Kara Yağmur…

KARA YAĞMUR

Çıldırmak üzereyim.

Çıldırmaktan korkmuyorum.

Belki hepten çılgınım.

Çıldırmaktan korkmuyorum.

Korkmuyorum, korkmuyorum ki mahkumu olduğum bu azabı akılcı gözle seyretmek mecburiyetinde kalmayayım. içinde bulunduğum, vasata abes gelebilecek nizamı akılcı gözle seyredip acı çekmemi benden kim isteyebilir? Acıdan başka nasibim ne? Neden geceler boyu, neden günler, haftalar, aylar, yıllar ve evet evet asırlar boyu, bu gri ürpertinin hem içinde hem de dışında yaşıyorum? Sabrını sonuna kadar zorlama. Bırak kendi halime beni. Neden duvarlar hem bende ve hem bende değil? Neden ben onların hem içinde ve hem de dışındayım? Neden hem bu günde ve hem de dündeyim? Gerçekten hem de dünde miyim? Neden seni işte şu ilk görüşte tanıyor ve neden hem de kimliğini araştırıyorum? Neden benim kimliğim seninkini bulmama bağlı? Buraya nereden düştüm? Yerim burası mı? Burada mı olmam gerek? Bugünki kimliğim ne? Ya daha evveli? Ya daha evveli ve daha daha daha evveli? Ya sen?

Bana ancak o yardım edebilir, içimden güller havalanıyor, içimden kuşlar havalanıyor. Bütün kainatı kucaklayabilecek ve kendimi bir yere oturtabilecek güçteyim. Bütün varlığımla ona gidebilirim. Gözleri şehrin üstünden geçen yağmur bulutları kadar gri iken, yağmur bulutları kadar ıslak geçerken ömrümden, gözleri kentin kalabalığında yalnızlığıma, asırlara sinmiş yalnızlığıma bir anda dür diyecekken. Nasıl mümkün olur çıldırmak? Bütün varlığımı asırlardır yayıldığı, dağıldığı yerden toplayabilecek güçteyim. Bütün varlığımı dağıldığı zamandan ve mekandan toplayarak bir araya getirebilecek ve nihayet bütünlük duygusuna ulaşabilecek kaabiliyetteyim. Ve bu her şeyin sonu, mutlak huzurun çağrısı olmaz mı? ‘Varlığın emeli kendini tasvir ve teyid’ değil mi? Nerede olduğunu görebilen insandan daha bahtiyar kim var? Söyle bana, kim var?

İçimden güler havalanıyor, ilk bakışta onlardan farkın yok. Şimdi garip bir müzeye dönüştürülmüş sarayımızda, sen dünyanın kim bilir hangi köşelerinden gelmiş şu sarı saçlı mavi gözlü yabancı ve hoyrat kalabalığın arasında. Ben senin arkanda. Temmuz güneşi ne kadar acımasız. Hiçbir gölgeye yer yok. Bu yabancı kalabalığa benziyorsun ama biliyorum, sen ‘o’sun. ilk bakışta ona benzemesen de, böyle bir firuze salkımıyken gözlerin sen ‘o’sun. Bir defa gözlerime baksan, gözlerimiz karşılaşsa bir defa, bir defa gözlerinim içindeki macerayı tüylerin ürpermeden seyredebilsen. Anlayacaksın. Tanıyacaksın. Hem kendini, hem beni. Bütün macerayı toptan kucaklayarak bana bütün ülkeni açacaksın. Sen benim kim bilir kaç asır hep başkaları tarafından kuşatılmış ve nihayet zorla düşürülmüş kale’m değil misin?

Kimselere anlatamadım. Korkum, anlaşılmamak filan değildi. Çılgın zannedilmek de değildi endişem. Rakibi araya sokmaktan hangi aşık hazzeder? Anlamayacaklara en güzel hikayeyi ne diye anlata idim? Bunun için şahs-ı nadana kitab-asa açılmadım, esrarıma kimseler vakıf olmadı. Kimsenin taşıyacak gücü olmadığını kestirmek güç değildi. Bir tek kişi vardı dökülüp saçılabileceğim. O da sendin. Sen işte. Sensin işte. İlk bakışta benzemesen de, sırtında kadife üç eteğin, basında mor yaşmağın, zümrütlerin olmasa da. Saçlarını berber başı düzeltmemiş olsa da. Amber kokularıyla ovulmamış olsa da tenin. Itırlarla yıkanmamış, yedi gümüş leğenden geçirilmemiş olsa da giysilerin. Her şeyin buharlaşabileceği kadar sıcak şu günde, bizim maceramıza, bizim tiyatromuza, bizim hikayemize, ne kadar yabancı şu kalabalığın arasında. Senin dahi farketmediğin kuytu ve serin gölgeliklerde herkesten fazla sen ‘o’sun. Bir tek sana anlatabilirim ve dahası bir tek sen anlayabilirsin. Beni bana bir tek sen iade edebilirsin. Lütfet güzelim.

Söylesem acaba bana inanacak mı? Söylesem acaba kim bilir kaç gece işte şu önünde durduğu dehlizin sonundaki gölgelerin kucağında, sabahlara kadar tek kelime etmeksizin ülfet eylediğimizi. Kaç gece mey içerken camıma aksinin düştüğünü. Kaç gece belki o bile bilmeksizin ruhuna sahip olduğumu. Hayır inanmaz. inanmaz ve korkarım o yağmur yemiş gözlerinin grisini. gözlerime dikerek sorar ve yine kaçar. Belki sormaz bile. Ona desem ki, sen bilmiyorsun sevgilim, sen bilmiyorsun ama biz seninle ‘bir eski zaman aynasının derinliğinde öpüştük’. Biz, biz artık iflah olmayız. Çünkü bizi bir yerlerde unuttular. Şimdi de işte bir yerlerden toplanılmayı bekliyoruz. Biz seninle kaç gece şu taşlıkları adımladık. Hangi zamanlardan kalmayız? Birlikte olduk mu? Beraberce kala kaldığınız o zamanda ve mekanda bana iğrenmeden, kim bilir hangi talihin sana bağladığı şu çirkin ve noksan bedenime bir an ürpermeden bakabildin mi? Beni hem sevdin hem de kaçtın ve korktun değil mi? Bunun için zaten gerideki hikaye bu kadar karışık, tavırlar böylesine belirsiz.

Çirkinim ben. Hiç güzel değilim. Tenim kapkara. Uzak ve sıcak ülkelerin kum fırtınaları kadar; yağlı ve isli kandillerin, üzerine, ölüm ürpertileriyle sarı ve titrek yandığı, aydınlatmaya çalıştığı, dipsiz kuyulara benzer taşlıklar kadar; her biri gördüğü kan ve ölüm ve aşk kokan acımasız maceraların ardından bir defa daha sağır ve dilsiz kendi üzerine kapanan cellat duvarlar kadar; kirli ve karayım. Sen karşımda hala dünyalar güzeli. Teşbihe ne şükür. Güller kadar, ahular kadar güzel. Serv-i hıramanım, vücüd ikliminin, gönül mülkünün sultanı, derdimin dermanı efendimsin sen.

Seni ilk gördüğüm günü bilir misin? Kaç asır evvel. Varlığının en büyük eksiği ile ben, utancı ile ben, tamlık, mükemmellik duygusunun teşnesi ben, koparılıp getirildiği kara gecelerin gökleri kadar kapkara ben. Ve sen yine şimdiki gibi. Mahmur uykuların içinden çiğdemli sabahlara bir ruh gibi, bir rüya gibi süzüldün. Seninle karşılaştığım, senin bana emanet edildiğin o ilk anda, ulaştığım bütünlük duygusu. Tastamam, bütün, eksiksiz bir ruh. Ama sadece senin yanında Sadece senin acılarını, göz yaşlarını, hatta mahremiyetini paylaştığım, ikliminde bulunduğum anlarda. Bu duyguyu koruyabilmek için hep sen lazımdın. Sen, beni, bilmem benim tahayyülünden dahi ürperdiğim manada, hiç gördün mü? Sanmam. Sanmam ama bana baktın ya. Benimle ülfet ettin ya. Benimle sabahları yakaladın ya. Bana derdini, bana onu, bana aşkını anlattın ya. Beni ben olarak gördün ya. Hiçbir şey tahayyül etmiyorum. Gördüğüm bana yetiyor. Bazan oymalı endam aynalarının derinliğinde ruhlarımız sarılıyor. Bazan ince su sızıntılarının yıkadığı taşlıklarda ağlıyorsun. Bazan sen kaçıyorsun da ben asırlarca arkandan geliyorum. Bu karmaşa, bu buğu varlığınım bütünlüğünü engelleyemeyecek kadar ufak bir ayrıntı. Önemli olan senin var olduğunu bilmem ve bütünlük duygusuna ulaşabilmem. Dağılmış, yayılmış olduğum yerlerden ve zamanlardan kendimi toplayabilecek gücü idrak edebilmem. Bazan en yakınında, en kuytuluğunda, bazan uzağında, istiğnada. Ama daima zamanı ve mekanı belli, işte şimdi de sen lazımsın. Bir defacık gözlerimin içine baksan ve bakışlarınla, seni tanıdım, desen. Yirmi bilmem kaçıncı asrın sonlarında, basit bir resmî daire memurunu, koca kentin kalabalığında boğulmak üzere olan bir yazıcı müsveddesini kendi kendisine iade etsen. Bir defacık gözlerinle gözlerimin içine bakman ve hiç konuşmaksızın, bakışlarınla, seni tanıdım, sen ‘o’sun, ben de ‘o’yum, demen lazım.

Her yandan ocakların, çeşmelerin, perdelerin aralarından bir ney sesi yükseliyor. Çalan, söyleyen yok. Varlığı ürpertilerime yönelik bir ney sesi. Belki padişahınız efendimiz, cennet-mekan Selim-i salis ney üflüyordur. Belki biraz evvel, katlinden biraz evvel o müthiş beyti söylemiştir; Kendi elimle kesip yare verdiğim. kalem/Fetva-i hun-i na-hakkım yazdı ibtida demiştir. Belki Alemdar, Arz odasının önüne boylu boyunca uzatılmış, şimdi yerinde kırmızı bir porfir taş, sağ şakağı çenesine kadar yarılmış, kanlar içindeki mübarek cesedlerini görerek, hıçkıra hıçkıra Orta avludaki dokuzuncu servinin dibine çöküvermiştir. Bu kan deryasının ortasında sen neredeydin? Şimdi neredesin? Halime acı ve bir nigah et ne olur ey gonce-delıen. Bir nigah et ki bu acımasız masal bir defa da bütünlüğünü gözlerinden toplasın.

* * *

Şimdi artık ne anılar var ve ne de göz yaşları.

Şimdi artık anılar da yok göz yaşları da. Demek ki sen hiç yoktun ve hiç de var olmadın.

Ben hikayemde bu kısmı görmemiştim. Ben hikayenin bu kısmını daha evvel seyretmemiştim. Bu bölüm bana ne kadar yabancı. Anılar da yok göz yaşları da. Hiç yaşanmamış anıları yaratarak arkasından sürüklenen de ben değilim. Oysa fazla değil, bir kaç saniye evveline; gözlerini gözlerime dikerek öyle boş, öyle umarsız, öyle yabancı ve öyle acımasız bakmazdan evvel sen, yeter artık, demezden evvel sen, zannediyordum ki her şey yerli yerinde. Bu kısmı daha evvel görmemiştim. Demek ki sen yoksun. Demek ki sen hiç var olmadın. Bunu neden şimdi farkediyorum? Tersinden mi yakalıyorum bütün tekamülatı? Bu defa mesele kendi varlığını filan değil, senin varlığın. Tamamını vehmettiğim senin varlığın. Demek ki sen yoksun. Hatta hatta, evet, sen galiba hiç var olmadın. Ne garip ve anlamak ne kadar zor.

Oysa bir kaç saniye evveline kadar zannediyordum ki, bütün o karanlık ve rutubetli koridorların sonunda sen varsın. Zannediyordum ki bir yerlerde esmer tenli kalfalar seni ortalarına alıyorlar, tenini misk ü amber kokularıyla ovuyorlar, saçlarını fil dişi taraklarla tarıyorlar, seni gümüş musluklu mermer hamamların mor sularında yıkıyorlar. Teninin her zerresini muhteşem gecelere hazırlıyorlar. Vehim filan değildi. Buna inanıyordum. Dahası görüyor ve duyuyordum. Kalfalar, zannediyordum, saçının her telinde yaraşmanın büyüsünü yaratıyorlar. Yolların, hümayun gecelere açılıyor ama ruhun kapanıyor. Ve ben zannediyordum ki bir başka köşede, bir başka kırık ney sesi senin için ağlıyor. Ben sana ağlıyorum. O sana ağlıyor. Sen ona ve bana ağlıyorsun. Fakat neticede hep var olan güzel bir şey için ağlıyoruz. Gözlerin gözlerime böyle umarsız ve böyle soğuk ve böyle yabancı açılmazdan evvel bütün bunların var olduğunu zannediyordum.

Bütün bu duvarlar canlıydılar. Hep bana bir şeyler anlattılar. Şu tezgahın üzerinde günde üç öğün yemeğiniz yer alırdı. Şuradaki çinili ocakta sizi ısıtan ateş kilitliydi. Şurada şarkılar söylüyor, şurada özlüyor, şurada bir kuş olup sılaya uçmayı diliyor, şurada kıskanıyor ve şurada ağlıyordunuz. Şurada Sadullah Ağa, Mihriban’ı seviyordu. Kimdim ben? Belki Sadullah’ın sesindeki hicran yarası, boynundaki ilmik. Kim bilir belki de elindeki ney ile kendisini müdafaaya çalışan bir Selim. Belki anahtar deliklerine kadar kurşun dökülerek hücreye dönüştürülen dairesinde, daire ne, odasında, sabahlara kadar feryad ederek harem halkım bîzar eden bir ibrahim. Belki onun katli için hücreye dalan dilsiz ve sağırlardan biri de bendim. Ne ise, ama bir bütündüm. Çünkü senin var olduğunu zannediyordum. Belki bir havuzun mermerine çarparak güzelim sağ şakağı yaralanan da bendim. Artık bilmiyorum, artık ayıramıyorum. Fakat bütün bu duvarlar vardılar, benimdiler ve benimle konuştular. Bana çok şeyler anlattılar. Zamanlara mekanlara ve kişiliklere yayıldım.

Şimdi artık bütün bunlar yok, biliyorum. Belki de hiç var olmadılar. Biz seninle birbirimizi çılgın bir ateş ve kan deryasının ortasında görmedik. Kendimizce sevmedik. Aşkı, acıyı, sadakati, ahde vefayı ve vefasızlığı hiç tatmadık. Şu gözlerin, şu kocaman ve boş gözler, bütün bunları bir anda hem de hiçbir gayret sarfetmeksizin nasıl da haykırdı? O gözlerde istiğna var, yalan bile değil. Yeter, diyen gözlerin, bırak arkamızı, diyen gözlerin. Ben ki senin ardından asırlarca gelmedim mi? Seninle şu eyvanın önünde ruhlarımız kendince sevgilerle defalarca kucaklaşmadı mı? Bütün bunların var olduğuna nasıl da inanmıştım. Oysa demek yoktular. Bir zamanlar dahi yokmuştular.

Akşam inmeye döndü. Ilık bir rüzgar, ince bir yağmur. Temmuz sıcağı hafifledi. Uzaklardan bekçilerin düdükleri. Müzenin, evet şimdi müze, boşaltılması gerek. Islanmaya hakkım kalmadı. Kendimi ortaya koymak için sebebim de kalmadı. Şimdi eve, o tahta karyolaya dönecek ve ilk iş olarak bütün o asırlık hikayeleri yakacağım. Bir gün gelir de bir daha kendimi ortaya koyma arzusunu duyarsam eğer, ortaya koyacak hiçbir şeyim kalmamış olduğunu farketmem için bu. Seni bütün zavallılığın, çıplaklığın ve yalnızlığınla farkettim. Yetmeli, doğru, istesem de gelemem artık. Çünkü sende beni bana iade edecek, beni bir araya getirecek kaabiliyet yok. Sen o değilsin ve hiç var olmadın.

Hayret, demek bir yerlerde akşamlar kurşunî renkli kubbelere inmiyor artık. Bir yerlerde buz grisi akşamlara ramazan rüyaları sinmiyor. Hepsi yüzünü Bab-ı Hümayun’a dönmüş ifrit yuvası Yeniçeriler mahşerî bir uğultuyla dalgalanmıyorlar. Palaları parıldamıyor. Murad-ı salis, Sepetçi köşküne inmiyor, bîmarım ey ecel bu gece bekle şarkısını hanende ve sazendelerden istemiyor. Donanmanın selam toplarından, köşkün camları kırılmıyor ve Hünkar, gözleri dolarak ölümün nefesini ense kökünde hissetmiyor. Filhakika bir kaç gün sonra ölmüyor. Bütün bunlar, bütün bunlara benzer bir sürü hayat, topyekün ve yekpare yaşanmıyor. Bütün bunlara takılıp, aralarında kaybolmuyorum. Ne feci kader, güne kalmış tek ve son örnek. Hepsinin sorumluluğunu ben üstlenmiyorum, hepsinin hesabım ben tutmuyorum. Aralarında boğulmuyorum. Aralarında gözlerim, kulaklarım ve dillerim tutulmuyor. Çıldırmak üzere olan artık ben değilim. Zavallı odamdan dışarı fırlayarak, geceler boyu bağırmak, geceler boyu haykırmak, camlan bu defa ben aşağı almak istemiyorum. Sepetçi köşkünün yıkıntıları benim omuzlarımda değil. Denizlere, yüzmesini bilmediğim denizlere dalmak istemiyorum artık.

Keşke istiğna olsaydı. Keşke rakîbi araya soksaydın, alışıktım. Vefasızlığından yakınsaydım. Sana bir bütün geçmişi hatırlatmaya çalışsaydım. O zaman, hiç olmazsa, varlık tehlikeye düşmezdi. Hanım sultanın karşısında birlikte diz çökseydik keşke. Hangi kafeslerden, hangi kapıların arkalarından verildiği belli olmayan meş’um emirler gelseydi üzerimize. Bütün teşrifatı birlikte alt üst etseydik. Birlikte ürperseydik. Bu zamansız, bu mekânsız, bu karmakarışık, bu saçma sapan hikayeyi, bu bir türlü mana toplayamayan romanı birlikte tekrarlasaydık.

Yağmur başladı hiç olmamış sevgilim.

Görüyor musun bir yerlerden bilmem ama bu hikayenin sonu gelmeli artık. Yağmur başladı.

Bütün o taşlar, taşlıklar, duvarlar, kuleler, kubbeler, dolaplar, hamamlar ve hücreler, aydınlığım içimin yangınından ve ezikliğinden alarak yağlı bir kara ile tutuşmuş kandiller, yağmurun altında sırılsıklam. Hepsi bir zamanlar üzerlerinde katledilmiş ruhları ve bedenleri, hepsi üzerlerinde bir zamanlar gezinmiş güvercin ayakları ve onlara tapınanları, hepsi bütün iliklerine kadar sıçramış aşk, kan ve göz yaşlarım kustular. Hepsi sağ şakağından yaralı, hepsinin boynundan kan damlıyor. Hepsi dilsiz, kör ve sağır. Hepsinin ipi cellat elinde. Söylemek istediğim onca söz, anlatmak istediğim onca şey, toplamak ve birleştirmek istediğim bir bütün varlık artık içime sığmıyor. Onu artık taşımak imkansıza dönüştü. Bütün o kubbeler, o kuleler, o dehliz ve dolaplar, o hamam ve taşlar ve taşlıklar yağmur altında yaralı. Bana fısıldayacakları ne kaldı? Kimdiler ve neredeydiler? Nerelerde unutulmuştuk? Nerelerden toplayamadılar bizi? Yağmur yaralı. Güller vuruldu. Bu hikayenin artık sonu gelmeli hiç olmamış sevgilim.

Nun Masalları, Dergah Yayınları, Mayıs 1997, s. 120-128

Akşamın Ağası…

AKŞAMIN AĞASI

Hava yağmurluydu. Islak kaldırımlarda nergisler açıyordu. Kucağımda da bir demet nergis vardı. Dolmuş bekliyordum. Birden nasıl oldu bilmiyorum, bir köşenin arkasından onu gördüm. Garip biçimde benimle ilgiliydi. Evvelâ akşam saatlerinin sayılarını arttırdığı başıboşlardan biri zannettim. Başımı, benden sana fayda yok, manasıyla yüklü çevirirken, sırtındaki cübbeyi, başındaki kavuğu ve elindeki kamış kalemi farkettim. Koltuğunun altında Letâif-i Rıvâyat-ı Enderun vardı. Bakışları simsiyah ve kapkaranlık, hiçbir şey söylemeksizin öylece duruyordu. Öylece duruyor fakat aynı zamanda bana, gel, diyordu. Yanına gittim, gülümsedi. Bu gülümseyişte tatlı ve ince, hassas bir şey vardı. Elini uzattı, almakla almamak arasında tereddüt ettim. Eşim görse ne derdi? Beni bir ölüden de kıskanacak değildi ya? Elimi eline uzattım. Hayret, sımsıcaktı. Gözlerine baktım. Hem kırgın ve biraz kızgın, hem de sevecendi.

Biliyor musun, dedi, ben senin bir dönem öğrencilerine okuttuğun Hamid’in amcasıyım. Ne haylazdı o. Buraya seninle konuşmaya geldim. Ama burada olmaz, baksana ne kadar aykırı kalıyorum. Baktım, gerçekten gelen geçen bize bakıyordu. Seni bize götüreyim, dedi. Olmaz, dedim, evde çocuklar bekliyor. Hem yarın birinci sınıflara sınavım var, Hamid’den soru hazırlayacağım. Öyleyse bir yer bulalım, dedi. Bomboş bir deniz kıyısına indik. Metruk gazinonun tahta masalarından birisine oturduk.

Demek görgü, bilgi ve kültür, filmin koptuğu yerde donmuyordu. Sandalyede rahat görünüyordu. Üstelik, demek sınavda bizimkinden soracaksın, derken dikkat ettim, kullandığı kelimelerin tamamı Türkçe idi.

Asıl meseleyi merak ediyordum ki, anlamış gibi baktı ve biraz kızgın, demek sendin, dedi. Ne bendim, dedim. O hikâyeyi yazan, dedi. Kızardığımı hissettim. Pek, dedi, umduğum gibi değilsin, ne bileyim, ben daha boylu poslu birini bekliyordum. Sen gönlüme bak, dedim. Demek, dedi, benden on bir yılımın romanının istiyorsun. Neden bu çelişkiye düştün?

Anladım, beni sorgulamaya gelmişti. Tersine bir söyleşi bu defa. Nedeni var mı, dedim, senin romanın bütün bir Osmanlı’nın romanı olmayacak mı? Osmanlı’nın tarihî gerçekleri beni birinci dereceden ilgilendirmiyor, bana vesikalar değil, özel hayatlar lâzım. Yavuz’un gözlük taktığını, hünkârların saç, sakal ve tırnaklarının gül suyuyla gümüş leğenlerde yıkandıktan sonra Sürre alayıyla, gömülmek üzere Hicaz’a gönderildiğini öğreninceye kadar neler çektim ben biliyor musun? Kaldı ki bu bile teşrifat, özel hayat sayılır mı? Hani neredeyse, Hürrem’in Mahidevran’la saç saça baş başa geldiğine, Gülnuş sultanın cariye Gülbeyaz’ı denize ittiğine şükredesim geliyor. Hep o karanlık fakat yalnız ve sevecen gözlerinin arkasından bana bakıyordu, iki martı çığlıklar atarak başımızın üstünden geçtiler. Bak, dedim, bak şu martılara. Sadece onlar bile bana koskoca bir hikâye verebilirler. Sen ne düşündün onlar başının üzerinden geçerken?

Sen, dedi, yakın atalarından birisine benziyorsun. O da Osmanlı’yı anlatacak resimler ve ressamlar istemişti. Haksız değildi, dedim. Minyatürlerde ne kadar donuk, ne kadar susmaklı, ne kadar hep birbirinin aynısınız. Öyleydik de, dedi ders verir bir eda ile. Bizim içimizde sizin gibi fırtınalar yoktu. Müslüman sanatçı Allah’ın yarattığının bir benzerini yaratmaktan ve onu açıklamaktan şiddetle kaçınırdı. Bunu sen de derslerinde defalarca söylemedin mi? Sustum, devam etti. Peki onca özlemini çektiğin medeniyet neydi, düşün, bu suskunluk değil mi? Biz o medeniyeti, o medeniyet bizi sürekli doğurmadık mı? Eğer ben senin arzuladığın gibi bir Hugo olsaydım, Levni minyatür değil de derinlikli manzaralar yapsaydı, biz, biz olur muyduk? Bütün o Itrileri, Selim-i salisleri, Dedeleri, Galibleri, Fuzıılileri besleyen ve yaratan ne? Kızardığımı, kulaklarıma kadar kızardığımı hissettim. Bir anda her şeyi anlamıştım. Turuncu sis lâmbaları yandı, bir anda kar yağmaya başladı.

Gözüm masanın kenarına bıraktığı Letâif-i Enderun’a ilişti. Birden, ama Ağa, dedim. Sen sarayın resmî vak’anüvisi değildin, değil mi? Yani yazma mecburiyetin yoktu. Evet, diye cevapladı. Ve ilk defa açığı yakalanmış bir çocuk gibi muzipçe gülümsedi. Öyleyse neden, diye ağlamaklı bir sesle ısrar ettim. Öyleyse neden tam on bir yıl, hem de anılarını, yazma gereğini hissettin? Ve neden onları o kadar sakladıktan sonra sultan Abdülmecid döneminde bastırdın? O zaman, dedi, her şey değişmişti. Suskun ve kendi üzerine kapanık medeniyet yok olmaya başlamıştı. Yani, dedim, oyunun tadı kalmamıştı, değil mi? Rivayete göre, Dede’nin, pencerelerinden çok sesli Frenk müziği notaları fışkıran saraydan ayrılarak bir daha dönemeyeceği Hicaz’a giderken, ‘artık bu oyunun da tadı kalmadığı’ dediğini hatırladım. Yani, diye ilâve ettim, ‘eski minyatürlerdeki cennet düşüncesi yok olmuştu’. ‘Her harfi bekleyen melekler de uçup gitmişlerdi’, değil mi? ‘Hele zülfeli eliflerin yanıbaşındakiler’ en önce. Evet, dedi. Evet evet, diye, içini çekerek tekrarladı. Yine başa döndüm. Ama dedim, sen, oyunun tadı kaybolmadan da on bir yıl yazdın. Yoksa açığa tam çıkmamış bir yazma hevesi mi? Kendini ifade arzusu mu? Yoksa sen de oyunun tadını kaçıranlardan miydin? Deminki gülüş netleşti, unutma, dedi, ben Hamid’in amcasıyım.

Daha doğrusu Hamid benim yeğenim.

Artık gitsem, dedi. Elini tekrar uzattı. Ne kadar da ufak tefeksin. Üçüncü defa kızardım. Bize gelmedin, dedi. Çok isterdim, dedim, belki bir dahaki sefere. Hayır, dedi, sanmıyorum. Sınavın olmasa da gelmeyecektin. Evet, diye düşündüm, asıl mesele ‘yokluklarının bizde bıraktığı boşluk duygusu’ değil mi? Demek Tanpınar haklı. Yeni yapılmış ve çimentosu kokan bir Süleymaniye, tahammülü zor olurdu her halde. Sen, dedi ancak buradan beslenebilir ve yazabilirsin. Ama, dedim, çok acı çekiyorum. İçimdeki fırtınaların sen de farkındasın. Çağrışımlarım seni buraya kadar getirmedi mi? Ben, dedi, biraz farklıyım. Seni bir şans olarak kabul edebilirim. Nihayetinde bak işte, merak ettim de. Ama bütün o adı yok ‘fakir’ler, ‘hakir’ler’… Onları o kadar çok kurcalama. Onlar rahatsız olurlar. Dahası, bir anda tamamen yok olabilirler. Peki, dedim, ben ne yapacağım şimdi? Sizden bize ne kalıyor? Bütün kapıları kapatalım mı? Yanlış anladın galiba, dedi. Bizsiz hiç olamayacaksınız. Bizler elbette hissettik. Bir hayatımız elbet vardı. Sen Çeşminur’u hiç bilmedin. Gözleri daldı. Beni söyletme, dedi. Bizi bulmak size düşüyor, bize değil.

Ne korkunç, siz, sizi bize hiç vermeyeceksiniz. Sizi bulmak bize düşüyor. Çünkü sizsiz hiç olamayacağız. Ve siz hep susacaksınız. Hem Çeşminur da kim oluyor, dedim. Kar hızlandı. Rüzgâr esti. Uzaktan bir vapur düdüğünü çaldı. Martılar çığlıklar atarak başımızın üstünden geçtiler. Ağa, martıları gözleriyle takip etti. Sus, dedi, sorma, sus. Bu defa elini veda eder gibi kaldırdı. Nemli gözleriyle gülümseyerek gözlerime baktı. Hem dedi, o kadar ümitsizliğe kapılma. Bıraktıklarımız bizi bulmanıza yetebilir. Öyle suskun, karanlığın içinde, koltuğunun altında Letâif-i Enderun, cübbesinin yenleri rüzgârdan havalanarak, uzaklaştı, yok oldu, gitti.

Nun Masalları, Dergah Yayınları, Mayıs 1997, s. 116-119

Bahçeli Tarih…

BAHÇELİ TARİH

Kütüphane memuresinin güzel, kumral başı. Ve yeşil mevceli gözlerinin içinde ikindi ışığının solgun sarısı. Uzaktan gelen piyano sesleri ile Nedret‘in ya da Münevver’in hıçkırıkları eksik bir tek. Kütüphane memuresi kitapların arasında kaybolmak üzere. Deminden beri kendisine baktığımı, yaşantımın şu noktasıyla birleştiğini, dahası, belki bir aydan beri hangi vesile ile içimden geçtiğini biliyor mu? Benimle her halde çok yönden ilgisiz. Ama işte muhayyilemin şu anıyla kesişiyor ve ben eğer şu an düşündüğüm kadar var isem, varlığımın onayında ne müthiş bir payın da sahibi. Narkoz altındaki o iki saat. Benim miydi? Demek yaşamış olmak hatırlamakla kaim. Peki ya ötesi?

Kütüphane memuresi, ince kelebek elleriyle, kocaman, meşin, eski ciltleri seriyor önüme. Bu eller neler yapıyor? Neler de yapacak. Leydi Makbet’in kelebek elleri. Hafız Hızır İlyas Ağa’nın Letaif-i Enderuniye’yi kaleme alan elleri. Kamış kaleminden damlayan bir mürekkep lekesi onu da sinirlendirmiş midir? Tam ortasında sahifenin, yorulup bırakmış mıdır? Ya Ata bey, o müthiş, beş ciltlik Tarih-i Enderun’unu yazarken zamansızlık endişesine kapılmış mıdır? Temmuz, arkasından ağustos ve işte eylül. Bütün saltanatıyla eylül. Tarih bölümünü bitirmek için tez yapmak gerekir. Kim bilir kaç günüm daha böyle yaşanmış hayatların arkasından sürüklenerek geçecek?

Sayfaları tersinden çevirmeye başlıyorum. Bu koku. Tersinden. Fakat onlara göre düzünden. Fark şimdiden ortada. Ya bu sarı ışık. Bu nereden geldiğim bir türlü çözemediğim yıldız zerrecikleri. Bir gün beni öldürebilir. Dev avizelerden, abajurlardan ya da pencerelerden yayılan değil; şu üzerinde hala kan damlacıklarının anısını taşıyan kûfî Kur’an’ı, şu verildiği an muhatabını kim bilir ne kadar memnun etmiş şimdiyse bir çerçeveye hapsolmuş fermanı, sahibinin hayatını kim bilir ne kadar değiştirmiş şu beratı, içten içe aydınlatan, hatta rengi sandan başka bir şeye dönüşen şu ışık. Önümdeki kocaman ciltlerin, serin küf kokularını kucaklamış, meşin kapaklarının içinden taşıyor olmalı. Bu ışığın manasını çözdüğüm an, korkarım o ait olduğum, o ayrı düştüğüm, o, özlemiyle ne olduğunu bile tam bilemediğim bir yangını gönüllü yüklendiğim, kapısını, anahtarını temelli kaybettiğim yeri çözeceğim, ihtimal kendimi de, onları da.

Bulutlar dağın arkasından, kütüphanenin, tembel ikindi uykularına düşmüş salonuna doluşuyorlar. Ülkemin bulutları olmamaları için hiçbir sebep yok. Kütüphane de yerinde, dağ da. Bulut değişmiş olamaz. Olamaz ki hepsi böyle aşinam ve içime böyle acıyla damlıyorlar. Hayret, bulut için de acı çekilirmiş meğer. Sevgi’ye söylesem belki gülerdi. Letaif-i Rivayat-ı Enderun, Neler söylediklerini bir bulabilsem, bir hatırlayabilsem. Beşiktaş sarayından İstanbul sarayına geçiş. Havada nemlilik arttığından ve bütün işi gönüllere ferahlık vermek olan sultan Mahmud-ı sani öyle irade buyurduğundan, yirmi yedi yılının şevval ayının yirmi altıncı günü İstanbul sarayına geçildi. Acaba Çuhadar Ağalığına kadar yükselmiş Hafız Hızır İlyas Ağa, bu satırları yazdığı günlüğün sabiteleri arasına gömülmüşken, bir an başını kaldırıp da sararmış bulutların derinliğinden uzak ülkelerin çağrışımlarını toplamaya kalkmış mıdır? Nereden geldiğini, daha önemlisi nereye gideceğini düşünerek böyle sancılar çekmiş midir? Acaba diyorum acaba, beni hiç aklına getirmiş midir?

Ağa’nın on dokuz yıllık anıları, işte ellerimin altında. On bir yaşından otuz yaşına kadarki ömrü. Kalem, parmaklarımın arasında alabildiğine benim. Neler yazabilirim? llyas Ağa’nın güncesi benim de sayılabilir mi? ‘Günce’ demek ne hata. Kendisini yok eden, silen bir medeniyetin iç günlüğü yani. ‘Benim’ demek de öyle hata değil mi? Neredeyse mezar taşına bile isim yazılmasını hoş görmeyecek bir iç manzarası. Taşı kırık, taşı dökük, taşı yok mezarlar. Onca beni içten kuşatan, yakan, ezen, sahibi yok hatlar, ebrular, minyatürler. Şu gözleri süzüm süzüm eski zaman dilberi, şu bir boşlukta büyülü bir uykunun halvetlerinde mahmur delikanlı. Sizler kimdiniz? Üçüncü elden kopya olduğunuz için mi benim zamanıma böyle isimsiz geldiniz?

Hadi, sizden, gölgelerinizden, gözlerinizden vaz geçtik, sizi bana kadar getirenin kimliğini bilseydim. O, kaleminin, fırçasının, yavru kedinin ense tüylerinden üçü ile elde edilen alet, parmakları arasında alabildiğine kendisinin olduğunu nasıl ve neden hissetmedi? Bana kadar nasıl olup da sadece bir ‘fakir’, bir ‘hakir’ olarak geldi? Bir ‘fakir’ ve bir ‘hakir’ ise nasıl olup da böyle hükmedemeyeceği kadar ortalıklarda kaldı? Haksızlık bana, haksızlık kendisine. Haksızlık, kendisi kadar, şu kağıdından, boyasından, mühresine kadar büyük bir kıskançlıkla ve kendi elleriyle hazırladığı levhaların solgun dünyasına hapsettiği ‘model’i için de geçerli değil mi? Leonardo, tablosunu dört yıla sığdırırken modelinin canı sıkılmasın diye şiirler okutmuş, şarkılar dinletmiş. Böyle zabtetmiş onun ruhunu. içten ışıklarla sararmış kağıtlara gömülmüş böyle kaç tane kimliği meçhul Mona Lisa?

Ata beye göre Mahmud-ı sani, ‘kadd ü kameti tüle mail ve vechi müdevver, lihyesi siyah ve endamı matbu’ idi. Bu, II. Mahmut mu? Peki ye Ata bey? Ya sen Hafız Hızır llyas Ağa? Bu on dokuz yıl sen nerelerdeydin? Nerde on bir yaşın, yirmi yaşın? Otuz yaşın? ‘Hasodaya geçen ağalar’, Peşkirağası Vakıacı Süleyman efendi ile Mübteda Süleyman efendinin çirağ edilmese, daha neler neler. Sen yoksun ama. Hiç mi gözün bir cumbanın dışına taşmış mor bir yaşmak yığınına takılmadı? Melling ile Hatice sultan arasında romanesk bir aşk vehmeden şark muhayyilesi. Söz konusu kendin olunca neden böyle üzerine kapalısın? Şehzade Mustafa’nın boğulması anında tam, Kanuni’yi çadır aralığından o müthiş bakışları yüklenmiş gösteren minyatür. Acaba, acaba onlar bizden başkaları mıydılar? Acaba oğlunun feryadı, yeniçerilerin yine o oğul için tuttuğu alkış içinde erir giderken böyle bakan baba bizlerden biri miydi?

Kütüphane memuresi yerinden kıpırdıyor. Kendisine gülücükler serpen çok saçlı, çok renkli arkadaşını karşılıyor. Şimdi en köşedeki masaya doğru gidecekler ve ve gülüşmeli, iç çekmeli, susmalı, konuşmalı bir beraberliğe başlayacaklar. Biliyorum, çünkü hep böyle oluyor ve hemen yanıbaşlarındaki kitap dolu ceviz dolabın Osmanlı güneşi onlara bir şey anlamayan gözlerle bakıyor. O incecik eller, porselen fincanı, kulpundan tek temas noktasıyla taşıyor. Porselenin çıkardığı ses. Buğulu halvetlerde uzak uykular. Kütüphane memuresi. Kahvesini içerken sırtı ve boynu dimdik. Urbunolu Venüs. Ve bir ara bana göz atıyor. Otomobiller, kütüphanenin içine yalıtılmış olarak gelen sesleri arasından akıyorlar. Sevgi, benden, her an açılan bir ara içinde uzaklaşıyor. Seni durdurabilir miyim, gitme, diyebilir miyim? Bekleyişin ardından gelişlerin yok bu defa. Gidiyorsun. Bana bir tek kalan, içimde büyüyen bilmem kaç asırlık surlar, sur merdivenlerinin kaç basamakla açıldığı çiçekçi vitrinleri. Mevsimlik açelyaların çılgın pembesi. Bütün bunların bir uçunu yüklenen sen olmadığın için bu defa. içimde defalarca büyüyen bütün bunlar. Onlara karşılık sen. îkiniz bir arada hayır. Nihayet sana gelebildim, deme zamanı.

Kütüphane memuresi, kaçamak, bana bakıyor. Ben? Böyle hiç dizginlenmemiş ve denetlenmemiş, içimden geldiği gibi, hiç göz kırpmaksızın, biteviye, kütüphane memuresinin yeşil mevceli zavallı ve çocuk gözlerine bakma denemesi. Sebepsiz ve sonuçsuz. Denemeye değer mi? Ne yapar? Kızarır, gözlerini indirir. Belki benimle yansa bile kalkışır ama sonunda yerini değiştirir ve, bu adam buraya gelmese artık, diye düşünür. Deli zannedilmek ne kadar kolay. Eğer ‘normalliğin’ tescili bir noktaya ya da birisinin gözlerine iki üç saniyeden fazla dikkatle bakmamaksa, eğer normalliğin tescili akıp giden otomobillerin baş döndürücü seli ortasında, bir kale yıkıntısının üzerinde nasılsa filizlenivermiş bir yabani incir dalının hangi maceraların arkasından burada var olduğunu araştırmayı ertelemekse, ben o deliliğe ne kadar muhtacım.

Zavallı küçük, güzel kütüphane memuresi. Şüphesiz ki sana aşık değilim. Olamam da. Ama işte bir aydan fazladır seninle aynı salonu paylaşıyoruz, aynı odanın havasını soluklanıyoruz. Ve sen benim çizgimde bir ‘şey’sin. Güneş iyice inmiş olmalı. Ağaçların yaprakları turuncu uykularda. Şimdi yerinden kalkacak, biraz ilerdeki merdivenlerden salınarak inecek. Döndüğü zaman, yine biliyorum, ince dudakları turuncu bir rujla boyanmış, saçları iyice fırçalanmış olacak. Saat tam beş buçukta, kapı önündeki koca çınarın önüne, zayıf, sarı bir oğlan gelecek. Kız kapıdan koşarcasına çıkacak. Oğlan kolunu onun beline dolayacak ve havuz başındaki masalardan birisine oturacaklar. Mesaiye kalan yaşlı memure, bir an önce gitse, diyen bakışlarla karşıma dikilecek.

Ne kadar hafifim. Letaif’i yüklenmişim. Tez konunuz. Yaşlı hoca yaşlı gözlüklerinin arkasından tarih gibi bakıyor. Kim bilir nerelerde. Tez konunuz: //. Mahmut Döneminde Enderun Teşkilatı. Hayır, mesele bilmem ne teşkilatlan filan değil. Mesele II. Mahmut döneminde var mıydılar? Bundan emin olabilirsem eğer, eğer emin olabilirsem ki, onlar da benim gibiydiler, bütün o ağaları, paşaları, sultanları, şehzadeleri, gözdeleri; çuhadar, rikâbdar, ibrikdar ve hazinedarları; şerbetçibaşı, cameşuybaşı ve yeniçerileri, akıncıları, sipahileri, gulamları ve daha niceleri, niceleriyle. Benim gibi duydular, benim gibi ağladılar, benim gibi nefret ettiler. Belki o zaman hiç mesele de kalmayacak. Hatta, hatta o, başında kocaman bir Roma rakamı ‘II’ ile, II. Mahmut olmaktan çıkarak, önümüze sürülen resmi kılıklı tarih kitaplarından sokağa, yanıma, odama inecek. Sıcaklığını duyacağım. Padişahımız efendimiz Mahmud-ı sani’ veya işte Mahmut, sadece Mahmut olacak. Ete kemiğe, kokuya bürünecek. Veya tam tersi. Benim gibi olmadıklarına, hatta hatta hiç var olmadıklarına, tamamını bütün aşkları, kanları, eser, esrar ve maceraları ile benim vehmettiğime inanabilsem, yine mesele kalmayacak.

Daha iyisi şu. Bu akşam oturup Hafız Hızır llyas Ağa’ya bir mektup yazacağım. Acaba Latin harfleriyle okuyabilir mi? Eğer bilgi, görgü ve yetenekler filmin koptuğu yerde donuyorsa, anlaşmamız ne kadar zor olacak. Ne kadar zor olacak mesela Kanuni’yle görüşmemiz. Kendisini, dört asır arkadan, uzaktan ve dışardan yargıladığım için o, beni, nasıl ve hangi lisanla paylayacak? Benim gibi bir torunu olduğu için hakkını, rızasını nasıl esirgeyecek benden? Peki ya ben? Ya benim onun üzerindeki hakkım? Ya benim ondan razılığım?

Yazmalıyım, yazmalıyım. Hafız Hızır llyas Ağa’ya hemen bu akşam yazmalıyım. Demeliyim ki, günlüğünde sen yoksun. O on dokuz yılını anlattığın, yere göğe sığdıramadığın II. Mahmut da yok. Duygularınız yok. Kinleriniz, nefretleriniz, aşklarınız, sevgileriniz, hele hele göz yaşlarınız hiç yok. Sen hiç aşık olmadın mı? Veya senin hiç yakınlarından biri ölmedi mi? Tam otuz sekiz kere Beşiktaş sarayından İstanbul sarayına, İstanbul sarayından Beşiktaş sarayına göçü anlattın da, neden o saraylardan birinin bahçesinde açan gülleri, en önemlisi o güllerin sana neler söylediklerini anlatmayı hiç denemedin? Oysa işte güller, sizin bıraktığınız yerde, sizin seçtiğiniz bahçelerde yine varlar. Hiç olmazsa topraklarının bilmem kaç kat altında, sana çok yakın bir koğuşta yatıp kalkan Bahçıvan Ağa’nın döktüğü topraktan, verdiği sudan damlalar hala var. Haremin muhteşem kapılarından birine gözlerin hiç kaymadı mı? Senin de yanaklarının üzerinden sarkan zülüflerin ve gözlerine kadar yükselen yakalıkların mı vardı yoksa? Hiç o odaların, dehlizlerin, hücrelerin, havuz ve taşlıkların etrafındaki yaşmak ve elmas yığını, aklına, başını bir saç saltanatına gömerek ağlamayı ya da gülmeyi getirmedi mi? Sonra ‘hayal ufkunun değdiği bu yer’, damarlarında kanını dondurmadı mı?

Ne kadar kendin olduğun ortada değil Hafız Ağa, diyeceğim. Oysa benimle aynı insan olduğunuza, benimle aynı bütünün parçalarından birini teşkil ettiğinize dair beni ikna etmeliydin. Ya da eğer kendini bununla yükümlü görmedi isen, bu defa, ‘benden başka’ olduğunu ispatlamaya çalışamamalı mı idin? Söyler misin Ağa, diyeceğim, bu yazdıklarının yıllar, yüz yıllar sonra bir tarih öğrencisinin önüne bitirme tezi olarak sürüleceğini hiç düşünmedin mi? Eserini neden bastırdın öyleyse? Tagor ‘ey yüz yıllar ötesinden beni okuyan’ diye sesleniyor Sen beni aklına neden getirmedin, getirdin mi yoksa? Asrında ‘ben’ kadar, ‘sen’ çağrışımlarıyla sana yönelen oldu mu? Fazlasına gerek yok. Sadece bu çağrışımlardan dolayı bile yüz şu kadar sene öteden müstesna bir şansı haiz bulunabilirsin. Ben senin en büyük şansın olabilirim.

İşte, işte şimdi gel, beni cevapla. Cevapla ki, şehzadesinin ilk mürüvvetim görmek için onu daha sekiz yaşında, berberbaşının önüne, sakal traşı olmak üzere oturtan ‘baba’yi ruhuyla göreyim. Cevapla ki, atı tökezleyip de basından serpuşunun düşmesine neden olduğu için, rikabdârını azleden hünkarı, ruhunun zaaflarıyla bileyim. Gözünün rengini, teninin kokusunu, ellerinin biçimini, gülerken yanağında gamze belirip belirmediğini, saçlarını nasıl tarayıp aynadaki hayalinden hoşnut olup olmadığını, olur ya bir an ayna karşısında kendi hayali yerine kocaman bir boşluk görmek korkusuna kapılıp kapılmadığını bileyim. Anlat, yoksa ilk bebeği incili beşikten kendisine gülümsediği yerde ruhunun kanatlandığını, bir kadının iklimine ilk açıldığı gece titrediğini, en büyük şehzadesinin dışında bütün erkek evlatlarını bakışlarıyla kucaklarken içinden uzak ve meş’um hatıraların ürpertisinin geçtiğini, ve bu ürpertiyle dedelerinden ‘cennet-mekan Ahmed-i evvel’e şükran duyduğunu bilmezsem; onun benden başka, ve benim dışımda kaldığına hükmedeceğim. Ya da kim bilir benim onun dışında. Ve benden dört asır sonraya ne kalacağını düşüneceğim.

Peki ya kütüphane memuresi? Ondan dört asır sonraya ne kalacak? Onun da belki bir günlüğü vardır. Bu akşam şöyle yazabilir. ‘Bu gün Tayfun geldi. Sınavı iyi geçmemiş. Ah şu okul bitse de evlensek. Ne zaman bitecek bu ayrılıklar. Kütüphaneye her gün gelen tarih öğrencisi gözlerini benden ayırmıyor. Çok garip biri. Benim için geldiği muhakkak. Ah Tayfun’um, bir kere evlensek de evimin kadını olsam. O zaman…vs.vs.’ Hepsi bu işte. Ancak bunları yazabilecek. Peki ya benden? Ya benden ne kalacak geriye?Asık yüzlü, saçma sapan, ucuz bir karton kapak içinde bir bitirme tezi. //. Mahmut Döneminde Enderun Teşkilatı. Hapsedilmiş, ruhu olmayan bir kalıp. Öyleyse ben de Hafız Hızır İlyas Ağa olacağım yarınkiler önünde. Tez yöneticime falan ve filan iyiliklerinden dolayı teşekkür etmeyi bir borç ve gurur vesilesi telakki ederek… içindekiler.

Hayır, hayır. Tez yöneticime büyük sürpriz olsun, ilk sahifeden son sahifeye kadar yazacağım ki, ey dört asır sonrasının bizim olan insanı. Biz vardık. Biz yaşadık, duyduk ve kanat açtık. Fırtınalar vardı. Denizler dalgalandı, duruldu denizler. Biz aşka ağladık, ölüme de. Kederi tanıdık. Nihayetinde varabildiğimiz yerler olduğunu zannettik. Biz acı çektik, ne sular aktı. Bunlar yetmezse, diyeceğim, bir dört asır daha dayanabildiyse, bizi kütüphane kapısının yanındaki ihtiyar çınardan sorun. Kütüphanenin, Sevgi’ye benzemese, de güzel bir memuresi vardı. Sarı, ince bir oğlanı severdi. Eğer hala yerindeyse bizi havuz başındaki salkım söğütten sorun. Kim bilir kaç akşam o suyun başında oturdum. O suyun içinde, bizden öncekilerin gölgelerini aradım. Ama bizden öncekiler su kadar, taş kadar, çınar kadar bile ömürlü değillerdi. Ben onları bulabildim mi doğrusu emin değilim. Ama siz bizim yaşadığımızdan, ve var olduğumuzdan şüphe etmeyin. Böyle yazacağım.

Nun Masalları, Dergah Yayınları, Mayıs 1997, s. 107-115