düşmesindense, ileride yürümesindense muteberdir, farklılığı bundandır. Geride kalmasından değil. Geride kalan da farklıdır.

Türk Edebiyatı: Romanın ilginç bir koku katmanı var. Kokuya karşı ilgili misiniz ? *Çok fazla. Yakınlarım güzel kokuya olan aşırı düşkünlüğümü bilirler. Pek çok kokuyu birbirinden ayırabiliyorum.

Türk Edebiyatı: Nedir ki güzel koku sizce ?

*Ünlü hadisi bilirsiniz. “Bana sizin dünyanızdan kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz sevdirildi”. Bu hadis çok geniş tefsire müsait, öyle de olmuş. Özellikle 5 kadın sevgisi kısmı çok dikkat çekici. Evrenin özetini kadında çıkaran, bütün esmanın tecelligâhı olarak kadın’ı gören Muhammedi bir mizaç söz konusu burada. Basit bir kadın-perestlik değil. Namaz zaten malûm. Biri de koku. Koku hamil-i hatıradır, deniyor yanı hatıra taşıyıcı. Hepsini değil, bazı güzel kokuları içimize çekip de hatırlayamadığımız, çok uzak bir hatırayla içimizin ezildiği ve hıçkıra hıçkıra ağlama arzusu duyduğumuz anlar vardır bilirsiniz. Ben kokuyu içime çekip de gözlerimi kapatarak ağladığım haz fakat çaresizlik anlarını çok hatırlarım. Hatırlar ama adını koyamaz yani tanıyamazsınız. Bunların bir kısmı çocukluğunuzu, genç kızlığınızı, bir kısmı ya da bir teki ise çok daha uzak bir hatırayı taşırlar. Böyle anların yorumu ezel hatırasından başka nasıl yapılabilir ki? Kokunun ezel hatırası taşıdığına inanıyorum. Ve bu dünyaya düşen görüntüsü bu kadar güzelse kokunun aslı kim bilir ne kadar güzel olmalı. Her şey gibi kokunun da mükemmeli bir başka âlemde duruyor olmalı. Ve insan, ruhu bedenine girmekten asi olduğunda kendisine cennetten getirilen bir musikinin yanı sıra güzel koku ile de mestîlik verilmiş olmalı. Yoksa bu tavus bu deri torbaya girmeyi nasıl kabul eder ki?

Türk Edebiyatı: Pratik anlamda koku ile ilgili yeni bir şey fark ettiniz mi bu süreç içinde?

*Bir değil pek çok şey, ama en fazla etkilendiğim fark ediş. zaten bilinen bir şeyin işaret ettiği hikmeti kavrayışım oldu. Ben hep suyun kokusunu merak ederdim. Yok, ama olsa nasıl olur? Hatta “su grubu” kokular dan bahsedilir kozmetik sanayiinde. Bunlar genellikle beyaz ya da hafif mavi renkli kokulardır, denizi hatırlatırlar, yosunu. Bu bir fantezi sadece. Fakat hikmet o ki sonsuz devridaiminde buharlaşan su, bitkilerin uçucu olan koku maddelerini de beraberinde yükselterek kokunun gerçekleşmesini sağlıyor ve meselâ üzerine su dokunan sardunya, ağustos sabahında kokusunu salıyor. Suyun kokusuzluğunun hikmeti burada çıkıyor ortaya. Suyun kokusu olsa, her şeyin kokusu birbirine karışacaktı, çünkü tabiatta en çok bulunan madde su. Oysa su kokusuz olduğu için her şey kendi kokusu ile mevcut. Yağmurdan sonra duyduğumuz sadece toprağın, gülün ve her şeyin kendi kokusu oluyor. İyi ki suyun kokusu yok!

Türk Edebiyatı: Bu romanın ismi hangi romanların ismi arasında anılacak?

*Her hâlde yangın romanları arasında.

Türk Edebiyatı: Peki Nazan Hanım, hangi isimle anacak sizi anacak olan ?

*Size baktığımı ve tebessüm ettiğimi yazın buraya.

Türk Edebiyatı Dergisi – Kasım 2002

“Ya Cinnet,Ya Hicret”, Aksiyon, 21 Ekim 2002, sayı 411, sf.62-64 (İsimle Ateş Arasında)

“YA CİNNET,  YA HİCRET”

Fuzûlî’nin hicreti Mecnun’du, Nedim’in hicreti de, vasfettiği dilberden özge dilber. Cinneti önleyen hicretler bunlar, sığınmalar, korunmalar. Yaşadığına isim koyabilirse insan tecelli olur, korunur. Çünkü isimlendirmek tefrik etmektir, aklın alanına giren bir eylemdir.

Burak DEMİRCİ

Nazan Bekiroğlu’nu daha çok hikayeci ve deneme yazarı kimliği ile tanıdık; su gibi akan Yusuf ile Züleyha’sı ile hacimli metinde ne kadar başarılı olduğunu gördük. Roman yazdığını duyduğumuzda dile getirilmemiş ve içimizde sıkışıp kalmış beklentilerin manevi ‘baskısı’na direnemediğini düşünüp hin hin gülümsedik. Kendisine yazar değil yazıcı demeyi uygun gören, takınılmış değil kuşanılmış bir tevazuyla yazan Bekiroğlu ‘isimle ateş arasında’ adını almış, adı gibi sarsıcı, yakıcı, muallakta bırakıcı tarih ve insan hallerini alarak geldi aramıza. İç içe hal, ışık, doku ve hikaye ördü. İlkin romanın ‘ismini’ sorduk, ‘ateş’i sonraya bırakarak. ” Çok defa bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı kalırız” dedi Bekiroğlu ve devam etti:

“Aynı anda tek şey olmak, en azından bazı kıymetler bakımından, çok beşeri gibi durmuyor. Bu romanın dünyasında da her şey, bir şeyle bir şey arasında asılı. Bu arada kalmışlığın simgesel yükünü en fazla taşıyabilecek olan değerler bir yandan isim bir yandan ateş gibi göründü bana. Hem felsefi, hem imgesel/sembolik ve hem de gerçeklik düzleminde. Romanın isme dair bütün açılımlarının, ilk sahifede yer alan ‘Füsus, ilk cümle’ kabulüne dayalı olduğunu belirtmek isterim. ‘Hikmetleri kelimelerin kalbine indiren Allah’a hamd olsun’. Yani ki Âdem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir.

-Romanınızın üç katmanı var. Bunların ilkinde bütün bir Osmanlı tarihi, devlet ve onun yeniçeri ordusu ölçeğinde yoruma tabi tutulmuş, ikinci katman bir isim ticaretinde esame satın alan taraf olarak hayatı değişen Numan’ın hikâyesi, üçüncüsü çoğu, padişahlar ağzından anlatılan on bir küçük öykü. II.Mahmud, yeniçeriler, devlet, ordu. Osmanlının tarihsel sürecine yüklediğiniz bu yorum denemesinde kim haklı?

Nasreddin Hoca gibi durmasın ama herkes haklı değilse de mazur. Yeniçeri bozulmakta mazur. Yeniçeri bozulduğunda ne kalmıştı ki bozulmayan? Şehzade iyi padişah olamamakta mazur. Padişah ordularının başında sefere çıkamamakta mazur. Ekonomi bozulmakta mazur. Yönetim sekteye uğramakta. Padişah kendi ordusunu yok etmekte mazur. II.Mahmud yeniçerileri topa tutmayıp da daha ne yapsındı? Belki romanın trajedisi bu zaten. Herkes mazur ama birileri yanmak zorunda. Bir yerde ipin koptuğunu, kaderin kırıldığını görmek zorundasınız.

-Peki siz nerede durdunuz?

Ben hepsine eşit mesafede durdum. Politik olsun diye değil. Cevabını bulamadığımdan da değil. Her duruş noktasına göre tarihin yeniden yazılabilirlik taşıdığını artık öğrenmiş bulunduğumdan. Asıl söylemek istediğim zaten bu. Tarih bilimi, vahiy gibi mutlak değildir. Farklı duruş noktalarından farklı haritalar çıkarılabilir. Farklı bakış açılarından farklı tarihler yazılabilir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir.

-Sizce bu romanın asıl kahramanı kim?

Kanuni. Hiç görünmese de varlığı daima hissedilen Süleyman.

-Numan neden yaşadıklarına isim koymaya, bir bakıma şair olmaya çalışıyor ki boyuna? Bunu başaramadığı için mi bunca acı?

Evet, yaşadıklarına isim koyabilse biraz teselli olacak. Çünkü cinnet halinden şuur haline atlayabilecek, kurtulacak. Hicret edecek. Fuzuli’nin hicreti Mecnun’du, Nedim’in hicreti de, vasfettiği dilberden özge dilber. Cinneti önleyen hicretler bunlar, sığınmalar, korunmalar. Numan’ın bu şansı yok. Hem yaşadığından hem onları vasfedecek kelimeleri bulamamaktan muzdarip ve bu gerçekten büyük bir çile. Kelâma mecbur olan için böyle.

-Numan neden kelimelerle ifade edemiyor kendisini?

Çünkü dilin kusursuzu bu dünyada durmuyor ve bütün yaşadıklarını yepyeni bir yorumla fark eden Numan’a artık kendi dili yetmiyor. Yetseydi kurtulabilirdi, çünkü isim koymak bir bakıma tefrik etmektir, ayırt edebilmek, yani aklın alanında bir eylem. Numan yine arada kalıyor. Tükenişinin nedeni olan akıl, onun kurtuluşu olamıyor. Ne cinnet ne makuliyet. Ne tahammül ne sefer. Sadece yangın.

-Sizin diliniz size yetiyor mu?

Ben ne yazık ki hicret edebilenlerdenim, cinnet getiremeyecek kadar makul olanlardan. Ne yazık ki! Böyle zannediyorum. En azından şimdilik.

-Ne bekliyorsunuz bu romandan?

Başlarken sadece yazmak ihtiyacını hissettiğim için yazıyordum. Acım azalsın, içim ılınsın diye. Isısın diye. Beklentilerim daha sonra, metin büyüdükçe oluştu. Şimdi ise, benim için önemli olan şu iki şeyi bekliyorum: Bu romanda, bir roman yazmış olmama rağmen, kendimde bir hikayeci duruşu hissettim. Hikayeci ve romancı duruşu nedir, bunun üzerinde durulsun, bunu bekliyor ve istiyorum. Tabii bunlar çok teorik ve teknik düzlemde çözülmesi gereken ve ehlini bekleyen meseleler. Bir de romanın bireysel ölçekteki düğüm noktası var. Numan’ın tıkandığı nokta. A§kın iki tanımı. Aşk kayıtsız şartsız güvenmek ve inanmak mıdır, yoksa bu güvenin ve inancın gerçekleşmesi için muhataba yüklenen bir sorumluluk dairesi de var mıdır? Yani aşkın alanı içinde, sorgusuz sualsiz teslimiyeti şarta bağlamak doğru mudur? Bunun da tartışılmasını isterdim. Lâkin bu konuda ümitsiz olduğumu peşinen belirtmem gerek. Hangi tanımı yapılsa da eksik kalacak. Aşkın ismi yok çünkü.

-‘Padişah’ Nun Masalları’ndan bu yana severek kullandığınız bir figür. Kimi zaman mecazi, kimi zaman somut bir düzlemde çıkıyor karşımıza; soyluluk kavramı, aile, sülâle üstünlüğü de metinlerinizde rastladığımız ilgi noktaları…

Nun Masalları’nda soyutlanmış bir padişah gerçeği vardı. Fakat İsimle Ateş Arasında, tarihi ve somut düzlemdeki bir padişah imgesiyle biçimlendi. Öyle ya da böyle kendimdeki ilginin nedenini ben de çok düşündüm. Kendi ilgime şaşırdığım, adını koyamadığım zamanlar oldu. Çünkü soy sop, aile sülâle üstünlüğü, asalet kan kalitesi gibi feodal kavramlar karşısında fevkalâde tepkisel bir yapıya sahibim. Bu ilginin adını çok sonraları koyabildim. O da, bir sahneyi tasavvur ederken. Yaşlı vezirleri, mağrur kumandanları, güçlü beyleri, paşaları, gül kurusu giysileri içindeki yeniçerileri, muazzam bir kös ve davul gürültüsü ve toz bulutu arasında ve bir şerifi sancak arkasında, sevdiklerinden, ülkelerinden bu kadar uzağa düşüren şeyin ne olduğunu merak ederken. Ve hepsinin arasında onun, padişahın yüzünü görürken. Bir an, bu muazzam kalabalığı arkasında sürükleyebilen ve kendisi de sancak-ı şerif arkasına düşmüş bu yüzde ilâhi erkin tecelli ettiğini gördüm. Buna siz inanabilir ya da inanmayabilirsiniz. Mesaj, dönemden döneme geçerliliğini yitirebilir fakat o dünyanın içerdiği temel mesaj doğrultusunda padişaha yüklenen en yüksek kıymet budur ve bu çok ürpertici.

-Osmanlı’nın kuruluş, yükselme, duraklama, gerileme tasnifi içinde bir yaşam şemasına hapsedilmesi hususunda tarihçilerden yükselen ciddi itirazlar var. Sizin romanınızda da İbn Haldun’un Mukaddime’sinden gelen ve devletlerin bir ömrü olduğuna dair meşhur görüşün etkisi aşikâr. Ne dersiniz?

Benim yaslandığım şema ilkokul kitaplarından bu yana ezberlediğimiz kuruluş, yükselme, duraklama… şeması değil, doğru. Tarihin sonsuz gibi görünen ölçeğinde hiçbir devir bir diğerinden siyahla beyazın birbirinden ayrıldığı netlikte ayrılmaz. Lâkin Mukaddime’de sözü edilen görüş; devletlerin de insanlar gibi bir ömrü olduğu, doğduğu, büyüdüğü ve ciddi tedbirlerle gecik-tirilse de ölümü olduğu, bu hiç olmazsa romancı duruşumla, bana hiç de yabana atılacak bir görüş gibi gelmiyor. Tarihin kendi ölçeğindeki onaması bir yana, görüş, birkaç yerde tekrarlanan bir ayete de yaslanıyor. Ümmetlerin de insanlar gibi ecelleri olduğunu ve bunu ne bir saat ileri ne de bir saat geri almanın mümkün olduğunu ayet söylüyorsa, itirazın artık anlamı var mı? Ve evet ben elbette tarih âlimi duruşuyla değil ama romancı duruşumla, devletlerin de insanlar gibi ömrü olduğuna inanıyorum. Neden ki? İnsanlar faniliği duysunlar diye. Sonsuzluk vehmine kapılmasınlar diye. Diğer yandan evet, kuruluş, yükselme, duraklama modası geçmiş bir masal gibi dursa da, büyük ve uzun bir oluşun içindeki iniş ve çıkışları görmezden gelmek mümkün değil. Çünkü o devlet varlığının bir “var oluş gayesi” yani ki mesajı vardır ve bu mesajın en fazla gerçekleştirildiği dönem ya da dönemler vardır. Bu gayenin tahakkukuna göre devletlerin ömründe bir altın çağ, mesaja en çok yaklaşılan bir dönemin, bir zirvenin varlığı inkâr edilemez. Yükselme şaibeli bir terim olsa da, kemâl inkar edilemez. Kemâl var. Bu da Osmanlı’da on altıncı asır gibi duruyor. Ve etkisi on yedinci asrı da içine alıyor.

-Ne var on altıncı asırda?

“Bir Sinan bir de Süleyman” desem yetecek. Ekonomi, kültür, sanat, teknoloji ve devletin belirlediği varlık gayesini gerçekleştirebilmiş olması alanlarında bir arada duran çok şey. Sinan, Itri, Baki, Karahisari, Nakkaş Osman, Barbaros, Fuzuli ve nihayet Zembilli Ali Cemali, Ebussuud ve Süleyman. Bunların bir araya gelmesi tesadüfi değil. Sonraki asırlarda da münferit yıldız parlamaları var elbet, Şeyh Galip gibi. Ancak burada topyekûn bir parıltı söz konusu. Arkadaki hayatın sağlamlığıyla, bütün kurumların sükûnetiyle bağlantılı. Çürümeden bir an önceki mükemmeliyet hali.

-Safiye Sultan ve benzeri “tarihi” romanlar ile kendi yazdıklarınızı mukayese ediyor musunuz? Okudunuz mu bu romanları?

Ben edebiyat akademisyeniyim. Edebiyat sosyolojisinin nabzını ölçmek adına, özel bir alan teşkil eden popüler/piyasa romanlarını (şimdilerde kaldırım romanlarını) okumam gerektiğini biliyorum. Elbette ki okudum. Okurken hoşça vakit geçirdim de. Bundan sonra da okumam gerekecek. Okumadan eleştiremem, eleştirme hakkını kendimde bulmam için okumam gerekir. Piyasa romanının tarih-aşk-entrika kolundan başlayarak gelişen ve modernleşerek, evrilerek bugüne ulaşan çok güçlü bir geçmişi var. Tecrübesiz okuyucunun bu cazibeye ilgisiz kalması mümkün değil. Bu romanların bir yandan yorucu olmayan bir sadelik katmanında içerdiği entrika, bir yandan akıcı ve sağlam bir dille anlatılmış olması, diğer yandan okuyucunun kendi veçhesinde oluşturduğu sanat’a katılıyor olma hazzı ve tarih öğreniyor olma yanılsaması böylece “entelektüel” olmuşluk tatmini, güçlü bir piyasa oluşturuyor. Safiyeler de yabancı gezginlerden/ressamlardan başlayarak asırlarca devam etmiş oryantalist bakış açısının roman düzlemindeki tezahürü. Yeni bir şey değil. Bence üzerinde durulması gereken Safiyeler’in ne olduğundan ya da olmadığından daha ziyade bizim okuyucumuzun ne olamadığı.

-Eşiği giderek yükseltiyorsunuz. Bir yazdığınızı aşamamak sizi korkutmuyor mu?

Her sanatkâr bir külliyedir. O zaman; ana kubbeyi kurdu bırak yan kubbecikleri kondursun. Ya da; yan kubbecikleri konduruyor, bekle, yakında ana kubbeyi kuracak. Demek istediğim, sanatkâra başarısızlık hakkını vermelidir okuyucu. Ama samimiyetsizlik hakkım asla.

-Eleştirmenlerle aranız nasıl?

“Eleştiri bir okuldur” ama okulu yok. Türkiye’de bu işi münferit yapanlar var. Geleneğimiz olmadığı için münferit örnekler de literatür oluşturamıyor ve bu kısır bir döngü. Halli zamana bağlı bir mesele. Diğer yandan kendi adıma konuşacak olursam; canımı acıtsa da bir şey öğretecek olana can feda, nadirattan da olsa bunu yaşamışlığım vardır. Ama eleştiriyi ciddiye almam için eleştirmenin, edebiyatın teknik ve teorik meselelerini en az benim kadar bildiğine inanmam gerekiyor. Değilse, dudak ucu bir tebessüm, gülümser geçerim. Fakat söz gelimi “Mayıs doğmak için iyi mevsim” dediğimde, eleştiri anlayışı Mayıs’ın mevsim değil ay olduğunu işaret eden “eleştirmen” için de üzülürüm. Ancak eleştirmenin eli göz yaşıma uzanmamalı. O zaman hesap gününe havale edilmiş bir hakka dönüşür bu ki bende mahfuzdur.

-Bundan sonra ne yapacaksınız? Yine roman mı? Yine Osmanlı mı?

Ben, her bitirdiğinin arkasından “bitti, artık bir şey yazamam”, diye feryad edenlerdenim. Osmanlı ve aşk hakkında söyleyebileceğim her şeyi bu romanda söyledim zannediyorum. Elimde bir deneme ve bir de hikâye kitabının çalışmaları var. Onları bitirebilirim.

-Konusu bugünde geçen bir roman ya da hikâye yazmayacak mısınız?

Bilmem ki. içimden ne gelir ne gider? Zaman bana “hiç ummadığımı ve biriktirmediğimi” getirebilir.

-Sizin tabirinizle “son söz” yerine, Yeniçeriler ve II. Mahmud düzleminde size kaderin acı bir cilvesi gibi gelen, buruk bir tebessüm veren bir şey var mı?

Olmaz mı? Acı ve tebessüm verici. Yeniçeriliğin bütün isimlerini kaldırmış ve yasaklamış olan II.Mahmud’un, bu kez padişahlığın bütün isim ve kavramlarının kaldırılmış olduğu bir zamanda, ‘Yeniçeriler” adı verilmiş bir cadde üzerine kurulu türbesinde hesap gününü bekliyor olması. Reşat Ekrem’in tecahül-i arifanesiyle, kaderin adaletle hükmü mü, intikamı mı, ne demeli? Oradan geçerken caddeye ve türbeye benim için bakmanızı isterim.

-Kaç defter doldurdunuz bu roman yazılıncaya kadar?

Dört defter doldurdum. Nefti, gölgeli.

-Niye ki bunca söz?

Niye ki bunca acı?

“İsimle ateş arasında Nazan Bekiroğlu”, Gerçek Hayat, 18 Ekim 2002, sayı 2002-42, sf.31 (İsimle Ateş Arasında)

İSİMLE ATEŞ ARASINDA NAZAN BEKİROĞLU

Nazan Bekiroğlu’nun yeni romanı “isimle Ateş Arasında”, Timaş Yayınları’ndan çıktı. Geçmişte yaşanan bir olayın baştan sona belli bir sırayla anlatıldığı sıradan bir tarihi bir romandan ziyade ‘zaman ve kader içindeki’ insanın hikayesinin lirik bir üslûpla anlatıldığı özel bir roman olan “İsimle Ateş Arasında” da “Yeniçeri Ocağı” ve son yeniçerilerden birinin yaşadıkları, anlatılanların omurgasını oluşturuyor.

Kitapta pek çok ‘isim’ ve ziyadesiyle de ‘ateş’ mevcut. Romanınızı niçin bu iki imgenin üstüne inşa ettiniz?

Gülün adının mı yoksa bu dünyadaki varlığının mı önce geldiğini kavramak için kırk yıl beklemesi gerekenlerdenim ben. Gülün ve her şeyin adının önce, hayatın sonra geldiğini kavramam uzun zaman aldı. Fakat bunu bir kez anlayınca, her bir şeyin de anlamını vermek kolaylaştı. Romanın isim imgesindeki bütün açılımlar bu ilk kabule dayalı, isim ve hayat, isim ve mana ve isim ve yokluk, isim/kelime, aklın alanındaki eylemlerden biri olarak da bu roman içinde temsil kıymetine «sahip. Nutuk ve mantığın aynı kökten geldiği hatırlansın, ilm-i kelâmın içerdiği akıl ve mantığa dayalı yöntem bilgisi göz önüne alınınca sevdiği kadının önce ismini öğrenmek isteyen Numan’ın, kendisini aşk zannederken, açığa çıkan baskın bir kelâm yanıyla neden tıkandığını ve tükendiğini fark etmek mümkün. Diğer yandan ateş ise bir yanıyla yokluğu bir yanıyla da arınmayı temsil eder. Yokluk aynı zamanda başlangıçtır bu romanda beni ilgilendiren yanı başlangıçtan çok azabı ve yok oluşu temsil ediyor olması. Böylece bütün bir romanda bir yandan isim ve onun temsil ettiği felsefi, sembolik ve nihayet gerçek kıymetler, diğer yandan ateş ve onun temsil ettiği sembolik ve gerçek kıymetler (ateşin felsefesinden çok azabı var), çeşitli düzlemlerde okuma teklifleri taşıyor. Ezcümle romanın vak’a düzlemlerini, düşey olarak isim ve ateşin temsil ettiği kıymetlerin böldüğünü düşünebiliriz..

Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamd olsun”. Bu ilgiyle mi romanın başında yer alıyor?

Evet. Muhyiddin Arabi, Füsus, ilk cümle sonu. “Allah’ın kelimeleri”, yine^ Füsus’da M. Arabi’nin ifadesiyle, mevcut varlıkların ayân-ı sabitesinden başka bir şey değildir. Ayan-ı sabite gelmiş ve gelecek bütün şeylerin ve hadiselerin gayb âleminde ve ilâhi bilinçteki tasavvuru, yani onların ismidir. Yani ki dem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir. Vahdet-i vücud’un yirmi yedi meselesinin/”hikmet”inin, yirmi yedi Peygamberin ismine izafe edilerek tefsir edildiği Füsus’da, ilk bahsin dem fassı olması ve onda da ünlü “dem’e isimler öğretildi” âyetinin yorumlanması, bu romanın yazılma sürecinde beni çok ilgilendirdi.

Kitabın kapağında, isminizdeki “na” vurgusu ne ifade ediyor?

Nâ hem bir olumsuzluk/yokluk eki, hem biz anlamında şahıs zamiri. Beni daha çok olumsuzluk/yokluk manası içeren yanı ilgilendiriyor. Daha Zaman’daki Mor Mürekkep yazılarında itibaren isminin    ilk   hecesi    na (olumsuzluk/yokluk) son hecesi zan (vehim) olan bir yazıcı tipi üzerinde durmuştum. Yokluk ve zan arasında her şey bir vehme dönüşüyor. İbn Arabi’nin kâinat tefsirini yeni ve çok şahsi bir morfoloji denemesiyle de olsa ismimde özetlenmiş bulmak bana buruk bir tebessüm veriyor:   “Kâinatta   ne varsa hepsi vehim ve hayal. Yahut perdelere vuran akisler veyahut gölgeler”. “isimle Ateş Arasında”da alışılmış tarihi romanlardan farklı bir yapı ile karşılaşıyoruz. Çünkü kitap, bir zaman dilimiyle ya da bir kişiyle sınırlanamayacak bir roman,

“biz”le “ben”, belli bir dönemle ondan çok daha geniş bir zaman dilimi arasında nasıl bir denge gözettiniz?

Ben’in zamanı dar, biz’in zamanı geniştir. Gözettiğim denge, romanın yapı şeması ile ilgili. Vak’anın üç katmanı var. Bunların ilki bütün bir Osmanlı tarihi önünde yeniçerilerin hikâyesi. Ocağın kuruluşundan yok edilişine kadar geçen süre. ikinci katman, Numan ve Nihade’nin hikâyesi ki ocağın yok edilişi tarihi olan 1826 Haziran’ının on beşine takaddüm eden üç yıl üç buçuk aylık dönem. Üçüncü katmanda ise her biri kendi zamanları ile kurulmuş on bir küçük hikâye var. Zaman üzerindeki bu tasarrufun, romanı, geleneksel romandan, ve onun mantıkla çelişmeyen zaman anlayışından ayırdığı ve modern romana yaklaştırdığı düşünülebilir.

Ana metnin dünyasında onunla gevşek bağlar kurmuş bu küçük hikâyeler? Nereye bağlıyor sizi bu yapı?

Mesnevilerde, bilirsiniz, ana metnin yeknesaklığını kırmak için araya yerleştirilen farklı nazım biçimleri vardır. Yusuf ile Züleyha’daki “Öykü”lerle denediğim buydu. Bu defa yine, ana metin üzerinde, onun hem fonetik hem tematik olarak monotonluğunu kırma niyetinde olan küçük metin parçaları. Buna bir tür gelenek ilgisi diyelim. Fakat bazen ırmaklar çok derin kanallarla birbirine bağlanıyor ve gelenek ilgisi olarak gördüğünüz “kırılmalar”, örneğin II. Cihan harbi sonrasının parçalanmış roman dünyasından bir yansıma olarak da okunabiliyor. Yani ki bu metne bir yanıyla modern bir yapıyla izah edilebilir bir veçhe de kazandırıyor. Bu ilgilerin ikisini de taşımaya hazırım. Diğer yandan, muhteva olarak baktığımızda ana metin ile küçük hikâyeler arasındaki gevşek bağıntılar için de bir iki söz söylemek gerekirse: Ben de Çehov’un ünlü cümlesini samimiyetle sahiplenenlerdenim. Duvarda asılı tüfeğin hikâye sonunda patlaması meselesi. Lakin Tahsin Yücel’in de kendi romanı Yalan ile ilgili ifade ettiği gibi, her tüfeğin görünürde patlaması gerekmiyor. Bazen o tüfek ilk anda dikkat çekmeyecek kadar derinlerde patlayabilir. Ve bunu ancak kulakları çok keskin olanların işitebileceğini de yazarın hesaba katması gerekir. Neticede, hayat, hikâyelerden yapılma bir şey zaten. Ve bir romanı anlatmanın en güzel yolu onu hikâyelerine ayırarak anlatmak.

Kitabın ‘anlatıcısı’, “Ben uydurdum bütün bu hikâyeleri. Daha yüksekte duran bir gerçeğe işaret etmek için” diyor. Nazan Bekiroğlu hem genel olarak hem de İsimle Ateş Arasında nasıl bir gerçeğin peşinde?

isimle Ateş Arasında romanında arkasında olunan gerçek, resmi tarihlerin karşısına alternatif olarak sunulan, insan kalbinin hesap gününe havale edilmiş tarihidir. Bunun anlamı da tarih biliminin vahiy gibi mutlak olmadığı, farklı noktalardan bakıldığı zaman farklı tarihler yazılabileceği cümlesindendir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir. İnsan kalbinin tarihçesinin resmi tarihin içerdiklerinden çok daha muteber olduğuna her zaman inandım. Romanın son cümlesi bu ihtiyaçla yazıldı: “Kalplerin tarihçesi yazılmadıkça ne tarihe ne romana inanacağım”. Nazan Bekiroğlu’nun genel olarak arkasında olduğu gerçek ise, geçici ve bitimli olmayan, kalıcı ve saf olandır.

Yitik Düşler – sayı 17 – Mart 2002 – M. Said Türkoğlu (genel)

NAZAN BEKİROĞLU İLE SÖYLEŞİ / (M. SAİD TÜRKOĞLU)

M. Said Türkoğlu: Önce genel bir soruyla başlayalım: Nazan Bekiroğlu hayata nasıl bakıyor?
Nazan Bekiroğlu: Yana yana. Alev ateş, önce duman sonra köz. Ezelde yapılmış mukavelenin taraflarından biriyim ben. Böyle talep etmiş olmalıyım ki böyle bakıyor, böyle yaşıyorum. Taşımak var. Taşımak yoksa yükün altında ezilmek var. Bedeli ağır olsa da amenna.
Türkoğlu:Yaşadığınız şehirler barışık mısınız?
Bekiroğlu:Hayır desem kente haksızlık, evet desem bana haksızlık olacak. Biri mutlaka haksızlığa uğramak mecburiyetinde kalmasın diye yağmurla, bulutla, denizle yetinmenin telâşında bu güne kadar geldim, hayır böyle de diyemem. Zahiri izah için kullanılabilecek bu cümle oyunlarının arkasında yatan asıl anlam: Aradığım şehirler bulduğum şehirler karşısında yoruldu. Kısacası aradığım şehirler bu dünyada yoksa ve ben artık İstanbul ile dahi yetinemiyorsam, bulduğum şehirlerin de bir anlamı ve dahi suçu kalmıyor. O zaman elde kalan, yağmur, bulut ve deniz. Yeter, daha ne olsun.
Türkoğlu:Bir gerçek var, akordu bozmamak şartıyla periyodik yazmak her zaman okur-yazar yakınlaşması yönünden iyidir. Sizin Dergâh”ta güzel öyküleriniz olurdu, gazetede haftada bir yazardınız, böylece sesinizin sıcaklığını her zaman hissedebiliyorduk. Ne oldu? Yoruldunuz mu?
Bekiroğlu:Haksızlık etmiyor musunuz? 1997”den bu yana her yıl bir kitap ile, bazen iki, ulaşıyorum okuyucuya. Fakat sözünü ettiğiniz uzaklık dergi ya da gazete sahifelerinden kitap sahifelerine kaymış olmanın kaçınılmaz getirisi olan iki yayım arasındaki zaman uzaklığı ise. Her hafta topladığım kelimelerin onu var eden bütünün ikinci yarısı olan okuyan”a ulaşması anlamına gelen sık aralığı ben de özlüyorum. Kim bilir kısmet, belki bir gün “tamam” diyebildiğimde tekrar. Kapılar açık şükür ki.
Türkoğlu:Bir yazarın her sırrını okuyucu bilmemeli; ama yazarken hiç çaresiz kalıp içinize çekildiğiniz oluyor mu?
Bekiroğlu:”Yazar sırrı” gibi sırlarım yok benim. Kalbim ve dilim daima bir kitap kadar açıktı okuyabilenlere. Yazarken değil yazamazken içime çekiliyorum. Çünkü yazmak için yani sadece “yazmak” için masa başına oturamıyorum. İlham”ı önemseyen bir yazı anlayışım var. Teknik ve dil işlemesi ondan sonra geliyor. Asıl meşakkat orada başlıyor zaten. İlham sıcak bir yağmur gibi akarken emek yıpratıcı bir tırmanış. Bu durumda içe çekilmek masa başında değil masaya geçemezken. Bütün perdeler kapanmış ve bütün sesler kesilmişken bir taş parçasına dönüşüyorsunuz. Bütün ruhunuz felç olmuş. Bir daha hiçbir şey yazamayacaksınız gibi. Yazmak bir eylem olarak önemli değil fakat yazının hatırlattıklarını bir daha hiç hissedemeyeceksiniz gibi. Ve bunu her yazı bittiğinde yeniden hissediyorum. Korkunç.
Türkoğlu:Bence zamanımızın belki de geleceğin en güzel ve çağdaş yorumu olan “Yusuf ile Züleyha”yı yazarken nasıl bir ruh haleti içinde olduğunuzu çok merak ediyorum. Çünkü oradan içimize yoğun külçeler halinde taşıyabileceğimiz “hüzün”, ancak çok kudretli bir anlatım sayesinde bize bu imkanı sunabiliyordu. Bir yazar iliklerine kadar yaşamadan hüznü bu kadar keskin ve yoğun biçimde anlatamaz. Yûsuf ile Züleyha”yı yazarken “hüzün”le olan maceranızı anlatır mısınız?
Bekiroğlu:Züleyha”yı anlatmaya kalkışanın Yûsuf”u olmak zorunda. O da Yakup kadar ağlamayı göze almalı. Yûsuf benim de peygamberimdi. Oturdum ve yazdım. Bu kadar sade.
Türkoğlu:Yûsuf ile Züleyha bir hikâyenin ötesinde bize renkli ve çok katmanlı bir anlatım sunuyordu, bunun devamı gelecek mi?
Bekiroğlu:İlhamı önemseyen ama amatörlükten hoşlanmayan bir yazarın sorumluluğu bir kez bulup onu kaybetmemek ve fakat değiştirerek geliştirmek bilincine eriştiği anda başlar. Okuyucu bilir, bir kez bulup sonuna kadar onunla oyalanmak geçer akçe değildir. Yazıcısına, hatta başarısızlık hakkını dahi veren okuyucunun ihaneti bu hazırcılığı bu “genc” tüketiciliğini fark ettiği anda başlar. Okuyucu bu noktada ihanet etmeğe haklıdır. Ve bu tepkinin başarısız denemeleri olan yazara tahammülden çok daha farklı ve haklı bir tepki olduğu her zaman kabulümdür. Bu bakımdan Yusuf ile Züleyha”nın devamı nasipse gelecek ama bu söz gelimi aynı kâseden devşirilmiş bir “Süleyman ile Belkis” gibi gelmemeli. Kendim olarak ama kendimi tekrar etmeyen bir metnin arkasında olmalıyım şimdilerde. Ve belki bir yazıcının bahtiyarlık noktası. İsim yeri kapatılmış bir yazıya “tamam bu onun yazısı” dedirtebilecek kadar aynı, ama “ne kadar yeni” dedirtebilecek kadar da farklı olmayı başardığı nokta. Ve benim asıl meselem, özlemim, güzelliğim, yangınım, südde-i saadetim dil, dil, dil… İlk cevapta yangın demiştim. Yangın evet ama yangının kabı dil olmazsa Necip Fazıl”ın tabiriyle kuyruğuna basılınca feryad eden yaratıktan bir farkımız kalmaz. Dil yazıcının en mahrem duygularını paylaşım cesareti noktasında onun meşruiyetini ve muafiyet alanını oluşturur. Bizi, hatıra defterlerimizi – edebiyat adına- okuyucuyla paylaşma sakilliğinden kurtaran şey bir dil yakaladığımız an başlar. Okuyucu, okuyucu dediysem gözden çıkarılamayacak okuyucuyu kastediyorum, bu noktada tutar ve iter. Bu yüzden edebiyat tarihinin çöp sepeti, döneminde popüler ama on yıl içinde unutulmuş pek çok isimle doludur. Tekniğe ve dile yaslanmayan bir yazının yaşama şansı yok gibi. En heyecanlı ve disiplinsiz gibi görünen Romantiklerin bile çok kuvvetli bir dil ve teknik terbiyesinden geçtiklerini unutmamak gerek. Yazı çok ciddi şeydir. Bu kadar uzatarak verdiğim cevapta asıl söylemek istediğim şu: Bir kez bulunca onu kaybetmek de gerek.
Türkoğlu:Eserlerinizden “kırılgan, mahzun biraz da mahcup” bir Nazan Bekiroğlu portresi çıkarabiliyoruz. Günlük hayatta da Nazan Bekiroğlu böyle mi?
Bekiroğlu:Bu soruyu cevaplamak zor. Bir sınıf öğrenci karşısında bunca yıl sonra dahi ilk derste yüzü kızaracak bir kadın, bir yandan da türlü zorlukların arkasından hayatının onu getirdiği uç yere kadar gidiyor. İnsan denen varlığı “tek tip” indirgemesiyle çözümlemek zor. Zaman zaman devreye giren bir yığın kimliğimiz var. Bana, var olan kimliklerimizden daha ziyade devreye girmeyen kimliklerimiz bizi ele verir gibi geliyor. Ezcümle kırılganlığım ve mahzunluğum doğrudur fakat kırılganlığımı ve mahzunluğumu ancak onu hak edene gösteririm. Yani hassasiyet beni liseli kız derekesinde tutmaz. Çok güçlü, mücadeleci ve dirayetli bir yanımın varlığı muhakkak ve bu bazen şaşırtıcı. Kim bilir belki bu bir maskedir, o kırılgan kimliğin korunma mekanizması. Ama türlü suret haksızlıkların, erdemsizliklerin ve zulmün sergilendiği bir dünyada liseli kız hassasiyetinde kabuğunuza çekilmeye hakkınız yok. Mücadele bir farz oluyor. Aslında sizin sorunuz da benim bulanık cevabım da beyhude. Sadece şu: “Size ruhtan çok az öğrettik”. Onun için insanın bunca kendini tanıma çabası. Onun için kendini tanımaya bunca açlık. Kendini tanıdığında neyi tanıyacağını bilen için böyle bu.
Türkoğlu:Sizin dünyanızın kodlarını çözecek bir soru soramamanın çaresizliği içindeyim. Şu fani dünyada kariyerinizin zirvesine çıktınız. Güzel güzel eserleriniz de var. Bu kadarı bana yeter dediğiniz oluyor mu?
Bekiroğlu: Asla. Önümde daima yürünesi bir yol olmalı. Vuslat değil aşmak önemli.
Türkoğlu:Renklere karşı özel bir ilginizin olduğunu biliyoruz. Özellikle mavi ve mor. Gerçekten renklerle, ortalama bakışın ötesinde özel bir iletişimiz, inkişafınız oldu mu? Hani, bazen ”kuş dilinden anlıyor, bitkilerle, çiçeklerle konuşuyor” derler ya, buna benzer bir şey?
Bekiroğlu:Renk ve ışık. Çok çocukluk yıllarımda eski bir evin üst kat pencerelerinden birinden, güneşin battığı yerde bulutlardaki kızıl ve sarı ışığı gördüğümden bu yana. İlk metafizik ürperti, beş yaşın altında ve soyut Allah kavramına tahammül edemeyen bir çocuğun cennet tahayyülü: Olsa olsa bu bulutların arkasındadır! Tanpınar”ın üç yaşında kendisine rastlamak olarak ifade ettiğine benzer bir tecrübeden bu yana, şimdi buradan baktığımda anlıyorum ki evreni kavrama telaşesinde kalmış olan ben için, renkler bir algı lügati. Resimle uğraştığım yıllarda, desenden çok rengin arkasından koşardım. Berrak, derin, saydam rengin. Kitaplarımdan biri Mor Mürekkep biri Mavi Lale. Fakat ben siyahın yanındayım.
(YİTİKDÜŞLER MART 2002, SAYI: 17)

Yolcu – sayı 21 – Mart-Nisan 2002 – Ahmet Usta (genel)

Nazan Bekiroğlu ile Söyleşi

Rasyonel amaçlardan çok, duygusal amaçlar taşıyan bir geleneğin varisleri olarak heybemizde hep aşk var. Aşkı nasıl tanımlıyorsunuz?

Aşk, mutlak sonsuzluktan bir hatırlatmadır. Fani ama en kuvvetli iştiyakı sonsuzluk olan insanoğluna sonsuzluğu kucaklama vehmi vermesi bundan. Lakin mutlak sonsuz olandan haber vermesi aşkın sonluluğunun da gerekçesi. Çünkü sonsuz tek. İki sonsuz olursa, sonsuz olmaz. Bu nedenle, aşk, yaratılmışlar içinde, Yaratan tarafından öyle istendiği için pamuk ipliğine bağlı, kusurlu bir mahluk gibi duruyor. Onu Yaratana rakip sıfatıyla araya girme hakkını vermesi için. İnsanoğlu O’nu bırakıp da aşka tapmasın diye. Dönüp dolaşıp O’na gitsin diye. Mükemmelden haber veren ama mükemmel olmayan bir şey. Anlaşılmazlığı, nedenine niçinine akıl erdirilemezliği, sebepsiz başladığı gibi sebepsiz bitmesi de bunun neticesi.

Aşk île akıl arasında bir “denge” kurulabilir mi? Kurulabilirse bunun yolları nelerdir?

Aşk ile akıl arasında denge kurulamaz. Kurulursa aşk olmaz. Gözü kör kulağı sağır ve aklı kıttır onun. Akıl olursa şuur olur. Oysa aşk şuur dışı alanların bir eylemidir. Eylem denebilirse tabii bu sevk edilişe. Hitap ettiği alan da geldiği alan gibi akıl dışıdır. Onun için cinnet Mecnun’un hakkıdır, bir şuur eylemi olan şiir ise Fuzuli’nin. İntihar etmek Werther’in payına düşer, Goethe’nin değil. Çünkü aşkın sonsuz ucunda gezen Mecnun’dur, Werther’dir. Goethe ya da Fuzuli değil bütün tefahürlerine rağmen.

Denizin kurşuni rengi, “taka”ların sesi, martı çığlıkları yorozdan batan güneşin yakamozu metal ve betonla gölgelenmiş, şehrin kömür kokusuna karışıyor güzelliklerimiz. Dut ağacına kurulmuyor artık salıncaklar… Düşlerimize gül kokusu karışmıyor… limon çiçeğini bilmiyorsa Şimdinin gençleri… Sanatı kaybettik mi?

Şimdiki gençler limon çiçeğini diğer ismiyle “filbahri”yi bilmiyor değil mi? Ama hayır, yine de güzellik anlamına geliyorsa sanat, onu kaybetmedik. Sanat güzeli işaret etmedir. Güzel anlamına gelen ezeli dengenin fark edilmesi ve sanat eseri ölçeğinden görünür ve görünmez hayatın bütün düzlemlerine yayılması alışkanlığıdır, eğitimidir, tecrübesidir. Çünkü mutlak güzel, yani ki estetiğin değişmez kuralları insanın içinde, onun fıtratında. Öğretildi zannedilen şey, açığa çıkarma eğitiminden ibaret. Er ya da geç zuhur eder. Sözünü ettiğiniz arazlar, insanın kalbine onun cilasını kaybettiren pas misali düşse de ayna parlatılır. Yolu bir filbahri fidanının altından geçen bir an durur ve sonra hatırlar.

Kaybolanı yeşertme tutkusu mu, yitip gidenin izini sürüp söze ulaşmanın sonucu mu tekrar Yusuf ile Züleyha ‘yi yazmanız. Oysa yeni Türk edebiyatı asıl uğraşınız?

Yoğrulduğum alan Yeni Türk Edebiyatı olduğu için eskiye bunca ilgi. Sağlam bir yeni edebiyatın eski es geçilerek gerçekleştirilebileceğine inanmadığımdan. Ama ayniyle tekrarlanan eskinin de fevkalade değişmiş olan hayat karşısında söyleyecek fazla sözü kalmadığını da dikkate almak kaydıyla.

Belki yanılıyorum ama dışardan gözlemim bu; edebiyat eğitimi veren Fakültelerimiz Sanatlar üretmede zayıf gibi… Hatta edebi ürünleri takipte belki de sınıfta kaldı. Ne dersiniz hocam… içerden biri olarak.

Bu soruyu ben de hoca kimliğimle biraz temkinle cevaplayacağım. Edebiyat hem bir sanat hem bir bilimdir. Edebiyat fakültelerinde edebiyatın bilim yanı verilir. Hiçbir edebiyat fakültesinde şiirin nasıl yazıldığı öğretilmez. Bunu beklemek de doğru değil zaten. Edebiyat tahsilinin şaire katkısı, teorik ve teknik bilgi ile edebiyat tarihi öğretmesidir. Bu da işin yarısı, azımsanır şey değil elbet. Gerisi şairin kendi yeteneğine kalmış. Edebiyat fakülteleri mazur. Ve şiir yazmak keman çalmak kadar kolay öğretilmiyor. Kaldı ki keman çalmayı öğrenenlerin kaçı virtüöz? Edebi ürünlerin takibinde sınıfta kalmak meselesine gelince. Akademik zihniyet daima temkinlidir. Edebiyat tarihiyle edebi eleştiriyi birbirine karıştırmasın diye. Bu yüzden çağdaş eserlere fazla yaklaşmaktan hoşlanmaz. Müfredata  ’40 sonrasına fazla yaklaşılmaması bu temkinden. Meğer ki hocaların şahsi gayretleri ile öğrenciye günümüz hakkında ipuçları verilebilsin.

Bir de edebiyatta yerellik (milli-yerli), Evrensellik tartışmaları var. Bu tür ayrımlara ne diyorsunuz? Sanat eseri ile coğrafya ve medeniyet arasında nasıl bir korelasyon kurulabilir.

Konunun mahiyeti bilinse tartışma kalmayacak. Evrensellik, millilik ve/ya mahallilik ile birbirinin alternatifiymiş gibi algılanmamalı. Evrensellik, milli hatta mahalli olmaya mani değil. Hatta bunun bir süreği. Evrensel eser olarak alkışladığımız Faust Alman halk efsanelerinden mülhem. Evrensel olmaya kalkışan önce milli ve/ya yerel olmak mecburiyetinde. Bir merdivenin basamaklar gibi. Yunus ve Mevlana’yı evrensel olarak alkışlayan dünya onların yerliliğinin farkında ama mani yok. Müslüman ve Hıristiyan olanda ortak olarak çalışan bir ibre var ve “Yükselen şeyler birbirine benziyor”, İslam’ın Güler Yüzü’ndeki ünlü cümleyle.

Edebiyatın büyüklüğü, kendi iç zenginliğinden değil, onu savunan dış kuvvetlerin baskınlığından doğuyor, yoksa kim bakar “Harry potter”e bu görüşe ne diyorsunuz?

Pazar kurulur,  reklam yapılır ve mal satılır. Bu, satılanın büyüklüğü anlamına gelmez. Taun bazen bu tür pazarlarda gerçek değerlerin “satıldığını” da unutmamak kaydıyla. Her zaman sahte ile gerçek yan yana durur. Reklam ve popüler kültür edebiyatı da kuşatır. Yanıltıcı sonuçların zuhuru doğal, insan ruhunun zaaf noktalar her zaman sömürülecek. Ama zaman ayıklar. Gecikse de. Paniğe gerek yok. Sık kullandığım bir cümleyle, tarihin çöp sepeti yanıltıcı şöhretlerle dolu.

“Suyun sesi geliyor sense uykulardasın, haydi uyuma!” diyorsunuz. Işıkta neler görüyorsunuz; bizi uyanık tutacak ya da içimizde özgün bir bahar yeşertecek? Bir yanım bilge, bir yanım ilim. Bir yanım cezbe, bir yanım İbrahim. Kalpte doğarken ilhamın aydınlığı, şelale gibi döküldüm, şelale gibi geldim. Bir yanım yanan kandiller gibi miracda, bir yanım yerin yedi kat altında. Söyledim. Bildim. Sustum, ikrardan değilse neden?

İçteki hallerin lisanı sayısız kelimeyle ifade edilebilecek kadar geniş. Kelimelere sığmıyor. Bu yüzden “Anlatamayan” susuyor. Bu yüzden gelenekte susmak makbul hal. Ancak o kültürde susmak da bir lisan. Halin dili. J Susmanın dilinin kaybolduğu yerde söylemek farz oluyor. Susmanın güzellemesini yapan Mevlana’dan bile geriye koca bir Mesnevi ile muazzam bir Divan kalıyor. Modem zamanların bilinci yaralı çocuğu ise, hele de yazıya kalkışmışsa, cezbe ile ilim, hal ile kal, susmak ile söylemek arasında hep kalacak. Bir yazısında “susmanın Güzellemesi”ni yaparken, bir diğerinde Cennetten bir kez sürgün düştükten sonra elmanın tadını unutmak mümkün değil.

Dil konusundaki tartışmalara ne diyorsunuz sözlüklerden çıkarılan kelimeler! Ortadan kaldırırsak kurtuluşa ereceğimiz divan edebiyatı! vs.

Dil hayat ve düşünce arasında karşılıklı bir iletişim hali içinde doğal bir döngü ve denge vardır. Bu bakımdan müdahale kabul etmeyecek çok hassas bir alan olarak durur dil karşımızda. Ve dilin, yaşayan bir varlık, ya da bir ağaç olarak algılanması ile dile dair bütün problemlerin halledilebileceği kesindir. Cumhuriyet dönemine girerken Türk aydını dile dair fazla bir probleme sahip değildir. Müdahaleci TDK hareketi bir tarafa bırakılırsa,  ki onun iflası da zahirdir. Sözlüklerden kelime çıkarmak da sözlüklere kelime ilave etmek kadar gaflet   eseri    olsa    gerek.    “Divan edebiyatını ortadan kaldırırsak kurtuluşa ereceğimiz” kinayesine gelince. Burada görünenden çok daha büyük bir hayat problemi var. Öğretmen, öğrenci, hayat, ekonomi, problemin içinde hep bir arada duruyor. Divan edebiyatını sevmeyen öğrenci   mazur.   Divan   edebiyatını sevmeyen öğrenci acaba Sait Faik’i seviyor     mu?     Divan     edebiyatını sevdiremeyen öğretmen Nurullah Ataç’ı sevdirebiliyor mu? Hayır! Sevmeyen sevdiremez.    O   da    Fakültelerden, bizden, öyle yetişip gidiyor. Karmaşık bir yığın mesele. Bu bir kördüğüm. Zavallı karar     vericiler de Gordiyon’un düğümünü çözmek yerine İskender’in kılıcı gibi kesmeyi yeğliyorlar.

Modern zamanların kargaşa ve kaosunda irtifa kaybeden insani oluş ve sürgün verecek sahici yürekler arayan aşk ya da sevginin devrimi ne zamana denk düşer?

Dünyanın modern zamanlar öncesinde de cennet olmadığını hatırlayalım. Sonrasında da olmayacak. Hiçbir zaman. Çünkü insan melek değil. Şeytan da değil. İnsan sınav için yaratılmıştır. Ve onun kalbi, hayatı, fikri; iyi ile kötünün ve bunun türevi sonsuz sayıda kıymetin savaş alanı olacak daima. Bir kere bunu kabul edince aşk ve sevginin devriminin en fazla “iyi” uğrundaki mücadelenin kendisi olduğunu görmek zor değil. Devrim, yolculuğun ta kendisi. Tek savaşçı kaldığı müddetçe ümit var.

“Ruh iklimlerinin yazıcıyı getirdiği yerler var” diyorsunuz. Geleneğin ihyasından geleceğin inşasına evrilen bir serüven ise sizin konaklayacağınız limanlar nereler bundan sonra?

Konaklayacağım limanların nereleri olacağını kestirmem zor. Ancak kesin olmasını istediğim bir şey var ki aynı seyr-ü sefer üzerinde konaklarım inşallah. Kendi adıma şeref namına kayda geçirebileceğim bir şey varsa, o da yerli duruşumdur, yabancı seyyahların ayakkabı ve şort ile girdikten sonra fotoğraf devşirip pazarladıkları bir dünya kutsalında yerli kalmayı başarmışlığımdır. Bu yüzden yerli duruşumun değişmesini istemiyorum. Ayaklarımın yere bu noktada çok sağlam bastığını da hissediyorum. Çünkü ayakkabılarım ayağımda değil.

Aşk her şeye galiptir deniyor ya, sizce de her şey aşkla mı kaim? Ya da kentinden kültürüne çarpılmıştık içinde kalbimiz esenliğini nerede nasıl bulacak?

Aşk, her şeye galip gibi görünüyor, ama var olduğu süre içinde. Zaten bu galibiyet vehmi, onu yaşayanın, kendisine dışarıdan bakamamasından kaynaklanıyor olsa gerek. Ama ilk soruda onun bilerek ve isteyerek Yaratan tarafından kusurlu yaratıldığını söylemiştim. Hiç dağıtmayacak gibi görünen bütünün aniden darmadağın olması anında mantıki bir neden bulamıyorsanız, bu, onu Yaratanın araya girmesinden başka türlü izah edilemez. O zaman kalıyor geriye mutlak aşk. Elbette ki o her şeye galiptir.

Biz yola çıkışımızda “özgürlük, erdemli bir toplum yürüyüşüne mütevazı bir katkıyı” vurgu yaptık. Sizin öncelediğiniz, yaşadığınız ülkede açlığını hissettiğiniz neler var?

Vurgularımız farklı değil. Katkı paylarımız da öyle. Benimki de mütevazı bir katkı. Kendi bahçemden yana. Bahçem güzel olsun. Onu görenlere güzelliğin ölçüsünü ve kendi bahçesini temiz tutması gerektiğini hatırlatır belki. Güzellik nerede başlıyor denirse, kötülüğün olmadığı yer. Kötülük sınırı ne peki? İnsanın, diğer insana, hayvana, bitkiye hatta eşyaya zulmüdür kötülük. Açlığımın, acınımın kaynağı bu.

Nazan Bekiroğlu yaşamışlığına dönüp baktığında ve/veya muhasebe yaptığında hayata karşı duruşunu nasıl tanımlar?

Bir önceki soruda sınırını çizdiğim kötülüğe karşı, elimdeki vasıta ne ise onunla, ne kadar durabildimse o kadar iyi bir duruş sağlamışımdır hayat karşısında. “İmanın en küçük derecesi yoldan ezayı kaldırmaktır” mealinde bir hadisle karşılaşmıştım geçen senelerde. Buradaki eza da taş olarak tanımlanıyor. Müthiş! Böylece imanı derecelendirmeye, gelip geçenin yolundaki taş parçasını kaldırmakla başlayan büyüleyici bir terbiyenin size verdiği emniyet duygusuyla, kendinden razı olabilmek için sonsuz sayıda eylemler şansı içindesiniz. Bir yığın kendinden razılık bir o kadar da pişmanlık yani ki rıza getirmeyiş arasında payıma en çok da ateş düştü benim. Elhamdülillah !

Konuşturan: Ahmet USTA

Yolcu,Sayı 21, Mart – Nisan 2002

Üç Nokta – sayı 1 – Ekim Kasım Aralık 2001 – (Neslihan Öksüz, Hatice Bağçacı, Ayşe Özdemir, Çiğdem Mollaibrahimoğlu) – (genel)

Nazan Bekiroğlu / Söyleşi (Üç Nokta)

1-Edebiyat dünyasının içinde birisi olarak sizce edebiyatın hayata katkıları nelerdir?

Edebiyat teorisinin bitmez tükenmez problemi; hayat edebiyat ilişkisi. Hayatın görüntüsü olan edebiyat pratik manada onun ayna sadakatinde yansıması değil ama hayatın içinde, hayat olarak ve hayat için var. Başka türlüsünü düşünmek de imkânsız çünkü insan iç ve dış dünyası ile en münzevi tipten en toplumsal olanına kadar hayatın ta kendisi ve edebiyatın da hayattan başka şansı yok. Hal böyleyken edebiyatın hayata katkısı nedir suali her zaman sorulası. Pratik manada bir katkıyı edebiyattan beklemek hata olur. Bir şairin faydası ve hayata katkısı hiçbir zaman bir soba borusu imalâtçısının katkısı ile mukayese edilebilir cinsten değil. Ama soba borusu imalâtçılarının adını da tarihler yazmıyor. Öyleyse edebiyatın katkısını farklı bir bilinç düzleminde inşa etmek gerekiyor. O da, bir kurgu yani neticede bir sanat yani bir yalan olan edebiyatın daha yüksek gerçek/ler/i kavramak için kurulmuş olduğunu kavramak. Bütün sanatlar, bilim ve düşünce ve dinler gibi edebiyat da insanı mutlaklığı olan gerçeğin kapısına getiren ve değişmez bilgiden sezgi vasıtasıyla haber veren bir sanattır. Kapıdan içeri sokmaz ama getirip kapısına bırakır. Bu da azımsanacak şey değil.

2-Düşünen okuyan araştıran yazan bir insan olarak yeni ile eskiyi daha doğrusu yeni nesil ile eski nesli kıyasladığınız zaman neler görüyorsunuz?

Tarihin inanılmaz derecede sonsuz gibi görünen ölçeğinde bizim eski ile yeni olarak belirlediğimiz zaman aralığında yer alan nesiller birbirine inanılmaz derecede yakındır aslında ve zamaneden şikâyet toplumsal (ve de bireysel) bir içgüdüdür. Sümer tabletlerinde bir baba oğlunun saygısızlığından şikâyet ederek eski nesilleri özlemle yad eder. Buradan baktığımızda size “Âh nerede o eski nesiller” terennümünde bulunamam. İnsanın acıları, çirkinlikler, ihanetler her zaman vardır. Eski zamanlar bize o kadar cazip bir masal tülü arkasından görünüyorsa bu, cisimler uzaklaştıkça kötü kokuların da uzaklaşmasındandır. İyi ve kötü her zaman vardır ve mücadele halindedir. Bu yüzden olacak sanırım soruda sözünü ettiğiniz bilinç katmanları arasında benim esas problemim eski ile yeni arasındaki farklardan ziyade müştereklerin tesbiti olmaktadır.

3-Edebiyat hayatınızda hiç hayal kırıklığına uğradınız mı?

İçimdeki hallere tercüman olacak lisanı aramak olarak tanımladığım edebiyatta tek beklentim dilimi ve halimi anlayan birkaç yürekle karşılaşmaktan ibaret. Buna da fazlasıyla sahibim. Daha yüksek olan beklentim ki o her ne ise onu bu dünyada bulamayacağımı biliyorum çünkü bu dünyaya ilişkin bir söylemle ifadesi imkânı zor. Edebiyat, ben ve edebiyatın beni getirip bırakacağı kapı arasında çok özel bir söylem bu. Bulursam bulurum, bulmazsam kimseyi suçlamam.

4-Mor Mürekkep kitaplarınızdan birinin ismi. Neden mor?

Bunu kitaptaki “Mor Üzerine” başlıklı iki denemede ifade etmeye çalışmıştım. Burada tekrarı güç. Çünkü neden tek değil. Çocukluktan beri bilinçüstü ve bilinçaltı düzleminde büyüye gelen bir tutku belki. Neticede Mor güzel renk işte!

5-İstanbul’un tarihimizde çok büyük bir yeri var. Edebiyatımızdaki yeri de buna bağlı olarak çok fazla. Gördüğümüz ve yazılarınızda okuduğumuzu kadarıyla sizin için de çok önemli. İstanbul sizin için en çok ne ifade etmekte?

İstanbul asırlara yayılmış bir kültür ve siyaset başkenti olarak üst üste, katman katman yığılmış pek çok zamanı aynı anda içeriyor. Beni cezbeden yanı içerdiği bu mantık dışı mana. İstanbul yazdıklarımda büyük yer tutuyorsa bu hiçbir zaman Gülhane bahçesinin ya da Sultanahmet camiinin ya da Boğaz’ın salt güzelliğini tasvirden ibaret değildir. Beni ilgilendiren, yapıldığı günden bu yana Süleymaniye camiinin içinden bir kez olsun yolu geçmiş olanların oraya bıraktığı ruh katmanı ve onların oluşturduğu bütünde bir araya gelen tek ve mutlak insan. İstanbul’a bağlılığım bu yüzden. Tarihçesi belli ve geniş, orada yolumu bulmam daha kolay. Aradığım müşterekler için yoklama imkânım daha geniş.

6-Peki ya Trabzon? Trabzon’un hayatınızdaki yeri ne?

Küçüklüğümde Türkçe’m bozulmasın diye sokağa, mahalleye, diğer çocukların yanına bırakılmadım. Mahalli kültürü yüklenebileceğim en yetkin kanal olan dil böyle tıkanınca Trabzon, mahalli kültür olarak üzerimde derin bir etki bırakmadı. Ama yine de bu toprağın bu suyun çocuğuyum. İçerdiği kent kültürüyle de Trabzon kendisidir ve bu kentin taşra ama bir şehzâde taşrası olduğu unutulmamalı. Bulutu, yağmuru ve deniziyle bu kenti seviyorum. Ve bakın size bir itiraf: Son gidişimde çok sıkıntılı bir Ağustos ikindisinde Üsküdar’dan suya bakarken, İstanbul’da engin deniz, uzak ve sonsuz ufuk ve sınırsız gökyüzü olmadığını fark ettim. Korkunçtu. Karadeniz’i çok seviyorum.

7-Hayatınız boyunca sizi derinden etkileyen olayların yanında mutlak çok etkilendiğiniz eserler de olmuştur. Çok sevdiğiniz çok etkilendiğiniz “işte bu beni anlatıyor” dediğiniz bir şiiri bizimle paylaşır mısınız?

Kendimi bir romanda bir şiirde bütünümle hiç bulamadım. Her şiirden, her romandan bir parça ile oldu yolculuk. Dostoyevski’yi ve bizden de Sezai Karakoç’u seviyorum.

8-Bize neler tavsiye edersiniz?

Ekonomik ve teknolojik taarruz altında zedelenmiş bir insan ruhunun hakim olduğu bir toplumda güzel insan olmanın yollarını zorlayın. Bu toplumun entelektüel tabakasını oluşturacağınızı unutmayın. Bunun sorumluluğundan size sorarlar. Bugün ne yaptın, bunu kendinize sorun hep. Ölçülü, nezih ve zarif olun. Ses tonunuzu ve telaffuzunuzu olgunlaştırın. Yalnız kaldığınız zamanlarda dahi sizi bir çift gözün izlediğini düşünün. Kendinize bakın, dış görünüşünüzü abartı anlamında değil ama, önemseyin. Kendi içinize yöneltilmiş bir acımasız göz ile kendinizi tanımaya çalışın. Çünkü kendinizi bilmek her şeyi bilmek demektir. İnsanlara, hayvanlara, anne ve babanıza, evlendiğiniz zaman eşinize ve çocuklarınıza saygılı ve müşfik davranın. Aşkların bakım istediğini unutmayın (Aşklar da bakım ister öğrenemedim gitti, Cemal Süreya). Anadilinize sahip çıkın. Argodan, batı dillerinden gelen sözcüklerin istilasından, daraltılmış internet Türkçesinden kendinizi koruyun. Bir tek birey üzerinde dahi oluşturacağınız olumlu bir bilinç halkası için emek harcamaktan kaçınmayın. Kırk kişilik sınıfta sizi anlayan ve dinleyen bir tek öğrencinin varlığı bile azımsanır nimet değildir. O da bir kişiye anlatır. O da, o da… Böyle büyür gider. Bildiğini öğretmek onun zekatıdır. Çok okuyun çok yazın. Yazdığınızı az beğenin ama hep yazın.

Kalemkâr – sayı 4- Aralık 2001 – Mehmet Turan (genel)

Nazan Bekiroğlu ile edebiyat üzerine bir söyleşi


Mehmet Turan

Trabzon’un köklü bir ailesinin üç çocuğundan en küçüğü; kendi ifadesiyle “ehl-i
kalem ve kelam” bir baba ile titiz ve oldukça eğitimli bir annenin, iki de
ağabeyin ikliminde epeyi nazlanarak, korunarak, esirgenerek büyümüş bir hanım
yazar. İlk ve orta tahsilini Trabzon’da yaptıktan sonra 1979 yılında Atatürk
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Dört
yıl lise öğretmenliği yaptıktan sonra, 1985’de KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi ve hocası
Prof. Dr. Orhan Okay’ın yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın
Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı
bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. 1995’de Şair Nigâr Hanım konulu
çalışmasıyla doçent oldu. 1998’den itibaren de aynı fakültede açılan Türkçe
eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Nazan Bekiroğlu 4
Mayıs 2001 ‘de profesör olmuştur.


1986’dan itibaren dergilerde şiir ve hikayeleriyle görünmeye başlayan Nazan
Bekiroğlu’nun ilk kitabı Nun Masalları’dır. Hemen hepsi Dergah dergisinde
yayınlanan hikayelerinden oluşan bu kitapta yazıcı; okuyucuyu kendi kurguladığı
farklı bir masal dünyasına, şiirsel bir edayla davet etmektedir. İkinci kitabı
ise; birinci sınıf bir şair olmadığı için üzerinde hiç çalışılmamış bir hanım,
Nigar binti Osman hakkında yazdığı, aynı zamanda doçentlik tezi de olan; bütün
akademik kurallara uygun, ama bir edebiyatçının ince duyarlığını yansıtan, üslup
bakımından benzerlerinden çok farklı bir biyografidir. Halide Edip Adıvar
kitabında ise kendi ifadesiyle sadece edebiyat tarihimizin değil, yakın dönem
kültür ve siyaset tarihimizin de renkli ve dikkate değer simalarından biri olan
ünlü yazarın hayatı, edebî kimliğine dair bilgiler ve eserlerinden seçmeler bir
araya getirilmiştir. 1999’da çıkan Mor Mürekkep isimli kitabı ise bir gazetede
köşe yazısı olarak yayınlanan ama her biri farklı bir güzellikte akıp giden
denemelerinden oluşmuştur. Yusuf ile Züleyha’da yazıcı Mustafa Kutlu’nun dediği
gibi geleneği yenilemek ve onu yeniden üretmek gibi zor bir işin altından
başarıyla çıkıyor. “Mavi Lale” isimli son kitabında ise yazıcı, Mor Mürekkep’te
yarım bırakılmış veya söylenmesi ertelenmiş güzellikleri okuyucunun karşısına
çıkıyor.

Aşağıda Nazan Bekiroğlu ile yaptığımız söyleşiyi bulacaksınız.
Kendisine göstermiş olduğu ilgi için bir_kez daha teşekkür ediyor ve mor
mürekkebinin hiç kurumamasını diliyoruz.

“Yazma uğraşı” çerçevesinde öykü­nün yerinden ve anlamından başlar­sak, sizce bir yazma biçimi olarak öykü nedir? Diğer yazın türleri ara­sında insanı ifade açısından öykünün yeri nedir?

Öykü romana yakın duruyor. Bir tecrid sanatı olarak şiirin mukabilinde, teşhise
dayalı birer tür olan öykü ile romanı birbirinden çok fazla ayırmak kolay değil.
Teorisyen roman ile hikayenin ayrımı sapağında iyice duraklamak zorunda. Olay
örgüsü, zaman, şahıs kadrosu ve benzeri yapı unsurları üzerinde kurulan teknik
ayrıntılar bir yana, anlatmak, destanlardan bu yana ihtiyaçtır ve hikaye ile
roman dahil olmak üzre bütün anlatı türleri temelde anlatma ihtiyacına cevap
verir, dolayısıyla dinleme ihtiyacına. Ve öykü kısa vadelidir.

Yazarın kendi dünyasından yola çı­karak öyküler oluşturması mı doğru, yoksa kurmaca ile yaşamı harman­layıp onun tozlarından bir öykü atmosferi kurmak mı?

Yazanlar bilirler, en sıkıcı soru, “bütün bunları yaşadınız mı” sorusudur. Vasat
altı okuyu­cunun merakıdır “ben bir adam öldürdüm” cümlesiyle başlayan öykünün
yazarının ger­çekte bu tecrübeyi idrak edip etmediği. Lakin yazarın da hissediş
sorumluluğu vardır: Empati. Yaşanmışlık değilse de hissedilmiştik yanı ihmal
edilmiş bir edebiyat Necip Fazıl’ın kütük-nakış örneğindeki kuru davul
gürültü­süne götürür bizi.-Kimse yazdıklarımın tümünü yaşadığımı söylememi
istemesin benden. Mümkün değil elbet. Ama hissetmediğim, empatimle yüklenmediğim
bir şeyi anlatmak­tan da Allah beni korusun.

Öykülerinizde durumlar ve duygular ağırlıklı, neden?

Yazanın kendi yazısı üzerine yorum yapması zor. Ancak “zan” perspektifinden de
olsa, taklide (mimesise) değil tecride dayalı bir hikayem olduğunu hesaba katmak
zorundayız. Yansıtmayı esas almayan bir yazı, geniş zamanlar ve mekanlar
ölçeğinde gerçeğin içine yayılmak yerine kendi içinde genişlemeyi tercih eder.
Ve bu da şiddetli bir dönüşüm ölçeğinde, durumlarla duyguların açığa çıkma­sını
dayatır. Yazarın, okuyucu profilinin daral­dığı ama derinleştiği nokta burada
başlar. Okuyucusunu seçtiği ve okuyucusu tarafından seçildiği nokta.

Günümüz edebiyatı sizce gelenekten ne ölçüde, hangi yollardan yararlanabilir?

Geleneğin kendisi olarak tekrarının nostaljik tadlar ve bireysel tatminler
dışında bir fayda sağlayacağına inanmıyorum ve nostalji güzel kelime değil, hem
de asla. Arkasındaki hayat ve bakış açısı çoktan yitirilmiş ve örneğin anızla ve
tümüyle eskinin tekrarı mazmunlarla yazılmış bir şiir Fuzuli’yi aşma şansının
söz konusu edilemeyeceği yerde ne ifade edebilir ki? Buraya kadar sözünü ettiğim
geleneğin aynen tekrarı niyeti. Lakin reddimirasla bir yere varılamayacağı da
muhakkak. Çünkü hayatımız bir tür bilinçaltı kodlamayla eskiye sıkı sıkıya
bağlı. Öyle ki süre giden bir zincirin üzerinde ya da iki ucu arasındaki renk
tonu hiç belli olmaksızın değişen sopa örneğinde olduğu gibi hem aynı hem de
ayrıyız o geçmişten. Reddimirasçıların çoktan aşikar olunmuş tıkanma noktaları
zahir. O zaman formül gayet açık. Aslında hayat kendi sanatını kurar. Geçmişten
devşirdiği ses ve imge çağrışımlarıyla yepyeni bir sanat. Yeter ki hayat zengin
olsun ve sanat zorlamaya maruz kalmasın.

Sanat ve sanatçı acısından gelenek­sel değerler karşısında bir tutum temelinde (yazı açısından) “ilericilik”ve “gericilik” kavramlarını nasıl değerlendirmek gerekir?

Kelimeler ve terimler arasındaki uçurum suizan sahiplerine her zaman kışkırtıcı
imkanlar sunar. İlericilik ve gericilik kavram­larının durumu ortada. İleri
şefaatçisi bol olan terimdir. Gerici değil. Fakat kelime olarak baktığımızda
durum bazen şaşırtabilir. Unut­mamalı ki Rönesans ortaçağın bin yıllık
karanlığından kurutulurken ileriye değil geriye bakar. Çünkü orada bütün ibreler
Antik Yunan kaynaklarını göstermektedir. Ancak geriye bütün bakışına rağmen
Rönesans yine de ileriye gitmektedir. O zaman tarihsel ölçeğin çizgisel olarak
ilerlediğini yani hep ileriye doğru gittiğini var saysak bile geriye doğru
bakmak bazen üstün doyuruculukta bir ileri hamle gerçekleştirmemize yarayabilir.
Bence ileri ve geri kavramlarının bıçak keskinli­ğinden daha mutedil olan
dairenin mükem­melliğidir. Zaman döner. Edip ileri bakar, yarındır muteber olan.
Bugünden bile çok. Fakat dairesel döngü içinde geçmiş, daima üzerinden geçilen
bir durak noktasıdır. Tur farkıyla aşılması kaydıyla.


Edebiyatta, sanatta,bilimde “kuram” oluşturamamamızın nedeni tanımını
yapamamamız mı? Yoksa kör topal yaptığımız tanımları yerlerine oturtamamamız mı? Bir yerde şaşırı­yoruz ama nerede? Şu anki şartlar malum, bu durumda yeniden kuram üretimi ne oranda becerilebilir? Ya da kısaca becerilebilir mi? Nasıl?

Batıdaki manasıyla kuramın kendisi de bir türdür ve kuram yaratmaya ihtiyaç
duymamış bir geleneğin kuramsızlığımdan şikayetin de anlamı yoktur. Bu
söylediğim Tanzimat öncesi için ve dolayısıyla Tanzimat öncesi şiiri için
geçerli. O zaman bilinç tarihimizi bölen Tanzimat zihniyetinin getirilerine ve
götürülerine ve ayrıca kuram beklediğimiz alanın tarihçesine bakmamız gerekir.
Neyin kuramı? Hikaye ve roman için konuşuyorsak, romanın bizdeki tarihçesi
malum. Mesneviyi romanın yerine ikame etmeye çalışmak vehmedilen bir eksiğin ört
bas edilmesi ihtiyacına dönüşür burada. Yüz küsur yıllık kör topal tarihçesi
olan bir türün kuramını kuramamasına şaşmamalı.

Kadın edebiyatçı ile erkek edebiyatçı arasında farklılıklar var mı? Varsa neler ve bunlar edebiyata ne şekilde yansıyor?

Önce edebiyat var. Bunu kabul ettikten sonra kadın ve erkek edipler arasındaki
farklardan söz etmeye hakkımız olabilir. Kimse kadın olduğu için daha çok edip,
erkek olduğu için daha az edip sayılamaz. Ya da kadın olduğu için ayrı bir
kategoride değerlendirilemez. Bunu, yani edebiyatın, kalite tesbitinde kadın
erkek dinlemediğini kabul ettikten sonra edebiyatın, duyuşların kelimeler ile
ifadesi olduğu gerçeğine gelirsek, kadın ve erkek edip farkı gündeme gelir.
Doğrudur, çünkü kelimelerin işaret ettiği anlamlar ile kurulan ve dönüştürücü
bir sanat olan edebiyat ruhların algı ve tepki tarzları üzerinde bireysel
tanım­larını oluşturur. Erkek ruhu ile kadın ruhu arasında fark olduğunu
memnuniyetle kabul­leniyorum. İyi ki var. Çünkü var oluşun pek mukaddes gerçeği
bu. Kadına özgü bir algı tarzı varsa, ki var, onun edebiyatında da kendine özgü
bir ediplikten söz etmeli. Ve bu, edebiyat tarihinin yatay bölümlenmesinin
eşliğinde düşey bir bölümlenme olarak da süregeliyor. Ama edebiyat tarihinin
içinde, dışında değil. Öyle de gidecek.

Edebiyatımızın geneline baktığımız­da seçilen konuların çoğunu “aşk”
oluşturuyor. Bunun sebebi nedir? Siz aşkı nasıl tanımlıyorsunuz?

Çok doğal çünkü edebiyatın bireysel ve toplumsal tabanlı tanımlarını aşmayı
başar­dığımız zaman insan hayatının en önemli iki kavramından birini oluşturur
aşk. Diğeri de ölüm. Bireysel ve toplumsal kavramlarının aşılması dedim zira en
bireysel gibi görünen konuların da toplumsal bir yanı vardır, en toplumsal
konuların da bireysel bir yanı olduğu gibi. Demem o ki alanları siyah ve beyaz
olarak ayırmak biz hocalara daima cazip gelirse de edebiyatın sonsuz gibi
görünen ölçeğinde hiçbir şey diğerinden keskin çizgilerle ayrılmaz ve gri
alanlar daima daha baskındır. Şimdi ana konusu aşk gibi görünen Huzur’u ve Anna
Karenina’yı bireysel aşk öyküleri olarak yorumlayıp işin içinden sıyrılmak
mümkün mü? Bunu kabul ettikten sonra aşk ve ölümün konular sıralamasında üst
sıraya oturmasında şaşılacak bir şey kalmaz. Çünkü aşkla ölüm arasında yaşarız
bütün var oluşu.

Aşk? Ezel tanışınızla karşılaşır ve hatırlarsınız. Bu kadar sade. Bazen tanıdım
zanneder yanılırsınız, bu da ayrı hikaye. Ve yaratılmışlar içinde özellikle
geçici ve bitimli yaratılmışsa aşk, bizatihi onu Yaratana “rakip sıfatıyla”
araya girme hakkını vermek içindir. O zaman bu dünyada çift yönlü yaratılmış
yani bir yüzüyle öbür dünyaya bakan bir olgu olarak aşk’ın var oluşun en
kestirme onay alanına dönüşmesi kaçınılmaz.

Peyami Safa, edebiyat çevreleri ve mahfilleri için “istidatların gelişmesi,
fideliklere muhtaçtır” diyor. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Edebi ürünler bu görüşle yakından alakalı olarak “taşra edebiyatı ve İstanbul edebiyatı” şeklinde iki kategoride değerlendiriliyor. Bu ayrım konusunda neler söylemek istersiniz ?

Tanımların geçerliği zamandan zamana değişir. Edebiyat fideliklerinin
gerekliğine en baştan inanmak durumunda kalsak bile söz gelimi çevre ile
merkezin birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı zamanların geçerliğini hala
koruyup korumadığını tartışmak durumun­dayız. Eski edebiyat bu fideliği İstanbul
olarak belirler, doğru. Çünkü merkezde var olan nicel yoğunluk sanatçıyı besler.
Hasankaleli de olsa Nefı İstanbul’da boy verir. Her ne kadar İstanbul merkezli
divan şiirinin bence -ve pek çoklarınca- en büyüğü olan Fuzuli’nin İstanbul’u
görmediği gerçeği aykırı bir kader gibi ortada duruyorsa da. Fakat gün gelir,
günün imkanları dünyayı küçültür, sınırları genişletir ve taşra merkezi
zorlamaya başlar. Bu gün belki gerçekleştirilmesinin gerekliği de
tartışı­labilir bir yığın aktüel ve popüler kılıcı eylem anlamında merkezin
taşraya galebesinden hala söz edilebilir. Kısa vadeli bütün iletişim imkanları,
yazar ve okuyucunun yüz yüze gelmesi, reklam kampanyaları, satış imkanları vs.
Fakat uzun vadeli gerçek var oluşlar için merkez imkanlarının taşra imkanlarına
çok fazla galebesi kaldığını zannetmiyorum. Hasılı taşra hususunda iyimserim.

Altı Çizili Satırlar

“İman, varlığının mahiyetini çözmek ve mutlak bilgiye ulaşmak ister. Dinin yanı
sıra bilim ve sanat da bu bilgiye hizmet eder, şiir de. Ancak onun vasıtası
sezgidir. Şiir, belki de mahiyeti belli olmayan anî ilhamlara dayalı olarak bir
yerlerden şair gönlüne indiğinden, şair insanlar arasında ama onlardan yukarıda
bir yerdedir. Çünkü o kendisini üstün idrake götüren ilhamın tecelli ettiği bir
kalbe sahiptir, bir seçilmiştir o. Sözlerinin resullerin sözlerine benzetilmesi
de bu yüzdendir. “

“Tarihler yazmasın. Ben kendimin tanığıyım. Hep başkalarının kalbiyle sevdim.
Başkalarının yerine hissettim. Lisan bilmez bir mütercim ya da büyülenmiş bir
büyücü olmadığım bunca ortada iken sırrımı henüz kimseler yazmadı benim.
Sağımdaki ve solumdaki melekler, yani ki sırrımın katibi olan ve bir gece çok
ağladığımda bunu yazan meleklerin dışında. Ben sırlar katibi, katibul-esrar. Yıl
iki bin, isa’dan sonra, bu gece çok ağladım, mevsim ocak, gün unuttum… “

Nazan Bekiroğlu

Yağmur – Temmuz-Ağustos-Eylül 2001, sayı 12 (Genel)

Kadın Öykücülerimiz Üstüne

Nazan Bekiroğlu ile Söyleşi…

Edebiyat alanında yaptığınız çalışmalara şöyle bir baktığımızda; Halide Edip Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlilî” konulu çalışmayla doktoranızı tamamladığınızı, ardından yine Türk Edebiyatının önemli şahsiyetlerinden “Şair Nigar Hanım” adlı çalışmayla da doçent olduğunuzu görüyoruz. Bu­rada dikkat çeken husus çalışmalarınızın konusunu hanım edebiyatçılarımızın oluşturması… Bunda özel bir tercih söz konusu mu?

Başlangıçta özel bir tercih söz konusu değildi. Bu konulardan ilki Halide Edip, doktora danışmanım Orhan Okay Hocamın seçimi. Ki çok teknik bir çalışmadır. İkincisi ise yine Hocamın teklifleri arasından benim seçi­mim. Yani ortak seçimimiz. Bu ise monografık bir çalış­ma. Halide Edib’in romanlarını teker teker teknik açıdan tahlil ederken biyografisindeki kadın kıymetini fazla hesaba katmıyorsunuz. Sadece eş zamanlı olarak romanın yapısını çözmeye çalışıyorsunuz, yazarının cinsiyeti gir­miyor devreye. Kadın dünyasının kapılarını ikinci çalış­mada ve onun getirisi yan araştırmalarda ancak araladım. Fakat bugün bir çalışma daha yapmam gerekse yine kadın bir yazarı ya da şairi seçerim. Özel bir tercih noktasına ga­liba ancak şimdi gelmiş bulunuyorum.

Mor Mürekkep adlı kitabınızdaki “Ve şairler Ve okurlar” adlı bölümde “Aslolan yazı mıdır? Yazar mıdır yoksa okuyucu mu?” diye soruyorsunuz, ardından da yine kendi ifadenizle “Aslolan yazıdır elbet ama bir yazanı ve okuyanı olduğu müddetçe” diyerek “politik” bir cevap veriyorsunuz. Bu sacayağında sanatçının yeri nedir? Siz de okuyucuya karşı kendinizde -Edip Cansever’in dediği gibi-  “Ne çıkar bizi anlamasanız da” diyecek cesareti bulabiliyor musunuz?

Bu, politik olmaktan ziyade teorik bir cevap. Hala fikrimdeyim. Aslolan yazıdır. Ama bir yazanı ve okuyanı olduğu müddetçe. Üçünü birbirinden ayırmak mümkün değil. Sanatçının bu üçgendeki yeri çok basit: Ben olma­sam hikayem olmazdı. Edip Cansever’in mısraına gelince. Bunu sahiplenmemek nasıl mümkün olabilir? Ben okuyucumu seçerim, ilgisine talip olduğum okuyucu tipi bellidir. Okuyucu da yazarını seçer.

Genel olarak Türk Edebiyatını incelediğimizde ortaya ko­nan eserler açısından “Kadın Edebiyatçılarımız edebiyatın şu veya bu türüne daha yakındır.” gibi bir genelleme yapılabilir mi? Siz hangi türü kendinize yakın buluyorsunuz?

– Kadın edebiyatçıların (kadın edebiyatçılar derken münferit başarıları değil çoğul varlık alanlarını kastetti­ğimi hatırlatmalıyım) düzyazı türlerinde daha başarılı eserler verdikleri gibi bir vakıa inkar olunamaz. Şiirde ba­şarı hanesine kayıtlı münferit isimlerle yetinmek zorunda kalırken, roman hikaye ve denemede kadın yazarların da­ha çoğul bir anlam ve varlık alanı sahibi olduğunu fark edebiliriz. Fakat bu durum, kadın ediplerin bazı türlere daha yatkın olduğu anlamında yorumlanmamalı. Bu tür bir yorum kadının nesirdeki varlığını psikolojik neden­lerle izah anlamına gelir ki yeterli değil. Ben daha ziyade sosyolojik nedenle yorumlama yanlısıyım. Ben de edebiyata yeni başlayanların pek çoğu gibi şiirle başladım, aynı zamanda hikayeler de yazıyordum. Doyumsuzdum, bir yandan da resim yapıyordum. Bırak­salar tiyatro filan da yazardım her halde. Talih addetti­ğim bir uyarı üzerine şiiri bıraktım. Resim de beni bı­raktı zaten. Böylece tek alanda varlık aramanın daha ko­lay ve doyurucu olduğunu fark ettim. Yazarken çok zorlanmanın yazıyı öldürdüğünü öğrendim kolaycılık tuzağına düşmeden. Ben hikayeci olarak anılmaktan hoşlanı­yorum. Hatta Yusuf ile Züleyha’nın dahi ki siz roman olarak algılamışsınız, saygı duyarım ama hikaye haneme kaydedilmesi beni mutlu kılar.

Bir sanatçı olarak bazen ümitsizliğe kapıldığınız sesinize bir aks-i seda bulamadığınızı düşündüğünüz anlar oldu mu?

Bahtlı olduğum iki alan var. Bir; hoca olarak bahtlıyım, sesim öğrencide o güzel kalplerinde yankılanıp durur, iki; yazar olarak da Edip Cansever’in mısraını sahiplenecek kadar cesur olmakla birlikte yine bahtlı­yım. Okuyucuyla vasıtasız buluşamadım. Sadece mek­tup ve e-mail. Ama bazen damarlarımdaki kanı dondu­racak kadar derin iletilerle karşılaşıyorum. Bu, okuyucu anlamında yeterli. Daha ne olsun? Sesime bulamadığım aksiseda okuyucununki değil. O kendisine düşen kadarını sesleniyor. Bulamadığım aksiseda başka bir şey. Onu da herhalde bu dünyada bulamayacağım.

Yusuf ile Züleyha adlı romanınızda “kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmektir” diyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

– Kaç satıra sığar bilmem. Kitabın tümüne yedirilmiş İbn Arabi üzerinden gelen aşk öğretisinden kaynak­lanan bir söylem bu. Beşeri aşk vardır bir de ilahi aşk. Beşeri aşkın kaynağı da ilahidir ama içine düşen bunun gerçek kaynağının ilahi olduğunu bilmez. Ay’ın ışığını kendisinden menkul zanneder. Oysa ay’ın hükmü gü­neşten öteye geçmez. Sonra zamanla öğrenir ya da öğre­nemez, bilemez. Beşeri düzlemde acısıyla kendinizi kay­bettiğiniz aşk nasibiniz varsa, bir daha bu kadar kötüsünü yaşayamayacağınızdan emin olduğunuz bir gecenin sabahında bir çok perdeyi yırtmış olarak sabaha dokundurur sizi. Ve siz birdenbire yaratılış gerçeğiniz olan bütüne dokunduğunuzu hissedersiniz. Kastettiğim bu bi­liş hali. Ama zor ve uzun yol.

Mihri Hatun’dan Nigar Hanım’a Osmanlı Divan Şiiri’nde kadının kendine mahsus bir sesi var mı?

– Nigar hanırna kadar hayır, asla yok. Sadece taklidi bir erkek sesi var, taklidi bir erkek kalbi. Onu da erkekler daha iyi sesleniyor elbet. Divan şiirinde maşuka cinsiyetsizdir ama aşık erkektir. Ancak Nigar hanımdan sonra bir kadın kalbinin inceliklerini ve güzelliklerini görmeye başlarız. O da o kadar yeni ve ilktir ki acemi olmaktan başka şansı yoktur. Yeni doğan bebeğin yürüyememesi gibi, şiirimizin altıncı yüzyılında doğan bir kız bebek emeklemesiyle ilk birkaç turu çoktan tamamlamış ağabeylerinin arkasından gitmeye başlar.

Sizce kadınların edebiyatı ile feminist edebiyat aynı şey mi?

– Kadınların edebiyatından anladığımız şey kadın yazarların oluşturduğu edebiyat ise feminist edebiyat ile aynı şey değil. Feminist edebiyat erkek kaleminden de çıkabilir. Veya kadın yazarlar feminist mevzuları es geçebilir. “Feminist” sözcüğünü terim olarak aldığımızda bu tür bir cevap zorunlu oluyor.

“Dişil yazı” (scriture feminen) diye bir tarz var mı? Yoksa bu bir yakıştırma mı?

– Dişil yazı varlığına inananlardanım, içinde kadın ve meselelerine ilişkin tek sözcük geçmeyen fakat dişil olan yazılardan söz edebiliriz. Kadınlar ve erkekler evren karşısında birbirinden farklı algı düzlemleri üzerinde dururlar çünkü.

Gülendam Dergisi – sayı 6 – Haziran 2001 – Hatice Kuvan (genel)

YAZI ÜLKESİNİN VE GÖNÜLLERİMİZİN

HER RENGE AYRI BÜRÜNEN ZÜMRÜD-Ü ANKASI

SEVGİLİ NAZAN BEKİROĞLU,

Öncelikle bizimle söyleşi yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Ve üzerinde çok düşünülüp zevkli yorumlamalar yapılabilecek eserleri bizlere kazandırdığınız için(herhangi bir gelecek zamanın gece 0:3’ünde Dicle’nin kıyısında ya da uçan arabasında sizden aldığı ilham kaynaklarıyla Nun Masalları’nı düşleyecek birileri adına bile)TEŞEKKÜRLER.

MAVİ LÂLE’NİN SİZE VE OKURLARA HAYIRLI OLMASINI DİLEĞİYLE…

1)Eserlerinizde kitabi olmanın dışında bir ruh var.Okuyucunun içine sinen.Yazarken yaşıyor mu Nazan Bekiroğlu?

Programı çok önceden çizmiştim, bedeli hayat olmayanın kurgusundan söz etmek abes. Bu, ezelde yapılan sözleşme. Alın yaşamlarımızı verin kelimelerimizi. Ancak bedeli hayat olarak ödemeye peşinen razı olanın emek harcamayı da en evvelden göze almış olması gerekiyor. Tabii eğer ortaya çıkacak olanın günlük mü edebiyat mı olacağı hususunda seçimini yapmışsa. Akademik dille formül vermeye sıra gelince, evet, yazı için yaşamak (her şeyi yaşamak mümkün değilse de hissetmek) şart, bana için böyle bu. Lakin bu en basit yazı üzerinde bile en az beş ay çalışma zorunluluğumu ortadan kaldırmıyor. Hasılı yazı zor zenaat.

2)Felsefi bir duyarlılık ve metafizik bir kanatlanmayla yazdığınızı hissediyoruz.Yazı başındayken düşüce,his,hayal ve üslup unsurlarını nasıl kullanıyorsunuz?

Hal ile kelâmın arası uzaktır. Yazılır onca, ölerek ya da ölmek için. Sonra? Okunur geçilir. Hepsi bu mu? Evet hepsi bu. Siz eğlenin hoşça vakit geçirin diye yazdım bu öyküleri hikâyesi, bunu yazanlar iyi bilir. Yazının tanımı nedir? Yazının en kestirme tanımı bence içimdeki halleri tercümeye muktedir bir lisan sahibi olmaktır. Öyleyse yazı kendi içsel ritmi gibi yazınsal ritmiyle de gelir. Ve her şey o içsel ritmin dilin vasıta ve imkanlarıyla görünür kılınmasını sağlamaya çalışmaktan ibarettir. Yangının kelimelerle ve dilin imkanlarıyla ifadesi cehdi. Felsefe, metafizik, estetik, içte ne oluyorsa orada, ama bu edebiyat için yeterli şart değil. Hal kelâma dökülünce edebiyat.

3)Yazarlığınız ve mesleğiniz birbirlerini nasıl etkiyor?

Edebiyat akademisyeniyim. Edebiyatın teorisine vakıf olmanın, yazarlığı beslediği hususunda muannidim. (Bu ısrarım mefhum-ı muhalifini geçerli kılmıyor elbet). Geriye kalıyor akademik disiplinin yazar serazatlığı ile bağdaşıp bağdaşmayacağı. Akademisyen ortodoks yazar heterodokstur meselesi. Meseleyi kişilik bölünmeleri ile veya ikisinden biri haksızlığa uğramak mecburiyetinde kısa yolu ile izah da mümkün. Bu karar noktasında, yazı hayatıma katkısı olan bir akademisyenlikten ama akademisyenliğimi sekteye uğratan bir yazı hayatından söz edebilirim. Akademisyenliğimin üzerimde hakkı vardır.

4)Sizi şiirsiz düşünemiyoruz.Şiir için bize neler söylemek istersiniz?Bir şiiriniz olsaydı hangisi olurdu?

Şiir sanatların sultanı. Söz her şeyden önce, şiir de sözün en üstünde. Ben de şiirle başladım fakat iyi bir şair olamayacağımı kısa zamanda uygun ikazları da dikkate alarak fark ettim. Şiir, nesir yazmaya çalışan yazıcının yazdıklarında hissediliyor, bu doğru ama tartışılması gerek. Bu tartışmanın gereğini fark etmiş olmalıyım ki şiirin teknik imkânlarından azami derecede arındırılmış fakat onun içsel ahengi ile muaşakaya devam eden bir metnin arkasına düşme ihtiyacını hissediyorum. Yani dümdüz bir metin en fazla içsel ritmi ile şiire bağımlı fakat bağırmayan bir şey, sanırım bu aradığım. Belki bunun gerçekleşebileceği yer bir roman. Bir şiirim olsaydı? Olmadı ama Sezai Karakoç’un şiirlerinden biri gibi olmasını isterdim.

5)Şairler için ‘Anlatamayasınız’ diyorsunuz Mor Mürekkep’te.Sizin yazabilmeniz de aynı şartlara mı bağlı?

Elbette, edebiyat tanımımı biraz evvel vermiştim. Edebiyat hal ama dil demektir. Şiir gibi roman ve hikâye de salt hayallerle yazılmaz ve bu noktada düz yazı ölümcül bir şekilde şiirle sonuna kadar irtibatlıdır. Yazarın ya da şairin kelimeler karşısındaki aczi onun meziyetine dönüşebiliyorsa yazı doğar. Gerisi günlük ya da mektup. Ya da kuru nazım. Vezin, kafiye ya da imge hünerbazlığı, bu edebiyat değil.

6)Yazmak biraz da ‘Gözler kapalıyken yaşananlar’ mı?

Yazmanın kaçınılmaz boyutu içteki serüven. Ve yazıcı evren karşısında öznel bir duruşun sahibi. Vasata göre farklı değerlendirmelerin eşiği. Bu, bana, gözlerim kapalıyken gördüklerimi gerçeğim sayma hakkını hem de sonuna kadar veriyor. “Hayal ediyorsam, gerçekleşebilir”, diyor ya Borges, “yoksa hayal edemezdim”.

7)İlk yazınınızı hatırlıyor musunuz?

Nedir acaba ilk yazı? İlkokul üçte iken yazdığım bir kar şiiri mi, lise ya da üniversitede duvar gazeteleri ya da öğrenci dergilerinde yayımlanan birkaç parça yazı mı? Üniversiteyi bitirdiğim ilk yıllarda arka arkaya bir azap sağaltıcı gibi “bi’l-iltizam” yayımlanmamak üzere yazdığım bir yığın hikâye mi? Yoksa yazı maceramın belirgin başlangıcı saydığım Dolunay dergisindeki şiirler mi? Yoksa yine Dolunay’da yayımlanan ilk öykü mü? Bunlardan herhangi birini ilk yazı saymak gerekirse sanırım Dolunay macerasından milât koymalı. O da “Duvardakiler” adlı alabildiğine muğlak ve bilinçaltı tekniği ile kaleme alınmış bir öykü idi.

8)Yusuf İle Züleyha’da kıssa gerçekliğinde ama rüya tadında bir vaka ziciri var.Gerçek olana bu ‘düş üstü’ yorumlamayı nasıl kazandırdınız?

Bu, kıssa geleneğinin bereketi. Ve o “en güzel kıssa”, daha çok güzel yorumları gelecek. Kıssaların en güzeli bir yazarın muhayyilesi ve kalemi ile sınırlanamayacak.

9)Özellikle kıssadaki ‘kurt’motifi çarpıcıydı.İşlenen cürümlerin tüm bedelini vicdanında duyan masumlara örnek gibiydi.Bugün aynı türden iftiralara maruz kalanlar varsa da neden onların ‘hikayeleri’yok?

Bir gün onları da yazan veya onlardan soran bulunur, mutlaka. İlahi muhayyilede “imhal varsa da ihmal yok”.

10)Aşk ve çöl kavram ötesi alemler oluveriyor kaleminizde.Yani münzevi ve mütevekkil bir ızdırap mutluluğu.Günümüzde bir kavram olarak ‘aşk’ın yıpratılması sizi nasıl etkiliyor?

Yıpranan, aşkın kendisi değil, o mutlaktır ve zamana mekâna göre değişmez. Kaynağı ilâhidir çünkü. Yıpranan, hayatın getirileri daha doğrusu götürüleri ile kirlenen kalp.

11)Eski(tilemeyen)ve yeni edebiyat için neler söylemek istersiniz?

Yeni edebiyatın başlangıcı Tanzimat edebiyatı ve o da redd-i miras ile işe başlıyor. Edebiyatların da arkadaki hayatın değişimine nezaret ederek değiştiği muhakkak. Yani yenileşme kaçınılmaz. Hayatın değiştiği yerde maziyi mazide mazi için yaşayan edebiyatın gelebileceği en iyimser nokta nostalji edebiyatıdır onun da varabileceği en sempatik yer, aruzla gazeller yazıp çoktan hayat sahnesinden çekilmiş lâle devri güzellerini tasvirden ibarettir. O halde yenilik kaçınılmaz ama redd-i miras ile de olmuyor. İşte 140 yıl geçti Tercüman-ı Ahval üzerinden ve edebiyat namına neyimiz var ki ortada? O halde eski edebiyatın geleneksel bir bilinçaltı kodlama ile estetik programlarımızı başlatması kaçınılmaz çare. Ama bugünde hatta en fazla yarında olmak kaydıyla. Tanpınar bunun farkındaydı, Sezai Karakoç bunun farkında. Böyle pekçok isim daha saymak mümkün. Geleneğin reddi en fazla yeni edebiyat için zararlıdır. Tıpkı olduğu gibi kabul ve telkinin de yeni edebiyat için zararlı olduğu gibi.

12)Sayılar, renkler ve diğer semboller hangi tevafuklarla eserlerinize giriyor?

Harfler içimi titretiyor, sayılardan daha fazla. İki nûn arasında kalınca ister istemez harfler üzerinde serüven başlıyor. Gelenek bu hususta yeteri kadar kışkırtıcı ve bereketli. Geriye, malzeme olarak kullanıp sonra fırlatıp atmak ile ihlas-ı kalb ile bir dünyadan içeriye nazar atfetmek arasında sizin seçiminiz ve nasibiniz kalıyor.

13)Yazmanın bir bedeli var mı?Ya da yazamamanın daha ötesinde mi?

Yazı ile ölüm arasında çeşitlemeler yaparak bu bedeli bulabilirsiniz. Dahası bu bedel ve irtibatlar ağı zaman zaman değişim gösterir mahiyettedir. Düşünsenize, yazmazasam öleceğim, ölürsem yazacağım, yazarak öleceğim, ölerek yazacağım. Ve galiba hepsinin de üzerinde şu: Ölmez sağ kalırsam yazacağım. Yangın ile söz arasındaki ilişkinin ihtimaller hesabına göre çok fazla seçeneği yok. “Ateş denizinin üzerinden mumdan gemilerle” geçtiği için her yazıcı, kelimeler önce ateşe düşüyor. Ateş-zede.

14)Beğenerek okudunuz yazar ve şairler kimlerdir?

Yazar ve şairden çok şiir ve yazı bende iz bırakıyor. Tümüyle Sezai Karakoç, Dostoyevski. Tümüyle Rus edebiyatı.

15)Müzik ve diğer sanatlar için neler söylemek istersiniz?

Sanat hep aynı şeyi söyler. Mutlak gerçekten sezgi vasıtasıyla haberdar edip sonra getirip kapının önünde bırakıverir. İçeri giriş yok, kapı önü. Sonra o kapı başka bir vasıtayla açılıverir. Fakat müzik bambaşka. Hepimiz şunun şurasında cesedine girmekten korktuğu için cennetten getirilen musıkinin etkisiyle mest edilen ruhun sahibi değil miyiz?

16)Şarkı söyleyen herkese ‘sanatçı’ denmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Tartışılması bile gereksiz. Paniğe de gerek yok Akl-ı selim neyin ne olduğunun farkındadır. Denizler dalgalanır ve durulur. Tarihin çöp sepeti bugün içerdiği anlama izafeten “sanatçı”larla doludur.

17)Hayatın sıradan kesitleriyle birlikte ‘yaşamak ve yazmak’sizce zor mu?

Bazen. Ama yazgı zaten bu.

18)Vazgeçilmezleriniz var mıdır?

Bulut, yağmur, deniz, gül.

19)Yazmak isteyen gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Herkesin yazar ve şair olduğu o yaşlar arasının geçilmesi gerek. O sınır aşılıp da gerçek sancının yazı olduğundan emin olununca çok okumak ve çok yazmak ama yazdıklarını az beğenmek. Gereksiz özgüven ciddi yazının tehditkarı.

20-Neden Mavi Lâle? Ve neden Yitik Lâle?

Öznesi nesneler olan bir dizi yazı yazdım. Mavi Lâle onlardan birkaçının temel izleği. O, Osmanlı çinilerinde karşımıza çıkan lâle. Ve o gerek rengi gerek biçimiyle gerçek hayatta karşımıza çıkası değil. Alabildiğine stilize çizimi ve mavi rengi ile doğada karşılaşacağımız cinsten değil. Şimdi Mavi Lâlenin karşısına bir de Sarı bir Lâle koyalım. O da doğada rahatlıkla karşılaşacağımız türden bir bahçe lâlesi. Ve örneğin lâle resimleriyle ünlü Felemenk ressamların tuvaline düşen görüntülerden biri olsun. Şimdi bu iki lâle arasında yapılacak bir mukayese bizi Müslüman Şark/Osmanlı sanatı ile Batı sanatı arasındaki temel felsefe farkına götürür. Batının sanatı taklide/teşhise/mimesise dayalıdır, hiç olmazsa Osmanlı mavi lâleler tecrid ettiği zamanlarda bu böyledir. Her şey doğadakinin aynı olmaya heveslidir, tuvaldeki lâle gerçeğine ne kadar benzerse o kadar makbul kılar ressamını. Canlı gibi. Çinideki lâle ise, ki Osmanlı sanatı diyelim buna, tecride/soyutlamaya dayalıdır. Doğadakinin, Allah’ının yarattığının aynı olmaktan ne kadar uzaklaşırsa (ama bir üçüncü karakter çizgisinde buluşmak kaydıyla) o kadar makbul kılar sanatçısını. Sonra bir gün Osmanlı ressamı bir medeniyet değişimi serüveninin neticesinde Sarı Lâleler gibi lâleler çizmeye başlar. Mavi Lâle bir yerlerde yitmiştir artık. Yitik bir lâledir artık o, eskilerde bir yerde çinilerin sonsuzluğunda yitik uykusunu uyuya durur. Hikâye bu.

Sizinle sohbet ortamında düşüncü ve duygu akına göre söyleşi yapmayı isterdim. Ekran ve yazı ile iletebildiklerim içinden seçecekleriniz ve sizin ekleyebileceklerinizden oluşan sorular ve cevaplarınızla umuyorum ki eserlerinizdeki iklime gireceğiz.

Yoğun çalışmalarınıza rağmen bu konulardaki düşüncelerinizi alabilirsek ziyade memnun olacağız.

Hayy ve Kayyum hazret-i ALLAH

Sizi ve bizi Habib-i edibine komşu, kendisine kul ve yar eylesin.amin

HATİCE KUVAN (EDİTÖR)

(SAFİYE SULTAN KOLEJİ TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI ÖĞRETMENİ)

Gerçek Hayat – sayı 16(26) – 20 Nisan 2001 (Aşk’a Dair)

GERÇEK HAYAT

“AŞK”A DAİR…

AŞK sizin için ne ifade ediyor.

Ezelin hatırasıyla başlayarak varlığın bilincine doğru yürüyen bir yoldur. Yaradılışın sırrı ve çözümü önerisidir. Kainatın ve onun efendisinin varlık nedenidir. Nihayetinde O’nun, kuluyla arasındaki en kestirme ilişki düzlemidir. Yani her şey anlamına gelir.

AŞK’a ilişkin sahiplendiğiniz bir tanımlama var mı? Dahası, AŞK tanımlanabilir bir şey midir?

İbn Arabî üzerinden gelen vahdeti vücutçu aşk tanımını aşkın mümkün tanımları içinde tek ve geçerli olanı olarak görüyorum. Görür ve hatırlarız. Ezelde verilmiş söz vardır, Araf 172. Hepsi bu. Başka bir tanım aramaya gerek yok. Aşkın, farklı bir tanım içerebileceğini hissimin hatta aklımın kabullenmesi imkansız. Başka türlü ben bu işin içinden çıkamam.

Yaşadığımız çağda AŞK mümkün mü?

Elbette. Neden mümkün olmasın? Kalbin aynası paslansa da aşkın hükmü suçluluk değildir. Aşk masum, kalpler mücrim. Ve asıl mücrim olan zamanın cürmü de kalbi köreltmesi.

AŞK’ın halleri nelerdir? AŞK’ı kategorilere ayırıyor musunuz?

Düşündüklerimi kategori sözcüğüyle ifade edemem. Mahiyetinin çözülmesi diyelim, ve bu çözümün gerçekleşmesi halinde kavradığımız gerçek/lik. Aşkın, beşeri basamaktan ilahi kaynağa kadar geniş bir alanı taradığı muhakkak. Beşeri aşk, o en basit ve sade düzlem, karşı cinsler arası cazibe kanunu, her insanın mutlak olan yurduna duyduğu özlemden farklı değil aslında. Ama bu basamakta henüz hangi kaynaktan gelen ışıkla gözlerin kamaştığı fark edilmez. Gece kuşunun, ışığının kendisinden menkul olduğunu zannederek ay’a tutulması gibi. Oysa ay’ın hükmü güneşten öteye geçmez. Kısacası beşeri basamakta farkında olamayış söz konusu. Dolayısıyla adı koyulmayanın gerçek mahiyetinin çözülmesi de beklenesi değil. İlahi kaynağını idrak etmiş olan gerçek aşk ise mahiyetinin bilincindedir. Arada bir bilmek farkı sadece. Bilir ve ondan sonra buluruz. Biz bilsek de “bu böyledir” bilmesek de böyledir.

AŞK sizin için geçmişte kalmış bir hezeyan mı yoksa hala gündeminizde mi? Nasıl; ilk gençlikten sonra hangi yerlerden nasıl bir kulvara kayıyor AŞK?

Geçmişe terk edilmiş bir hezeyan olması, onu karşı cinsler arası cazibe kanunu olarak tanımladığım anlamına gelir ki Allah beni böyle bir anlamadan korusun. Varlığı her şey anlamına gelen aşk evreni çeviren eksendir, daima. Gerçek mahiyetinin idraki için ise gençlik-olgunluk gibi bir kronolojiye ihtiyaç duymaz.

AŞK’ı iyi ifade ettiğini düşündüğünüz bir şiir, hikaye, roman, vs var mı?

Onlarca şiir roman ya da hikayeden söz edebilirim size. Çocukluğumun son yıllarında Nihal Atsız’ın Ruh Adam’ında aşkın trajik tanımıyla karşılaştım. Hep de o tanım içre sürdü gitti. Anna Karenina, Eylül, Vadideki Zambak aynı süreğin okumaları. Sonra Monna Rosa’nın büyüsüne kapıldım ben de. Oscar Wılde’ın inanılmaz sadelikteki aşk hikayelerini hep sevdim. Özellikle denizkızının bir deniz kazasında kurtardığı prense duyduğu aşkı ve fedakarlığı anlatan öykü. Sonra, Servi Boylum Al Yazmalım ki onu romanından çok Türkan Şoray, Ahmet Mekin, Kadir İnanır’lı filmiyle daha çok sevdim. Han Duvarları’nı değil ama onun içindeki üç dörtlükten ibaret koşmayı da unutamam. Teorik manada İbn Arabi’den İlahi Aşk adıyla çevrilen (Mahmut kanık) bölümü çok önemsiyorum. İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı, Muhıbbi’nin (Kanuni) bir coğrafyanın genişliğiyle Hürrem’e seslendiği muhteşem gazeli de unutmamalı. Ve nihayet edebi eser olmamakla birlikte Tac Mahal’i zikretmeme izin verin. Bu soruya verilecek cevabın nihayetinde birkaç mısra, Aşık Veysel her şeyi özetliyor:

Güzelliğin on par’etmez/Şu bendeki aşk olmasa

Ve aynı şiirden teorinin karşı yansıması:

Anılmazdı Veysel adı/O sana âşık olmasa.

Hülasa-ı kelam bu. Müthiş!

Bir hikayeci olarak AŞK eserlerinizde önemli bir yere sahip mi?

Bir hikayeci olarak aşk yazdıklarımda önemli bir yere sahip. Ama bu yer onun dar anlamda (beşeri aşkı kastediyorum) tahlil ve tahkim edilmesinden ibaret değil.Bunun böyle olduğunu zannetmek bana da beşeri aşk tanımına da haksızlık olur. Zannımca, benim yazdıklarımda temel izlek gerçek aşkı bilinçli ya da bilinçsiz arayan bireyin ayağının beşeri aşka takılıp durması. O “uzun gece”yi atlatabilmesi ya da atlatamaması.

Sur – sayı 299 – Şubat 2001 – Ahmet Yüter (Genel)

NAZAN BEKİROĞLU: “Herkes gerçeği söyler. Aradaki fark bir vasıta ve malzeme farkıdır.”

Sur – Şubat 2001 (sf.58-61)

Söyleşi:Ahmet Yüter

* Sevgili okurlarımız sizi tanımak isterler,kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz ?

Benzer sorulara benzer cevaplarla başlıyorum. Bahsedecek fazla bir şey yok aslında, görünürdeki hayatımın beni getirdiği bir yer var. Bir üniversitede Yeni Türk Edebiyatı üzerine dersler veriyorum. Halide Edip Adıvar’ın romanları üzerine bir çalışma beni doktor yapmıştı, Şair Nigar Hanım üzerine bir çalışma ile de doçent oldum. Kendini tanıtmak sorusunun cevabını teşkil edecek asıl macera besbelli içte cereyan ediyor. Bunun tanımlanması ise o macerayı üstlenen tarafından dahi kolay değil. Lakin arayış diyelim. Önce ne olduğunu bile bilmediğini arayış. Sonra aradığının ne olduğunu biliş. Bu güzel. Çünkü zor olan kısım bilmek kısmı belki. Çünkü nasipte varsa eğer bilmenin arkasından bulmak gelir. Bütün bunları yaşarken kalp, kalem de yazar. Bu kadar, başka bir şey yok.

*Sizde harikulade bir dil var. sizde çok lâtif,çok zarif, çok çekici, çok cazibedar, ışıltılı ve pırıltılı bir kalem var. sizde kucaklayıcı, bütünleştirici, ısıtıcı, edep, ahlâk, ışık yüklü bir kelam var. Yani erbab-ı dil ve erbâb-ı kelamsınız. Yanık bir sine, ümit ve ufuk turu eksenli bir sima var sizde. “Kalbin üzerinde titreyen hüzün,Yusuf ile Züleyha”yı okuyunca bu sualime böyle bir girizgah ile başlamak istedim. Siz bu müstesna “doğu klasiği” çalışmanızda hangi “AŞK”ın rü’yasını hangi özellikli “YUSUf”u ve hangi güzellikli “ZÜLEYHA”yı dile getirdiniz? Ben “Katib-ül Esrarım” diyorsunuz,ama ne demek istiyorsunuz ?

Güzel bakıyor ve güzel görüyorsunuz. Hangi aşkın rüyasını, hangi özellikli Yusuf’u, hangi güzellikli Züleyha’yı dile getiriyorum? Kuşku yok ki Yusuf aynı Yusuf, Züleyha aynı Züleyha. Aşk cephesinde de değişen bir şey yok. Öyleyse değişen belki bir tek yazıcı. Yazıcının bakışı, yorumu, hissi, asırların tecrübesiyle yüklü ve yükümlü kılınışı. Lakin yazıcı bu kadar değişmişken –klasik dönemdeki son Yusuf u Züleyha müellifi ile aramda asırlar var- yine de değişmeyen bir müşterek var. Bütün zamanlara eşit mesafe ile duran, zamanın ve mekanın üstündeki o müşterek beni her şeyden daha fazla ilgilendiriyor. Ona varabilmek için elimde kılavuz bir Kitap ile kalbimden başka şey de yok. Azımsanır şey değil elbet. Bu yüzden katib-el- esrarım: Sırlar katibi. Yusuf’un da, Züleyha’nın da Firavn’ın da, kurdun da sır ortağı.

*”Kim düştü kuyuya,Yusuf mu,Yakup mu, Züleyha mı? Zindan kimin kaderi, Yusuf’un mu, Yakup’un mu, Züleyha’nın mı? Yusuf, Yakup ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.” diye “sözbaşı”nın bir yerinden bahsediyorsunuz. Siz burada hangi “BİR TEK”den ve hangi “BİR TEK KAHRAMAN”dan söz ediyorsunuz ? Ölen ve yaşayan kim ? Dönüp dolaşıp gelen ne ?

Edebiyatı bir emek ve dil işi olarak gördüğüm malum olmakla birlikte, kalbin istikametini ve işleyişini edebiyat için zaruri görenlerdenim. Hayat ile yazı arasında gidip gelmelerin ölümcüllüğü burada başlıyor. Yusuf’u olmayanın Züleyha’yı anlatması mümkün değil, iftiraya uğramayanın da kurdu aklaması. Ağlamayı bilmeyenin Yakub’u anlatması ise gereksiz. Demek istediğim yazar kalbi, anlattığını yaşantı ölçeğinde değilse de his ölçeğinde tecrübe etmekle yükümlü ve yaşamak dediğiniz başka zaten ne ki? Abartılı bir empati kabiliyeti. Hatta empatiden de öte. Neticede Yusuf da, Yakup da, Firavn da, kurt da dönüp dolaşıp yazarın kalbinden geçerler. Ve yazıcı onları kendi rüyası kılarken, kendisini de onların rüyası kılmak isteyecek kadar isteyicidir. Kalbim onlara bu kadar yakınken başka ne diyebilirim ki? Bunun dışında “tek bir kahraman”, bunu çok katmanlı bir mecaz olarak düşünelim. Hep Bir’in, Tek Bir’in anlamı malum. Yazıcı yazdığı hakkında fazla konuşmasın ama, metnin tamamına yedirilmiş İbn Arabi öğretisini düşünelim demekle iktifa edeyim.

*Siz aynı zamanda bir Üniversitemizde öğretim üyesisiniz. Dolayısıyla size üniversite gençlğimizin durumunu sormak istiyorum. Üniversite gençliğimizin önündeki engeller nelerdir -tabi ki ideolojik manada sormuyorum- Ve bu engelleri ortadan kaldırabilmenin yolları nelerdir ? Gençliğimiz nasıl bir Türkiye özlemi içerisindedir ?

Her zaman için bahtlı bir hoca olduğumu tekrarlayıp dururum. Bu cümle bile muhatabı olduğu gençlerden fazla müşteki olmayan bir öznel duruşu deşifre ediyor. Fakat bu memnuniyeti müktesebatıma kaydederken görev yaptığım bölümün Edebiyat (ve Türkçe) bölümü olduğunu görmezlikten gelemem. Fizik bölümünde Türk Dili dersleri veren bir hoca olsaydım bu kadar genel bir memnuniyet sahibi olur muydum bilmiyorum, pek sanmıyorum da. Öğrencilerin uğraşı alanları onların bilincini belirliyor kuşkusuz. Söylemek istediğim, şahsi duruşu şahsi duruşlarına denk geldiği anda hoca ve talebe arasında akış başlar. Ayna iyidir. Fakat duruş noktası da önemlidir. Durduruş noktası daha önemli. Yoksa kristal endam aynalarında koskoca bir boşluk görürsünüz.

*Siz Kur’an kıssalarını çok farklı bir üslup, çok dikkati calip bir ahenk ile renk renk, desen desen, hevenk hevenk, ince bir marifet ile insanımızın istifadesine sunuyorsunuz. Adeta kıssaların özelliğini ve güzelliğini bambaşka bir irşad iklimiyle soluklandırıyorsunuz. Bunu Zaman’daki yazılarınızdan da görebilmekteyiz. Sizce okumak, yazmak ve de yazdırılmak neleri ifadelendiriyor ? bunlar hangi manaları çağrıştırıyor ?

İslami gelenek, ki bizde Osmanlı edebiyatını kastediyorum, sözün en üst seviyede kullanımı olarak icaz mucizesi olan Kitab’ı tanır. İnsan kelamının o mertebeye yükselmesi söz konusu bile olamazken, Müslüman sanatçı, karşısında ses ve anlam olarak en mükemmel örneği bilir, görür ve ona benzemeye çalışır. Edebiyat ile Kitab arasında bu anlamda bir ilişkiden söz edilebilir. Eski edebiyat bu yanıyla Kur’an’a dayanır ve kamış kalem hele Kur’an’daki kıssalar karşısında asla bigane değildir. Fakat kıssadan edebiyata geçerken, Kur’anî mesajla ters düşmemekle birlikte Kur’an’da anlatılanlardan daha teferruatlı, olay örgüsü daha genişletilmiş bir metinle karşılaşırız. Söz gelimi mesnevideki Züleyha ile Kur’an’daki –adı verilmeyen “kadın”- ilk bakışta aynı değildir fakat mesnevi elbetteki Kur’an’daki kıssayı nakzetmez. Kendisinde bu cesaret ve gerekliliği görmesi için bir sebep de yoktur. Edip kalbi bu belki. Yazmak ve yazdırılmak bu. Okumak? O da benzer bir hikaye.

*Size göre Türkçemiz ne durumda, hangi acıları çekmekte? Türkçe’nin sırlarına ne oldu ? Yeni yetişen neslimizin Türkçe’ye bakış açıları ve kullanım düzeyleri ne minval üzere ?

Lisan için “ağaç benzetmesi” bütün problemleri halletmeye yeterli bir allegoridir. Lisan ağaç gibi canlı bir varlıktır. Zamanı gelince kelimelerini döker ve yerine yenilerini verir. Gerçekte Cumhuriyet döneminde Türk Dil Kurumu hadisesi bir yana bırakılırsa lisan kapsamında çok da ciddi bir problemin var olduğun düşünmüyorum. Gençlere gelince. Ki artık sadece gençlerle sınırlamak da doğru değil. Argolaşma, internet kanallarından akan melez bir lisan, küçültülmüş bir kavram dağarcığı, az sözle az şey ifadesi… Bunlar sıkıcı. Fakat bence daha sıkıcı olan hata sahibinin hatadaki ısrarı ve doğruyu hafife alması. Önemsememesi. Dil hassasiyetini gereksiz görmesi, bu tür bir hassasiyet sahibini müzelik antika bir eşya kabilinden tahfif etmesi. Çünkü hayat yok. Alabildiğine seyyal bir hayatın Babıali üslubuyla ifadesi abesi davet anlamına gelir elbet ama dil ve hayat arasındaki ilişkinin birebir ölçeğinde seyrettiği düşünülürse, şikayet, şikayet ettiklerimizin dilinden önce hayatından başlamalı. Üstelik yaşadıkları hayattan değil yaşatıldıkları hayattan.

Size gönderdiğim “Kürsüden Akademik Sohbetler” üst başlıklı “Aydınlar Geçidi” isimli cami eksenli kitap çalışmamızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu mevzuda bir kritiğinizi alabilir miyiz? Cami kürsüsü ile Üniversite kürsüsü arasında ne gibi farklar gözlemlemektesiniz ?

Hakikat birdir, ona giden yollar ise birden fazla. Yaratıldığı günden bu yana insanı meşgul eden sorular var. Çoğu “Ne” ile başlayan birkaç kadim soru. Neyiz, nereye, nereden, neden, nasıl, NE… .??? Sanat, din, bilim, düşünce. Kendilerini bu soruların cevabını vermeye ya da verilmiş sorulara göre toplumsal ve bireysel hayatı tanzim etmeye hasrederler. Yolları, malzemeleri, yöntemleri farklıdır ama mutlak hakikat hakkında bilgidir esas olan. Bu anlamda, mutlak doğru varsa kürsü/ler arasında fark yoktur ve olmamalıdır. İstese de olamaz zaten. Herkes gerçeği söyler çünkü aradaki fark bir vasıta ve malzeme farkıdır. Bu anlamda kürsüler arasında fark görmüyor, çalışmanızı, bana Akif’i hatırlatan düşüncenizi beğeniyle karşılıyor ve kutluyorum.

Nazan Bekiroğlu bundan sonra hangi eserler, hangi çalışmalar, hangi açılımlar ile meşgul olmakta? Okuyucularımıza verebileceğimiz ne gibi müjdeleriniz bulunmaktadır ?

Şu sıralarda bahse değer bir şey yok. Yedi yıl bereket yedi yıl kıtlık. Rüya gerçek olur inşaallah.

Rahime Sezgin ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Duygu; Aşk (Orijinal söyleşi)”, Zaman 2

Zaman 2

Rahime Sezgin

Günümüzde Timaş’ın projesi kapsamında doğu aşk klasiklerinin gündeme gelmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Geleneğe ait eserlerin gündeme getirilmesi bence kültürel anlamda hayatî bir meseledir. Artık gelenek içinde yaşamadığımız ancak kolektif bir kültürel bilinçaltında geleneğin izdüşmelerini taşıdığımız/taşımamız gereken şu zamanda geleneğin devamı sayılabilecek çalışmaları teşvik eden projeler. Yani yeniden yazmaklar. Zor ve tehlikeli. Ama zaruri.

Timaş’ın yapmak istediği bana bu anlamda çok ciddi ve uyanık bir dikkatin nişanesi gibi geldi. Bu projenin her hikâyesi yazarlara ısmarlanırken onların hikâyeci kimliğiydi önemli olan. Bunun anlamı şu: Bizim sizden istediğimiz mevcut nüshaların devamı gibi görünen ama onlardan hiçbirinin tam anlamıyla aynı olmayan bir şey yazmanız. Yani mevcut zincire yeni bir halka eklemeniz. Yani kitap aynı ama ayna farklı. Bu, geleneğin temel yapısı zaten. Yıllardan beri gelenekle irtibatlanmak olarak tesbit ettiğimiz geçerli formülün hayata geçirilmesi hususunda ciddi ve somut bir teşebbüs.

Ve zannımca burada, hiç olmazsa kendi adıma, ihmal edilmemesi gereken, yazarın, durduğu yeri çok sağlam tesbit etmesidir. Yazar nerede duruyor? İkibinli yıllarda. Oradan bakıyor. Ama nereye bakıyor? Asırlar öncesine. Asırlar öncesinde ne var? Yuvarlana yuvarlana büyüyen bir kar topu var. Her asırda hem aynı hem farklı. Dolayısıyla Yûsuf ile Züleyha’ya bakan yazıcı karakterleri, vak’anın iskeletini, problemleri yerinde sabit tutmakla birlikte kendi bakışına bugünün tecrübelerini yüklemek zorunda. Kıymetleri, bugünün sorularına cevap verebilecek mahiyette dönüştürmeli. Ki klasik hikâyeler buna zaten elverişlidir. Çünkü bütün insanlığın ortak meselelerini taşırlar bünyelerinde. Züleyha’nın çıkmazı o kadar evrenseldir ki giysisinin modeli, içinde yaşadığı mekânın mimarisi, coğrafya, tarih basit bir ayrıntı olmaktan öte bir anlam taşımaz. Aslolan, o zamanlar ve mekânlar üstü meseleyi tesbit etmek ve aktarmak.

Neden Yûsuf ile Züleyha?

Benzer bir soruya verdiğim cevabı tekrarlamalıyım. Kitapların nasibi vardır bilirsiniz, yazarların da nasibi vardır. Bu kitap benim nasibim. Projeye son katılan yazarım sanıyorum, belki son ikiden biri. Gerçekten de geriye Yûsuf ile Züleyha kalmıştı, severek kabul ettim. Yazarların ruh iklimleri vardır, öyle bir zaman gelir ki Âdem’in ya da İbrahim’in hikâyesini yazabilecek kabiliyette hissedersiniz kendinizi, hiç olmadığı ve olamayacağı kadar. Kabiliyet sözcüğünü burada söz becerisi anlamında değil, ruhun kapılarının açılarak kalbin görme, fark etme ve anlamlandırma kabiliyetinin kıvama ermesi anlamında kullanıyorum. Her şey her zaman yazılmaz. Diğer yandan, Züleyha’nın bir hikâye kahramanı olarak işlenmeye son derece müsait, edebiyatçıların iyi bildiği bir tanımlamayla “boyutlu, değişken” bir karakter olmasının da kalemimi çağırdığını ifade etmeliyim. Doğrusu birkaç yıldır Züleyha’nın doğu hikâyesindeki kadın kahramanlar arasındaki aykırı konumunu düşünüyordum (ki bu da bir öğrencimin dikkatiyle olmuştu, bana doğu hikâyesindeki bütün kadın kahramanların edilgen olduğunu söylemişti ve ben de ona Züleyha hariç demiştim). Şimdi doğru, çünkü Züleyha edebiyattan değil, Kur’an’dan geliyor, ve o hayatın ta kendisi. Neticede, Yûsuf ile Züleyha, çok katmanda okunabilecek bir öyküydü. Bir aşk hikâyesi, tasavvufi anlamda bir büyüme hikâyesi, tarihsel bir hikâye… Bütün bunlar bir araya geldi. Seçme şansım olsaydı da yine onu seçerdim sanıyorum. Neticede ahsenü’l kasas, kıssaların en güzeli. Kayıtsız kalmak mümkün mü?

Doğu aşkı ile batı aşkının karşılaştırılması.

Şimdi bakın temelde doğu aşkı ile batı aşkı birbirinden çok farklı şeyler değil. Eflatun’un anlattığı aşk ile İbn Hazm’ın anlattığı aşk çok farklı değil. Tıpkı doğu ölümü ve batı ölümünün birbirinden farklı şeyler olmadığı gibi. Bu yüzden hemen başına evrensel sözcüğünü iliştiriveririz aşkın, ölümün, anneliğin. Yani bu duygular ortaktır. Ortak olmayan kültürdür. Kültür nedir, kültür o duygunun, o ham maddenin işlenme tarzıdır, ve bu tarzın yüzyıllar içinde artık üst üste biriken tabakalar halinde bir tür kalıba dönüşmesidir. Dolayısıyla bizim doğu aşkı zannettiğimiz şey doğulu şairin, yazarın aşkı anlatırken kendi kendisine biçtiği manevra alanının sınırlarından ibarettir. Ve böylece aşk değilse de aşkın dile getirilmesi fark kazanmaya başlar. Ama bu belki aşkın mahiyetindeki bir değişim sürecinin de başlangıcıdır. Yani biz, hepimiz aşkı onu anlatanlardan dinleye dinleye öğreniriz. Onun mahiyetini böyle çözeriz, ve öyle yaşamak isteriz. Huzur’da beni çok düşündüren sahnelerden biri Mümtaz’ın, kültürel bir sağanak altında ıslanan kendi aşkı ile çok sade, belki hayatında bir kitap okuduğu bile şüpheli bir kayıkçının da kendine göre duyduğu aşkı mukayese ettiği sahnedir. Yani Mümtaz’ınki aşk da kayıkçınınki değil mi? O da aşk. Bence fark doğu aşkı batı aşkı arasında değil, doğu kültürü ile batı kültürünün onu dile getiriş biçiminde. Batı aşkı olarak tanıdığım ne? Batı romanında şiirinde işlenen aşklar değil mi? Bana doğu aşkı olarak ulaşan da Divan şiirinden gelen aşk değil mi?

Yûsuf ile Züleyha’nın Kur’an’daki bir kıssa olması…

Yûsuf ile Züleyha, Kur’an menşeli olarak doğu edebiyatlarında, Tevrat menşeli olarak da batı edebiyatında defalarca işlenmiştir. Tevrat ona karşı acımasız ve şefkatsizdir. Kur’an’da ise Züleyha, adı açıkça zikredilmeyen, kendisinden “kadın”, “o” gibi isim ya da zamirlerle söz edilen, Yûsuf’un zindandan çıkışından sonra görüntüye alınmayan, ve akıbeti bildirilmeyen bir karakterdir. Böyle olduğu halde, mesnevi şairi Züleyha’da bir büyüme ve arınma süreci tesbit etmeyi tercih etmiştir asırlar boyunca. Çünkü aralarında büyük âlimlerin de bulunduğu bazı müfessirler Kur’an’daki Yûsuf süresinin, tevhid dinine mensubiyet bilinci ifade eden 52. ve 53. ayetlerini Züleyha’ya atfetmişlerdir. Eğer böyleyse, Züleyha’nın yolculuğunda tam bir arınma ve bulma anlamına gelir bu. Sanıyorum, Kur’an’ın “kadın”a, bu tefsirlere müsait bir şefkat kapısını açık bırakmış olması, mesnevi şairinin çizdiği olumlu Züleyha portresinin ana ivmesini teşkil eder. Rivayet Yûsuf ile Züleyha’yı evlendirir, tefsir bunu “rivayet kaydıyla” aktarır, mesnevi şairi severek işler. Demek oluyor ki biri Kur’an’da, diğeri mesnevide (ve rivayette) iki Züleyha var ve fakat bu iki Züleyha birbirini nakzeden değil, biri diğerinin bıraktığı yerden ve onun verdiği mesajla devam eden, şair muhayyilesinde genişleyen iki Züleyha. Neticede ben de onun bir peygamber zevcesi olacak liyakatte yaratılmış ve zor yazgısından selâmetle sıyrılmış Hz. Züleyha olduğuna inanarak yazdım.

Türk Edebiyatı (Genel)

TÜRK EDEBİYATI

1-Nazan Bekiroğlu’nun edebiyat serüvenini, yazıya başlayış serencamını kendisinden dinleyebilir miyiz?

1-Anlatacak fazla şey yok aslında. Görünürdeki hayatıyla; suyun kıyısına kurulmuş bulutu, yağmuru, denizi, dalgası, ufku bol bir kentte 1957 yılında dünyaya gelmiş, yaşadığı ömrün neredeyse tümünü aynı kentte geçirmiş, romanlar ve kadın edipler üzerine çalışmış bir Yeni Türk Edebiyatı doçentiyim. Fakat şu söyleşi manzumesinde beni size muhatap kılan başka bir serencamdan söz etmem gerekiyorsa eğer: Daha küçücük yaşlarda, yazmak için yaratıldığını, yazıdan başka bir şey yapamayacağını fark etmiş ve kendisini geleceğe bu ihtiyaç doğrultusunda biriktirmiş bilinçli ve bahtlı yazarlardan değilim ben. Ancak yazı hayatında beni müstahak kılan bir şey varsa o da bilinçsiz arayışımın alabildiğine bilinçli sancısıydı. Arayış ama neyi ve nasıl? Aradığının ne olduğunu bile bilmeyenin bulmaktan söz etmesi abes elbet. Hatırladığım, dışımdaki kainatla irtibat kurabilme ihtiyacının can acıtıcılığı. Bu işte, bu gerçekten çok erkendi. Yıldızlara akıp da “iyi ama şimdi ne olacak”, bunu bilmemenin sancısı. “Karanlığı delen yıldız”ı gösteren yok, varsa da gözleriniz yetersiz. Resimde aradım bir ara aradığımı. Oysa ne kötü seçimdi, edebiyat tahsil etmişken, resim tahsil etmemişken. Resim elbette yetmedi çünkü yetmezlik bendendi. Sonra nihayet yazı geldi. Kendimi yazı ile daha rahat ifade edebildiğimi fark ettim. Yazı ama bu defa da hangi kanaldan ve nereye kadar? Bunun hesabını hiç yapmadım. Sadece içimdeki -ne ise-onu tanıyayım, ona dokunayım, onu görünür kılayım ve biraz soluk alayım, paniğim buydu. Bir problem vardı ama neydi? Alt kat komşum üst kat komşum, öğretmenler odasındaki matematik hatta edebiyat öğretmeniyle konuşamadığım, konuşmaya kalkıştığımda yadırgandığım şeyler. Yemek örgü tarifleri, KDV fişleri, akşamki maç sohbetleri, boğuluyordum. Belki yıllar sonra ben artık olgun bir kadın/yolun ortasında bir akademisyen/yolun başında bir yazar iken (aslında bunlardan sadece biriyken, diğerlerine sadece gölge düşürürken) Nigar hanımın günlüklerini bu yüzden bu kadar iyi anladım. Sonra öğretim görevlisi olarak eğitim fakültesine geçtim. Bu işi hep beni kurtaran bir değişim olarak milatladım hayatımda. Ve çok sorulan sorudur, nasıl bağdaştırıyorsunuz diye, bağdaştırmadım, böyle bir kompleks oluşturmadım, akademisyenliğim bana akademik disiplin ve yerleşik bir beğeninin boğucu bağlarından ziyade, ki onları bertaraf etmek zannedildiği kadar zor değildir, üniversite serazatlığını yakaladığım sınıf olarak geldi. Odamdan çok sınıftaydım daima. Ve öğrettiğimden çok öğrendim. Öğrencilerimin, üzerimde hakkı büyüktür. Belki bu yüzden akademisyenliğe bağlandığım nokta bende çelişki değil de rahatlama oluşturdu. Akademisyenliğime ve bunun bana sağladığı imkanlara çok şey borçluyum. Yazar filan olduğum için değil öğretim elemanı olduğumdan olacak o sıralarda Dolunay dergilerinden gönderiliyordu bana. Bahaeddin Karakoç’un dergisi, bilirsiniz. Diyebilirim ki yayımlanması için değil de bölüşmek için yazılarımdan birini, belki birkaçıydı, Bahaeddin Bey’e gönderdim. O, gençlere duyduğu inanılmaz güvenle yayımladı ve teşvik etti. Hiç yayımlamayı düşünmediğim hikayeler yazdım, şiirle kendimi ifadeye çalıştım, şimdi çok gülüyor ve bucak bucak saklıyorum şiirlerimi. Sonra Türk Edebiyatı ve ardından Dergah macerası. Sonra Mustafa Kutlu’nun tam zamanında ama tam zamanında uyarısı: “Şiiriniz oluşmakta olan hikayenize zarar veriyor, bırakın”. Elbette. Çok da iyi oldu. Ama şiire yaslanan bir nesir doğdu. Neticede şiirin sanatların sultanı olduğuna inanan, şiirle uzaktan muaşakaya razı olur ve onu evine gizlice buyur eder. Hikayemdeki şiirin iç yüzü bu işte. Neticede geç olsa da bana verilen dilin ne olduğunu fark ettim. Uzun zaman kitaba direndim. Sonra Nun Masalları geldi. Ardından da Şair Nigar Hanım, Halide Edip Adıvar, Mor Mürekkep ve Yusuf ile Züleyha .

2-Şair Nigar Hanım sanırım doçentlik teziniz. Daha sonra Halide Edip Adıvar’ı yazdınız. Edebiyatımızın bu ilk hanım şair ve yazarını özelliklerini tercih ettiniz. Geçmişteki hanım edebiyatçılarımız hakkındaki önemli araştırmaların yetersiz olduğuna inanıyor musunuz?

2-Doğru, Şair Nigar Hanım doçentlik tezim. Halide Edip de doktoram. (Küçük bir başvuru kitabı olarak piyasaya çıkmış bulunan Halide EdipAdıvar kitabını bir başvuru kitabı olmaktan öte anlamlandırmıyor ve Halide Ediple ilişkimi yayımlanmamış bir doktora tezi olan teknik çalışmayla sınırlı tutmayı yeğliyorum). Fakat doktora disiplininde beni terbiye eden, bir monografi mevzuu olarak Halide Edip değildi. Onun romanları üzerine çok teknik bir çalışma yapmıştım. Yirmi bir romanın temel yapısını ve roman unsurlarını bıkmadan usanmadan gözden geçiriyorsunuz teker teker ve bu tamamen eş zamanlı bir çalışma. Yani eser kendi içinde bütünlüğü kurulmuş bir yapı olarak ilgilendiriyor sizi. Halide Edib’in II. Abdülhmit ya da Cumhuriyet döneminde yaşamışlığı kadar bir kadın olması da sizi ilgilendirmiyor. Art zamanlılıktan bilinçle mahrum bırakılmış böyle bir çalışma sizi bir kadın yazar üzerinde çalıştığınızı unutma raddesine çok kolay getirebiliyor. Diyebilirim ki bir kadın edip üzerine çalışıyor olmayı bilmenin bilincini ancak Nigar Hanımda ve onun getirisi olan yan araştırmalarda yaşadım. Sorunuzun ikinci kısmına gelince; bir akademisyen ve/veya bir edebiyat ilgilisi olarak baktığımda sadece kadın edipler değil tümüyle edebiyatımız üzerindeki araştırmaların eksikliğini fark edenlerdenim.(Kadın ediplerden bir kısmı üzerine önemli araştırmalar yapıldı fakat bunların dışında kalan ve araştırılması gereken pek çok isim ve alan var). Kadın edipler üzerine yapılacak araştırmanın tek başına bir anlam ifade etmeyeceğinin de bilinmesi gerek. Edebiyat tarihinin yazılamadığı, biriktirenin dağıtmadığı, eleştiri geleneğinin oturmadığı oluşmadığı, asıllar olmadığı için sahtelerin yer kapladığı yerde neyin tamlığı ile teselli bulabiliriz ki?

3-Hikayelerinizi geç de olsa Nun Masalları ismiyle kitaplaştırdınız. Bu hikayelerde geçmişin güzelliklerini bir demet halinde bugünün insanına uzatıyorsunuz. Hikayelerinizin ana ekseni sevgi. Bugünün insanına sevgiyi aşkı anlatmak zor mu? Anlaşılmamak korkusu hiç sardı mı içinizi?

3-İlgimin, salt geçmişin güzelliklerini günümüz insanlarına göstermek kadar sade olmadığını açık kalplilikle ifade edeyim. Geçmişin güzellikleri beni zannedildiği kadar tek başına ilgilendirmiyor aslında. Cazibesine kapıldığım şey, nostalji edebiyatı ya da “ah Osmanlı” gibi durmasın. Okuyucu yazdıklarımda geçmişin güzelliğini görüyorsa, bir katmanında bunu da taşıdığındandır diyelim ama ben en fazla dünün, bugünün ve yarının da üzerinde duranın ne olduğunu merak ediyorum. Ana eksenin aşk olması bir bakıma bunun getirisi. Çünkü aşk dünü, bugünü ve yarını birbirine bağladığı gibi onu anlamların da üzerinde olana bağlayan sayılı birkaç müşterekten biri. Varlığın sağaltılma alanı. Evrenin özetine müsait bir suhuf. Öyle ki dramatik yapıları aşk ekseninde işlevsel kılınan bu kahramanların muhayyileleri, bilinçleri ve tecrübeleri kendi zamanlarının sınırları içinde haps olunmuş değil. Bizi biz yapan, bilinç katmanlarımızın taşıdığı kronolojik tecrübedir. Ben bir yirminci asırlıysam Alp Er Tunga’dan Descartes’e, Kanuni’den Edison’a, bütün bir geçmişin tecrübesiyle yüklüyüm. Benim muhayyilemin sınırları, gizli ya da aşikar, ben farkında olayım ya da olmayayım, bunlardan örülmüştür. Hayata bakışımı bir on altıncı asırlının hayata bakışından ayıran budur. Ve benim hayata bakışımdan da bir yirmi dördüncü asırlının hayata bakışını, benzer şeyler ayıracaktır. O zaman muhayyilesi yaşadığı zamanın dört beş asır sonrasının insanlarında görülebilecek problemler, meraklar, ilgiler, çözümler ya da çözümsüzlüklerle örülü kahramanlar sadece geçmişin kahramanları olamazlar. Onları geçmişin kahramanları olarak görmektense geçmişe, düne ve bugüne eşit mesafede duran ama geçmiş zaman elbiseleri giymiş kahramanlar olarak görmeyi yeğliyorum.

Anlaşılamamak? Bu günün insanına sevgiyi, onun öznel düzlemde bir tezahürü, türevi olan aşkı anlatmak? Ben de bugünün insanıyken. Bu pek zora benzemiyor. Belki en fazla anlaştığımız yer orası. Hayat cömert ve ben konuşkanım. Ama sadece o kadar. Sadece o kadar, diyorum çünkü üzerine giydirilen elbise aşkı maruf kılıyor ve aşk o kadarla kalıyor. Oysa hikaye daha yeni başlıyor. Ve anlaşılamamak da işte burada başlıyor. Bu kadar anlaşılmazlığından şikayet edilip de bu kadar anlaşılan bir yazıcı, nasıl olup da böyle oluyor, bunu da ben anlamıyorum. Korkuya gelince. Hayır. Anlaşılamamaktan korkum filan olmadı. Korksam yazmazdım. Bedeli hayat olan yazının anlaşılabilirliği ya da anlaşılmazlığı beni çok da fazla ilgilendirmiyor. Yazan, neticelerini göze almak zorunda. Okuyucu yazarını seçtiği gibi yazar da okuyucusunu seçer. Bir kişi anlasın yeter. Diğerlerini gözen çıkardığım anlamına gelmese de böyle bu.

4-Bir konuşmanızda ben seçimimi kalpten yana koyuyorum diyorsunuz. Kalpten kastınız nedir, biraz açar mısınız?

4-İnsan olarak tarihçemizi hem düşey ve hem de yatay olarak bölüyor kalp ve akıl, ruh ve beden. Akıllı olmakla değilse de akılcı olmakla övünmekten yana değilim ve şimdilik kendisiyle irtibat kurmak istediğim mutlak hakikatle aramdaki ilişkiyi aklın değilse de akılcılığın düzenleyemeyeceğini bizzat o disiplinin kendisinden öğrenmiş bulunuyorum. Hakikatin ve mananın kapılarının sadece pozitif bilgilerle açılmadığını öğreneli ise daha da çok oldu.Kendisiyle irtibat kurmaya çalıştığım hakikatle aramdaki en kuvvetli bağ olduğu gibi bana ait sınırsız özgürlüğü sağlayan şey de kalp. Neticede bütün bunları yazdı yazıcı, bunu kalp hissetti bunu kalem yazdı, benim hikayem bu kadar. Mektubat-ı Geylani’de deniyor ya, “kalp sensin, ama sen nesin”. Sanırım gerçek bilgiye giden yol benliği bilmekten geçiyor o da kalbi işaret ediyor. Kalp ne kadar yorgun olsa da.

5-Kitaplaştırdığınız Mor Mürekkep yazıları bir köşe yazısı olmaktan ziyade birer deneme. Hikayeden yorulduğunuzda denemeye mi sığınıyorsunuz. Denemenin neredeyse edebiyatçı ile okuyucu arasında en sağlam diyaloglardan birinin kurulmasına vasıta olduğu gözleniyor. Denemenin gücü nereden geliyor sizce?

5-Makale fazla ciddi ve resmi. Hikaye fazla kurgusal (Yine de bu cümle benim kendi adıma doğru adresin hikaye olduğunu gerçeğini değiştirmesin). Kurgudan yorulan/bıkan/ya da selametle çıkan, azade yazmalara kaçmak istiyor. Peçesiz, tereddütsüz. Bunun adı deneme. Okuyucu nezdinden baktığımızda, yazının asli parçası olarak görülen (öyle mi acaba?) yazara talip olan okuyucunun, hikayede sarf edeceğinden daha az gayretle yazıcıya ulaşmak için çalacağı kapı deneme. Sabırsız okuyucu hikayeden çok denemeye talip. Deneme yazıcıyla okuyucuyu vasıtasız, perdesiz bir araya getiriyor. Fakat türler arasındaki sınırların epeyce bulanıklaştığı böyle bir edebiyat dönemecinde deneme ile hikaye arasındaki farkın söz gelimi makale ile hikaye arasındaki kadar derin olmadığının da farkındayım. Bilhassa taklide (mimesise) değil de tecride (soyutlamaya) dayalı bir hikaye anlayışı taşıyan yazıcı bizi denemeye benzer hikayeler dahası hikayeye benzer denemelerle karşı karşıya getirmekten imtina etmez. Ama aslolan hikayeyse, yazıcı, denemeyi hikaye için var olduğu müddetçe muteber tutar. Kaleminin temrini, kalbinin temrini denemedir.

6-Yusuf ile Züleyha isimli eseriniz geniş yankılar uyandırıyor. Bir peygamber kıssasından yola çıkarak yaşanan bu hikaye aşkın nihai noktasına işaret ediyor. Halk edebiyatımızın en yaygın metinleri olan Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber, Leyla ile Mecnun gibi ölümsüz aşk hikayelerine de günümüz insanının büyük iştiyakı gözleniyor. Bu hasret aşkın bu gün deforme edilmesinden mi kaynaklanıyor?

6- Aşkın deforme edildiğine inanmıyorum, desem fazla iyimser mi görünürüm acaba? Fakat bu konuda iyimserim. Aşk ise, deforme olmaz, deforme zannedilen şey bir tanı eksikliğinin işaretidir. Aşkın, güzelliğin ve iyiliğin kaynağı tek ve mutlaktır çünkü. Kalp bunu taşır ve yansıtır. Aşk değil kalptir deforme olan. Bu yüzden kalbin aynasının parlatılması ve cilalanması gerekir ki kalp aldığı ışığı iyi yansıtsın. Fakat diğer yandan kalp sezer ve özler. Ne olduğunu bile bilmediğini. Çünkü ezelde verdiği sözü fark etmese de hatırlamak ister. Öyleyse kalbin onarılması gerek. Geleneksel aşk hikayelerine günümüz insanının ilgi göstermesi hasara uğramış kalplerdeki arayışın görüntüsü. Ki hasar bireysel hasar olmaktan ziyade kolektif bir hasar. Çağın yaralı ruhu. Ama uzak bir hatıra var. Kalp arıyor.

7-Siz aynı zamanda üniversite öğretim üyesi ve roman uzmanısınız. Türk romanını bütün olarak ele aldığınızda bu gün geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?

7-Bu hususta fazla iyimser değilim. Türk romanının bugün geldiği durakta eğer birkaç münferit başarı varsa, ki bunların da bir kısmı popüler çarkın öne çıkardığı başarılı gibi gösterilen romanlardır, ya da arenada siyasi kıymetiyle yer tutan eserlerdir, nihayet bir kısmı ise gerçekten münferit ve münzevi başarılardır, bunların tek başına, bir Türk romanını var kılmaya yetmediğini görmek mümkün. Bir roman geleneği birbirinden en uzak gibi görünen örnekleri arasında dahi ortak bir ruhu terennüm eden ve ne kadar farklı da olsa aynı dünyadan soluk alıp vermiş, aynı kolektif bilinç katmanlarından geçmiş yazarların var ettiği romandır. Bunun arkasında da roman adına bir geçmişin, evrimin, geleneğin yer tutmuş olması gerekir. Biri devrimci biri değil, ama Rus romanı dünyaya Rus romanı gibi bakar. Bizde olmayan bu. Çok kısa zamanda bir şey olmayacağı kesin. Bir müddet daha popüler köpükler ya da münferit ve münzevi başarılarla yetinmek zorundayız. Karanlık gökte yapayalnız parıldayan birkaç ışık.

8-Çok sorulan bir sualimi yöneltsem kızmaz mısınız? Bir uzman olarak Türk romanının kilometre taşları… Veya kesinkes okunması gereken Türk romancıları… Bu soruyu en iyi Türk romanları hangileridir diye değiştirebiliriz. (Suale cevap ihtiyaridir ama verilirse memnuniyeti muciptir).

8-“En iyi Türk romanları hangileri” sorusuyla “Okunması gereken Türk romanları” sorusunu değiştirmeyelim isterseniz. Edebiyata merbut birisinin en iyilerinden olmasa da mutlaka okumuş olması gereken romanlar vardır. İnanıyorum ki her yazıcı Türk romanının evrimini kendi içinde idrak etmek zorunda. Klasik eğilimleri kendi tecrübesinde tanımayanın romantik bilgiye erişmesine imkan yok. Romantik eğilimleri tecrübe etmeyen de realist bilgiye ulaşamaz. Ve bu böyle süre gider. Edebiyat tarihi her yazıcının içinde bir kez daha kurulur. Tanzimat’tan başlayarak 60’lara kadar gelelim. Namık Kemal, İntibah ilk roman. Ekrem, Araba Sevdası; Sezai, Sergüzeşt, Küçük Şeyler (hikayeyi de katalım). Sonra Servet-i Fünun. Halit Ziya, Aşk-ı Memnu, Mai ve Siyah; Mehmet Rauf, Eylül. Sonra Ömer Seyfeddin’in hikayeleri. Refik Halid, Memleket Hikayeleri, Gurbet Hikayeleri. Sonra Halide Edip, Handan, Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek. Reşat Nuri, Çalıkuşu. Yakup Kadri, Yaban, Kiralık Konak. Sait Faik’in hikayeleri. Memduh Şevket Esendal’ın hikayeleri. Sabahaddin Ali, hikayeleri, Kuyucaklı Yusuf. Tanpınar, Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yaz Yağmuru, Abdullah efendinin Rüyaları. Peyami Safa, Yalnızız, Matmazel Noraliya, 9. Hariciye Koğuşu. Tarık Buğra, Küçük Ağa, İbiş’in Rüyası. Kemal Tahir, Devlet Ana. Tabii bunun fakültelerde az çok Türk romanının kronolojisini kavratmak için izlediğimiz ve 1960’lara kadar ancak gelebilen sade bir müfredat olduğunu ilave edeyim. ‘70 sonrası farklı bir hikaye.

En iyileri sorusuna gelince. Bizde Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yalnızız ve Devlet Ana estetik romanın kilometre taşları olarak görülebilir. Sinekli Bakkal ilginç ve renklidir. Bu liste az çok değişik sıralama, ilave ya da çıkartmalarla elbette yeniden tanzim edilebilir. Benim seçtiklerime gelince: Sinekli Bakkal, 9. Hariciye Koğuşu, Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü

9-Üniversitede hocalık, sanatkarlık ve köşe yazarlığı. Hikaye ve denemeleri bir arada tutsak ile bir sanat karın serazatlığı ile birilim adamının ciddiliği, disiplini ara sıra çakışmıyor mu? Tanpınar gibi ikisini el ele yürütmek mümkün mü? Sanatkarlık ve alimlik atbaşı çok uyumlu gidiyor mu?

9-((bu soruyu ilk sorunun içinde büyük ölçüde cevaplamıştım. Bu bakımdan tekrar cevaplamıyorum, çıkaralım).

10-Nazan Bekiroğlu’nun yazdıkları ve yazacakları… Tezgahında şu an dokunanlar.

10-Fazla bir şey yok. Uzun süre geniş çaplı bir şey yazabileceğimi zannetmiyorum.

Timaş Sanal Sohbet (genel)

Çocukluğunuz nerde geçti bize biraz anlatır mısınız?

Çocukluğum Trabzon’da geçti. Bilinçaltında bir şehzade sancağı yatar onun. Yağmuru, bulutu, denizi bol bir kent. Hep de orada yaşadım. Çocukluk yıllarım su kıyısında kurulmuş bu kentin tahribata maruz kalmaya başladığı fakat yine de ele gelir pitoreskin mevcut kaldığı yılların bir kısmını içerir. İlk altı yaşım özellikle. Sözgelimi denizin doldurulmasıyla elde edilen ve kumsal/yalı görüntüsünü yok ederek kentin dokusundan geçen sahil yolu benim kentimin tarihçesini de ikiye böler. Bunları o zaman hissedemezdim ancak şimdi fotoğraflara bakınca. Nasıl bir çocukluk? Epey yalnız bir çocukluk. İlk altı yaşım boyunca çok odalı, çok bahçeli, müstakil bir evde yaşadık. Annem titizdi. Türkçe’m bozulmasın diye sokağa, diğer çocukların arasına asla bırakmazdı. En ufak bir telaffuz hatası anında uyarılırdı. Mahalli kültürü en yoğun alabileceğim alan olan dil böylece tıkanınca, mahalli kültür kanalı da bende tıkanmış oldu. Yalnızdım, çok. Evde büyük bir kütüphane vardı. Sonra tahmin edebileceğiniz kalıplar işte: Babasının kütüphanesi. Uyumluydum. Bir anne ve babayı, öğretmenlerini mutlu edebilecek çocuklardan biriydim sanırım. Ciddi ciddi çalışkan filandım da. Yani o uslu sevimli kız çocukları vardır ya öyle işte. Uyumlu ve muti kılınmış çocukluğumun, daha sonra içine düşeceğim yüksek gerilim ve uyumsuzluk hattında kuvvetli bir etkisi olduğunu zannediyorum.

Çocukluğunuzda hayal kurmayı severmiydiniz veya ne kadar hayal kurardınız?

Hayalperestin tanımı içsel serüvenlerin hariçteki dünya ile ilişkileri ihlali anlamına geliyorsa, hayır bu anlamda tipik hayalperest değildim. Belki benim asıl acım dış dünya ile ilişkilerimin sağlığının bozulmasına izin vermeyecek kadar da mantıklı ve realist bir yanımın varlığı idi, kim bilir. Hiçbir zaman hayallere dalıp da ocaktaki yemeğin ateşini söndürmeyi unutmadım örneğin, sınavlarımı ihmal etmedim, okula geç kalmadım, evin yolunu şaşırmadım. Böyle şeyler. Fakat şimdi buradan bakınca haricî âlem üzerinde aşırı bir hassasiyet ve dikkat sahibi olmuş olduğumu fark edebiliyorum. Dokunma duygusunun yüksekliği (hala dokunmak benim için önemlidir, bir şeyi dokunmadan tam anlamıyla kavradığımı düşünemem), temaşa arzusunun had safhada seyri, gündelik maceraya değilse de eşyanın mahiyetine dair meraklar filan. Öyle şeyler işte. Dışta başlayıp içte süren bir hayalim vardı galiba. İçte başlayıp içte bitmezdi.

Geçmişe dönüp baktığınızda çocukluğunuzda sizi olumlu veya olumsuz yönde etkileyen bir hatıra canlanıyor mu?

Tabii. İlk altı yaşımı geçirdiğim çok odalı çok bahçeli bir evin armağan ettiği sosyal ve içsel yaşam renginin daracık bir daireye geçişle uğradığı sekte. O zamanlar çocuktum, bu geçişin içerdiği yoğun imgesel anlamı çözebilmiş değildim fakat bu gün bu değişimin içsel serüvenimde önemli bir anlam taşıdığını görüyorum. Ve o evden daracık balkonu olan bir daireye geçerken köpeğimizin birilerine verilmek mecburiyetinde kalmış olması, o hayvancığın götürülürkenki ağlamaları filan. Ki minicik bir sokak köpeğiydi, gelip kendi özgür kararı ile bizim evimize iltica etmişti ve bir kış sabahı beş yaşındaki bir çocuğa verilebilecek en büyük armağan, karların arasında kaybolacak kadar küçük bir köpek yavrusunun bahçedeki varlığı idi. Sonra ölüm var. Babamın ölümü, on dört yaşındaydım. Bütün aileye yüklenen acıları tek başıma taşımaya niyetlenirdim. Birilerinin yerine kefaret olarak. Niye böyle yapardım bunu da bilmiyorum ya. Aslında bütün çocukların yaşadığı türden acılar.

Çocukluğunuzun şimdiki konumuzda bir etkisi oldumu?

Elbette! Toprağa düşen bir tohumun uyku döneminde içerdiği bütün anlamların daha sonra açığa çıkması gibi çocukluk bütün insanların yaşayacaklarını kodlayan bir çekirdektir. Herkes için de bu böyledir benim için de böyledir.

Bir yazar olarak günlük yaşantınız nasıl geçer, herşeyi yazmak mantığı ile mi görürsünüz gündelik isteklerinizin ne kadarı gerçekleşir yani herşeyiniz bir programa mı bağlı?

Evren karşısında geliştirilmiş özel ve öznel bir algı tarzının sahibidir yazar bütün sanatkarlar gibi. Fakat bu algı tarzını her an uhdesinde taşısa da, her an yazar değildir bir yazar. Yazdığımız zamanlarla yazmadığımız zamanlar arasında bariz bir benlik farkı vardır. Yazının içine düştüğüm zaman her şeyi, en ilgisiz gibi görünen bir şeyi bile dönüştürerek algılayan bir bilinç ve his düzleminde seyrederim. Yazının koridorudur bu ve onun içinden geçerken her şey koridorun duvarlarındaki aynalarda görüntü verir. Ve ancak yazarına malum o kadar çok ayrıntı, başladığı yerden o kadar çok uzakta bir yere düşerek görüntüye dönüşür ki buna yazar da şaşa kalır. Programlı değilim, asla. Gündelik işlerim arasında programı en geçerli olan her halde saatleri belirli ve zorunlu olan derslerim.

Ileriye yönelik olarak düşündüğünüz projeler var mı?

İleriye yönelik proje yapmam, yapsam da uyamam. Kaderiyeci yanım baskın, tedbiri terk etmemekle birlikte. Uzun vadeli hayallerim yok. Fakat öyle görünüyor ki bundan sonraki hayatım, ne kaldıysa, daima yazıyla iç içe geçecek.

Bir yazar olarak en çok beğendiğiniz ve okuduğunuz yazarlar kimler?

Ben Dostoyevski hayranıyım. Bunu daha genişleterek tümüyle Rus edebiyatına teşmil kılabilirim. Tolstoy, Puşkin, Gogol, Turgeniev gibi dev isimlerden başlayarak Rus romanındaki beşerî azamet karşısında soluk kesici bir duyguya kapılıyorum. Bunun nedenini çok düşündüm, doğrudur, “edebi kısmetin kumaşı dağıtılırken Rusların payına roman düşmüştür” ama Fransız romanı karşısında aynı heyecanı almamamın nedeni nedir? Öyle hissediyorum ki bidayetten beri bir Türk romanı olabilseydi Rus romanı gibi olurdu, bu tür bir sezgim ve bu yüzden kaçınılmaz bir cezbem var. Oscar Wilde’ın hikâyelerine çok özel bir irtibatım var. Bizden Divan şiirini seviyor Sezai Karakoç’u ciddiyetle önemsiyorum. Fakat ömrümün hiçbir döneminde hiçbir yazar nezdinde fanatik bir okuyucu olamadım. Okuyan biriyim ama iyi bir “okuyucu” değilim. Bir yazar için özlenesi okurlar vardır, onlardan değilim. Kaderim hiçbir yazının kaderinden geçmedi.

En son okuduğunuz kitap

En son okuduğum kitap diyemem, aynı anda pek çok kitabı okuyor ve bitiriyorum, bitirmeden bıraktıklarım da oluyor. Bu ara aynı eksen üzerinde yer alan kitaplar okuyorum. Necip Fazıl’ın Yeniçeri’sini yeniden okudum, Andre Raymond’un Yeniçerilerin Kahiresi’ni bitirdim dün, Mehmed Daniş Bey’in Yeniçeri Ocağının Kaldırılması üzerine Şamil Mutlu tarafından hazırlanan risalesini okudum. Aynı sırada İstanbul Ansiklopedisi’nin I. cildini gözden geçirdim. Ansiklopedi okumak çok hoş. Bir ansiklopedinin, örneğin Fındık Faresi’nden Faust’a, tüm bir F maddesini okuyup kalkabilirim.

Sinema ve tiyatroyla aranız nasıl? En son gittiğiniz film hangisi?

Bir zamanlar tiyatroyu seviyordum. Sık sorulan “Sinema mı tiyatro mu” sorusuna kendimce bir cevap de geliştirmiştim. Ön sıralarda oturduğunuz takdirde, diyordum, oyuncuların soluğunu ve sahnenin tozunu hissedebilirsiniz. Ve tiyatroda oynanan oyunun tekrarı yok. O her defasında farklı oyun, aynı gibi görünse de. İlk ve son kez gerçekleşen bir şeye tanık olmanın heyecanı çok fazla. Bu anlamda tercihim tiyatrodan yanaydı. Fakat özel tiyatrolar bir yana, devlet tiyatrolarının sahnelediği eserlerde dahi, hiç gerek yokken, metne adeta zorla sokuşturulmuş abartılı galiz, müstehcen ve küfür sözcüklerini birkaç kez çoluk çocuğumun yanında mideme yumruk yermiş gibi izlemek zorunda kaldıktan sonra bir daha tiyatroya gitmedim. En seçici olduğunuz oyunun içine dahi özellikle sokuşturulmuş küfür repliklerindeki arka plan taarruzu ve sığ seyirci çekme anlayışını (burada sığ sözcüğünü hem galiz sözün cazibesine koşan izleyici, hem de bu seyirciyi sahiplenerek fikrini iğfal eden ticarî ve ahlâkî anlayış için kullanıyorum) sezdikten sonra tiyatro aşkım yavaş yavaş soğudu. Devlet tiyatrolarının bir taşra kentinde öznel tarihçemdeki unutulmaz rolü, tiyatro sevgimi nefrete dönüştürmüş olmasıdır.Şimdi sanırım sinemayı daha çok seviyorum. Fakat teknik imkân ile bu kadar desteklenen bir alanı sanat olarak değerlendirmek ne kadar mümkün olabilir? Sinema genelinin sanat teorileriyle izahı çabalarına rağmen Titanic, Matrix gibi muhteşem teknik efektlere sahip filmler nereye kadar sanatın naif tanımıyla bağdaşabilir, bu hususta pek iyimser değilim. Ve bu efektleri On Emir, Ben Hur, Spartaküs gibi filmlerinin dönemine göre sinematografik sanat dilini ezen masum efektleriyle karıştırmamayı ve karşılaştırmamayı da yeğliyorum. Bu bakımdan modern teknolojinin desteğine yaslanan sinema filmleri karşısında hep metin okuyucu olarak davranmayı tercih ettim. Meğer ki siyah beyaz Türkân Şoraylı bir Çalıkuşu veya Potemkin Zırhlısı ya da Yağmurdan Sonraki Soluk Ayın Öyküleri gibi filmlerle karşılaşmayayım. En son gördüğüm kayda değer film Gladyatör.

Yemek yaparmısınız dünya genellemesini göz önünde bulundurursak hangi mutfak ilginizi çekiyor yani türk mutfağı, italyan mutfağı, doğu yemekleri gibi bir ayrımınız varmı?

Yemek yapıyorum tabii, ben anneyim. Yaptığım yemekler beğeniliyor da söz aramızda. Ama hayatının felsefesini mutfak üzerine inşa etmiş biri olduğum söylenemez. Yemek yaparken harcanan zamana acıdığım dahi düşünülebilir. Hal böyle olunca mutfakları pek de tanımıyorum. Fransız mutfağı ile İtalyan mutfağı arasındaki farkın ne olduğunu sorsanız her halde en fazla makarna türlerinin İtalyan mutfağından gelme olduğunu söyleyebilirim. Bir de o isimlerinin telaffuzları dahi aşk şiirlerine benzeyen yemekler, her halde Fransız mutfağındandır. Hiçbirini denemedim. Denemeye niyetim de yok. Siz bu soruyu sorduktan sonra, ben de çevreme sorarak sevdiğim yemeklerin Osmanlı mutfağından gelme olduğunu öğrendim.

Artık internetle iletişim çağı yaygınlaşmaya başladı, sizin internetle aranız nasıl?

Teknoloji karşısında iyimserim ve onunla aram iyi. İnternet ile de aramın iyi olduğu söylenebilir, klasik söylemin “bilinçli kullanım” şartını sahiplenmek kaydıyla. Oturduğunuz yerden Louvre’un galerilerini, ya da hiç görmediğiniz bir kenti gezmeniz güzel. Her ne kadar ilk zamanlar gazete ve dergileri internet üzerinden okumaya çalışırken yavaşlıktan, hat kopmalarından, geç sayfa açılmalarından bîhuzur olarak bilgisayarı kendi haline bırakıp en yakın gazete bayiine koşuyor ve gazete okumanın en pratik yolu olan yolu tercih ediyor idiysem de. Yine de arama motorlarından biriyle nilüfer resimlerine ulaşmak güzel. Fakat Türkiye’de gerekli veri tabanlarının internete yüklenmemiş olmasından müştekiyim. Türkiye’de internetin kullanıcıya sundukları genişse de henüz derin değil. Ben hala bir modem ve birkaç tuş teması ile Bayezid kütüphanesindeki ve diğer bütün kütüphanelerdeki. hatta kitapçılardaki kitapları okuyabileceğim bir internet hülyasındayım :))

TİMAŞ YAYINLARI

Aksiyon – 28 Eylül 2000 – Nihal Bengisu Karaca (Yusuf ile Züleyha)

Aşk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir…

Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)

NİHAL BENGİSU KARACA

Nazan Bekiroğlu Yusuf ve Züleyha’yı yeniden yazdı. Ne salt nübüvvete odaklanmış bir Yusuf hasebiyle, ne de tarihin büyük aşklarını kaleme alan masalsı bir cazibeyle… Dolayısıyla çölü aşan bir hikaye yazdı yazar, karakterlerin durmaksızın devindiği, aşkla beraber ve tıpkı aşk gibi, O’na yaklaşma nisbetinde ışıklandıkları bir hikaye. Beyazların ve grilerin, elde etme arzularının ve güzellik saplantılarının, adalet arayışlarının ve nedametlerin kol gezdiği, özde “Şark”, biçimde Şark’a yakın, yaklaşımda modern… Tenden çıkıp tin’e varan Züleyha’nın tutkusuna ve hüznüne hiç bu kadar yakından bakmamıştık; kardeşine gaddarlık eden Yehuda’ya hiç böyle bir merhamet duymamıştık… Yazar kendisinin de dahil olduğu bu serüvende zamanaşımına uğramayacak.

**Çölün aşka bahanesi var, diyorsunuz ve çölde başlıyor öykümüz. Romandan ve geleneksel bir anlatı şekli olan mesnevi’den nerede ayrılıyor bu yeni hikaye?

Yusuf ile Züleyha (ki tarihler milattan sonra iki bin), buna iki ucu açık bir metin diyelim. Çöl ile başlayıp çöl ile bitse de yine de hem evvele hem ahire irtibatlanmak isteyen bir metin. Çünkü onun yazıcısı, bir yandan bilincinin altındaki kültürel kodlanmayla geleneğe bağlı, diğer yandan da modern zamanları idrak etmiş. Yine hem N hem nûn olan bir yazıcı. Metnin bir ucuna mesnevi dersek öbür ucuna da roman dememiz gerekecek, ama hayır, bu metni romanla irtibatlı görmek niyetinde değilim. Beni asıl ilgilendiren mesnevi ile nerede irtibat kurduğu. Biçimsel ilgiyi fazla önemsemiyorum. Metnin geleneksel mesnevi biçimine bütün benzerliğine rağmen bunlar onun hayati manadaki belirleyicisi olamazlar. Zannımca bu metnin temel belirleyicisi kahramanlarının ve yazıcısının bilincinde taşınan dünyadır. Söylemek istediğim Yusuf, Züleyha, Yakup, Firavn… kendi yaşadıkları zamanın ve mekanın tahayyül ve bilinç düzeyindeki tecrübeye sıkışıp kalmış değiller. Dünyaya baktıkları göz ve bilinç bir yirminci asırlının sahip olabileceğine benziyor. O zaman? O zaman bence bu hikayeyi diğer mesnevilerden en fazla ayıran şey ortak bir vak’a akışı ve ortak bir karakter tablosu önüne, bilinç itibarıyle zamanından çok öne fırlamış kahramanların ve yazıcının ikame edilmiş olması. Doğru, çöl alışıldık duruşuyla bizi eski metne bağlar ama çölün imgesel tasarrufu bizi yeni bir bilinçten geçirir.

**Kötüyü kötü gösterme değil kötünün imgelem dünyasına kötülüğün içindeki “kuyuya” inme çabası var sanki. Bir “adalet” arzusu var ki, Eski Yunan’ın kahramanları onun için devlerle ve cinlerle çarpışırdı; Yusuf’un kardeşlerinin sahnede olduğu her an Şarkla garbın arasında farklı mitolojik bir gerilim yükleniyor, bu bir teknik mi, hikayenin yeniden yazılımında yüklenilen misyonun gereksinimi mi söz konusu olan?

Hem teknik ve evet hem de misyon. Kur’anî bir kıssayı, hem de kıssaların en güzelini, yazmaya kalkışan yazıcı bir anda kendisini azımsanamayacak bir sorumluluğun ağırlığı altında buluverir. Bu, onun için de epey kuvvetli bir terbiye demektir. Batı mitolojisiyle doğu kıssaları arasındaki temel yapılanma farklarına girmeyelim. Ama Müslüman şark mutlak kötüyü kabul etmez. Mutlak olan iyidir. Yanılgı vardır, eksiklik vardır, ışık alamama vardır. Bizim kötü zannettiğimiz bunlardır. Demeli ki bu hikayede kötülük dahi iyiliğin (ki iyilik mutlaktır, ışık mutlaktır) gösterilmesi için vardır ve kötülüğün kendinden menkul olmadığı kahraman sonunda iyi olmak zorundadır. Yine denebilir ki bu hikaye daha fazla kötülük kaldırmaz. Teknik yanına gelince. Bu konuda yazıcı kendi yazdığı hakkında çok fazla şey söylemesin. Ama bütün yazdıklarında mutlak kötünün olmadığını göstermek istedi. Bu salt iyimserlik değil. Sadece bütün çizdiği kahramanlar hep bir devinimi yüklendiler. Değiştiler değiştiler. Hep böyle oldu.

**Dahası (kötülük demişken), Yusuf ve Züleyha’da kötülüğü hayattan, kendinden, çölden ve aşktan menkul biri yok. Ne Yehuda, ne Firavn ne de Yusuf’a duydukları arzudan ellerini kesen kadınlar kötü; hatta bir masumiyet var , kadınlar “O iffetliydi ama biz de masumduk” diyorlar. Yusuf ve Yakup dışında beyaz yok, ama kara da yok, karekterler gri,bu onları oldukça komplike yapıyor; bir aşk masalı, bir mesnevi ve bir kutsal anlatı için ilginç korelasyon çıkıyor ortaya.

Tamam işte! Çünkü kötülük mutlak değil. Karanlık kimsenin kendisinden menkul değil. Mutlak olan ışıktır. Karanlığın, kötülüğün nedeni ışıktan uzak kalmışlık. Kimseyi başlangıçtaki kendi kötülüğünden dolayı itham edemezsiniz. Çünkü o ışıktan uzaktır. Onun sorumluluğu ışıkla arasındaki mesafeyi kısaltmakla yükümlü olduğu noktada başlar. Ancak çabasından sonra, bitişte hala kötüyse bundan sorumludur o. Yani alınan ezeli söz. Ben size dememiş miydim? A’raf 172 ile gerçek manada karşılaştığım gün hayatımın dönüm noktasını yaşadım, bütün sorular orada cevap buldu. Şimdi kimsenin kendiliğinden kötülük taşımadığı, herkesin bir nasiple ışığın o ya da bu mesafe ile yakınına ya da uzağına düştüğü yerde kimi mutlak kötü olarak çizeceksiniz? Yapacağınız (bir şark hikayesi yazıyorsanız tabii) hepsini ışığa yaklaşmak doğrultusunda arkadan iteklemeden ibaret.

**Yakup’un su katılmamış muhfazakâr iyiliği karşısında züleyha’nın deneyimle kaydettiği bir irtifa var.Züleyha fethedilmeyi bekleyen bir kale değil, yeniden doğmak için ölmeyi göze alan, bahanesi olmadan sevebilen bir kadın. Ateşten sükuneti, ölümden dirimi çıkarıyor da ,bunu nasıl biliyor en baştan? Yazgıyı yaşayanın ve rüyayı görenin; yaşam ve rüya tamamlanmadan bilebilmesi mümkün mü? “Züleyhanın gelecek zamanlara seslenmesi” yani?

Kahramanın kendi yazgısı hakkında zaman ve mekan sınırlarını aşan bilgiye sahip olması geleneksel metinler içinde yer tutmaz. Metin bu tavrıyla modernitenin ya da post modernitenin neresine oturtulur, onu edebiyatçılar düşünsün ama daha hikayenin başında zamanı ve mekanı yüzyıllar ölçeğinde aşarak ses veren bir Züleyha. Öyle büyüktür ki acısı Züleyha’nın, Yusuf uğrunda bir kadının kaybedebileceği en büyük şeyi, şerefli ismini öylesine kaybetmiş, ve diğer taraftan o kadar acılı bir yola da girmiştir ki, kendisini savunması yazıcının ağzından eksik kalır. Ve o savunmayı kendisi üstlenir, Züleyha’nın farklılığı bu bilinçte başlar.

**Mahir dalgıç, Züleyha’nın gülümsemesi gibi bölümler Yusuf Züleyha ve Yakup kanallarında akan hikayeye sinematoğrafik detaylar gibi eklemleniyorlar. Bunlar “yazıcı”nın anlatılamayan rüyasında yeniden bedenlenen figüranlar mı?

Bunlar teknik bir takım cilveler. Geleneksel mesnevide, ki her beyti kendi içinde kafiyeli büyük anlatılara müsait nazım şeklinin adıdır mesnevi, şairi bekleyen en büyük tehlike yeknesaklığa düşmektir. Bunun için mesnevi şairleri ana metnin içine ritmik değeri ve ses kıymeti ustalıkla ayarlanmış parçalar eklerler. Bunlar bir takım gazeller, tardiyeler, kıt’alar ve benzeri nazım parçalardır. O kadar ki usta bir mesnevi şairinin bu parçaları hem metni bütünleyen, yeknesaklığı kıran, o büyük bir suyun akışındaki muazzam dalgalanmayı ilave eden etkiler taşırlar ve hem de tek başlarına da okundukları zaman birer kıymet taşırlar. Leyla ve Mecnun’daki gazeller, Hüsn ü Aşk’ın o eşsiz tardiyyeleri gibi. Benim bu parçalarla elde etmek istediğim önce fonetik bir endişem vardı. Gerçekten hep anlatıyorsunuz, hep anlatıyorsunuz. Anlatmaktan anlatan da yorulur bazen, dinleyen de. Böylece monotonluğu kırmak için bazı oyunlar gerekir. Fakat önemli bir mesele de bir yandan kendi içinde bütün bir yandan da bir bütünü tamamlayan metinlerin şark felsefesi doğrultusunda yorumlanması. Tıpkı an’ın parçalarının birleşerek zaman dediğimiz mevhumeyi oluşturması gibi. Oysa şark an’ın oğludur. Ne yarın var ne dün. Her parça kendi başına bütün. Bir araya gelince, o ırmak.

**”Suret kendi zenginliğimizde tehlikesiz büyümektedir” Zenginliğimizin suret nezdinde güzelliğe beslediği bir meyil var. Ne Yusuf ne de Züleyha güzelliğe kayıtsızlar, fakat Yusuf’un bildiği aşkta güzellik “aşılması “gereken bir engel aynı zamanda. Aşkla suret (güzellik) arasındaki mesafe; gözün gördüğüyle gönlün varacağı yer arasındaki uzaklık ne kadar?

Çok ama çok uzak ve zahmetli. Züleyhaların yolu uzun. Suretin ve buna bağlı olarak aynaların eski kültürde taşıdığı inanılmaz zenginlik malum. Yusuf ile Züleyha’da suret bir araz ve aşılması gerek. Yusuf o kadar güzel olmasına rağmen güzelliğini kendi güzelliği olarak algılamaz, doğal olarak ona takılıp kalmaz. Güzelliğinin kaynağı olan güzelliği fark ederek büyür. Basit bir bedevi ona bu dersi verir, ayna, Yusuf’un bu aşkınlığı başardığını fark ettiği için mahzuzdur. Züleyha ki o kadar çok gençliğinin, güzelliğinin, kadınlığının, nefsinin, bedeninin kölesidir başlangıçta. Suretiyle başı hep derttedir. Kendisine yüklenen zor yolun sonunda o kadar çok acı ve gözyaşıyla vardığı arınmanın içinde suretinden vaz geçmeyi başarır. Gençliğini ve güzelliğini kaybetmesi halinde dahi taşımaya devam ettiği aşk artık tenle alıp veremediği kalmamış olması gereken saf bir aşktan ibarettir.

Ya Yusuf’a ne demeli? Yaşlı,hasta ve çirkin bir kadınla Yusuf’un evliliği, bu ne kadar muazzam bir şeydir böyle. Onun için Züleyha, suretini aştığı yerde (ve aştığı için) gençliği ve güzelliği kendisine geri verilse de, bir daha aynalara bakmaz bile. Züleyha’nın aynalarıdır bu öykü biraz da. Önce beyaz giyer Züleyha, masumdur; sonra kırmızı, günaha talepkardır. En son siyah giyer Züleyha. Siyah kadar yanmış ve artık beyaz bir ölümü müstahaktır.

**Aşkın hülasası: her sevda bir “hatırlayış” mıdır gerçekten? Ya artık” rüya” da göremeyen ve aşkı salt tutkulu bir “esrime” olarak bilenler? “Evrenin özeti” artık maşukda çıkmıyor sanki, dolayısıyla yol da kolay kolay Rabb’e çıkmıyor… Yusuf’un ve Züleyha’nın “bilişleri”nden nerede ayrılıyor modern insan’ın bilinci? (bu soruya yakın bir soruyu daha önce sormuştum, ama tekrar sormak istedim, biraz hikayenin dışına taşmak ve söyleşiyi güncellemek iyi geliyor, malum bir haftalık dergi…)

Şahsi duruş noktamla karşınızdayım. Bana göre, aşkın hülasası; evet her aşk bir hatırlama. Ezel tanışına bir aşinalık. Ama hesapta yanılgı da var. “Züleyha’nın yanılgısı”. Hatırladım zannedersiniz de o, ezelde gördüğünüz değildir. Dahası ezeldeki tanışınızı bu dünyada hiç bulamamak da var. Bu güne gelince. Onlar (yani bunlar), aşkı kendilerine gösterilenlerden öğreniyorlar önce. Sığ ve basit. Feryad ediyoruz. Öyleyse onlara öğretmeli ki öğrensinler. Aşk öğrenilmez denmesin, öğrenilir. Yarımını bulan tamamlandığını bilir. Bilirse bulur.

**En sevdiğim bölümlerden biri “Tanrıların başı: baş eğen tanrı; yani Firavn’ın kendi kendiyle hesaplaşması. Yazıcı ilgi çekici bir üslupla hiç olmadığı şekilde dahil oluyor Firavun’un kendine ve geleceğe serzenişine. Yazıcı Firavn’a hiç olmadığı kadar sevgi besliyor; onu çok korktuğu unutuştan koruyor. Sezarın hakkını Sezara, firavununkini firavuna veren, tarih değil yazıcı mı oluyor?

Yazıcının, yazdığının dışında kalmaya tahammülü yok çünkü o içinde olanı yazıyor. Böylece metnin başından itibaren neredeyse kendisinin de bir kahramana dönüştüğü bir süreç başlıyor. Üç rüya planına oturtulmuş olsa da Yusuf ile Züleyha, Firavn’ın, ülkesi adına gördüğü o düşten başka bir düşü daha olmuş olmalı. Hiç ehram yaptırmamışsa, Firavn’dan geriye rüyası kalır. Firavn’ı geleceğe bırakan bir düş görmüşse Firavn, o da uzak zamanların yazıcısı, yazıcının rüyası. Rüya gerçek olur inşaallah çünkü Yusuf’un Yusufluğu zahir. Daha ne diyebilirim ki? Kalbim Firavn’a tarihin kalbinden daha yakın.

**”…tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir” deniyor son sahifede. Sanırım bu cümle, ilk sahifelerde yer alan bir eksiklik duygusunun, “şaşılacak kadar eksik kalmayacak mı yine de, bitti zannedilen hikaye?” diyerek girişilen bir maceranın nedeni oluyor, yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsunuz. Metin içimizde süre gider. Tabiri sonraya bırakılsa da her rüyanın bir tabiri vardır. Ve içimdeki eksiklik duygusu! Zeyl yazmayı hep sevdim. Zeyl yazıyorsa yazıcı, yazdığı biteviye eksik kalıyor demektir. İyi ki de eksik kalıyor. Ya tamam, ben oldum, deseydim!

**Mor Mürekkep’te hayatın kelimelerden çıktığını sanan bir yazıcı vardı. Aşk ile kelime arasında da ontolojik bir bağ var sanki. Kelimeler ve kalpler kuşanıp sevdalar alan yazıcılar sayesinde göneniyor aşk; yanlış ve doğru bin bir biçimde yazın içinde var ediyor kendini. Aşk, kelime ve yazar arasındaki gerilimi nasıl izah etmeli?

“Hayat ve Kelimeler” ama “İbtida kelam vardır”. Âdem kendisine öğretilen sözcüklerin bilgisiyle sürgün edilir dünyaya. Aşk, içerebileceği bütün bilginin ağırlığıyla gökyüzünün tabakalarını aşarak iner kalbe, her ne kadar Kur’an’da aşk ve müştakları geçmese de! Aşk da her kelime kadar kelime. O da önce ayan-ı sabitede mevcut bir bilgi. Onun için aşk önce bilmekle gelir, onun için bulmak arkadan gelir. Ve her şey gibi sözün sahibi de biz değiliz. Yazıcıya düşen, her şey gibi sözün de kaynağına yaklaşmaya ve fark etmeye çalışmaktan ibaret. Başka bir şey yok. Bu, bir yazar olarak benim, beni okuyarak bana hak yükleyenlere türlü suret ses ve söz oyunlarının dışında söylemem gereken bir şey varsa onun ta kendisi.

Mehmet Nuri Yardım; “Seçimim Kalpten Yana”, Kelam ve Kalem, Perşembe Kitapları, İstanbul, 2001)

Seçimim Kalpten Yana”

Konuşan: Mehmet Nuri Yardım

Mor Mürekkep’in güçlü kalemi Nazan Bekiroğlu, hikâ­yemizin de yeni ve sağlam soluğu… Öğretim üyesi olarak bulunduğu üniversitede roman üzerine uzmanlaşan, biyog­rafi kitaplarının ardından hikâye ve deneme vadisinde de başarılı eserleri yayınlanan Bekiroğlu ile hikâyeleri, Türk ro­manı ve son eseri “Yûsuf ile Züleyha” üzerine konuştuk.

Nazan Bekiroğlu’nun edebiyat serüvenini, yazıya başla­yış serencâmını kendisinden dinleyebilir miyiz?

Anlatacak fazla bir şey yok aslında. Görünürdeki ha­yatıyla; suyun kıyısına kurulmuş bulutu, yağmuru, denizi, dalgası, ufku bol bir kentte 1957 yılında dünyaya gelmiş, yaşadığı ömrün neredeyse tümünü aynı kentte geçirmiş, romanlar ve kadın edipler üzerine çalışmış bir Yeni Türk Edebiyatı doçentiyim. Fakat şu söyleşi manzumesinde be­ni size muhatap kılan başka bir serencamdan söz etmem gerekiyorsa eğer: Daha küçücük yaşlarda, yazmak için ya­ratıldığını, yazıdan başka bir şey yapamayacağını fark et­miş ve kendisini geleceğe bu ihtiyaç doğrultusunda birik­tirmiş bilinçli ve bahtlı yazarlardan değilim ben. Ancak ya­zı hayatında beni müstahak kılan bir şey varsa o da bilinç­siz arayışımın alabildiğine bilinçli sancısıydı. Arayış ama neyi ve nasıl? Aradığının ne olduğunu bile bilmeyenin bul­maktan söz etmesi abes elbet. Hatırladığım, dışımdaki kâ­inatla irtibat kurabilme ihtiyacının can acıtıcılığı. Bu işte, bu gerçekten çok erkendi. Yıldızlara akıp da “iyi ama şim­di ne olacak”, bunu bilmemenin sancısı. “Karanlığı delen yıldız”ı gösteren yok, varsa da gözleriniz yetersiz. Resimde aradım bir arada aradığımı. Oysa ne kötü seçimdi, edebiyat tahsil etmişken, resim tahsil etmemişken. Resim elbet­te yetmedi çünkü yetmezlik bendendi. Sonra nihayet yazı geldi. Kendimi yazı ile daha rahat ifade edebildiğimi fark ettim. Yazı ama bu defa da hangi kanaldan ve nereye ka­dar? Bunun hesabım hiç yapmadım. Sadece içimdeki -ne ise- onu tanıyayım, ona dokunayım, onu görünür kılayım ve biraz soluk alayım, paniğim buydu. Bir problem vardı’ ama neydi? Alt kat komşum üst kat komşum, öğretmenler odasındaki matematik hatta edebiyat öğretmeniyle konuşamadığım, konuşmaya kalkıştığımda yadırgandığım şey­ler. Yemek, örgü tarifleri, KDV fişleri, akşamki maç sohbet­leri, boğuluyordum.

Belki yıllar sonra ben artık olgun bir kadın/yolun ortasında bir akademisyen/yolun başında bir yazar iken (aslında bunlardan sadece biriyken, diğerlerine gölge düşürürken) Nigâr hanımın günlüklerini bu yüzden bu kadar iyi anladım. Sonra öğretim görevlisi olarak eğitim fakültesine geçtim. Bu işi hep beni kurtaran bir değişim olarak milatladım hayatımda.

Ve çok sorulan sorudur, nasıl bağdaştırıyorsunuz diye, bağdaştırmadım, böyle bir kompleks oluşturmadım, akademisyenliğim bana akademik disiplin ve yerleşik bir beğeninin boğucu bağlarından ziyade, ki onları bertaraf etmek zannedildiği kadar zor değildir, üniversite serazatlığını yakaladığım sınıf olarak geldi. Odamdan çok sınıftay­dım daima. Ve öğrettiğimden çok öğrendim. Öğrencileri­min, üzerimde hakkı büyüktür. Belki bu yüzden akademis­yenliğe bağlandığım nokta bende çelişki değil de rahatla­ma oluşturdu. Akademisyenliğime ve bunun bana sağladığı imkanlara çok şey borçluyum. Yazar filan olduğum için değil öğretim elemanı olduğumdan olacak o sıralarda Dolunay dergilerinden gönderiliyordu bana. Bahaeddin Karakoç’un dergisi, bilirsiniz. Diyebilirim ki yayımlanması için değil de bölüşmek için yazılarımdan birini, belki bir­kaçıydı, Bahaeddin Bey’e gönderdim. O, gençlere duyduğu inanılmaz güvenle yayımladı ve teşvik etti. Hiç yayımlama­yı düşünmediğim hikâyeler yazdım, şiirle kendimi ifadeye çalıştım, şimdi çok gülüyor ve bucak bucak saklıyorum şi­irlerimi. Sonra Türk Edebiyatı ve ardından Dergâh mace­rası. Sonra Mustafa Kutlu’nun tam zamanında ama tam zamanında uyarısı: “Şiiriniz oluşmakta olan hikâyenize zarar veriyor, bırakın”. Elbette. Çok da iyi oldu. Ama şiire yaslanan bir nesir doğdu. Neticede şiirin sanatların sultanı olduğuna inanan, şiirle uzaktan muaşakaya razı olur ve onu evine gizlice buyur eder. Hikâyemdeki şiirin iç yüzü bu işte. Neticede geç olsa da bana verilen dilin ne olduğu­nu fark ettim. Uzun zaman kitaba direndim. Sonra Nun Masalları geldi. Ardından da Şair Nigâr Hanım, Halide Edip Adıvar, Mor Mürekkep ve Yusuf ile Züleyha…

Şair Nigâr Hanım sanırım doçentlik teziniz. Daha son­ra Halide Edip Adıvar’ı yazdınız. Edebiyatımızın bu ilk hanım şair ve yazarını özellikle mi tercih ettiniz. Geçmişteki hanım edebiyatçılarımız hakkında yapılan araştır­maların yetersiz olduğuna inanıyor musunuz?

Doğru, Şair Nigâr Hanım doçentlik tezim. Halide Edip de doktoram. (Küçük bir başvuru kitabı olarak piyasaya çıkmış bulunan Halide Edip Adıvar kitabını bir başvuru kitabı olmaktan öte anlamlandırmıyor ve Halide Edip’le ilişkimi yayımlanmamış bir doktora tezi olan tek­nik çalışmayla sınırlı tutmayı yeğliyorum). Fakat doktora disiplininde beni terbiye eden, bir monografi mevzuu ola­rak Halide Edip değildi. Onun romanları üzerine çok teknik bir çalışma yapmıştım. Yirmi bir romanın temel yapı­sını ve roman unsurlarını bıkmadan usanmadan gözden geçiriyorsunuz teker teker ve bu tamamen eş zamanlı bir çalışma.Yani eser kendi içinde bütünlüğü kurulmuş bir ya­pı olarak ilgilendiriyor sizi. Halide Edib’in II. Abdülhamid ya da Cumhuriyet döneminde yaşamışlığı kadar bir kadın olması da sizi ilgilendirmiyor. Art zamanlılıktan bilinçle mahrum bırakılmış böyle bir çalışma sizi bir kadın yazar üzerinde çalıştığınızı unutma raddesine çok kolay getirebi­liyor. Diyebilirim ki bir kadın edip üzerine çalışıyor olma­yı bilmenin bilincini ancak Nigâr Hanım’da ve onun geti­rişi olan yan araştırmalarda yaşadım. Sorunuzun ikinci kısmına gelince; bir akademisyen ve/veya bir edebiyat ilgi­lisi olarak baktığımda sadece kadın edipler değil tümüyle edebiyatımız üzerindeki araştırmaların eksikliğini fark edenlerdenim. (Kadın ediplerden bir kısmı üzerine önem­li araştırmalar yapıldı fakat bunların dışında kalan ve araş­tırılması gereken pek çok isim ve alan var). Kadın edipler üzerine yapılacak araştırmanın tek başına bir anlam ifade etmeyeceğinin de bilinmesi gerek. Edebiyat tarihinin yazıl­madığı, biriktirenin dağıtmadığı, eleştiri geleneğinin otur­madığı oluşmadığı, asıllar olmadığı için sahtelerin yer kap­ladığı yerde neyin tamlığı ile teselli bulabiliriz ki?

Hikâyelerinizi geç de olsa Nun Masalları ismiyle kitaplaştırdınız. Bu hikâyelerde geçmişin güzelliklerini bir demet halinde bugünün insanına uzatıyorsunuz. Hikâyelerinizin ana ekseni sevgi. Bugünün insanına sevgiyi anlatmak zor mu? Anlaşılmamak korkusu hiç sardı mı içinizi?

İlgimin, salt geçmişin güzelliklerini günümüz insanla­rına göstermek kadar sade olmadığını açık kalplilikle ifade edeyim. Geçmişin güzellikleri beni zannedildiği kadar tek başına ilgilendirmiyor aslında. Cazibesine kapıldığım şey, nostalji edebiyatı ya da “ah Osmanlı” gibi durmasın. Okuyucu yazdıklarımda geçmişin güzelliğini görüyorsa, bir katmanında bunu da taşıdığındandır diyelim ama ben en fazla dünün, bugünün ve yarının da üzerinde duranın ne olduğunu merak ediyorum. Ana eksenin aşk olması bir bakıma bunun getirisi. Çünkü aşk dünü, bugünü ve yarını birbirine bağladığı gibi onu anlamların da üzerinde olana bağlayan sayılı birkaç müşterekten biri. Varlığın sağaltılma alanı. Evrenin özetine müsait bir suhuf. Öyle ki dramatik yapıları aşk ekseninde işlevsel kılınan bu kahramanların muhayyileleri, bilinçleri ve tecrübeleri kendi zamanlarının sınırları içinde haps olunmuş değil. Ben bir yirminci asırlıysam Alp Er Tunga’dan Descartes’e, Kanuni’den Edison’a, bütün bir geçmişin tecrübesiyle yüklüyüm. Benim muhayyilemin sınırları, gizli ya da aşikâr, ben farkında olayım ya da olmayayım, bunlardan örülmüştür. Hayata bakışımı bir on altıncı asırlının hayata bakışından ayıran budur. Ve be­nim hayata bakışımdan da bir yirmi dördüncü asırlının hayata bakışını, benzer şeyler ayıracaktır. O zaman muhay­yilesi yaşadığı zamanın dört beş asır sonrasının insanların­da görülebilecek problemler, meraklar, ilgiler, çözümler ya da çözümsüzlüklerle örülü kahramanlar sadece geçmişin kahramanları olamazlar. Onları geçmişin kahramanları olarak görmektense geçmişe, düne ve bugüne eşit mesafe­de duran ama geçmiş zaman elbiseleri giymiş kahramanlar olarak görmeyi yeğliyorum.

Anlaşılamamak? Bu günün insanına sevgiyi onun öz­nel düzlemde bir tezahürü, türevi olan aşkı anlatmak? Ben de bugünün insanıyken. Bu pek zora benzemiyor. Belki en fazla anlaştığımız yer orası. Hayat cömert ve ben konuşkanım. Ama sadece o kadar. Sadece o kadar, diyorum çünkü üzerine giydirilen elbise aşkı maruf kılıyor ve aşk o kadar­la kalıyor. Oysa hikâye daha yeni başlıyor. Ve anlaşılama­mak da işte burada başlıyor. Bu kadar anlaşılmazlığından şikâyet edilip de bu kadar anlaşılan bir yazıcı, nasıl olup da böyle oluyor, bunu da ben anlamıyorum. Korkuya gelince. Hayır. Anlaşılamamaktan korkum filan olmadı. Korksam yazmazdım. Bedeli hayat olan yazının anlaşılabilirliği ya da anlaşılmazlığı beni çok da fazla ilgilendirmiyor. Yazan, neticelerini göze almak zorunda. Okuyucu yazarını seçtiği gi­bi yazar da okuyucusunu seçer. Bir kişi anlasın yeter. Di­ğerlerini gözden çıkardığım anlamına gelmese de böyle bu.

Bir konuşmanızda ben seçimimi kalpten yana koyuyo­rum diyorsunuz. Kalpten kastınız nedir, biraz açar mısınız?

İnsan olarak tarihçemizi hem düşey ve hem de yatay olarak bölüyor kalp ve akıl, ruh ve beden. Akıllı olmakla de­ğilse de akılcı olmakla övünmekten yana değilim ve şimdilik kendisiyle irtibat kurmak istediğim mutlak hakikatle aramdaki ilişkiyi aklın değilse de akılcılığın düzenleyemeyeceğini bizzat o disiplinin kendisinden öğrenmiş bulunuyorum. Hakikatin ve mânâ’nın kapılarının sadece pozitif bil­gilerle açılmadığını öğreneli ise daha da çok oldu. Kendisiyle irtibat kurmaya çalıştığım hakikatle aramdaki en kuvvet­li bağ olduğu gibi bana ait sınırsız özgürlüğü sağlayan şey de kalp. Neticede bütün bunları yazdı yazıcı, bunu kalp hisset­ti bunu kalem yazdı, benim hikâyem bu kadar. Mektubat-ı Geylani’de deniyor ya, “kalp sensin, ama sen nesin”. Sanırım gerçek bilgiye giden yol benliği bilmekten geçiyor o da kal­bi işaret ediyor. Kalp ne kadar yorgun olsa da.

Kitaplaştırdığınız Mor Mürekkep yazıları köşe yazısı ol­maktan ziyade birer deneme. Hikâyeden yorulduğunuzda denemeye mi sığınıyorsunuz. Denemenin neredeyse edebi­yatçı ile okuyucu arasında en sağlam diyaloglardan birinin kurulmasına vasıta olduğu gözleniyor. Denemenin gücü nereden geliyor sizce?

Makale fazla ciddi ve resmi. Hikâye fazla kurgusal (Yine de bu cümle benim kendi adıma doğru adresin hikâye olduğu gerçeğini değiştirmesin). Kurgudan yorulan/bıkan/ ya da selâmetle çıkan, azade yazmalara kaçmak istiyor. Peçesiz, tereddütsüz. Bunun adı deneme. Okuyucu nezdinden baktığımızda, yazının asli parçası olarak görülen (öyle mi acaba?) yazara talip olan okuyucunun, hikâyede sarf edeceğinden daha az gayretle yazıcıya ulaşmak için çalaca­ğı kapı deneme. Sabırsız okuyucu hikâyeden çok deneme­ye talip. Deneme yazıcıyla okuyucuyu vasıtasız, perdesiz bir araya getiriyor. Fakat türler arasındaki sınırların epey­ce bulanıklaştığı böyle bir edebiyat dönemecinde deneme ile hikâye arasındaki farkın sözgelimi makale ile hikâye arasındaki kadar derin olmadığının da farkındayım. Bil­hassa taklide (mimesise) değil de tecride (soyutlamaya) dayalı bir hikâye anlayışı taşıyan yazıcı bizi denemeye ben­zer hikâyeler dahası hikâyeye benzer denemelerle karşı karşıya getirmekten imtina etmez. Ama aslolan hikâyeyse, yazıcı, denemeyi hikâye için var olduğu müddetçe mute­ber tutar. Kaleminin temrini, kalbinin temrini denemedir.

Yusuf ile Züleyha isimli eseriniz geniş yankılar uyandı­rıyor. Bir peygamber kıssasından yola çıkarak yaşanan bu hikâye aşkın nihai noktasına işaret ediyor… Halk edebiyatı­mızın en yaygın metinleri olan Kerem ile Aslı, Arzu ile Kam­ber, Leyla ile Mecnun gibi ölümsüz aşk hikâyelerine de günü­müz insanının büyük iştiyakı gözleniyor. Bu hasret aşkın bu gün deforme edilmesinden mi kaynaklanıyor?

Aşkın deforme edildiğine inanmıyorum, desem fazla iyimser mi görünürüm acaba? Fakat bu konuda iyimse­rim. Aşk ise, deforme olmaz, deforme zannedilen şey bir tanı eksikliğinin işaretidir. Aşkın, güzelliğin ve iyiliğin kay­nağı tek ve mutlaktır çünkü. Kalp bunu taşır ve yansıtır. Aşk değil kalptir deforme olan. Bu yüzden kalbin aynası­nın parlatılması ve cilâlanması gerekir ki, kalp aldığı ışığı iyi yansıtsın. Fakat diğer yandan kalp sezer ve özler. Ne ol­duğunu bile bilmediğini. Çünkü ezelde verdiği sözü fark etmese de hatırlamak ister. Öyleyse kalbin onarılması ge­rek. Geleneksel aşk hikâyelerine günümüz insanının ilgi göstermesi hasara uğramış kalplerdeki arayışın görüntüsü. Ki hasar bireysel hasar olmaktan ziyade kolektif bir hasar. Çağın yaralı ruhu. Ama uzak bir hatıra var. Kalp arıyor.

Uzmanı olarak Türk romanının bugün geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?

Bu hususta fazla iyimser değilim. Türk romanının bu­gün geldiği durakta eğer birkaç münferit başarı varsa, ki bunların da bir kısmı popüler çarkın öne çıkardığı başarı­lı gibi gösterilen romanlardır, ya da arenada siyasi kıymetiyle yer tutan eserlerdir, nihayet bir kısmı ise gerçekten münferit ve münzevî başarılardır, bunların tek başına, bir Türk romanını var kılmaya yetmediğini görmek mümkün. Bir roman geleneği birbirinden en uzak gibi görünen ör­nekleri arasında dahi ortak bir ruhu terennüm eden ve ne kadar farklı da olsa aynı dünyadan soluk alıp vermiş, aynı kolektif bilinç katmanlarından geçmiş yazarların var ettiği romandır. Bunun arkasında da roman adına bir geçmişin, evrimin, geleneğin yer tutmuş olması gerekir. Biri devrim­ci biri değil, ama Rus romanı dünyaya Rus romanı gibi ba­kar. Bizde olmayan bu. Çok kısa zamanda bir şey olmayacağı da kesin. Bir müddet daha popüler köpükler ya da münferit ve münzevî başarılarla yetinmek zorundayız. Ka­ranlık gökte yapayalnız parıldayan birkaç ışık.

Size göre Türk romanının kilometre taşları kimlerdir? Veya kesinkes okunması gereken Türk romancıları… Bu soruyu en iyi Türk romanları hangileridir şeklinde de değişti­rebiliriz.

“En iyi Türk romanları hangileri” sorusuyla “Okun­ması gereken Türk romanları” sorusunu değiştirmeyelim isterseniz. Edebiyata merbut birisinin en iyilerinden olma­sa da mutlaka okumuş olması gereken romanlar vardır, inanıyorum ki her yazıcı Türk romanının evrimini kendi içinde idrak etmek zorunda. Klasik eğilimleri kendi tecrü­besinde tanımayanın romantik bilgiye erişmesine imkan yok. Romantik eğilimleri tecrübe etmeyen de realist bilgi­ye ulaşamaz. Ve bu böyle sürer gider. Edebiyat tarihi her yazıcının içinde bir kez daha kurulur. Tanzimat’tan başla­yarak 60’lara kadar gelelim. Namık Kemal: intibah ilk roman. Ekrem: Araba Sevdası; Sezai: Sergüzeşt, Küçük Şeyler (hikâyeyi de katalım). Sonra Servet-i Fünun. Halit Ziya: Aşk-ı Memnu, Mai ve Siyah; Mehmet Rauf, Eylül. Sonra Ömer Seyfettin’in hikâyeleri. Refik Halid: Memleket Hikâyeleri, Gurbet Hikâyeleri. Sonra Halide Edib: Handan, Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek. Reşat Nuri: Çalıkuşu. Yakup Kadri: Yaban, Kiralık Konak. Sait Faik’in hikâyeleri. Memduh Şevket Esendal’ın hikâyeleri. Sabahaddin Âli’nin hikâ­yeleri, Kuyucaklı Yusuf. Tanpınar: Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yaz Yağmuru, Abdullah Efendinin Rüyaları. Peyami Safa: Yalnızız, Matmazel Noralya’nın Koltuğu, 9. Hariciye Koğuşu. Tarık Buğra: Küçük Ağa, İbiş’in Rüyası. Kemal Tahir: Devlet Ana. Tabii bunun fakültelerde az çok Türk romanının kronolojisini kavratmak için izlediğimiz ve 1960’lara kadar ancak gelebilen sade bir müfredat olduğunu ilave edeyim. ’70 sonrası farklı bir hikaye.

En iyileri sorusuna gelince, bizde Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yalnızız ve Devlet Ana estetik romanın kilometre taşları olarak görülebilir. Sinekli Bakkal ilginç ve renklidir. Bu liste az çok değişik sıralama, ilave ya da çıkarmalarla elbette yeniden tanzim edilebilir. Benim seçtiklerime gelince: Sinekli Bakkal, 9. Hariciye Koğuşu, Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü….

Nazan Bekiroğlu’nun halen yazdıkları ve yazacakları… Tezgahında şu anda dokunanlar…

Fazla bir şey yok. Uzun süre geniş çaplı bir şey yazabileceğimi zannetmiyorum.

28 eylül 2000

Aşk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir… Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)

Aşk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir…

Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)

NİHAL BENGİSU KARACA

Nazan Bekiroğlu Yusuf ve Züleyha’yı yeniden yazdı. Ne salt nübüvvete odaklanmış bir Yusuf hasebiyle, ne de tarihin büyük aşklarını kaleme alan masalsı bir cazibeyle… Dolayısıyla çölü aşan bir hikaye yazdı yazar, karakterlerin durmaksızın devindiği, aşkla beraber ve tıpkı aşk gibi, O’na yaklaşma nisbetinde ışıklandıkları bir hikaye. Beyazların ve grilerin, elde etme arzularının ve güzellik saplantılarının, adalet arayışlarının ve nedametlerin kol gezdiği, özde “Şark”, biçimde Şark’a yakın, yaklaşımda modern… Tenden çıkıp tin’e varan Züleyha’nın tutkusuna ve hüznüne hiç bu kadar yakından bakmamıştık; kardeşine gaddarlık eden Yehuda’ya hiç böyle bir merhamet duymamıştık… Yazar kendisinin de dahil olduğu bu serüvende zamanaşımına uğramayacak.

**Çölün aşka bahanesi var, diyorsunuz ve çölde başlıyor öykümüz. Romandan ve geleneksel bir anlatı şekli olan mesnevi’den nerede ayrılıyor bu yeni hikaye?

Yusuf ile Züleyha (ki tarihler milattan sonra iki bin), buna iki ucu açık bir metin diyelim. Çöl ile başlayıp çöl ile bitse de yine de hem evvele hem ahire irtibatlanmak isteyen bir metin. Çünkü onun yazıcısı, bir yandan bilincinin altındaki kültürel kodlanmayla geleneğe bağlı, diğer yandan da modern zamanları idrak etmiş. Yine hem N hem nûn olan bir yazıcı. Metnin bir ucuna mesnevi dersek öbür ucuna da roman dememiz gerekecek, ama hayır, bu metni romanla irtibatlı görmek niyetinde değilim. Beni asıl ilgilendiren mesnevi ile nerede irtibat kurduğu. Biçimsel ilgiyi fazla önemsemiyorum. Metnin geleneksel mesnevi biçimine bütün benzerliğine rağmen bunlar onun hayati manadaki belirleyicisi olamazlar. Zannımca bu metnin temel belirleyicisi kahramanlarının ve yazıcısının bilincinde taşınan dünyadır. Söylemek istediğim Yusuf, Züleyha, Yakup, Firavn… kendi yaşadıkları zamanın ve mekanın tahayyül ve bilinç düzeyindeki tecrübeye sıkışıp kalmış değiller. Dünyaya baktıkları göz ve bilinç bir yirminci asırlının sahip olabileceğine benziyor. O zaman? O zaman bence bu hikayeyi diğer mesnevilerden en fazla ayıran şey ortak bir vak’a akışı ve ortak bir karakter tablosu önüne, bilinç itibarıyle zamanından çok öne fırlamış kahramanların ve yazıcının ikame edilmiş olması. Doğru, çöl alışıldık duruşuyla bizi eski metne bağlar ama çölün imgesel tasarrufu bizi yeni bir bilinçten geçirir.

**Kötüyü kötü gösterme değil kötünün imgelem dünyasına kötülüğün içindeki “kuyuya” inme çabası var sanki. Bir “adalet” arzusu var ki, Eski Yunan’ın kahramanları onun için devlerle ve cinlerle çarpışırdı; Yusuf’un kardeşlerinin sahnede olduğu her an Şarkla garbın arasında farklı mitolojik bir gerilim yükleniyor, bu bir teknik mi, hikayenin yeniden yazılımında yüklenilen misyonun gereksinimi mi söz konusu olan?

Hem teknik ve evet hem de misyon. Kur’anî bir kıssayı, hem de kıssaların en güzelini, yazmaya kalkışan yazıcı bir anda kendisini azımsanamayacak bir sorumluluğun ağırlığı altında buluverir. Bu, onun için de epey kuvvetli bir terbiye demektir. Batı mitolojisiyle doğu kıssaları arasındaki temel yapılanma farklarına girmeyelim. Ama Müslüman şark mutlak kötüyü kabul etmez. Mutlak olan iyidir. Yanılgı vardır, eksiklik vardır, ışık alamama vardır. Bizim kötü zannettiğimiz bunlardır. Demeli ki bu hikayede kötülük dahi iyiliğin (ki iyilik mutlaktır, ışık mutlaktır) gösterilmesi için vardır ve kötülüğün kendinden menkul olmadığı kahraman sonunda iyi olmak zorundadır. Yine denebilir ki bu hikaye daha fazla kötülük kaldırmaz. Teknik yanına gelince. Bu konuda yazıcı kendi yazdığı hakkında çok fazla şey söylemesin. Ama bütün yazdıklarında mutlak kötünün olmadığını göstermek istedi. Bu salt iyimserlik değil. Sadece bütün çizdiği kahramanlar hep bir devinimi yüklendiler. Değiştiler değiştiler. Hep böyle oldu.

**Dahası (kötülük demişken), Yusuf ve Züleyha’da kötülüğü hayattan, kendinden, çölden ve aşktan menkul biri yok. Ne Yehuda, ne Firavn ne de Yusuf’a duydukları arzudan ellerini kesen kadınlar kötü; hatta bir masumiyet var , kadınlar “O iffetliydi ama biz de masumduk” diyorlar. Yusuf ve Yakup dışında beyaz yok, ama kara da yok, karekterler gri,bu onları oldukça komplike yapıyor; bir aşk masalı, bir mesnevi ve bir kutsal anlatı için ilginç korelasyon çıkıyor ortaya.

Tamam işte! Çünkü kötülük mutlak değil. Karanlık kimsenin kendisinden menkul değil. Mutlak olan ışıktır. Karanlığın, kötülüğün nedeni ışıktan uzak kalmışlık. Kimseyi başlangıçtaki kendi kötülüğünden dolayı itham edemezsiniz. Çünkü o ışıktan uzaktır. Onun sorumluluğu ışıkla arasındaki mesafeyi kısaltmakla yükümlü olduğu noktada başlar. Ancak çabasından sonra, bitişte hala kötüyse bundan sorumludur o. Yani alınan ezeli söz. Ben size dememiş miydim? A’raf 172 ile gerçek manada karşılaştığım gün hayatımın dönüm noktasını yaşadım, bütün sorular orada cevap buldu. Şimdi kimsenin kendiliğinden kötülük taşımadığı, herkesin bir nasiple ışığın o ya da bu mesafe ile yakınına ya da uzağına düştüğü yerde kimi mutlak kötü olarak çizeceksiniz? Yapacağınız (bir şark hikayesi yazıyorsanız tabii) hepsini ışığa yaklaşmak doğrultusunda arkadan iteklemeden ibaret.

**Yakup’un su katılmamış muhfazakâr iyiliği karşısında züleyha’nın deneyimle kaydettiği bir irtifa var.Züleyha fethedilmeyi bekleyen bir kale değil, yeniden doğmak için ölmeyi göze alan, bahanesi olmadan sevebilen bir kadın. Ateşten sükuneti, ölümden dirimi çıkarıyor da ,bunu nasıl biliyor en baştan? Yazgıyı yaşayanın ve rüyayı görenin; yaşam ve rüya tamamlanmadan bilebilmesi mümkün mü? “Züleyhanın gelecek zamanlara seslenmesi” yani?

Kahramanın kendi yazgısı hakkında zaman ve mekan sınırlarını aşan bilgiye sahip olması geleneksel metinler içinde yer tutmaz. Metin bu tavrıyla modernitenin ya da post modernitenin neresine oturtulur, onu edebiyatçılar düşünsün ama daha hikayenin başında zamanı ve mekanı yüzyıllar ölçeğinde aşarak ses veren bir Züleyha. Öyle büyüktür ki acısı Züleyha’nın, Yusuf uğrunda bir kadının kaybedebileceği en büyük şeyi, şerefli ismini öylesine kaybetmiş, ve diğer taraftan o kadar acılı bir yola da girmiştir ki, kendisini savunması yazıcının ağzından eksik kalır. Ve o savunmayı kendisi üstlenir, Züleyha’nın farklılığı bu bilinçte başlar.

**Mahir dalgıç, Züleyha’nın gülümsemesi gibi bölümler Yusuf Züleyha ve Yakup kanallarında akan hikayeye sinematoğrafik detaylar gibi eklemleniyorlar. Bunlar “yazıcı”nın anlatılamayan rüyasında yeniden bedenlenen figüranlar mı?

Bunlar teknik bir takım cilveler. Geleneksel mesnevide, ki her beyti kendi içinde kafiyeli büyük anlatılara müsait nazım şeklinin adıdır mesnevi, şairi bekleyen en büyük tehlike yeknesaklığa düşmektir. Bunun için mesnevi şairleri ana metnin içine ritmik değeri ve ses kıymeti ustalıkla ayarlanmış parçalar eklerler. Bunlar bir takım gazeller, tardiyeler, kıt’alar ve benzeri nazım parçalardır. O kadar ki usta bir mesnevi şairinin bu parçaları hem metni bütünleyen, yeknesaklığı kıran, o büyük bir suyun akışındaki muazzam dalgalanmayı ilave eden etkiler taşırlar ve hem de tek başlarına da okundukları zaman birer kıymet taşırlar. Leyla ve Mecnun’daki gazeller, Hüsn ü Aşk’ın o eşsiz tardiyyeleri gibi. Benim bu parçalarla elde etmek istediğim önce fonetik bir endişem vardı. Gerçekten hep anlatıyorsunuz, hep anlatıyorsunuz. Anlatmaktan anlatan da yorulur bazen, dinleyen de. Böylece monotonluğu kırmak için bazı oyunlar gerekir. Fakat önemli bir mesele de bir yandan kendi içinde bütün bir yandan da bir bütünü tamamlayan metinlerin şark felsefesi doğrultusunda yorumlanması. Tıpkı an’ın parçalarının birleşerek zaman dediğimiz mevhumeyi oluşturması gibi. Oysa şark an’ın oğludur. Ne yarın var ne dün. Her parça kendi başına bütün. Bir araya gelince, o ırmak.

**”Suret kendi zenginliğimizde tehlikesiz büyümektedir” Zenginliğimizin suret nezdinde güzelliğe beslediği bir meyil var. Ne Yusuf ne de Züleyha güzelliğe kayıtsızlar, fakat Yusuf’un bildiği aşkta güzellik “aşılması “gereken bir engel aynı zamanda. Aşkla suret (güzellik) arasındaki mesafe; gözün gördüğüyle gönlün varacağı yer arasındaki uzaklık ne kadar?

Çok ama çok uzak ve zahmetli. Züleyhaların yolu uzun. Suretin ve buna bağlı olarak aynaların eski kültürde taşıdığı inanılmaz zenginlik malum. Yusuf ile Züleyha’da suret bir araz ve aşılması gerek. Yusuf o kadar güzel olmasına rağmen güzelliğini kendi güzelliği olarak algılamaz, doğal olarak ona takılıp kalmaz. Güzelliğinin kaynağı olan güzelliği fark ederek büyür. Basit bir bedevi ona bu dersi verir, ayna, Yusuf’un bu aşkınlığı başardığını fark ettiği için mahzuzdur. Züleyha ki o kadar çok gençliğinin, güzelliğinin, kadınlığının, nefsinin, bedeninin kölesidir başlangıçta. Suretiyle başı hep derttedir. Kendisine yüklenen zor yolun sonunda o kadar çok acı ve gözyaşıyla vardığı arınmanın içinde suretinden vaz geçmeyi başarır. Gençliğini ve güzelliğini kaybetmesi halinde dahi taşımaya devam ettiği aşk artık tenle alıp veremediği kalmamış olması gereken saf bir aşktan ibarettir.

Ya Yusuf’a ne demeli? Yaşlı,hasta ve çirkin bir kadınla Yusuf’un evliliği, bu ne kadar muazzam bir şeydir böyle. Onun için Züleyha, suretini aştığı yerde (ve aştığı için) gençliği ve güzelliği kendisine geri verilse de, bir daha aynalara bakmaz bile. Züleyha’nın aynalarıdır bu öykü biraz da. Önce beyaz giyer Züleyha, masumdur; sonra kırmızı, günaha talepkardır. En son siyah giyer Züleyha. Siyah kadar yanmış ve artık beyaz bir ölümü müstahaktır.

**Aşkın hülasası: her sevda bir “hatırlayış” mıdır gerçekten? Ya artık” rüya” da göremeyen ve aşkı salt tutkulu bir “esrime” olarak bilenler? “Evrenin özeti” artık maşukda çıkmıyor sanki, dolayısıyla yol da kolay kolay Rabb’e çıkmıyor… Yusuf’un ve Züleyha’nın “bilişleri”nden nerede ayrılıyor modern insan’ın bilinci? (bu soruya yakın bir soruyu daha önce sormuştum, ama tekrar sormak istedim, biraz hikayenin dışına taşmak ve söyleşiyi güncellemek iyi geliyor, malum bir haftalık dergi…)

Şahsi duruş noktamla karşınızdayım. Bana göre, aşkın hülasası; evet her aşk bir hatırlama. Ezel tanışına bir aşinalık. Ama hesapta yanılgı da var. “Züleyha’nın yanılgısı”. Hatırladım zannedersiniz de o, ezelde gördüğünüz değildir. Dahası ezeldeki tanışınızı bu dünyada hiç bulamamak da var. Bu güne gelince. Onlar (yani bunlar), aşkı kendilerine gösterilenlerden öğreniyorlar önce. Sığ ve basit. Feryad ediyoruz. Öyleyse onlara öğretmeli ki öğrensinler. Aşk öğrenilmez denmesin, öğrenilir. Yarımını bulan tamamlandığını bilir. Bilirse bulur.

**En sevdiğim bölümlerden biri “Tanrıların başı: baş eğen tanrı; yani Firavn’ın kendi kendiyle hesaplaşması. Yazıcı ilgi çekici bir üslupla hiç olmadığı şekilde dahil oluyor Firavun’un kendine ve geleceğe serzenişine. Yazıcı Firavn’a hiç olmadığı kadar sevgi besliyor; onu çok korktuğu unutuştan koruyor. Sezarın hakkını Sezara, firavununkini firavuna veren, tarih değil yazıcı mı oluyor?

Yazıcının, yazdığının dışında kalmaya tahammülü yok çünkü o içinde olanı yazıyor. Böylece metnin başından itibaren neredeyse kendisinin de bir kahramana dönüştüğü bir süreç başlıyor. Üç rüya planına oturtulmuş olsa da Yusuf ile Züleyha, Firavn’ın, ülkesi adına gördüğü o düşten başka bir düşü daha olmuş olmalı. Hiç ehram yaptırmamışsa, Firavn’dan geriye rüyası kalır. Firavn’ı geleceğe bırakan bir düş görmüşse Firavn, o da uzak zamanların yazıcısı, yazıcının rüyası. Rüya gerçek olur inşaallah çünkü Yusuf’un Yusufluğu zahir. Daha ne diyebilirim ki? Kalbim Firavn’a tarihin kalbinden daha yakın.

**”…tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir” deniyor son sahifede. Sanırım bu cümle, ilk sahifelerde yer alan bir eksiklik duygusunun, “şaşılacak kadar eksik kalmayacak mı yine de, bitti zannedilen hikaye?” diyerek girişilen bir maceranın nedeni oluyor, yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsunuz. Metin içimizde süre gider. Tabiri sonraya bırakılsa da her rüyanın bir tabiri vardır. Ve içimdeki eksiklik duygusu! Zeyl yazmayı hep sevdim. Zeyl yazıyorsa yazıcı, yazdığı biteviye eksik kalıyor demektir. İyi ki de eksik kalıyor. Ya tamam, ben oldum, deseydim!

**Mor Mürekkep’te hayatın kelimelerden çıktığını sanan bir yazıcı vardı. Aşk ile kelime arasında da ontolojik bir bağ var sanki. Kelimeler ve kalpler kuşanıp sevdalar alan yazıcılar sayesinde göneniyor aşk; yanlış ve doğru bin bir biçimde yazın içinde var ediyor kendini. Aşk, kelime ve yazar arasındaki gerilimi nasıl izah etmeli?

“Hayat ve Kelimeler” ama “İbtida kelam vardır”. Âdem kendisine öğretilen sözcüklerin bilgisiyle sürgün edilir dünyaya. Aşk, içerebileceği bütün bilginin ağırlığıyla gökyüzünün tabakalarını aşarak iner kalbe, her ne kadar Kur’an’da aşk ve müştakları geçmese de! Aşk da her kelime kadar kelime. O da önce ayan-ı sabitede mevcut bir bilgi. Onun için aşk önce bilmekle gelir, onun için bulmak arkadan gelir. Ve her şey gibi sözün sahibi de biz değiliz. Yazıcıya düşen, her şey gibi sözün de kaynağına yaklaşmaya ve fark etmeye çalışmaktan ibaret. Başka bir şey yok. Bu, bir yazar olarak benim, beni okuyarak bana hak yükleyenlere türlü suret ses ve söz oyunlarının dışında söylemem gereken bir şey varsa onun ta kendisi.

Yeni Şafak – 24 Ağustos 2000 – Suavi Kemal Yazgıç (Yusuf ile Züleyha)

Süavi Kemal Yazgıç, Yeni Şafak, 24 Ağustos 2000

Züleyha’ya Biraz Işık

Kalemini ve yüreğini naif alanlar üzerinde gezdiren ve yazdıklarıyla çok kişinin yüreğini titreten Nazan Bekiroğlu, Züleyha’ya ışık tutttuğu kitabı Yusuf ile Züleyha ile yine gündemde. Bekiroğlu’yla kitabını konuştuk.

Yazılmış bir hikayeyi yeniden yazmak arzusundan bahseder misiniz?

Yusuf ile Züleyha gelenekten geliyor, bizse modern çocuklarız. Ama kültürel bilinç altımızda geleneğin kodları yatıyor, tartışmasız bu böyle ve onunla bir yerde buluşmak olası. Buradan başlayalım. Geleneğin anlatı türü olan mesnevi geleneğin bütün kavram ve biçim kalıplarını taşımakta. Bu da sınırlı malzemeyle farklı terkipler ortaya koyabilme yeteneğinin sergilenmesi anlamına gelmekte.

Bütün Yusuf u Züleyhalar özde aynı ama neticede Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha’sı, “Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha”sıdır. Gelenek içinde asırlar boyunca ortak bir ruh ikliminin süreğinde işlenmiş bir hikayeyi üstelik geleneğin inkıtaa uğradığı ama eksikliğinin bir hayli de hissedildiği bir dönemde kaleme almaya kalkışan yazıcı bir yanıyla bu inkitaın baskısıyla korkuludur ama bir yandan da kalbinde taşıdığı şifrelere güvenmektedir. Neticede o da zincire bir halka atmaktan kendisini alamaz. İster ki o aynaya bir de kendi görüntüsü düşsün. Görüntüsü bir hayli deforme olmuş, imajları bir hayli değişime uğramış olsa da, insan kalbinin değişmezliğine duyduğu güven ona bu yolda cesaret vermektedir.

Daha evvel yazılan mesneviler sizi ne kadar bağladı ya da serbest bıraktı?

Daha önce yazılanlar tarafından kıskıvrak bağlanmış, ama daha önce yazılanlara göre alabildiğine de özgür. Böyleydi. Sabit kalması gereken bir vak’a kalıbı var. Bunun sınırları, ortak motifleri belli ve hayatidir, bunlardan fedakarlık edemezsiniz. Kardeşleri tarafından kuyuya atılmazsa, güzel Züleyha’nın aşkı ile sınanmazsa, zindana düşmezse Yusuf, Yusuf olmaz.

Diğer yandan Kur’ani mesajla ters düşemezsiniz. Kur’an’da anlatılmayanları mesnevi sathında tezahür ettirseniz de o mesaj sizi kuşatır. Yazıcı kendisini bu bağlarla bağladıktan sonra ise alabildiğine özgürdür. Muhayyilesi işler ve önceki mesnevilerde rastlanmamış öyküler, gazeller, imgeler, göstermeye başlar. Bir bakıma yalan konuşmaktadır. Ama bu yalan onu, kendisini bağlayan gerçekten uzaklaştırmaz, ona daha çok yaklaştırır.

Züleyha adeta yeniden yazıldı. Bir söyleşide insanın değişmeyen yönüne ilgi duyduğunuzu söylemiştiniz. Bu bağlamda Züleyha’yı anlatır mısınız?

Hayır, bütün yeniden yazılmışlığına rağmen biz o eski biziz, Züleyha yine o eski Züleyha. Ama Züleyha’ya biraz ışık, bu oldu. Üstelik Züleyha’ya biraz ışık bizi Yusuf’a da yaklaştırdı. Düşünsenize peygamber güzeli Yusuf’u mesneviye düşmüş görüntüsü içinde de olsa (mesnevi de o uygarlığın hayata bakış açısından başka bir şey değil) kendisine bu kadar ağır bir iftira atan Züleyha ile evliliğe kadar götüren gerçeğin kavranması ne kadar çok çaba istiyor. Üstelik Fatma’nın (Karabıyık Barbarosoğlu) tabiriyle Züleyha artık “genç ve güzel bile değilken”. Neticede Züleyha yeniden yazılmadı. Fakat onu ilk kez bu kadar yakından tanıdık. Tanıdık bir vak’anın arkasındaki akışları gördük.

Büyük laflar etmeye cesaretim olsaydı yaptığımı mesnevi şerhi olarak yorumlamak isterdim. Bütün Yusuf u Züleyha mesnevilerinin. Çünkü bütün yazma serüveni boyunca yaptığımın büyük bir kısmı geleneğin oluşturduğu yumaktan zihnime takıla-gelen soruların cevaplanması ile ilgiliydi. Züleyha’nın zor yazgısının analizi bu problemlerin başta geleni idi elbet.

“Nun Masalları”na göre daha sade bir üslup tercih ediyorsunuz. Sebebi ne?

Metnin gelenek ile ilişkisinden kaynaklanıyor bu. Her metin kendi üslubu ile ilişki içinde olmak ister, dahası buna mecburdur. “Kaynağından ayrı düşen suyun menbaına kavuşma macerası (Tanpınar)” anlamına gelmekte olan şark hikayesini ancak su gibi akan bir üslupla anlatabilirsiniz. Şark hikayesi su gibi duru ve berraktır çünkü.

Farklı bir üslup denenemez miydi? Bunalımlı bir üslup, bilinç altı tekniği? Belki evet ama o zaman Yusuf ile Züleyha bir şark hikayesi değil romana dönüşürdü, ikisi farklı şeyler ve ben şark hikayesinin arkasındaydım. Öyle hissettim öyle yazdım. İçimden su gibi aktı hikaye ben de su gibi akarak yazdım. Hepsi bu.

Virgül – (Yusuf ile Züleyha)

**Yusuf ile Züleyha’yı kaleme alma projesinin çıkış noktası nedir?

**Yusuf ile Züleyha’nın yeniden kaleme alınması Timaş yayınevinin geleneksel aşk hikayelerini “yeniden yazdırma” projesi kapsamında geldi karşıma. Biliyorsunuz Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha gibi mesneviler Fars ve Türk edebiyatlarında geleneksel dönem içinde defalarca farklı şairler tarafından kaleme alınmışlardır. Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı gibi halk hikayeleri de farklı biçimlerde anlatıla gelir yazılı olmayan halk geleneğinin içinde. Bunların her bireri temelde aynı hikayelerdir ama neticede Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’u, Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’udur. Mevcut malzemeyle farklı terkipler. Yani ayna aynı ama görüntü her defasında farklı. Hem aynı hem farklı. Bu özellik eski edebiyatın hem zaafını hem de meziyetini teşkil eder. Ben de yirminci asrın sonunda yaşayan yazıcının mevcut zincire yeni bir halka atıp atamayacağını düşündüm. Olası mıydı? Hayat bu kadar değişmişken. Mümkündü çünkü şahsi duruş ve ilgi noktam kadar kolektif bilinç altımızda da geleneğin kodlarının yattığını artık çok iyi biliyorum. Ama hayat değişmiş. O zaman, ayna aynı ama o aynaya bir de modern zamanların yazıcısının gözüyle bakmak ve görüntü düşürmek olası. Böyle başladı böyle yazıldı. Tabii bütün bu söylediklerim şimdi, şu an benim kendi yazdığıma akademik tecrübeyle dışardan bakıp söylediklerim. Bütün bunların üzerinde yazının kaderi vardır. Kaderinizde değilse, kırk proje bir araya gelse size bir satır yazı yazdıramaz. Vesile vardır sonuç için. Su değince sardunya kokusunu salar. Kalp hisseder kalem yazar. Bu kadar sade olmak mecburiyetinde. Gerisi işçilik ve emek, bu da önemli ama ikinci planda kalmak zorunda.

**Bir söyleşinizde “dünden bugüne aşk değişmedi, aşk hep aynıydı” diyorsunuz. Sizce bir şeyler değişmedi.

**Böyle bir cümle sarf etmiş olmamın beni aşk hususunda fazla iyimser bir bakış sahibi olmuş olmakla malul kılacağını zannetmiyorum. Aşk değişmez çünkü aşk kendisinden menkul bir kıymet değildir, o, mutlak bir kaynaktan yansıyan ışıktır. Aşk kalbe indirilir, ve kalbin tabakalarını aşarak o en içteki fuada değdirilir. Kim aşkının kendisinden menkul olduğunu iddia edebilir ki? Hani Kemal Sayar diyor ya “Her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır”. Her kalp aşkı kendi kabiliyetine göre taşır. Aşk kalbe yansır, kalp aynadır. Işık özde aynıysa kabahati aynada aramalı. O zaman değişen kalptir, kalbin taşıma gücüdür, ifade gücüdür, tanıma yeteneğidir. Kalpler bir ayna ise ayna pas tutar, kir tutar. O halde kalp aynasının da parlatılması gerekir, kalpler eğitilebilir. Ve bazen aynalar çağın getirisi olarak topyekûn kirlenir, ki budur bize aşkın değiştiğini vehmettiren. Aşk (aşk ise eğer) masumdur, kalptir cürüm işleyen.

**Ferhat ile Şirin’in aşkında kahraman Ferhat’tır. Aşkı için dağı delmiştir. Yusuf ile Züleyha’nın gerçek aşkında ise kahraman Züleyha’dır. Ve Züleyha gelecek zamanlara, ve bütün aşk hikayelerinin kahramanlarına sesleniyor: “Bir ben gibisi olmayacak aranızda, aşk benim hakkım” diyor. Bunu biraz daha açar mısınız, nedir Züleyha’nın farkı?

**İki ayrı hikayeden gelen ama en çok birbirine benzeyen iki kahraman, Züleyha ile Ferhat’ın geniş kapsamlı ve mukayeseli bir araştırma neticesinde geleneksel hikaye kahramanlarımız içinde farklı duruş noktalarına sahip olduklarının gösterilebileceğini zannediyorum. Tabii bu farklı duruş, onları eski edebiyatın dünyasından çıkarmayacak yine de. Çok katmanlı bir karakter Züleyha. Bir yandan başlangıçta taşıdığı kötülük ve bu kötülüğe sahip çıkması ile yüklendiği aktivite, kaderi karşısında söz sahibi olmak için gösterdiği çaba ve aksiyonerlik onu modern bireye doğru yaklaştırıyor. Gerçekte Leyla, Şirin, Aslı gibi kadın hikaye kahramanları ile mukayese edildiği zaman Züleyha ne kadar farklı kalır değil mi? Diğerleri pasiftirler. Aşk ve aşk uğrunda eyleme girişmek onlar için neredeyse utanılacak, gizlenecek bir şeydir. Hepsi kendileri değil, aileleri için var kız çocukları masumiyetindedirler. Akıncı değil kaledirler, düşürülmeyi beklerler, gönüllü ama hep bekleyişte. Sesleri kısıktır. Oysa Züleyha’nın sesi yüksektir. Züleyha’nın bizi şaşkınlığa düşürmesi, onu sevmekle nefret etmek arasındaki bocalamamız hep bu yüksek sesten kaynaklanıyor. Züleyha’nın Yusuf’tan istediği şey herkesten isteme alışkanlığında olduğu bir şey değildir aslında, o hafifmeşrep bir kadın hiç değildir. Potifarla gerçekleşemeyen bir evliliği yürütür, adı hiçbir dedikoduya karışmamıştır vs. Fakat aşk ile karşılaştığı zaman Züleyha sesini yükseltir üstelik bu aşk henüz geleneğin hoş karşılayabileceği bir olgunluğa erişmemişken bile bu böyledir. Aşk biraz da hakkımız olmayanı istemenin adıysa ve göze almayı kaçınılmaz kılıyorsa, evet aşk Züleyha’nın hakkı. Züleyha karakterinin belkemiğini teşkil eden şey bu farklılık. Diğer kadın kahramanlardan farklılığı istediğini gerçekleştirmek uğrunda -velev ki tensel düzlemde başlayan bir süreçte olsun- mücadele etmesi. Bu en kestirme yoldan kaderi karşısında asi modern bireyi getiriyor aklımıza.

Ferhat’a gelince. Onu da mesela en fazla Mecnun ile mukayese etmek mümkün olabilir. Ferhat etken, dinamik, ne istediğini bilen, nesnel ve nesnelliği ile başı hoş, kaderi karşısında söz sahibi olmak isteyen kahramanın örneği gibi duruyor. Karşınıza dikilen dağı delmeye kalkışmak kaderle mücadelenin örneği değil mi? Onun, üzerinde yürüdüğü yol, her ne kadar suya doğru külünk sallıyorsa da, kaynağından ayrı düşen suyun menbaına dönmesi macerası kadar sade değil. Suyun akışına ters yönde külünk sallayarak suyu buluyor o. Şematik bir benzetmeyle, tıpkı Züleyha’nın zor yazgısından iffet çıkarması gibi. İffetin tersi yönde yürüyerek iffete varması gibi. Neticede gerek Ferhat, gerek Züleyha. Her ikisi de geleneğin mutlaka koyduğu sınırlar içinde kalmakla birlikte -bu sınır daima vardır ve Züleyha da Ferhat da daima eski edebiyattan kahramanlar olarak kalacaklar- mevcut içindeki farklılıkları ile tefrik olunuyorlar.

**Bu aşk hikayesinde göze çarpan üç önemli öğe var, kuyu, zindan ve ayna. Züleyha’nın sürekli aynaya bakıp kendinde geleceği görmesi mesela, ayna imgesinin çağrışımları nelerdir?

**Kuyu. Zindan. Ve ayna. Hikayenin bütünlüğü içinde, taşıdıkları ilk katman anlamların yanı sıra geleneğin simgeler hiyerarşisinde anlam taşımaya da müsait gibi duruyorlar. Kuyu ve zindan malum. Aynaya gelince. Tasavvufun ve geleneğin aynaya yüklediği ve benim burada tekrarlamaya kalkışmayacağım neredeyse sınırsız zenginlikteki ayna açılımları bir yana Züleyha biraz da aynalarından ibaret. Çünkü Züleyha bir Züleyha değil bu öyküde. Üç kimliği var onun. Aynalar önünde üç farklı giysi, üç farklı Züleyha. Başlangıçta Züleyha temiz ve masum. Yusuf ile ilk karşılaştığı sahnede bol ve beyaz giysiler içinde. Fakat bu beyazlık Züleyha’nın özgür bilinci ve iradesi ile gerçekleştirilmiş bir masumiyet değil. O bilmemenin bilincinde masum. Henüz günahın çağrısını ve tadını bilmiyor. Henüz ebedilik ağacından yememiş Havva. Çıplaklığının ve kötülüğünün farkında değil. İçindeki kötü uyanmadığı için masum. Başlangıçta, istese de günaha şansı yok. Çünkü Yusuf’u yok. Oysa aslolan nefsi bilmemek değil onu yenmek. Kötülüğünü yenmeyi başararak büyür insan. Bunu başardığı için melek insana secde eder. Züleyha melek değil, Züleyha melek olsa ona melekler secde etmeyecek. Onun gerçek manada sınanması ve aşkınlaşması için, gerçek Züleyha olabilmesi için nefsinin, o uyuyan çağrıcının uyandırılması gerek. Bu da ikinci kimliği Züleyha’nın. Aynalar önünde, kırmızılar giyer Züleyha. Kırmızının içerebileceği bütün çağrışımlarla yüklü. Günah kadar kırmızı günah kadar çağrıcı.. Elmas, koku, ışık, gölge, ten, ateş, kırmızı. Ve ayna. Hepsi Züleyha. En son siyahlar içindedir Züleyha. Kırmızıyı da beyazı da aşma bilinci. Siyah kadar acı çekmiş, siyah kadar pişmiş ve yanmış. O kadar ki siyah kadar aştığı ve olduğu yerde aynalar artık Züleyha’nın hayatından çıkar ve gider. Ve bir daha aynaya bakmaz Züleyha. Siyahın bütün değerleri sıfırlaması gibi Züleyha da bir anda siyah bir ölüm gibi aklanmaya hak kazanır. Neticede bu öykünün bir adı da Züleyha’nın Aynaları.

**Leyla’nın Mecnun’u, Şirin’in Ferhat’ı, Züleyha’nın Yusuf’u sevdiği zannedilebilir diyorsunuz. Gerçekte sevilen nedir?

**Işığı bilirsiniz. Yukardan dökülür ve rastladığı her cisim üzerinde o cismin parlaklık ve taşıyıcılık kabiliyetine göre yansıyarak dağılır. Işığa yakın olan aydınlık uzakta kalan karanlıktır. Işığın, aşkın ve güzelliğin kaynağının tek olduğunu bir kez fark ve kabul edebilirseniz (ki bu fark ediş, Yusuf ile Züleyha kapsamında konuşuyorsak, metnin tamamına yedirilmiş vahdet-i vücutçu görüşün deşifresini gerekli kılar) artık hiç kimsenin ışığının kendisinden menkul olduğunu iddia edemezsiniz. Bir parça ışık gören ona sevdalanır. Ana kaynağın farkındaysa ışığın nereden geldiğini ve neyi sevdiğini bilir. Ana kaynaktan uzaksa, o küçük yansıtıcının ışığının kendisinden menkul olduğunu zannederek onu sevdiğini zanneder. Ama zaman içinde ışık ile arasındaki mesafeyi kapatmayı başarabilirse ışığın kaynağını fark eder ve neyi sevdiğini bilir. Mecnun Leyla’yı sevdiğini zanneder önce. Oysa gerçekte sevilen Mecnun’da, Ferhat’ta, Yusuf’ta, dolayısıyla Leyla’da, Şirin’de, Züleyha’da tecella eden mutlak güzelliktir. Böylece sevmek biraz da neyi sevdiğini bilme eylemine dönüşür. Sevmek biraz da bilmenin bilinci anlamına gelir. Ay’ı seyrederken güneşi gözden uzak tutmanın imkanı yoktur. Çünkü ay’ın gücü güneşten öteye geçmez.

**Sardunya suya değdikçe kokusunu, güzelliğini salar. Züleyha’nın aşkını böyle bir güzellikte tasvir etmenizde kendinizi Züleyha’nın yerine koyarak aynı duyguları birebir hissederek yaşamanızın etkisi var mı?

**Empati, temel nazariyem. Yaşamadıklarını değilse de (her şeyi yaşamanın zaten imkanı yok) hissetmediklerini yazan yazıcılardan değilim. Sadece Züleyha değil, Firavn da, Yusuf da, Yakup da, Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri de, ve hatta iftiraya uğrayan kurt da. Hepsi bende yaşadı, ben hepsinde yaşadım. Ateş yazıları yazmaya kalkışan yanmayı bilmek zorunda. Züleyha’yı yazmaya kalkışan Yusuf’u tanımak zorunda. Yusuf’u yazmaya kalkışan da rüyalarını kaydetmeli. Bu böyle uzayıp gider. Ve hepsi neticede bir kapıda birleşir. Çünkü hepsi tek bir, hepsi o bir kahraman. Yaşayan ve yazan.

**Yusuf ile Züleyha’nın aşklarına benzer kitaplar gelecek mi?

**Zannetmiyorum. Bir ömre bir Yusuf ile Züleyha yeter.

E Dergisi – sayı 5 – Haziran 2000 – Şebnem Atılgan (Mor Mürekkep)

Nazan Bekiroğlu:
“Ben seçimimi kalpten yana koyuyorum.”

Şebnem Atılgan (E dergisi – Haziran 2000, sayı 15, sf.52-54)

Nazan Bekiroğlu, Yeni Türk Edebiyatı doçenti ve roman uzmanı. Yazarın imzasını “Nun Masalları”, “Halide Edip Adıvar” ve “Şair Nigar Hanım”dan tanıyoruz. Bekiroğlu yazdıklarını, “… arayışlarımın, sorularımın, meraklarımın, kuşkularımın, çelişkilerimin, bunalmalarımın, bulmalarımın ve yitirmelerimin görünür sabitesidir” tanımlamasıyla nitelendiriyor. Kitaplarında akademik kimliğini öykücü/sanatçı kimliği ile buluşturan yazar, “Mor Mürekkeple “hayatın kurgusu”nu köşe yazılarıyla okuyucusuna ulaştırıyor.

Zaman gazetesini köşe yazarlarından birisisiniz (Doğru bir bilgi mi?) Köşe yazarı olmak sizin için ne anlam ifade ediyor?
Evet doğru bir bilgi. Zaman gazetesinin kültür-sanat sayfasında iki buçuk yılı aşkın bir süredir Mor Mürekkep adlı köşede her pazar günü 3000 bilgisayar karakterine sığdırmaya çalıştığım yazılar yazıyorum. “Köşe yazısı” kavramı ilk bakışta gazete vakıası içinde değerlendirilebilecek ve tüketim mantığına dayalı yazıları akla getiriyor. Ancak kaçınılmaz derecede değişken gündemi yakalamak zorunluluğundaki sayfalar dışında kalan kültür-sanat sayfalarındaki köşe yazılarının günlük olsa da gündelik olmayan, yani tüketim mantığı ile değerlendirilmemesi gereken yazılar olması gerektiğine inanıyorum. Gazetelerin bu sayfalarını önemserim ve küçük çaplı dergiler olarak değerlendirmek isterim. Kültür-sanat sayfalarının farklı bir sorumluluğu vardır. Ve bu sayfalarda estetik duygusunun ve edebi lezzetin ön plana çıkarılmasını gerekli görürüm. Kuşkusuz bu tanımı köşe yazısının kendisi teklif etmeli.

Siz nasıl bir köşe yazarısınız (yazın biçimi olarak) diye sorsam, ne dersiniz?

Alışılmış anlamda bir köşe yazarı olduğumu zannetmiyorum. Ancak, alışılmış anlamda görüntü vermeyen, gazeteye ağır geldiği düşünülebilecek yazılar altına imza atan bu köşe yazarına, okuyucusunun alıştığını söyleyebilirim. Bu teklifi kabul etmek için sayfa editörünü bir yıl kadar beklettim. Çünkü bir evveliyatı olan kendi yazı serüvenimin biraz kapalı, ön okumalar gerektirir, imajlara yaslanır bir tarz olduğunu biliyordum. Bu tür bir yazarın bir gazete yazarı olduğu anda kendi yazın tarzından ödün vermesi kendisi için haksızlık ve samimiyetsizlik olacaktı, ödün vermemesinin ise okuyucuya haksızlık olabileceği düşünülebilirdi. Ama neticede okuyucu okuyucudur, yazar ve okuyucu her yerde buluşabilir dedim ve başladım. Söylemek istediğim sözler vardı, bunları her zaman öykü biçiminde söyleyemiyordum. Gazetenin sık periyodu cazip geldi.

Mor Mürekkep, bir kurgu ile düzenlenmiş. Ama gazeteye yazarken böyle bir kurgu -arka arkaya gelen yazıların kurgusu- olduğunu sanmıyorum. Bu durumda yazılarınız arasından eleme mi yaptınız?

Mor Mürekkep’de sözünü ettiğiniz kurgu başlangıçta hesaplanmış bir kurgu değil elbette. Haftalık periyotlarla kaleme alınmış, geniş zamanlara yayılmış, farklı başlıklarda gezinen çokça yazıyı sağlam bir kurgu çevresinde toplamak zor, gerekli de değil. Bence sizin fark ettiğiniz bu kurguya hayatın kurgusu diyelim. Hayatın kurgusu kendisini yazar vasıtasıyla ve onun bilincinden ve onun kalbinden sözcüklere devrettiği zaman akış kendiliğinden gerçekleşiyor ve ister istemez gevşek de olsa dikkatli bir okuyucunun fark edebileceği bir kurgu oluşuyor.

Yazarlık ile ilginiz yanlızca gazete ile mi sınırlı? Daha önce yayınlanan -köşe yazıları dışında- bir çalışmanız var mı?

Yazarlık ile ilgim yalnızca gazete ile sınırlı değil. Gazete, yazı hayatımın ikincil ekseni ve galiba benden en son bekleneni idi. Her cümle üzerinde uzun uzun düşünen, en basit öyküyü aylarca işleyen biri için gazete zor zenaat. Bu anlamda kendimi hiçbir zaman “gazeteci” hissetmedim. Sadece “misafir” konumundayım ve misafirler bir gün mutlaka kendi evlerine dönerler. Evim neresi? Benim adresim öykü. Dahası, edebiyatla ilişkim mesleğim ve aldığım eğitimle başlıyor. Yeni Türk Edebiyatı doçentiyim ve roman uzmanıyım. Doktoram Halide Edip, doçentliğim Şair Nigar Hanım üzerine. Bütün bu akademik ve disiplin gerektiren çalışmalar, yazı üzerinde akademik bir nüfuz kabiliyeti kazanmanıza sebebiyet veriyor ki bunu da her zaman hayatımın bana hazırladığı bir nimet olarak algıladım. Söz buraya gelince, en fazla muhatap olduğum soruyu da tahmin etmek zor değil. Akademik kimlikle öykücü/sanatçı kimliğin nasıl bağdaştığı. Daha önce yayımlanan çalışmalarım var. ‘97’de Dergah’tan Nun Masalları adlı bir öykü kitabım çıktı. Arkadan gelen yıl içinde Şule’den Halide Edip Adıvar, İletişim’den Şair Nigâr Hanım yayımlandılar. ‘99’da ise Mor Mürekkep İyi Adam’dan yayımlandı.

Neden köşe yazılarını kitap yapma gereği durdunuz? Aslında bunlar günlük gazete okuyucusunun her gün okuduğu yazılar değil mi? Aynı yazıları tekrar okumaları size ne ifade ediyor?

Bilirsiniz, kitap bir arz talep meselesidir. Birileri sizin yazılarınızı kitap olarak görmek isterlerse bu tür bir taleple karşınıza çıkarlar. Okuyucu psikolojik alt yapınızı hazırlar. Yayımcı buna katkıda bulunur. Neticede teklif gelir. Ve siz kabul ya da reddedersiniz. Teknik kısım bu. Günlük gazete okuyucusunun her gün okuduğu yazıları tekrar okuması benim için o yazıların tekrar okunabilirliğinin ve bu tür bir talebin varlığını gösteriyor ki bu her yazarı memnun eder.

Kitaba başlarken ilk yazı ‘’Hayat ve Kelimeler” kişileştirilmiş bir anlatım (mı?) Sanırım bu bir köşe yazısı değil. Bu kitabın kurgusu düşünülerek hazırlanmış bir yazı. Üstelik, ilerleyen sayfalardan birinde bir başka tanımla buluşma da yapıyor. Yarattığınız kahramana hayatın kelimelerden değilde, kelimelerin hayattan çıktığını söyletiyorsunuz. Peki siz? Siz de kendi kahramanınız gibi mi düşünüyorsunuz?

“Hayat ve Kelimeler”, o da bir köşe yazısı, Mart ‘98’de yayımlanmıştı. Bu kitap için hazırlanmış bir mukaddime değil hayır. Söylemiştim, hayatın kurgusu yazının kurgusunu da belirler. Yazdıklarım; arayışlarımın, sorularımın, meraklarımın, kuşkularımın, çelişkilerimin, bunalmalarımın ve bulmalarımın ve yitirmelerimin görünür sabitesidir. Hayatla eser arasında ilişki kaçınılmazdır. Yeter ki edebiyat olsun, dil olsun. Edebiyat ve hayat, sözcükler ve yaşam arasındaki ilişki dil ve edebiyat üzerinde tefekkür eden her zihnin gelip dayanacağı kaçınılmaz duraklardan birisidir bilirsiniz. Kelimeler formlardır. İçi boş olan sözcükler ifade ettikleri kavramları, eğer hayatta karşılığı bir kez olsun tecrübe edilmemişse, tek başlarına taşıyamazlar. Kelimelerin tek başına bir anlam içermesi düşünülemez. Kısacası hayat kelimelerden değil, kelimeler hayattan çıkar. Lügatler ezberlesek, bir kez olsun dağ lalesinin bir gösterge sistemi olan dil içinde işaret ettiği kavramla birebir yüz yüze gelmemiş, bir dağ lalesini görmemişsek, “dağ lalesi” bir kavramı karşılamaz ve işlevsellik kazanamaz. Elbette ki hayat kelimeleri doğurur. Her şeyi doğurduğu gibi

İlk köşe yazısından itibaren yazı ve yazmak üzerine bir kurgu yapmışsınız: Tahta Masada Yazı; görmek ve görülmek mühim bir şeydir, Söz Hayatın Fedası; kaç kez inanmadığımız yazıların altına imza attık sözün inanılmaz cazibesi uğruna, Yazı ve ölüm, Yine; bu yüzden yazı ‘’yok olmamak” içindir, Ve şairler, ve okurlar; asolan yazıdır, gibi. Bu kurguları, tüm köşe yazılarını bir kitapta topladığınız için mi yaptınız yoksa okuyucuya iletmek istediğiniz mesajın daha yoğun gitmesi için mi? (Ya da başka nedenler ya da nedesiz….)

Neden var tabii. Hiçbir şey nedensiz değil. Neden okuyucu, neden yazıcı, neden hayat. Neden hayatın dışı. Bir yandan benim yazıcı kimliğimin kişisel tercihleri, bir yandan da post-modernitenin bariz teklifleri ve kışkırtıcılıkları arasında yer alan problematik, benim yazımın temel izleklerinden birisini yazının serüveni, öykünün öyküsü olarak temellendirdi. Bu, Nun Masalları’nda da böyleydi. Galiba hiç terk etmeden üzerinde durduğum bir anlam kuşağı. Anlatıya dayanan yazının kurgusallığı ile gerçek dediğimiz (gerçek her ne ise) dünya arasındaki geçişler, kaymalar, kırılmalar beni fevkalade ilgilendiriyor. Ve bunun yazıdaki yansıması öykü ile yani kurgusal ile kurgusal olmayan arasındaki ilişkinin sorgulanmasından geçiyor. Öyküsünü yazan yazıcı ile yüzleşen, ona kafa tutan kahraman, bundan daha heyecan verici ne olabilir ki bir yazıcı için?

Köşe yazılarını hazırlamak için araştırma yapıyor musunuz? Bazı yazılarınızda bilgiler sunuyorsunuz, bazı yazılarınızda yorumlar yapıyorsunuz, bazı yazılarınızda bahardan, bazılarında ekho’dan söz ediyorsunuz. Bazı yazılarınızda çok duygusalsınız bazılarında ise yargılayıcı…

Doğru, yazdıklarımın seyyal gibi görünen bir zemini var, ama tümünü birleştiren bir müşterek de var arkada. Yazdıklarımın benim iç dünyamda ya da bilgi dağarcığımda bir arka planı olmalı. “Deneme” yazıyorum ve bu bana öznelliğimi yazıya sokma hakkını fazlasıyla veriyor, makale yazmıyorum. Bu durumda yazdıklarımı edebiyat/yazı kılma serüveninde ruhum ve hissim en büyük varlığım oluyor. Her şeyin giderek kirlendiği bir dünyada (yazık ki bu tükenmeyecek bir söylem, tabletlere bakılırsa Sümerli baba da zamaneden şikayet etmekte), ben seçimimi kalpten yana koyuyorum. Kalbin gösterdiği istikamete inanmak ve bunu göstermek istiyorum. Söylemek istediğim, ekhoyu yazıyorsam da baharı anlatıyorsam da anlattığım ben’im. Ama burada sorulması gereken en mantıklı soru şu sanırım: “Başkalarına ne sizden?” Çok doğru, çünkü deneme yazarının sorumluluğu öznel ben’inin kendi öznel tarihçesinden sıyrılarak başka benlere bulgu alanı sağlamasındadır. Yoksa gerçekten, kime ne benden? Yazıcı sorumluluğu burada başlar. Ve “yazı” da burada başlar. Araştırma bu kadar işte. Gerisi ansiklopedi!

Sonlara doğru din üzerine anlatımlarınız çoğalıyor. Merak ettiğim şu: Seçtiğiniz gazete Zaman olmasaydı, tüm bu yazıları yine bu tür de mi (din var ya da yok) yazardınız?

Bireyin kendi içsel yolculuğu neticesinde geldiği ya da gelmediği yerin adı din. O her yerde ve hayatın içinde. Ve bunun için bir gazeteye ihtiyaç yok.

Yazılarınızda ilahi gücü, bazen açık açık yazmasanız da vurguluyor ya da hissettiriyorsunuz. Neden?

Çünkü bunu hissediyorum. Benim evren karşısında bir kavrama noktam var ve bunu göstermek gibi göstermemek için de özel bir çaba sarf etmiyorum. Ancak söylediğim şarkı sesimin rengini taşır.

Yazılarınızda arapça -sanırım- sözcükler çok fazla var. Neden aynı sözcüklerin Türkçesini kullanmadınız? Türkçe içeridikleri anlamı ulaştıramadığı için mi?

“Çok fazla” mı buldunuz? Sözcüklerde mutaassıp değilim. Yeter ki dilin doğasına müdahale olmasın. Yeter ki benim işaret etmek istediğim anlamı taşısınlar. Nüans çok önemli. İçsel ya da düşünsel olanla, onu taşıyacak sözcük arasındaki uyum sonsuz önemi haiz. Tabii bunun imkansız olduğu ayrı bir hikâye, dil kifayetsizdir. Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel/Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu/Bu derde düşmeden önce. Yine de arayış bitmez. Her yazarın kendine ait bir lügati olduğuna dahası olması gerektiğine de inanırım. Dil benim için başlı başına bir hadisedir. Sözcüğün, içinde yer aldığı bütünle ilişkisini daima hesaba katarım. Ve aşırı bir iddia olmazsa, hiçbir sözcüğü tesadüfe bırakmadığımı söyleyebilirim. Bu durumda ses ve anlam değeri düşer endazeme. Ve sözcük gelir. Hangi biçimde olursa.

Eski lügatin yazılarıma sızması biraz da içeriğin getirisi. Bütünlüğün terimsel çağrışımları bazen eski kullanımları zorunlu kılar. Bir hattatın öyküsünü anlatmaya kalkışmışsam, tarihi gibi görünen ama modern bireyin yüklerini yüklediğim bir öyküye, arkaik gibi görünen bazı alet araç adları girer. Bu bence zorunlu. İçerik ile sözcükler arasında ilişki kaçınılmaz.

Neticede, hikâye ile öyküyü, düş ile rüyayı, muhteva ile içeriği aynı yazıda kullanmaktan kaçınmam. Ve bunun, geçişleri ve kırılmaları arayış macerasının dildeki yansımaları olabileceğine de inanırım. Bugün eski retoriği kovalamak gibi eski lügatin yanılmaz bir izleyicisi olmanın da anlamı yok. Fakat bugünden yarına yönelen bir dil arayışı içinde gerek anlam gerek fonetik olarak o sözcüklerle flört etmekten çok hoşlanıyorum. Bu, dil üzerinde oyalanan bir yazıcıya sayısız imkanlar ve heyecanlar sunuyor. Buna hayır demem.

Sizin hayata bakış felsefeniz nedir?

Hayata bakış felsefem eşyaya bakışımın özetini ve bu da eşya ötesine bakışımın gündemini eşliğine alıyor. Eşya ile eşya ötesi, kavranabilir gerçeklik ile kavranabilir olmayan gerçek, kurgu ile hayat arasındaki keskin geçişlerin/geçemeyişlerin bütün varlığına rağmen, ikisi arasındaki kırılma noktalarının, sirayet alanlarının, yumuşak geçişlerin, sızmaların, nüfûzların beni fevkalâde ilgilendirdiğini söyleyebilirim. Neticede “alışıldık gerçek” üzerinde bilinçli bir deformasyon, geçişler, med cezirler, boyut arayışları, gönüllü gel denilen bir lirizmin çarpıklığı. Ve hep bir fırsat arayışı. Bütün bunlar neden? Her şeyin üzerinde ruhun sılasına duyduğu özlem var.

İkinci bir kitaptan söz ettiniz. Yine köşe yazıları mı olacak?

Şu günlerde iki kitap hazırlığındayım. Hazırlık tamam, baskı aşaması diyelim. Biri Yusuf ile Züleyha. Malum şark mesnevisinin bugünden yazılış denemesi. Timaş’tan şu günlerde çıkmış olması lazım. Bir de Mor Mürekkeb’e sığdıramadığımız köşe yazılarının toplandığı Mavi Lale Yitik Lale, o da İyi Adam’dan çıkacak.

Yazmak üzerine projeleriniz nelerdir?

Söyleyecek sözüm var olduğu müddetçe söylerim. Söyleyecek sözüm kalmadığında susarım ve giderim. Ve bu zor bir proje.

Genç Adım – sayı 12 – Mart 2000 – Salih Zeki Şahin (Genel)

NAZAN BEKİROĞLU iLE MÜLAKAT

Salih Zeki ŞAHİN

Genç Adım Mart 2000 (sf.24-25)

Bu güne gelinceye kadar sizi edebi alanda etkileyen birileri oldu mu?

Elbette. Başlangıçta her güzel olandan bir şey aldım. Bu bilinçsiz bir biriktirme dönemi. Sonra etkilendiğiniz şeyin ne olduğunu fark etmeye başlıyorsunuz. Etkilenme olarak adlandırılan asıl şey bu olmalı. Oscar Wılde’ın hikayelerindeki sadeliği çok sevdim. O sadeliğe sığdırılmış beşeriliğin sıcaklığını. Dostoyevski’yi de hep sevdim. Üstelik onu hayatıyla sevdim, sar’asıyla sevdim, Omsk’yi sevdim, yoksulluğuyla sevdim. İnsana gidişini, insanı buluşunu, bulma yolunu sevdim. Ayrıca maddenin ihlalini, gerçekliğin deformasyonunu (fantezi anlamında değil ama) mümkün gören her tür yazı ve yazar bana gülümsedi. Bu anlamda modern ve modern ötesi dönemden de kazanımlarım fazladır. Kafka, Woolf. Joyce. Tanpınar.

Erzurum’dan Orhan OKAY hocanın ne gibi tesirleri oldu?

Orhan Hocam teşvik edicidir sanatkar karşısında. Eline doktora öğrencisi olarak düştüm. Zannediyorum teknik ağırlıklı bir roman çalışması yaparken bir yandan da kendi hikayemi besleyeceğimi o biliyor fakat ben bilmiyordum. Hocam ruhundaki enginlik ve hoşgörü ile de benim yer yer hayat karşısındaki sert sayılabilecek tavırlarımı yumuşatmıştır.

Kahraman Maraş’ta çıkan Dolunay dergisi Bahaettin KARAKOÇ ve Mustafa KUTLU sizde ne derece öneme sahip?

Dolunay öğrencilik yılları hariç, yetişkin olarak ilk hikayemin ve şiirlerimin çıktığı yer. Bahaettin Karakoç’tan ilgi gördüm, onun gençler karşısındaki adil kuşatımını bilirsiniz. İlgi özgüveni arttırır. Güven ise yazmak için gereklidir. Bir tuzak olabileceğini de hesaba katmalı elbet. Kutlu ile yazışma ve tanışma sürecim İstanbul dergilerine ve Dergah’a açılmamı sağladı. İstanbul önemlidir. Nabız orada attığı için. Dergah ruhi ve fikri anlamda da bana bir tür dergah olmuştur. Fakat taşra dergilerine karşı hala zaafım var. Taşra bazen bir meziyete dönüşebiliyor. Mustafa Kutlu’nun şark hikayesiyle kurduğu bağ beni etkilemiştir.Bu, geleneği geleneğin sınırları içinde yorumlamaktan çok farklı bir şey. Bugünün malzemesi ve ihtiyacına dair bir dönüşüm diyelim. Bu önemli. Ondan geçmişte yaşamadan geçmişi yazmanın, bugünden bakarak geçmişi yazmanın güzelliğini ve mümkünatını öğrendim. Dahası Müslüman şarklının da bir birey olarak iç dünyasını seyretmenin olabilirliğini getirdi bu yedeğinde. Bugünden baktığınız ve kendi bireyselliğinizden baktığınız anda müslüman şarklıyı da bugünün ölçüleriyle yorumluyorsunuz.

Mustafa KUTLU’nun “şiiriniz oluşmakta olan hikayenize zarar verebilir” uyarısı olmasaydı şiire devam edecek miydiniz?

Bunu kestirebilme imkanım yok artık. Bilemiyorum. Ancak bu tür bir seçim yapmış ve uyarılmış olmaktan dolayı pişman olmadığımı söyleyebilirim. Sanırım şiirle hikayeyi birlikte sürdürmeye kalkışırdım ve bu hikayemin içini boşaltırdı. Yoğunluğu daha az, daha “nesir” bir hikaye çıkardı. Fakat şu an şiirden uzak kaldığım şu noktada fevkalade şiirle ilgiliyim.

Hikayede denenmemiş ve oldukça modern bir tekniğiniz bununla beraber usta bir üslubunuz var. Şiire devam etseydiniz sizce bunlar olabilir miydi? .

Şiir yazsaydım bu tür bir hikaye yazabilir miydim? Zannetmiyorum. Şiir yazmamak, şiire koşan bir hikaye çıkardı ortaya gibi geliyor bana.

Nun Masalları’nda daha çok sevilebilir haliyle tarihi hikayeleştirmişsiniz hem de tarihe haksızlık etmeden… Daha çok birinci ve ikinci bölümlerde Saray-ı Amire ve çevresi konu ediliyor. Bunun sebebi ne olabilir?

Topkapı sarayı ile aramda benim onaltı yaşımdan beri süre giden ve bir aynanın önünde başlayan bir hikaye var. Bir aynadan içeri girdim ve yollarım kayboldu. Kayboldukça buldum buldukça yok oldum.

En son bölümde Nigar Hanımı, Sevgili hikayenizde Beşir AYVAZOĞLU’nun dediği gibi akademisyen kimliğiniz arasında bir gel-git, bir çatışma yaşadınız mı? Veya biraz şahsi olacak ama sizin Beşir AYVAZOĞLU’nun “Peyami” çalışmasını Aksiyon dergisinde dile getirdiğiniz makalenin sonunda, dediğiniz gibi gerçekten Nigar Hanımı rüyanızda gördünüz mü?

Bu hoş bir soru. Nigar Hanımı monografik anlamda irdeleyen bir akademisyenin, devreye giren hikayeci bir kimliği varsa eğer çatışma başlıyor. Bende başladı. “Nigar Hanım, Sevgili”yi yazmasaydım Şair Nigar Hanım monografisindeki objektivite mecburiyeti bana acı verirdi. Belki de ortaya çıkaramazdım bilimsel bir çalışma olarak. “Nigar Hanım. Sevgili” o çatışmanın öyküsüdür. Bilimsellikle sanatkarlığın çatışmasının.

Nigar Hanımı rüyamda gördüm. Fakat bilirsiniz psikoloji bilimi rüyaların macera başlarken ve biterken yoğunlaştığını söyler. Yani bilincin arka bahçesidir rüyayı doğuran. Ben Nigar Hanımı çok fazla denebilecek kadar rüyamda görmedim. Çünkü çok fazla bilincimin üstünde, yaşamınım içindeydi. Fakat bunun eksikliğini hep çektim. Onu daha fazla görmek istedim. Görüp de unuttuğum rüyaların ertesinde hele.

Ya da üzerinde gerçekten titizlikle durulan, hayatı didik didik incelenen, bir insan araştırmacısını bu kadar etkiliyor mu?

Ne kadar, hem ne kadar. Hele empati kabiliyeti yüksek biriyse. “Kadın kadına” olmanın getirilerini de hesaba katalım. Düşünün bir günlüğün üzerinden sabahlara kadar harf harf geçiyorsunuz. Her harfin kıvrımım yorumlayarak. İki sahife sonra öleceğin! biliyorsunuz günlük yazarının. Ama o bilmiyor. Birileri de sizin iki sahife sonra öleceğinizi biliyor / bilecek. Ama siz bilmiyorsunuz. Yaşanmış bir hayata kayıtsız kalmak bana göre değil. İnsana zaafım var.

Diyebilir ki edebiyat dünyası bu kadar ayrıntılarıyla Nigar Binti Osman’ı sizin sayenizde tanıdı. Acaba bununla bir vefa veya bir gönül borcu mu ödeme kaygısında mı idiniz?

Kitapların kaderleri var. Yazarların kaderleri var, onları beklerler bir yerde. Benimki bir vefa borcu gibi başlamadı. Fakat tanıdıkça onu mazi kuyusundan çekip çıkarmanın sorumluluğunu üzerimde hissettim. Başlarken değilse de sonuna doğru gönül borcuna dönüştü.
Hep kadın sanatçılar; acaba sırada kim var?
Üzerinde çalıştığım isimlerin kadın sanatçılar olması, tesadüf demeyeceğim ama benim seçimim dışında bir nasip akışı içinde gerçekleşti, desem inanır mısınız? Sırada belli bir isim yok. Ama artık kadın sanatçılar Üzerinde sosyolojik ve psikolojik anlamda yorum kabiliyeti sağlayan bir birikim sahibi oluyorsunuz, buna , akademik hayatın getirdiği edebi disiplini de ilave edelim. Bu bakımdan kadın sanatçılar hakkında bir şeyler daha söylemek gerekiyor. Kısmette ne var, ben de bilmiyorum?

Zaman Gazetesi’ndeki Mor Mürekkep köşenize nasıl başladınız? Hiç de sıradan yazılar değil. Hepsi seçilmiş özenle hazırlanmış gibi mükemmel yazılar. Daha sonra bunlardan müstakil bir kitap oluşturmayı düşünüyor musunuz?

Estağfirullah diyeyim önce. Başlangıç çok da fazla benim isteğim dahilinde olmadı diyebilirim. Sahife editörü ısrarlıydı, bense gazetenin getirisi olan sık periyodu kendi yazı anlayışımla uygun bulmuyordum. En basit hikaye Üzerinde aylarca çalışan, her cümleyi ve kelimeyi teker teker düşünen biri için haftalık gazete yazısına kalkışmak büyük cesaret. Ve bir köy gazetesinde çıkacak yazının bile benim için hayati ehemmiyeti vardır. Bir yazı altına imza atmak gerçekten büyük bir hadise’. Bu anlamda ilk tekliften bir yıl sonra ancak evet diyebildim. O sıralarda hikaye ile ifade edemeyeceğimi bildiğim fakat paylaşmak istediğim bir birikimin varlığım fark etmiştim defterimde. Paylaşmak istiyordum ve kabul ettim. Beni yoran bu yazılar kitaplaşma yolunda.

Hala taşra var mı? Bunun sıkıntısını çekiyor musunuz?

Taşra elbette var. Sıkıntıları da. Ama burada yağmuru, bulutu ve denizi seviyorum. Ve taşra bazen nimete dönüşüyor. İstanbul’u daha fazla görebilsem taşradan şikayetçi olmayacağım. Şikayetim taşradan değil, İstanbul’u istediğim kadar yaşayamamaktan.

Kadın olmanız edebiyatçı kimliğinizde bir avantaj mı?

Hayır tabii ki. Ne avantaj ne de dezavantaj olması gerekiyor. Avantaj ya da dezavantaj gibi duruyorsa edebiyatçı olunamamış demektir. Ancak kadın ruhu denen bir şey varsa, kadın üstü edebiyatçı kimliğimle buna sahip olmaktan memnunum.

Edebiyat Fakültelerinde (daha çok büyük üniversitelerde ) yaşanan, hocanın “öğrenci çalışmıyor, okumuyor, yazmıyor” şikayeti, öğrencinin “hoca teşvik etmiyor, yol göstermiyor, örnek vermiyor” sızlanışı, bu ikisi arasında yaşanan çatışma, bu bağlamda sizin meslektaşlarınıza ne gibi tavsiyeleriniz, öğrencilere ne gibi nasihatlarınız olacak?

Sınıfı ve öğrencilerimi gerçekten seviyorum. Onların da beni sevdiğini gönül rahatlığıyla ifade edebilecek kadar bahtlı bir hocayım ben. En sıkıntılı günlerimde sıkıntımın sınıfta dağıldığım bilirim. Beni anlarlar. Kalplerimiz, açmasak da, birbirine açıktır. Hoca anlatır öğrenci dinler, bu çok ciddi bir iştir ve hayati bir alış veriştir. Bazen de öğrenci söyler hoca öğrenir, bu daha da güzeldir. Okuma listeleri veririm onlara. Bunların bir kısmı müfredatın getirisi ders okumalarıdır. Biraz oflaya puflaya okurlar bunları, ama neticede okurlar. Bir de sınıfta bahsettiğim müfredat dışı okumalarım var ki en çok onunla ilgilenirler. En çok bu okumalarıyla beni mutlu ederler ve iyi bir okuyucu olduklarım gösterirler.

Geleceğin edebiyatçıları olarak bizleri bekleyen sıkıntılar nelerdir?

Geçmişin edebiyatçılarını bulmuş olan sıkıntılardan farklı değil. Kendi sesini aramanın zorluğu. Kendi dünyasını kurduktan sonra kendi sesini bulacak olan herkesi bekleyen sıkıntılar. Yani tek yanlı bulmak yetmeyecek. Aynı anda çok şeyi bulmanız gerekecek. Sesi ve manayı en başta.

Öğrencilik yıllarınızda yapmak isteyip de yapamadığınız şeyler oldu mu? Nelerdir?

Çocukluk yıllarımdan itibaren, ne olacağımın bilincini taşıyarak, daha ciddi anlamda eğitilmiş olmayı isterdim.

İstanbul Yahya Kemal’de ne ise Trabzon sizde o mu?

Hayır, değil. Yahya Kemal’e İstanbul olan kent bana da İstanbul’dur.

Öykü bir düz yazı türü olmasına karşın Romandan çok şiire yakın görülüyor. Siz de buna katılıyor musunuz?

Teknik olarak hayır, katılamam. Öykü ve roman arasında teknik anlamda bir fark yok. Şiirsellik öykünün yoğunluğundan kaynaklanıyorsa yoğun romanlar da var. Sanırım şahsi üslup sorunu bu. Şiirsel romanlar ve şiirsel olmayan öykülerde var.

Yaşamı kucaklama yönünde roman daha kapsamlı mı? Artık öyküye de bu görev düşüyor mu?

Öykü bana yeterli geliyor. Yaşamı kucaklama yönünden yeterince kabiliyetli.

Edebiyatta yaşama ve insana çok önem veriyorsunuz.

Yaşama ve insana önem vermem insana duyduğum zaaftan. Sadece insan değil, can taşıyan, hatta taşımayan her “şey”önemli. Eşya önemli. Varlığınız onların varlığıyla anlamlı çünkü. Her şey her şeyden mesul.-Hiçbir şey başıboş değil. Yaşanmışa da yaşanamayana da zaafım var.

Yeter bu kadar öykü dediğiniz oldu mu? Öykünün size haksızlık yaptığım düşünüyor musunuz?

Asla. Tam tersine hep öykünün bana yeter demesinden korktum. Öykü bana haksızlık yapmadı. Ben ona yapmış olabilirim, belki.

Ruhsal sorulara cevap vermek sizin için “zor olabilir ama öykülerinize ruhunuzu katıyor musunuz?

Ruhum da olmasa başka katacak neyim olabilir ki öyküye? Meğer ki sofist olmayalım.

Mustafa Irmaklı (Yusuf ile Züleyha)

MUSTAFA IRMAKLI

1. Öncelikle neden Yusuf ile Züleyha. Diğer hikâyelerden farkı ne?

Yazının kaderi olduğuna hep inandım. Yazıcılar yazılarını seçtiği gibi yazılar da yazıcılarını seçerler. Bunu hesaba katmayı öğrenince, daha doğrusu bu hesaba katılınca “neden” sorusu anlamını yitiriyor. Geriye yazının kaderi kalıyor, belki bütün kitabın son bölümü, “Ez-cümle”si. Ama “Neden” sorusuna, yaptığının tekniğini düşünen bir edip olarak cevap vermeyi deneyebilirim. Züleyha’nın bir karakter olarak yüklendiği sıradışılık, onun, yapısal anlamda derinlikli bir karakter olması, bir değişimi yüklenmesi, çatışmaları, büyümesi … hepsi bir yazar kalemi için çok çekici. Belki bütün bunların da dışında Züleyha’ya duyduğum (üstelik asırlar boyunca Yusuf u Züleyha yazıcıları düşünülürse hiç de yalnız olmadığım şefkat) … böyle bir yığın neden.

2. “Önce söz vardı, sonra hayat geldi” diyorsunuz. Nedir sözü öncelikli kılan?

Meleklerin Âdem’e secdesini bilirsiniz. Allah Âdem’e önce isimleri öğretir. Âdem de bildiklerinden bir kısmını Allah’ın emri ile meleklere öğretir. Ve melekler ona secde ederler. İsimleri bilmesi, Âdem’i üstün kılan, melekler nezdinde secdeyi müstahak kılan özelliklerinden birisidir. Her şey, vücudundan evvel ismi ile var. Ayan-ı sabitede her şey ismi ile mevcut. Öyleyse evet, söz, her şeyden evvel. Âdem yer yüzüne inerken kelâm ile indi ve hayat arkadan geldi.

3. Yusuf temizdir. Züleyha masumdur. Kimdir öyleyse suçlu?

Mutlak kötülük kavramını kabul etmeyen ilahi bir öğretinin sınırları içinde birileri mutlaka “suçlu” kalmak zorunda değil. Eğer ezel meclisinde muhatap kılınmışsam, ve bu misaka “evet” demişsem, ruhumda suçtan arınma kabiliyeti var demektir. Öyleyse mutlak suçlu kavramı yok. Bu durumda Züleyha başlangıçta suçludur, kirlidir, bitişte arınmıştır, masumiyetine rücu etmiştir.

4. Yusuf’un aşkının, Züleyha’yı Rabbiyle tanıştırması.Bu, hikâyenin geleneksel bitişi midir.Yoksa gerçekten Mevla’ya giden yol aşktan mı geçer?

Gelenekten kastettiğiniz “mesnevi” olmalı. Eğer böyleyse, evet. Züleyha’nın arındırılması Yusuf u Züleyha mesnevilerindeki geleneksel bitiştir.

Mesnevi edebiyatı Kur’anî mesajla ters düşmesi düşünülemeyecek bir kültür ikliminde boy verir. Fakat Kur’an, Züleyha’nın adını anmaz, böyle bir neticeden de bahsetmez. Peki mesnevi şairine bu cesaret dahası bu heves nereden geliyor? Aralarında büyük âlimlerin de bulunduğu bazı müfessirler Kur’an’daki Yûsuf süresinin, tevhid dinine mensubiyet bilinci ifade eden 52. ve 53. ayetlerini Züleyha’ya atfetmişlerdir. Eğer böyleyse, Züleyha’nın yolculuğunda arınma ve bulma anlamına gelir bu. Sanıyorum, Kur’an’ın “kadın”a, bu tefsirlere müsait bir şefkat kapısını açık bırakmış olması, mesnevi şairinin çizdiği olumlu Züleyha portresinin ivmesini teşkil eder. Ki bu şairler arasında Hamdullah Hamdi gibi mübarek bir zat da vardır. Rivayet Yûsuf ile Züleyha’yı evlendirir, tefsir bunu “rivayet kaydıyla” aktarır, mesnevi şairi severek işler. Demek oluyor ki biri Kur’an’da, diğeri mesnevide (ve rivayette) iki Züleyha var ve fakat bu iki Züleyha birbirini nakzeden değil, biri diğerinin bıraktığı yerden ve onun verdiği mesajla devam eden, şair muhayyilesinde genişleyen iki Züleyha. Neticede ben de onun bir peygamber zevcesi olacak liyakatte yaratılmış ve zor yazgısından selâmetle sıyrılmış Hz. Züleyha olduğuna inanarak yazdım.

Bir de tabii bütün bu geleneksel açıklamaların dışında, metin üzerinde yeni bir okuma çalışması yapmak istediğimi de benim metnimi modern kılan satır başı olarak işaret edebilirim. Yani Eco’nun yaklaşımıyla “açık yapıt” meselesi. Mevcut bir metin üzerindeki her yazı yeni bir okuma olmak zorundadır.

Mevlâya giden yola gelince; aşktan da geçer, akıldan da geçer, ilimden de geçer, sanattan da geçer. Fakat tecelli makamı kalptir ve aklın, ünlü göndermeyle konuşursak “diz kapağından yukarı geçemeyeceğine” inananlardanım.

5. Kelâmdan da öte bir “âh” var.”Âh” aşkın terennümü müdür?

Gelenek “âh”ı bir sıcak nefes olarak terennüm eder. Fuzuli âh’ının gök katlarını tutuşturduğundan bahseder, Necati’nin âhı döne döne yükselip güneşi tutuşturur. Dünya âşıkların âhı ve duanın yüzü suyu hürmetine döner. Âh kelâmdan ötedir. Çünkü sözcükler sınırlıdır haller sınırsız. Sınırlı olanla sınırsız olanı ifade zordur. Şiir bunun savaşımıdır zaten. Sözcüklere yükleriz kaldırabileceğinden de fazlasını, kaldıramaz. Nihayeti bir âh işte. Sözcük yetmez, bir ünlem kaldırır kaldırılabilecek olandan da fazlasını.

6. Yazıcı ne zaman yazar bedeli hayat olanı?

Hayat ile yazı arasında seçim yapmak zorunda kaldığında elbette. Ve yazıyı seçer, hayatı kaybederek.

7. Zulmün kendi mantığının üzerine kötülüğünü oturttuğu bütün zamanlarda neden Yusuf’un gömleği hatırlansın?

Çünkü her kötülük bir mantıkla başlar. Masumiyetini bile bile Yusuf’u zindana koyan mantığın, Potifar nezdinde kuvvetli bir açıklaması olmak zorunda. Aksi takdirde “kötülüğün” tutunması imkânsızlaşır. Her dem geçerli bu davranış bozukluğunun adı da, erdem adına erdemin yargılanmasıdır ki en büyük erdemsizliktir. Yusuf’un gömleği teşhir ediliyorsa, Potifar’ın mantığındandır bu.

8. “Aşk tüm saltanatların üzerinde kendi yasalarıyla seyreder” diyorsunuz. Nedir aşkın yasaları ve kim koyar aşkın yasalarını?

Aşkın, bütün yasaların üzerinde seyretmesi kendi yasalarını kendi koymasından, bir başka ifadeyle yasa tanımazlığından kaynaklanır elbet. Yasa tanısa, aşk olmaz. O illegaldir, yasakırıcıdır. Aşkın yasaları üzerinde bir yasa varsa o da ilâhi yasadır. “Ötürü bir sevda”. Yaratandan ötürü gelen bir sevda, aşkın yasadışılığını, yasadışılığına rağmen makul ve meşru kılar.

9. Yusuf’un ihtişamından, Firavun’un, Rabbine yalvarması… Ilâhi öğretilerin aksine. Nedir anlatılmak istenen?

İlahi öğreti diyerek Kur’an’ı kastediyorsanız, orada çok sert olarak kendisinden söz edilen, Musa ile muhatap olan Firavndır, onun da akıbeti açıkça anlatılmıştır. Firavn denildiği zaman aklımıza gelen imge bu. Firavn zulmünün bir gelenek oluşturduğu düşünülebilir. Fakat yüzlerce Firavn arasından birisi “iyi” çıkmış olamaz mı? Örneğin tevhid dinine geçen bir Firavndan bahis var Mısır tarihlerinde. Veya Yusuf suresinde “Mısır Meliki”nin Yusuf’u aziz yapması nasıl yorumlanacak? Ya Yusuf, kendisini mahkum eden sistemin, fırsat ve menfaat düştüğünde işbirlikçisi olacak ki bu birliktelik gerçekleşebilsin (Nitekim Nazım Hikmet’in Yusuf ile Menofis’inde böyledir). Ya da, Yusuf’un masum ve mahfuz bir peygamber olduğunu düşünürsek kıymetlerinden ödün vermesi söz konusu olamayacağına göre, Yusuf’u hazinelerinin başına getiren Mısır meliki bir basirete sahip olmuş olmalı. Bu basiret Yusuf’un “güzelliğine” kayıtsız kalmış olabilir mi? Bir yazıcı olarak beni yüzlerce kötü firavn değil de içlerindeki tek iyi firavn ilgilendirmeli. Tarih bize çok karanlık. Şimdilik düşlerden başka şerhimiz de yok. Ben yazıcı, uzun zamanlar sonrasına kalan Firavn’ın düşü olduğuma inanarak yazdım.

10. Yazarken neler hissediyorsunuz.Belli kriterleriniz var mı?

Yazarken hissetmekten ziyade hissederken yazıyorum. Yazı bir ezel hatırlaması. Dilimden ve kalbimden başta kriterim yok.

Yağmur – Ahmet Özdemir (Genel)

YAĞMUR DERGİSİ

Edebiyat alanında yaptığınız çalışmalara şöyle bir baktığımızda; “Halide Edip Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili” konulu çalışmayla doktoranızı tamamladığınızı, ardından yine Türk Edebiyatının önemli şahsiyetlerinden “Şair Nigar Hanım” adlı çalışmayla da doçent olduğunuzu görüyoruz. Burada dikkat çeken husus çalışmalarınızın konusunu hanım edebiyatçılarımızın oluşturması… Bunda özel bir tercih söz konusu mu?

Başlangıçta özel bir tercih söz konusu değildi. Bu konulardan ilki Halide Edip, doktora danışmanım Orhan Okay Hocamın seçimi. Ki çok teknik bir çalışmadır. İkincisi ise yine Hocamın teklifleri arasından benim seçimim. Yani ortak seçimimiz. Bu ise monografik bir çalışma. Halide Edib’in romanlarını teker teker teknik açıdan tahlil ederken biyografisindeki kadın kıymetini fazla hesaba katmıyorsunuz. Sadece eş zamanlı olarak romanın yapısını çözmeye çalışıyorsunuz, yazarının cinsiyeti girmiyor devreye. Kadın dünyasının kapılarını ikinci çalışmada ve onun getirisi yan araştırmalarda ancak araladım. Fakat bugün bir çalışma daha yapmam gerekse yine kadın bir yazarı ya da şairi seçerim. Özel bir tercih noktasına galiba ancak şimdi gelmiş bulunuyorum.

Mor Mürekkep adlı kitabınızdaki Ve şairler Ve okurlar adlı bölümde “Aslolan yazı mıdır? Yazar mıdır yoksa okuyucu mu?” diye soruyorsunuz, ardından da yine kendi ifadenizle “Aslolan yazıdır elbet ama bir yazanı ve okuyanı olduğu müddetçe” diyerek “politik” bir cevap veriyorsunuz. Bu sacayağında sanatçının yeri nedir? Siz de okuyucuya karşı kendinizde -Edip Cansever’in dediği gibi- “ Ne çıkar bizi anlamasanız da” diyecek cesareti bulabiliyor musunuz?

Bu, politik olmaktan ziyade teorik bir cevap. Hala fikrimdeyim. Aslolan yazıdır. Ama bir yazanı ve okuyanı olduğu müddetçe. Üçünü birbirinden ayırmak mümkün değil. Sanatçının bu üçgendeki yeri çok basit: Ben olmasam hikayem olmazdı. Edip Cansever’in mısraına gelince. Bunu sahiplenmemek nasıl mümkün olabilir? Ben okuyucumu seçerim, ilgisine talip olduğum okuyucu tipi bellidir. Okuyucu da yazarını seçer.

Genel olarak Türk Edebiyatını incelediğimizde ortaya konan eserler açısından “Kadın Edebiyatçılarımız edebiyatın şu veya bu türüne daha yakındır.” gibi bir genelleme yapılabilir mi? Siz hangi türü kendinize yakın buluyorsunuz?

Kadın edebiyatçıların (kadın edebiyatçılar derken münferit başarıları değil çoğul varlık alanlarını kastettiğimi hatırlatmalıyım) düzyazı türlerinde daha başarılı eserler verdikleri gibi bir vakıa inkar olunamaz. Şiirde başarı hanesine kayıtlı münferit isimlerle yetinmek zorunda kalırken, roman hikaye ve denemede kadın yazarların daha çoğul bir anlam ve varlık alanı sahibi olduğunu fark edebiliriz. Fakat bu durum, kadın ediplerin bazı türlere daha yatkın olduğu anlamında yorumlanmamalı. Bu tür bir yorum kadının nesirdeki varlığını psikolojik nedenlerle izah anlamına gelir ki yeterli değil. Ben daha ziyade sosyolojik nedenle yorumlama yanlısıyım.

Ben de edebiyata yeni başlayanların pek çoğu gibi şiirle başladım, aynı zamanda hikayeler de yazıyordum. Doyumsuzdum, bir yandan da resim yapıyordum. Bıraksalar tiyatro filan da yazardım her halde. Talih addettiğim bir uyarı üzerine şiiri bıraktım. Resim de beni bıraktı zaten. Böylece tek alanda varlık aramanın daha kolay ve doyurucu olduğunu fark ettim. Yazarken çok zorlanmanın yazıyı öldürdüğünü öğrendim kolaycılık tuzağına düşmeden. Ben hikayeci olarak anılmaktan hoşlanıyorum. Hatta Yusuf ile Züleyha’nın dahi ki siz roman olarak algılamışsınız, saygı duyarım ama hikaye haneme kaydedilmesi beni mutlu kılar.

Bir sanatçı olarak bazen ümitsizliğe kapıldığınız sesinize bir aks-i seda bulamadığınızı düşündüğünüz anlar oldu mu?

Bahtlı olduğum iki alan var. Bir; hoca olarak bahtlıyım, sesim öğrencide o güzel kalplerinde yankılanıp durur. İki; yazar olarak da Edip Cansever’in mısraını sahiplenecek kadar cesur olmakla birlikte yine bahtlıyım. Okuyucuyla vasıtasız buluşamadım. Sadece mektup ve e-mail. Ama bazen damarlarımdaki kanı donduracak kadar derin iletilerle karşılaşıyorum. Bu, okuyucu anlamında yeterli. Daha ne olsun ? Sesime bulamadığım aksiseda okuyucununki değil. O kendisine düşen kadarını sesleniyor. Bulamadığım aksiseda başka bir şey. Onu da herhalde bu dünyada bulamayacağım.

Yusuf İle Züleyha adlı romanınızda “ kendini kaybetmek gibi görünen aşk , aslında kendini bilmektir” diyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Kaç satıra sığar bilmem. Kitabın tümüne yedirilmiş İbn Arabi üzerinden gelen aşk öğretisinden kaynaklanan bir söylem bu. Beşeri aşk vardır bir de ilahi aşk. Beşeri aşkın kaynağı da ilahidir ama içine düşen bunun gerçek kaynağının ilahi olduğunu bilmez. Ay’ın ışığını kendisinden menkul zanneder. Oysa ay’ın hükmü güneşten öteye geçmez. Sonra zamanla öğrenir ya da öğrenemez, bilemez. Beşeri düzlemde acısıyla kendinizi kaybettiğiniz aşk nasibiniz varsa, bir daha bu kadar kötüsünü yaşayamayacağınızdan emin olduğunuz bir gecenin sabahında bir çok perdeyi yırtmış olarak sabaha dokundurur sizi. Ve siz birdenbire yaratılış gerçeğiniz olan bütüne dokunduğunuzu hissedersiniz. Kastettiğim bu biliş hali. Ama zor ve uzun yol.

Mihri Hatun’dan Nigar Hanım’a Osmanlı Divan Şiiri’nde kadının kendine mahsus bir sesi var mı?

Nigar hanıma kadar hayır, asla yok. Sadece taklidi bir erkek sesi var, taklidi bir erkek kalbi. Onu da erkekler daha iyi sesleniyor elbet. Divan şiirinde maşuka cinsiyetsizdir ama aşık erkektir. Ancak Nigar hanımdan sonra bir kadın kalbinin inceliklerini ve güzelliklerini görmeye başlarız. O da o kadar yeni ve ilktir ki acemi olmaktan başka şansı yoktur. Yeni doğan bebeğin yürüyememesi gibi, şiirimizin altıncı yüzyılında doğan bir kız bebek emeklemesiyle ilk birkaç turu çoktan tamamlamış ağabeylerinin arkasından gitmeye başlar.

Sizce kadınların edebiyatı ile feminist edebiyat aynı şey mi?

Kadınların edebiyatından anladığımız şey kadın yazarların oluşturduğu edebiyat ise feminist edebiyat ile aynı şey değil. Feminist edebiyat erkek kaleminden de çıkabilir. Veya kadın yazarlar feminist mevzuları es geçebilir. “Feminist” sözcüğünü terim olarak aldığımızda bu tür bir cevap zorunlu oluyor.

“Dişil yazı” (scriture feminen) diye bir tarz var mı? Yoksa bu bir yakıştırma mı?

Dişil yazı varlığına inananlardanım. İçinde kadın ve meselelerine ilişkin tek sözcük geçmeyen fakat dişil olan yazılardan söz edebiliriz. Kadınlar ve erkekler evren karşısında birbirinden farklı algı düzlemleri üzerinde dururlar çünkü.

Zaman – 19 Ocak 1999 – Esra Ballım (Nigar Hanım)

ZİRVEDEYKEN UNUTULAN ŞAİRE

Zaman – 19 Ocak 1999 Esra Ballım

Nazan Bekiroğlu Zaman okuyucularının aşina olduğu bir isim. Her pazar “Mor Mürekkep” adlı köşesinde yazdığı yazılarıyla yakından tanıdığımız Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu, ilk orta ve lise tahsilini memleketi Trabzon’da yapmış. Daha sonra Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Dört yıl süren lise öğretmenliğinden sonra 1984 yılında KTÜ Eğitim Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçmiş. Prof. Dr. Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü “Halide Edip Adıvar’ın romanlarının teknik açıdan tahlili” adlı çalışmasıyla doktor, son olarak Nigar binti Osman üzerinde yaptığı araştırmasıyla da doçent olmuş. Aynı fakültede bölüm başkanı olarak görev yapan Bekiroğlu’nun Dergah yayınlarından çıkmış “Nun Masalları” adlı bir hikaye kitabı ve geçen yıl İletişim yayınları tarafindan okurlara sunulan “Şair Nigar Hanım” adlı kitabı bulunuyor. Bekiroğlu, hem akademik, hem de hikayeci kimliğiyle tanıdığımız yanını bu kez daha çok edebî bir duyarlılığa dönüştürerek Şair Nigar Hanım’a taşımış. Bekiroğlu ile son kitabı Şair Nigar Hanım üzerine söyleştik. Zarif ve duyarlı bir anlatımla kaleme aldığı kitabı üzerine konuştuklarımızdan sadece kısa bir söyleşiyi aktarabiliyorum sizlere.

“Şair Nigar Hanım’ı” yazış öykünüzden bahseder misiniz?

Nigar Hanım müstakbel bir araştırma başlığı olarak hayatıma ilk değdiğinde, Hayat Tarih Mecmualarını bilmem hatırlar mısınız, hatıramda onlardan birinin kapağından menkul, yaşmaklı bir portrenin anısı uyandı. Ve içte Tahsin Tunalı imzasıyla bir yazı. O yazıda Nigar Hanım’ın Aşiyan’daki yirmi cilt kadar günlüğünün ölümünden elli yıl sonra açılması kaydıyla saklı tutulduğu filan, kışkırtıcı. O resmi ve o yazıyı gördüğümde herhalde ondört yaşında olmalıydım. Bu bir çekirdek vak’a anlayacağınız. Tabii “ara nesil” meselesi de var, Nigar Hanım’ın birinci sınıf bir şair olmayışının getirisi, üzerinde çalışılmamış bakir bir alanda kalem oynatacak olmanın vaad ettiği bilimsel cazibe. Ve karar: Nigar Hanım üzerinde çalışmalıyım, bunu istiyorum. Sonrası? Sanırım günlüklerin kopyasını aldıktan sonra sadece bir yıl kadar bibliyografya tesbitiyle uğraştım. Taşrada yaşıyor olmaktan her zaman için garip bir haz aldım lakin kütüphane ve bibliyografya söz konusu olduğunda taşra zahmete dönüşüyor. Arkasından, tesbit edilen malzemeye ulaşmak aynı derecede yoğun, uzun ve zahmetli bir süreç. Son olarak da “odamda” malzemenin değerlendirilmesi, bağlantıların kurulması. Hepsinin refakatinde dağ gibi bir günlük yekunu. Bir kanaviçenin dokunması ya da bir “puzzle”ın parçalarının yerleştirilmesi gibi günden güne tamamlanan bir tablo. Tabii bu benim görebildiğim ve gösterebildiğim. Doğrusu ben hala bir başka yaşamı oluşturan tablonun gerçek anlamda tamamlanabileceğine inanmıyorum.

Nigar Hanım’ın günlükleri olmasaydı, onun hakkında böyle geniş çaplı bir araştırma yapabilir miydiniz?

Elbetteki hayır. Ama “günlük” araştırması için tek başına çok riskli bir türdür. İnsanın kendi hayatını objektif olarak yazabilmesi mümkün mü, yaşantıların tam içindeyken bu neredeyse imkansız. Bu yüzden başka verilerle desteklemezseniz onaylamazsanız günlük yanıltıcı olabilir. Bu anlamda malzeme boldu, Nigar Hanım dönem basınında çokça yer alan bir isim çünkü. Bu riskleri hesaba katıp aştıktan sonra Nigar Hanım’ın günlükleri de bütün günlükler gibi araştırmacı nezdinde gerçek bir hazine. Tabii bu arada siz sormadan ben söyleyeyim, eğer araştırmacı kendisini şiire benim gibi gönüllü terk eden biriyse bu kez başka maceralar ve tehlikeler başlıyor. Akademik bir araştırmanın dışında bırakılıması gereken bir muaşaka. Bu üzerimde bir baskı doğurdu mu? Yani doktorun hastasına aşık olduğu anda yüklendiği ekstra yorgunluğu kastediyorum. Kuşkusuz evet. Sabahlara kadar bir hayatın içine çekildiğinizi düşünün, ama gerçekten sabahlara kadar. Harf harf, kıvrım kıvrım üzerinden geçiyorsunuz bir hayatın. Garip ve ürpertici bir iç temas doğuyor. Garip bir çekim. Lakin özdeşleşim değil, hayır. Bir cazibeye kapılmak bunun en kısa tanımı.

“Çevresindekilerin başını döndüren cazibesi, maddeten ve manen taşıdığı büyülü hava, adeta mükemmel üstü zenginlik ve meziyetlerine mukabil bir türlü mutluluğu ve aşkı bulamamış olması, ilk bakışta sıra dışı bir yaşamın sahibi kılar Nigar binti Osman’ı.” Kitabınızda böyle diyorsunuz. Birkaç cümleyle Nigar Hanım’ı tanımlayabilir misiniz?

Bu cümlenin bir de ikinci yarısı var, madalyonun diğer yüzü. Hastalıklar, mutsuzluklar, umutsuzluklar, ihanetler, yalnızlıklar, çirkinlikler, çok acılar. “Dokunulmuş” bir yaşam kısacası. Nigar Hanım cümlenin ne ilk yarısı sadece, ne de ikinci yarısı. Cümlenin tümünden ibaret. Hayatın ta kendisi. Her insan gibi. İlk bakışta sıradışı bir yaşamın sahibi izlenimini veriyor değil mi? Ama dikkatli bir ikinci bakışta sıradan bir yaşam. Onu bizim için sıradışı kılan biraz da geçmişte kalmışlığın emniyetli lezzeti. “Geçmişin kokusu yok” değil mi? Acılar birer roman sahnesinden ibaret, birer aksesuar, geçmişin içinde ve buradan bakınca. Ama bana şimdilerde sıradan bir yaşam da sıradışı bir yaşam kadar öğretici geliyor, belki daha da fazla.

Nigar Hanım’ın İhsan Bey’le evliliği oldukça azap veren bir süreci yaşamasına neden oluyor. Bu süreç onun şairliğini ne yönde etkilemiş olabilir?(Edebi tarzı, şiirlerindeki konular açısından)

İhsan Bey’i tanımaya çalışırken zorlandım. Onu düşününce bendeki hakim duygu tebessüm oluyor. Ve hakkında hala kararsızım desem ne dersiniz? Ona ilişkin bütün yazılanlar Nigar Hanım’ın ya da onu tanıyanların yazdıklarından ibaret. Tek yanlı bir görüntü. Acaba gerçekten “öyle” miydi? Ama öyle ya da böyle, Nigar Hanım üzerindeki görüntüsü, bu net işte. Başlangıçta seven ve mutlu eden bir erkek, sonra sevilen fakat mutsuz eden bir erkek. En son da boşanılan ve artık sevilmeyen bir erkek. Bunlar Nigar Hanım’ın şiirine iz düşürüyor elbet, çünkü hayatına iz düşürüyor. Felekten şikayet, haksızlığa uğramışlık duygusu, mutsuz olmuşluğu bir tür isyan ve benzeri örüntülerle açığa çıkan kuşak temler. Bunların arka planında İhsan Bey’in etkisi elbette var. Fakat Nigar Hanım’ın şiirinin temel belirleyicisi olarak olumlu ya da olumsuz ölçekte sadece ve sadece İhsan Bey’i görmek de onu hiç görmemek kadar yanlış olur. İhsan Bey de onun hayatında bir tarihten sonra fotoğraflardan bir fotoğraf neticede.

Dönemin ünlü edebiyatçıları Ahmed Mithat Efendi, Recaizade Mahmut Ekrem ve daha birçok şair ve yazarın; Nigar Hanım’ın eserlerini büyük oranda etkilediklerini aynı zamanda etkilendiklerini görüyoruz? O dönemde bir ‘kadın şair’in bu kadar etkin olmasını nasıl açıklıyorsunuz?

Nigar Hanım modernleşme ekseninde edebi ve toplumsal bir beğeniye hitap ediyor, yaşantı ve sanat rengi olarak. Bu durakta onun sanatı ve yaşantısı, ille de yaşantısı ile oluşturduğu model çok cazip duruyor. Bir mit neredeyse. Yeni şiirde “kadın şair” olarak ilk. Bu yüzden etkili. Tek yanlı değil çok katmanlı bir model. eser kadar müessir de etkin. Bir ilk örnek. Bu etki bir ölçüde şaşırtıcı bir o kadar da yanıltıcı. Çünkü tüm hızını şairenin edebi gücünden almıyor. Genişliği kadar geçiciliği de bundan. Dönem aydınının Nigar Hanım’a gösterdiği teveccüh sağlıklı bir edebi teşhis anlamında çözülemiyor kısacası. Mutlaka sosyolojik veri tabanında çözüm içermesi ve istemesi de bundan.

“Unutuluşun kucağına zirveden düştü’ dediğiniz Şair Nigar Hanım’ın unutuluşunun sebeplerini neye bağlıyorsunuz?

Evet, unutuluşun kucağına zirveden düştü. Bu sadece onun değil, Meşrutiyet evvelinde epeyce bir ismin paylaştığı ortak kader. Bir kere “ara nesil” meselesi var. Arada kalmışlık, Tanzimat ve Servet-i Fünun’un “dev” edipleri arasında gölgedeler. Sonra Meşrutiyet yıllarının edebiyata yansıyan çehresinde değişen ihtiyaç ve beğeniye ayak uyduramama. Uydurmasınlar, bu olabilir de, demek verdikleri eserler de onları zamana dirençli kılacak kıratta değil. Yani sanat hacmi yetersiz bir bakıma. Nigar Hanım’ın “kadın şair” olmasının ona sağladığı gereksiz hoşgörü de önemli bir neden. Gereksiz horgörü kadar zararlı bu da. Evet öyle. Kolay bir şöhret ile adeta uyuşturulmuş bir Nigar Hanım. Ciddi eleştiriden mahrum ve adeta her söylediği alkışlanmış. Bu, kısa vadede hoş gelse de, uzun vadede onun zararına oluyor tabii.

Kitabınızda Nigar Hanım’ın şahsında 19.yy sonlarındaki entelektüel Osmanlı kadınının profilini de çiziyorsunuz? Bunun yanı sıra, Nigar Hanım’ın yaşmaklı ve feraceli fotoğrafları estetiğe çok önem verdiğini, giyim tarzıyla dönemin kadınları arasından sıyrıldığını gösteriyor. Bu profili biraz açar mısınız?

Estetiğe, giyim-kuşama önem vermek, bunun analizi birkaç yönden yapılabilir. Evvela yetişme tarzı, çevresi ve sosyal tercihleri ile ilgilidir. Alabildiğine alafranga etkilere açık, dahası alafranga sir çevrenin getirileri var. Daha sonra pisikolojik etkilerle yorumu mümkündür. Bu, kişisel tercihlerinin bir üst kapsamında sanatkar mizacıyla bağlantılıdır. Aradığı “güzel” mitini önce aynada görmek ihtiyacı, isteği diyelim. Bir güzelliğin bilinçli bir gayretle oluşturulması. Giyim oda neredeyse bir sanat hükmünde. Sanırım kendi yüzü karşısında da aynı hayranlığı besliyor. Ve bu güzelliğin beslediği bir romantizm o da daima hissediliyor. Durgun suyun üzerine eğilen bir nergis diyelim mi, ama narsist olmayan. Kim bilir?

Nigar Hanım’ın kadına bakışı nasıl?

Kadın meselesi üzerinde hassasiyet dönemin entelektüel bazda vazgeçilmez satırbaşı. Nigar Hanım bizde feminizm meselesinin Meşrutiyet evveli kuşağı içinde, ılımlı kanada mensup. Kadın ve erkek arasında “müsavat-ı tamme” yani tam eşitlik ilkesini benimsemiyor. Yaradılışın bu ilkeyi esirgediğinin farkında. Kadının erkeğe üstünlüğünü filan da aklından geçirmiyor, erkeğin kadına üstünlüğünü aklından geçirmediği gibi. Öyleyse? “Bütünleyicilik” ilkesinden yana. Kadın ve erkeğin insan olarak eşit yaratıldığını ve birbirini çok ve çeşitli açılardan tamamladığını düşünüyor. Toplumda kadın aleyhine oluşan sağlıksız sapmadan müşteki ve bunun ortadan kalkması için kadınların ve daha fazla erkeklerin eğitilmesini ilk çare olarak görmek gibi benim de yürekten katıldığım bir formülasyonun savunucusu.

Kafdağı – sayı 46 – Ekim 1998 – Nusret Özcan (Nun Masalları)

ÖYKÜNÜN BİR HÂL OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM
Nazan Bekiroğlu ile Nun Masalları Üzerine Söyleşi

Konuşan: Nusret özcan

Kafdağı – Ekim 1998 (Sf.11-16)

bir Söyleşinin Kısacık hikayesi…

Bir hikaye tutkunu olarak, Nazan Bekiroğlu/Nun Masalları üzerine bir söyleşi benim için hiç de kolay olmadı. Uzun bir hazırlık dönemi geçirdim. Müthiş bir zevkle beni kendine çeken hikayelerin o büyülü dünyası, dilinin zerafeti, şiiriyeti, üslubu ve konuşu üzerine, ayrıca sanat ve sanatçı meselelerine dair yazarıyla hasbihal etmek beni bir hayli tedirgin etti ve işin doğrusu terletti. Nazan Bekiroğlu Hanımefendi’yi söyleşi için telefonla aradığımda bu tedirginlik daha da arttı. Nazan Hanım «Tekrara düşmek istemiyorum.» diyordu. Soruları gönderdim. Ve… Edebiyat, sanatçı ve sanat meseleleri üzerine söylediklerinin yanısıra insan ve hayat hakkındaki düşüncelerine dair Nazan Bekiroglu Hanımefendi ile yaptığımız söyleşi işte sahifelere döküldü. «Bazı insanlar vardır yakınlaştıkça büyür.» sözünün yeni tecrübesiyde bizim için bu söyleşi. Zor oldu belki ama memnun kaldık. Haydi eksik kalmasın, ziyadesiyle de mutlu etti. Gösterdiği incelik, nezaket ve rikkat için müteşekkiriz

N.Ö.

1-Hattat-Rasıt, Kayıp Padişah, Hattat-Rasıt’ın ihanete uğrayan zevcesi ve Hattat-Rasıt’ın yazarının yalnızlığı… Genç Mezarlık bekçisinin genişleyen zamanı içinde tekrar bulduğu harap Dergâh’ta karşısına çıkan yalnızlık. “Onca dervişten arda kalan bir büyük yalnızlıktı”. “Yaşlı ve artık yalnız şeyhin huzuruna çıkmak için hareme yöneldi”. “…Bulutların arasına sıkışmış, giderek sönen zayıf bir ışıkla parıldayan tek ve yalnız yıldızı farketti./… Yeniden gökyüzüne bakarak, ya şu parlak ama şu yapayalnız yıldızın sahibi?” gibi cümleler… Son Padişah olduğunu bilmeyen Son Padişah’ın yalnızlığı…
Kısaca yalnızlık hikâyelerinizde en göze çarpan hususiyetlerden. Her ne kadar Son Padişah olduğunu bilmeyen Son Padişah en acılı yalnızlık benimkisi diyorsa da sizce en trajik yalnızlık hangisi ve niçin?

1-Bu soruyu sağlıklı anlamda cevaplamam imkânsız. Kimse de cevaplayamaz. Çünkü kimsenin yalnızlığı kimsenin yalnızlığına uymaz ve yalnızlıklar birbiriyle yarıştırılamaz. Kimsenin aşkının ve ölümünün kimsenin aşkına ve ölümüne uymadığı gibi. O zaman hattatın, genç mezarlık bekçisinin, son padişahın ve bütün o diğerlerinin yalnızlıklarını birbiriyle ölçüştürmemiz imkânsız. Ama ne kalıyor geriye, hepsini takdim eden bir yazar var, yani öykülerin dünyasındaki yazarı kastediyorum. Hepsinin kalbini kuşanan, hepsinin yalnızlığını giyenen, hepsinin acısını gönüllü üstlenen fiktif bir yazar. Bütün o kahramanların, aynı bir gönülde görüntü verirse yalnızlıkları, o zaman onun bakış açısıyla bu yalnızlıkların mukayesesi mümkün olabilir mi? Böyle bakarsak yani fiktif yazarın gönül ölçeğinden geçirirsek; son padişahın yalnızlığı bana da daha trajik geliyor (zaten her yalnızlık trajedi içermez mi?). Son padişah üzerinde ısrar nereden, yalnızlığı çokça kalabalıklar içindeki tenhalığından kaynaklanıyor. Bu bakımdan çok içe dokunucu, çok iç acıtıcı görünüyor. Üstelik yanlış anlaşılıyor. Varlık sebebi olan “güzel halkı” tarafından. Bu çok iç acıtıcı.

Ama bir de hikâyenin dünyasındaki, gönlü ayna olan yazarın bizatihi kendi yalnızlığı var. O da bir kahraman, fiktif âleme müdahil. “Kahramanlarından da yalnız öykü yazarı, nasıl dayandın, niye dayandın”, demez misiniz? Ben derim. Hem de çok derim. Peki onun da üstünde gerçek âleme ait bir yazar daha var. Bu bir zincir, böyle uzayıp gider. Her yalnızlık bu zincirde bir öncekini katlayarak bünyesinde taşır. Artar, çoğalır ve bu hikâye yani bu yalnızlık hikâyesi hiç bitmez. Meğer ki kalbimiz. Kendi zavallı kalbim adına hepsinin yalnızlığına sahibim ve talibim desem mesaj yerine ulaşır mı bilemem.

2-1 Şubat 1998’de yayımlanan “Samimiyet ve Yazmak” başlıklı yazınızdan iktibas: “…Değil mi; ki yazdığınız gelip sizi buluyor ve yaşadığını yazmaktan zor yazdığını yaşamak, daha çok yürek istiyor”, diyorsunuz. Şu cümleler de sizin: “Yaşayıp da yazmadım, yazdım da yaşadım”. Yazarın diğer insan kardeşlerinin mümessili olarak çektiği acı ve yalnızlık üzerine neler söyleyeceksiniz?

2-Öykü mü hayat, hayat mı öykü, dahası hayat mı, öykü mü? Bunu akademik tavırla ayırmak çok basit bir çözüm olacakmış gibi gelmiyor mu size de? Kökü bende bir sarmaşık/Olmuş dünya sezmekteyim/Mavi masmavi bir ışık/Ortasında yüzmekteyim, diyor Tanpınar. Bence çok kabiliyetli bir dörtlük bu, düşsel ve gerçek olanın aslında sanıldığı kadar kolay ayrılamayacağı hususunda. Fiktif ve gerçek âlemler (öykü ve hayat) arasındaki sınırın çok net çekildiği bir yapılanma içinde yazdığınız gelip sizi bulursa bir hoş tesadüften başka birşey değildir. Hayırlı olsun, uğurlar olsun. Ama gerçek ve düşsel olanın sınırlarının birbirine iyice karıştığı, aslolanın gözler kapalıyken yaşandığı bir yazar perspektifinde durum daha karmaşık. Belki daha kolay demeli. Kitaplar var ve defterler var. Kitaplar yazarın yazdığı, fiktif olan. Defterler var, o da kendi hayatını geçirdiği. Kitaplar eser, defterler yaşam. Kitaba başlarsınız. Bir şişe içine koyarsınız ve suya atarsınız. Bir yandan da defterinizi yazmaktasınız. Yazdığınızın mes’uliyetini yüklenmişseniz artık ülkelerinizi o kadar kolay ayıramazsınız. Sınırlar muğlaklaşır ve yazdığınız gelip sizi bulur, siz de gidip yazdığınızı bulursunuz. Farkedersiniz çünki, farkettiğinizi de fark ettirirsiniz. Bir yandan defterleriniz ilerler, bir yandan kitaplarınız. Böylece kitaplar ve defterler arasında sürekli bir geçiş halinde hikâye oluşur. Sınırlar karışır, kahramanlar karışır, yazar kahramana dönüşür, kahraman yazara dönüşür belki. Ve sizin bir yazar olarak hikâyenizin kumandasını kaybetmeniz işten bile değildir. Bir bakarsınız hikâyenizin kahramanı olmuşsunuz. Hem de yazarı kahraman olan bir hikâyenin. Bütün mesele gözlerinizi kapayıp kendi içinize bakmanızdan ibaret. Bakın siz de göreceksiniz. Bu kadar basit. Hepsi orada yaşıyorlar.

Yazarın yalnızlığı ve acısı burada başlıyor ve burada bitiyor işte.

3-Hattat-Rasıt kendisini size ilk defa nasıl hissettirdi? Şu an ne yapıyor? Bildiğimiz son haline razı mı? Kurtulabildiniz mi ondan?

3-Hattat-Rasıttan kurtulmak? Aldanmayın siz yazarın “hattat seni terketmeliyim” çığlıklarına. Hattat neyi temsil ediyordu da yazar ondan kurtulmak istiyordu ki? Padişahlar yerine cariyelere koşuyordu. Cennetler hazırlanırken kendisine, masivaya bulaşıp kalıyordu. Değil mi ki cariyenin bir gece rengi gözleri vardı bir de kadife teni. Kendisini hikâyenin dünyasına gönüllü armağan eden yazar, bundan müşteki, çığlıklar atıp duruyordu: “Hattat seni terketmeliyim”. Yazar, yapma Allah aşkına. İnsana “ben padişaha koşmak istiyordum, sen beni cariyelere gönderiyordun” demezler mi? Derler ve bu kez yazar cevap verir usulca: “En fazla ben cariyelere koşuyordum, hem de defalarca”, ve hikâye çözülür. O zaman hattat masum. Masum olmayan yazar. Arzu ediyorsanız, beni (yani N. Nazan Bekiroğlu) bu yazarla karşılaştırabilir ve karıştırabilirsiniz şimdi. Bence mahzuru yok. Sonuna gelince? Masal gemileri de gün gelir öykülerini terkeder. İhanete uğrar padişah. Ama hattatın ihanetine uğramaz. Acımasız öykücünün ihanetine uğrar. Üstelik acımasız öykücünün ihanetine sadece padişah değil hattat da uğrar. Olsun. Değil mi ki ihanete tahammülü olana padişah derler. Öyleyse hattat da padişah olur sonunda ve hikâye biter velhasıl-ı kelâm.

4-Yazarın yazdığı hiçbir zaman içindekine denk düşmüyor. İçindeki hep daha güzel, hep daha zengin ve hep daha ışıltılı… Bunu siz de değişik vesilelerle söylüyorsunuz. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun sizinle yaptığı ve Dergâh’da yayımlanan bir röportajınızdan “İçimdeki hikâye duyduğum. Dışımdaki hikâye anlatabildiğim. İçimdeki hikâye dışımdaki hikâyeden çok daha büyük. Ne kadar güzel ve ne kadar derin olduğunu tahmin edemezsiniz”. 5 Ekim 1997 günki yazınızda da “Duygu dilden zengindir” diyorsunuz. Muhtelif yazılarınızda kelimelerin içimize hiçbir zaman yetemeyeceğini belirtiyorsunuz. Bütün bunlara rağmen yazarın yazmak ihtiyacı, diğer insanlarla yaşadığı hakikatleri paylaşmak ihtiyacı bir teselli olabilir mi? Aslında bir bakıma “beduh”a yazılmış şeyler mi bunlar?

4-Bakın, yazmak benim için daima metafizik boyutu olan bir hal. Akademisyen yanımla bu işin teorisini yapmak bana hoş geliyorsa da haller karşısında aczimi kabul etmekten onur duyuyorum. Bu girizgâhtan sonra; hepimiz anlatmak ihtiyacında değil miyiz, ve bu ihtiyaç yaradılıştan değil mi? Birisiyle, size ayna, siz ona ayna birisiyle, bezm-i elestte mülâkî olduğunuz birisiyle, yanınızda da olabilir, bir şişeye koyup atabilirsiniz de suya; varlığınız, hayat, getirileri, önü arkası hakkında konuşmak istemez misiniz? Hep onu aramaz mısınız? Ama o hiç yoktur. Ya da vardır da farketmezsiniz. Ya da dokunursunuz da yok olur. Başka birşey değildi işte yaptığım. Benim kendisine yöneldiğim, ilgisine talip olduğum, bir şişe içinde bekliyordu mesajımı. Ben yazdım, o aldı (aldı mı?) Bundan ibaret. Ben paylaştım mı, çoğaldım mı, büyüdüm mü, zamanın aynasında görüntümü görmekten mahzuz mu oldum, yazdıklarımı kendilerine yaşam bilenler mi çıktı, bunların hepsi mi, hiçbiri mi, başka birşey mi? Pek de bilmiyorum, hattâ hiç bilmiyorum.

5-Hikâyelerinizin kahramanları hep yazmakla ilgisi olan kişiler; Hattat-Rasıt, Genç Mezarlık Bekçisi, Genç Hattat, Nakkaş, “Akşamın Ağası” hikâyenizdeki Hamid’in amcası, Nigâr Hanım.

Yazma’nın sizin açınızdan ehemmiyeti nedir?

5-Yazmak varlığına bir mesele benim için, yani ki ölümüne. Hayatta en büyük isteğim içimdeki hallere tercüman olacak bir lisana sahip olmak. Yahya Kemal’in dörtlüğünü ürpermeden terennüm edemem: Yâ Râb ne müsâvâtı ne hürriyeti ver/Hattâ ne o yoldan gelecek şöhreti ver/Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim/Yâ Râb bana bir ses yaratan kudreti ver. Müthiş. Nigâr Hanım günlüğünün bir yerinde “bugün yine şairliğim, o halim üzerimde” diyordu. En güçlü şiir işçilerinden biri olmasına rağmen Cahit Sıtkı, şiirin bir hal olarak geldiğine inanıyor. Bu anlamda ben de öykünün bir hal olduğunu düşünüyorum. Sonsuzluğu yoklama hali denebilir. O hal gelince de Sait Faik’ın dediği gibi, kalemi yontarsınız, yonttuktan sonra tutup öpersiniz, yazmazsanız deli olacaksınızdır. Bu da bu kadar basit işte. Bunun böyle olmuş olması sonsuzluğun çok kolay yakalanabileceği anlamına gelmeyebilir de. Ama o çabanın bizatihi kendisi ayakta durmanızı sağlıyor. Varlığımdan en fazla şüphe ettiğim, bunu kendi kendime isbata en fazla ihtiyaç hissettiğim anlarda yazdığımı neden sonra farkettim. Kaybolmamak için yani, yollarda yok olmamak için. Daha doğrusu yok olmadığımı fark etmek için. Çıldırmamak için. Kısacası ölmek için, var olmak için, yok olmak için. Bütün bunların hepsi de bir anlama geliyor. Bir soruyu soruyor “var mıyım?” Evet, aynen öyle.

Aslında ben size çok sade birşey söyleyeyim mi? Bütün bu uzun anlatmalara hiç gerek yok. Herkesler güzel giysilerini giyerler ve gezmelere giderler. Ama sizi evde bırakırlar. Elinize kalemi, boş kâğıdı alır, kendi içinizdeki bitmek tükenmek bilmeyen yolculuklara çıkarsınız. Başka ne yapabilirsiniz ki? Üstelik daha acısı, herkeslerle birlikte siz de güzel elbiselerinizi giyerek gezmelere gitseniz de yine yalnızsınızdır. Yazmayıp ne yapacaksınız?

6-Kahramanlarınız bir yerde Miguel de Unomuno’nun “Sis”indeki kahraman gibi size baş kaldırıyor. Onları o hale sizin getirdiğinizi söylüyorlar. Bu halden dolayı suçlanıyorsunuz. Onlardan kurtulmak isteyen bir yazar da var içinizde. Sanatçının bu duygu karmaşasını neye bağlayabiliriz? Onlarla da onlarsız da olmuyor?

6-Herkesler güzel giysilerini giyip de gezmelere gittiği zaman yanınızda bir bez bebek bırakmışlardır, böyle girelim. Başlangıçta herşey iyi gider. Bez bebeğinizle oynarsınız. Ama an gelir, o, koyduğunuz yerde durmaz. Böyle. An gelir ki kahramanlarınızın sizden koptuklarını farkedersiniz. Biraz evvel sözünü ettiğim defterlerle kitapların karıştığı nokta budur. Yazdığınızı yaşadığınız nokta. Ürperirsiniz. Varlıkları sizin varlığınızdan daha az kuşku taşımazlar içimde. Nasıl olabilir ki zaten? Duvardaki gölgesinin ya da ayna derinliğinde biriken görüntüsünün gerçekliğinin, kendi eliyle dokunabildiği bedeninin gerçekliğinden daha az olduğunu bir türlü düşünemeyen/kabullenemeyen belki daüssılalı bir muhayyile için, Ahmet Cemil’in gerçekliği Halit Ziya’nın gerçekliğinden daha mı az inandırıcıdır? Bundan hiç kuşku duymadım. Ve onlarla bir gün karşılaşacağımıza dair ciddi ciddi inanç besliyorum. Hâlâ.

7-Hikâyelerinizde bir medeniyet meselesi var. İki medeniyet arasındaki yazar tinini “Akşamın Ağası” hikâyenizde görüyoruz. “Müslüman sanatçı Allah’ın yarattığının bir benzerini yaratmaktan ve onu açıklamaktan şiddetle kaçınırdı. Bunu sen de derslerinde defalarca söylemedin mi?” diyor Akşamın Ağası. “Eğer ben senin arzuladığın gibi bir Hugo olsaydım, Levni minyatür değil de derinlikli manzaralar yapsaydı biz biz olur muyduk?” diyor.

François Mauriac ise romancının insanlar içinde en çok Allah’a benzeyen olduğunu, onun gibi kaderler çizdiğini, onları öldürdüğünü, sevindirdiğini, âşık ettiğini yazıyor.

Bu iki görüş iki ayrı dünyayı gösteriyor.

Hikâyelerinizde görülen geçmiş edebiyatımızın pek çok unsuru bizi içimizdeki dünyaya açıyor, haydi sizin ifadenizle söyleyelim “masal” dünyasına açıyor. Oysa;

“Masal öldü. Masaldan güzel olduğu kimselerce fark edilemeyen gerçek.

Hiçbir şey kalmadı geriye.

Bir büyük boşluk kaldı geriye”, diyorsunuz.

Nun Masalları ve Dergâh’da yayımlanan son hikâyeniz “Yitik Göl”deki Nazima ve İskender’in öyküsü bizi “masal”a çağıran hikâyeler. Her ne kadar biraz “N” iseniz de tedaileri çok olan bu hikâyeler edebi anlamda geçmiş edebiyatımıza yönelik yeni bir keşfe davet anlamına da geliyor. Hikeme doğru atılan yürekli adımlar. .. Hikâyeleriniz nesir ise de bir mesnevi, bir destan, bir masal tadı da alıyoruz.

Bu düşüncemizde yanılıyor muyuz?

Bunca maddi bir dünyada sizdeki bu tecrid?

Masaldan güzel olduğu kimselercce farkedilemeyen gerçeğin açtığı boşluğu doldurabilecek miyiz?

7-Bu soru çokça cevabı bir arada istiyor. Sırayla gideyim. İki ayrı dünya, iki ayrı medeniyet demek, bu ortada. Bunları benim bilincimin düzleminde “N” ve “nun” olarak şifreleyelim. “N”nin içerdiği anlamlarla yetinemem. “Nun”unkilerle de öyle. Hem “N”yim hem “nun”. Ne tam “N”yim ne tam “nun”. Ama bu çok tehlikeli cümle iki âlem arasında asılı kalmışlığın bütün ürperişlerini içermek tehlikesiyle karşı karşıya bırakır beni ki itiraz edemem. Amenna. Zaten bütün çektiğimiz bundan başka nedir ki? Keza masal da öyle. Masala bakarsak; masal sadece Şark’a mahsus olarak mı algılanıyor? Bence sadece doğu değil batı uygarlığı üzerinde de masal, modernsit zamanların hırpalayışlarının arkasındaki, evvelindeki güzel zamanlara işaret ediyor, daha doğrusu o zamanların algılamalarına. Böylece çatışmalar çatışmalar. Kırılan, ezilen, hırpalanan “inkıraz çocukları”, bizler, ben.

“Masaldan güzel olduğu kimselerce kabul edilemeyen gerçek” meselesine gelince. Burada tehlikeli bir ayrıntı var. Ve bu ayrıntı, bir paragraf önceki açıklamaya binaen “masalı mı gerçeği mi tercih ediyorsunuz, yani ki modernist zamanların çocuğu musunuz, masalların çocuğu musunuz” gibi bir soruya çok rahatlıkla muhatap kılar beni. Hiçbiri ile tek başına yetinemem. Masalla da gerçekle de meselem var. İkisiyle de olmuyor, ikisi olmadan da olmuyor. Gerçekle başım hoştur. Masalla da öyle. Yoksa “masaldan güzel gerçek” gibi bence tehikeli bir sloganla yetinmem mümkün değil. Daha açık bir ifadeyle, gerçek masaldan daha güzel değildir. Değil mi ki, şimdilik elimizle tutamadığımız gözümüzle göremediğimiz bir âlemin varlığına iman etmek gibi zor bir terbiye ile eğitilmişiz. Yani aldanmamalı. Masaldan güzel gerçek sloganı bizde örneğin kırk kuşağının ağzından ifadesini bulan, dünya ölçeğinde bilhassa II. Dünya harbi akabinde gündeme gelen bir felsefe. Uğrunda ölünecek ideallerini, bir öte âlem inancını, mitini -ne derseniz deyin- yitiren, ölmeye ve öldürmeye icbar edilen bir gençlik için bu gerçek çirkinlikleriyle güzeldir. Cahit Sıtkı diyor ya “Bu gün masal değil/Masaldan daha güzel, gerçek”. Ya da “Her mihnet kabulüm yeter ki/Gün eksilmesin penceremden”. Şimdi benim söz konusu ettiğim çok farklı. Böyle asla değil. Demek istediğim, masalla gerçek arasındaki sınırları yok eden yazar muhayyilesi kendini masala çok fazla teslim ediyorsa, masal tarafından yoldan çıkarılmaya gönüllü evet diyorsa bir noktadan sonra o, artık gerçeğini de masalın lisanıyla terennüm etmeye başlamıştır. Böylece artık masal ve gerçek arasındaki geçiş tamamlanır ve gerçek kendisini masalın âleti ve lisanıyla ifadeye muktedir olur. Aslında (ve neticede) bütün bunlar masaldan da gerçekten de geçemeyen, daha doğrusu onları ayıramayan bir kimliğin ifşası anlamına geliyor.

8-Hikâyelerinizdeki zaman… Birden değişen, dış gerçeklerimizle uymayan kaymalar, genişlemeler ve olağanüstülüklerle dolu bir hayat. Bizler hep zamanın ucunda yaşıyoruz, içimizde geçmişimiz saklı. Bir yazar olarak sizin iç zamanınız? Tarih ve zamanla olan meseleniz?..

8-Buna önce bir teknik meselesi olarak bakalım, modern öykünün tekniği diyelim. Ama her tekniğin, arkasındaki hayatla ilişkisini de asla gözden ırak tutmayalım. Modern hikâyenin baş kahramanıdır zaman. Ve bu artık klasik/geleneksel romanı var eden insanın kendisini ifade edebildiği kronolojik, istikrarlı (çizgisel) zaman değildir. Çizgisel zaman anlayışının tutarlılığı, modern dünyanın parçaladığı insanın ruh yapısına müsavi olarak parçalanır. Çok da doğal böyle olması. İnsanın iç dünyasının parçalandığı, sınırların yok edildiği bir böyle geçişte zamanın da parçalanması doğal. Her muhteva tekniğini belirler demiştik. Nun Masalları’na gelince. Onu yazan XX. asırda yaşıyor, düne bugünün meselelerini, acılarını yüklenerek ve yükleyerek, bugünden bakıyor. Böylece geleneksel olana modern zamanlardan, modern zamanların inkırazından bakan yazar, tekniğini modernizmden almaktan kendini alamıyor. İstese de istemese de bu böyle. Başka şansı da yok. Bir önceki sualde bahsetiğiniz ve benim bir iltifat olarak algıladığım mesnevi, destan, masal tadına rağmen. Sadece tad yazık ki. Ve biliyor musunuz bu ona en büyük ceza. Çünkü geleneksel olanı geleneksel olanın terennümüyle vurgulayacak dünyayı çoktan yitirmiştir. Değil mi ki “melekler bekledikleri harflerini çoktan terketmiştir” (Tanpınar). Yine Tanpınar’a ve yine biraz önceki şiire dönersek, Ne içindeyim zamanın/Ne de büsbütün dışında/Yekpare geniş bir ânın/Parçalanmaz akışında. Ufak bir iyimserlik değişmesiyle demek ki, Hem içindeyim zamanın/Hem de büsbütün dışında.

10-Dostoyevski’nin “Olağanüstü mü? O da ne? Hayattan daha olağanüstü ne olabilir?” cümlesi size ne düşündürüyor?

10-Dostoyevski arkasındaki bütün koşmalarım bir yana, deminden beri sık sık tekrarlamaya çalıştığım, 7. sorunun cevabını vermeye çalışırken söylemek istediğim şey bu idi işte. Hayatım düşlerimden farklı birşey değil benim. Yani ki hikâyelerim özgürlüklerim. Dostoyevski için de bu cümle salt “görünen” hayatın zenginliği ile yorumlanabilecek bir cümle değil. Belki onun için de sınırların ortadan kalkması gibi bir anlam içeriyor. İçsel yaşamı bunca zenginken Dostoyevski’nin, elbette ki böyle. Sar’a nöbetlerinin evvelinde ruhunun değdiği o sonsuzluk noktası onun hayatını hepimizin hayatından farklı ve zengin kılıyorken, Dostoyevski elbette hayatı herşeyden daha fazla olağanüstü görecektir. Hayatı, hayatın dışına uzanan bir olağanüstülüğün lisanıyle ifade edecektir.

11-Hikâyelerinizde insan ruhunun dalgalanmaları önemli. Olaylar üzerinde kendini seyreden insan ruhunun macerası. Acıyla gelişen, iç büyümelerimiz bizi nasıl daha anlamlı kılacak? Varlığımızı nasıl onaylayacağız?

11- Acının felsefesini yapmamı istiyorsanız sayfalar ilerliyor, o kadar kolay cevap veremem. Tek damla gözyaşının içerdiği anlamları ifade etmek ise hiç kolay değil. Ama “acı”dan yakıcı kelime, “gözyaşı”ndan büyük arındırıcı tanımıyorum. Acı çeken insana, sadece insana değil hayvana, hattâ bitkiye zaafım var. En hassas noktam. Karşımda ağlayın, sizinle ağlayayım. Bütün insanlar için ağlayacak kadar çok gözyaşına sahip olduğumu da içim titreyerek itiraf edebilirim. Keza bütün insanlar adına gülebilecek kadar da çok tebessümüm var benim. İnsan ruhunun acıyla olgunlaştığı, büyüdüğü, arındığı inancındayım. Nerede gözyaşı vardır orada yapaylık olmaz, riya olmaz. Gözyaşı döken insan bütün kirlerinden arınmıştır, yaratıldığı günki kadar temizdir ruhu. Gözyaşı bu dünyada günahı temizler. Ağlayan insan bedenin ve nefsin kirlerinden temizlenmiştir. Yücelmiştir. Pişmek yanmakla gerçekleşir. Var olmak için önce ölmek gerekir. Ve keder gözyaşlarının rengi mordur. Daha ne olsun?

Hikâyelerinizden müthiş zevk alan biri ve her daim sizin tarafınızda biri olarak, izninizle size bir beddua etmek istiyorum. Aslında bunlar sizin sözleriniz. Şairlere ettiğiniz bir dua/beddua. “Acınız dinmesin efendim. Ve anlatamayasınız. Çünkü en iyi o zaman anlatırsınız”.

Yazdığınız gelip sizi bulur işte, söylememiş miydim?

Martı – sayı 9 – Mayis 1998 – M.Çağrı Eken, Fatih Başlan (Nun Masalları)

Nazan Bekiroğlu: “Ne çok sıkıntı çektik ömrümüz ilerledikçe,üstelik ölümlüydük.”

Martı (Mayıs’98, sf.12-14)

Haz.:M. Çağrı Eken – Fatih Başlan

ÖZGEÇMİŞ

03.05.1957, Trabzon.

İlk ve orta öğretim aynı kent.

Erzurum,

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

1981, Dört yıl için lise öğretmeni.

1985, Fatih Eğitim Fakültesi, Öğretim Görevlisi.

Halide Edip’le doktor.

Nigâr Hanım’la doçent.

Evli.

İki çocuğa anne.

1*”Önce söz vardı” bahsinden girerek…

“Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek, yazmak”… Mümkün mü?

-Bu cümle Nun Masalları’nın ilk cümlesi. Hat ve Rasat’ın hattatına ait, yani fiktif dünyadan bir alıntı yapıyorsunuz. Bu yüzden öznesi hattat olarak yapılacak yorum, öznesi Nazan olarak yapılacak yorumundan farklı olacak. Önce hattat:

“Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek yazmak” isteği ve ihtiyacı, bu ihtiyaç ile başlayan oluşlar manzumesinde hattatın temel trajedisini oluşturur. Çünkü o, kendisini ‘ben’ diyerek farklı biçimde ifade etme alışkanlığı olmayan, üstelik bunun pek de makbul görülmediği bir geleneğin içindedir. Bu anlamda aykırı bir söylemi yüklenmek hattatı büyük bir çatışmaya, her ayrıntıda ifade gücü taşıyan bir trajediye bağlar ve götürür. ‘Ben’ deyişi, ön planda bir roman ya da hikâye yazma arzusu biçiminde tezahür eder. Oysa hattatın mensup olduğu bütünün içinde, bireyselliğin vurgulandığı, teşhir ve teşrih edildiği, bizim Tanzimat’tan sonra tanıyacağımız anlamda roman ve öykü yoktur. Ama hattat öykü yazmak istiyor, kendisini farklı biçimde ifade etmek. Çünkü farklı biçimde hissediyor.

Bir öykü kahramanı olarak onun bu isteği, doğrudan reel dünyaya ait bir unsur olan yazarının nerede durduğunu da belirliyor. Bugünden bakan ve yaşayan bir hikâyeci olarak beni ilgilendiren hemen tüm problemler ona/onlara yüklenmiş vaziyette. Bu yüzden işte, hattatın “şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek, yazmak” istemesi. Onu bu isteğiyle yadırgamıyorum. Çünkü hattat geleneğin içinde bir birey olarak yeniden kurulmakta, bir başka deyişle ona modern insanın problemleri yüklenmekte, tabii müellifinin gücü yettiğince. Oysa “geçmişi, geçmişle ve geçmişte” yaşayan yazar, kahramanını da geçmişin vitrini ve felsefesi içinde teşhir etmek zorundadır.

Müellife gelince. O, “Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri” söylemenin mümkün olacağına çok da katılmıyor. “Gökkubbe altında söylenmemiş söz” olmadığına samimiyetle inanıyor. Ancak, söyleme biçiminin yenilenebileceğine kani.

Bir zamanlar çocukça bir sezginin sağlamlığıyla ve nasılsa söyleniverilmiş bir cümleyi uzun bir inkârdan sonra, yeniden aynı noktadayım: Yazıla yazıla şiirlerin ve şarkıların tükeneceğinden ciddi ciddi korkuyorum. Öyleyse bu dünyada henüz “kendine özel formu içinde” söylenmemiş söz varsa da, bir yerlerde söylenmiş ve bekliyor, diyelim ve bu bahsi kapatalım. Elbette “önce söz vardı”. Hattatın söylemek istediği de onlardan biriydi. Ama onun za’fı zamanından önce söylemeye kalkışması. Bu yüzden onu kimse anlamadı. Biri hariç. O da yetmedi. Aslında yetti ama, acımasız öykücü işte. Buna izin vermedi. Aslında onun da başka şansı yoktu. Çünkü o da bugünden bakıyordu.

2*Kendinizi ne kadar anlatabiliyorsunuz öykülerinizde? Bu anlattığınız ‘ben’ininizin ne kadarı, kurguladığınız ne kadarı olmasını istediğiniz ‘ben’?

Bu soruya büyük dert bir cümleyle karşılık vermek gerekir; “ben neyim”, ki bunun da altından kolay kalkamayız. Ama en azından bana göre ben, görünürdeki miyim, görünmezdeki mi? Çok sevdiğim bir göndermeyle, “aslolanın gözlerim kapalıyken yaşadıklarım” olduğuna inanıyorum. Bu mini mukaddimeden sonra; gündelik bir yaşantının ben’ini bulamazsınız yazdıklarımda, doğal olarak. Gözlerim kapalıyken yaşadıklarım, onlar ise bir arayış serüveninin bakıyesi olarak var. Müsveddesi kalbimdi, Nun Masalları sizin, desem yeter mi?

3*Ararken yazmak bir tezat değil mi? Yazı sabitlemek değil midir? Peşinizden geleceklere bir işaret bırakmak mıdır yoksa?

Yollara dökülmüş kendisini arayan, huzursuz, telâş ve panik içre, varlığından şüphede birisi için yazı en bereketli yollardan biridir. Tümüyle sanat, felsefe, bilim ve din gibi. Kiminin vasıtası sezgiseldir, kiminin müsbet filân. Sizin “sabitlemek” dediğiniz benim “mutlak olan” dediğim nokta anlaşılan. Her yazı bir çatışmanın ürünüdür. Mutlak olanın bulunduğu noktada zaten çatışma da biter yani yazı da. Bu yüzdendir ölmek için yazmaya kalkışması Kafka’nın. Bu yüzden her gerçek yazar her gerçek yazının arkasından ölür. Ama yeniden doğar. Yeniden ölmek için. Ezcümle Orfeus’un sazı durmadan çalar, bu dünyada.

Sonrakilere işaret bırakmak meselesine gelince. Var olduğumdan en fazla şüphe ettiğim anlarda kaleme sarılırken, benden öncekilerden işaret almaktı asıl endişem. Bu doğal olarak sonrakileri de içeriyor. Çünkü ben öncekilere göre sonrakiyim. Sonrakilere göre öncekiyim. Ben, öncekiler ve sonrakiler bir varlık problematiğinin üç ayağını oluşturuyorsak, ki öyle; benden evvelkilerden işaret alınca, sonrakilere kendiliğinden işaret kalıyor. Yani benim benden sonrakilerle ilişkimi, benim benden öncekilerle ilişkim belirliyor. Ve benim sonrakilere bıraktığım işaret, salt “sonrakilere işaret bırakmak” ifadesinin içerdiği anlamdan farklı bir anlam içeriyor.

4*”Osmanlı’nın tarihi gerçekleri beni birinci dereceden ilgilendirmiyor”sa geçmişi kaybetmekten yakınmak ne ola ki? Bu oryantalist bir bakış açısı değil mi?

Hayır tabii ki. Baktığınız noktayı iyi tesbit ederseniz, hayır. Bir bilim olarak tarihten mi, bir sanat olarak edebiyat/hikâyeden mi bakıyorsunuz. Dahası gayeniz olan şey tarih mi, hikâye ve hikâyeye yuvalanmış bir felsefe mi? Varlık sorunsalı noktasından bakın bakalım. Kendi varlığı hususunda fevkalâde panik içinde bulunan yazara, kendi varlığının onay alanı olarak geçmiştekilerin varlığını onaylayabilmesi kalıyorsa. Yani “ben var mıyım” sorusunun cevabı gelip gelip, “onlar var mıydılar, onlar var idiyseler sen de varsın”; ve ardından da “biz aynı insan mıyız” dönemeçlerine dayanıyorsa. Ve dünküler, bugünküler ve yarınkileri topyekûn kuşatan büyük göz hesaba daima katılıyorsa. O zaman yollara dökülür ve kendinizi bulmak için tarihe koşarsınız/kaçarsınız. Ama bu tarih o resmî tarih değildir. Bütün kapılar kapanır bunun dışında yüzünüze. En fazla da resmî tarih kapanır. Kendinizi bulmak için onları ararsınız. Peki nasıl ararsınız onları? Sizin Malazgirt ya da Çaldıran kazanma şansınız yoktur artık. Yani siz onlara gidemezsiniz. O zaman onları size çekersiniz, bakalım geliyorlar mı?. Gelirlerse, hem sizde hem onlarda olanda buluşursunuz. Sadece onlarda olanda değil, hem sizde hem onlarda olanda. Sizin gibi mi âşık oluyor, sizin gibi mi acıyor parmağı kesilince? Aynı mı babanız ölünce içinizdeki şey? Ülkenizden ayrılmak zorunda kalırken aynı mı üzüntünüz? Yani beşeri anlamda aynı mısınız? Benim hareket ve varış noktam bunun cevabının “evet” olduğudur, yüzlerce defa evet. Ha, öyle oldu diyelim. Ne olacak? Beşeri olan yakalanacak. Bu defa benim ve diyelim Fatih’in ya da o bîçâre Sultan Vahideddin’in öznel tarihlerimiz, öznel tarihlerimiz olmaktan sıyrılarak tüm insanların tarihi olacak. Ve özelden çıkıp genele dönüşecek. (Bu yüzden Nun Masalları’nda -bir bölüm dışında- padişah ismi yok, dekor ihmal edilmiş, kahramanlar o kadar farklı statülere sahip ama hep bir arada, 17 yy. insanları ama 17. yy. insanları gibi davranmıyorlar, düşünmüyorlar. Bugünün, dünün ve yarının insanı gibi düşünüyorlar). Hattat ve padişah. Farklı değil yanları beni ilgilendiriyor. Padişahı farklı kılan tarihin konusuna giriyor, Osmanlı’nın zaferleri ya da hezimetleri yani. Farksız kılan ise benim konuma giriyor. O zaman bir yazar olarak bana kalan şey paniklerimin, aceleciliğimin, telâşlarımın, yollara dökülmüşlüğümün, nihayet ölümümün arkasından: Ben varım. Çünkü onlar da vardılar. Ve biz aynı insanız. Bütün diğer insanlarla ve geleceklerle birlikte. Ve hepimizi gören büyük bir göz var.

Diğer meseleye gelince; Osmanlı’nın tarihî gerçeklerinin beni birinci dereceden ilgilendireceği alan, o tamam; ilm-i tevarih. Orada fevkalâde ilgiliyim o gerçeklerle. Ama benim hikâyem buna müsait değil. Aslında “hikâye” buna müsait değil. Shakespeare oyunlarının çoğu yazıldığı çağa göre tarihî. Ama o zaman da, bu zaman da Shakespeare oyunlarını tarih öğrenmek için değil, insan ruhunun labirentlerini görmek için seyrediyoruz. Bu bakımdan bence “tarihî gibi görünen ama tarihî olmayan hikâye” kavramının iyice yerleşmesi gerekiyor. Tarih ile tarihî hikâyenin kesişme/kesişmeme problemlerine gelince, o edebiyat teorisinin de tarih teorisinin de kolay halledemediği apayrı fakat çok çekici bir konu. İsterseniz burada keselim.

5*Bayandan sanatçı olur mu? Özellikle de el becerisi gerektirmiyorsa bu sanat?

Sorunuzun altındaki kinayeyi farketmek istiyorum, çok yönlü ve riskli. Benim için değil, sizin için. Bir kere “bayan sanatçı” ifadesi, sanatsal ve akademik düzlemde bu ayrıma şiddetle karşıyım. Çünkü bu ayrım ya hoşgörü getirir beraberinde, ya horgörü. Bir insan ya sanatçıdır, ya değildir. Erkek sanatçının üçüncüsünü kadın sanatçının birincisine muadil tutmak çok gereksiz ve kadınların buna ihtiyacı yok, erkeklerin de yok. Fakat nedir, gereksiz bir hoşgörü veya gereksiz bir horgörü. Faydadan çok zararı var. Gündelik şöhretler, şiirinden çok yaşantısıyla ya da çevresiyle edip kadınlar. Veya tam tersi. Kadın diye küçümsenmeler, hesaba alınmamalar filan. Bunların gereği yok. Bırakın suları, aktıkları gibi aksın.

Ama sular her zaman yatağında akabilir mi? Yani kriter sosyolojik düzleme kaydırıldığında kadın-erkek ayrımı ister istemez girer işin içine, doğru. Ancak o zaman da yapılması gereken şey, “bayandan sanatçı olur mu olmaz mı” diye sormaktan ziyade; bayanların sanatçılıklarını toplumsal süreç içinde bir geleneğe dönüştürerek yaşayıp yaşayamadıklarının sorgulanmasını gerektirir. Bu anlamda fikirlerimi çeşitli vesilelerle az çok söyledim. Anlaşıldım ya da anlaşılamadım. Ama tekrar etmekte fayda var. Bayandan sanatçı olur, şair de olur, herşey de olur. Toplumsal ve sanatsal çark, ona ihtiyacı olan birikimi sağlayabileceği kadar döndüğü müddetçe. Bir de galiba “kendisine ait bir odası ve bir miktar aylık geliri oldukça”.

6*”Sanatçı” üstbaşlığı altında Hülya Avşar’la birlikte olmak nasıl bir duygu sizce?

Bugün şakacılığınız üzerinizde. Sanırım bu soruyla da benden “sanatçı”nın tanımını istiyorsunuz. Bir kere tıpkı “entelektüel ve entel” ayrılmasında olduğu gibi, eşanlamlı oldukları halde “sanatçı ve sanatkâr” sözcükleri arasında bir anlam farklılaşması son zamanlarda iyice kendini hissettiriyor. Bu, yani sanatkâra ve sanatçıya ayrı anlamlar yükleme bence toplumsal bir tepkidir. Toplumsal bilincin sanatkâra verdiği değeri ironik bir biçimde dayatmasıdır. Sanatkâra gelince. Malûm tanımları tekrarlamak niyetinde değilim, lâkin bence olmazsa olmazı, üretirken bir vade için tükenmesidir sanatkârın. Bestekâr üretirken ruhundan bir şey eksilir, onu yerine koyarak tekrar beste yapabilmesi için beklemesi gerekir. Ama şarkıcının hayır. “Şarkı söyleyebilen”den bu kesiti aldıktan sonra, yelpazenin yelpaze dışı kalan kanatlarına bakma gereğini dahi hissetmiyoruz elbette. Hani padişahın hasta kızını aynasıyla gören, halısıyla bulan, elmasıyla iyileştiren üç şehzade var ya. Kız hangisinin olacak? Üçüncünün temsil ettiği tükeniş, işte o sanatkârı yapan. Çünkü diğerlerinin meta’ı yerli yerinde ama elma tükendi. Tükendi ama birisini var etti.

Bir de tabii fark etme meselesi var. Nedir? Sanatçı farkeden ve farkettiğini farkettirebilendir. Gerçekleştirme gücünü taşımasa da işaret gücü var. Çünkü ezel meclisinde kendisine hisse olanla karşılaşmaya yeteneği var.

7*’80 sonrası edebiyatında şiir, hikâye ürünlerinin ve genel olarak sanat’ın niceliksel olarak arttığını, niteliksel olarak da sabit kaldığını söyleyebilir miyiz? Yani matematiksel olarak ifade edersek var olanı önceleri 10 kişi bölüşürken, aynı birikimi 100 kişi bölüşmeye mi başlamıştır?

“On kişiye yetecek olanın yüz kişi tarafından paylaşılması” tipik popüler alanlarda dikkat çeker. Şiir ve hikâyede acaba meselâ müzikte seyrettiğimiz (dinlediğimiz değil) anlamda bir popülarite yaşanıyor mu? Bu tür bir artma varsa da aynı boyutlarda olduğunu sanmıyorum. Edebiyat buna çok müsait değil, iyi ki değil. Şiir ve hikâye, hele şiir, hâlâ masum. Şair-müteşair meselesi ise bundan farklı bir şey tabii. Fakat yine de niceliksel bir artma dikkatinizi çekiyorsa, zamanın ne getirip götüreceğini görmek için edebiyat tenkidinin edebiyat tarihine dönüşmesini, kıymetlerin yerine oturmasını beklemek gerek. Bir de her dönemde on kişiye yetecek olanı daha çok kişi bölüşmüştür. Ama aradan elli yıl geçince yine geriye on kişinin adı kalır. Siz sadece Fikret ve Cenab’ı görüyorsunuz. Açın bakalım Servet-i Fünun mecmuasını. Yüz şairin adı var. Zaman acımasızca ayıklar. Ve iyi ki ayıklar.

8*[Biraz özel kaçabilir] Edebiyatçının -sanatçı anlamında, akademisyen değil- evlenmesi, edebiyatçılığının da kayıtlı olması anlamına gelir mi? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Yo, pek özelliği kalmadı. Bu, “akademisyenlikle hikâyeciliği nasıl bağdaştırabildiğim”den sonra en çok karşılaştığım soru, tümden cevaplayayım. Önce sorunuzdaki iki tire arası cümleye bağlı olarak; eğer akademisyenlik para ya da statü kazanma vasıtası olarak değil de bir kendini gerçekleştirme alanı olarak görülüyorsa, o da evlilikle bağlantılı risk alanları arasındadır. Dikkat edin, büyük akademisyenler büyük sanatçılara benzer. “Mukayyed” olma meselesine gelince. Zihinler ve ruhlar ipotek edilecekse haklısınız, evlilik risktir, dahası felâkettir. Biraz önce “sanatçılığın yaşanması” derken kastettiklerim arasında bu da vardı. Ama evlilikte benler belirli bir sorumluluk alanı haricinde özgür kalabiliyorsa, mavi seven bir adamın karısı kırmızıyı sevmekte devam edebiliyorsa, birey yok olmuyorsa, risk alanı daralır. Gerisi gündelik ayrıntıların düzenlenmesine bağlı olarak yoluna girer. Kendimi kendim olarak hissediyorum desem yeter mi?

9*Tanpınar “Şiir bir susma işidir. Şiirlerimde sustuğum şeyleri roman ve hikâyelerimde anlatırım” diyor. Sizse Nun Masalları’nda Tanpınar’ın sanat anlayışından farklı olarak hikâyeyi bir susma işi haline getirdiniz. Buna niçin gerek duydunuz?

Tanpınar’ın cümlesine fazla aldanmamak lâzım. Roman ve hikâyelerinden de anlam çıkarmak için onun, iğne ile kuyu kazmak zorunda kalırız çoğu zaman. Bana gelince. Eksilte eksilte yazdığım doğru. İlk nüsha 15 s. ise baskıya giden daima 10 s.dir. Tabii susmanın ölçüsü sahife sayısındaki azalma değil elbet. Ama eğer gerçekten susuyorsam, bunun bir değil birkaç nedeni var. Biri ses rengi ile ilgili, doğrudan fonetik bir endişe. Büyük lâflar etmeye cesaretim olsaydı, cümle şerefimdir, gibi birşeyler söylerdim. Retoriğe prim vermekle karıştırılmasın ama ses güzelliğinden, iniş çıkışlarından dolayı meselâ soba nasıl kurulur, bunu anlatan bir cümle bile beni heyecanlandırabilir. Woolf diyor ya, bir şey yüksek sesle okunmayacaksa edebiyata neden girsin ki? Doğru, edebî metnin zihinsel anlamda dahi olsa “okunması” gerektiğine inanıyorum, bu bir.

İkinci neden muhteva ile ilgili. Yine geliyoruz gerçeği nerede aradığımıza. Hani içimdeki bende arıyordum ya kendimi. Bu işte. Bu anlamda sözü edilen susmak, susmaktan çok bir lügat farklılığına dönüşüyor. Her insanın lügati farklı. Daha doğrusu aynı lügatle farklı dili konuşuyoruz. Yani o kadar ortada olan bir şey bile, meselâ benim ağacım ile sizin ağacınız uyuyor mu birbirine? Gözümüzün önündeki oluşlarda bile bu kadar az anlaşabilirken, herkesin kendine mahsus görünmezindeki oluşlara dair sözcükler elbette suskun kalacaktır, ne kadar söylemeye çalışsa da. Hani o bir avuç okuyucunuz vardır ya ilgisi bütün ilgilere bedel, hiçbir şeye değişmezsiniz onları, hakikaten değişmezsiniz. İşte onlar lügatinizin en çok uyuştuklarıdır ve size bahşettikleri hiss-i fevkalâde, sizinle aynı dili konuşuyor olduklarıdır. Doğru veya yanlış.

10*Nazan Bekiroğlu bir dergide Nazan Bekiroğlu’nu yakalasa ve ona soru sorma fırsatını ele geçirseydi ne sorardı ve nasıl cevaplardı?

-Ona “Bütün bu hikâyeler de ne oluyor?” diye sorardım. Sonra da “Ne çok sıkıntı çektik ömrümüz ilerledikçe, üstelik ölümlüydük” diye yine o hikâyelerden ödünç alınan bir cümleyle cevap verir, sonra susardım.

Yeni Şafak – Gülcan Tezcan (Nun Masalları)

Gülcan Tezcan / YENİ ŞAFAK

“N ile nun ARASINDAKİ ÖLÜMCÜL OLMASI GEREKEN GİDİP GELMELER”

1-Dergâh’ta yayınlanan bir söyleşinizde amaç tahtına kitabı oturtmak istemediğinizi, bunun için zamana ihtiyacınız olduğunu, kitap çıkarmayı pek de önemsemediğinizi ifade etmiştiniz. Bu düşüncenize rağmen “Nun Masalları”nı çıkarmanızda etkili olan nedir?

-“Kitap çıktı, çıktıysa âlem-i misalde bir örneği var demektir”; bu cümle “neden” sorusunun en hacimli cevabıdır, bana rağmen. Ama daha ayrıntılı bir cevap isterseniz; bu kitap bir zaman neden çıkarılmıyor idiyse şimdi o yüzden çıkarılıyor. O zaman yokluğunu emreden şey, şimdi varlığını emrediyor. O zaman barikat kuran ayrıntılar yıkıldı ben de buraya kadar sürüklendim. Yoksa kitabın bir yeterlilik ve gereklilik şartı olarak algılanmasına ve nicel anlamıyla amaca dönüştürülmesine hâlâ karşıyım. Hasılı değişen fazla bir şey yok.

2-Birinci kitabın arkasından ikincisi, üçüncüsü gelmeli korkusunun kitap çıkarmanıza engel olduğunu söylüyordunuz. İlk kitabınızı çıkardınız. Devamı gelecek mi? Bir hazırlığınız var mı? Yoksa ilk kitap gibi onu da 6-7 yıl bekleyecek miyiz?

-Sözünü ettiğim istiğna, niceliğin niteliği aşması alışkanlığına yönelik. Ortada yazılmış bir şey yok, sancı yok, hayat akmıyor, canınız acımıyor, ama çıkacak kitapların hesabını yapıyorsunuz. “Devamı gelecek mi” bu anlamı içeriyorsa, cevabım elbette hayır, defalarca hayır. Gelecek günlerin bana hikâye alanında ne getireceğini mümkün değil kestiremem. Yazma eyleminin bizzat kendi şahsiyetinden menkul olmadığını farkeden yazar için, her yazdığının ‘son’ olduğunu farketme (ya da vehmetme) kapıları daima açık. Ama bu kehanet ya çıkar, ya çıkmaz. Üstelik bu beni korkutmaz da. “Bana biçilen rol budur, payıma düşen tirad bundan ibarettir”, bundan ibaretse benim hissem, yazarım ve susarım. Yazar, yazısını bitirince susmasını ve ölmesini de bilmeli. Eskiden bundan korkardım, bana acı gelirdi. Şimdi korkmuyorum. (Ama yarın korkabilirim). Şu anda hesabını yapabileceğim sadece elimde “Nun Masalları”nın dışında kalan, yazılmış hikâyelerim var. O anlamda evet diyebilirim, 6-7 yıl beklemeniz galiba gerekmeyecek. Daire tamamlandı çünkü.

3-Okuyucuyu ilk çeken şey kitabın adı, “Nun Masalları”. Burada Ahmet Kabaklı hocanın “Bekiroğlu, hikâyelerinin hem hayat, hem tarih, hem masal olmasını istiyor”, sözünü hatırlıyoruz. Neden “Nun Masalları”? “Nigâr Hanım, Sevgili”de Nun üzerine söyledikleriniz bu ismi seçmenizde etkili oldu mu?

-Kitaba isim olarak bazı hikâyelerin başlıklarını düşünmüştüm önce: “Ahter Suhte Hû ve Lâle”, “Lâ’l Kuşları”, “Kayıp Padişah” gibi. Sonra hikâyelerden birinin adı olmayan ama tümünü kuşatabilecek, üstelik onlarla organik biçimde ilişkisi olan bir şey aradım, bir öğrencimin dikkatimi çekmesiyle. Bu, bir imaj, bir leitmoiv olabilirdi. “Nun Masalları”, hani derler ya, gerçekten aniden geliverdi. Sanırım bilinç altı macerası “Nigâr Hanım, Sevgili”de kurulmuştu, belki daha da evvel. Nedenlerine gelince: İsmim N ile başlıyor ve bitiyor, eski imlâ ile nun. Nun’un ifade ettiği kıymetler var, N’nin de. Ben ne tam N’yim, ne tam nun. Ama hem N’yim, hem de nun. Hiçbirisinden vaz geçemem ve N ile nun arasındaki ölümcül olması gereken gidip gelmeler beni ifade edebilecek kaabiliyette. Bu arada kalmışlık. Bu iki taraflı da olamayış. Bu “ne tahammül ne sefer”, Mustafa Kutlu’nun imajını biraz kaydırmayla. N ile oynamayı seviyorum. “Nigâr Hanım, Sevgili”de bir kaç cümle N ile nun mukayesesi üzerine. Hem, Nazan da nun da, tersinden aynı okunmuyor mu? Daha ne olsun? Üstelik benim düşünmediğim ama bir okuyucunun dikkatiyle, sol tarafına bir kesme işareti koyulursa, ‘nun masalları biçiminde, kesme, yazar adının yerini tutuyor.

4-Kitabınızda Mustafa Kutlu’nun “çerçeve hikâye” dediği tarzda hikâyeler var ve hikâyeleriniz birbirini takip eden bölümler halinde devam ediyor. “Ve hayat bitmediğinden olacak, defterler bittiğinde öyküler bitmiyor”, diyorsunuz. Çerçeve hikâyeyi tercih edişinizin nedeni bu mu?

-Başlarken, böyle olacağını ben de bilmiyordum. Zaten ben geleceğe yönelik plan asla yapamam. Fakat “Bahçeli Tarih”i bitirip de, yazdıklarım bitip ama içimdekinin bitmediğini farkettiğim anda, hikâye devam ediyor. “Hat ve Rasat” yazılıyor, bitti zannediyorsunuz ama bir bakıyorsunuz ki bitmemiş, içinizdeki bitmemiş. (Baştan planlamamış olmanın teknik zaafları da var. Hattat-rasıtın sonraki hikâyelerde rasıtlığının silinmesi gibi). Bu, hayatla alâkalı tabii. Yazdıklarımın benim hayatımla, benim oluş ve akışlarımla ilgisini nasıl inkâr edebilirim? Edebî metin biter, hayat bitmez. “Bunun için ya işte defterlerle kitaplar birbirine uymuyor”. Bir bakıma da son’dan sonrasını merak ediyorsunuz. Hani romanlar bittikten sonra ne oluyor merakı var ya, “Son İçin Güzelleme”. Bu bakımdan onlar “Temmesi Olmayan Akışlar”. Bu noktaya gelince, Mustafa Kutlu’nun bir teknik olarak modern hikâyemize armağan ettiği, “çerçeve hikâye” veya benzeri terimlerle karşılanabilecek, gelenekle kucaklaşan ama inanılmaz biçimde de öncü ve modern tavrının cazibesine kapılmak kaçınılmazdı.

5-Bu hikâyelerin arka planında akademik bir çalışma olduğunu biliyoruz. Merak ettiğim şu; kuru ve kavramlara bağlı bir inceleyişle hikâyeye dökebilecek bir samimiyeti nasıl birleştiriyorsunuz? “Nigâr Hanım”da bunun sıkıntılarını çektiğinizi görüyoruz. Sanatçı bir kişilikle araştırmacı bir kişilik nasıl bir arada yatıyor?

-Sorularınız arasında benim cevaplamam zor olanı bu. Dışardan bakan göz daha kolay görebilir belki. Fakat bazı şeyler söylenebilir. Bir kere sanatçı bir kişilikle araştırmacı bir kişilik bir arada pek hoş, pek âlâ yaşıyor. Ama ikisi aynı kişi midir, onu bilemem. Sanat ve bilimi aynı gayeye hizmet eden farklı yollar olarak düşünün. Birinin vasıtası sezgisel olsun, diğerinin müsbet. Ve gerçek bilgiyi arasınlar. Tabii bu arada, benim akademisyenlik alanım fizik ya da astronomi değil, edebiyat. Bu, şans. Yaptığınız işin tekniğini görüyorsunuz. Ben, sanat arkasında, akademik anlamda değilse de, ciddi eğitimlerin yer alması gerektiğine inananlardanım. Bir de, edebiyat aynı anda hem bir bilim hem de bir sanat dalı. Tabii sanatkârın bakış açısı gibi, akademisyenin de bir bakış açısı var. Etekleriniz birbirine dolaşmadan bu alanlarda dolaşabilirsiniz, ama dikkat, etekler dolaşmayacak. Eteklerin dolaşmaması da söz konusu bu bakış açılarını koruyabilmek.

“Nigâr Hanım, Sevgili” hikâyesindeki çatışmaya ise fazla aldanmamak lâzım. Neticede o da bir hikâye. Yaşanmışlık boyutunun içimeki bütün eziciliğine rağmen, içerdiği anlamların asla hayatla karıştırılmaması hususunda uyanık olmak gerekir.

Yeni Şafak-1 Ağustos 1997 -Satı Aktaş (Nun Masalları)

Biraz n, biraz da (nun) !

Yeni Şafak, 1 Ağustos 1997

Satı AKTAŞ

Dergahla yayınlanan hır söyleşinizde amaç tahtına kitabı oturtmak istemediğinizi, bunun için zamana ihtiyacınız olduğunu, kitap çıkarmayı pek de önemsemediğinizi ifade etmiştiniz. Bu düşüncenize rağmen “Nün Masalları’nı çıkarmanızda etkili olan nedir?

“Kitap çıktı, çıktıysa alem-i misalde bir örneği var demektir”; bu cümle “neden” sorusunun en hacimli cevabıdır, bana rağmen. Ama daha ayrıntılı bir cevap isterseniz; bu kitap bir zaman neden çıkarılmıyor idiyse şimdi o yüzden çıkarılıyor. O zaman yokluğunu emreden şey, şimdi varlığını emrediyor. O zaman barikat kuran ayrıntılar yıkıldı ben de buraya kadar sürüklendim. Yoksa kitabın bir yeterlilik ve gereklilik şartı olarak algılanmasına ve nicel anlamıyla amaca dönüştürülmesine hala karşıyım. Hasılı değişen fazla bir şey yok.

Birinci kitabın arkasından ikincisi, üçüncüsü gelmeli korkusunun kitap çıkarmanıza engel olduğunu söylüyordunuz. İlk kitabınızı çıkardınız. Devamı gelecek mi? Yoksa ilk kitap gibi onu da 6-7 yıl bekleyecek miyiz?

Sözünü ettiğim istiğna, niceliğin niteliği aşması alışkanlığına yönelik. Ortada yazılmış bir şey yok, sancı yok, hayat akmıyor, canınız acımıyor, ama çıkacak kitapların hesabını yapıyorsunuz. “Devamı gelecek mi” bu anlamı içeriyorsa, cevabım elbette hayır, defalarca hayır. Gelecek günlerin bana hikaye alanında ne getireceğini mümkün değil kestiremem. Yazma eyleminin bizzat kendi şahsiyetinden menkul olmadığım farkeden yazar için, her yazdığının ‘son’ olduğunu farketme (ya da vehmetme) kapıları daima açık. Ama bu kehanet ya çıkar, ya çıkmaz. Üstelik bu beni korkutmaz da. “Bana biçilen rol budur, payıma düşen tirad bundan ibarettir”, bundan ibaretse benim hissem, yazarım ve susarım. Yazar, yazısını bitirince susmasını ve ölmesini de bilmeli. Eskiden bundan korkardım, bana acı getirdi. Şimdi korkmuyorum. (Ama yarın korkabilirim). Şu anda hesabını yapabileceğim sadece elimde “Nün Masallarının dışında kalan, yazılmış hikayelerim var. O anlamda evet diyebilirim, 6-7 yıl beklemeniz galiba gerekmeyecek. Daire tamamlandı çünkü

.

Aniden geliverdi…

Okuyucuyu ilk çeken şey kitabın adı, “Nun Masalları”. Burada Ahmet Kabaklı hocanın “Bekiroğlu hikayelerinin hem hayat, hem tarih, hem masal olmasını istiyor’, sözünü hatırlıyoruz. Neden “Nun Masalları” ? “Nigar Hanım, Sevgili”de Nun üzerine söyledikleriniz bu ismi seçmenizde etkili oldu mu?

Kitaba isim olarak bazı hikayelerin başlıklarını düşünmüştüm önce: “Ahter Suhte Hu ve Lale”, “La’l Kuşlan”, “Kayır Padişah” gibi. Sonra hikayelerden birinin adı olmayan ama tümünü kuşatabilecek, üstelik omlarla organik biçimde ilişkisi olan bir şey aradım, bir öğrencimin dikkatimi çekmesiyle. Bu, bir imaj, bir leitmoiv olabilirdi. “Nun Masalları”, hani derler ya, gerçekten aniden geliverdi. Sanırım bilinç altı macerası “Nigar Hanım, Sevgilide kurulmuştu, belki daha da evvel. Nedenlerine gelince, ismim N ile başlıyor ve bitiyor, eski imla ile Nun. Nun’un ifade ettiği kıymetler var, N’nin de. Ben ne tam N’yim, ne tam Nun. Ama hem N’yim, hem de Nun. Hiçbirisinden vazgeçemem ve N ile Nun arasındaki ölümcül olması gereken gidip gelmeler beni ifade edebilecek kabiliyette. Bu arada kalmışlık. Bu iki taraflı da olamayış. Bu “ne tahammül ne sefer”, Mustafa Kutlunun imajını biraz kaydırmayla. N ile oynamayı seviyorum. “Nigar Hanım, Sevgili” de birkaç cümle N ile Nun mukayesesi üzerine. Hem, Nazan da Nun da, tersinden aynı okunmuyor mu? Daha ne olsun? Üstelik benim düşünmediğim ama bir okuyucunun dikkatiyle, sol tarafına bir kesme işareti koyulursa, ‘nun masalları biçiminde, kesme, yazar adının yerini tutuyor.

Kitabınızda Mustafa Kutlu’nun “çerçeve hikaye” dediği tarzda hikayeler var ve hikayeleriniz birbirini takip eden bölümler halinde devam ediyor. “Ve hayat bitmediğinden olacak, defterler bittiğinde öyküler bitmiyor’ diyorsunuz. Çerçeve hikayeyi tercih edişinizin nedeni bu mu?

Hikaye yeniden…

Başlarken, böyle olacağını ben de bilmiyordum. Zaten ben geleceğe yönelik plan asla yapmam. Fakat “Bahçeli Tarih”i bitirip de, yazdıklarım bitip ama içimdekinin bitmediğini farkettiğim anda, hikaye devam ediyor. “Hat ve Rasat” yazılıyor, bitti zannediyorsunuz ama bir bakıyorsunuz ki bitmemiş, içinizdeki bitmemiş. (Baştan planlamamış olmanın teknik zaafları da var. Hattat-rasıtın sonraki hikayelerde rasıtlığının silinmesi gibi). Bu, hayatla alakalı tabii. Yazdıklarımın benim hayatımla, benim oluş ve akışlarımla ilgisini nasıl inkar edebilirim? Edebi metin biter, hayat bitmez. “Bunun için ya işte defterlerle kitaplar birbirine uymuyor”. Bir bakıma da son’dan sonrasını merak ediyorsunuz. Hani romanlar bittikten sonra ne oluyor merakı var ya, “Son İçin Güzelleme”. Bu bakımdan onlar “Temmesi Olmayan Akışlar”. Bu noktaya gelince, Mustafa Kutlu’nun bir teknik olarak modern hikayemize armağan ettiği, “çerçeve hikaye” veya benzeri terimlerle karşılanabilecek, gelenekle kucaklaşan ama inanılmaz biçimde de öncü ve modern tavrının cazibesine kapılmak kaçınılmazdı.

Bu hikayelerin arka planında akademik bir çalışma olduğunu biliyoruz. Merak ettiğim şu; kuru ve kavramlara bağlı bir inceleyişle hikayeye dökebilecek samimiyeti nasıl birleştiriyorsunuz? Nigar Hanım’da bunun sıkıntılarını Çektiğinizi görüyoruz. Sanatçı bir kişilikle araştırmacı bir kişilik nasıl bir arada yaşıyor?

Sorularınız arasında benim cevaplamam zor olanı bu. Dışarıdan bakan göz daha kolay görebilir belki. Fakat bazı şeyler söylenebilir. Bir kere sanatçı bir kişilikle araştırmacı bir kişilik bir arada pek hoş, pek ala yaşıyor. Ama ikisi aynı kişi midir, onu bilemem. Sanat ve bilimi aynı gayeye hizmet eden farklı yollar olarak düşünün. Birinin vasıtası sezgisel olsun, diğerinin müsbet. Ve gerçek bilgiyi arasınlar. Tabii bu arada, benim akademisyenlik alanım fizik ya da astronomi değil, edebiyat. Bu, şans. Yaptığınız işin tekniğini görüyorsunuz. Ben, sanat arkasında, akademik anlamda değilse de, ciddi eğitimlerin yer almaşı gerektiğine inananlardanım. Bir de, edebiyat aynı anda hem bir bilim hem de bir sanat dalı. Tabii sanatkarın bakış açısı gibi, akademisyenin de bir bakış açısı var. Etekleriniz birbirine dolaşmadan bu alanlarda dolaşabilirsiniz, ama dikkat, etekler dolaşmayacak. Eteklerin dolaşmaması da söz kunusu bu bakış açılarını koruyabilmek. “Nigar Hanım, Sevgili” hikayesindeki çatışmaya ise fazla aldanmamak lazım. Neticede o da bir hikaye. Yaşanmışlık boyutunun içimdeki bütün eziciliğine rağmen, içerdiği anlamların asla hayatla karıştırılmaması hususunda uyanık olmak gerekir.

Akademik Yorum – Kış 1992, Nr. 3 (Genel)

Yrd. Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu ile

EDEBİYAT ÜZERİNE BİR SOHBET

Akademik YORUM, Kış 1992, Nr.2

Akademik YORUM: Tanzimat sonrası Türk Edebiyatının isimlendirilmesinde çeşitli görüşler var: Arayışlar Devri Türk Edebiyatı, Batı Tesirinde Gelişen Türk Edebiyatı, Modern Türk Edebiyatı, Yeni Türk Edebiyatı. Bu konuda neler söylersiniz ?

BEKİROĞLU: Bu sorunun cevabını ararken muhtevayı gözden uzak tutmamak gerek. Ne görüyoruz Tanzimat’tan sonra ? Her şeyden evvel yoğun bir “medeniyet krizi”, Tanpınar’ın tabiriyle. O adı aranan edebiyat yüzyıllarca bir Müslüman doğu ülkesi olarak yaşamış, bütün alt yapılarını bu sistemin türevleri üzerine ama hep o aynı ve mutlak kaynaktan kurmuş bir toplumun edebiyatı. Bütün üst düzey söylemleri için geçerli bu. Sadece edebiyat için değil. Sonra bakıyorsunuz bir zaman, 1839’da şartlar öyle gerektirdiği için Osmanlı batılı devletlerin medeniyetleri dairesine giriyor, çünki doğulu olarak bu iş halledilmiyor diyerek medeniyet atlamaya kalkışıyor. Bu dönemin çok net özelliği hiç olmazsa söylemi yüklenenler bazında batılılaşma çabalarıdır. Bu bakımdan Tanzimat sonrası edebiyatı için (bu doğrudan Tanzimat Edebiyatı için de geçerli bir müddet) aranacak isimler arasında “batı” kelimesinin veya onun yerini tutabilecek bir kelimenin mutlaka kullanılması gerek. Bunu görmezlikten gelemeyiz. Esasen sizin de verdiğiniz isimler arasında zikrettiğiniz “yeni”, “batı”, “modern”, hatta “Avrupai” kelimeleri o dönemin şartları içinde hep aynı manaya geliyor. Unutmamak gerek, kelimeleri dönemin ruhu içinde değerlendirmek bir zarurettir. O yıllarda batı, yeni ve Avrupa aynı manaları yükleniyor. Karşısında da doğu, eski ve yerli var malum. O zaman bu tabirler arasında mukayese yapmaya kalkışmak biraz abes kaçıyor. Belki ne olabilir, sadece bir tek tabir üzerinde birleşiyor olmanın sağlayacağı pratik faydalar ile biraz da pedagojik kolaylık. O zaten diğer edebi dönemler için de var. Divan Edebiyatı mı, Eski edebiyat mı, Edebiyat-ı Kadime mi ? Bunlar üzerinde zaman harcamak bilmem nereye kadar uygun ? Geriye kalıyor “Arayışlar Devri Türk Edebiyatı.”

Arayışlar Devri Türk Edebiyatı, bana günümüz için daha uygun geliyor. Belki biraz daha geniş tutarsak, Cumhuriyet dönemi için. Bu dönemin çok net özelliği yönetimdeki çok sesliliğin aynen güzel sanat söylemlerine aktarılmış olması. Bakın mesela sadece edebiyat için konuşmak gerekirse, aynı anda birbirinden ne kadar farklı ve hatta ne kadar zıt şekil ve muhteva etkisi bir arada yaşıyor. Hala aruzu deneyenler, heceyle yazanlar, serbest yazanlar, halk edebiyatı, eski edebiyat formlarını, dahası imajlarını, telmihlerini, kısacası yapı malzemelerini kullanarak eski ya da yerli ile çağ arasında bağlantı kurmaya çalışanlar, batıyı takip etmeye çalışanlar, post modernizmin örnekleri, daha neler neler. Çok hetorojen bir kesit bu. Onun için şahsi kanaatimce “arayış” kelimesi çok sesliliğin, kültür arayış ve hatta bunalımları ile paralel gittiği günümüze daha uygun.

Akademik YORUM: Edebiyatın güzel sanatlar içindeki yeri nedir ? Bir sanat olarak edebiyatın topluma katkısı hangi boyuttadır ?

BEKİROĞLU: Edebiyatı güzel sanatlar içinde bir yere koyarken hangi nokta-i nazardan bakacağız ? Çok farklı tanzimler çıkabilir ortaya. Yaygın olarak güzel sanat dalları beş tane olarak kabul edilir. Edebiyat -daha ziyade şiir kastedilir burada- arkasından müzik, resim, heykel ve mimari. Edebiyat bunlar içinde en soyut olan güzel sanat dalıdır. Çünki, malzemesi dildir. Malzemesinin dil olması onu herkes için olmanın yanı sıra hudutları en dar, belki milli olan tek sanat dalı haline de getirir. Taşınması, eserini seyirci ile doğrudan karşı karşıya getirmesi, nesilden nesile aktarılması, orijinalinin korunması bakımlarından da en avantajlı sanat dalıdır. Müzikle beraber fonetik sanatları oluşurlar. Diğerleri plastik malzeme ister. Bu noktalardan sonra, pratik fayda itibariyle de bu sıralama geçerlidir. Pratik fayda mimariden şiire doğru azalır. Ne kadar güzellik endişesiyle yapılmış olursa olsun, Dolmabahçe nihayet padişah ve yakınlarının yaşaması, soğuktan taarruzdan korunması için yapılmış bir “ev”dir. Bütün mükemmeliyetine rağmen Süleymaniye nihayetinde bir ibadethanedir. Edebiyata baktığımız zaman ise, ne kadar fayda endişesi taşırsa taşısın hiç bir şiir bir çocuğun karnını doyuracak güçte değildir. Ondan bunu beklemek de zaten abesle iştigal olur. O zaman sorunuzun ikinci kısmına geçelim. Edebiyatın toplumla bağlantısı ne ? Toplumla bağlantı eğer pratik fayda anlamında kullanılıyorsa bu edebiyata karşı haksızlık olur, biraz evvel belirttim, edebiyatın tabiatına aykırı. Ama diğer yandan toplumun islahı hususunda edebiyatın mutlaka söz sahibi olduğuna inanıyorum; çünki, her şeyden evvel şiir ferdin ruhundaki iyi ve güzeli uyandırarak ferdi iyi ve güzele teşvik eder. Arkası zaten kendiliğinden gelir.

Akademik YORUM: Edebiyatta “gerçeklik” nasıl olmalıdır ? Güzelin yanında çirkinin de teşhir edilmesi sizce uygun mudur ?

BEKİROĞLU: Burada “gerçeklik” lafı eğer tabiat anlamında kullanılıyorsa, sadece edebiyat için değil, bütün güzel sanat dalları için kaçınılmazdır; zira, insan muhayyilesi gerçekle ve tabiatla sınırlıdır. Eğer gerçeğin zıddı noktasına “duygu ve hayal” koyuluyorsa o da gerçeğin bir parçası değil mi ? Dikkat edilirse en soyut ve gerçekten en kopuk gibi görünen heykel ve resim eserlerinde dahi bütün formları istisnasız tabiatta mevcut biçimlerin değişik tarz ve anlayışlarla yorumuna, stilizesine indirgemek mümkün ve kaçınılmazdır. Bu noktadan sonra belki o gerçekliğin ya da gerçekçiliğin “nasıl”ı düşünülebilir. Burada çirkin giriyor meseleye. Çirkin, kuşkusuz tabiatın yarısı, onsuz olamayız. Kaldı ki çok izafi bir kavram. Bana çirkin gelen size güzel gelebilir. Fakat çirkinin yıpratıcı teferruatıyla müstehcen, sadizm ve galiz gibi sınırları zorlayarak verilmesini tasvip etmiyorum. Çirkin, eser içinde bir fayda sağlayacaksa, çirkini göstermek suretiyle güzeli teşvike yarayacaksa o zaman kabul. Ve bu durumda mutlaka sanat eserinin bütünlüğü içinde bir fonksiyon taşıması, sadece kendisi için var olmaması gerek. Zaten bu, sanat eserinin yapısındaki her yapı taşı için geçerli bir kural. Bütün içinde bir fonksiyonu olmayan, kendi başına bir kıymet taşımanın ötesinde bir değer ifade etmeyen her ayrıntı, sanat eserinin bütünlüğü içinde gereksizdir ve zededir… Zaten sanat eserini gerçek hayattan ayıran da bu değil mi ? Düşünün sabah kalkıp şu an şuraya gelinceye kadar yaşadığımız bütün gerçekler ciltler doldurabilir. Ama ondan bir öykü çıkarmaya kalkıştığımız anda seçmeci tavrımız başlıyor. Çehov2un o çok yaygın sözünü unutmamak lazım. Öykünün başında duvarda asılı bir tüfek gösteriliyorsa okuyucuya, o öykü sonunda mutlaka patlamalı.

Tabii bunlar da biraz zamana, akıma modaya bağlı şeyler. Anlayışlar sürekli etki tepki münasebetiyle birbirlerini yıkıyor ve doğuruyor. Bir evvelki bir sonrakiyle benzeşiyor. Geriye bir tek gerçek sanat eseri kalıyor. Edebiyatımızda da zaman zaman gerçeği yansıtmak adına ayrıntının gayeden koparak bağımsızlığını ilan ettiğini gördük. Bunları zaman ayıklar. Zaman ve halkın beğenisi mutlaka ve mutlaka gerçek eserle sahtesini birbirinden ayırır.

Akademik YORUM: Klasik Türk edebiyatındaki “mesneviler”, bugünün “romanı” ile fonksiyel olarak ne gibi ortak ve farklı özellikler gösterir ?

BEKİROĞLU: Mesnevilere klasik edebiyatımızda roman veya hikayenin yerini tutan türler olarak bakmak yaygın gerçeklik payı kuvvetli bir görüştür. Bizim şu an “roman” olarak tanıdığımız ve değerlendirdiğimiz tür “batıdaki manasıyla” gelişen bir roman türüdür. Eğer bu manasıyla bu tür batıda biçimlendiyse onu yaratan batı medeniyetidir demek. Yüzyıllarca “roman” müslüman doğuda gelişmedi ve buna benzeyen bir tür olarak mesnevi ile sınırlı kaldı ise, bu medeniyet bunu yaratıyor demektir. İki ayrı medeniyetin yarattığı sanat eserlerinin birbirinden farklı olması kaçınılmazdır. Roman batıda malum çok uzun bir tekamül sonunda belki destanlardan başlayarak ortaya çıkmış. Mesnevi de kendi çizgisinde bir başka tekamülün halkası. Acaba mesnevi bir gün Türk toplumunda “roman”a dönüşebilir miydi ? Hayır diyebiliriz. Bugün anladığımız manada romana dönüşemeyebilirdi ama bir başka manada, bir başka medeniyetin yarattığı bir romana -adı da roman olmazdı- dönüşebilirdi. Bunu görme ve yaşama şansımız artık kalmamıştır. Lakin bugünkü romanla mukayese etmek gerekirse mutlaka, mesnevi manzum yazılma mecburiyeti, konularının sınırlılığı ve şaire, kahramanını kaderi karşısında söz söyleyecek tarzda serbest bırakma yetkisini vermiyor olması yanlarıyla romana göre daha dar kapsamlı ve farklı bir yapıdadır.

Akademik YORUM: Bugünün şair ve edipleri Klasik Türk Edebiyatından ne gibi şekil ve muhteva unsurları alabilir ?

BEKİROĞLU: Günümüz edebiyatının “arayış” yanının kuvvetli olduğunu vurgularken biraz da bu noktadan bakıyordum. Bu da sadece roman için değil, güzel sanatların bütün dalları için geçerli, fakat bıçak sırtı gibi çok hassas ve keskin bir çizgi. Şimdi bakın geçmişle flört etmek bugünlerde çok yaygın, hatta moda. Bunu bilinçle ve duyarak yapan da var, sadece moda olduğu için veya hobi olarak yapan da var. Makul olmak lazım. “Nostalji” tehlikeli bir kelime. Eski dokumaları gömlek haline getirerek giymek, yemenilerden kemer yapmak, geçmiş zaman yalılarını eğlence merkezine dönüştürmek, sırma işli havluları çerçeveleyerek duvara asmak, iki mangal üç şamdanla şark odaları düzenlemek bize sadece dışardan seyrediyor olmanın Oryantalistçe hazzını verebilir. Ve bu yol bir gün Topkapı Sarayı’nı bilgisayarlarla yönetilen bir eğlence sitesine dönüştürmekle de sonuçlanabilir. Söz konusu edilen bu mu ? Hayır tabii. Kuvvetli bir yapı inşa edebilmek, geçmişle bugün arasında sağlam bağlar kurabilmek için, bu iki hatta üç zamanın da içinden bakmayı bilmek gerek. Tanpınar, hat sanatındaki bozulmaya değindiği çok güzel bir yazısında, eskilerin her harfi bir meleğin beklediklerine dair inanç sahibi olduklarını belirtir ve son zamanlarda hat sanatımızda görülen tereddiyi bu samimi inancın kaybolmuş olmasıyla izah eder. Aynı düşünceyi günümüz araştırmacılarından Beşir Ayvazoğlu, Cennet düşüncesini diriltmeden minyatürü diriltmeye kalkmak bir sosyete hobisi olmanın ötesine geçemez, şeklinde tekrarlar. Bunlar eserleri müessirleriyle ve onun da arka planıyla izah edebilmeyi başarabilmiş güçlü dikkatlerin sarfettiği cümlelerdir. Her şeyin arkasında bir şeyin olduğunu unutmamak lazım. Bütün bunlardan sonra, bütün güzel sanat dalları için geçmişin mirasından faydalanmak mutlaka ve mutlaka gerekli. Böyle olmadan zaten olamaz. Olamayacağını, sanat dallarımız içinde mazisi en kısa olan heykel ve resimden (minyatürü hariç tutarak batıdaki manasıyla gelişmeye çalışan bir resim sanatını kastediyorum) zaten anlamış bulunuyoruz. O zaman belki bizim için tek yol geçmişe ve geleceğe içinden bakmayı başarabildiğimiz bir noktada geçmişle sağlıklı ve olumlu ilişkiler kurmak olacaktır. Yani öyle bir yapı kuracaksınız ki içinde hem geçmişten lezzetler, görünmeyen dayanaklar, kökler, destekler bulunacak ama diğer yandan da yeni ve özgün olacak. Seyircide ilk defa görüyormuş intibaını uyandıracak.

Somut olarak konuşmak gerekirse bugünün şair ve edipleri geçmiş edebiyatımızdan belki en fazla imaj olarak yararlanabilirler. Çünki biçim ve metod itibariyle çok fazla değişmişe benzesek de biz hâlâ o insanız. Geçmişin imajlarını, günün şartları içinde yepyeni bir kompozisyonla yorumlayarak yani geçmiş ve gelecek arasındaki bugünün insanının ihtiyaç ve güzelliklerini ve yorgunluklarını, isyanlarını, bunalımlarını, ümitlerini sunacak şekilde değerlendirmek mümkün. Zaman zaman bunun güzel örnekleri ile karşılaşıyoruz. Sonra modern bir hikayede kıssahanlık geleneğinin devamı, meddah tarzı, yeni yorumlarla gazeller, aruzun yeni kılıklarla şiirdeki esintileri, eski insanın yeni biçimlerle izahı vs. vs. Bunların çok güzel örnekleri var. Türk sanatı zannediyorum, her dalında böyle bir yoldan arayışlarını yoğunlaştırmak mecburiyetinde. Eskiyi aynen tekrarlamak ya da eskiyle bağları tamamen koparmak tuzaklarına düşmeden.