Sürücü kimliği

Son yıllarda bir yetenek geliştirdim. Yüzünü görmesem de yakınımdaki aracın sürücüsüne dair az çok bir tahmin yapabiliyorum. En kolay tanınanlardan başlayalım. Yolların, kendilerini yolların sahibi sanan şımarıkları vardır. Bu sanı, yolları bir iktidar alanı kendilerini de muktedir olarak algılama ihtiyaçlarından kaynaklanır.

Sollanmayı gururlarına yönelik en büyük saldırı, yol vermeyi iktidarlarından bir eksilti sayarlar. Çünkü iktidar, gücün sınanmasını değil uygulanmasını dayatır sadece. Bu gücün sahipleri çoğu iyi sürücülerdir aslında. Fakat ruh olgunluğuyla beslenemeyen gücün çirkin gösterişinde bir trafik narsisizmi yatar. Yolların turnusol kâğıdı üzerinde dünyaları, dilleri, değer yargıları farklılaşır. Bazıları çabuk hırsızdır, bazıları acımasız. Şımarık ve hazımsız. Kimsenin yoluna çıkmasalar ne iyi olur, kendi benzerlerinden başka.

Trafikte en saygın olanlar usta sürücülerdir. Ne gösteriş yapmaya ihtiyaçları vardır ne de öfkeleri burunlarının ucundadır. Sadece kendi güvenliğini değil muhatap olduğu araçların da esenliğini düşünmek sorumluluğunda, bir ıraksak aynadan yolun en uzağına bakmak da onların özelliğidir. Taşıtlar insanları taşımak için vardır onların haritasında ve gaye sadece menzile selametle ulaşmaktır. Artistler grubunun en ateşli temsilcileriyle yarışa girmeyecek kadar görmüş geçirmiş, acemi sürücülere öfkelenmek yerine öğretici. Yeni yetme spor otomobiller onları sağdan soldan gagalarken, hepsine gücü yetesi olduğu halde bunu esirgeyenlere mahsus bir vakarla akar giderler. Kendileri emin siz emin. Yazık ki sayıları azdır.

Bir de şu var. Siz meskun mahal dışı doğal hızla seyrederken, sol şeritte 30 bilemedin 40 km ile giden bir otomobile yetişirseniz yolların en sevimli ama en tehlikeli tipiyle karşılaşmanızın zamanı gelmiş demektir. Selektör, korna paraziti çıkarmamaya özen göstererek arkasına takılsanız da sabrınız taşar sonunda. Önce kibarca yol istersiniz. I-ıh! Defalarca? Fark etmez! Bu kez Allah’a sığınıp sağa kayar, burun hizasında yavaşça dönüp baktığınızda (direksiyon başındaki eğer bu grup sürücülerin tescilli temsilcisi, muhtemelen 50 yaş üstü yeni ehliyet bir hemcinsim değilse) dünyanın en sevimli kompozisyonuyla yüz yüze gelirsiniz. Yaşı 80 civarındadır. Nurani bir yüzü çevreleyen bembeyaz bir sakal göğse kadar sarkmaktadır. Yüzyılların yorgunluğunda ama otomobil kullanıyor olmanın da dinçliğindedir. Fakat bazen içlerinden sürücülük ehliyetinde delikanlılara taş çıkaranları da çıkar ki günün sürprizi!

Bu arada hemcinslerim dedim de, hayranlık uyandırıcı bir görüntü de trafiğin nötr olmayan erkeksi diliyle konuşursak, otomobili “erkek gibi” kullanan güzeller güzeli usta hemcinslerim üzerinden gelir ki sayıları hiç de az değildir.

Motoru neredeyse sınırsız hacimli otomobillerini 70 km’de kullanan tevazukâr ya da yorgun-argınlarla da, zorlanmış kapasitesi saatte 80 km’yi geçmeyen araçlarının üzerinde kanı durulmayanlarla da bu yollarda karşılaşırsınız. Bu son grup en çarpıcı gösterilerini her biri bir Ferrari ya da Porsche’ye rahatlıkla yakışacakken bir Doğan ya da Şahin’e mahkum kalanların üzerinden gösterir en fazla. Didişmeye gelmez, yol verin, geçip gitsinler.

Son olarak bahsetmem gereken, riskli bir gruptur; otomobili şiir gibi kullananlar. Çevik, hızlı ve hakim fakat tehlikeli. Bu ataklık birilerini ezmek, hiçlemek için sokulmaz tedavüle. Tam tersi onlardan da öğrenilecek çok şey vardır ama en güzeli onları izlemek ve kendinizi bir yolcu olarak o sürüşe bırakmaktır. Yol işaretleri silinmiş deli yağmur otobanlarda ya da kavrama noktası şaibeli ve hayli eski bir otomobille rampada kalmak bile onlara duyulan güveni sarsmaz. Zaman zaman kural ihlalleri yok mudur? Vardır, evet. Ama bu, usta şairin grameri isteyerek hiçe sayması ve sözü riskli alanlara cesaretle sürmesi gibidir. Eğer ciddi bir kazaya uğrarlarsa bilin ki kendilerinin değil acemi ya da şımarık sürücülerin sebebidir. Gel gör ki kaza çok kez faili belli olsa da bir’den fazla öznesi olan bir cümledir.
02 Ağustos 2009, Pazar

Şiddet ve kötülük, ama merkezde kim var?

Estetize edilmiş bir şiddet ve kötülük olgusunu kotaran sanat eserleri hükmünü icra ediyor son hızla. Toplumsal duyuş tarzlarımız değişmektedir.

Fazla değil sadece birkaç yıl evveline kadar yarıda bırakıp çıktığımız kaç filmi, kaç diziyi içimize sindirir olduk? Kabullerimizde bir genişleme oluştuğu muhakkak. “Düşünülmesi bile hoş karşılanmayanlar” listemiz gün geçtikçe daralıyor. Öyleyse değer ölçülerimiz deforme oluyor. Her gün yeni bir kelime giriyor lügatimize ve kelime, arkasından manasını sokuyor hayatımıza. Terimle tanışınca kavramına varlık alanı açıyoruz ve her şeyi, tartışılması gerekmeyeni tartışmayı sever oluyoruz. Tartışılan meşrulaşıyor oysa, en azından hayatımızda kendisine bir yer buluyor. İnsani değerler adına tartışmasız kalması gereken alanlar kayboluyor. Bu kayıpla toplumsal bilinç kirleniyor, kirlenmekle kalmıyor insanlık hali olarak anlaşılır kılınıyor. Oysa mutlak ahlâkın, temel insani değerlerin tartışması yoktur, unutuluyor.

Bu “ürünlerin” yetişkinler için olduğu gerçeği kazayı aza indirgemez. (Yetişkinler için olmaları da tartışılabilir, o ayrı bir mesele). Fakat birkaç yazıdır bütün bu anlattıklarımın tam merkezinde biri var: Çocuk. Çünkü globalleşme, internet, sinema, televizyon, medya, çocukları tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar şiddet bombardımanına maruz bırakmaktadır. Çocuklar sinema salonlarına elini kolunu sallayarak girmekte, internet ortamında sakıncalı yetişkinlerle muhatap olabilmektedirler. Onları kontrol son derece zorlaşmıştır. Sonuna kadar korusak, elektronik hayatlarına ambargo koysak bile evden durağa yürüdüğü mesafede karşılaştığı sinema afişlerini yok edemeyiz, marketlerin önündeki gazetelerin üçüncü sayfadan farkı kalmamış ön sayfalarını da.

Araştırmalar gösteriyor ki şiddete ve saldırganlığa yönelik davranışlar yaşamın erken dönemlerinde öğrenilmektedir. Çocuk, karşılaştığı şiddet göstergelerini yorumlayacak güçte değildir. Sosyalizasyon süreçlerinde gördüğü şeyin gerçek mi kurgusal mı olduğunu ayırt edemez. Kurgusal olanı gerçek zannedebilir. Onun olumsuzlanması gerektiğini anlamayabilir ve en önemlisi bu kahramanları örnek model olarak benimseyebilir, onlarla özdeşlik kurabilir. Şiddeti tekrarlayabilir. Tekrarladıkça duyarsızlaşır ve şiddet olağanlaşır, sıradanlaşır.

“Batılı tasvirin safi zihinleri bulandırdığı” doğrudur. Ve en safi gönüllerin de çocuklarda olduğu muhakkaktır. Bu kazanın en korunaksız kazazedeleridir onlar. Neticede kültürü, karakteri ve değer ölçüleri sığ, ruh sağlığı sarsılmış, insani değerleri zayıflamış, sadece bencilleşmiş bir gençlik çıkar karşımıza. Şehir ve apartman hayatı içinde üç ekran, sinema, televizyon ve bilgisayar arasında sıkışıp kalan; börtü-böcek, yaprak-çiçek göremeyen, toprağa basamayan çocuk, bedeni gibi ruhunda da biriken negatif elektriği boşaltacak doğanın sağaltıcı etkisinden de mahrumdur. Entelektüellere düşen her zamankinden daha fazla mücadele etmek, aile olarak da her zamankinden daha fazla bilinçlendirmek, korumaktır.

Kaynağı hakkındaki bütün farklı görüşlere rağmen ben inanıyorum ki şiddet ne tümüyle yaradılıştan gelen bir duygudur ne de tümüyle toplumsal etkiler sonucunda ortaya çıkar. İnsan, özünde tümüyle kötü ve şedit bir varlık değildir ancak onun yapısında şiddet ve kötülüğü taşımaya müsait bir kıvam vardır. Öyleyse şiddet öğrenilebilir bir davranıştır. Öyleyse tedbir, çocuğun ruh ve beden sağlığını dolayısıyla toplum sağlığını tehdit eden bu davranış biçiminin öğrenilmesini engelleyebilir. Lâkin bu tedbir paketi ailenin boyunu çoktan aşmıştır. Aile, okul ve devletin ilgili kurumları el ele vermeden üstesinden gelinmesi güç gibi görünmektedir. İlgililere duyurulur.

Duyurulur çünkü eni-boyu var, derinliği yok ekranlarda kan da kokusuzdur. Fakat ekranlardan çıkıp da hayata sıçradığında gerçek’leşir ve herkesin başına gelebilir.
26 Temmuz 2009, Pazar

Bu kadar şiddet, peki ama neden?

Yüceltilen tek değer olarak zekâ, bir sanat eseri olarak cinayet ve bir dâhi olarak katil!

Kurgusalların kapağı açılmaya, DVD’lerin play tuşuna dokunulmaya görsün. Ortalık zevk için öldüren, tatmin olmak için işkence eden, pornografik şiddetin ayrıntılı tahayyülünde emsalsiz bir belagat gücü sergileyen ve kendi üzerine dönen sarmal aklın ikna odalarında kötülüğünün gerekçelerini üreten ya da buna gerek bile görmeyen psikopat dâhilerden geçilmiyor. Bunların çoğu statü olarak yüksek ve aydın kişiler. Karizmaları fazla, etkileyicilikleri sınırsız. Herhangi bir eleştiri yok. Yükseltilen tek değer şiddet ve onu gerçekleştiren zekâ. Hak-hukuk, iyilik, merhamet, nezaket, empati, özveri gibi insani değerler, ahlâki kıymetler Hak getire. Her türlü insani değerin bu arada günah kavramının da cetvelden çıkarılması meşrulaştırılmış bir şiddet algısının hayattaki karşılığını oluştururken bireysel sapkınlıklar “insanlık hali”ne dönüşüyor. Anormalite, normalleşirken tüketim piyasasında başköşeye kuruluyor.

Bir bilinç deformasyonunun neticesinde şiddet, tüketim toplumunun ihtiyaçlarına bir yandan cevap verecek diğer yandan bu ihtiyaçları kışkırtacak yeni bir alandır artık. İçi boşaltılmış, dönüştürülmüş, popülerleştirilmiş ve öylece tedavüle sokulmuştur. Bu tedavülün bir yanı tüketim toplumunun rantiyelerine dayanan ölçekte ticaridir. Ticari olarak işkence ve şiddet artık birer sömürü alanıdır, tarafları onun getireceği rant ilgilendirmektedir. Çünkü şiddet çekicidir ve “reyting” getirir. Öyleyse işkence turizmi, şiddet sermayesi. Gittiği yere kadar. Canlı yayın hakiki ölüm!

Fakat bu tedavülün bir yanı ticari ise bir diğer yanı da ideolojiktir. Bir ideoloji olarak kışkırtılan şiddet de değerlerin değersizleştirilmesine göz yummaktadır. Asıl ürkütücü olan budur. Çünkü iyiliği modası geçmiş bir safdilliğe, bir tür budalalık haline indirgeyen, iyi olma halini de egemen olana boyun eğmenin tehlikesiz lisanına, risksiz burjuva ahlâkına yapıştırarak dışlayan bu algı, bütün değerleri değersizleştirmektedir. Sanatlaşırken “İnsanlık hallerinin teşhiri” savunusunun arkasına sığdırılan bu taş atışı, kaç kurbağanın ürkütülmesine değiyor acaba?

Pandora kutusunun içeriğini krallaştıran bu algı Rönesans süreğindeki Batılı insan tipinin doymazlığında gelinen son nokta olarak düşünülmelidir. “Yeniden doğuş”, bugünkü Batı’nın sahiplendiği insan tipinin temelini oluşturur. Bu, artık değerler sıralamasında en üst noktaya kendisini yerleştiren bireyleşmiş insandır ve Tanrı dahil bütün değerler onun altındadır. Böyle bir algı, insanı eşzamanlı bir ölçekte sadece insan olduğu için değerli görmekte ve onun dünyevi mutluluk ve refahı için her şeyi mübah sayacak bir yolun ilk kilometre taşlarını oluşturmaktadır. Ancak günümüze gelip dayandıkta görülür ki teknolojinin ekseninde ve konforun merkezinde bütün ihtiyaçları cevaplanan ama ruh refahının sağlanmasında yetersiz kalınan, dünyevi ihtiyaçları cevaplandıkça çoğalan bu insan aslında, doydukça acıkmış, doydukça doymazlaşmıştır. Evreni kendi etrafında çeviren böyle bir ben’in doyurulması için neler feda edilmez ki? Her şey! O kadar ki doyması için her yolu mübah sayan bu insan için bütün “normal” azıklar yetersiz kalınca devreye sıra dışı azıklar girer. Şiddetin estetik bir tüketim nesnesine dönüşmesi bu toplumsal bilinç yanılsamasının bir neticesidir.

Şiddet her zaman vardır ama yeni olan onun algılanışındaki sınırsız meşruiyet ve muafiyet ile kışkırtılmış cazibedir. Değişen dünya, şiddetin ve kötülüğün bambaşka bir algıyla işlenmesine ve takdim edilmesine ortam hazırlamış, internet, televizyon, globalleşme, medya gücü, iletişim imkânlarının artması da bu algının sansürsüzce yayılmasını sağlamıştır. Denebilir ki ortaya ahlâki bir değişimin hazırladığı, ticari kaygıların da servis ettiği estetize edilmiş bir şiddet ve kötülük olgusu çıkmıştır.
19 Temmuz 2009, Pazar

Şiddet ve kötülüğe dair algının değişmesi

20. asra kadar Batı kültür ve sanatında şiddet, kötülük olgusunun bir parçası olarak olumsuzlanmış, sanat, kötülüğün cezalandırılması gibi bir mesajı açık ya da örtülü olarak daima vermiştir.

Marki de Sade’ın tekinsiz rüyasına ve her dem mevcut Satanizme rağmen şiddet ve kötülüğün saf haliyle yüceltilmesi azınlıkta kalmış, aslolan kötülükle mücadele olarak işaret edilmiştir. Ancak modern dünyaya, özellikle son 25 yıla geldiğimiz zaman bambaşka bir algının tırmanışa geçtiği fark edilir. Kötülüğü ve şiddeti kınayan değil onun üslubuna hayranlık duyan bir bakış açısının kıskacında şiddet ve kötülük artık sanat eserinde muteber nesnedir.

Değer ölçülerinin altüst olmasıyla doğrudan ilişkili bu seyirde gaddarlık, uyuşturucu, özgür ilişki, çirkinlik, bunalım gibi “değerlere” büyük bir tutkuyla bağlanan bir anlayışın hem kendi felsefesini üreterek “yer altında” yaşaması fakat hem de underground edebiyatın ve oradan gönderilen tekinsiz mektuplar olan fanzinlerin hiç olmadığı kadar yer üstüne çıkması ve kabul görmesi dikkat çeker. Bu edebiyat Bukowski’nin ve Fight Club müellifi Chuck Palahniuk’ın parıltılı isimleri etrafında kendi felsefeleri hilafına da olsa popülerleş/tiril/ir ve moda bir tavra ilintilenirken bir yandan da sığlaşır, “sempatikleşir”. O kadar ki egemen olana duyulan tepkinin derinlerde bir yerlerde “isyan ahlâkı” ile birleşmesi, muhafazakâr dile bile underground bir felsefeyi değilse de şer terminolojisini bulaştırır.

Bu tırmanışın oluşturduğu fon önünde modern dünyanın, şiddeti, sanatın çeşitli dallarında ele alışı ve işlemesi de çeşitlenir. İlkinde; daima iyiliği yücelten geleneksel tavrın bir devamı olarak, kötülük ve şiddet anlatılır ama sonunda iyiler kazanır. Kötülük bu anlatımda ayrıntılı olarak gösterilmek yerine birkaç işaret ve ima ile geçiştirilir. Çünkü gaye şiddetin gösterilmesi değil sadece sezdirilmesidir. İkincisinde; kötülük ve şiddet alışılmadık biçimde ve ayrıntılı olarak anlatılır. Fakat bu sert ve teşhirci üslûba rağmen yine de sonunda iyilerin kazandığı ya da kazanacağı ima edildiği için şiddet pornografiye dönüşmez. (Burada pornografi sözcüğü, sair zamanlarda utanç ve/ya tiksinti verecek hususları tam da o yanlarını vurgulayarak ve o yanları için kışkırtıcı biçimde göstermek anlamında kullanılıyor). Bir bakıma, gerçeğin peşinden giderken aykırı görüntülere yer verilmektedir. İyi bilinen birer örnek olarak üçü de Mel Gibson sinemasından Cesur Yürek, Tutku-İsa’nın Çilesi ve Apokalipto filmlerini hatırlamakta yarar var. Bu filmlerde yönetmenin bilinçli ısrarıyla şiddetin alışılmadık ve ayrıntılı betimlemesine yer verilmektedir. Fakat her üç filmde de iyilerin zaferi ya da iyilerin yanında olmak gerekliliği işaret edildiği için şiddet pornografiye dönüşmez, epik bir anlatımın sınırları içinde kalır. İncitse de oluşturduğu hasar geçicidir. Ancak modern dünya kurgusallarında şiddete dair üçüncü bir anlatım var ki şiddet artık iyiliğe ya da herhangi mutlak bir değere “rağmen” değildir, sadece kendisidir.

Edebiyata göre çok daha kolay ulaşılabilir ve tüketilebilir olan sinema bu hususta asıl atılımı yapar. Edebi eserler kadar sinemanın da, dâhi ve entelektüel psikopat tiplerini, hiçbir eleştiriye tabi tutmaksızın sadece seyrettirmesi bu döneme rastlar. Şiddeti yüceltmemekle birlikte bu tarzın önünü açan Tarantino filmlerinin (Rezervuar Köpekleri, Ucuz Roman) saf şiddeti işleyen Saw (Testere) serisi, Hostel (yönetmeni değilse de yapımcısı Tarantino’dur) gibi bir yığın filme uzanan yolun taşlarını döşediği düşünülebilir. Popüler sinemada -benim hatırlayabildiğim- Kuzuların Sessizliği ile şiddete bakış deformeye uğrar. İlk kez bir filmin sonunda iyinin kazanacağı imlenmemiş, parmaklıklar arkasında da olsa katil kazanmıştır. Kötülüğü ve şiddeti yargılayan ve kınayan değil, onun zekâ üslubuna hayranlıkla bakan bir bakış açısıdır artık yönetmeninki: Yüceltilen tek değer olarak zekâ, bir sanat eseri olarak cinayet ve bir dâhi olarak katil!

12 Temmuz 2009, Pazar

Efsanelerin ölümü birbirine benzer

Efsaneler birbirine benzer. Birinden bahsetmek hepsinden bahsetmek demektir. Çünkü hepsinin düşü ile gerçeği, imajı ile hakikisi arasında derin bir uçurum vardır, o uçurumda boğulur giderler. Bu yüzden ölümleri de az çok aynıdır. Ben daha eski bir efsanenin ölümünden bahsedeceğim şimdi. Greta Garbo.

“Şimdiye dek yaşamış en güzel kadın” olarak söz edilir kendisinden. Efsane! Ama Greta tam da kendi efsanesidir ve bu efsane sessizdir. Sessiz sinemanın parlattığı yıldızlardan biri olarak her mana onda bir yüz ifadesine yüklenir. Bakış, bakıştan fazlasıdır. Tebessüm, gözyaşı, öfke, dudak kıvrımı kendi ifade ettiklerinin sınırını aşarlar fazlasıyla. Sözün desteklemediği bir sinema dilini, bu abartılı ifadeyi sesli sinemaya geçtikten sonra bile terk etmez Greta. Sesli film çekmesi o kadar önemli bir olay olur ki, “Garbo konuşuyor!” Öyle ya, “Bir efsane olmaya yazgılı kahramanın sımsıkı örtülü bıçak sırtı dudakları arasından bir sözcük çıktığı hangi masalda yazılıdır?” Susmalı ki hayranları onu istedikleri gibi kurgulasın. Çünkü bir tapınç nesnesine ihtiyaç duyan hayranlar dünyası hem dokunmak ister hem de dokunduğunun dokunulmaz olmasını ister. Yani bir imaj. Burada Greta’ya düşen, basit bir seçim yapmaktır sadece. Ya dokunularak her fani gibi etten kemikten olduğunun bilinmesine rıza gösterecektir ya da dokunulmaz uzaklığında varlığını sürdürecektir. O da öyle yapar. Oyunu kuralına göre oynar ve bir efsaneye dönüşüverir.

Hayranlarının bir tanrıçaya ihtiyacı olduğu kadar o da bir tebaaya mı muhtaçtır ki acemilik yılları hariç, fotoğraf imzalamayan, hayran mektuplarına cevap yazmayan, röportaj vermeyen Greta, filmlerinin galalarına bile katılmaz. Bir efsaneyi yaşatmanın en fazla da yalnız kalmak anlamına geldiğini en iyi bilenlerdendir o, uzak ve dokunulmaz olmak tanrıçalara biçilen ilk roldür çünkü.

Efsanesine biçilen onca rol arasında Anna Karenina’ların en güzelidir o, en unutulmazı. Çünkü onun oynadığı bir Anna Karenina, Greta Garbo’nun oynadığı bir Anna Karenina’dır artık. Rolünün üzerinde durmasına koşullandırılmış bir star olarak Greta her role uyan bir oyuncu değildir gerçi, ama ona uygun roller de eksik değildir ki. Mata Hari ile benzer şaibeleri içeren bir hayatın sahibesi olduğu için “Mata Hari” onun sırtında soluk kesici bir elbise gibi durur, oynadı mı yaşadı mı kimseler bilmez.

Ancak gözleri kör eden bir star ışığının altında kendisi olamamak da Greta’ya ilişkin bir nakaratı şarkı tınısında tekrarlar durur. Efsanesi büyüdükçe o efsaneyi beslemek isteği, bir sürü kural koymasına sonra koyduğu kuralların altında günden güne yok olmasına sebebiyet verir. Greta gerçeğinden çok düşü, sahisinden çok efsanesidir artık ve oluşturduğu imajın altında kalmıştır çoktan. Çünkü oluşturduğu imaj, gerçeğinin yarışa katılmasına izin vermeyecek denli gerçek üstüdür. Greta yarışamayacağı kendi imajının ağırlığı altında kendi üzerine çöken bir yıldız gibi bir kara deliğe dönüşürken, en fazla da kendisini çeker yalnızlığının karanlığına. İmajıyla gerçeği arasında açılmaya başlayan mesafeyi kabullenmek, “dünyanın en güzel kadınından” günbegün, sevimli bir büyükanneye dönüşmeyi hazmetmek onun harcı değildir. O da efsanesini korumayı yeğler. Hatırlandığı gibi kalmak mümkün olmadığına göre hatıralarda kalmayı seçer. Bir daha görüntü vermez, kameraları kendisine yaklaştırmadığı gibi sokağa da çıkmaz neredeyse. İmajın gerçeği rehin almasıdır bu. Oysa sinemayı bıraktığı zaman daha 36 yaşındadır.

Bir starın kendisinden üretilen imajının ne denli tutsağı olabileceğini göstermesi bakımından trajik bir örnektir o. Güzellik, suçsa da suça çağrıysa da, Greta cürmün ilk elden zanlısıdır. Cezaî müeyyide? Kolay değildir dünyanın gelmiş geçmiş en güzel kadını olmak, bedeli ödenmiştir.

Ağır bir bedeldir bu. Fakat filmi bir de geri saralım. Başarmıştır istediği şeyi. Hiçbir yeni aynanın derinliğine görüntüsünü düşürmediği için hep son göründüğü gibidir ve yansımadığı perdelerde bitmeyen bir filmdir Greta. Hâlâ!

Mezuniyet günü

İçi çeşitli şikayetlerle doldurulabilecek “her şeye” rağmen üniversiteyi dinamik, yeri gelince muhalif düşüncenin nabzının attığı damar olarak görmek isterim, hâlâ. Üniversite gençliği karşısında taşımayı yeğlediğim duygu da dikkat, izleme ve merak üçlemesinin etrafında birleşir. Üniversite gençliği şefkatten önce saygı duyulması gereken bir muhataptır benim için.

Lakin dört yıl emek vermenin, her gün görmenin, alışkanlıktan öte bir şeyin, bazen sitem etmenin, bazen didişmenin ama çokça sevmenin, artık dahası yok son-ucu olan günde, bütün söz şöhretine rağmen iki lafı bir araya getirmeyi başaramayan bir hocanın kaleme alacağı yazıda şefkat her duygunun önüne geçecek; peşinen biline.

Son ders, son sınav. Birkaç gün sonra da mezuniyet günü gelir çatar. En asi öğrenciyi birkaç saatliğine de olsa muti, en asık yüzlü hocayı aynı zaman zarfında güler yüzlü kılan bu tören, cümlenin gizli öznesini de ilk kez çıkarır bu kadar aydınlığa. İlk kez; çünkü ilk karşılaşmada taraflar bellidir ve iki hanelidir. Kürsü ve sıra. Biz ve siz. Hoca ve öğrenci. Oysa oyunun, üniversite sıralarında görüntüden iyice çekilmiş olsa da asli bir figürü, gerçek bir öznesi daha vardır. Aile. Anne mi baba mı, ikisi birden mi? Hatta kardeşlerin, dayıların, teyzelerin de karıştığı daha fazlası mı? Yoksa hiç yok’u mu? Aile cihetinden iyice yoksulu mu? Fark etmez. Değil mi ki sürecin, maddi ve manevi katkı payı daima onların hanesinden çıkar. Ve o gün ilk kez baş köşede dururlar.

Çoğu öğretmen, polis, çiftçi, emekli, ev hanımı, işsiz, işçi, anneler-babalar, yakınlar o gün tribünleri doldurur ve o gün koskoca rektörler, dekanlar, profesörler, öğretim elemanları yemyeşil çim döşeli bir stadyumun parkuru üzerinde, kalabalığın gözleri önünde, kara cübbeleriyle yürümekten, sadece zihinlerini değil gövdelerini de görünür kılmaktan asla incinmezler. Esirgemezler kendilerini. Gövdelerin seyirlik bir nesneye dönüştürülmesi değil azametli bir gövde gösterisidir bu. Görüntüde olsun onandırıcı bir birleşmedir. Ve gereklidir. Buyuz işte. Bu kadarız. Gündelik hayatın ağır şartlarına, bütün zorluklara rağmen varız ve buradayız. Ayrılık gayrilik yok aramızda. Yanınızdayız.

O gün orada konuşmalar, diplomalar, ödüller, her bir şeyler birbirini izlerken bir yandan da dört yıl boyunca olmadığı kadar çok fotoğraf çektirilir. Bir şeyin son kez olduğunu bilmek yakıcı bir bilgidir çünkü. Dört yıldır susulan orada söylenmeye başlanır. Eteklerdeki taşların döküldüğü bile vakidir. Akşam inerken ince bir hilal çakılır göğe ve tören biter. Havai fişekler atılırken bütün gözler göklerin şaşaasına çevrilmiş, bir hoca kendi tenhasına çekilir. Sonuna mı gelip dayandınız şimdi? Dönmemek üzere gittiğinizden mi bu telaş? Bir ümit. Bir kez daha aynı kapılardan geçilebilir mi? Aynı cevaplara aynı sorular sorulabilir mi? Ama yo! Yıllar sonra aynı şehre aynı cümlelerle ve aynı kapılardan geçerek girseniz bile kimse kimseyi kandırmasın artık siz o siz değilsiniz. Zamanı kim geri çevirebilir? Oysa rüzgardan, yağmurdan ve buluttan bir giysi giydirmiştik üzerinize. Elma çiçekleriyle dolu bir vadi bile öyle kendisi kalmışken sahi siz ne kadar da değişmişsiniz. Kalabalık dağılırken düşünceler tam da orada kesilir. Üçgenin en uzak iki köşesi gelir bir araya gider ayak. Hoca ve aile. Arada hatt-ı vasatiyi yine öğrenci oluşturur. Hocam! Bu Annem! Bu Babam! Teyzem! Büyükannem… Uzar gider bu tanışma faslı. Oysa hayret! Biz bu “çocukları” hep bu sıralarda oturacaklar sanmışız, dört yılın evvelinde nerede olduklarını düşünmediğimiz gibi onları getirip de bu sıralara bırakan birilerinin varlığını bile hiç hesaba katmamışız. Sanki hep bizimmişler. Ama işte gün gelmiş. Emanetin sahibi, verdiğini geri almaya gelmiş. Ve bir sorusu varmış: “Emanetime iyi baktın mı?” Tüyler ürpertir bu görünmez soru. Alın emanetinizi ona iyi baktık biz diye/bilmeyi ne çok isterdim. Bizim de gün geldi, huysuzluklarımız oldu. Ufak tefek kaprisler de yapmış olabiliriz. Ama inanın ki sizinkilerden daha farklı değildi. Ona iyi baktık biz, alın emanetinizi.

Şiddet ve kötülüğün estetize edilmesi

Paylaşacak çok şey var. Fakat kötülüğün ve onun öz çocuğu şiddetin modern dünyada roman, hikâye, şiir, sinema, tiyatro, çizgi film, reklâm filmi gibi kurgusallarda ele alınış biçimi üzerinde durmak kendi önceliğini dayatıyor. Çünkü sanat, dönen bir ayna gibidir.

Bir yandan kendisi devrine özgü bir algının ürünü olmakla birlikte diğer yandan aynı algının yerleşmesine, kökleşmesine de sebebiyet verir. Kötülüğü ve şiddeti estetize eden bir sanat da sonuçta değerleri değersizleştirir. İşte bu vahim. Bu nedenle birkaç yazı boyunca Jeffrey Burton Russell’ın Şeytan, İblis, Lucifer, Mephistopheles (tümü Kabalcı’dan) serisini de referans alarak bu mesele üzerinde durmayı düşünüyorum.

Kötülük ve onun bir parçası olarak muamele gören şiddet, insanlık tarihi kadar eskidir. Doğal olarak varlığı sabittir. Ahlâki olarak da her zamanda ve her toplumda mevcuttur. Bu haliyle başlangıçtan bu yana insan zihnini ciddi olarak meşgul etmiş, semavi ve semavi olmayan dinler gibi felsefe, psikoloji ve sosyoloji tarafından da ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Bu disiplinler kapsamında gelişen görüşlerden kimi insan doğasının kötülüğü taşıyabilecek bir kıvama sahip olmakla birlikte özde iyi olduğunu öne sürerken kimi de insanın yaradılıştan kötü olabileceği düşüncesini benimsemiştir. Neticede şiddet ve kötülüğün anlamlandırılması itibarıyla bu disiplinler arasında tam bir uzlaşma söz konusu değildir. Ancak her durumda ve her dönemde kötülük ve buna bağlı olarak şiddet karşısında insanlık adına ortak bir tavır alınmıştır.

Oysa sanat bu kadar istikrarlı değildir. Şiddet ve kötülük sanat eserine dönüştürülürken onun ele alınış ve takdim biçimi dönemden döneme, toplumdan topluma değişir. Örneğin bizde geleneksel sanat korku ve bir fıtrat bozumu olarak gördüğü şiddet üzerinde ısrarlı değildir. Batı’da ise kötülüğün ve şiddetin ele alındığı eserler Romantizm’e kadar onun iyilik karşısında insani ve Tanrısal değerler adına ezildiği örneklerdir. Goethe’ninki dâhil bütün Faustlarda iyi ve kötü arasında savaşan insanı temsil eden Dr. Faust, ruhunu Mephisto’ya satmış, mukavele evrakını da kanıyla imzalamış olmasına rağmen saf iyiliğe şeytanın sunduğu dünyevi zevklerden değil, içindeki iyinin açtığı yoldan ulaşır. Bu nedenle ruhu göklere ilâhiler arasında yükselir. Shakespeare’in kötülüğü sırf kötülük olduğu için seven ürkütücü ama unutulmaz kahramanları da sonunda iyiliğin etkisi altında yok olurlar. Ancak kötülüğün iyilik karşısında insani ve Tanrısal değerler adına ezildiği bu tür yapıtlar Milton’un Yitik Cennet’i ile son büyük örneğini verir. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda bu kavram Rasyonalizm tarafından değersizleştirilir ve Romantizm tarafından çarpıtılır.

Romantik dönem kötülüğü, bireysel özgürlük adına soylu bir başkaldırı cesareti olarak değerlendirmekten, İblis ve Prometheus’a yücelik atfetmekten, semavi dinlerin dışladığı Kabil karakterine de kahramanlık izafe etmekten geri durmaz. Byron’un Cain’i alışıldık Kabil tiplemesinin dışında bir kahraman örneğidir. Shelley’in Prometheus’u da öyle.

Yine de dikkat edilmesi gereken önemli husus; romantik ruhun ihtiyaçlarına uygun bir kışkırtıcı olarak kötülüğün en fazla olumlandığı hallerde bile onun görece daha yüksek bir iyi için olduğu esası değişmez: Özgürlük için, daha yüksek bir ahlâk için vs. Kötülüğe duyduğu bütün ilgiye ve fantazyalarının ürkütücülüğüne rağmen Baudelaire bile sebepsiz saf kötülüğün peşinde değildir. Bu kapsamda kötülüğü saf kötülük olarak yücelten, sadece kendisi olarak isteyen isimler olarak La Mettrie ve Lautréamont akla gelebilir. Ama Marki de Sade en şöhretlisidir.

Erdem ve yasayı hayal ürünü, merhamet, sevgi ve nezaketi engel olarak değerlendiren Sade Markisi için tek değer şahsi zevkin yüksekliğidir. Bu, başkalarına işkence etmek hatta öldürmek bahasına da olsa bir şey değişmez. Unutulmamalı ki Sadizm onun isminden türeme bir terimdir ve gördüğü tekinsiz rüya modern zamanlarda gerçeğe dönüşecektir.

21 Haziran 2009, Pazar

Gölge oyunu

Bugüne değin kaç adet sınav kağıdı okuduğuma dair yaklaşık bilgi basit bir aritmetiğe muhtaç. Her dönem için orijinalinden bir Savaş ve Barış hacmi. Helâl ü hoş olsun, zaten bu yüzden maaş alıyorum. Lakin o sınav kağıtlarını okumanın pek kolay olmadığını da gizlemiyorum.

Bir kere; kimilerinin dört yıl boyunca alfabesini söksem bile okumaya bir türlü geçemediğim yazıları vardı. Kendi yazılarını kendileri de okuyamadıklarının en masum itirafçıları da onlar ve harflerin birbirine geçmesi yetmezmiş gibi satırların da üst üste bindiği bu yazıların sahipleri nedense hep de fazla yazmayı sevenler güruhundandı.

“Şaka”ları da eksik değildi hani. “Öğrencilik işte”! Mehmet Rauf”un bile tanıyamayacağı Eylül’lerle bu sınav kağıtlarında karşılaştım. Yeniden yazılan “Hürriyet Bayrakları”nı da, Nuran’la Mümtaz’ı kavuşturan Huzur’ları da bu kağıtlarda buldum. Bir yaşıma daha girmedim ama biraz sitem etmek istediğimde öyle bir gülümsediler ki affetmek işten bile değildi. Üstelik yine o kağıtlarda “Hocam, Homeros”un İliada’yı hangi olayla başlattığını bilmiyorum ama Hector’a yakılan ağıtlarla bitirdiğini biliyorum” diye arz-ı hal bile ettiler. Sinekli Bakkal’dan Zaptiye Nazırı Selim Paşa ve Alafranga Hilmi’yi bir çırpıda Yaban romanının kahramanları ediverdiler.

Lakin öyleleri de vardı ki onlara rastlamakla her defasında tatlı bir serap aydınlığı oldum. Onca bildiğimi bambaşka cümlelerle geri dönmüş buldum: “Aşkın girdiği kalpte farkındalık yarattığını, insanın içine sığmayan şeyi sızdırmadığını”, “Derdin şairi şiirde rahatlattığını çünkü tanımlamanın kurtulmalık yerine geçtiğini, ama bazı şeyleri de sadece derdin gösterdiğini”, “Halide Edip kadınlarının imkansız aşkla sınanırken asıl yenilgiyi kendilerinden ne istediğini bilmedikleri büyük bir makamın kapısını açamadıkları için yaşadıklarını”, “Çoğu şeyi örten zamandan geriye yalnızca ebedilerin kaldığını (Caner Arslan)”, “Her katın kendisine göre bir vaveylası olduğunu”, “Yaban’ın en fazla da birbirine yabancı hayatların birbiri içindeki iğretiliğinden dem vurduğunu (Fatih Şener)”… Biliyordum ya bir kez de onların kağıtlarında, onların cümleleriyle okudum.

Ben o kağıtlarda bilmediklerimi de okudum. O kağıtlarda çıktı karşıma “Saldıranla savunanın kanının aynı toprak üzerinde birbirine karıştığı ve o toprakta yangından başka hiçbir şeyin geriye kalmadığı (Nagihan Sandıkçı)”. Troya yıkımını bir atın gözüyle anlatmak da o kağıtlarda mümkün oldu: “Hiçbir eksiğim yoktu. Adeta rüyalardan çıkmaydım. Ne tanrıların suçu vardı ne de şeytanın. İnsanoğlu tamahkardı. (Mert Şahin)”. “Ben yüce Troia atı. Savaşa hileyi karıştıran en büyük şaheser. En başından beri savaşın bedbaht halini anlamam için yüzlerce insanın kanını içmekle cezalandırılmış olduğumu nereden bilebilirdim? (Gülümser Kurt)”.

Ağır felsefeleri yalın gölgelere dökebilenler de onlardı: Platon’un mağarasındakiler “Ateşin ışığıyla oluşan gölgelere inanmış, gölgeleri yüceltmişlerdir (İsmail Tilmaç)”. Ama mağaradan çıkınca? “Gözün karanlıktan aydınlığa çıkması için nasıl bedenin de dönmesi gerekiyorsa örgen ve ruh da birlikte, varlığın özüne, en ışıklı yanına, yani ‘iyi’ye doğru dönecektir (Nihan Bulga)”. Peki ya tekrar geri dönülürse? “İçlerinden birini mağaradan çıkarırsak ışığı görünce gözleri kamaşır. Tekrar mağaraya götürürsek bu sefer de karanlıklara boğulur (Serdar Karadeniz)”.

Hocanın, okuyucuya dönüştüğü anlardı bunlar. Bitmese!

Değil mi ki Sinekli Bakkal”ı gölge oyunu imgesi üzerinden yorumlarken şu cümleleri sarf edebildiler: “Karagöz-Hacivat gibi yer yer didişirler, yer yer sevişirler ve sonunda selamlaşarak ayrılırlar sahneden. Çünkü her ne kadar farklı karakterler olsalar da en nihayetinde aynı perdeye aittirler (Fatma Güney)”.

Şimdi şu satırları kırık dökük yazarken biliyorum bu yazının benden çok onlara ait olduğunu. Bir kısmının ismi için parantez açarken; affetsinler, bir kısmının ismini not almayı unuttuğumu. Fakat müsvedde bir kağıt üzerinde eksiğiyle gediğiyle, şakasıyla ciddisiyle bile adlarıyla adımı “bile yazmak”. Güzel duygu.

14 Haziran 2009, Pazar

Sor bakalım onlara

Bu yazının, kendimi bıraksam gözyaşlarına boğularak anlatacağım bir katmanı, şikâyete yaslanan bir ucu var. Ama bunu kendime saklayacağım. Hocalık tavrımı takınarak ve buruk bir kalple konuşacağım sadece. Dilim döndüğünce anlatacağım. Biliyorum ki his öğretilmez ancak bilgi devredilebilir. Belki o, birkaç zihne çarpabilir.

Bir ideolojiye dönüştürüldüğünde sempatisinin kapsama alanı daralan her şey gibi (feminizm, çevrecilik vs.) hayvanseverliğin de belirli bir sınıfa mahsus, ithal, moda bir duruşa dönüş/türül/mesi korkutuyor beni. Böyle bir bakış bozukluğunda anlam kaymasına uğrayan hayvansever sözcüğünü neredeyse bir sosyete hobisine indirgeyerek itici kılan şey, hayvan sevgisinin insan sevgisine alternatif teşkil ettiği şeklindeki yanılsama. Hayvansever, insansevmezmiş gibi. Oysa bütün canlılara, hatta cansızlara yönelik sevgi, insan sevgisine giden yolun da ilk adımıdır. Hayvan sevmeyen, insanı nasıl sevsin ki?

Fakat burada sevgiden önce söz konusu edilmesi gereken şey haktır. Çünkü sevgi, verip vermemeye bizim karar verdiğimiz bir şeydir. Ama hak öyle değil. Onu, vermek mecburiyetindeyiz. Bunun için, yaratılmış her şeyi Yaratan’ından ötürü seven, sevmenin aynı zamanda bir sorumluluk taşıma ve hak gözetme anlamına da geldiğini bilen eski kültür hayvan hakkı gözetmeyi onu sevmekten üste koyar. Günümüzde hayvan sevgisinin biraz da şaibeli bir terime dönüşmesi bu bilinci kaybetmemizdendir.

Oysa meşhurdur; Eyüp, hasta leyleklerin tedavi edildiği, korunduğu bir mekândı. Sokak kedilerinin beslenmesi için kurulan vakıflar vardı. Kuş evleri şefkatin göstergesiydi eski yapılarda. İstanbul, tavukların aç bırakıldığını fark ettiği anda sorumluları cezalandıran kadılar da tanımıştı. Kanuni, karıncaların bürüdüğü bir ağacı kestirmek için şeyhülislâmı Ebussuud Efendi’ye bir dörtlükle sual ettiğinde, ondan, karıncanın mahşerde Süleyman’dan davacı olacağını telmihen manzum bir cevapla zarif bir gözdağı almıştı.

Menkıbe mecmualarında anlatılır; Abdülkadir Geylani’nin, sitemle nazar ettiği bir kuşun oracıkta düşüp ölmesi üzerine, sırtındaki cübbeyi çıkarıp müridlerine verdiği ve satın bunu, bedelini de yoksullara dağıtın, belki şu kuşcağızın diyeti olur, dediği. Beyazıd-ı Bistami’nin yolda giderken öldüresiye dövülen bir merkeple karşılaştığında onunla aynı yerden kanadığı. Ve daha pek çoğu.

Bunlar menkıbe belki. Pratik hayatta farklı muameleler de gerçekleşmiş olabilir. Ama toplumsal algı kendisini en çok da bu tür rivayetlerde hissettirir ve bu, bir zihniyet halidir. Neticede, uyuyan kedinin rahatını bozmamak için eteğini kesmiş bir peygamberin ümmetiyiz ve kayıtlarda sabittir Ebu Derda’nın ölüm döşeğinde iken devesine dönerek, “Ey deve, kıyamet günü benden davacı olma, sana taşıyabileceğinden fazla yük yüklemedim.” dediği. İlle de Hz. Ömer’in, yerde bulduğu kanlı bir örtünün izini sürerek sırtı yaralı deveyi bulup acısını dindirmek üzere yollara düştüğü. Durumu sual eden Hz. Ali’ye, “Yarın Rabb’im bana, Ey Ömer ben seni halife kıldım, sen neden devenin acısını dindirmedin, diye sormaz mı?” cevabını verdiği.

Yiten bu bilinçtir. Ancak o bilincin sahiplenilmesi halinde; yasalara, bazı belediyelerin bütün iyi niyetli çabalarına rağmen bir türlü çözülemeyen sokak hayvanları sorunu da, sevmeyeni incitmeden ve seveni de riske etmeden, bir biçimde çözümünü bulacaktır. Ancak o zaman bir süs köpeğine cömertçe sarf edilen lüksün bir sokak çocuğundan esirgenmesine duyulan haklı tepkinin tetiklediği yapay kamplaşma da, hedefini şaşırmış öfke gibi kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Bütün bunları canım yandığı için anlattım. Adına ne derseniz deyin, hayvan sevgisi, hayvan hakları veya başka bir şey. İşte o, İslamî, insanî ve medenî bir tavırdır. Üçünden birinde olsun kendisine yer bulamayanlara gelince: Sor bakalım; bu dünyanın sadece kendilerine ait olduğunu onlara kim söyledi?

07 Haziran 2009, Pazar

Nesil yatırımı

Örselenmiş bir zihniyet halinin metaforu olarak “bahçesini yitirmek” sadece benim şehrimin kaderi değildir. Son yarım asırdır neredeyse bütün Türkiye, ifadesini çarpık yapılaşmanın süreğinde bulan bir kayıp halinde. Şehirlerin, bir zamanlar olduğu şeyle aralarına tekinsiz bir unutkanlığın uçurumu girmiştir ve unuttukları hatırladıklarından daha fazla bir şeydir.

Şehir, bahçesini kaybederken kültürel mazisi ve şehir ruhu da yara almıştır. Oysa şehirleri ayakta tutan, onların kıvamını koruyan, köylüsüyle, kentlisiyle, yerlisiyle, göçmeniyle onun ortak bilincindeki kültürel devamlılıktır.

Öyleyse şehirlere, unuttuğu maziyi hatırlatmalı. Şehir, bir zamanlar olduğu şeyle arasına giren uçurumu önce fark etmeli sonra da aşmalı. Bahçeli devraldığımız kentleri hiç olmazsa zihninde bir bahçe kurabildiğimiz nesillere devredelim. Şehirlerin de sakinleri üzerinde hakkı var, emaneti aldığımız gibi iade edelim.

Uzun vadede nesil yatırımı en uygun ilk adımdır. Bundan 20 yıl sonra şehirleri devralacak, onun gündemini belirleyecek gençlerin ruhlarına, algı tarzlarına biçim vermekten söz ediyorum. Çünkü yarınları biçimlendirecek bir zihniyet ancak nesillere yatırım yapmakla elde edilebilir. Bu da ruh imarı, nesil mühendisliği anlamına gelmektedir. Zahmetli iştir. Pahalıdır. Ama en garantisidir. Örnekse Tanzimat, anlamını kavrayacak ve hamlelerini sürekli kılacak gençleri benzer projelerle yetiştirmişti ve kendisini bundan sonra ancak garantiye alabilmişti.

Peki, nasıl gençler? Her şeyden önce estetik duygusu gelişmiş, güzelliği fark edebilen, insan sevgisi, yanı sıra hayvan ve bitki sevgisi de taşıyan, dünyanın insanlar kadar taşa toprağa, börtü böceğe de ait olduğunun bilincinde, empati yeteneği, merhamet duygusu yüksek, özgüvenli, güçlü, kibar, nazik gençler. Ama yanlışlıklar karşısında direnebilen, zorlu mücadeleleri de başarabilen gençler.

Nasıl yetiştirilir onlar, onlara nasıl yatırım yapılır? Okumaya, yazmaya, müzik dinlemeye, tiyatro, sinema ve resim sergilerine gitmeye sevk edilerek. Gezmeleri, görmeleri mümkün kılınarak. Huzurevi, Çocuk Esirgeme Kurumu, hastane ziyaretleri alışkanlığa dönüştürülerek, hayvanların korunması gereken bir şey olduğu öğretilerek. Doğayla iç içe olmaları, mimarinin anlamına ermeleri, güzel yapı ile çirkin yapılaşma arasındaki farkı kavramaları, bahçe kültürüne sahip çıkmaları sağlanarak. Ve daha bir sürü şey.

Çizdiğim programda kültürel baskınlık dikkat çekmektedir ihtimal. Ama öyle de olmalı. Çünkü teknoloji, sanayi, ekonomi, ticaret gibi rahatsızlığı kısa vadede daha çabuk fark edilen “sayısal” oluşumlar özde dil, düşünce, kültür, sanat temeline bağlıdır. Birleşik kaplar gibidir onlar. Taraflardan birinin zayıflaması diğer tarafın da dengesini sarsar, mahiyetini bozar. Kültür yatırımları en az teknoloji yatırımları kadar önemlidir. Ve bizi geleceğe taşıyacak olan dinamik, dağınık parçalar dizisi değil bir bütünlükler cümlesidir. Bu yüzden bir Süleymaniye inşası hâlâ bir Sinan kadar bir Süleyman’ın da varlığını gerektirmektedir.

Bütün bu eğitici etkinlikler arasında kuşku yok ki okumak ve yazmak en önemlisidir. Çünkü okumak da yazmak da dil demektir. Dil ise bir dünyanın nabzının attığı, zenginleştiği, genişlediği, güçlendiği yerdir. Bu nedenle son dönemde hem bazı belediyeler ve valilikler (Trabzon Valisi Nuri Okutan’ın adını bu kapsamda zikretmeliyim) hem de Hayrünnisa Gül Hanımefendi tarafından tanzim ve teşvik edilen okuma günleri gibi yazar-okur karşılaşmalarını da fevkalade önemsediğimi ifade etmeliyim.

Karamsar tablolar çizdiğime bakmayın benim. Hani neredeyse ümitliyim. Ümidim, siyasilerimiz özellikle kültür ve milli eğitim politikalarının iktidarların da üzerinde bir süreklilik taşıması gerektiğini fark ettikçe; kültür yatırımlarının en az teknoloji yatırımları kadar önemli olduğunu fark eden yeni kuşak yerel yöneticilerin sayısı arttıkça, artacaktır. Tekrar etmekte yarar var. Nesil yatırımı zahmetli iştir. Pahalıdır. Ama en garantisidir. Ve bu kavramın terimleşme zamanı çoktan gelmiştir.

Ben de bu şehirliyim

Fındığına uzak kemençesine yabancı kalsam da, kapım sokağına kapalı, kulaklarım şivesine tıkanmış olsa da. Ben, suyun kıyısında kurulmuş ve nicedir üzerinde bir kadersizliktir dolaşan güzel kentimin bahçeli evlerine ucundan kıyısından yetişebilen son nesildenim. Kötü huylu sözcükleriyle gerçeğine eremesem de ben bu şehrin düşüne yetiştim.

Ben de bir bahçeyi dolduran ağaçların üzerine günlerce yağan yağmurları sıcak bir odanın buğulu penceresinden bir çocuk olarak izledim. O eski zaman evlerinin çatılarına karın ağır ağır dökülüşünü seyrettim. Öyle gecelerde masalcı büyük annelerin son örneklerinden birinden “Altın tartmaz” kızın masalını büyülenmiş gibi dinledim.

Meydandaki Melek sinemasının yıkılmasını, Ayasofya’nın eteklerini dalgaların yaladığını hatırlayamasam da, Sahil Yolu’nun yerinde dalgalar, denizler estiğini hatırlayacak kadar eskiyim. Şimdi, gelişi-gidişi bol otoyollara dönüştürülmüş kumsallarda ben de ayaklarımı suya değdirdim. Başkaya’dan dalıp İskele’den su yüzüne çıkmadım ama ben de babamın gözleri önünde boğulma tehlikesi atlattım. Ben de takaların gümbürtüsüyle uyudum, martı çığlıklarıyla uyandım.

Anlatmayı sevebileceğim kışlık konakları, yazlık köşkleri vardı Trabzon’un. Bu evlerde yaşamayı bilen oturaklı beyefendileri, kırık bir şiveyi adamakıllı asilleştirerek koruyan ağırlıklı hanımefendileri. Polita yolunda sıralanmış yazlıklarda şehrin “bir demet yasemen” yüzünü seyrettim. Ben de Arnavut taşı döşeli sokakların sonunda küpe çiçeği, karanfil, hatmi ile burun buruna geldim. Sulanmış taşlıklarda bir yaz ikindisi, sardunya kokusunu içime çektim. Filbahri altında sersemledim. Fesleğene eğildim, hanımeliyle halleştim. Yaprağını incitmeden çiçeğine meylettim. Surların üzerinde büyüyen gölgemle eğlendim. Aniden bastıran kırkikindi yağmurlarına tebessümümü sindirdim.

Yollarım yağmuruna açılıp Fırıncı Rüştü’süne kapansa da, bulutuna açılıp köyünde tıkansa da, hatta ihanetse bunun adı, ben bu şehre suları ve gecesi mavi, minareleri ve gemileri beyaz bambaşka şehirlerle ihanet etmiş olsam da. Yine de bu şehrin her ekim ayını, Uzun Sokak’ın kim bilir hangi köşesine tezgâhını kurmuş kestaneciyi, bir akşamüzeri ansızın kaldırımlarda ışık topları yapan yağmurları bekler gibi bekledim.

Çocukluğum hem benim hem Trabzon’un cennet düşüymüş. Bir cennet elmasında ağırladım bahçeden sürgünlüğün ilk acısını. Konaktan apartmana. Bahçelerden balkona. Ağaçlardan saksılara. Güzel kentimin bahçeli evlerinin bir bir yıkılmasını, yerini çarpık bir apartman hesabının almasını sineme çektim. Bir şey gelmedi ki elimden, bahçesini yitiren kentimin ruhunu ve mazisini de unutmasını sessizce izledim. Kıvamın bozulması, kimyanın değişmesi an meselesi. Nasıl olduğunu ben de anlamadım, çok ani oldu ama beline ağır bir balta yiyip de boylu boyunca toprağa kapanan koca çınarın iniltileri arasında oldu bu.

Demem o ki, sarf ettiğim şunca cümle, şunca kelam arasında. Bu şehre eklemlenebilecek, ona borçlu, ondan alacaklı, dört duvar ve bir iç bahçeden başka bir şey bulamazken ben, Trabzon manzumesini canlı tutacak ana damarın çoğu kesikti bende. Bir yanım bile değil, çok yanım ayrıksı, yabancı. Ama değil mi ki biyografimin vazgeçilmez cümlesiyle, hep bu şehirliyim. “Bir şehri sevmenin şartı ona hizmettir” derdi Orhan Okay hocam. Sevmenin şartı hizmetse eğer ben, bu şehre bunca yıl hizmet ettim. Buradayım hâlâ. Hiçbir yere gitmedim. Şikayet de etmedim, kimselere bir şey demedim. Söz aramızda kalmasın, gitmeye gücü olup da gitmeyenlere özgü bir duruşla, için için bir taşra kibri bile geliştirdim.

Kıyısında köşesinde kaldığım, caddelerinden ürkek bir yabancının adımlarıyla geçtiğim doğrudur her hafta sonu. Yine de yağmurunda kayboldumsa da bu şehrin, denizinde duruldum, bulutunda bulundum. Bu şehrin havasını soludum, ekmeğini yedim, suyunu içtim. Şehirlerin de sakinlerinin üzerinde hakkı var. Şunun şurasında ben de bu şehirliyim. Ben ki, “iyi ki” değil “keşke”yim hep. Neye tanık olduğumu bilsem, hiç daha fazlasını kayıt düşmez miydim?

Başlarken

 Başlarken

Nakkaş döndü dolaştı, yine aynı bahçeye geldi.Nakkaşın zamanı geniş, İstanbul’un lâle devrine kıyısından köşesinden yetişti. Bir nisan vakti, cübbesinin yenlerini rüzgâra vere vere, bahçelerinden bir son gün telâşıyla geçti. Tarhlarını, yollarını, manzarasını, göklerini seyretti.
Bir suyun derinliğinde lâle gölgeleriyle yüz yüze geldi. Her bir lâle dalında kendi kendisini devretti, bambaşka bir görüntüde resmetti. Yapraklarının sathında hatmetti. Renginde ezber, biçiminde şerh etti. Her bir kıvrımından geçmişe dair bir yol açıklığı, geleceğe bakan bir göz aydınlığı diledi. Her birini yeni baştan tanıdı. Bir tanışlık bıraktı kendisinden. Bir merhaba aldı. Unutmuştu, hatırladı.

Şeb-i yeldaların önünde siyahın tekinsizliğini yorumladı morla. Beyaz bir lâlenin gölgesinde bütün bir şehri akladı. Alev almış ruhsâr-ı güllerin ağzına emanet etti olanca hevâ ve hevesini. Ne varsa içinde karanlık bir çığlıkla savurdu, bir heceye sığdırdı ömr ü âhını, göklere saçtı külünü, alevini.

Aynı bir harfe döner gibi döndü lâle münhanilerine. Mızraklı bir İstanbul lâlesinin önünde bir hikâyeye tam da yaprağın koptuğu yerden eklenebilirdi. Ama yo! Zamir o zamir değil, bir daha o eski kelimeleri ağzına almamaya yemin etti. Bir yılan gömleğini sıyırır gibi sıyırdı sırtından bütün kimliklerini, sıyırdı cübbesini. Sonra döndü bir lâle kadehinin etrafında bin bir kere, sema etti. Bıraktı kendisini okumayı, kendisinden de isimlerinden de geçti.

Kendisini bundan böyle nakkaş bildi, o isimle bir göründü bir kaybolmadı. Ölmemişti dirildi.

Bir de: Zaman, kendisini bile eskitir. Bütün vaveylasına rağmen lâle sadece bir haberdir, devri gelip geçicidir. Devir her daim gül devridir. Çünkü bir tek o yedi verir. Nakkaş kendisine yepyeni bir kimlik biçerken ilk kez bunu bildi.

Gerisi umulur ki kendiliğinden gelesi…

Aynı gün, aynı köşe.

Görece bir avuntuyla gözlerimi kapasam her şeyin bir saat gibi, durduğu yerden işlemeye başladığını sanacağım. Neredeyse bu dünyada da zamansızlığa inanacağım.

Bu köşeden sessiz sedasız ayrılıp kendi köşeme çekilirken geçerli tek mazeretim haftalık düzene ayak uyduramamışlığımdı. Düz cümlelerin gündelik lisanına sığdırmayı bir türlü başaramadığım yazıların her hafta çıkarılması büyük bir iç emek gerektiriyordu ve yazı da her zaman kendiliğinden gelmiyordu. Yazıyı kendi gidişime uydurmak değil ama kendimi yazının gelişine bırakabilmek için bir vedaya değilse de ayrılığa evet demek mecburiyetinde kalmıştım o zamanlar. Üzerinden yıllar geçti.

Zorunlu olmadan yazmak büyük bir ayrıcalıktı zannımca. Öyle de oldu ilk zamanlar. İstediğim vakit yazmanın, istediğim kadar yazmanın tadını çıkardım doya doya. Araya kitaplar girdi. Sevinçler. Şaşkınlıklar. Kırıklıklar. Yıkımlar. Kısacası hayatın ta kendisi ve onun yazıya vuran ya da vuramayan yorumu, gölgesi, silüeti, benzeri vesairesi.

Fakat geçen zaman içinde, kitabın kesmediği bir hızı fark edip de içimden geçip giden onca cümleyi sıcağı soğumadan, kısa menzilli bir yol aralığında paylaşmak istediğimi fark ettiğimde özledim en çok da bu pazar köşesini. Eskimeden, tükenmeden, hayatiyetini yitirmeden. Oysa öyle çok cümle yitirdim ki.

En çok da yazarını sahiplenen, ona her yazarı mutlu edebilecek bir etkileşimi yaşatabilen Zaman okurunu özlediğimi itiraf etmeliyim şimdi. O ki beni Zaman’sızlığımda bile yalnız bırakmadı. Gönül bağımız süre gitti. En çok da bu nedenle galiba, bir kez daha evet dedim.

Benim içim belli olmaz gerçi. Tembellik edip de pazar yazısını cumartesi öğle evveline sıkıştırdığımda, vakit daralıp da nefesim sıkıştığında kendime yeniden küsebilirim. Bazı haftalar eğer yazı “gelmezse” kaçamak da yapabilirim. Çok bunalırsam yeniden fasıla isteyebilirim.

Ama şimdi buradayım.

Uzun zaman evveldi. Bu sütunda yayımlanan son yazımda “Bu bir veda değil ama ayrılık” demiştim, sütun sonuna not düşülmüş belli belirsiz bir cümleyle. Ya da benzer bir şey, belki tam tersi.

Ama o cümleyle kastettiğim her ne idiyse sonu vardı.

Sonu geldi.