Kar Manzarası

“KAR MANZARASI”

İki türlü “kar manzarası” var, biri diğerine uymayan. Hayat karşısında biz farklı iki kişi olduğumuz için değil ama. Aynı biz karşısında, iki hayat olduğundan. Biri şiir kılar bizi, biri hakikat. Biri nergis kokar, öbürü hayat.

Hayatın bizi şiir kılan yüzünde camlara yağmur damlaları dokunur önce. Sulusepken üzerine açılan bir paragrafla bir kış romanı başlar uzaklarda. Derken ilk kar taneleri dökülmeye baş­lar gök yüzünden. Yaldızlı ve mutlu bir yılbaşı kartı karesinde ka­labalık caddeler, ışıklı mağazalar, insanlar, mutlu kış akşamları.

Petersburg’da, Beyaz Geceler’de, bir köprünün üzerinde hâlâ Nastenka. Kışlık Saray’ın çevresinde uzanan sayısız parklarda ağaçlar tenha. Akşam istasyonlarında siyah gözlü, beyaz tenli, kürk başlıklı kadınlar. Eteklerinde dağ yamaçlarından toplanmış bir avuç kar.

Ya içerisi? Çini bir sobanın üzerinde porselen çaydanlıkta ve incecik bir sesle kaynar portakal çiçeği kokulu çay. Cam vazola­ra yerleştirilmiş mahmur nergislerin masumluğu kış ikindisi oda­larda şiiri ve edebiyatı kışkırtır. Bir buğulu pencere. Şimdi kar gönlünce yağabilir.

İçimizdeki asıl mutluluk mitosunu ise, “lapa lapa” yağan ka­rın ikaz ettiği soğuk ile “sıcacık” odanın tenakuzunda, emniyet altına alınmış tarafta olduğunu bilmenin bilinci oluşturur.Bu mutluluğu bozabilecek tek şey vardır. O da, emniyet al­tında olmayanların varlığını bilme duygusu. Ama kar aydınlığı gönlümüze ışık salarken, bu emniyetten mahrum olanların varlığını hiç bilmemek, ya da daha iyisi bu emniyetten mahrum olan­ların var olmadığını bilmek, mitosun bozulmaması için yeterli bir bilgidir. Bir kar masalı daima kendine mahsus güzelliğin refaka­tinde, kartpostal derinliğinde durur.

Buraya kadar anlatılanlar bir kar masalına dair epizotlardır ve her masal gibi onlar da masallardır.

Oysa hayat iki yüzlü ve bilmemek, varlığı engellemiyor.

Tanpınar haklı, “Tek insanın dahi acı çektiği yerde” bütün insanlara söylenecek kadar söz var. Sınıfında ve okulunda olma­sı gerekirken çadır tutturmakla uğraşıveren öğretmenin yüzünde tükenmemeye çalışan ümit. Sınıfında ve okulunda olması gere­kirken çadırında ateşi yükselen çocuğun ve onun ne yapacağını bilemeyen annesinin yüzünde tükenen ümit. Kendisine ümit bağlayanların ümitlerinin tükendiğini gören babanın yüzünde tü­kenen ümit. Acının bedeni aşıp ruha değdiği yerde, ne kadar ya­kın insanın kıyameti.

Bütün bu hayat manzaraları, “edebî” eser olarak sözcüklere dökülürken, bir imaj sağanağının sığınağına iltica edilmezse eğer, en usta edibin kaleminde dahi sıradanlaşıyor. Ama bir imaj sağa­nağının sığınağına iltica edilirse bu kez şiirleşiyor. Ve bu kez ha­yat, hayat olmaktan çıkıyor. Çünkü ıztırabın sesi varsa ıztırap, sözcük ıztıraba yetmiyor. Acının aynaya düşen görüntüsü acıya müsavi değil.

Ne kadar gerçeklik iddiasında ve ne kadar gerçekçilik iddi­asında olursa olsun, neticede her türlü eylem ve keyfiyetin ancak sözcük biçiminde belirmeye yazgılı olduğu “edebiyat”. Hangi fa­ciayı anlatırsa anlatsın içimizde ürperttiği ilk duygu hayranlık. Hiçbir mama mucidinin adını tarihlerin yazmadığı ve hiçbir soba yapımcısının adını Shakespeare’in adıyla birlikte yazmayı, kimse­nin, aklına getirmediği bir yerde, kanın kokusu gibi üşümenin ve hasta bir bebek ağlamasının da “edebiyat”a yansıyan görüntüsü illüzyonist bir izdüşümden ibaret. Masallar mağrur ve münezzeh.

Şimdi kar, 1999 Kasım’ının yirmili günleri, ülkemde bir kar masalı filan değil. Dostlukların ölçüsü “karlı bir gece vakti bir dos­tu uyandırmak “tan (1. Özel) ve uyandırılmaktan geçmiyor. Ya da kentin sokaklarını, turuncu sis lâmbalarının buğusunda, şairler ve aşıklar boydan boya geçmiyor. Çünkü yollar artık “iki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar dar”. Dar Kapı. Kapılar dar iyice. Ça­dırlar dar. Ve ince. Ve masal gemileri terk içinde seyrediyor.

Şimdi kar kelâmın tükendiği yer. Bir parmak ileri geçince yanılan o yer. Bir âh yeri ki hararetinde yanıp kül olur insan. Bu yüzden mevsimin ilk karı hayat kadar iki yüzlü. Ve bu iki yüz ar­kadan gelecek çok yüzlerin de muhbiri, ilk karın aydınlığı acının karanlık çehresi, ilk karın aydınlığı artık unutulması gereken pe­ri masalı. Kim saracak acıyan yerleri? Dayan ey kalbim dayan.

Bu yüzden bu yazı hayatla edebiyatın tam birbirinden koptu­ğu yerde yazılıyor. Ve şimdi kar, hayatın kar yağan yüzünde bun­dan böyle kendi yazdıklarının kötü bir taklidini yapmaktan öte­ye geçemeyecek yazarın yazabileceği yegâne hikâye.

Ortaokuldaki Türkçe Öğretmenim

ORTAOKULDAKİ TÜRKÇE ÖĞRETMENİM

Bu yazıyı görür müsünüz bilemiyorum. Sanırım bunca yıl aradan sonra böyle bir gaye de beslemiyorum.

“Belirli günler ve haftalar” hakkında yazmak, “günün mana ve ehemmiyeti” üzerine konuşmak gibi bir alışkanlığım da yok benim.

Yok yok olmasına ya, neden bilmem, son günlerde hep sizi düşünüyorum Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim.

Sizi bu kadar çok düşünüyorsam da, bu kadar çok düşünecek derinlikte tanımadığımı da biliyorum. Kim bilir, belki bu yüzden bu kadar çok düşünüyorum.

Esmerdiniz, acaba nereliydiniz? Bize geldiğiniz yıllarda kaç yaşındaydınız? Yanağınızda bir yara izi var mıydı? Ama eminim gözleriniz hatırladığım kadar siyahtı. Ne kadar az şey. Ama bu hatırladıklarım bütün bildiklerimden ibaret. Yoksa bildiklerimi unutmuş değilim. Bir de koyu kahve renkli bir mantonuz vardı. Bakın çok net gözümün önünde, eteklerinde üç sıra kürk. Üç yılın kışında daima sırtınızda. Ama size daima yakışırdı. Sonra o kötü günde omzu bana sığınak.

Edebiyat zevkimi filan sizden aldığımı söyleyemem.

(Öyle olsaydı gidip lisede fen şubesine yazılır mıydım hiç? Sahi bunu neden yaptım? Öyleyse edebiyat zevkimi kimden aldım?)

Zaten o sıralarda “Türkçe” derslerinde bizlere anlattıklarınız, sonraları “edebiyat” adı altında öğreneceklerimizden çok farklı şeylerdi. Ne hiçbirini okumadan adını ezberlemeye çalıştığımız Zeytindağı, Taymis Kıyıları, ne sahifenin baş köşesine acemi-eda çiziktiriverilmiş Falih Rıfkı, Ahmet Haşim benziyordu lisede karşılaşacağım Falih Rıfkı ile Ahmet Haşim’e. (Gerçi bu gün tanıdığım Haşim de iki yıl evvel tanıdığım Haşim’e benzemiyor ya neyse).

Fakat bir ses, bütün bunların üzerinde. Bize içi boş eser isimlerini ezberleyebilmiş olmanın şikayetsiz gururu kalırken, derslerimizi bir ucundan tutup da kanatlandırıveren. Bir parçanın ucundan okumaya başlardınız: “Frankfurfa gelene herkesin sorduğu şunlardır”, “Faust’un Mürekkep Lekeleri”, Ahmet Haşim, Frankfurt Seyahatnamesi. Bir bahar günü olmuş olmalıydı ki güneşin bir parçası sıramın üzerinde. Tam önümüzde siz. Elinizde boyutları şimdiki kitaplardan küçük Orta III Türkçe kitabımız. Haşim’in, Goethe’nin evinde ve Faust’un yazıldığı masanın önünde hissettiklerini bize kavratmaya çalışmaktasınız. Sevimli bir kalabalıkla dolu zihinleri Faust ya da Goethe’den ziyade, sözgelimi parmağınızdaki yüzükle ilgili olan bir sınıf dolusu kız öğrenci karşısında epeyce zorlanmış olmalısınz. Bize kavratmak istediğiniz şeyin, yani yaşanmışın izleyici zihninde yeniden yaşanması, adının empati olduğunu çok sonraları öğrendim. Haşim, Goethe, Faust. Bu kadar yabancı arasında empati hissetmiş olamam kuşkusuz. Lakin o gün sizi gözlerimin içi gülerek ve tam da büyülenmiş gibi dinlediğimden eminim.

Söz aramızda Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim, Bu gün “Faust’un Mürekkep Lekeleri” ni Goethe ile de Haşim ile de empati kurabilecek güzellikte öğrencilerime okurken ben, onlar kendilerini Haşim ya da Goethe yerine koymaya çalışadursunlar ben yirmi altı yıl evvel olduğum küçük kızın yerine geçmeye çalışıyorum.

Nereden gelmiştiniz, nereye gittiniz? Şimdi bana biraz da “Fahriye Abla” şiirini hatırlatan şu cümle, sizin bize belki daha çok hayatı öğretmeye çalıştığınızı da hatırlatıyor. Uyarılarınız vardı. Uyarılarınızı dikkate alacak kadar iyi ve uslu kızlar olmak bir yana, inanın Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim, bizi korumak istediğinizin ne olduğunu, neyi uyardığınızı anlamayacak kadar da masumduk. Pembe, mavi kağıtlara yazılmış mektuplara aldanmamamızı öğütlerken siz “yeri gelince”, sözgelimi “mektup” bahsinde, pembe, mavi kağıtlara yazılmış mektupların ne zararı dokunacağını nereden bilebilirdik? Pembe ya da mavi kağıtlara yazılmış mektuplar hiç almamıştık ki biz.

Sonra bir gün, öğretmenliğin, öğrencisinin okul dışındaki acısına ortak olmak anlamına da geldiğini bize gösterdiniz. Nisandı. Mayısın nasıl geçtiğini elbette hatırlamıyorum. Sizin anlattıklarınıza pek benzemese de, hayatın bu pek kabadayı ilk öğretisi içinde Faust’un “Bir ebedî lacivert semada namütenahi yıldız serpintilerine benzeyen” mürekkep lekelerini ayırt etmiş olamam. Ama inanın bana, bu cümleyi değilse de lacivert semadaki yıldız serpintilerini en fazla unutmuş olmam gereken yıllarda bile unutmamışım, bunu şimdi anlıyorum.

Bu yazıyla size seslenmek gibi bir gayem yok, demiştim başlarken.

Samimi miydim, şimdi artık bilemem. Olur ya bu “kompozisyon” bir biçimde size ulaşır da, not defterinizi çoktan kaybettiyseniz.

Benim soyadım gibi yüz çizgilerim de çoktan değişti. Adım ise, hayatınızdan gelip geçen onca isimdaşım arasından size bir şey söyler mi, zannetmem. Öyleyse tanıyacağınız; ben değil bir zamanki kendiniz olacaksınız. Karadeniz kıyısı o yıllarda. Söyledim ya Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim; eteğine üç sıra kürk geçirilmiş kahve renkli bir mantosu ve öpülesi elleri olan bir kadındınız. Siz kendinizi mutlaka tanırsınız. Benimse ne yakamda kırmızı karanfil, ne elimde dantelli şemsiye meydandaki saatin eteğinde. “Faust’un Mürekkep Lekeleri “nde bıraktığınız öğrencilerden biriyim sadece.

Mavi Lâle, İyiadam Yayıncılık, İstanbul, Nisan 2001, s.208 – 210

Dil Üzerine

DİL ÜZERİNE

Önce söz var. Eşyanın yaratılışı sonradan, dem’e önce isimler öğretiliyor, ismin karşıladığı kavramlar sonradan geliyor.

“Talebe perişan. Dilini unutan bir nesil yabancı bir dili nasıl sevsin”, yazıklanmasında olan Cemil Meriç, bir aydın yabancı dil bilmese de olur, kanaatinde, yeter ki anadilini iyi bilsin ve konuşsun. Haklı. Çünkü aydının yolu bütün bir ülke adına konuşmaktan geçiyor, yani düşünmekten. Gerçek manada aydın olmanın ilk şartı yüksek bir dil bilincine sahip olmak. Bunun tartışılması bile abes.

Gündelik konuşmadan bir güzel sanat dalı olarak edebiyata kadar uzanan meşakkatli ama onurlu bir yolculukta, içsel eylemlerimizin görünür kılınması anlamına gelebilecek dil, güzelliğin de birinci şartı gibi duruyor, ilk bakışta bize çok cazip gelen insanlardan bazılarının hükmünün bazen sarf ettikleri ilk cümleden sonra düşmesi dil yetmezliğinden değil mi? Ya da tam tersi. Gözümüze ilk bakışta, sureta çirkin görünen kimi insanlara, ilk birkaç cümlesini duyduktan sonra adeta esir olmamız, bir tür çok kuvvetli büyülenmişlik hali içinde kalmamız, konuşmalarındaki güzelliğe kapılmış olmamız anlamına gelmiyor mu? Kalbin dili yok ama kalbe giden en kestirme yol yine de dilden geçiyor.

Güzellik bir yana, düşünce de dilden başka nedir ki? Düşünce sessiz bir konuşma, öyle değil mi?

Alain, dil düşüncenin evidir, fikrinde. Heidegger’e göre ise, dil insanların evi. Yunus, dil hikmetin yoludur, böyle diyor. Büyük kültürlerin ve uygarlıkların arkasında mutlaka büyük diller var. Milletlerin düşünsel karakterlerinin büyüklüğü lügatlarının kalınlığı ile doğrudan orantılı. Dil zenginleştikçe millet olma vasfı genişliyor. Yüz kelimeyle konuşan bir kabilenin millet olma seviyesine erişememesi ve insanlık ağacına büyük kültür dalları armağan edememiş olması bundan.

Millet olmanın tanımı, toplumlar ve çağlar boyunca az çok değişen madde başlıkları içeriyor. Coğrafya, din, dil, yönetim, ırk, kültür birliği gibi şartların kimi, zaman zaman listedeki sırasını değiştiriyor ya da tümden kaybediyor. (Sözgelimi ırk kavramı millet olmanın bazen acil şartı gibi muamele görürken bazen aciliyetini tümden yitiriyor). Öyle ki bu seyyal listede yer alan madde başlıklarından hemen hepsi millet olmanın olmazsa olmaz şartı gibi durmuyor, biri hariç: Dil. Yöneticisini, devletini, ırk veya din birliğini, hatta ülkesini kaybeden bir topluluğun millet olma vasfını koruması mümkün. Yeter ki dil birliğini ve bilincini koruyabilmiş olsun. Üstelik belki dil birliği kaybolduğu anda geri kalan madde şartlarının çoğunun sağlanmış olması bile millet varlığım ve devamlılığını korumaya yetmiyor. Çünkü dil insanların evi. Milletin ülkesi bir bakıma dil.

Osmanlı devletinin batı karşısında mağlubiyet bayrağını açtığı ilk anlaşma olan Karlofça’nın, ki tarihler 1699’u gösterdiğinde imzalanmıştı, aynı zamanda Osmanlı’nın, altına imza koyduğu Latin harfli ilk anlaşma metni olması ne kadar hem ne kadar manidar. Görünen o ki bulma gibi yitme de dilden başlıyor.

Vaktinde, sömürgeleriyle ve bu sömürgeleri sağlayan dünyanın en büyük donanmasına sahip olmakla kibirlenen İngilizler, muhal farz, Shakespeare’i ne sömürgeye ne donanmaya değişme-ye yanaşıyorlar. Makul. Çünkü donanma ya da sömürge bir Shakespeare var edemez ama Shakespeare hem donanmayı, hem sömürgeyi yeniden var edebilir. Çünkü Shakespeare asırların tecrübesini her bir sözcüğünde taşıyan İngiliz dili demek, İngiliz dili ise İngiliz düşüncesi demek.

İtalyan ulusal birliğinin kurulmasında Dante ya da Petrarca’nın payı, bu ulusal birliğin fiilî kurucusu savaşçı komutanlar ya da keskin zekalı siyasilerden daha az değil. Her ikisi de İtalyan ulusal birliğinin sağlanmasını can ve gönülden arzuluyor ve bu uğurda kendilerine düşen görevi kalemleriyle yerine getirebileceklerim fark edecek kadar uyanık bir dikkat ve ön sezinin sahibi bulunuyorlar. Ve Dante de Petrarca da bütün Avrupa üzerinde muhkem bir Ortaçağ Latincesinin hakimiyetinden sıyrılarak ulusal dil ile yazmaya başlıyorlar.

Bu yüzden kalem kendi tarihçesinde, en ziyade kılıçla mukayese ediliyor. Kendisine yüklenen güç kılıç kadar keskin, belki daha fazla. Namık Kemal “Lisan-ı Osmanînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir” isimli makalesinde Türk dili ve edebiyatı hakkında derli toplu ilk fikirleri sergilerken Zemahşeri’nin bir cümlesini iktibas ediyor: Zemahşeri, İslamiyete karşı direnen cahiliye devri Araplarından bir kısminin kılıca direnebildikleri halde belagatin gücü ve güzelliği karşısında direnci terk ettiklerini söylüyor. Kalem kılıçtan güçlü çünkü. Bu yüzden alimlerin mürekkebinin mukayese ve müşabehe edilebileceği yegane, şehitlerin kanı. “Kaleme ve onun satıra dizi dizi yazdıklarına and olsun”, (Kalem, l).

Mavi Lâle, İyiadam Yayıncılık, İstanbul, Nisan 2001, s.205 – 207

Toprağa Düşünce Lâle

TOPRAĞA DÜŞÜNCE LALE

Hiç görmediğim halde var olduğundan kuvvetle emin olduğum yerin adıydı hayat. Bir mesneviden düştüm gerçeğe, kendi seçimimdi.

Arkamda bıraktığım, başı ve sonu gibi gidişatı da besbelli bir mesnevi emniyeti, inkar etmeye niyetim yok; bir çininin sathından gerçek bir bahar bahçesinin derinliğine düştüğüm daha ilk anda, alınlığındaki kitabede yer aldığım kapıdan çıkarak dışarıya geçtiğim o anda, hayat vurdu beni. Daha ilk günden yenilgiyi öğrendim. Lakin ne kadar yenilsem de beni bir yokluğa götüren sened zinciri kurulduğunda her defasında satırlarının altını çizerek okuduğum kitap yok olmadı. Bu yüzden hayattan korkmam artık imkansız. Böyle başladı.

Hayatı tanıdım zahirde, zorluğu. Yapacak çok işi olmakla birlikte hiç zamanı kalmamış olmanın hüznünü tanıdım. Acı, hüzün ve kabus arasına yayılmış girift farkları defalarca öğrettiler. Elimden gelse hüzünde karar kılacaktım. Ama dünya yıkıldı üzerime de kaç kez, kaç kez altında kaldım. Kaç kez haberci bir rüya kadar kısa olmayan yorucu rüyalarla dolu uykularımdan haykırarak uyandım. Neticede bütün korkulu rüyalarda duyulana benzer bir korkudan farklı değildi duyduğum. Ne de olsa ben bir mesneviden düşmüştüm bu bahçeye. Hayat uzmanlık alanım hiç değildi. Ama hevesli ve yürekliydim.

Gördüğüm korkulu rüyaları bir ben bir de Allah bilirken. Ve ilk kez gördüğüm kente kendimi ilk kez gösterirken; gördüğüm rüya kendisinden başka kaç rüyanın tevili? Sınav sınav içindeydi. Kimi iyilikle, kimi kötülükle sınandım. Öyle canım yandı ki kimi, az kalsın kaçacaktım. Kimi, çöllere inen akşamın genişliğinde kalbime inşirah indi. Kalbim kendi darlığında genişledi.

Hayallerine amadeliğini gerçeklerine mahkumiyeti bozmayan öfkeli ruhum kısa cümlelerle konuşmayı sevse de biteviye uzun cümleler kurdum. Başlangıçta hayatın hep beni haklı çıkarmasından korktumsa da bir gün bana hayallerimi ne yaptığım sorulduğunda, onları israf ettiğimi söylemek mecburiyetinde kalmaktan artık korkum yok. Yeni sözcüklerim var çünkü benim. Daha da yeni sözcüklerim olsun istiyorum. Bilirim ki sözüm bittiğinde giderim. Ama eski sözcüklerle iktifa etmem düşünülmesin. Çünkü hayat kadar yeniyim. Artık küçük haberlerle oyalanamayacak kadar derin boğulduğum yer. Daha fazlasını istiyorum. Büyük haberi bekliyorum.

Bir nikaabın kalkışı kaç göz yaşı damlasına bedel, bir gecede öğrenmek istedim. Aceleciydim. Son bölümünden başladım ellerime tutuşturulan ilk kitabı okumaya. Çarmıhını sırtlayanın kentini son kez dolaşmasını anlatıyordu. Vakit akşam, günlerden gecikmiş bir cumaydı. Irmakla karşılaştım. Bana konuşacağını bile bilmeden başlangıçta, bir merak başlangıçta. Irmak bana konuşsun istedim. Konuştu vakti gelince. Öğrendim. Kendi özgeçmişimi yazabilecek en uygun kişi olduğum hususunda endişeliydim ya yine de hayat ne ise, kendi hayatımda onun özetini çıkarmak istedim. Hayat, çarpma demekti. Ben, kalbimin iki çarpıntısı arasında ne kadar hayat varsa o kadar hayattım.

Ölüm hayattı. Yitirmek bulmanın bedeli. Yumdum gözlerimi kendi üzerime. Ölümü öğrendim. Ölümümü sevdim. Yaptığım her şeyin kaderim olduğuna güvenerek kaderim olan her şeyi yaptım. Eylemdim. Hiçbir şey zamanım bırakmasındı benden geriye. Ne duvarda mavi bir lale, ne hoş bir seda gök kubbede. Toprak yeterdi. Ne iptal, ne erteleme.

Bir mesnevi gölgesi değil, artık yüzü ateşe dönük bir laleydim. Yazıydım ve şahittim.

Kırmızı bir mürekkep lekesi nasıl büyürse susuz bir kağıdın kuraklığında öyle büyüdü aldığım tüm yaralar. Ama aldığım tüm yaraların, huzura çıktığım anda birer kan çiçeğine dönüşeceğini bilmenin sevinciyle indi kalbime neşve.

Bir bitkinin gövdesine yürür gibi yürüdü hayatın suyu gövdeme. Bir sunak kalıntısının önünde papatyadan bir örtüyü örterek saçlarımın üzerine gökyüzüne gösterdim avuçlarımın içini. Su gibi aktım. Nisan yağmuru gibi döküldüm kendi içimdeki boşluklara. Kendi derinliğimde boğulmaya çoktan razıydım. Razılık benimle, kalbime muhabbeti koyduğu halde benim muhabbetimi kıskanan arasında. Evvelimden razıydım, ahirimden razıydım. Diğerde kalmış bütün hakların helalliğini dilenecek kadar ve bende kalmış bütün hakları helal edecek kadar razıydım.

Nefsimizden özge için gözyaşı dökerken biz, elimizden düşüveren narın halı üzerine dağılan taneleri kadar bereketliydi hayat. Yenilgim, altında ezilmezsem eğer yengimin garantisi oldu. Taşıyabileceğimden fazlasının yüklenmeyeceğini bilmekle birlikte, taşıyamadığını yükün altında ezildiğimi zannetmemi ve buna razı olmamı sevdim. Yani ki uçurumların kenarına getirip de beni sonra elimden tutarak gerisin geri çekeceğinin emniyetiyle, ümitten korkuya, korkudan ümide geçişimi, darlıktan feraha ferahtan darlığa geçişimi çok sevdim. “Nazlı ve zelil” olmamı mı istiyordu benden? Zelil olmayı öğrendim Naz? Zaten ezelden ismim. Hiçbir şey istemezdim, bilebilseydim. Perdeler kalksaydı aradan, görebilseydim. Bir mağara. Bir dost. Bir yılan. Varlığın teyidi, ölebilseydim.

Mavi Lâle, İyiadam Yayıncılık, İstanbul, Nisan 2001, s.82 – 84

Refakat, Mavi Lâle ve Ölü Şehzâde

REFAKAT, MAVİ LALE VE ÖLÜ ŞEHZADE

Ben’im. Hani o mavi lale. Bir kapının üzerinde sülüs hurufattan arda kalan boşluklarına dolduğum çini kitabede. Her şeyin, arkasındaki hayatla birlikte yükseldiği devirden kalma bir külliyede. Duvarlarından en rutubetlisine servi fidanı işlenmiş bir türbede. Sayamadığım kadar çok yüzyıldır ki bir şehzadenin ölüsünü beklemekteyim.

Sessizlikte. Eylemsizlikte. Refakat. Mavi lale. Ve ölü şehzade.

Düşüncenin yoğunluğunda bir burguyla oyulur gibi oyulurken içim. Alınlığında yer aldığım kapının dışında neler olup bittiğini başlangıçta hiç merak etmedim. Her şey bir gölge gibi geldi ve geçti yüzümü döndüğüm duvarın üstünden. Bütünün bilgisi içinde olması gereken bir parça idiysem de bütüne dair bir şey görmedim. Refakatteydim. Eylemsizdim. En fazla ölü bir şehzadeydim.

Mavi bir lale olarak sahip olduğum kimliğimde ölü bir şehzade kadar eylemsizken, düşüncelerimde, yazgısına baş kaldıran bir kahraman kadar hareketteydim. Garip çelişki yaman kader. Çinilerin sessizliğini beklediğime göre sessizliğin ta kendisiydim. Ne çok sorularım vardı oysa cevaplarını beklediğim. Üstelik hangi sorulara karşılık olduğu bir türlü kestirilemeyen cevapları olan da bendim. Zihnimde çok şey vardı da onları ne yapacağımı hiç bilmedim. Ne yapacağımı bilmeyerek sahip olduklarımın ağırlığı altında ezilmekten korkmaya başladığımda kitabesinde yer aldığım kapının dışında neler olduğunu ilk kez merak ettim.

Merak suretinde serildi başkaldırının örtüsü üzerime. Var olduğunu bildiğim halde bir türlü bulup çıkaramadığım yazı, okunması gerektiği halde okuyamadığım metin, ya da söylenmesi gerektiği halde söylenmeyen söz; bütün bunları merak edebileceğim kadar dışarıda neler olduğunu merak ettim. Gece midir gündüzleri yutan, gündüz müdür gecelerden sıyrılan? Aslolan gelmekler midir, yoksa gitmekler midir? Görüp de unuttuğum rüyaları değil gördüğümü bile bilmediğim rüyaları merak ettim.

Hep merak ettim, işleme yönü değiştirilmiş bir zihin, akış yönü değiştirilmiş bir yürek. Süveydası iptal edilmemiş bir merakın sancısı. Bana öğretilen anlam katmanlarının dışında farklı anlam katmanlarını öğrenmenin şaşkınlığı. Günleri sayarken bir şehzadenin ölüsüne refakatte, bitmek ve tükenmek bilmezmiş gibi görünen günleri, aslında azalmadığımı çoğaldığımı öğrendim.

Şaşılacak derecede bana benzeyen gölge kahraman ile karşılaştığımda gördüm ki ne kadar hoşça kal dediysem o kadar geri dönmüşüm. Kaç kez geri döndüysem o kadar da hoşça kal demişim. Eylemsizmişim. Sadece refakatçiymişim. Bir kez olsun pencerenin dışındaki dünyanın oluşlarına katılabilseymişim düşüncelerimi eyleme dökmeyi başarabilecekmişim. Oysa ben sadece içi boşaltılmış monolog cümleleri ile konuşup yangınların üzerinden karanfil tütsüsü geçirmişim. En büyük eylemim eylemsizliğim.

Dışarıda, küçücük sebepler için alınan büyük kararların kılavuzluğunda muhteşem fırtınalar kopardı. Dağ laleleri. Her bahar kıyamet bir kez daha kopardı. Ne güzel! Ben? Düşünüp de eyleyememekten neredeyse taş kesilecektim. Öyle ürktüm ki kendi hareketsizliğimden elimden gelse bir daha düşünmeyecektim.

Ama yine de hep düşündüm. Yazılması gerektiği halde, yazılması için yeterli zaman kalmayan cümlelerimin telaşında kendisi için hazırlanan ziyafete daveti unutulan çocuğun hüznü vardı. Geç gelse de uzun süren bir kışı da, erken gelse de çabuk biten bir yaz’ı da sadece fark ettim. Sadece duvara düşen gölgelerinden onları tanıdığımı nasıl iddia edebilirdim? Bu yüzden sahici değildim. Ama çevirdikçe sayfaları arasından kurumuş gül yaprakları çıkan bir kitabın şaşırtıcılığından daha fazla şaşırtıcı olan hayatı istedim. Giderek örselenen bir yüreğin taşımakta zorlanacağı kadar hayat, dedim. Razıydım.

Çünkü gölgenin yerini bulduğumda sebebim de merak etmem gerektiğini anladım. Sesim bu yüzden boğuk, bakışlarım muğlaktı. Aklım dışarıda, kalbim kendisini beklediğim ve bana hiçbir şey öğretmeyen şehzadede. Refakatle ihanet arasında kaldığımda ilk ölümcül yarayı aldım. Bir mesnevinin sıyrılıp satırlarından, sessiz sedasız çıkıp gitmenin tam zamanıdır, anladım.

Ben, onca zaman bana ayrılmış olan yeri bırakıp da giderken. Ne kadar meşakkatle sözcükleri bulunup da zahire çıkarılmış bir mesnevinin hatimesi yazılırken duyulan hüzne benzedi hüzünlerin alası. Çünkü tetimme deyince bir kere, kendi mesnevisinden sessiz sedasız çekip giden ilk kahramandır onu yazan. Geride kalan: Her biten şeyin ardından geriye kalan; hüzünlerin leylası. Bir zamanlar bir boşluğu doldurmuş olan ve gerçek hayattaki lalelere benzemeyen garip ve mavi bir lalenin hatırası.

Ben, bütün bunları merak ettim. Önündeki ve arkasındaki mevsimin resmini aynı anda içinde taşıyan bir mart serinliğinde ölüme tarih düşürüldüğüm kapının alınlığından indim. Sabaha karşı değil, düpedüz geceydi. Son bir çığlık. Son bir sancı. Ama o da sessiz. Son sessizliğim. Yumdum gözlerimi. Bir kurgudan hayata düştüğüm yerde aldığım ilk nefesi iliklerime kadar içime çektim. Beni elbette yağmur karşıladı. Kendimi dışarıda, gölgelerin sebebi olan asılların arasında bulunca, dönüp de geriye baktığımda. Artık ben de duvara düşen gölgelerden biriydim. Gülümsedim. Arkamda bir mesnevi kaldı, önüm hayattı. içimi dolduran sesi ve nefesi sonuna kadar salıverdim.

Mavi Lâle, İyiadam Yayıncılık, İstanbul, Nisan 2001, s.79 – 81

Yitik Lâle

Batı’yı sarsan yürek

Ayla Atabegüm

Gazetecilerin, televizyon programcılarının “Bir Çift Yürek” kitabını okuduktan sonra, “Ben okudum gerekli mesajları aldım, Batı’yı sarsan yürek!” “Çevrenize yabancılaşmaya başladınızsa, bu kitabı okuyun derim, bir kapı mutlaka aralanacak” “Bu kitabı bir haftasonu okuyun, pazartesi hayata yeni bir insan olarak başlayın!” dedikleri kitabı merakla okudum. Programlarında, yazılarında insanları acımasızca eleştirenler, zaman zaman kendi düşüncelerinin dışında olanlara hak tanımayanlar “Bu kitabı okuyup gerekli mesajı aldık!” diyorlar. Bizi yönetenlere de bir kitap göndererek okumalarını sağlamak gerek diye düşündüm.

“Bir Çift Yürek” beni de etkiledi, onlardan biraz daha farklı mesajlar aldım. Kur’ân-ı Kerîm’i, Mevlânâ’yı, Yunus’u, Ahmet Yesevî’yi, tasavvuf ehli olanların hayatını tekrar tekrar okumam gerektiğini hissettim. “Ben gelmedim dâva için/ Benim işim sevi için” diye seslenen Yunus’u, Yunus Emre yılında O’nun Hakk âşığı olduğunu görmezden gelerek “Hümanist Yunus” diyerek, konuşanları, yazanları hatırladım. Dinimizin, kültürümüzün değerleriyle beslenmek istemeyenler, “Bir Çift Yürek”de, Amerikalı bir doktorun, Avustralya’da yaşayan Aborjin kabilesi üyeleriyle beraber geçirdiği dört ay, çöl boyunca yürüyüşleri, bitkilerle, hayvanlarla olan yakınlıkları, zorlukları gördükçe yüreklerinin yumuşamasını; eserin sonunda, kendi kültürüne bağlı kalarak Aborjinler’i ve onların hayata bakış tarzını sevdiği için doktora “Bir Çift Yürek” adını verdiklerini zevkle okudum.

Bazı entelektüellerimizin dinimizin ve kültürümüzün kaynaklarıyla beslenmek istemeyişi bir kere daha görülüyordu. Usta kalemlerimiz, şiirli bir anlatımla roman, hikâye, tiyatro türünde yazdıkları eserlerle dinimizin ve kültürümüzün kaynaklarıyla besleniyordu. Buna rağmen bazı çevrelere ulaşmamız mümkün olamıyordu. Aborjin kabilesinin varlığına saygı duyanlar, Olimpiyat meşalesinin Aborjin kabilesinden yerli bir kadın tarafından yakıldığını görüyor, kardeşlik ve barış mesajını alıyorlardı. Türkiye sınırları içinde yaşayan insanların, kardeşlik ve barış içinde yaşamaları için “bir çift yüreği” olan insanların birleşmeleri gerekiyordu. Bir roman yazmalıydım, kahramanım “Ben yanarım dünü günü/ Bana seni gerek seni/ Ne varlığa sevinirim/ Ne yokluğa yerinirim” diyerek yola çıkan Hakk âşığı olmalıydı. Bu kahraman dünyanın çok uzak bilinmeyen yerlerinde yaşamalıydı, kitabın yazarı Ayla Ağabegüm değil, müstear isimle yazan yabancı bir yazar olmalıydı ve kitap Türkiye’de tercüme edilmeliydi. O zaman her çevrede okunacak farkına varılmadan mesajlar alınacaktı. İnsan âlemde hayal ettiği sürece yaşarmış. Bir anlık hayal bile güzel.

“Bir Çift Yürek” kitabının kahramanı doktor, Aborjin kabilesinin davetine gittiği anda, üzerindeki elbiseler, çantası, ayakkabıları, kıymetli yüzükleri alınır, vücudunu sarması için bir örtü verilir. Gözlerinin önünde bütün eşyaları yakılır, ilâhiler ve dans eşliğinde yürümeye başlarlar. Çıkılan yolculuk ruhunun eğitilmesi içindir. Çıplak ayakla yürümek zordur, ayakları yara olmaya, kanamaya başlar. “Acıyı unut, dikkatini başka noktaya ver, dikenleri durduğumuz zaman çıkarırsın, yaraları da o zaman tedavi ederiz’ derler. Avustralya’da Aborjinler’in hakları çok azdır. Amerikalılar’in Kızılderililer’e yaptıkları haksızlıkları, Avustralyalılar, bu kabileye uygular. Onlar da ayakta kalmak için direnirler.

Nihayet beklenen an gelmiştir, ısıtılan yağlı yapraklardan elde edilen özle ayaklar tedavi edilir. Günlerce aç kaldıktan sonra da hazırlanan yemek solucandır. Yemek saatleri kabile halkı için önemlidir, masallar anlatılır, şarkılar söylenir, saatlerce vücutlarına mesaj yaparlar. Doğan bebeklere ad verilir, daha sonra yeteneğine, bilgeliğine uygun adları alırlar. Doktora da “Mutant” adını verirler. Mânâsı, devamlı değişikliğe uğrayan demektir. Çay törenleri önemlidir, grup beraberliği ve bir başarının kutlanması için yapılır. Sıcak taşlar özel bir suyun içine atılır, çeşitli bitkiler konur ve demlenir.

Sabahları dua için tören yapılır. Onlara göre yaratılmış olan herşeyin bir amacı vardır, hiçbirşey rastlantı eseri ve anlamsız değildir. Bitki dünyası, insanları, hayvanları ve toprağı beslemek için var olmuştur. Aynı zamanda atmosferin dengesini sağlar, ağaçlar ve bitkiler sessizce şarkı söyler. Kitabın bu bölümünü okurken, “Dağlar ile taşlar ile seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlâm seni” diyen Yunus yakınımda benimle beraberdi. Kabile her sabah dualarla bitki ve hayvanlara mesaj yollar. Onların deyimiyle, “Her yeni gün Tanrısal Birliğe teşekkürle başlar.” Kayaların arasından akan bir su buldukları zaman çok az içerler, çünkü o suda, hayvanların da hakkı vardır, suyu kirletmemeye dikkat ederler. Çeşitli soğan ve bitkileri toplarken de dikkatliydiler. Önce evrenden izin alıyor, sonra el ayalarını bitki ve soğanların üzerinde konuşarak gezdiriyorlardı. Olgun bitki ve soğanın üzerine eliniz geldiği zaman ısınıyor, parmaklarınızda kıvılcımlar yanıyor, işte o zaman bitkiyi koparabiliyordunuz. Dünyanın en korumasız ırkı, stresten, ülserden, tansiyondan, kalp hastalıklarından uzak yaşıyordu. Kayalardan düşen bir kabile üyesinin kırılan ayağı kısa bir zamanda tedavi edilmiştir. Hiç yalan söylemedikleri için birbirlerinden saklayacakları da yoktur. Herşeyin olumlu yanını görürler. Doğum günü partileri yoktur. İnsanın yaşlanması önemli olabilir mi, kişi daha mükemmel olmuşsa onu kutlar. Kutlama partileri için kişi kendi karar verir çünkü insanı en iyi kendisi bilir.

Bir zamanlar Aborjinler’in yamyam olduğu söylenir. Onlara göre Mutantlar, adam öldürür çiğner geçerler, yamyamlar ise, insanı öldürür onunla karın doyururlar, iki tarafın da savunulacak yanı yoktur. Gerçek insanlarsa cana kıymazlar. Savaşta ahlâk yoktur denir, ama yamyamlar bir günde birden fazla insan öldürmezler, sizin savaşlarınızda binlerce kişi birkaç dakikada ölüyor düşüncesindedirler.

Kitabımızın kahramanı doktor, günlerce yıkanmadığı için kokusu kendini bile rahatsız etmektedir. Aborjinler ise o durumda değildir, çünkü beslenmeleri farklıdır. Vücudundaki toksinleri atması için, doktoru boğazına kadar kuma gömerler, saatlerce kalır, toksinlerin bedeninden aktığını hissetmektedir. “Buluşların anası ihtiyaçlardır!” sözünün doğruluğuna bir kere daha inanmıştır. Bitkilerle yapılan tedavileri, tedavi anındaki hareketleri gören doktor, hasta-doktor ilişkisinin önemini kavramıştır. Hasar görmüş ilişkiler, inançlardaki boşluklar, Yaratan’a karşı duyulan kuşkular, bağışlama özelliğinin yitirilmesi iyileşmeyi güçleştirmektedir.

Çok susadığınız bir anda ağza alınan bir taş ve onun ağzınızda oynatılmasıyla tükrükler oluşmaya başlıyor ve canlanıyordunuz, Tanrı’ya teşekkür ederken ağlamıyordunuz çünkü vücudunuzda su kalmamıştır. Sonra zihninize bir düşünce gelir, “Su ol, suyu bulursun”. Kendinizi sezgilere bırakınca, su olmaya başlarsınız, soğuk, mavi ve duru olursunuz, aklınız mantığınız devre dışı kalmıştır. Ayrılış ânı geldiğinde tören yapılır, “Bir çift yüreği yitirme dostum. Bizim yanımıza iki açık yürekle geldin, şimdi bu yürek hem bizim, hem de kendi dünyan için anlayış dolu, sen de bize ikinci yürek armağan ettin!” demişlerdir. Doktor hayatının geri kalan zamanını gerçek insanlardan öğrendiklerini uygulamakla geçirecektir. Herşeyi hatta gözden yitme sanatını bile.

Bir Çift Yürek bittiği zaman günlerce düşündüm, kendimi yakınlarımı, gazeteleri, televizyonları ve öteki Türkiye’nin insanlarını. Yeni bir kitaba başlamak hayli zordu, öyle bir kitap okumalıydım ki, bittikten sonra heyecanla, “Sizler de okuyun!” diyebilmeliydim. Bir Çift Yürek’i tavsiye edenlere göndermeliydim. Nazan Bekiroğlu’nun yazdığı Yûsuf ile Züleyha imdadıma yetişti.

Defalarca yazılan konu Nazan Bekiroğlu’nun usta kalemiyle yeniden yazılıyor, gelenek yenileniyor, şiirle nesir birleşiyor, gazeller yazılıyor, yeni bir dille yeni söyleyişler ortaya çıkıyor. Nazan Bekiroğlu zoru denemiştir, bir tarafta aynı konuda yazılmış sayısız mesnevi vardır, diğer tarafta Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan Yûsuf kıssası, buradan yola çıkarak onlara ters düşmeden yeniyi söylemek, bunu bir romanda denemek. “Züleyha ki Yûsuf u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını buldu. Yûsuf u değil, Yûsuf da tecelli eden nuru sevdiğini fark etti. Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir, söylenmemiş bir mesnevi kalmadı yeryüzünde. Her Yûsuf u Züleyha hem birbirinin aynı hem bir başkası” diyor Nazan Bekiroğlu.

“Her hikâyenin bir başlangıcı, bir gelişmesi bir de sonu vardı. Yûsuf ile Züleyha hikâyesi çölle başlar. ‘Çölün aşka bahanesi var. Yoksa çölün, bahâ nesi var.’ Yûsuf un güzelliği dilden dile dolaşır, bir bedevi ona bir ayna hediye eder, senin güzelliğin en parlak ışığın yansımasından başka şey değildir. Sen suretsin o asıl. Sen fertsin. O mânâ sen bedensin O ruh. Sen gurbetsin O yurt? Sen parçasın O bütün. Sen gölgesin O ışık. Bedevi böyle söyleyip uzaklaşırken Yûsuf bildim dedi, her şey O’ndan, sen de O’ndan, ben de O’ndan. Ve ben bunu biliyorum.”

Eserden bölümler:

Kardeşlerinin Yûsuf’u kurt yedi hikâyesine herkes inanacak diye kurt üzülür ve boncuk boncuk yaşlar döker.

Yûsuf dua eder: uRabbim bana istememeyi isteyebilmeyi nasip et.” Çünkü Züleyha Yûsuf’u istemekteydi, Rabbi’nden işaret gelmese Yûsuf da Züleyha’yı isteyecekti. Züleyha’nın duası: “Aşkla var olduğum yerde, yine aşkla yok olayım. Rabbim acıya razıyım ama gözyaşım bende kalsın, razıyım yoklukta var olayım.”

Eser birbirinden güzel rüya bölümleriyle devam eder. En ilgi çekici yanı da, Züleyha’nın pişmanlıklarının dile gelişidir. Züleyha’nın çektiği acılar kalbimizi yumuşatır.

Kitabın sonunda yazıcının son sözü yazının kaderi bölümünü defalarca gözlerimiz nemlenerek okuyoruz.

Yûsuf ile Züleyha, yüreklerimizi titretiyor, kalbimize ışık tutuyor, eline sağlık Nazan Bekiroğlu, okuyucularının hayır dualarını alacağına inanıyorum. Dinimizden, geleneğimizden yola çıkarak şiir dolu bir anlatımla yeni şeyler söylenmesine susamışız.

Kitabı bitirdiğim anda duyguların yoğunluğu altında düşünemiyordum. Birkaç gün sonra düşünmeye başladım, bu güzel eserleri herkesin okumasını nasıl sağlayabiliriz?

Dinimizde hediyeleşmek sünnettir, neden sevdiğimiz kitapları, hediye etme alışkanlığını yaygınlaştıramıyoruz?

Dergilerimizde neden kitap tenkitlerine daha fazla yer verilmiyor? Gazetelerimizin neden kitap sahifeleri ve ilaveleri yok? Televizyonlarımızdaki kitap saatleri neden emek çekerek hazırlanmıyor?

Kiraz Ağacı

KİRAZ AĞACI

Siz beni bilmezsiniz. Ben bir kiraz ağacıyım, pembe çiçekli. Siz bir yazıcı, bu yaşa değin bir kiraz ağacının altında oturduğunuz bile şüpheli. Erken tarihli bir Osmanlı çinisinde mavi bir lalenin cezbesindesiniz en fazla. Açık renkli ipek bir kumaş üzerinde giderek büyüyen mor bir mürekkep lekesi gibi, bir minyatür sükunetine sızmış bir hayat sizin hayattan anladığınız. Bu yüzden aynı anda yazılan iki yazının, birbirine uzaklığı kadar uzak, yazıcının kalbine yakınlığı kadar yakınız nihayetinde. Siz bir yazıcı, ben bir kiraz ağacı, pembe çiçekli.

Siz cümlelere indirgeyerek yaşarken hayatı, siz sözcüklerle hükmederken hayatı, ben hayatın ta kendisiydim. Yapabildiğiniz, en fazla, namlusu kendinize dönük bir eleştiri silahının tetiğine dokunmaktı, yüreklice. Ama neticede o da kelimelerle. Vurulmak? Yapmayın, gerçekliği olmayan bir yaşamın vurulmasından söz edemezsiniz. Bu yüzden laleler çinilerin üzerine düşen ateşten çiçeklerdi de, ben köklerimle sarıldığım topraktım.

Hayatımın karşısına, beni tam orta yere alıp da ezmeleri için ikinci bir el koymamıştım. Bakabileceğim, kendi içimden başka çehre, yansımamı görebileceğim kuyudan başka ayna yoktu. Önündeki ve arkasındaki mevsimin fotoğrafını aynı anda içinde taşıyan mart gibi hayattım. Bir mumun üzerinden elini geçiren zahidin duyduğu cehennemi acı gibi hayattım. Bir Osmanlı minyatüründe, Yusuf’un gömleğini arkadan yırttığı gece Züleyha’nın sırtındaki giysinin kırmızısı kadar hayattım. Bir çiçeğimden kainatın özüne dair özeti çıkartabilecek kadar hayattım. Öykülerim yoktu. Ölüm kadar hayattım.

Bir çift elmas küpenin, cariyeler neler yaşar merak etmiş bir sultanın kulağında, bir mumun alevine söyledikleri her ne ise, hiç bilmedim. Merak da etmedim. Bir aynaya mı düşer bir ormanın derinliği, bir ormanın sathına mı düşer bir aynanın görüntüsü? Bir kiraz ağacı mı çıkar çerçevesinin dışına bir minyatürde, bir çerçeve mi düşer kiraz ağacının içine, hiç düşünmedim, içinde olan yazıyı bulup da çıkaramayan yazıcının açışı ile, içinde bile olmayan yazıyı bulup da çıkaramayan yazıcının acıları arasındaki fark, bunu da düşünmedim. Alfabesi bilinip de harflerinin birbirine nasıl katılacağı bir türlü öğrenilemeyen bir yazı ile yazılmış metin karşısında okuyucunun duyduğuna benzer bir sıkıntım da olmadı.

İçinde yaşadığım bahçe, bahçesinde yaşadığım ev gibi kurgu değil hayattı. Birinin çoğalması için diğerinin azalması gereken bir ilişki ikilisi değildi bizimkisi. Derinliğimize çektiğimiz kuyunun sesinde, sürekli çoğalan bir çocuk sevilmişliği vardı. Bu yüzden “sahîfe-i alemde adımız” bakî kalmadı, sadece “yok” oldu. Tam da bu yüzden işte hayattım. O kadar ki hayatı taklit edemeyecek kadar hayattım.

Bir eşikten atlasam, bir çininin içindeki sedaya girecektim belki. Ama hayat fotoğraflardaydı. Siz yansımalarda asılı kaldınız. Bir bozgun sahnesini gösterse de, hayatın bir sahnesi karşısında bozguna uğrayan yine ve daima bir aks-i sedaydı.

Bir kiraz ağacıyken ben hayatın yorumunu bir kiraz çiçeğinden daha iyi ne yapabilirdi bana?

Ay’ı deniz üzerinde hiç görmedim. Bir denizim olsaydı; deniz yekpareyse aynasına düşürdüğü görüntü de tektir, bunu baştan bilirdim. Yolum uzundu oysa. Bir kuyunun derinliğindeki suyun üzerinden gülümserken ay bana, kuyu adedince çoğalan ay’ın gökte bir olduğunu öğrendim. Hep bir olduğunu fark ettim. Kıvama böyle geldim.

Kıvamın da üzerinde kıvam var. Bir hayat bölünürken gözlerinim tam önünde ve tam orta yerinden ikiye, kıvamın da üzerindeki kıvamı öğrendim. Bütün bağlılıkların da üstündeki bağı öğrendiğimde, razılığın ne anlama geldiğini öğrendim. Razılığın gelecek gibi geçmişe de yürüdüğü gün bütün düğümler çözüldü.

Düğümler çözülünce: Ahşap kapı. Sade çizgilerle oyulmuş kapı tokmağı. Su değdiğinde sardunyanın kokusunu saldığı ağustos sabahı. Suyu ilk kez tanıyan çocuğun, şefkatin kutsayıcı gözü önündeki üryanlığı kadar hakikattim. Peçesiz ve perdesiz. Hayat kadar güzeldim. Güzelin, güzel gösterilen; bilinenin, öğretilen olduğunu fark ettim.

Yazıcıya sitemimdir. Artık diyorum, bunca anlattıktan sonra ben, pembe çiçeklerinin rengini kendi gözlerinizle göreceğiniz bir kiraz ağacı dikseniz, yitik de olsa bir bahçenin köşesine. Şöyle kuyunun tam üzerine. Yazıcıların da gün gelip kiraz ağaçlarından öğreneceği şeylerin var olduğunu bilseniz.

Ya Fettah, aç artık kapıları. Ya Basit, çöz dilimin bağını. Ya Rezzak, ver, nasibim ne ise.

Ya Vedüd!

Gözümün yaşını eksik etme. Çiçeğimi al razıyım. Ben ki Yusuf’unu yitirmiş bir kuyunun üzerine eğilmiş pembe çiçekli bir kiraz ağacıyım.

Bir kuyum vardı. Bir de Yusuf’um. Sahibinin ölümünden sonra da açık kalacak bir amel defteri olarak toprağa armağan edilmiştim. Gün geçti. Kat karşılığı müteahhide verildim.

Mavi Lâle, İyiadam Yayıncılık, İstanbul, Nisan 2001, s.56 – 58