Son İçin Güzelleme

…SON İÇİN GÜZELLEME…
Nokta salt matematikçiler için başlangıç değil. Romanlar da asıl başlaması gereken yerde bitiyor.

Romanların sonları fırtınadan sonraki sükûta benziyor. Ki onlar aynı zamanda fırtınadan önceki sükûtlar da.

Düşünsenize Aşk-ı Memnu’nun Beşir’ini. Bir yerlerde hâlâ öksürüyor ve Nihal’ler mutlu olsun adına defalarca ölüyordur kuşkusuz. Gevher, o silik harem ağası, ama Sergüzeşt’in en güzeli, Dilberleri özgürlüğe kavuşturmak niyetine mavi beste Nil sularında, sonsuza değin can veriyordur hiç tükenmeden.

Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’i. Onca yenilginin ardından Yemen’de ne yapardır dersiniz? Ya o dilenci, türküsünü hâlâ söylüyordur değil mi? Bunun için değil mi ki zaten, harikulâde bir duyuşun sahibi Tanpınar, arkasına düşerek ‘Ahmet Cemil’le Mülâkat’ ihtiyacını hisseder. Hisseder ya Tanpınar’ın şaheserinde de aynı ‘son’ bizi beklemektedir. Öldüğü, çıldırdığı ya da kurtulduğu pek kestirilemeyen Mümtaz, yaşamındaki tüm ayrıntıları ışığında görünür kılan Nuran deneyiminden sonra, nihayet kendisi olarak yaşamayı becerebilecek midir?

Şımarık ama sevimli ve zavallı başı hayalin buğulu semalarından gerçeğin sert ve katı zeminine defalarca çarpan, kendisini sonsuz bir şefkatle kucaklamaya nedense her zaman hazır olduğum Bihruz bey. Araba Sevdası’nın o son sahnesinde, Direklerarası XIX. asırlarda en son karşılaştığımız Ramazan gecesinden sonra ne yana yürümüştür acaba?

Romanlar asıl başlaması gereken yerde bitiyor, bakın göreceksiniz.

Anna’dan sonra Vronski’yi hiç düşündünüz mü? Seryoja’nın abajuru dantelli gece lâmbası, duvarlara cinlerin dansını hâlâ düşürüyordur değil mi, Petersburg bahçelerinde, göremediğimiz kar fırtınaları sürüp giderken.

Aleksandre Dumas’nın sadece gemiyle uzağından geçerken gördüğü o adanın kontu, Monte Cristo. Pek çoğumuzun gözlerini daha çocukluk çağında çift sütuna incecik yazısıyla hırpalayan o dev romanın sonundaki macera yorgunu; yanında güzel Haydée ile yol aldığı esrarengiz ülkelerde yeni bir romanı yaşıyordur elbet, kuşkunuz olmasın. Eğer öyle olmasaydı, bu gün İf şatosunda görevliler, Edmon Dantes namıdiğer Monte Cristo’nun hücresini büyük bir zevkle ziyaretçilere gösterirler miydi hiç?

Romanlar sürüyor.

Werther’in intiharından sonra Lotte, İki Şehrin Hikâyesi’nde, sevginin gerçek mahiyetini tayin edebildiği için, rakibi Darney’in yerine giyotin gölgesinde ‘hiç duymadığı bir hazzı’ tadan Carton. Carton’dan sonra, dayanılamayacak kadar ağır bir başka gölgenin, fedakârlığın ağırlığı altında karı kocanın, Lucie ve Darney’in yaşamları. Bunlar da, bu okumadığımız romanlar da en az okuduklarımız kadar yazılmaya değmez mi?

Ya Don Kişot. Cervantes’in kimbilir hangi toplumsal ivmelerle ‘gerçeğe erdirerek’ kurtardığı, Cemil Meriç’e bakılırsa ‘kertenkelelere gülünç gelen kanatlı kahraman’. Yaşamının devamını ‘erdiği’ gerçekte nasıl geçirmiştir acaba?

Romanın sonunda bir düş gördüğüne bizzat yazarının işaret ettiği Alis’i, ‘Harikalar Diyarından’ döndükten sonra düşünün bakalım.

Romanlara son koymanın “muhal farz” olduğunu göreceksiniz.

Hele hele o en zavallı Robenson, gelmiş geçmiş asırların belki de en çok okunan kahramanı. Ne oldu dersiniz yeniden uygar dünyaya döndükten sonra? Eleştirmenin cevabı hazır: ‘Crusoe tekrar İngiltere’ye döner, denize elveda der, hayatının sonuna kadar tatmin edici bir hayat sürer’. Yapmayın Tanrı aşkına Abraham H. Lass. Kaç yılın zoraki ve sadık sevgilisi denize elveda diyerek elde edilmiş ‘tatmin edici hayat’ dediğiniz o gurbetin, ne muhteşem bir roman olabileceğini siz de mi düşünmediniz? Yani ki ne muhteşem bir çatışma üzerine bina edildiğini.

Parça bitti, asıl film şimdi başlıyor. Haydi.

Robenson’un denizinde şimdi fırtına kopuyor.

Şaheserlere uzanmaya gerek yok. Geniş bir potansiyel duyumu daima yakaladıklarına kuvvetle inandığım popüler romanlar, söz gelimi Barbara Cartland romanları. Garip garip mutlu sonlarla biter bunlar. İnsan muhayyilesi hayattan ve yaşayamadıklarından intikam almaya kabiliyetli olduğu sürece bu garip garip mutlu sonlar kaçınılmazdır elbet. Ama inanılması güç bu sonlardan ‘ya sonra’? Yani ya masal bittikten sonra?

Aslında romancıların bir kısmı da bu sonlara tahammül edemedikleri için başlamıyorlar mı yazmaya? Garip mutlu sonlara ya da aynı anlama gelebilecek garip mutsuz sonlara.

Araba Sevdası; Bihruz beyin okuduğu romantik romanların, -Graziella, Ihlamurlar Altında, Manon Lescaut- devamını sorgulamaktan başka bir şey midir? Emma’yı, Flaubert onca programsız/plansız (nasıl oluyorsa bu) okumanın bir sonucu olmaya mahkûm dahası teşvik etmez mi? Seniha, Kiralık Konak’ın kahramanı, okuduğu romanların bir sonucu olarak yürütülmez mi yaşam içinde? Böyle sonun devamı, mahkûm edilmiş kahramanların hayatında, romancının, cürmü isnad edebileceği romanlar daima mevcuttur.

Lâkin kendileri de bütün bu romancıların, bir yerde kendi romanlarına son demiyorlar mı?

* * *

Bir öğrencimden bir gün ‘acaba kitaplardaki hayat, diyorum, yaşadığımızdan daha mı güzel’ masum sorusunu içeren bir mektup almıştım. Daha güzel, doğru, çünkü sonu var. Ama bu cevabı almak da vermek de yürek istiyor.

Her romanı nokta koyulduğu yerden devama muktedir olabilseydik, hayatla romanın, akademisyenin iddia ettiği kadar uzak olmadığını görebilirdik kuşkusuz.

Ama romancı son koyuyor.

Akademisyen romanı hayattan hem de ısrarla ayırıyor.

Romancı ve akademisyen mazur. Roman olacaksa, bir yerde bitmek zorunda.

Romanı hayattan ayıran en şedid vasat, her halde bir sonunun olması.

Bu yüzden değil mi ki ömrümüzü kuşatan bütün romanların bir sonu var.

Bir son koymak sevdasına hayatı romana feda ediyoruz biteviye. Romanlar yaşamak sevdasına sonlar koyuyoruz hayatımızın dönemeçlerine.

Dahası ömrümüz ancak bittiği anda harikulâde bir romana dönüşüyor. Tek yazarı, tek okuyucusu olsa da.

Sonlar romanlara mahsus.

Ya romanları yaşamamayı öğreneceğiz. Ya sonlara razı olacağız, göze almayı öğrenerek.

Uzun ve meşakkatli bir doktora çalışmasının hummaları arasında, yani ki Halide Edip’le muaşakamın en hararetli yerinde; kendisiyle bir başka boyutta karşılaşabilmeyi düşlemiştim bir gün. Tahayyülü bile ömre servet olabilecek bu muhteşem düşün, Namık Kemal’den Halit Ziya’ya, Dostoyevski’den Tolstoy’a genişlediği yerde, bir suçu itiraf eder gibi sözünü ettiğimde; o muhayyel boyutta, değil romancıları, roman kahramanlarını dahi görebilmeyi temenni eden güzeller güzeli bir hoca tanıdım.

Ya kendi kahramanlarımız?

O muhayyel beldede, kim bilir gemiler geçmeyen bir ummanda, bir gün, fiktif öykü kahramanlarımızla karşı karşıya geldiğimizde onların yüzüne bakabilecek yüzlerimiz olmayabilir.

Hep o sonların yüzünden, fiktif öykü kahramanlarımıza ettiğimiz bunca eziyet. Hep o son uğruna değil mi onları bunca zorlamamız. Kapatarak çığlıklarına kulaklarımızı, kanayan yüreklerine gözlerimizi, kanlarının sıcaklığına tenlerimizi; sırtlarından şefkatle iterek, kulaklarının tam dibinde usulca ve ne kadar sevecen ve ne kadar kandırıcı bir ses tonuyla vaad ederek ülkeleri, ateşlere atıvermemiz.

Söylemiştim, bir öykü uğruna ne çok şey feda ediyoruz.

En çok da öykü kahramanlarımızı.

Hep o sonların yüzünden.

Çünkü ne öykünün hayata dönüşmesine tahammülümüz var ne de öykü kahramanlarına dönüşebilecek kadar yürekliyiz.

Bütün öykü kahramanlarım.

Hepinizden özür diliyorum.

Hayatla öykünün arasında, o bıçak sırtı yerde.

O bıçak sırtı ürperişlerinize neden olan ben. Sizi bu kadar olduğunuz ben’den başka bir ben olmaya zorladığım için. Giyemediğim bütün giysilerin, gidemediğim bütün ülkelerin, olamadığım bütün ben’lerin acısını sizden çıkardığım için.

Dahası oynayamadığım oyunların tümünü oynamaya sizi sıcak ve kandırıcı sesimle iknaya çalıştığım, korkuncu, bunu her defasında başarabildiğim için.

Bütün öykü kahramanlarım.

Hepinizden özür diliyorum.

Bir gün siz de bir öykü yazın, anlarsınız.

Öykü mazur, akademisyenler haklı.

Dünya Nimeti’nin son cümlesiyle ‘derken akşam olur’ hep.

En güzel son ölümdür oysa.

Ölüm en güzel son.

İçimize sindiremesek de.

Sevgilim İhanet

…SEVGİLİM İHANET…
Kelimelerin hastalıkları varsa eğer,”ihanet” mutlaka cüzzamlı olmakla suçlanmıştır.Oysa, soluğumuz kadar yakındır da biz onu bambaşka yerlerde ve kendimizden çok uzakta bilmeyi yeğleriz.İhanet hayatımızın ta kendisidir,dikkatli bakın, göreceksiniz.

İhanet daima iki uçlu.Gerçekleşmesi için bir muhatap gerekli ve bu yanıyla aşka benziyor.Bu yüzden değil mi ki ihaneti yaşayanlar,büyük aşkları yaşayanlar kadar ünlü ve daima çift isimle anılıyor bu öyküler.Habil ile Kabil söz gelimi.Leylâ ile Mecnun .En trajik olanı galiba İsa’nın son akşam yemeği ve İşte insan. Hıristiyan batıda her şey bu çok eski ihanetin etrafında döner ve çarmıhlar artık daima omuzlardadır.Sezar’ı asıl öldüren yediği hançerden daha çok Brütüs’ün,olmaması gerektiğine inandığı bir yerdeki mevcudiyetini görmesidir.Genç Osman için de öyle. Evvelâ sarayının kapısını emanet ettiği bostancılar ardına kadar açarlar bâb-ı hümayunu ihtilâlcilere,ardından o kadar güvenerek sığındığı Yeniçeriler emanete ihanet ederek alıverirler “Osman Çelebi”nin canını.Gerçi Yeniçeriler çok çaba sarf etmişlerdir ama artık kaldırılmış bulunan 28.ortanın adı yoklamalarda her okunuşunda yeri göğü inleterek yok olsun diye bağırmaları bile alınlarındaki bu ihanet lekesini temizlemeye yetmez. Esasen Genç Osman’a ihanet edenler arasında kısacık saltanatında tutulan güneş ve yüzlerce yıldan beri ilk kez donan Boğaz sularının da kendine özgü bir yeri olması gerek.Halk, ölümüne o kadar çok ağlayacağı padişahın ,sağlığında uğursuzluğuna inanmıştır.

Osmanlı’yı kuşkusuz çok az şey Kırım Hanı Murad Giray’ın Viyana kapılarındaki ihaneti kadar yaralamıştır.Üstelik Giray, bilerek yapmaktadır:Bilirim,dine sığmaz,ihanettir cümlesini sarf etmiş olması bile tutmakla yükümlü bulunduğu köprüyü müttefik kuvvetlere hoyratça açmasına mani olamaz.

Osmanlı’yı çokça meşgul eden eşine az rastlanır bir başka ihanet de Abdülmecid’in dördüncü ikbali Serefraz’ın yarattığı ve neredeyse bir milli gaileye dönüşen “aile faciası”dır. Fazlasıyla kıskanan ve kıskanılan bir kadın olan Serefraz, Dolmabahçe’den ayrılarak Yıldız Kasrı’na yerleşmiştir. Sık sık kasra gelen Abdülmecid’i içeri almakta çok cömert davranmayan dördüncü ikbal üstelik Küçük Fesli lâkabıyla tanınan bir Ermeni delikanlısının aşkına karşılık vermektedir.Hanedana mensup bir kadının açık ihaneti özellikle sarayı çok rahatsız eder.Ailesi tarafından Adalar’a kaçırılan delikanlının Sultan’a duyduğu aşk yüzünden tekrar İstanbul’a dönmesi ise saray mensupları tarafından öldürülmesinden başkaca bir sonuç vermez.Ailesi delikanlının İngiliz,Fransız ve Rus sefaretlerine baş vurarak takibat açılmasını isterler ve mesele İstanbul’u uzun zaman meşgul eder.Bazı kaynaklarda rastlamamıza rağmen bu hikâye oldukça inanılmaz.Asıl inanılmaz olansa bunca hadiseden sonra Serefraz’ın hâlâ padişah nezdindeki kıymetini muhafaza edebilmiş olması.

İhanet Osmanlı hanedanından hiç uzak değil.Bütün saraylar kadar Osmanlı sarayının da içinde.Yavuz’un kızı Fatma Sultan, bir kişiye düştüm ki beni kelb hesabına saymaz…bir hil‘atini görmedim,bir kaftanını giymedim.Dul avret gibi dirilürüm cümleleriyle evliliğinin ve düşlerinin ihanetine uğradığını ,çok sade bir lisanla ve döneminde her hangi bir genç kadının yapabileceği tek şeyi yaparak babasına aktarır.

Fakat muhteşem ihanetleriyle Kanuni yine -bir Osmanlı trajedisi varsa- baş roldedir.İlki elbet Şehzade Mustafa etrafında biçimlenir.Nizam-ı âlem uğruna şehzade katline izin veren kanunname bir yana,Mustafa’nın katli esnasında Kanuni’nin başını çadır aralığından uzattığı rivayeti ve bunu böyle de gösteren minyatür asıl ihaneti vurgulamakta.Ve ihanete tepkiyi.Az rastlanır bir düğünle Kanuni’nin resmi eşi olmayı çok kolay başaran ve vak’anüvislere bakılırsa nikâhtan sonra muhteşem kocasının ihanetine hiç uğramayan Hürrem’in Kanuni’yi bu ihanete hazırlaması çok kolay olmamış olmalı.Ama aynı şey sadece ecel celâlilerinin aldığı Mustafa Han ile sınırlı kalmayacak ve Hürrem, isminin başındaki makbul sıfatı kısa zamanda maktul’e dönüveren İbrahim Paşa’nın öyküsüne de girecektir. Makbul İbrahim Paşa , damatların başka kadınlarla düşüp kalkması katiyen yasaklandığı halde ;Yavuz’un kızı,Kanuni’nin kardeşi gibi bir sultan olan eşine ,Muhsine adlı bir kadınla ihanet etmektedir.Kuşku yok ki,İbrahim’in sonunun hazırlanmasında bu ihanetin payı hiçti.O, seher semasında çokça ışık saçmaya başlayan bir yıldızcıktı ve muhteşem bir güneşin kaçınılmaz ihanetine uğradı.Her türlü ihtimale açık bir ikbal yolunu ayakları dibine sererken daha başlangıçta Kanuni , İbrahim Paşa’ya , kendi sağlığında bir zarar gelmeyeceğine dair yemin etmişti.Bu yüzden katline karar vermesi çok kolay olmadı.Kanuni hakkında bir eser sahibi bulunan Fairfax Downey’e bakılırsa, uyuyan kimse hayatta değildir,uyku ölüme benzer ve insan o esnada hayatla kendisini bağlayan her hangi bir bağdan müberra bulunur mealindeki ayetden hareketle İbrahim

Paşa, Kanuni uyuduğu bir esnada maktul edildi.Fakat Paşa kim bilir kendisini ölmeden önce öldüren bu ihanete uğradığı esnada,Kanuni’nin uyumakta olduğu yan taraftaki odasında aniden uyandığı ve onu Hürrem Sultan’ın teskin ettiği rivayet olunur.

Edebiyatımız,tümüyle sanat ve edebiyat ihanet güzellemeleriyle doludur.En masumları Suat ve Necip’tir kuşkusuz ve Eylül bir ihanetin öyküsü. Duygularda da kalsa ihanetin kirinin mutlak temizlenmesi gereği Mehmed Rauf’u da etkiler.Romanın sonu Mehmed Rauf’un yapabileceği en uygun şekilde gelirken ve o kadar acıdığımız ve anladığımız dahası masumiyetine tanıklık edebileceğimiz Suat ve Necib’in günahını bu dünyada ateş temizlerken ,biz galiba hangisinin daha az dürüst olduğunu düşünmek zorunda kalırız : Romanın kuralarının mı,yaşamın kuralarının mı?

İhanetin ism-i faili sabıkalı bir kelime:Hain.Ama ihanetin ism-i faili hain ise eğer bütün o Lady Makbetler,Fintenler,Therese Raquınler, Bihterler’le birlikte bizzat yazarına göre göre içindeki mücadele herhangi bir meydan savaşında bir komutanın verdiği mücadeleden daha az olmayan Vadideki Zambak’ın Henriette’i ,Halide Edib’in Seviye Talip’i,Suat ve Necip ,oyunu toplumun kurallarına göre değil de kendi vicdanının ve erdeminin kurallarına göre oynamaya kalktığı için kaybeden Anna hep hainlerdir.Bu iki grubu ayıran ve onları gözümüzde bayağı veya masum kılan şeyse,yazarın bakış açısından başka bir şey değildir çoğu kez.Çünkü yazar,bütün düşüncelerimizi yönlendirebilecek bir büyücüdür.

Anna Karenina romanı karlı bir günde ve bir tren istasyonunda başlar.Bir başka karlı günde ve bir başka tren istasyonunda biter.İlkinde Anna,toplumun saygıdeğer bulduğu sadık bir eş,iyi bir annedir.Ve çok güzel bir kadın.Sonunda ise, aristokrat Rus toplumunun gizlice yaşanmasını rahatlıkla onayladığı yasak aşkını, meşru zemine çekemediği noktada , gizlice yaşamayı onuruna yediremeyerek açıkça yaşadığı için dışlanmış bir kadın.Artık iyi bir eş ve iyi bir anne değildir.Ama yine çok güzel bir kadın.Kendi güzelliğinin ihanetine uğrayacağı yılların hızla yaklaştığının farkında,usulca bırakır kendisini bir trenin tekerlekleri altına.Çünkü güzellik ihanet eder ve doğrudur kadının iki kez öldüğü.

Tolstoy,Anna Karenina’yı içindeki Anna Karenina’nın aynı olarak anlatabilmiş midir,bilinmez ama kaç yazar,kaç şair dil’in kendisine ihanetinden müşteki değildir?Kuşkusuz hiç. Hamid’in yakalayamadığı,ancak susmak veya pek karanlık bir şey söylemek olarak tanımladığı bir şiir,dilin ihanetine karşı geliştirilmiş bir müdafaa maskesi değil midir?Akif,ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem /dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım mısralarını ağlarken , Orhan Veli anlatamıyorum çığlığıyla anlatmaya çalışırken hep bu ihanetten müşteki değil midirler?Haşim şiiri anlaşılmaktan ziyade duyulmak zeminine çekerken,Ahmet Cemil şiir lisanını baştan ayağa bir insan,adeta konuşan bir ruh olarak tanımlarken aynı şeyi söylemiyorlar mı?Şiire kadar uzanmaya gerek yok.Derdimiz hep anlatamamak ve anlaşılamamak değil mi?Ben öyle demek istemedim cümlesi ile başlayan boğucu koridorların aşılması ne kadar zordur.Ardından gelen böyle demek istedimler de daha fazla ifadeye muktedir değildir. Üstelik bize hep ihanet eden dile rağmen bizi en iyi anlayacak olanı beklemiyor muyuz sürekli?Ve bizi en iyi anlayacak olanı bulduğumuzu zannettiğimiz her defasında yeni bir ihanete hoş geldin demiyor muyuz?Ve o her defasında yanlış kişi çıkmıyor mu?

Gerçek şu ki ,kalplerin dili olsaydı,dilin ihanetine uğramadan birbirlerine daha çok şey anlatabilirlerdi.Belki Cocteau’nün bahsettiği gibi bir şairi yanlış anladığımız için sevmekten vazgeçebilmemiz için de, Paul Eluard’ın görüşünün gerçek olması ve bizim artık kelimelere ihtiyaç kalmadan şiiri kafa ile okuyabileceğimiz günlerin gelmesi gerekli.Ama galiba o zaman da ne şiir kalır,ne nesir.

Sevgilim dil’in ihaneti,sevgilim şiir çünkü.

Ve sevgilim ihanet.

Sevgilim ihanet,çünkü hayatın kendisi bir ihanete dönüşür yüzümüzde ter damlaları belirdiğinde ve ayaklarımız suya değdiğinde.Bir de bakarız ki birileri,bizimle hiç ilgisi olmayan birileri bizim için enine boyuna ölçerek hem de, bir oyun hazırlamışlar ve al demişler,yaşa,işte senin hayatın.Sesleri ne kadar ılık ve inandırıcıdır oysa.Ne kadar güven verici.Ve biz ayaklarımız suya değecek kadar kısa geçen bir zaman içinde,hayatımızın ihanetine uğradığımızı fark ederek çığlıklar atmaya başlarız.Bu çığlıklarımızı pek de ciddiye almayarak ,yaşıyor ve tahammül edebiliyorsan senindir biçimindeki imalarını dostun ciddiye ne kadar alsak da,içimizdeki fotoğrafın dışımızdakinden farklı olduğu gerçeği hiç bir zaman değişmez.

Önce anılarımız ihanet eder bize,teker teker bırakıp giderler.Her ihanet bir terk ediştir çünkü.Üstelik ne kadar kendisi olarak kalacağını vaad etse de ne dönen aynı kalır,ne bekleyen.Öyleyse her gidiş bir ihanettir,her ihanet bir gidiş.

Baharla yorumlamaya kalkarız hayatı kimileri.Baharın kendisi de bütün ihtişamına rağmen koskoca bir ihanete dönüşür.Beşir Ayvazoğlu,her ne kadar çiçeklerin faniliği onların bizi mutlu eden güzelliklerinin garantisidir derse de,felsefi boyutta sağlam duran bu görüş, saltanatını ilân eden duygu olunca,o kadar ikna edici değildir.Çok kısa bir zamana sığdırılmış bir gül fırtınası,siz her ne kadar bir güle dönüşebilmeyi mantıksızca ve çılgınca bekleseniz de geçer gider.Mehtabı ve yıldızı da terkisine alarak.Kent git gide küçülür,yok olur.Geriye ne bahar kalır,ne gül,ne şiir.

Hafızamızın ihaneti de hiç zor değildir.En gerektiği anda dilimizin ucuna geliveren bir iki mısraın sislendiği veya tümüyle silindiği anlar ne acıdır.Veya her anını ve görüntüsünü hıfzetmeye,zihnimize kazımaya çalışsak da çok sevgili bir beraberlikten geriye kopuk cümleler ve görüntülerle salt bir duygu yumağından başka bir şey kalmaz.Üstelik o duygu yumağı da yeteri kadar açık değildir ve bir gün,ve bir gün silikleşen bir hayali de beraberine alarak sessiz sedasız çekip gider.

Hayret bile edemeyiz.

Yüzümüzün ve bedenimizin ihaneti hiç gecikmez.Her gün aynada gördüğümüz o çehrenin on yıl önceki biz olduğuna kimi inandırabiliriz?Dahası on yıl sonraki biz de bu değilizdir.Hiç gecikmez yüzümüzün ve bedenimizin ihaneti. Cemil Meriç’i gözleri terkeder,Beethoven’i kulakları. Son ihaneti kalbimiz yapar.Bir gün,hiç nedeni yokken bir gün usulca duruverir.Oysa kul yapısı bir cihaz hâlâ ses vermektedir veya şairin dediği gibi kolumuzdaki saat hâlâ işlemektedir .

Üstelik sevgilimiz de ihanet eder bize.Aniden,belki sebepsiz ve ne kolayca başka ve tanınmayacak bir şeye dönüşür.Artık o gitmiştir ve yok olmuştur.Padişahlar cariye çıkar , cariyeler halayık.Oysa biz ona gelebilmek için ne çok şey terk etmişizdir.Bir başka deyişle ne çok ihanet etmişizdir.

Sonra aşkın kendisi .Uğrunda karşılıklı ihanetlere kalkıştığımız ve katlandığımız aşkın kendisi.Hiç zor değildir ihaneti.Hiç bitmeyeceğini sandığımız,bizi var ettiğine inandığımız,Cemil Meriç’in ifadesiyle gizlideki dörtte üçümüzü görünür kılan aşk hiç sebepsiz,hiç ölmeyeceğini sandığımız bir yerde bizi arkamızdan bıçaklar ve usulca çekip gider. Birden gözümüzdeki perde kalkar,bütün çirkinlikler ve çıplaklıklar görünür,cennetten kovuluruz.Utanç kalır geriye,pişmanlık.Oysa aşk pişman olmamak diye tanımlanır.Şarkılar ihanet eder,eskisi kadar güzel değildirler.Şiirler yere yığılır birden,kanatları kopar gecenin.

Rüzgâr küçülür,yağmur fazlalık gelir bize.

Ve ışık söner.Geride kalan her şey sarıya boyanır .

Ama ihanetin bir rengi varsa mutlak gri olmalıdır.

Dostların ihaneti kadar hiç bir şey acı değildir.Ve nedense hep de böyle olur ve biz ,bize en son ihanet edeceğini sandığımız kişinin ihanetine uğrarız ansızın.Artık bir parça Sezar olmuşuzdur.Bir yıldızlar kalır geriye,onlar da gözyaşlarının sıcaklığını duyamayacağımız kadar uzaktadırlar.Oturup hem kendimiz hem yıldızlar için ağlarız,göz yaşlarımız tükenir.Dostların ihaneti kadar hiç bir şey acı değildir çünkü.Hocam Kaya Bilgegil’in kim bilir sigarasına hitaben söyleyebilmek için kaç dostunun ihanetine uğraması gerektiği şu mısrada olduğu gibi:

Zehir de olsan insanların ihaneti kadar acı değilsin.

Fakat en korkuncu,en dayanılmazı kendi kendimize ihanetimizdir.Kendi kendimizi hiç terk etmeyeceğimizi sanırken bir gün bakarız ki tükenmiş,yok olmuşuz.Eski doğrular terk edilen doğrulardır.Yerine koyulacak yeni doğrularımız varsa bir hainizdir,o da yoksa sadece bir hiç.Oysa yanı başımızda hiç dönmeyenler,dönse de tükenmeyenler bahar goncaları gibi boy vermektedirler ve kentin sokakları sabahın saat sıfır dörtlerinde yeni şarkılara ve şiirlere gebedir.Uyku bizi kollarına çeker.

Uyku.

Sevgilim uyku.

Ölümümden Kimse Mes’ul Değildir, Garip Ben de Mes’ul Değilim

…ÖLÜMÜMDEN KİMSE MES’UL DEĞİLDİR, GARİP Kİ BEN DE MES’UL DEĞİLİM…

Çocukluğumun masalıydı.

Bilmem neden çocukluğumun masalıydı.

Bir çocuk vardı, şımarıktı. Herşeye ağlardı. Bir gece bir peri kızı usulca odasına giriyor ve onu rengârenk göz yaşlarından yapılma, ışıklı bir saraya götürüyordu. Yakından bakınca her bir damlanın içinde dökülüş öyküsü seyrediliyordu. Kiminde şiir yaratmak için kıvranan bir şair, kiminde acı çeken bir hasta, kiminde evlâtları tarafından terke uğramış bir ihtiyar, kiminde ihaneti affedemeyen bir âşık. Herşeye ağlayan şımarık çocuk, bunca ışık saçan göz yaşı arasında bir köşeye yığılmış renksiz, bulanık ve kimliksiz göz yaşı kürelerine yaklaşıp da içlerinde kendi ağlayışlarının anlamsız öykülerini seyredince çok utanıyor ve iyi çocuk olmaya karar veriyordu.

Tam bu düşsel yolculuğun sonunda, saraydan ayrılacaklarken, çocuk, mor renkli göz yaşlarının istiflendiği bir köşeye yaklaşarak elini uzatıyor ve peri kızına soruyordu, ya bunlar, bunlar ne göz yaşlarıdır? Peri kızı, dur, diyordu, dokunma onlara. Onlar keder göz yaşlarıdır, bir onlara dokunamazsın.

Göz yaşları birbirine uymuyordu ve keder göz yaşlarının dokunulmazlığı vardı.

Bilmem neden çocukluğumun masalıydı?

Aslında bilirim neden çocukluğumun masalıydı.

Bir Süreyya teyze vardı. Bir kış öğleden sonrasında, havanın iyice grileştiği bir vakitte, bize gelmişti. Pabuçları, çorapları, mantosunun etekleri sırılsıklamdı. Yanında Bülent vardı. Annesinin eline sımsıkı yapışmıştı. Nuran, demişti anneme Süreyya teyze, şimdi denizin kıyısından geliyorum. Bülent elime sarılıp da geri çekmeseydi beni, kendimi öldürecektim.

Gözlerinde mor renkli yaşlar vardı.

İntihar sözcüğünü ilk o gün duymuştum.

*

Bu yazıya intihar öyküleri mor renkli göz yaşları içinde saklananlar girecektir. Ve ister istemez hem benim hem sizin tanıdıklarınızla sınırlanacağız. Yani meşhur olanlarla, ama intiharlarıyla değil, hayatlarıyla meşhur olanlarla.

İkna edilebilirlik içeriğini en baştan taşıyarak, intiharı bir tehdit ya da rüşvet müessesesine dönüştürmüş, böylece sahih müteşebbis olma şansını daha baştan yitirmiş olanlarsa bu yazının zaten kapsamı dışındadır.

*

Bireyselleşme sürecinde yaşanması değilse de düşünülmesi kaçınılmazdır, böyle deniyor intihar için. Ve sanırım bu kapıdan gireceğiz. Kendi hayatına sahip olmakla eş anlam içerdiğinden harakiri, başlangıçta sadece Japon soylularına mahsus, halk yığınlarından esirgenen bir hak olarak kaldı. Halkın bu hakkı elde edebilmesi için çok beklemesi gerekti.

M. Blancho, Yazınsal Uzam’ında “ölebilirim ama ölmüyorum” diyor. Hayatımıza sahip olmayı, ona son verebilme hakkına sahip olmakla eş anlamlı tanımlıyor.

Hayatımıza sahip çıkabilmek için onu bir kez olsun gözden çıkarmak mı gerekiyor? Bir kez gözden çıkarınca mı hayatımız bizim hayatımız oluyor?

Hayatı kurtarmak için tutulacak en kestirme yol hiç olmazsa onu bir kez olsun kaybetmekten, bir kez olsun ölmekten mi geçiyor? Bu intiharcılık oyunu mu hayatı gerçek kılan?

Kendini bulmak için bir kez yitirmek mi şart olan?

Bizim olduğuna karar verdiğimiz bir hayatı yaşamak için, bir kez olsun denizin kıyısına inmemiz mi lâzım? Bir kez olsun dalgalara doğru yürümemiz, bir kez olsun eteklerimizi ve pabuçlarımızı ıslattıktan, suyu dizlerimiz hizasına çıkardıktan sonra geri dönmemiz. Ama kendi istediğimiz için geri dönmemiz, başkası istediği için ve başkası için değil.

Geri döndüğümüzde, aynı hayata bile olsa, artık etekleri ıslak o biz, aynı biz değilizdir. Bu kadar yakınına gelinen bir ölümün kıyısından dönüp geriye bakınca Sis-Fos’un taşı şaşırtıcı biçimde kolay ayırt ediliyor diğerlerinden ve ancak o zaman bizim taşımız oluyor, üstelik bizim taşımızın hiç bile olmamış olabileceği ihtimali ortadan kalkarak.

Kaderine asi bireyi yapan giz bu işte:

“Ölebilirim ama ölmüyorum”, hayatım benimdir, ölümüm de..

Kaderine asi bireyi yapan gizi bilmiş olmak, batının intihar blançosunu kabartıyor, lâkin bireyselliğin henüz tezahür etmediği, yaşamın kendisi için ve kendisi olarak değil, göksel olan için ve emaneten taşındığı Hıristiyan Ortaçağı hariç, buna tekrar döneceğim. Çok şey gibi intihar alışkanlığı da pagan Antikite’ye duyulan ilginin, onu örnek edinişin doruğa çıktığı Rönesanstan sonra yükselen bir ivme kazanıyor.

Antikite intihara meraklı, daha mitolojisinden itibaren. Karşılıksız ve sonsuz tapım görmeye alışık onca tanrı ve tanrıça, yarı tanrı ya da doğa üstü yaratık, kahraman ve güzel, bol bol intihar ediyorlar. Aison, Aithra, Aura, Amata… (Bunlar sadece A’dakiler; bakabilirsiniz: Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü).

Kimi önemsediği, kimi küçümsediği için yaşamı kaçıyor ondan.

Kimi taşıyamadığı ya da müşahit olduğu ürpertici gerçeğin en kullanışlı yargısı sayıyor kendini öldürmeyi: Byblis, Paktolos, İokaste, Kekrops kızları, Kral Midas.

Kimi giydiği alev gömleğin acısına dayanamayarak atılıveriyor ateşe: Herakles. Kimi ona giydirdiği büyülü gömleğin utancı ve pişmanlığıyla haram kılıyor kendisine yaşamını: Deianeira.

Kimi aşka koşuyor: Hero, hani şu Kız Kulesi âşıklarının kadın olanı.

Kimi ihanetten kaçıyor: Kartaca’nın güzel kraliçesi Elissa, kocasının hattâ ölüsüyle birlikte yanmayı seçen Euadne.

Yaşamlarına son vermek için tuttukları yol mitolojinin dünyasıyla sınırlı. Kimi boğa kanı içiyor, kimi zehir. Çoğu kendisini suya atıyor da adlarıyla birlikte anılıyor varlıklarını yok ettikleri su. Euenos, Euphrates, Paktolos ırmakları asırlardır sırtlarında böyle öyküler taşıyarak akıyorlar.

Kimi ateşte dindiriyor içinin yangınını, kimi bir bıçağın soğukluğunda.

Lesbos adasının dillere destan şair Sapho’su, Phaon’un aşkıyla yanarken bir kayadan aşağı bırakıveriyor kendisini. Tarihî bir kimlik olduğu halde esatirin buğusuna çekilerek.

Efsanesi kadar gerçeğinde de intiharla iç içe Antikite. Esir düşmemek için bir mabedin serinliğinde zehir içer ünlü hatip ve siyasetçi Demosthenes. Benzer bir biçimde, ünlü komutan Hannibal. Zehir içenlerin en ünlüsü Sokrates’tir kuşkusuz ve intihar onda bir infaz biçimidir. Fikirleri sakıncalı bulunduğu için zehir içmek suretiyle “intihara mahkûm” edilmiştir. Öğrencilerinin kaçma teklifini geri çevirir ve baldıran ağusu dolu kadehi dikiverir kafasına.

İntihara mahkûm edilenlerden birisi de, çılgın ve zalim Roma hükümdarı Neron’un hocası, ünlü Stoacı Seneca’dır. Öğrencisi ve hükümdarı öyle emrettiği için Seneca, bileklerini keser. Râvi olunur ki intiharı esnasında öğretisine uygun bir dinginlik içindedir. Neron da bir isyan esnasında, yakalanacağını anlayarak son verir kendisinden başka herkese ürkütücü gelen yaşamına. Ona, yokluğunu emreden ve kendisi de kendisini yok eden Neron, hocası Seneca’nın ne kadar eseridir acaba? Yine Stoacılardan Zenon, onun da öğrencisi Kleantes dingin müntehirlerdir.

Ölümü, tıpkı Sapho gibi, efsaneleştirilen Empedokles kendisini Etna’nın kraterine fırlatır. Denir ki Etna, sandaletinin tekini geri püskürtmüştür, kim bilir neden?

Antonius ve Sezar’dan sonra zehirli bir yılana verir bedenini aşk ve siyaset yorgunu Kleopatra, bir zamanlar bütün ruhunu devralmış olduğu Antonius da bir müntehirdir.

Görüldüğü gibi intihar çoğu kez bir iz düşümdür.

*

Zamanının bütün bilgilerini ürpertici bir sistematik dahilinde ayrıştıran ve çok tanrılı Antikite’ye şiddetle sırtını dönmüş bulunan Summa’lar, intiharla ilgili alt sınıflar açacak kadar vak’a birikimine sahip değildiler her halde, çünkü Hristiyan Ortaçağ intihara geçit vermiyor. Rönesans’tan günümüze doğru ise intihar batıda, kendisine verimli alanlar seçmek suretiyle tırmanıyor. Ve onlar artık, Hıristiyan oldukları için değil, Hıristiyan olamadıkları için intihar ediyorlar.

Batının intihara verimli alanlarının arasında düşünce ve sanatın, bilhassa edebiyatın bir hayli geniş arazisi var. Ki onlar, bir kısmı gerçekte, bir kısmı düşüncelerinde, bir kısmı eserlerinde, bir kısmı da kazâen intihar edip duruyorlar.

İntihar için tuttukları yol ya da âlet artık mitolojinin dünyasıyla tahdit edilmiş değildir, üstelik tüfek de icad olmuştur. Nerval bir sokak fenerine asıverir kendisini, akıl hastahanesinden kaçarak. Van Gogh bir tabancanın namlusuna sarılır.

Ama en kışkırtıcı çağrı yine de sudan gelir. Her kitabının bitiminde girdiği inanılmaz bunalımlardan bu kez çıkabilmesi için hiçbirisi yetmez Virginia Woolf’a. Ne kocası, Virginia’nın daima gölgesinde kalmış yazar-yayımcı Leonardo Woolf; ne de Venessa, şaibeli sevgili. Kıyısına inerek bırakır kendisini Ouse nehrinin kollarına Virginia, “sularına trajik çağrısına” bu kez uyarak.

Woolf’un Mrs. Dalloway’inin en iyi anladığı ve galiba en iyi de Mrs. Dalloway tarafından anlaşılan Septimus Warren Smith, bu savaş yorgunu, bu boşa harcanmış yaşamın sahibi, intihar ettiği zaman, Mrs. Dalloway kendi hayatının da boşa harcanmış olduğunu fark eder. Hayatı hiçbir şeyle doldurulamamış bir roman kahramanı olan Mrs. Dalloway, o, intiharı düşünmez de, hayatını onca romanla doldurmuş bulunan Virginia Woolf intihar eder.

Varlığını nehrin sularına bırakırken, kendilerini yok eden sulara isimlerini veren yani ki onları var eden mitoloji kahramanlarına ya da Hamlet trajedisinin Ophelia’sına benzediğini düşünmekte midir acaba? Ve hayatının ne kadar trajedi içerdiğini hesaplamış mıdır? Soğuk olması gereken bir mart günüdür ve II. Cihan harbi devam etmektedir.

İntihar nedenlerinin en kuvvetlilerinden biri, belki de ilkidir aşk.

Bireyselliğin en kuvvetle tecelli ettiği bu iki uç gerçeğin, aşk ve ölümün aynı kişide ve aynı anda bir araya gelmesi şaşırtıcı olmamalıdır. Hepsi de Werther’in ardından mı gitmektedirler? Bunun için mi Werther’den sonra Avrupa’da bir intihar modası başlamaktadır? Yoksa insanlar intiharı kitaplardan mı öğrendiklerini zannetmektedirler, aşk gibi, kitaplardan asla öğrenilemeyecek iki şeyden biri olduğu halde?

Birazdan yeri gelince, bizdeki müntehirlerin dökümünü yapmak niyetinde olmayacağım, ama Werther’e o kadar çok benzeyen birisi var ki anmadan geçilmez. Cenab Şehabeddin’in anne bir kardeşi (hayatını bilmiş olmayı Zeynep Kerman’a borçluyuz) Osman Fahri, Şükûfe Nihal’e duyduğu ve kendisini önce cinnete sürükleyen aşkının sonrasında ölümü seçer. Beynine bir kurşun sıkarken henüz otuz yaşındadır.

Can almak, aşkın karakteristiği midir? O kan dökücü müdür? Onun için mi soyut aşkın kalesi kanla ve silahla bu denli iç içedir? “Biricik can almadıysa bu sevda, yazık”, diye yazıklanır müellif (Selman Cahit, “Ayışığına Mektuplar”, Kafdağı, nr.37). Gerçi onun, alınmadığı için içerlediği can, bütün aşklara yazgılı şaire aittir ya, Gürcistan’lı bir şair olan Mayakovski başkasının aşkı yüzünden değil, kendi aşkı yüzünden intihar eder. Kendisini kan dondurucu bir mutsuzluğa sürükleyen ümitsiz aşkının elinde, verebileceği biricik olanı feda eder, yaşamını.

Elde edemediği biricik olanın bıraktığı boşluk, elde edebildiği biricik olan ölümle doldurulmuştur. Ölüm burada sevgiliye müşabih yegânedir. Kimse kimsenin yerine ölemediği ve kimsenin aşkı kimseninkine uymadığı için.

Sibiryalardan Petersburg’a çığ gibi büyüyerek kopa gelen sesin sahibi Çaykovski, Fırtına adlı senfonik şiirini beğenerek dünyasına giren Nadejda Von Meck’e bütün hayatını alt-üst eden platonik bir aşkla bağlanmıştır. Artık katlanamadığı yaşamının sonuna doğru kolera mikrobu taşıdığı bilinen şehir suyundan bol bol içtiği bilinir. Ölümünün intihar olup olmadığı tartışıla dursun, bu ölüme ne kadar ecel ölümü denilebilir ki?

Kırk yıllık karısının giyotinle idamının hemen arkasından gelen zaman içinde, ‘düşman dolu bir dünyada artık yaşayamayacağını’ bir kâğıda yazarak idam yaftası hükmünde göğsüne iğneleyen ve kırk yıllık kılıcının üzerine aşkla yaslanan siyasetçi Jean Roland’ın ölmeden önce yaptığı son iş yazmak olmuş olmalıdır.

Vlademir Mayakovski, otuz yedi yaşında yaşamına son verirken, ‘aşkın küçük sandalının hayat ırmağının akıntısına dayanamayarak parçalandığını’ anlatmak için bir mektup yazmaktadır.

Söylemiştim, aşk gibi ölüm de yazıdan asla öğrenilemeyecek ve öğretilemeyecek iki şeyden birisi olduğu halde, intiharın arefesinde yazı, kullanışlı bir temrin arenasına dönüşmektedir ve ölüme en çok o yakışmaktadır. Bunun için değil mi ki intiharlardan evvel en sık baş vurulan eylemdir iki satır karalamak, yine tıpkı aşk için olduğu gibi:

Ölümümden kimse mes’ul değildir, garip ki ben de mes’ul değilim.

Esasen ölüm mektupları hayata duyulan sonsuz inancın onanmasından başka bir şey değildir. Ve bazen intihar öncesi yazı, mektup hacmini çoktan aşar, romana ulaşır. Jack London, romanı Martin Eden’ın kahramanı gibi intihar eder, bir zamanlar müsveddesi yapılmış bir intihardır bu.

Hasılı intihar bir iz düşümdür.

En çarpıcı olanı Zweig-Kleist iz düşümüdür kuşkusuz. Kleist, Alman edebiyatının bu az anlaşılmış fakat çok okunmuş trajedi şairi, bütün ömrü boyunca bir intihar arkadaşı bulabilmek arzusuyla yaşadı. Ve karşılaştığı her kadına, reddedilmesi zor bir aşkı sunar gibi hep aynı teklifte bulundu: “Birlikte ölelim”. Yaşantısına giren kadınlardan hiçbiri, ölümüne girmeyi göze alamadı onun. Ta ki Henriette’e kadar. Kanserli bir kadın olan Henriette Vogel kabul etti Kleist’ın teklifini ve birlikte öldüler. Şimdi Kleist’in hayatında, ölümden başka her şeyi birlikte yapabildiği birçok kadın var. Ama ölümden başka hiçbir şeyi birlikte yapmadığı tek kadını var onun.

Zweig, Kleist hakkında, Kendileriyle Savaşanlar’ın en başına yerleştirdiği olağanüstü etüdünde, onun bu alışılmadık intiharını patolojik açıdan uzun uzun yorumlar. “Kleist’tan daha fevkalâde ölen olmamıştır”, böyle der, satırlarından neredeyse derin bir hayranlığın izleri okunmaktadır.

“Kleist’tan daha fevkalâde ölen olmamıştır” da, yıllar sonra Stephan Zweig, ülkesinden çok uzakta, Nazi iktidarını müteakip göçtüğü Brezilya’da, 1942’de soğuk bir şubat günü, yıkıntılarına tahammül edemediği hayatına son verirken, yanında ‘ölümüne’ bir arkadaşı vardır. Aynı zamanda ‘hayatına’ arkadaş olan kadındır bu: Charlotte Zweig. Ve Stephan Zweig’ın ölüm arkadaşının aynı zamanda hayat arkadaşı da olmuş olması, onun ölümünü Kleist’ın ölümünden “fevkalâde” kılar.

Üstelik Zweig’ın ölümü Kleist’ın ölümünden daha da trajiktir. Karısıyla birlikte intihar edişi değildir Zweig’ın intiharını trajik kılan. Rivayet olunduğu gibi, gerçeklerini hazmedemediği bir II. Cihan harbi dünyasını ölümüyle protestosu da değildir neden. Onun intiharının asıl trajik yanı, yıllar önce patolojik yoruma tabi tuttuğu bir çifte intiharın kendi satır aralarından dökülen iz düşümünü yıllar sonra yakalayarak intiharıdır. O bir bakıma kendi ölümünün yorumunu yapmıştır, kendisi farkında olmasa da.

Ama ölüm yazıdan öğrenilmez yine de.

Öğrenilmez de bana bu yazıyı onların ölümleri yazdırır.

Ve başkalarının ölümlerine duyduğu meraktır Zweig’ın ölümünü meraka değer kılan.

Yoksa gerçekten hayat mı yazıyı geçerli kılmaktadır?

Zweig’i yıkıntıya sürüklediği söylenen II. Cihan harbine gönüllü muhabir olarak katılan Hemingvay, ömrü boyunca ölümün olağan dışı cazibesiyle, ürpertici büyüsüyle muaşaka halindedir: “Bütün hikâyeler yeterince ileri götürüldüğü takdirde ölümle sona erer ve okuyucuyu bu gerçekten çeviren kimse de iyi hikâye anlatan biri değildir”. Böyle der ve kendi hayatının öyküsünü tıpkı bir zamanlar babasının da yapmış olduğu gibi kendisine çevirdiği bir tüfeğin kurşunuyla noktalar. Hemingway’ın hayatı bir öyküyse eğer, Çehov’un unutulmaz teorik yaklaşımıyla duvarda asılı duran tüfek sonunda patlamıştır.

Gürsel Aytaç, Kendileriyle Savaşanlar çevirisinin Önsöz’ünde, müellif Zweig’ın; Kleist, Nietzche ve Hölderlin’i yani içlerinde birer ‘daymon’ taşıyanları irdelerken, onlarla çağdaş ve milletdaş olduğu halde dengenin ta kendisi olan Goethe’yi asla gözden kaçırmadığı fikrindedir. Öyledir ya, Goethe de Werther’de ve Werther olarak intihar etmemiş midir? Werther’in yaşadığı aşkın müsveddesi Goethe’nin kalbi değil midir? Goethe’nin intiharının temize çekilmesi değil midir, Werther’in, Lotte’nin minik elleriyle kutsanmış silahı beynine dayaması.

Jacques Riguad “hepiniz şairsiniz, bense ölüm yakasındayım”, derken yazıyla ölümün kıyılarını birbirinden ayırıyor. Müthiş. Şair şiirinde ölüyor. Yaşayana kalansa intihar etmek. Öyleyse romanlarda intihar edenler, hem kendileri, hem de yazarlarının yerine, mükerrer müntehir değiller midir onlar? Bunun için ya Kafka ölmek için yazıyor. Bunun için ya yazdıkları okuyanı böylesine öldürüyor.

Fakat biri var ki müsveddesi yapılmış bir intiharı kalbine yerleştirmede eşsiz bir oyuncuydu. Ahmed Midhat’in, kendisi için çevirdiği Kamelyalı Kadın’ın son sahnesinde ve kendisine göre son temsilinde zehir içen bir İstanbul XIX. asırlı, Mari Nıvart. Acaba hangisi olarak ölüyordu? Kendisi mi, Kamelyalı Kadın mı? Ve onun için mi böylesine zor böyle bir yazı içinde bir yere koyulması?

Faulkner Ses ve Öfke’sinin ikinci kısmını tümüyle Quentin’in intihar ettiği güne ayırır. Karamazovlar’da Smerdyakov, Huzur’da Suat, asarlar kendilerini. İklimler’in Odile’i, Therese Raquin’in Therese ve Laurent’i, Ecinniler’in, felsefesini yaparak intihar eden Kirilov’u, daha niceleri.

Pek çok ama pek çok intihara meraklıdır roman kahramanları.

Yine de, akla ilk gelenleri Anna Karenina ile Madam Bovary’dir.

Bizde ise romantik karakterli Tanzimat edebiyatının müntehir onca kahramanı arasında Sergüzeşt’in Dilber’idir akla gelen.

Servet-i Fünuncuların romanı intihara mütemayildir. Gerçi kendileri de hep kaçmak isterler ve ölüm kaçışların en cazibelisi gibi durmaktadır onlara ama düşünürler de pek başaramazlar. Fikret, karısı ve çocuğuna bağlıdır; Mehmet Rauf teşebbüs eder, kurtarılır. Gerçek hayatlarında başaramadıkları eserlerine girer. Mehmet Rauf, Ferdâ-yı Garam’ın hem de çifte intiharla getirir sonunu. Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’i o karanlık gecede, bir bârân-ı dürr-i siyah altında, suların karanlık kucağına sığınmayı düşünür. Ve annesinin, o küçücük kadının, zayıf fakat o denli güçlü sesi onu karanlıktan çekip koparır: “Cemil, karanlıkta ne yapıyorsun?” Cemil karanlıkta kendisine dönüşmüş olmalıdır, canı Yemen’de çok acısa da. Çünkü bir kez etekleri ıslanmıştır.

Ama Bihter’in, intiharda da hepsinden ayrı bir yeri vardır.

Bunca romana rağmen intiharın en çok yakıştığı tür, kuşkusuz, trajedidir. Hiçbirisinden fedakârlık yapılamayan, bir başka okuyuşla cümleyi, hangisi feda edilse diğerinde bir büyük boşluk yaratmaya yargılı iki kıymet arasında, intihar en çıkar yol olarak görünmektedir trajedi kahramanına. Hayatı bizimkine belki en çok benzeyen Antigone, onun annesi ve nişanlısı, kıskançlığın onurlu timsali Othello, Ophelia, İokasta.

Ya ‘kazâen’ intihar edenler, hayatta, hem romanda? Yalnız Gece, Sessiz Gece filminin ‘sözcü’ kahramanı erkek, kıstırılmış hayatını ne yapacağını kestiremeyen kadın kahramana, “bastırılmış intihar arzusunun her yıl kaç kazaya neden olduğunu” bilip bilmediğini sorar. Handan’ın, duygularıyla mantığı arasında ezilen ama yine de mantık yönünü işaretleyen baş kadın kahramanı, iptal olunmuş bir bilincin dizgininden boşalttığı duyguların ivmesiyle neler yaşamış olduğunu, kısacası kendi trajedisini fark ettiği anda, doktorların o denli zor yok ettiği hastalığına açar kapılarını. Korumaz kendini ve kısa zamanda ölür. Kazâen de intihar edilir bilinmektedir çünkü. Bunu bildiği içindir ya şair,

‘hişt! dostlarıma şunu haber ver

denize açıldım

ve gemim parça parça oldu’

diye bir im

denli narindir intihar

(İlhami Çiçek)

demektedir.

Uyku hapı alarak bir otel odasında ölüme yatar Cesare Pavese, ve onun, tükendiği için intihar ettiği yorumunu yapar kimi araştırmacılar. Ne abartı. İntihar etmek için, intihar etmeye gerek mi var? Ya yaşarken daha müntehir bulunmuş bulunan onca ölü can? Onları nereye koyacağız? Hangi sistematiğe dahil edeceğiz?

Yaşamakta iken yüklendiğimiz onca yaşantının kim bilir hangi birisiyle intihar edip duruyoruz her gün? İsa’yı boş mezarında bulamaz ziyaretçi kadın ama “yaşayanları ölüler arasında aramak” olasıdır çoğu zaman.

*

Ölüyorum ve seni ölümümle yenilgiye uğratıyorum.

Ben yok oluyorum ama hikâyem doğrulanıyor.

Onlar, öldüklerini ve dirimleriyle başa çıkamadıklarını, ölümleriyle mi yenilgiye uğrattıklarını var saymaktadırlar?

Hayatı bunca önemsemenin başka adı mı ona son vermek?

En fazla bilinen ve tahammül edilemeyenden en az bilinen ve tahammül edilebilirliği şimdilik ölçülemez olana, dolayısıyla tahammül edilebilirlik ihtimalini en az içerene kaçıştır intihar. İlk anda tersi gibi görünse de, ilk sırada yaşamın fevkalâde önemsenmesi anlamını içermektedir. M. Blancho bunun için “ölen yaşayabilirdi demek”, der. Zor olanı başaran. Ve ilâve eder, “kendini öldürmenin zayıflığı, onu gerçekleştirenin hâlâ çok güçlü olmasındadır”. Bu yüzdendir ki yaşanan dünyanın tek başına okunmasına bir başka deyişle madalyonun tek yüzünün birinci dereceden önemsenmesine karşı çıkan büyük dinler, ilk sırada İslâmiyet ve Hıristiyanlık, intiharı şiddetle yasaklamaktadırlar. Çünkü o büyük dinler, dar kapıyı işaret etmektedirler, arkasında güneş batmayanı.

Dante, Divina Commedia’nın, “İnferno” (Cehennem) bölümünde günahkârları tasvir ederken, kendisini öldürmüş olanları ağaçlar içine sıkışmış, ter döke duran tutsaklar olarak gösterir. Onlar asıl acıyı ise Tanrı’yı kaybettikleri için çekmektedirler. Kimliğindeki bütün Rönesans muştusuna rağmen, tipik bir Katoliktir Dante hâlâ ve müntehirler hakkında verdiği hüküm ilâhi kaynaklıdır.

Bunun için değil mi ki hayatımıza sadece kendi adımıza ve sadece kendimiz için sahip olduğumuz gibi bir vehmin esiri olmadığımız o kutlu zamanlarda, bizim de intihar gibi bir alışkanlığımız yoktu. İntiharın çözebileceği var sayılan problemleri çözmek için yeterli olan program çoktan elimize verilmişti zira.

Bizi ve hayatımızı daima ve kesinlikle seyreden büyük göz namına yaşadığımız ve hissettiğimiz o günlerin sona erdiği yerde, kendi hayatımızı kendi gözümüzün seyri için yaşadığımızı düşünmeye başladığımız yerde, göksel olanın yerine arzî ve şahsî olanı kondurarak bir bütün mutlağının parçası olmaktan çıkıp da, vücudundan kopan bir el ya da ayak gibi bağımsız ve anlamsız yaşamaya başladığımızı idrak ve vehmettiğimiz yerde, Beşir Fuad intihar etti.

Beşir Fuad masum. Hayatın salt kendisi için ve kendisi ile olduğu, hayat sözcüğünün içinin ancak ve ancak ‘ben’ ile dolduğu, anlamının gökte değil de yerde aranması gerektiği hususunda fikri yeterince iğfal edilmiş bireylerdik artık. Onun için Beşir Fuad’ın usturası ya da tipik XIX. asır münevveri, Viyana elçisi Sadullah Rami paşanın hava gazı musluklarına aykırı durmaz da intihar, zamanlar XIX. asrı da gösterse, Müslümanların halifesi Sultan Aziz’in bileklerine yakışmaz.

Tarihin önünde gerçeklik ihtimali daralır da Sultan Aziz intiharının, oğlu, veliahd-i saltanat Yusuf İzzeddin Efendi, Av Köşkünde ve garip (değil) ki bileklerini kesmek suretiyle noktalar yaşamını. Evinin kapıları yüzüne kapanmış müflis bir hanedanın kimi üyelerine Avrupa’da açılacak siyah ve yegâne kapının erken bir yoklayıcısı mıdır, profesyonel bir suikaste kurban mı gitmiştir, pek bilinmez.

Beşir Fuad intihar etti. Hem de öyle bir intihar etti ki hepimizi arkasına taktı. O gün bu gündür intihar edip duruyoruz, dökümünü yapmayacağım, saydıkça artmasından korkarım. Üstelik öyle bir intihar edip duruyoruz ki bunun için kana ve silâha gerek de yok çoğu zaman. Yaşarken intihar ediyoruz, ölürken intihar ediyoruz. Geri dönme şansımız yok.

Bir tek o altın nokta. Çarkın bir kez de tersine mi dönmesi gerek? Mukaddes olana sahip çıkabilmemiz için tekrardan bir bütünün uzuvlarından birisi olduğumuzu idrak edeceğimiz yere mi gelinmeli? Bu yüzden mi bireyselleşmenin değil de, bireyselleşmemenin mücadelesi verilmeli? Yoksa mukaddes olana sahip çıkmak onu kaybetmekle eş anlamlı tanımlanıp duracak. Ya birey olmaktan vaz geçeceğiz ya da intihar edip duracağız. Görünmese de, cenaze namazımız kılınsa da.

perdenin nihai indirilişini kimse önleyemez

yapayalnızım. her tarafta iki yüzlülük

hayatı sonuna kadar yaşamak

hiç de çocukça bir görev değil.

Kuşkusuz, hayatı sonuna kadar yaşamanın hiç de çocukça bir görev olmadığını idrak ettiklerinden, bu dizeleri şaheserinin sonuna ekleyen Boris Pasternak da, onun roman kahramanı, babası bir zamanlar intihar etmiş bulunan Dr. Jivago da; onca acılı hayatlarını yazgılı oldukları noktaya kadar yaşayarak küller arasından birer Kaknus çıkartmaktadırlar.

*

Süreyya teyzeye gelince. Süreyya teyze hep Bülent’in istediği hayatı, dahası Bülent olarak ve Bülent’in hayatını yaşadı. Çünkü suyun kıyısında etekleri ıslanıp da geri dönerken kendisi olarak değil Bülent öyle istediği için geri dönüyordu. Hayatını, nâmına yaşayacağı büyük gözü ise çoktan kaybettiğinden zaten suyun kıyısındaydı.

Bu yüzden hep yitirilmiş ve hep devredilmiş bir hayatta göz yaşları mordu Süreyya teyzenin. Hâlâ.

Gerekçesiz Aşk: Piraye

…Piraye: GEREKÇESİZ AŞK – Nazan BEKİROĞLU…

Nâzım. Türk edebiyatının bu şaibeli ama çekici çocuğu. Kalpleri kategorize etmek mümkün olsaydı, “kalbi her güzel şeyden yara almaksızın kurtulamayanlar” sınıfına yazılabilecek olan bu romantik şair.

Bir roman kadar şaşırtıcı ve ancak hayat kadar acı olan hayatı üzerinde oynayan bütün kalemler “mavi gözlü dev”in çok tekerlekli bir savaş arabası gibi aşka çokça açık yanından bahsetmeden geçemezler. Aksi takdirde eksik kalır hikâyenin büyük parçası.

Nüzhet, Piraye, Münevver, Vera?

Sadece evlilikleri için söylemek gerekirse bile; “Nâzım’ın kadınları” diyebileceğimiz bu dört kadın, bir tek ilki, Nüzhet Hanım müstesna, onun nikâhına bir başka nikâhın bağını bozarak girerler.

Kaynaklar, Nâzım’ın dayanılmaz cazibesi önünde devreye giren aşkın hükmüyle hükmünü yitiren nikâh bağlarını tahlil etmek ile, bu evliliklerin zaten bozulası derecede kötü gittiğinden bahsetme zorunluluğu arasında salına dursun; gâhi aşkı gâhi hayatı işaret etmeye, gâhi birini gâhi o birini haklı çıkarmaya çalışadursun. Vâlâ Nurettin’e bakılırsa Nâzım ömrünce çok aşklıdır ama anınca çok aşklı değildir. Yani ki eş zamanda kalbi tek kadın için çarpar, kalbine kadınlar teker teker gelir teker teker giderler onun. Aynı anda iki aşkı, iki sevgilisi, iki kadını olmayışıdır belki de onu bunca aşka sahipliğinde “mazur” kılan, eğer geçekten mazursa.

Aşkın kaçınılmazı: Çile.

İlk ve son, Nüzhet ve Vera, ilk ve son ayrıcalığıyla dururken Nâzım’ın hikâyesinde, çile, en fazla da çileye sebebiyet veren Münevverin ve kelimenin tam anlamıyla ihanete uğrayarak güzelleşen Piraye’nin payına düşmektedir.

İkinci karısıdır Piraye, Nâzım’ın. Bu “kızıl saçlı bacı” tam on iki yıl bekler çok kısa bir süre birlikte olabildiği ve mutlu günlerinin hemen arkasından mahpus damlarına düşen kocasının yolunu. Zaman zaman gerçekleşen görüşmeler müstesna, ki bunların birinde hapishane kapısında oturup üçü, Nâzım, Piraye, Kemal Tahir; Gazzali’den rubailer okurlar, sadece mektuplara yani söze yüklenmiş bir aşk olur onlarınki. Böylesi bir rabıtada ise, baskın lisanıhâl olan aşkın bütün eylemleri kelâm biçiminde tezahür etmek mecburiyetindedir ve bu çok tüketici çok tehlikeli bir mecburiyettir.

Yine de bir kadının alabileceği “en güzel” mektupları alır Piraye, Nâzım’dan on iki yıl boyunca: Bunlar senin gözlerindir. Gökyüzü ellerin gibidir. Bunlar senin için oyduğum ahşap çekmecelerdir. Sevgilim, ah sevgilim! Lâkin merhamet yanı ihlâl edilmiş her bencil aşk gibi (gerçek aşk gibi?) teselli çizgisi bazen çekilmemiş mektuplardır bunlar: “Ve benim aşkımda merhamet yok ki teselli olsun”, 22/2/934. Ve ki bir şair “dünyanın en güzel yüzünü bembeyaz bir yatağın üzerinde” ağlatıp durmaktadır. Vaatler vaatler sonra… “Seni öyle mes’ut edeceğim ki kötü günlerin hatırasını bile bahtiyarlıkla anacaksın! (tarihsiz).

Böyle vaatler her zaman tehlikeli değil midir?

Niye ki bunca vaat, diye sorarken dışarıdan bakan yazıcı, öyle görünüyor ki şair kalbinin işleyişini anlamasak da anlayışla karşılayabileceğimiz Nâzım’ın aşkı törpülenip durmuştur. Çünkü zamana karşı dayanıklılığı daima şüphe götüren aşkın, en büyük düşmanı zamansa bir büyük düşmanı da yaşanmamışlık. En önemlisi de zaman geçedururken, hapishanede Piraye için çırpınışlarını, kimi Piraye’den para isteyişlerini, kimi -dokuma tezgâhı, oyma sanatı, çeviri, telif-, Piraye’ye para gönderişlerini içimiz sızlayarak izlediğimiz Nâzım’ın aşkı da her aşk gibi nihayetinde kendi çemberini kıramayan, kendi çapı kadar bir aşktır. Nâzım yazdıklarında samimîdir elbet. Az boz bir aşk değildir onunki. Çünkü âşıktır, üstelik şairdir. Ama doğrudur şairlerin kötü âşıklar olduğu. Çünkü şiir, şuur hâlidir. Şuur akıllılık demektir. Aşksa hepi topu bir cinnettir.

Nâzım’ın sebebi de bahanesi de vardır aslında: Aralarındaki dolayımın tek adı gibi görünse de aşk, yaşanma boyutu elden alınmış bir hapishane aşkının yaşanabileceği tek alan olan yazı boyutunda, ki kelâmdan başka bir şey olmayan yazı akla doğru çekedurur insanı, Piraye eksik kalmaktadır ona göre. Zaman zaman “Böyle bir mektup için üç sene yatılır vallahi” dedirtecek mektuplar alsa da Piraye’den, eksikliğin, yetmezliğin, azlığın adı koyulmuştur bir kere: “Zarfın içinden hapishane duvarı gibi bembeyaz kâğıtlar çıkmasa!” 23 Haziran 933.

* * *

Aşk ile sair bir kıymet arasında yapılabilecek mukayesede alternatif olarak önerilen tarafın kazanma şansının hemen hiç olduğunu baştan kabul etsek bile. Piraye’nin kömürsüz geçen kışlarını, tek başına büyütmeye çalıştığı çocuğunu, Nâzım’a destek olma çabasını aşktan da öte bir sorumluluk gibi yüklenişini ama bunu aşkla yapışını, hayatın türlü suret sert yüzleri arasına yalınkılıç dalışını ve hepsinden önemlisi Nâzım’ın sezdiği gibi “koskoca dünyadaki yapayalnızlığını” hesaba katmaya kalkışmak bile abes. Tam on iki yıl, hiçbir şey yapmamış olsa dahi tam on iki yıl, bir erkeği sadakatle beklemiş olmak bile bir kadını aşkın en büyük hak sahibi kılarken. Belli ki aşk Piraye’nin hakkıydı.

Ama aşkın bir hak ediş olmadığı da aşikârdı.

Piraye’de aradığı tutkuyu bulamadığını, üç ismi olan onu (Hatice Zekiye Pirayende) iki ismiyle kuşattığını ama üçüncü ismiyle kuşatamadığını fark eden Nâzım’ın bir fırtına gibi Münevver girer hayatına. Görünen o ki Piraye hayatın sertlikleri karşısında kaçınılmaz biçimde albenisiz kalan ve özgür tutsaklığında giderek ışığı sönen bir yıldızken, Münevver örselenmemiş bir kadın güzelliğidir. Ve Nâzım’la bir taşra cezaevininin müdüriyet odasında karşılaşmıştır. Kuzendirler, ilk karşılaşmaları değildir elbet, üstelik mazinin sayfaları arasında Münevver’in Nâzım tarafından mukabele görmemiş bir aşkı da kayıtlara geçmiştir ama Nâzım onu şimdi ilk kez “görmüştür”. Mazotlanmış tahta döşemenin -üzerinde duyulan yüksek ve ince ökçelerin tıkırtısından sonra bir Fransız parfümü çarpar Nâzım’ın yüzüne. Sersemletici. Bütün özlemlere ve bütün mahrum kalmışlıklara hitap edici. Ve erkek kalbi isteyicidir. İstekten! Bir mektup. İmzalanması için Piraye adına hazırlanmış bir boşanma dilekçesi. Bu kadar sade.

Ama kalplerin on iki yıllık tarihçesi bu kadar sade değildir.

* * *

Kadın kalbinin bilgi ötesi sezgisiyle Piraye, bu gidişin ayak seslerini önceden duymuş muydu? Muhtemel. Kuşku yok ki o, ölümcül darbeyle yaralanmıştı. Gururundan vurulmuş olmalıydı, kadınlığından, inancından. Abes yanıyla hayatın birdenbire yüz yüze gelmiş olmalıydı. Ama en çok da “aşktan” yara almış olmalıydı, aşk yanından. Ki hayatını aşkın üzerine kurmuş olmalıydı Piraye. Başka türlü bunca zorluğa nasıl göğüs gerilirdi ki?

Erkek kalbi, bir garip! Kemal Tahir’e hapishanede iken yazdığı âteş mektupların birinden öyle anlaşılıyor ki Nâzım; Münevver Hanıma hapishane ortamının cilvesiyle aniden tutuluverişinden rücu etmiş, yine Piraye’ye dönmek istemektedir. Aşkın yakıcı ilk etkisi yok olunca, ya da aşkın da yolları var ki tıkanınca, ak ile kara, akıl ile duygu, tutku ile minnet çatışmaya başlamış olmalıdır Nâzım’da. Kemal Tahir’e, sözü edilen mektupta, Piraye’yi yeniden fethetmeye çalışacağından, onun aşkını yeni bir aşkı kazanır gibi kazanacağına neredeyse emin olduğundan bahsetmektedir. Üstelik garip bir özgüven de taşımaktadır. Hatta zevkli bir deneyim olacaktır bu.

Yanılmaktadır:

Durmadan kuruyup durmadan yeşeren bahçeden geçmez iki kere aynı rüzgâr…

Geçmez.

Dökülen toplanmaz, adı aşksa, biten bir daha kendisi olarak başlamaz.

Ve olmaz! Piraye affetmez. Dönmez ona bir daha. Kısa zamanda boşanırlar.

Geçmişler olsun! Her şey bitmiştir. En fazla da aşkın karşılıklı yağıp duran büyülü müziği.

Belli ki onca şairliğine rağmen Nâzım, şiirden şaşırtıcı olan hayata ve hayattan da şaşırtıcı olan kadın kalbinin bazen ne kadar karmaşık çalışabileceğine yabancı kalmaktadır. Duygusu imbikten geçirilmiş bir kadın kalbinin; uğrunda ne kadar çok şey feda edilmiş ne kadar çok bedel ödenmiş bile olsa, aşkın, safiyetinden masumiyetinden bir kez şüphe duyulmaya başlanınca; yaşanabileceği akla bile getirilmeyenler yaşanıp da aşkın olmazlarına dair tahayyülün sınırları kırıldığında; her şeyi ama her şeyi, en fazla da kendisini feda edebileceğini bilmemektedir.

En fazla kendisini, çünkü Piraye ömrünün sonuna kadar Nâzım’ı sevmekten vazgeçmiş değildir. Ancak bekleme yanı inkâr edilmiş, görülme ve bilinme hakkından gönüllü vazgeçilmiş bir aşktır artık bu. Beklemeyen ve kendisini göstermeyi istemeden sadece sevmekle yetinen. Acı elbet. Ama bu kalbin sahibi aşkın en yetkin tanımıyla dikilmektedir karşımıza: Gerekçesiz aşk. Hapse giden yol, karmaşık ve çapraşık bir yığın gerekçeli karar içerir. Ancak en karmaşık olanı kuşkusuz gerçek aşkın gerekçesidir. Çünkü o gerekçesizdir.

Aşkın küllî lisanının susup da, bir telin kopup da, ahengin ebediyen kesildiği yerde sorulası en acı soru şudur artık: Aşk bir hak ediş mi? Ve evet Piraye için Nâzım artık sadece bir hak ediştir. Bu yüzden ki “gerekçesizliğiyle âşık” kadın, bütün cazibesini yitirdiğini ve Nâzım’ı çektiği çilenin karşılığı olarak sadece müstahak olduğunu fark ettiğinde, kendisine dönmek isteyen erkeğini reddeder. Bunun gururla ilgisi yoktur.

Ömrünün sonuna kadar hayatına hiçbir erkeği sokmadığı gibi özel odasını da hiçbir meraklı nazarın yağmasına sunmaz Piraye. Hatıralarla yaşamanın mümkün olduğu ondan öğrenilebilir. Oysa Piraye, Nâzım’dan ayrıldığında talipleri vardır. Azımsanır kısmetler değildir bunlar. Sadık, az üzücü, teselli verici. Teminatı muhakkak olan bir hayatı getirip Piraye’nin ayakları dibine sermeleri zor değildir. Temiz dürüst insanlardır. Onlar da Piraye’ye müstahak gibi görünmektedirler. Kabul etmez hiçbirini Piraye. Neden, diye sorulduğunda: “Nâzım’dan sonra kimi sevebilirim ki?” der.

Gerekçesi yok ki aşkı, tertemiz yaratılmışlıklarıyla sadece hak edebilen doğuştan şanssızlar hep kaybederken, “dünyanın en güzel yüzünü bembeyaz bir yatağın üzerinde ağlatanlar tutkuyla sevilenler olarak kalacaklar.

Gemilerin Geçtiği Umman

…GEMİLERİN GEÇTİĞİ UMMAN Kar kokulu sınıflarda poetika dersleri …

Sizi Erzurum’da tanıdım. Sınıflarımız rüzgâr kokardı, yaşayanlar şahidimdir. Önce Yeni Türk Edebiyatı derslerinin zarif hocası olarak girdiniz sınıflarımıza. Ama sizin arkanızda “üzeri tebeşir artıklı koyu yeşil bir tahta” olmazdı, kürsünün ön tarafına geçerdiniz. Aramızdan mesafeleri mi kaldırmak isterdiniz? Bizimse arkamızda değil yan tarafımızda, denize değil dağlara açılan pencereler uzanırdı.

O zaman neler anlatırdınız? Bunlar, içimde daha sonrakilerle birleşti, bir bakıma netliğini yitirdi. Ama yine de ‘o yıllar’ denince aklıma ilk gelen ‘siz’, kimi yeni kimi eski kitaplardan bize poetikalar değerlendirirdiniz. Ve bir mısra sizinle en çok bütünleştirdiğim nedense: Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum. Sizden bize kadar uzanırdı. Öyle ya, aramızda ne kadar çok mesafe vardı.

Sizi uzun zaman bu mısraya sinmiş sesiniz olarak hatırladım. Sonra derslerimize gelmediniz. Başka hocalar tanıdık. Ben onları da çok sevdim ama sizi daha fazla bilemedim.

Garip (değil) ki sizi asıl tanımam, tanımak burada karşılıklı bir açılım, hiç olmazsa açılımın bir ucunun tarafınızdan kabul görmesi anlamına bürünüyor, doktora yıllarında gerçekleşti. ‘Seçtiği’ bölüme kadar eğitimi, galiba pek çok benzeri gibi tesadüflerle yönlendirilmiş bir çocuk olarak ben, ilk yılları sudan sebeplerle harcanmış bir doktoranın zamansızlık telâşeleri arasında, bir başka sevgili, Bilge Seyidoğlu Hocam, öyle elimden tutmuş kapınıza düştüğüm gün son şansım olduğunuzu fark ediyordum. Ve yine ben, bu kapının; romanların geometrik yapı şemalarından, kahramanlarla karşılaşabilme ihtimalinin hiç de muhal farz sayılmayacağı gemiler geçmeyen bir umman tasavvuruna; Halide Edib’e biçilen ansiklopedik teferruat kuruluğundan, Nigâr hanım günlüğünde pusu kurmuş hudutsuz santimantalizm manzaralarına kadar açılacağını bildiğimi, o zaman bilmiyordum. Ama şimdi, buradan bakınca, en baştan bildiğimi de biliyormuşum gibi geliyor. Öyle ya, çok erken yitirilmiş bir babanın kitaplığında da Reşad Ekrem’in İstanbul Ansiklopedisi ve Osmanlı Tarihi vardı, sizin de. Benimse bilinç altımı çözmek için ne Dr. Breuer gerekli, ne Dr. Freud. Çünkü kendisini öylesine kolay ele veriyor. Anlatmıştınız bana;

“Reşad Ekrem benim de çocukluğumda sarıldığım insanlardandı. Her halde babanla aynı kitap ve dergileri okumuşuz. Evvelce konuştuğumuz Yavrutürkler’de bugün bile zevkle okuyabileceğim çocuk romanları vardı, bir kısmı tarihî, çoğu tarihî, fakat çok küçük bir tarihî gerçekten hareket ederek bu kadar güzel bir macera romanı yazılabilir, hatırladıklarım, Son Yeniçeri, Gizli Yol, Balabancık. Yazarı Ahmed Bülend Koçu idi. Derken lisede Reşad Ekrem bey tarih hocamız oldu. Bize boş derslerimizde gelirdi. Ne zengin bir hatıra ve masal dünyası idi. Ahmed Bülend’in Reşad Ekrem olduğunu öğrendim. Bir daha sevdim. Bir de yine o yıllarda İstanbul Ansiklopedisi çıkarmağa başlamıştı. Hiç unutmuyorum, biraz lüks bir baskı, galiba iki formalık bir fasikülü 130 kuruştu. Ne büyük para, nasıl alınabilir? Bir gün lisenin anons panosunda Reşad Ekrem’in imzasını taşıyan bir ilân gördüm. Lise birinci sınıftayım. Ansiklopedi fasiküllerinin o güne kadar çıkmış olanlarının hepsini 50’şer kuruştan öğrencilere vereceğini yazıyor, durur muyum. Hemen o gün, nereden tedarik ettiğimi hatırlayamıyorum, para bulup soluğu Bâbıâli’de İstanbul Ansiklopedisi’nin bürosunda aldım. Bana bizzat kendisi, en temiz nüshaları seçerek verdi. Yine hiç unutmuyorum. ‘Al bakalım, bu gece sana uyku yok’ dedi. Hakikaten o gece bana uyku yoktu. Teker teker sayfaları keserek, o güzel gravürleri seyredip, seçtiğim yazıları okuyarak sabahı ettim. Bir şey daha yaptım, birkaç gün sonra panodaki o Reşad Ekrem imzalı ilânı yerinden alıp sakladım. Hâlâ da saklarım”.

Fark ettiğiniz gibi Hocam, bu yazı mektuplarınızla ‘sarmal’ olarak kaleme alınacak.

Mektuplar dedim de, her yeni yılın ilk mektubunu size yazardım. Bundan çocukça anlamlar çıkartırdım, bu yıl en çok size yazacağım, diye. Çünkü ödülü vardı, hiçbir mektup cevapsız kalmazdı. Başındaki ‘galiba’ kaydı, içimde ince bir yeri sızlatsa da, “1985 ile 1993 arasında en çok ve sürekli” yazıştığınız benmişim. 1993’den sonrasının hesabı henüz yapılmadı, bu ünvanı kimseye kaptırmak istemem, çünkü olamadığım var: Asistanınız olmak isterdim. Hem de görev sınırları gündelik kanunlarla çizilmiş cinsten değil, tam da o, hocasının çantasını taşıyan, masasının tozunu alan, aldığı nefesi defterine kaydeden cinsten (hoş siz bütün bunlara müsaade eder miydiniz). Olmadı, kısmet başka bahara, gemiler geçmeyen o ummana. Ben ümidimi kesmiş değilim.

Şimdilik bana hiç de daha az kıymetli olmayan başka bir şey kaldı: Çoğu “Aziz Nazan” diye başlayan, “eveet, bu mektubun da sonuna geldik” ikazından sonra “gözlerinden öperim” ile imzalanan; “hocalık tecrübelerinin aktarımı”ndan “analık babalık tecrübelerinin”, nihayet “hayat tecrübelerinin” aktarımına dönüşüveren mektuplarınız. Telefonların dökümüyse kolay yapılamıyor.

Şimdi ben, mektuplarınız masamın üzerine dağılmış, bu yazıyı soğuk Trabzon akşamlarında yazarken. Biraz öncelerde telefonlarda sizinle konuşup, Nietzsche’yi ve Descartes’ı size sorup, nasılsa, bu yazıyı yazmakta olduğumu az kalsın ağzımdan kaçıracakken. Atatürk Üniversitesinin kim bilir hangi mevsiminde ceketinizin eteğinden başka tutunacak hiçbir yeri kalmamış bir ‘küçük kızı’ düşünmekteyim. Ne kadar çok bildiğimi elbet değil, ne kadarsa, bildiğimi ne çok size borçlu olduğumu artık ölçemem. Yazdıklarınıza bakıyorum da, ne kadar ince ayrıntılarla duygu ve düşüncelerinizi, kendi kadehimin hacmince yüklenmişim. Ne kadar çok yağmalamışım kelimelerinizi, cümlelerinizi. Ama siz gerçek hükümdarsınız ve Cemil Meriç haklı, gerçek hükümdarlar yağmalandıkça büyürler. O yüzden yağmalanmaya bunca kolay müsaade etmektesiniz.

“Kitaplarım gibi bildiklerim de herkese açıktır” diyordunuz. Doğru, neye ilgi duysam, neye heves etsem, önümde geniş bir kapı açardınız. Ne ayrıntılarla yüklüydü bize konuştuklarınız. Hiçbir şey sizde makesini bulmadan geri dönmezdi. Ama bilgi ve birikim, uğrunda emek sarfedilen, size bir saltanat tacı görüntüsünde değil inanılmaz bir sadelikle yakışırdı. Ve ben gayeyi kaybederek, hayranlık ve şaşkınlıkla bu defa, size yönelirdim.

Böyle olunca Hocam, ben sizin hem en vefalı, hem de en vefasız öğrencinizim biliyor musunuz? Çünkü çok zaman sizi aşıp da sizin işaret ettiklerinize geçemedim, “Velleylî’de kaldım” hasılı.

İşaret ettiklerinizin arkasında insan ve tarih bilinci vardı:

“Bir Osmanlı öğrencisinin okul karnesini gördün mü hiç? Ya bir doktorun reçetesini? Eski harflerle miydi, yoksa Fransızca mı? ya bir kibrit kutusu nasıldı? Acaba bakkalların kese kâğıdı nasıldı? Hep bu bildiğimiz teknikle mi yapılmıştı? Mendillerimiz, çoraplarımız daha mı küçüktü, daha mı büyük? Eb’adı? Görüyorsun saklanacak şey çok”. (…) Namık Kemal’in Avrupa’ya giderken bindiği vapurun bileti elimizde olsa az şey midir?”

Namık Kemal’in Avrupa’ya giderken bindiği vapurun biletine ulaşmak için hayallerimden başka ülkelerim yoktu ama ‘sararmış fotoğraflar’ toplamaya kalkışırdım söz gelimi. Sözünü ettiğimde, bana anlattıklarınız sararmış fotoğraflardan çok daha dikkate değer kılınırdı içimde.

“Benim böyle çocukluk resimlerim vardır. Daha da güzeli annemin, hattâ anneannemin fotoğrafları. Hafif bir peçe, bir tarafından ihmal edilmiş gibi sarkmış bir etek hattâ gözde beyaz, mini mini bir fiyaka gözlüğü. Sıkma baş, bir tarafta yine ihmalle çıkmış numarası bir parça perçem. Duruşlar, oturuşlar, sun’i sandalye, koltuk stilleri. Elin biri yüksekçe bir sehpaya dayanır. Daha neler de neler. Mesut insanlar fotoğrafhanesi. Fotoğraflardaki bütün insanlar mesuttur”.

Eski kartpostallara heves ederdim, “her biri biraz entelektüel, biraz sanatkâr ruhlu” Fransızlar’ın kurduğu “meşherlerden” kim bilir hangisinden alınıvermiş bir yığınını hem de arkalarındaki yazılarla ortaya dökerdiniz:

“(…) Meselâ 1900’lerde bir Fransız’ın İstanbul’dan annesine, karısına gönderdiği, bir kısmı hasretini, bir kısmı Türkiye intibalarını anlatan satırları. Sana bir yığın hikâye faslı”.

Bir yığın hikâye faslını işaret bana lûtfedilirdi de Hocam, sizin içinizde daha mı az hikâye vardı?

“‘Sevgili anneciğim, sana İstanbul’dan yazıyorum. Müslüman kadınlar burada siyah örtülerine bürünmüş olarak kıra çıkarlar ve kendi başlarına dinlenir, denizi seyrederler. Yarın posta vapuru ile Karadeniz’e gidiyorum. Kardeşime, yeğenime selâm’.

(…) Kimdir bu yazıların sahibi? Çocukları torunları olsa, onları bulsam da göstersem: İşte senin deden, senin baban, büyük amcan 1913’de İstanbul’dan ninene bu kartı göndermiş. Bundan haberin var mıydı?”.

“Ne kadar çok hatıra ve insan”

Neler söylerdiniz, neler yazardınız? Galiba öncelik ‘insan’daydı. Kimi tanıdığım, çoğu adını bile duymadığım; yerli yabancı, kadın erkek, eski yeni bir dolu sanatkâr, bilim adamı, düşünür, ehl-i dil. Veya halktan, sıradan, ama sizin içinizde (sizden dinledikten sonra bizim de içimizde) bir kıymeti haiz bir dolu hayal. Mehmet Kaplan’dan, “her şeyi bir müze nesnesine dönüştüren Süheyl [Ünver] bey”e; Kaya Bilgegil’den, “gerçek bir Kamelyalı Kadın olan George Sand”a; Tanpınar’dan, “Türkoloji bölümünün hademeliğini yapan “zarif, efendi Çeşminur hanım”a kadar. Nurettin Topçu’dan, “trajedisi, hattâ, bir san’atkâr’a ihtiyaç duyulmayacak kadar hayat tarafından hazırlanmış III. Selim”e; Abdülaziz Efendi’den, cüzdanınızın bir köşesinde silik fotoğrafı hâlâ mahfuz Celâl Hoca’ya; İbnülemin’den, Nihad Çetin’e; Çetikçi Süleyman’dan, Rabia Hatun’a; kimi ciddi ve ağır başlı, kimi uçarı ve çapkın son dönem sultan hanımlarından, “bir müddet cariye olarak bulunduktan sonra sarayların dağılması üzerine açıkta kalıp bir çeşit nostaljiye kapılan” mahalleli saraylılara; Refik Ahmed’den, Ahmed Refik’e, Osman Cemal’e, Servet Muhtar’a, Haşim Nezihi’ye… Size hep “geç kalmış bir Müslüman ermişi gibi gelen Epiktetos”tan, “hem batıyı hem doğuyu uyandıran bir adam Eflatun”a kadar. Bize anlatacağınız “ne kadar çok hatıra ve insan” vardı. Bunlardan bizzat tanıdıklarınız sizde azalarak değil çoğalarak yaşardı ve “bir takım isimleri” kaybetmiş olmanın hüznünden belki daha ziyade, onları paylaşabileceklerinizi de kaybetmiş olmanın hüznü, size öylesine yaraşırdı:

“Eskiden benimle ortak çevreleri olan insanlar vardı. Bir takım isimleri zikrettiğim zamanlar, onlardan bir yankı gelirdi. Bir sokağın, bir çeşmenin, bir mezar taşının, bir esnafın beraberce hatıralarını taşıdığımız insanlar. O arkadaşlarım veya büyüklerim gittiler. Ali Karamanlıoğlu, Muammer Özergin, Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan. (…) Şimdi bunların hepsini kaybettim. Küllük kıraathanesinde çaycı Nimet’i, Sahhaflar’da kitapçı Nizamettin’in şakalarını, yine Sahhaf Raif Bey amcayı, Şakir Hoca’yı, Boğaz’da 65 numaranın Tahsin Kaptan’ını, Balat’ta Lâz Bakkal’ı, Beyoğlu’nda Şişman Bakkal’ı, Yavrunun çayhanesini, Mersin Efendi’yi, Fatih’te Bulgar muhallebiciyi artık kim hatırlar ve ben bunları kimlerle konuşabilirim?”

Ben hep dinlerdim Hocam. Hele içlerinde biri vardı ki, hat hocanız, onu bir başka türlü dinlerdim:

“O koca ruh, o bağ budamak zoruyla (geçim için) nasır tutmuş ellerle çizdiği hatlar, o ne harikulâde, bana şimdi Quasimodo’yu her bakımdan düşündüren eciş-bücüş vücudunun gerisindeki o san’atkâr ruh, bu teneke medeniyetinin zalim bir şoförünün sürdüğü tekerlekleri altında uçtu gitti. Elli kilo gelmeyen gövdesinden ne kalmıştır? Ama o hattı tutan kalemi çeken parmakları ne oldu? Asıl onu merak ediyorum ve o zaman ruhun varlığına ve ebediyetine daha çok inanıyorum. Gemiler geçmeyen bir ummanda her halde o güzel kalemiyle yine yazıyordur”.

Sonra, bitip tükenmek bilmeyen kitap, yazar, film, müzik, şiir, mısra, güfte, beste sohbetleri. Sohbet diyorsam da, ben size muhatap konumunda değildim elbet. Yine de siz çokça dinlerdiniz, çünkü size mahsus bir metotdu bu, dinlerken öğretirdiniz. Kitaplar ve yazarlar arasında Dostoyevski’nin ve onun hayata doğru uzanan açılımlarla merhamet ve sevgiyi telkininin içinizde özel bir yeri vardı. “Gelmiş geçmiş asırların en iyi romancısı Dosto.”, “aman Yarabbi” nidasıyla başlayan ve söz gelimi Beyaz Geceler için sarfedilmiş kimi cümlelerinizden anlardım ki sizi açıkça büyülerdi: “Aman Yarabbi! O kadar basit bir konu insanı nasıl böyle büyüleyebiliyor?” Sonra Karamozoflar’da kim bilir kaç dostunuzla paylaştığınız ve Forster’da da aynı dikkati sezmekle heyecanlandığınız sahne: Mitya’nın, tahta bir sandık üzerinde uyuya kalıp da, başının altına kim tarafından konulduğu bilinmeyen bir yastık, “bir rüya gördüm beyler” diyerek yepyeni bir hayata uyanması. “Moskova’dan Petersburg’dan kopup, Sibiryalar’a doğru yayılan bir yankılı ses gibi”ydi Rus sanatı sizin için. Sadece Dosto. değil, merhameti, hele ıztıraptan doğan merhameti telkin eden tüm romanlara açık bir yanı vardı gönlünüzün. Hele bambaşka bir kıymet atfettiğiniz, Xavier de Maistre’nin Aoste Şehrinin Cüzamlısı, Odamda Seyahat, Odamda Gece Seferi hikâyelerini ne kadar çok dostunuza, öğrencinize tavsiye hattâ armağan ettiğinizi yakınlarınız hep bilir.

Bir yığın da mekân girerdi mektuplarınıza arkalarındaki hikâyelerle: “Kadirşinas” Fransızlar’ın, “Voltaire ve Rouseau, hayatlarında birbirlerini yiyen bu iki deha’yı yan yana getirmiş” oldukları “bir kaç defa zevkle” gezdiğiniz Panteon, Paris’in parkları, ille de son baharları. “Beyoğlu’nun Tünel yolunun o kalabalık insan, eşya, vasıta kalabalığı, kozmopolit, her çeşit dilin, kıyafetin, davranış tarzının birbirine karıştığı dünyası içinde daracık bir kapıdan birdenbire” geçilen Galata Mevlevihanesi. Galip ve diğerleri. Hiçbir kabristanın olamadığı kadar munis olabilen Hamûşan. Küllük’ün öyküsü, Emirgân ya da Kanlıca kahveleri, biraz daha zâdegân olanların devam ettiği Markiz yahut Löbon pastahaneleri…

Ayrıntıları, mektuplarınıza dağılmış ve hiçbirini feda edemediğim, bu yazıya yedirme telâşesinden vaz geçmeliyim Hocam. Yoksa editörün sayfa kaydını ihlâl edeceğim. Ama ikisi var ki onlardan vaz geçemem: Erzurum ve İstanbul.

Sizin Erzurum’u sevdiğinizi herkes biliyor.

Bu açık mektubun ilk cümlesini tekraren, ben sizi Erzurum’da tanıdım. “Senin de ömrünün bir parçasını bıraktığın bu şehir”, diyordunuz “son Erzurum mektubu”nun bir yerinde, 7 kasım 1994 tarihli. Ve ben, birazdan bahsedeceğim ne kadar İstanbul olsanız da, sizi Erzurum’a hep yakıştırdım. Gerçi siz de kendinizi Erzurum’a yakıştırdınız ya. Hem de öyle bir yakıştırdınız ki ispatını 36 yıllık bir sevgiyle gerçekleştirdiniz:

“Sevmenin alâmeti hizmet etmek ve hizmet etmekte devamdır. Şimdi 63 yaşımda olarak ve hayatımın yarısından fazlasını hiç şikâyet etmeden burada geçirdiysem, sevmekte kimsenin şüphesi olmasın. (…) Benim Erzurum’u sevdiğimi herkes bilsin. (“Erzurum Üzerine Söyleşi”, Büyük Erzurum, 11 temmuz 1994).

Sizin Erzurum’u sevdiğinizi herkes bildi. “Birdenbire bastıran kar, tipi”, kesilmiş elektrikler, yanmayan kaloriferler arasında ve el yazısıyla kaleme alınmış bir kaç mektubunuzdan biri olarak aldığım “son Erzurum mektubu”nuzu okurken, “36 yıllık Erzurum macerasının 1 kasımda noktalandığını”, size verilen ilmühaberden o güne kadar ki hocalık maceranızın “39 yıl 5 ay 1 gün olduğunu” öğrendiğinizi okurken ben de bildim Hocam.

Yarım kalmış bir rüya: İstanbul

“Taliim beni denizden değil, akarsudan bile uzak bir dağ şehrine bıraktı”, böyle diyordunuz hem Erzurum’dan hem İstanbul’dan bahseden bir mektubunuzda suyla bağlantılı olarak. Öyle ya İstanbul biraz da su demekti ve siz su götürmez bir biçimde ve 36 yıllık Erzurum macerasına rağmen İstanbul’dunuz. “İstanbul gerçekten acaip bir şehir. Dünyada bu kadar sevilmiş bir şehir var mıdır” diye sorabiliyordunuz ve yalı tavanlarında oynaşan su ve ışığın macerasını biliyordunuz.

“Denizi bilirim. (…) O uğultu hiç de deniz çocuğu olmadığım halde (yüzme bilmem), denizin en azgın zamanı, en sakin zamanı, hepsi benim için büyük değerlerdir. Tanpınar’ın ‘deniz insanla konuşur’ sözünü basit bir istiare olarak düşünmem ve çok severim. Nereden diyeceksin. Ben Abdullah Şinasi gibi yalılarda büyümedim. Ama bir yalıda geçen hayatı uzun zaman tattım. Anneannem Çengelköyü’nde çok büyük bir yalının bir bölümünde kiracı olarak kalırdı. Ben de fırsat buldukça, hele yazları aylarca onlarda kalırdım. Bu hatıralarım 10 ilâ 16 yaşlarım arasına aittir. Bir evin içinde denizin olması ne demektir? İkindi güneşi vurunca (çünkü Anadolu kıyısındaydık) yalının tavanında güneş pırıl pırıl gölge-ışık oyunları oynardı. Boğaz lodosla kudurur. O zaman yalının altındaki kayıkhanenin tâ içlerine kadar dalgalar güm güm vurur. Denizin sesi sustuğu zaman da ev halkı müphem bir korku ile uykudan uyanır. (…) Bu yalıyı biz o zaman Hüseyin Hüsnü paşanın olarak bilirdik. Tahmin ederim daha önceki sahibinin adına atfen şimdilerde Abdullah Paşa yalısı olarak restore ediliyor”.

İstanbul sizin için yarım kalmış bir rüyaydı: “Çünkü hayatımın en güzel ve rahat yılları geçti orada. Her kaygıdan âzâde. Yüzlerde nur ekinlerde bereket olduğu devirlerdi”. O rüyayı tamamlamak istiyordunuz:

“İstanbul benim için de, halâ yarım kalmış bir rüya. Artık o rüyayı tamamlamak için dönüşe geçmek istiyorum. (…) O zaman İstanbul’da birçok şeyi yeniden yaşamak, bildiğim her taşın, her yazının, her kırık minare, çeşme taşı, kabir parçasının, benim çocukluğumu bilen her ağaç gövdesinin, benim tanıdığım her kedi, tavuk, at’ın, bilmem kaçıncı torunu olduğunu düşüneceğim yavrularının bende uyandıracağı empresyonlarla ‘Bayezid Camii etrafında Yarım Asır’ hatıralarını kaleme alacağımı tasarlıyorum”.

(…) Kafamda zaman zaman artık yarım asrı geçen hatıralarımı, çoğu da yirmi beş yaşıma kadar olanları, toparlayıp, biraz romanesk bir tarzda kaleme almak var. Her sabah uyanırken kafamda bir takım bölümleri, pasajları kıpırdıyor. Ama ne zaman? Ne zaman?”.

“Bu mekânı etrafında geniş daireler, helezonlar çizerek, hemen bütün İstanbul’u içine alan bir merkez olarak düşündüm. Her şehrin, her Türk şehrinin bir arastası vardır. İstanbul’un arastası da benim için Bayezid’dir”.

“Aslında bizzat yaşadığım bir ömrü benden önceki başkalarının hatıralarına kıyasla pek değerli bulmuyordum. Yani pek ilgi çekeceğini zannetmiyordum. Ama görüyorum ki senin ve daha genç olanlar için -tabii ilgi duyanlar- bir şey ifade edebilir”.

Benim İstanbul haneme ay doğduğu kesindi. Bizler “Bayezid Camii Etrafında Yarım Asır” hatıralarını bekleye dururduk da her rüya gibi bunun da bir ‘ters’ tarafı vardı, görürdünüz:

“İstanbul’a gitme gereği artık bende bile bir tutku değil. O İstanbul var mı bilmiyorum. Halkı küçümsemem. Seviyeye de inanırım. Bu iki duygunun arasında İstanbul’da artık Türkler’in Müslüman Türkler’in yaşadığını düşünemiyorum. Hitit mi, başka bir millet mi, onun profilini taşıyan, sanki her insanı patronuna gayz ve kin dolu, sakalları uzamış, kıyafetsiz bir yığın grevci mi çapulcu mu nedir öyle bir insan sürüsü, yığın. Bizans’tan sonra beş asırlık Osmanlı medeniyetinin mahsûlü değil bu. Peki kim bunlar, bilmiyorum”.

“Aslında ben Haliç kıyılarında büyüdüm. Orası bütün klasik Osmanlı ekalliyetlerinin bir arada bulunduğu koca bir semttir. Yahudi Rum ve Ermeni. Onların hepsi Osmanlı idi. Yerli istanbullular ve çok değişik yerlerden gelen Anadolulular da vardı. Ama İstanbul onların hepsini eritiyordu. Onlar da etraflarına bakıp nasıl eriyebiliriz düşüncesindeydiler galiba. Nasıl efendi, hanım oluruz? Bir medeniyet kolay kurulmuyor. Bir Osmanlı İstanbul’u için 500 sene gerekti. Ama kırk senede o medeniyeti kemire kemire bitirdiler.”

“Sevimliliğini şimdi tamamen eskiliğine ve eskilerin ihyâ edilmesine borçlu bir İstanbul. Sonra… Cumhuriyet devrinin hangi romantizmi ileriki nesillere anlatılacak? Hangi pitoresk köşesi? Hangi konak, yalı, köşk? Gri apartmanlar mı? Hiç şüphesiz insan her yerde büyük duygular yaşayabilir. Fakat bu gri binalar dünyanın her tarafında aynı. Yani kozmopolit bir çevreyi, mekânı gösteriyor. Orada bizim olan ne var acaba?”

İstanbul’da her şey gibi yıldızlar da yitiyordu:

“Yıldızları benim için de seyret. İstanbul’da yıldız filân kalmadı. Ateş böcekleri gibi, baykuşlar, bülbüller, çaylaklar, hattâ kelebekler gibi yıldızlar da hayatımızdan çekildi galiba. Geçenlerde Yalova’ya gittik ve iki gece kaldık. Orada hâlâ yıldızlar vardı. Çocukluğumdan beri, özellikle Yüksek Muallim Mektebi’nde iken yani Çapa’da yatılı iken, astronomide okuyan arkadaşların yardımıyla epey yıldız tanımıştım. Bir de gök atlasım vardı. Bir şeyi sevmek için tanımak lâzımdır. Sevdiğimiz bütün yemekler, hayvanlar, insanlar, kitaplar vs. gibi yıldızları da tanıdıktan sonra sevdim”.

Yıldızlar yitse de Süleymaniye yerindeydi, temmuz son cumalarda sizi dostlarınızla ağırlamaya alışkın kuru fasulyeci de:

“Bizim önümüzdeki cuma (temmuzun son cuması), Süleymaniye’de cuma namazı-cihan padişahının türbesini ziyaret-kuru fasulye geleneğimiz var. Ben artık sayısını unuttuğum kadar dosta bu randevuyu veriyorum. Ama oraya kaçı gelecek bilemem”.

Temmuz son cumadan bir sonraki cumanın tenhalığı sizi incitse de:

“Temmuzun son cuması gidemediğim Süleymaniye’ye ağustosun ilk cuması gittim. Erzurum’dan gelmiş bir iki aşinanın dışında kimse yoktu. Süleymaniye, Türbe ve kuru fasulyeci eski keyiflerinde. Fakat anlıyorum ki mekân da dostlarla beraber var. Yalnız kaldığım ve kimselere anlatamadığım, anlatamayacağım, yanımda dürterek bir güzelliği gösteremeyeceğim bir şey, pek mânâ ifade etmiyor.(…)Biraz da artık herkesin yaz tatiline gitmesi, uyulması zaruri bir moda oldu. O yüzden benim kuru fasulye sevdası ile Süleymaniye seyri, kendi başıma icra edilen zavallı bir hatıradan ibaret kaldı”.

İçimi acıtırdı anlattıklarınız, daha çok anlatmanızı isterdim de dinlemekten başka yapabildiğim bir şey olmazdı:

“İşte ben bu mektuplarla sana, belki bunlardan çok uzak olduğun halde, bilmem hangi alâkalarla dinlediğini tahmin ettiğim bu eski hikâyeleri anlatıyorum. Kısa İstanbul gezilerinin sana, birçok içinde oturanlardan daha çok empresyon kazandırdığını tahmin ediyorum. Çünkü orayı gözünle değil, bir çok san’atkârın anlatmasıyla tanıdın. Gözünle de bir çok san’atkârların sezdiklerini görmek istedin. Zannederim büyük kazancın bu”.

“Hepsi de yüzü Bâb-ı Hümayun’a dönüktüler”.

İçimde hep temmuz son cuma ile birleşen bir anı var, anlatınca siz de hatırlayacaksınız. Hani öğrencileriniz, dostlarınız, nasılsa bir ucundan müdahili oluverdiğim bir halka. Ayasofya önündeki kahvelerden birinde oturuyoruz. Ben hem size yakın olmak istiyorum, hem Bâb-ı Hümayun’u görüş açım içinde korumak, şunun şurasında yılın kaç günü hümayun kapıların önündeyim ve kaç günü sizi dinleyebilirim? Bir ara size, tam da o an, orada, ayağımızın değdiği yere, yeniçeri isyanlarından herhangi birinde kim bilir kaç yeniçerinin ayağının basmış olabileceğini tahmin etmek istediğimi sezdiriyorum, ve mahşerî bir gürültü çıkarmış olmaları gerektiğini. Siz bir an kalın mercekli gözlüklerinizin altından gözlerinizin içi gülümseyerek bir çırpıda eksik olan parçayı yerine koyuyorsunuz: “Hepsi de yüzü Bâb-ı Hümayun’a dönüktüler”. Bu küçük ama çok büyük dikkatin, dikkatten öte bir şey olması gereken şeyin beni neden o kadar çok sarstığını daha sonraları çok düşündüm. Size eklemlendiğim noktaların en güçlüsüydü bu, fark ettim. Hani, lisans yıllarımdaki ‘siz’ tek mısraya sinmiş bir sestiniz: Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum. Sonrası için sizi anlatmamı isteseler, bu anıyla başlardım, bu cümleyi aktarır sonra susardım, “hepsi de yüzü Bâb-ı Hümayun’a dönüktüler”. Çünkü siz ‘arkadaki’ni merak edenlerdendiniz, böyle bakıyordunuz tarihe ve hayata:

“Hep aklıma gelmiştir. O devrin bir dervişi, bir bilgini, sarayda bir küçük insan, bir yeniçeri. Bunların hayatı neydi? Soğuk bir kış günü Üskürdar’dan Beşiktaş’a giden bir paşa babanın küçük kayığında denizi geçerken duyduklarını kim yazacak? Tanpınar’ın, Fatih devrinde, İstanbul’a girdiği zamanki baharı anlatışını o kadar iyi hatırlıyorum ki. İşte gerçek bir romancının bakışı budur diyorum. Bunu söyleyen çıkmıyor”.

Hasılı benim Güzeller Güzeli Hocam, poetika ve roman tekniği dersleri verseniz de rüzgâr kokulu olduğuna yaşayanları müşahit tutabileceğim sınıflarda, sizin bir romanınız vardı. Ve bir gün tercih mecburiyetinde kalsam, bu yanınızı akademik yanınıza değişmezliğim de, bir akademisyen olarak, benim ikinci büyük suçum. (İlki sizi aşıp da işaret ettiklerinize geçemememdi ve bu noktadan bakınca ikinci suçum ilkinin bir neticesi olarak hükümsüz kalıyor).

Size eklemlendiğim o noktada ben ifrata kaçardım, tam bir yolunu kaybedişti o XVI. asır aynalarının içinde. Siz bundan bir bakıma memnuniyet duyardınız, duyardınız ya kim bilir hangi sezilerle beni uyarmaktan da geri kalmazdınız:

“Osmanlı sarayına iyi daldın. ‘Oda’ hikâyesiyle o kapıyı bence iyi açtın. Adeta marazî bir ruh hali bir nostalji gibi seni sarıyor. Devam et ama nostaljinin son ucu melânkolidir. Kahramanını bundan koruyacak olan bugün yaşamakta olduğunu her zaman veya zaman zaman fark etmesi olacak”.

Yine de ben, yolumun düştüğü masal aynasının içinde biriken her görüntüyü önce size söylerdim. Ve bana öyle gelirdi ki 16. asır Üsküdarları’ndan bakınca, elektrikle henüz tanışmamış bir İstanbul sarayının suya nasıl döküldüğünü merak etmeyi siz herkesten iyi bilirdiniz, üstelik ucunda melankoli tehlikesi olmadan.

Yerçekimli Karanfil

Buraya kadar bütün anlattıklarım, farklı öznelerin ağzından benzer hikâyelere dönüşebilir eminim. Söylemek istediğim, bilgi söz konusu olunca takındığınız teveccüh, ‘talepkâr’ konumuna yerleşen herkese mahsus bir haldi. Ve o anda biz tam anlamıyla ‘biz’ olurduk.

Hocam bilmem fark ettiniz mi, siz bizim elimizde Edip Cansever’in Yerçekimli Karanfil’i gibi biteviye büyüyen bir sevgiydiniz, ya da “eski şiirin meş’alesi”. Hatırlayın, küçük ve cılız bir suyun engin ırmağınıza kavuşarak kamaştığı noktada, bana Mehmet Tekin beyin cömertliğini örnek göstermiştiniz, süre giden doktorasından dosyalar dolusu Peyami Safa esirgenmeden önümde. Etrafınızda her biri kendisinden bir öncekinden el alan ve bir sonrakine elini uzatan bir silsile uzanıyordu:

“Benim, öğrencilerimde görüp de en çok mesud olduğum hadise nedir biliyor musun, Mehmet Tekin’in sana, senin İbrahim Kavaz’a, Nazım [Hikmet Polat]’ın Hayriye [Kabadayı]’ye, elindeki bilgileri vermeleri, hem de gönülden olduğuna inanıyorum, tehâlükle vermeleri, daha da verebilecek olduklarını göstermeleri. Bunun benden kaynaklandığını zannetmiyorum. Allah lûtfetti ve sizin gibi, etrafına yardımı esirgemeyen iyi öğrenciler verdi. Emin ol çalışmalarınızın değeri bir tarafa, bu konudaki bir eksikliğiniz beni perişan ederdi”.

“Bunun benden kaynaklandığını zannetmiyorum” demeyin, tam da aynı cümleyle ve hiç olmazsa kendi payıma, bu sizden kaynaklanıyordu. Biz, birbirimize el uzattıkça sizi mutlu edeceğimizi bilir, böyle onanırdık. Sizse çoğalmanın sırrına vakıf olanların geldiği ülkedendiniz, ismi bâkî kılanın ne olduğunu bilenlerin de:

“Mustafa [Kutlu] ile muhabere etmeniz beni memnun ediyor. Sizleri kendi çocuklarım gibi telâkki ettiğim için hepinizde benden bir şeyler yaşadığını hissediyorum. Hattâ benden daha iyi şartlar içinde benden farklı yollara uzanmanız beni daha da hoşnut ediyor”.

“Sana çalışmaları için yardım isteyenlere el uzatacağını biliyorum. Bunu ihmal etme. Bizim dergâhımız hep verecektir. (…) Bâki kalır sahîfe-i âlemde adımız”.

Netice mi?

Sizi anlatmak Hocam, bir yazının sınırlarına sığmayacak kuşkusuz. Bu yüzden ben koyu punto italiklerle ara başlıklar açıyorum boyuna, refakatinde kar aydınlığı Trabzon kışları, denize bakan odamda. Sonsuzlukta bir nokta değil miyiz şunun şurasında?

Bağışlayın, nasıl anlatsam olmuyor. Görüyorsunuz size yazdığım bu ‘açık mektup’ en özeli oluyor ne hikmetse. Ya sizin bendeki yansımanızı anlatıyorum, kendim bir ayna yerine, ya sizde yansımasını vehmettiğim bir ben’i arıyorum, sizi anlattığımı zannederek. Ve ikisi de katıksız bir sevgiye dönüşüyor sonunda. Objektif anlatmalar için sevginin aradan çıkması elzem demek.

Ama ben objektif olmayan anlatmalara kaniyim. Kaç tane Orhan Okay Hoca var ki hayatımızda? Bunun için ya bu yazının gayesi muhatabından çok müellifine dönüyor.

Her zamanki büyüklüğünüzle anladınız değil mi ve bağışladınız. Büyük bir hocadan öğrenmedik mi biz tanımanın sevmeyi ve anlamanın bağışlamayı beraberinde getireceğini?

Sizi anlatamadım istediğimce. Kifayetsiz olduklarını hep biliyorduk ama kelimeler müstamelmiş, ben bunu bu günlerde öğrendim.

Haydi itiraf edin Güzeller Güzeli Hocam, bana bunu öğretmediniz.

Sözün Başı

Sebepleri önce yazan ve sonra yaratan Tanrı, Âdem’e önce isimleri öğretmişti de hayatları sonradan vermişti. Ki Âdem bildiği isimlerle melek­lere üstün kılındı, bir sürgünü­nün ardından onlarla tevbe kıldı, onlarla secde kıldı, isimleri, var­lıkları beyanındaydı çünkü, isim hayattan evveldi. İsim sebepti, isim her şeydi.

Padişah ile yeniçerinin isimleri arasında yazıldı bu hikâye. Kul ile şahın. Bu sebepler âleminde padişah bir isimdi çünkü, onun neferi de bir isimdi.

Halkına dair bütün hükümleri iki dudağı arasında tutan, son­ra bir mumun alevini titretip titretmeyeceğini hesaba katmaksı­zın, bir nefesle salıveren padişahın varlık hükmü de iki isim ara­sındaydı: Sikke ve hutbe.

Hutbe: Söz.

Sikke: Yazı.

Adına basılan sikkenin üzerine yazılan ismi ve adına okunan hutbede söylenen ismi padişahı padişah ederdi. Böylece padişah kayıt altına aldığı iki isimle padişah ederdi ismini.

Adı hutbeden çıkarılan her padişahın son bulmuş bir hikâye olması, isim ve hayat arasındaki ölümcül muaşakadandı. Hutbe­de ismini okumayı terk eden coğrafyayı en evvel kaybetmesi bu yüzdendi padişahın, isminin ulaşmadığı yerlere hükmü geçmez­di padişahın, ismi kadar yaşardı her padişah. Padişah bu yüzden bir isim demekti.

O kadar “bir isim”di ki her padişah, Mehmed, Selim, Süley­man, kendi biricikliğini kuramayıp da, yani ki kendi hayatını taşamayıp da, kendi adını koyamayıp da, başında bir sıra sayı sıfa­tı, Üçüncü Mehmed, Üçüncü Selim, ikinci Süleyman, çoğul bir uzvun tek düze örneklerinden biri olarak kaldığında yitirirdi ken­dine özgü padişahlığını. Bazen bu sayı sıfatlarının dördüncüsü, beşincisi hatta altıncısı bile olurdu. Bu yüzden olmalı ki onlardan kendi biricikliğinde var olabilen her biri; aynı değil farklı, bir de­ğil çok hayat yaşadığında ve hayat bir isme sığmadığında, kendi isminden de çok kendisine koyulan bir diğer isim olurdu. Onu di­ğer isimdaşlarından ayıran bir lâkap, ikinci bir isim:

Fatih. Yavuz. Kanuni.

Dahası, bazen iki isme sığmazdı da, üçüncü bir isim taşırdı padişahı. Muhteşem! Onu kim “I.Süleyman” olarak tanıyor ki?

İsmi olan padişah varlıktı, onun yeniçerisi ise varlık uğrunda­ki yokluk. Padişah efendilikti, yeniçeri kulluk. O kadar ki efendili­ği ile var olan padişahın kulunu bağladığı son-uc. O da bir isimdi, isimleri yaratan ve sonra öğreten ve sonra en güzel isimlerin sa­hibi, ve doksan dokuz ismin sahibi, ve sonra azam ismin sahibi olan Allah’ın ismi: Kelimetullah. Allah’ın ismi kul ile efendi ara­sında yüceltici ve bağlayıcı son-uc isimdi. Bu yüzden yeniçeri, su­ların henüz yataklarında aktığı evvel zamanlarda varlık gayesinde kuldu ama köle değildi.

Varlık isimdi. Yokluk? Ölüm. O da isimsizlik demekti. Bir kü­tüğe kaydolmakla başlardı yeniçerinin hayatı. Bir defter. Bir isim. Sonra bir ismin iptali, üzerinden bir çizgi geçiverilmesi. Defter­den bir ismin silinmesi. Yokluk böyleydi.

Bu yüzden, ölümü hak etmiş ve infazı ancak kendi subayına havale edilmiş bir yeniçeri, ölümünün gizlice dökülen bir kan su­retinde gelen sırrına teslim edilmeden önce, adı ocak defterinden silinirdi. Böyle başlardı yeniçerinin ölümü hikâyesi. Belli ki ölüm bir yeniçeriye adı kütükten silindikten sonra gelirdi. O ki bir yeni­çeri, ismi deftere kayıtlı olduğu sürece ölüm çağıracak kadar bü­yük bir suç işleyemezdi. Ve eğer ölüm çağıracak kadar büyük bir suç işlemişse, önce adı silinirdi defterden sonra ölüme verilirdi. Adının defterden silinmesi bir yeniçeri için zaten ölüm demekti. Ve adı olmayan bir yeniçeri hayatı da olmayan bir yeniçeri demekti.

Bir yeniçeri isminin defterden silinmesi ya kırmızı mürekkep­le oluverirdi ya da siyah mürekkeple. Bir hayat, bir defter üzerin­de öyle biterdi. Kırmızı mürekkeple geçilmişse bir ismin üzerin­den, ya bir ayrılık emeklilik olmuş olurdu kışladan ocaktan, ya da bekleyenini yatakta yakalayan munis bir ölümün şerhi düşmüş olurdu yeniçeriye yazılmış kaderin üzerine. Lâkin siyah mürekke­bin söylediği müthiş olurdu. Siyah, eğer ki iptal serüvenini yazan mürekkebin rengiyse, o haneden bir idam geçmiş demek olurdu.

Akşam ile yatsı, iki vakit arasında uygulanırdı ceza. idamdan önce, Ağakapısı veya Yedikule zindanında ya da Rumelihisarı’nda bir mahpusluk beklerdi ismi birazdan defterden silinip gidecekle­ri. Ve gecenin sessizliğinde boşluğa dağılan bir top sesi haber ve­rirdi İstanbul’da bir yeniçerinin idam edildiğini. Bütün ömrünü göklerin altında ve toprağın üzerinde yürüyerek geçirmiş bulu­nan ve denizin ürkütücü derinliğine, suyun sesine hiç karışma­mış olan ağır piyade yeniçeriyi, bir masal ırmağına benzeyen Boğaz’ın sularında kayıplara karışırken uğurlayan son ses olurdu bu tek parça top sesi.

Zaman dizimi ihlâl edilmiş olan bu hikâyede, bir devşirme olarak kurguya girecek olan Nezuka’nın yeni bir isimle yeni bir hayatı başlamasından çok uzun zamanlar sonra. Düzme bir solağın çağrışımıyla anlatılacak olan turnanın efsane­sinin ise çok ama çok daha sonrasındaki bir zamanda. Tuna üze­rine çoktan bir köprü kurulduğu, Süleyman’ın bir hayata sığmayıp da önce Kanuni, sonra Muhteşem olduğu saadet zamanları­nın da sonrasında. Süleyman’dan sonra, bedelini pek pahalı ödese de isminin başına yeni bir isim getirebilen ilk padişah olan Genç Osman’ın yeniçeriler tarafından ihanete uğradığı, Selimle­rin üçüncüsünün bestekârlıkla padişahlık arasında sarayının du­varlarına gül-ebrû-su çizdiği zamanlardan da sonra. Her şeyin önce kurulduğu sonra bozulduğu zamanlarda. Padişahın ikinci Mahmud olduğu. Devletlerin de insanlar gibi ömürleri olduğu asırlar önce yaşamış Tunuslu tarihçinin büyüleyici teorisiyle çok­tandır aşikâr kılındığı ama herkeslerin hem sebepler hem çareler arayıp durduğu. Kıvılcımlarından önlenemez yangınlar çıkıp du­ran yeniçeri ocağını ateşe atmak fikri, ikinci Mahmud’un zihnin­de uzun zamandan beri bir çare olarak su gibi akıp durduğu za­manlarda.

Zaman zamandan önce, zaman zamandan sonra.

Padişahın yine ikinci Mahmud, sadrazamın Mehmed Selim Paşa, şeyhülislâmın Kadızade Tahir Efendi, Yeniçeri Ağasının Mehmed Celâleddin Ağa olacağı. Sancak-ı Şerifin saray dışına çı­kartılarak bütün istanbul’un yeniçerilere apaçık cihad açacağı. Ve Kara Cehennem lâkaplı yüzbaşının toplarının onları ateşe ataca­ğı. Sahaflar Şeyhinin oğlu Esad Efendinin, padişah öyle buyurdu­ğu için kaleme aldığı resmi tarihinde, yeniçeri ocağının ateşe atıl­masını kendisinden sonra uzun zaman gelip geçecek bütün ta­rihçilerle birlikte Vak’a-i Hayriye, yani Hayırlı Vak’a olarak adlan­dıracağı tarihten ise üç yıl kadar önce.

İsmi Mansur’du, bir Yeniçeri.

Gece. Yedikule surları içinde.

İsminin üzerinden bir iptal serüveni geçti. Siyahtı Yeniçeri Kâtibinin kullandığı mürekkebin rengi.

Kolay yazılıyordu deftere idamın ismi. Ateş olan hayat yazıya düşünce, cevheri ağaç olsa da kâğıdı tutuşturmuyordu çünkü.

Kuşku yok ki lisanın mecazları içinde bu eylem, adı defterden silinmek, olarak ifade edilebilirdi. Ama Mansur’un adı mahşere değin defterden silindiyse de, ölümü ana kütüğe bildirilmediği için ve Mansur, bir isim olarak hâlâ yaşadığı için bir esame kaldı ondan geriye. Esame, her şeyin bozulduğu ve isimlerle oynandığı devirde onu satacakların elinde bir kâğıt, bir belge. Kâğıt üzerin­de satılığa çıkarılmış bir ismin hayat olarak kazanılmış hakları cümlesi. Esame kimin elindeyse ulufe ve cülus bahşişi onun hak­kı. Ulufe: Yeniçeri maaşı. Cülus bahşişi: Her ne kadar padişahların hazinesinde cülûsiye dağıtacak güç uzun zamandır kalmamışsa da, tahta çıkan padişahın kullarına dağıttığı. Neticede esameyi alan da kârlı satan da kârlı.

Mansur’un esamesi, birkaç satır birkaç imza: Bölüğü ortası, amiri ağası, baba adı kendi adı. Mansur’un esamesi kaldığı için geriye, bir hayat olarak yeniden yaşanması gerekti. Satılığa çıkartıldı esame ve onu biri satın aldı. Çalıntı bir yaşamdı bu. iğreti bir yaşamdı. Satın alanın asıl adını ocakta kimse bilmedi. Bir esame bile kalmadı ondan geriye. Ama ocağın dışında, kendisine ait isimle yaşadığı hayatta o kadar çok kendi isminden geçti ki. Bir isim kaldı ondan geriye. O da tek kelimeydi. Siz sonunda bileceksiniz: Ateş-ten!

“Hadiseleri yazanların sıralayıp saydıkları sebeplerden” her­hangi biriyle, bir isim bir şey söylemediğinde artık hikâye bitti demektir. Ve hikâyenin adı o başlamadan da vardır ama ancak bit­tikten sonra koyulur.

Şimdi. Padişah bir isim ve onun gözünün bebeği yeniçerisi, o bir ateş olduğundan ve her şeyin bir şeyle bir şey arasında durduğu bu hikâyede, çit sarmaşığı-aşeka kökünden gelen aşk, o da isimle ateş arasında durduğundan. Ben, yazıcı. Denize bakan odamda oturuyorum. Vazgeçtiğim ismimle seçtiğim isim arasında duruyorum. Başlangıç tarihini atabilmem için. Kendi kavmi tarafından çarmıha gerilecek habercinin doğumu üzerinden tam iki bin yıl ile bir de ay geçmesi gerekti. Kelimeleri durdukları yerden toplarken ben ve cümleden selâmetle sıyrılmak için okuyucu yüzüne sirayet edecek yazıcı uykusuzluğuna düşe kalkarken ben. Başladığım isimdi, bitirdiğim ateş. isimle ateş arasında dolandım durdum. Bu hikâyenin adını isimle Ateş Arasında koydum.

Kar Manzarası

“KAR MANZARASI”

İki türlü “kar manzarası” var, biri diğerine uymayan. Hayat karşısında biz farklı iki kişi olduğumuz için değil ama. Aynı biz karşısında, iki hayat olduğundan. Biri şiir kılar bizi, biri hakikat. Biri nergis kokar, öbürü hayat.

Hayatın bizi şiir kılan yüzünde camlara yağmur damlaları dokunur önce. Sulusepken üzerine açılan bir paragrafla bir kış romanı başlar uzaklarda. Derken ilk kar taneleri dökülmeye baş­lar gök yüzünden. Yaldızlı ve mutlu bir yılbaşı kartı karesinde ka­labalık caddeler, ışıklı mağazalar, insanlar, mutlu kış akşamları.

Petersburg’da, Beyaz Geceler’de, bir köprünün üzerinde hâlâ Nastenka. Kışlık Saray’ın çevresinde uzanan sayısız parklarda ağaçlar tenha. Akşam istasyonlarında siyah gözlü, beyaz tenli, kürk başlıklı kadınlar. Eteklerinde dağ yamaçlarından toplanmış bir avuç kar.

Ya içerisi? Çini bir sobanın üzerinde porselen çaydanlıkta ve incecik bir sesle kaynar portakal çiçeği kokulu çay. Cam vazola­ra yerleştirilmiş mahmur nergislerin masumluğu kış ikindisi oda­larda şiiri ve edebiyatı kışkırtır. Bir buğulu pencere. Şimdi kar gönlünce yağabilir.

İçimizdeki asıl mutluluk mitosunu ise, “lapa lapa” yağan ka­rın ikaz ettiği soğuk ile “sıcacık” odanın tenakuzunda, emniyet altına alınmış tarafta olduğunu bilmenin bilinci oluşturur.Bu mutluluğu bozabilecek tek şey vardır. O da, emniyet al­tında olmayanların varlığını bilme duygusu. Ama kar aydınlığı gönlümüze ışık salarken, bu emniyetten mahrum olanların varlığını hiç bilmemek, ya da daha iyisi bu emniyetten mahrum olan­ların var olmadığını bilmek, mitosun bozulmaması için yeterli bir bilgidir. Bir kar masalı daima kendine mahsus güzelliğin refaka­tinde, kartpostal derinliğinde durur.

Buraya kadar anlatılanlar bir kar masalına dair epizotlardır ve her masal gibi onlar da masallardır.

Oysa hayat iki yüzlü ve bilmemek, varlığı engellemiyor.

Tanpınar haklı, “Tek insanın dahi acı çektiği yerde” bütün insanlara söylenecek kadar söz var. Sınıfında ve okulunda olma­sı gerekirken çadır tutturmakla uğraşıveren öğretmenin yüzünde tükenmemeye çalışan ümit. Sınıfında ve okulunda olması gere­kirken çadırında ateşi yükselen çocuğun ve onun ne yapacağını bilemeyen annesinin yüzünde tükenen ümit. Kendisine ümit bağlayanların ümitlerinin tükendiğini gören babanın yüzünde tü­kenen ümit. Acının bedeni aşıp ruha değdiği yerde, ne kadar ya­kın insanın kıyameti.

Bütün bu hayat manzaraları, “edebî” eser olarak sözcüklere dökülürken, bir imaj sağanağının sığınağına iltica edilmezse eğer, en usta edibin kaleminde dahi sıradanlaşıyor. Ama bir imaj sağa­nağının sığınağına iltica edilirse bu kez şiirleşiyor. Ve bu kez ha­yat, hayat olmaktan çıkıyor. Çünkü ıztırabın sesi varsa ıztırap, sözcük ıztıraba yetmiyor. Acının aynaya düşen görüntüsü acıya müsavi değil.

Ne kadar gerçeklik iddiasında ve ne kadar gerçekçilik iddi­asında olursa olsun, neticede her türlü eylem ve keyfiyetin ancak sözcük biçiminde belirmeye yazgılı olduğu “edebiyat”. Hangi fa­ciayı anlatırsa anlatsın içimizde ürperttiği ilk duygu hayranlık. Hiçbir mama mucidinin adını tarihlerin yazmadığı ve hiçbir soba yapımcısının adını Shakespeare’in adıyla birlikte yazmayı, kimse­nin, aklına getirmediği bir yerde, kanın kokusu gibi üşümenin ve hasta bir bebek ağlamasının da “edebiyat”a yansıyan görüntüsü illüzyonist bir izdüşümden ibaret. Masallar mağrur ve münezzeh.

Şimdi kar, 1999 Kasım’ının yirmili günleri, ülkemde bir kar masalı filan değil. Dostlukların ölçüsü “karlı bir gece vakti bir dos­tu uyandırmak “tan (1. Özel) ve uyandırılmaktan geçmiyor. Ya da kentin sokaklarını, turuncu sis lâmbalarının buğusunda, şairler ve aşıklar boydan boya geçmiyor. Çünkü yollar artık “iki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar dar”. Dar Kapı. Kapılar dar iyice. Ça­dırlar dar. Ve ince. Ve masal gemileri terk içinde seyrediyor.

Şimdi kar kelâmın tükendiği yer. Bir parmak ileri geçince yanılan o yer. Bir âh yeri ki hararetinde yanıp kül olur insan. Bu yüzden mevsimin ilk karı hayat kadar iki yüzlü. Ve bu iki yüz ar­kadan gelecek çok yüzlerin de muhbiri, ilk karın aydınlığı acının karanlık çehresi, ilk karın aydınlığı artık unutulması gereken pe­ri masalı. Kim saracak acıyan yerleri? Dayan ey kalbim dayan.

Bu yüzden bu yazı hayatla edebiyatın tam birbirinden koptu­ğu yerde yazılıyor. Ve şimdi kar, hayatın kar yağan yüzünde bun­dan böyle kendi yazdıklarının kötü bir taklidini yapmaktan öte­ye geçemeyecek yazarın yazabileceği yegâne hikâye.

Ortaokuldaki Türkçe Öğretmenim

ORTAOKULDAKİ TÜRKÇE ÖĞRETMENİM

Bu yazıyı görür müsünüz bilemiyorum. Sanırım bunca yıl aradan sonra böyle bir gaye de beslemiyorum.

“Belirli günler ve haftalar” hakkında yazmak, “günün mana ve ehemmiyeti” üzerine konuşmak gibi bir alışkanlığım da yok benim.

Yok yok olmasına ya, neden bilmem, son günlerde hep sizi düşünüyorum Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim.

Sizi bu kadar çok düşünüyorsam da, bu kadar çok düşünecek derinlikte tanımadığımı da biliyorum. Kim bilir, belki bu yüzden bu kadar çok düşünüyorum.

Esmerdiniz, acaba nereliydiniz? Bize geldiğiniz yıllarda kaç yaşındaydınız? Yanağınızda bir yara izi var mıydı? Ama eminim gözleriniz hatırladığım kadar siyahtı. Ne kadar az şey. Ama bu hatırladıklarım bütün bildiklerimden ibaret. Yoksa bildiklerimi unutmuş değilim. Bir de koyu kahve renkli bir mantonuz vardı. Bakın çok net gözümün önünde, eteklerinde üç sıra kürk. Üç yılın kışında daima sırtınızda. Ama size daima yakışırdı. Sonra o kötü günde omzu bana sığınak.

Edebiyat zevkimi filan sizden aldığımı söyleyemem.

(Öyle olsaydı gidip lisede fen şubesine yazılır mıydım hiç? Sahi bunu neden yaptım? Öyleyse edebiyat zevkimi kimden aldım?)

Zaten o sıralarda “Türkçe” derslerinde bizlere anlattıklarınız, sonraları “edebiyat” adı altında öğreneceklerimizden çok farklı şeylerdi. Ne hiçbirini okumadan adını ezberlemeye çalıştığımız Zeytindağı, Taymis Kıyıları, ne sahifenin baş köşesine acemi-eda çiziktiriverilmiş Falih Rıfkı, Ahmet Haşim benziyordu lisede karşılaşacağım Falih Rıfkı ile Ahmet Haşim’e. (Gerçi bu gün tanıdığım Haşim de iki yıl evvel tanıdığım Haşim’e benzemiyor ya neyse).

Fakat bir ses, bütün bunların üzerinde. Bize içi boş eser isimlerini ezberleyebilmiş olmanın şikayetsiz gururu kalırken, derslerimizi bir ucundan tutup da kanatlandırıveren. Bir parçanın ucundan okumaya başlardınız: “Frankfurfa gelene herkesin sorduğu şunlardır”, “Faust’un Mürekkep Lekeleri”, Ahmet Haşim, Frankfurt Seyahatnamesi. Bir bahar günü olmuş olmalıydı ki güneşin bir parçası sıramın üzerinde. Tam önümüzde siz. Elinizde boyutları şimdiki kitaplardan küçük Orta III Türkçe kitabımız. Haşim’in, Goethe’nin evinde ve Faust’un yazıldığı masanın önünde hissettiklerini bize kavratmaya çalışmaktasınız. Sevimli bir kalabalıkla dolu zihinleri Faust ya da Goethe’den ziyade, sözgelimi parmağınızdaki yüzükle ilgili olan bir sınıf dolusu kız öğrenci karşısında epeyce zorlanmış olmalısınz. Bize kavratmak istediğiniz şeyin, yani yaşanmışın izleyici zihninde yeniden yaşanması, adının empati olduğunu çok sonraları öğrendim. Haşim, Goethe, Faust. Bu kadar yabancı arasında empati hissetmiş olamam kuşkusuz. Lakin o gün sizi gözlerimin içi gülerek ve tam da büyülenmiş gibi dinlediğimden eminim.

Söz aramızda Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim, Bu gün “Faust’un Mürekkep Lekeleri” ni Goethe ile de Haşim ile de empati kurabilecek güzellikte öğrencilerime okurken ben, onlar kendilerini Haşim ya da Goethe yerine koymaya çalışadursunlar ben yirmi altı yıl evvel olduğum küçük kızın yerine geçmeye çalışıyorum.

Nereden gelmiştiniz, nereye gittiniz? Şimdi bana biraz da “Fahriye Abla” şiirini hatırlatan şu cümle, sizin bize belki daha çok hayatı öğretmeye çalıştığınızı da hatırlatıyor. Uyarılarınız vardı. Uyarılarınızı dikkate alacak kadar iyi ve uslu kızlar olmak bir yana, inanın Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim, bizi korumak istediğinizin ne olduğunu, neyi uyardığınızı anlamayacak kadar da masumduk. Pembe, mavi kağıtlara yazılmış mektuplara aldanmamamızı öğütlerken siz “yeri gelince”, sözgelimi “mektup” bahsinde, pembe, mavi kağıtlara yazılmış mektupların ne zararı dokunacağını nereden bilebilirdik? Pembe ya da mavi kağıtlara yazılmış mektuplar hiç almamıştık ki biz.

Sonra bir gün, öğretmenliğin, öğrencisinin okul dışındaki acısına ortak olmak anlamına da geldiğini bize gösterdiniz. Nisandı. Mayısın nasıl geçtiğini elbette hatırlamıyorum. Sizin anlattıklarınıza pek benzemese de, hayatın bu pek kabadayı ilk öğretisi içinde Faust’un “Bir ebedî lacivert semada namütenahi yıldız serpintilerine benzeyen” mürekkep lekelerini ayırt etmiş olamam. Ama inanın bana, bu cümleyi değilse de lacivert semadaki yıldız serpintilerini en fazla unutmuş olmam gereken yıllarda bile unutmamışım, bunu şimdi anlıyorum.

Bu yazıyla size seslenmek gibi bir gayem yok, demiştim başlarken.

Samimi miydim, şimdi artık bilemem. Olur ya bu “kompozisyon” bir biçimde size ulaşır da, not defterinizi çoktan kaybettiyseniz.

Benim soyadım gibi yüz çizgilerim de çoktan değişti. Adım ise, hayatınızdan gelip geçen onca isimdaşım arasından size bir şey söyler mi, zannetmem. Öyleyse tanıyacağınız; ben değil bir zamanki kendiniz olacaksınız. Karadeniz kıyısı o yıllarda. Söyledim ya Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim; eteğine üç sıra kürk geçirilmiş kahve renkli bir mantosu ve öpülesi elleri olan bir kadındınız. Siz kendinizi mutlaka tanırsınız. Benimse ne yakamda kırmızı karanfil, ne elimde dantelli şemsiye meydandaki saatin eteğinde. “Faust’un Mürekkep Lekeleri “nde bıraktığınız öğrencilerden biriyim sadece.

Mavi Lâle, İyiadam Yayıncılık, İstanbul, Nisan 2001, s.208 – 210

Dil Üzerine

DİL ÜZERİNE

Önce söz var. Eşyanın yaratılışı sonradan, dem’e önce isimler öğretiliyor, ismin karşıladığı kavramlar sonradan geliyor.

“Talebe perişan. Dilini unutan bir nesil yabancı bir dili nasıl sevsin”, yazıklanmasında olan Cemil Meriç, bir aydın yabancı dil bilmese de olur, kanaatinde, yeter ki anadilini iyi bilsin ve konuşsun. Haklı. Çünkü aydının yolu bütün bir ülke adına konuşmaktan geçiyor, yani düşünmekten. Gerçek manada aydın olmanın ilk şartı yüksek bir dil bilincine sahip olmak. Bunun tartışılması bile abes.

Gündelik konuşmadan bir güzel sanat dalı olarak edebiyata kadar uzanan meşakkatli ama onurlu bir yolculukta, içsel eylemlerimizin görünür kılınması anlamına gelebilecek dil, güzelliğin de birinci şartı gibi duruyor, ilk bakışta bize çok cazip gelen insanlardan bazılarının hükmünün bazen sarf ettikleri ilk cümleden sonra düşmesi dil yetmezliğinden değil mi? Ya da tam tersi. Gözümüze ilk bakışta, sureta çirkin görünen kimi insanlara, ilk birkaç cümlesini duyduktan sonra adeta esir olmamız, bir tür çok kuvvetli büyülenmişlik hali içinde kalmamız, konuşmalarındaki güzelliğe kapılmış olmamız anlamına gelmiyor mu? Kalbin dili yok ama kalbe giden en kestirme yol yine de dilden geçiyor.

Güzellik bir yana, düşünce de dilden başka nedir ki? Düşünce sessiz bir konuşma, öyle değil mi?

Alain, dil düşüncenin evidir, fikrinde. Heidegger’e göre ise, dil insanların evi. Yunus, dil hikmetin yoludur, böyle diyor. Büyük kültürlerin ve uygarlıkların arkasında mutlaka büyük diller var. Milletlerin düşünsel karakterlerinin büyüklüğü lügatlarının kalınlığı ile doğrudan orantılı. Dil zenginleştikçe millet olma vasfı genişliyor. Yüz kelimeyle konuşan bir kabilenin millet olma seviyesine erişememesi ve insanlık ağacına büyük kültür dalları armağan edememiş olması bundan.

Millet olmanın tanımı, toplumlar ve çağlar boyunca az çok değişen madde başlıkları içeriyor. Coğrafya, din, dil, yönetim, ırk, kültür birliği gibi şartların kimi, zaman zaman listedeki sırasını değiştiriyor ya da tümden kaybediyor. (Sözgelimi ırk kavramı millet olmanın bazen acil şartı gibi muamele görürken bazen aciliyetini tümden yitiriyor). Öyle ki bu seyyal listede yer alan madde başlıklarından hemen hepsi millet olmanın olmazsa olmaz şartı gibi durmuyor, biri hariç: Dil. Yöneticisini, devletini, ırk veya din birliğini, hatta ülkesini kaybeden bir topluluğun millet olma vasfını koruması mümkün. Yeter ki dil birliğini ve bilincini koruyabilmiş olsun. Üstelik belki dil birliği kaybolduğu anda geri kalan madde şartlarının çoğunun sağlanmış olması bile millet varlığım ve devamlılığını korumaya yetmiyor. Çünkü dil insanların evi. Milletin ülkesi bir bakıma dil.

Osmanlı devletinin batı karşısında mağlubiyet bayrağını açtığı ilk anlaşma olan Karlofça’nın, ki tarihler 1699’u gösterdiğinde imzalanmıştı, aynı zamanda Osmanlı’nın, altına imza koyduğu Latin harfli ilk anlaşma metni olması ne kadar hem ne kadar manidar. Görünen o ki bulma gibi yitme de dilden başlıyor.

Vaktinde, sömürgeleriyle ve bu sömürgeleri sağlayan dünyanın en büyük donanmasına sahip olmakla kibirlenen İngilizler, muhal farz, Shakespeare’i ne sömürgeye ne donanmaya değişme-ye yanaşıyorlar. Makul. Çünkü donanma ya da sömürge bir Shakespeare var edemez ama Shakespeare hem donanmayı, hem sömürgeyi yeniden var edebilir. Çünkü Shakespeare asırların tecrübesini her bir sözcüğünde taşıyan İngiliz dili demek, İngiliz dili ise İngiliz düşüncesi demek.

İtalyan ulusal birliğinin kurulmasında Dante ya da Petrarca’nın payı, bu ulusal birliğin fiilî kurucusu savaşçı komutanlar ya da keskin zekalı siyasilerden daha az değil. Her ikisi de İtalyan ulusal birliğinin sağlanmasını can ve gönülden arzuluyor ve bu uğurda kendilerine düşen görevi kalemleriyle yerine getirebileceklerim fark edecek kadar uyanık bir dikkat ve ön sezinin sahibi bulunuyorlar. Ve Dante de Petrarca da bütün Avrupa üzerinde muhkem bir Ortaçağ Latincesinin hakimiyetinden sıyrılarak ulusal dil ile yazmaya başlıyorlar.

Bu yüzden kalem kendi tarihçesinde, en ziyade kılıçla mukayese ediliyor. Kendisine yüklenen güç kılıç kadar keskin, belki daha fazla. Namık Kemal “Lisan-ı Osmanînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir” isimli makalesinde Türk dili ve edebiyatı hakkında derli toplu ilk fikirleri sergilerken Zemahşeri’nin bir cümlesini iktibas ediyor: Zemahşeri, İslamiyete karşı direnen cahiliye devri Araplarından bir kısminin kılıca direnebildikleri halde belagatin gücü ve güzelliği karşısında direnci terk ettiklerini söylüyor. Kalem kılıçtan güçlü çünkü. Bu yüzden alimlerin mürekkebinin mukayese ve müşabehe edilebileceği yegane, şehitlerin kanı. “Kaleme ve onun satıra dizi dizi yazdıklarına and olsun”, (Kalem, l).

Mavi Lâle, İyiadam Yayıncılık, İstanbul, Nisan 2001, s.205 – 207

Toprağa Düşünce Lâle

TOPRAĞA DÜŞÜNCE LALE

Hiç görmediğim halde var olduğundan kuvvetle emin olduğum yerin adıydı hayat. Bir mesneviden düştüm gerçeğe, kendi seçimimdi.

Arkamda bıraktığım, başı ve sonu gibi gidişatı da besbelli bir mesnevi emniyeti, inkar etmeye niyetim yok; bir çininin sathından gerçek bir bahar bahçesinin derinliğine düştüğüm daha ilk anda, alınlığındaki kitabede yer aldığım kapıdan çıkarak dışarıya geçtiğim o anda, hayat vurdu beni. Daha ilk günden yenilgiyi öğrendim. Lakin ne kadar yenilsem de beni bir yokluğa götüren sened zinciri kurulduğunda her defasında satırlarının altını çizerek okuduğum kitap yok olmadı. Bu yüzden hayattan korkmam artık imkansız. Böyle başladı.

Hayatı tanıdım zahirde, zorluğu. Yapacak çok işi olmakla birlikte hiç zamanı kalmamış olmanın hüznünü tanıdım. Acı, hüzün ve kabus arasına yayılmış girift farkları defalarca öğrettiler. Elimden gelse hüzünde karar kılacaktım. Ama dünya yıkıldı üzerime de kaç kez, kaç kez altında kaldım. Kaç kez haberci bir rüya kadar kısa olmayan yorucu rüyalarla dolu uykularımdan haykırarak uyandım. Neticede bütün korkulu rüyalarda duyulana benzer bir korkudan farklı değildi duyduğum. Ne de olsa ben bir mesneviden düşmüştüm bu bahçeye. Hayat uzmanlık alanım hiç değildi. Ama hevesli ve yürekliydim.

Gördüğüm korkulu rüyaları bir ben bir de Allah bilirken. Ve ilk kez gördüğüm kente kendimi ilk kez gösterirken; gördüğüm rüya kendisinden başka kaç rüyanın tevili? Sınav sınav içindeydi. Kimi iyilikle, kimi kötülükle sınandım. Öyle canım yandı ki kimi, az kalsın kaçacaktım. Kimi, çöllere inen akşamın genişliğinde kalbime inşirah indi. Kalbim kendi darlığında genişledi.

Hayallerine amadeliğini gerçeklerine mahkumiyeti bozmayan öfkeli ruhum kısa cümlelerle konuşmayı sevse de biteviye uzun cümleler kurdum. Başlangıçta hayatın hep beni haklı çıkarmasından korktumsa da bir gün bana hayallerimi ne yaptığım sorulduğunda, onları israf ettiğimi söylemek mecburiyetinde kalmaktan artık korkum yok. Yeni sözcüklerim var çünkü benim. Daha da yeni sözcüklerim olsun istiyorum. Bilirim ki sözüm bittiğinde giderim. Ama eski sözcüklerle iktifa etmem düşünülmesin. Çünkü hayat kadar yeniyim. Artık küçük haberlerle oyalanamayacak kadar derin boğulduğum yer. Daha fazlasını istiyorum. Büyük haberi bekliyorum.

Bir nikaabın kalkışı kaç göz yaşı damlasına bedel, bir gecede öğrenmek istedim. Aceleciydim. Son bölümünden başladım ellerime tutuşturulan ilk kitabı okumaya. Çarmıhını sırtlayanın kentini son kez dolaşmasını anlatıyordu. Vakit akşam, günlerden gecikmiş bir cumaydı. Irmakla karşılaştım. Bana konuşacağını bile bilmeden başlangıçta, bir merak başlangıçta. Irmak bana konuşsun istedim. Konuştu vakti gelince. Öğrendim. Kendi özgeçmişimi yazabilecek en uygun kişi olduğum hususunda endişeliydim ya yine de hayat ne ise, kendi hayatımda onun özetini çıkarmak istedim. Hayat, çarpma demekti. Ben, kalbimin iki çarpıntısı arasında ne kadar hayat varsa o kadar hayattım.

Ölüm hayattı. Yitirmek bulmanın bedeli. Yumdum gözlerimi kendi üzerime. Ölümü öğrendim. Ölümümü sevdim. Yaptığım her şeyin kaderim olduğuna güvenerek kaderim olan her şeyi yaptım. Eylemdim. Hiçbir şey zamanım bırakmasındı benden geriye. Ne duvarda mavi bir lale, ne hoş bir seda gök kubbede. Toprak yeterdi. Ne iptal, ne erteleme.

Bir mesnevi gölgesi değil, artık yüzü ateşe dönük bir laleydim. Yazıydım ve şahittim.

Kırmızı bir mürekkep lekesi nasıl büyürse susuz bir kağıdın kuraklığında öyle büyüdü aldığım tüm yaralar. Ama aldığım tüm yaraların, huzura çıktığım anda birer kan çiçeğine dönüşeceğini bilmenin sevinciyle indi kalbime neşve.

Bir bitkinin gövdesine yürür gibi yürüdü hayatın suyu gövdeme. Bir sunak kalıntısının önünde papatyadan bir örtüyü örterek saçlarımın üzerine gökyüzüne gösterdim avuçlarımın içini. Su gibi aktım. Nisan yağmuru gibi döküldüm kendi içimdeki boşluklara. Kendi derinliğimde boğulmaya çoktan razıydım. Razılık benimle, kalbime muhabbeti koyduğu halde benim muhabbetimi kıskanan arasında. Evvelimden razıydım, ahirimden razıydım. Diğerde kalmış bütün hakların helalliğini dilenecek kadar ve bende kalmış bütün hakları helal edecek kadar razıydım.

Nefsimizden özge için gözyaşı dökerken biz, elimizden düşüveren narın halı üzerine dağılan taneleri kadar bereketliydi hayat. Yenilgim, altında ezilmezsem eğer yengimin garantisi oldu. Taşıyabileceğimden fazlasının yüklenmeyeceğini bilmekle birlikte, taşıyamadığını yükün altında ezildiğimi zannetmemi ve buna razı olmamı sevdim. Yani ki uçurumların kenarına getirip de beni sonra elimden tutarak gerisin geri çekeceğinin emniyetiyle, ümitten korkuya, korkudan ümide geçişimi, darlıktan feraha ferahtan darlığa geçişimi çok sevdim. “Nazlı ve zelil” olmamı mı istiyordu benden? Zelil olmayı öğrendim Naz? Zaten ezelden ismim. Hiçbir şey istemezdim, bilebilseydim. Perdeler kalksaydı aradan, görebilseydim. Bir mağara. Bir dost. Bir yılan. Varlığın teyidi, ölebilseydim.

Mavi Lâle, İyiadam Yayıncılık, İstanbul, Nisan 2001, s.82 – 84

Refakat, Mavi Lâle ve Ölü Şehzâde

REFAKAT, MAVİ LALE VE ÖLÜ ŞEHZADE

Ben’im. Hani o mavi lale. Bir kapının üzerinde sülüs hurufattan arda kalan boşluklarına dolduğum çini kitabede. Her şeyin, arkasındaki hayatla birlikte yükseldiği devirden kalma bir külliyede. Duvarlarından en rutubetlisine servi fidanı işlenmiş bir türbede. Sayamadığım kadar çok yüzyıldır ki bir şehzadenin ölüsünü beklemekteyim.

Sessizlikte. Eylemsizlikte. Refakat. Mavi lale. Ve ölü şehzade.

Düşüncenin yoğunluğunda bir burguyla oyulur gibi oyulurken içim. Alınlığında yer aldığım kapının dışında neler olup bittiğini başlangıçta hiç merak etmedim. Her şey bir gölge gibi geldi ve geçti yüzümü döndüğüm duvarın üstünden. Bütünün bilgisi içinde olması gereken bir parça idiysem de bütüne dair bir şey görmedim. Refakatteydim. Eylemsizdim. En fazla ölü bir şehzadeydim.

Mavi bir lale olarak sahip olduğum kimliğimde ölü bir şehzade kadar eylemsizken, düşüncelerimde, yazgısına baş kaldıran bir kahraman kadar hareketteydim. Garip çelişki yaman kader. Çinilerin sessizliğini beklediğime göre sessizliğin ta kendisiydim. Ne çok sorularım vardı oysa cevaplarını beklediğim. Üstelik hangi sorulara karşılık olduğu bir türlü kestirilemeyen cevapları olan da bendim. Zihnimde çok şey vardı da onları ne yapacağımı hiç bilmedim. Ne yapacağımı bilmeyerek sahip olduklarımın ağırlığı altında ezilmekten korkmaya başladığımda kitabesinde yer aldığım kapının dışında neler olduğunu ilk kez merak ettim.

Merak suretinde serildi başkaldırının örtüsü üzerime. Var olduğunu bildiğim halde bir türlü bulup çıkaramadığım yazı, okunması gerektiği halde okuyamadığım metin, ya da söylenmesi gerektiği halde söylenmeyen söz; bütün bunları merak edebileceğim kadar dışarıda neler olduğunu merak ettim. Gece midir gündüzleri yutan, gündüz müdür gecelerden sıyrılan? Aslolan gelmekler midir, yoksa gitmekler midir? Görüp de unuttuğum rüyaları değil gördüğümü bile bilmediğim rüyaları merak ettim.

Hep merak ettim, işleme yönü değiştirilmiş bir zihin, akış yönü değiştirilmiş bir yürek. Süveydası iptal edilmemiş bir merakın sancısı. Bana öğretilen anlam katmanlarının dışında farklı anlam katmanlarını öğrenmenin şaşkınlığı. Günleri sayarken bir şehzadenin ölüsüne refakatte, bitmek ve tükenmek bilmezmiş gibi görünen günleri, aslında azalmadığımı çoğaldığımı öğrendim.

Şaşılacak derecede bana benzeyen gölge kahraman ile karşılaştığımda gördüm ki ne kadar hoşça kal dediysem o kadar geri dönmüşüm. Kaç kez geri döndüysem o kadar da hoşça kal demişim. Eylemsizmişim. Sadece refakatçiymişim. Bir kez olsun pencerenin dışındaki dünyanın oluşlarına katılabilseymişim düşüncelerimi eyleme dökmeyi başarabilecekmişim. Oysa ben sadece içi boşaltılmış monolog cümleleri ile konuşup yangınların üzerinden karanfil tütsüsü geçirmişim. En büyük eylemim eylemsizliğim.

Dışarıda, küçücük sebepler için alınan büyük kararların kılavuzluğunda muhteşem fırtınalar kopardı. Dağ laleleri. Her bahar kıyamet bir kez daha kopardı. Ne güzel! Ben? Düşünüp de eyleyememekten neredeyse taş kesilecektim. Öyle ürktüm ki kendi hareketsizliğimden elimden gelse bir daha düşünmeyecektim.

Ama yine de hep düşündüm. Yazılması gerektiği halde, yazılması için yeterli zaman kalmayan cümlelerimin telaşında kendisi için hazırlanan ziyafete daveti unutulan çocuğun hüznü vardı. Geç gelse de uzun süren bir kışı da, erken gelse de çabuk biten bir yaz’ı da sadece fark ettim. Sadece duvara düşen gölgelerinden onları tanıdığımı nasıl iddia edebilirdim? Bu yüzden sahici değildim. Ama çevirdikçe sayfaları arasından kurumuş gül yaprakları çıkan bir kitabın şaşırtıcılığından daha fazla şaşırtıcı olan hayatı istedim. Giderek örselenen bir yüreğin taşımakta zorlanacağı kadar hayat, dedim. Razıydım.

Çünkü gölgenin yerini bulduğumda sebebim de merak etmem gerektiğini anladım. Sesim bu yüzden boğuk, bakışlarım muğlaktı. Aklım dışarıda, kalbim kendisini beklediğim ve bana hiçbir şey öğretmeyen şehzadede. Refakatle ihanet arasında kaldığımda ilk ölümcül yarayı aldım. Bir mesnevinin sıyrılıp satırlarından, sessiz sedasız çıkıp gitmenin tam zamanıdır, anladım.

Ben, onca zaman bana ayrılmış olan yeri bırakıp da giderken. Ne kadar meşakkatle sözcükleri bulunup da zahire çıkarılmış bir mesnevinin hatimesi yazılırken duyulan hüzne benzedi hüzünlerin alası. Çünkü tetimme deyince bir kere, kendi mesnevisinden sessiz sedasız çekip giden ilk kahramandır onu yazan. Geride kalan: Her biten şeyin ardından geriye kalan; hüzünlerin leylası. Bir zamanlar bir boşluğu doldurmuş olan ve gerçek hayattaki lalelere benzemeyen garip ve mavi bir lalenin hatırası.

Ben, bütün bunları merak ettim. Önündeki ve arkasındaki mevsimin resmini aynı anda içinde taşıyan bir mart serinliğinde ölüme tarih düşürüldüğüm kapının alınlığından indim. Sabaha karşı değil, düpedüz geceydi. Son bir çığlık. Son bir sancı. Ama o da sessiz. Son sessizliğim. Yumdum gözlerimi. Bir kurgudan hayata düştüğüm yerde aldığım ilk nefesi iliklerime kadar içime çektim. Beni elbette yağmur karşıladı. Kendimi dışarıda, gölgelerin sebebi olan asılların arasında bulunca, dönüp de geriye baktığımda. Artık ben de duvara düşen gölgelerden biriydim. Gülümsedim. Arkamda bir mesnevi kaldı, önüm hayattı. içimi dolduran sesi ve nefesi sonuna kadar salıverdim.

Mavi Lâle, İyiadam Yayıncılık, İstanbul, Nisan 2001, s.79 – 81

Yitik Lâle

Batı’yı sarsan yürek

Ayla Atabegüm

Gazetecilerin, televizyon programcılarının “Bir Çift Yürek” kitabını okuduktan sonra, “Ben okudum gerekli mesajları aldım, Batı’yı sarsan yürek!” “Çevrenize yabancılaşmaya başladınızsa, bu kitabı okuyun derim, bir kapı mutlaka aralanacak” “Bu kitabı bir haftasonu okuyun, pazartesi hayata yeni bir insan olarak başlayın!” dedikleri kitabı merakla okudum. Programlarında, yazılarında insanları acımasızca eleştirenler, zaman zaman kendi düşüncelerinin dışında olanlara hak tanımayanlar “Bu kitabı okuyup gerekli mesajı aldık!” diyorlar. Bizi yönetenlere de bir kitap göndererek okumalarını sağlamak gerek diye düşündüm.

“Bir Çift Yürek” beni de etkiledi, onlardan biraz daha farklı mesajlar aldım. Kur’ân-ı Kerîm’i, Mevlânâ’yı, Yunus’u, Ahmet Yesevî’yi, tasavvuf ehli olanların hayatını tekrar tekrar okumam gerektiğini hissettim. “Ben gelmedim dâva için/ Benim işim sevi için” diye seslenen Yunus’u, Yunus Emre yılında O’nun Hakk âşığı olduğunu görmezden gelerek “Hümanist Yunus” diyerek, konuşanları, yazanları hatırladım. Dinimizin, kültürümüzün değerleriyle beslenmek istemeyenler, “Bir Çift Yürek”de, Amerikalı bir doktorun, Avustralya’da yaşayan Aborjin kabilesi üyeleriyle beraber geçirdiği dört ay, çöl boyunca yürüyüşleri, bitkilerle, hayvanlarla olan yakınlıkları, zorlukları gördükçe yüreklerinin yumuşamasını; eserin sonunda, kendi kültürüne bağlı kalarak Aborjinler’i ve onların hayata bakış tarzını sevdiği için doktora “Bir Çift Yürek” adını verdiklerini zevkle okudum.

Bazı entelektüellerimizin dinimizin ve kültürümüzün kaynaklarıyla beslenmek istemeyişi bir kere daha görülüyordu. Usta kalemlerimiz, şiirli bir anlatımla roman, hikâye, tiyatro türünde yazdıkları eserlerle dinimizin ve kültürümüzün kaynaklarıyla besleniyordu. Buna rağmen bazı çevrelere ulaşmamız mümkün olamıyordu. Aborjin kabilesinin varlığına saygı duyanlar, Olimpiyat meşalesinin Aborjin kabilesinden yerli bir kadın tarafından yakıldığını görüyor, kardeşlik ve barış mesajını alıyorlardı. Türkiye sınırları içinde yaşayan insanların, kardeşlik ve barış içinde yaşamaları için “bir çift yüreği” olan insanların birleşmeleri gerekiyordu. Bir roman yazmalıydım, kahramanım “Ben yanarım dünü günü/ Bana seni gerek seni/ Ne varlığa sevinirim/ Ne yokluğa yerinirim” diyerek yola çıkan Hakk âşığı olmalıydı. Bu kahraman dünyanın çok uzak bilinmeyen yerlerinde yaşamalıydı, kitabın yazarı Ayla Ağabegüm değil, müstear isimle yazan yabancı bir yazar olmalıydı ve kitap Türkiye’de tercüme edilmeliydi. O zaman her çevrede okunacak farkına varılmadan mesajlar alınacaktı. İnsan âlemde hayal ettiği sürece yaşarmış. Bir anlık hayal bile güzel.

“Bir Çift Yürek” kitabının kahramanı doktor, Aborjin kabilesinin davetine gittiği anda, üzerindeki elbiseler, çantası, ayakkabıları, kıymetli yüzükleri alınır, vücudunu sarması için bir örtü verilir. Gözlerinin önünde bütün eşyaları yakılır, ilâhiler ve dans eşliğinde yürümeye başlarlar. Çıkılan yolculuk ruhunun eğitilmesi içindir. Çıplak ayakla yürümek zordur, ayakları yara olmaya, kanamaya başlar. “Acıyı unut, dikkatini başka noktaya ver, dikenleri durduğumuz zaman çıkarırsın, yaraları da o zaman tedavi ederiz’ derler. Avustralya’da Aborjinler’in hakları çok azdır. Amerikalılar’in Kızılderililer’e yaptıkları haksızlıkları, Avustralyalılar, bu kabileye uygular. Onlar da ayakta kalmak için direnirler.

Nihayet beklenen an gelmiştir, ısıtılan yağlı yapraklardan elde edilen özle ayaklar tedavi edilir. Günlerce aç kaldıktan sonra da hazırlanan yemek solucandır. Yemek saatleri kabile halkı için önemlidir, masallar anlatılır, şarkılar söylenir, saatlerce vücutlarına mesaj yaparlar. Doğan bebeklere ad verilir, daha sonra yeteneğine, bilgeliğine uygun adları alırlar. Doktora da “Mutant” adını verirler. Mânâsı, devamlı değişikliğe uğrayan demektir. Çay törenleri önemlidir, grup beraberliği ve bir başarının kutlanması için yapılır. Sıcak taşlar özel bir suyun içine atılır, çeşitli bitkiler konur ve demlenir.

Sabahları dua için tören yapılır. Onlara göre yaratılmış olan herşeyin bir amacı vardır, hiçbirşey rastlantı eseri ve anlamsız değildir. Bitki dünyası, insanları, hayvanları ve toprağı beslemek için var olmuştur. Aynı zamanda atmosferin dengesini sağlar, ağaçlar ve bitkiler sessizce şarkı söyler. Kitabın bu bölümünü okurken, “Dağlar ile taşlar ile seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlâm seni” diyen Yunus yakınımda benimle beraberdi. Kabile her sabah dualarla bitki ve hayvanlara mesaj yollar. Onların deyimiyle, “Her yeni gün Tanrısal Birliğe teşekkürle başlar.” Kayaların arasından akan bir su buldukları zaman çok az içerler, çünkü o suda, hayvanların da hakkı vardır, suyu kirletmemeye dikkat ederler. Çeşitli soğan ve bitkileri toplarken de dikkatliydiler. Önce evrenden izin alıyor, sonra el ayalarını bitki ve soğanların üzerinde konuşarak gezdiriyorlardı. Olgun bitki ve soğanın üzerine eliniz geldiği zaman ısınıyor, parmaklarınızda kıvılcımlar yanıyor, işte o zaman bitkiyi koparabiliyordunuz. Dünyanın en korumasız ırkı, stresten, ülserden, tansiyondan, kalp hastalıklarından uzak yaşıyordu. Kayalardan düşen bir kabile üyesinin kırılan ayağı kısa bir zamanda tedavi edilmiştir. Hiç yalan söylemedikleri için birbirlerinden saklayacakları da yoktur. Herşeyin olumlu yanını görürler. Doğum günü partileri yoktur. İnsanın yaşlanması önemli olabilir mi, kişi daha mükemmel olmuşsa onu kutlar. Kutlama partileri için kişi kendi karar verir çünkü insanı en iyi kendisi bilir.

Bir zamanlar Aborjinler’in yamyam olduğu söylenir. Onlara göre Mutantlar, adam öldürür çiğner geçerler, yamyamlar ise, insanı öldürür onunla karın doyururlar, iki tarafın da savunulacak yanı yoktur. Gerçek insanlarsa cana kıymazlar. Savaşta ahlâk yoktur denir, ama yamyamlar bir günde birden fazla insan öldürmezler, sizin savaşlarınızda binlerce kişi birkaç dakikada ölüyor düşüncesindedirler.

Kitabımızın kahramanı doktor, günlerce yıkanmadığı için kokusu kendini bile rahatsız etmektedir. Aborjinler ise o durumda değildir, çünkü beslenmeleri farklıdır. Vücudundaki toksinleri atması için, doktoru boğazına kadar kuma gömerler, saatlerce kalır, toksinlerin bedeninden aktığını hissetmektedir. “Buluşların anası ihtiyaçlardır!” sözünün doğruluğuna bir kere daha inanmıştır. Bitkilerle yapılan tedavileri, tedavi anındaki hareketleri gören doktor, hasta-doktor ilişkisinin önemini kavramıştır. Hasar görmüş ilişkiler, inançlardaki boşluklar, Yaratan’a karşı duyulan kuşkular, bağışlama özelliğinin yitirilmesi iyileşmeyi güçleştirmektedir.

Çok susadığınız bir anda ağza alınan bir taş ve onun ağzınızda oynatılmasıyla tükrükler oluşmaya başlıyor ve canlanıyordunuz, Tanrı’ya teşekkür ederken ağlamıyordunuz çünkü vücudunuzda su kalmamıştır. Sonra zihninize bir düşünce gelir, “Su ol, suyu bulursun”. Kendinizi sezgilere bırakınca, su olmaya başlarsınız, soğuk, mavi ve duru olursunuz, aklınız mantığınız devre dışı kalmıştır. Ayrılış ânı geldiğinde tören yapılır, “Bir çift yüreği yitirme dostum. Bizim yanımıza iki açık yürekle geldin, şimdi bu yürek hem bizim, hem de kendi dünyan için anlayış dolu, sen de bize ikinci yürek armağan ettin!” demişlerdir. Doktor hayatının geri kalan zamanını gerçek insanlardan öğrendiklerini uygulamakla geçirecektir. Herşeyi hatta gözden yitme sanatını bile.

Bir Çift Yürek bittiği zaman günlerce düşündüm, kendimi yakınlarımı, gazeteleri, televizyonları ve öteki Türkiye’nin insanlarını. Yeni bir kitaba başlamak hayli zordu, öyle bir kitap okumalıydım ki, bittikten sonra heyecanla, “Sizler de okuyun!” diyebilmeliydim. Bir Çift Yürek’i tavsiye edenlere göndermeliydim. Nazan Bekiroğlu’nun yazdığı Yûsuf ile Züleyha imdadıma yetişti.

Defalarca yazılan konu Nazan Bekiroğlu’nun usta kalemiyle yeniden yazılıyor, gelenek yenileniyor, şiirle nesir birleşiyor, gazeller yazılıyor, yeni bir dille yeni söyleyişler ortaya çıkıyor. Nazan Bekiroğlu zoru denemiştir, bir tarafta aynı konuda yazılmış sayısız mesnevi vardır, diğer tarafta Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan Yûsuf kıssası, buradan yola çıkarak onlara ters düşmeden yeniyi söylemek, bunu bir romanda denemek. “Züleyha ki Yûsuf u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını buldu. Yûsuf u değil, Yûsuf da tecelli eden nuru sevdiğini fark etti. Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir, söylenmemiş bir mesnevi kalmadı yeryüzünde. Her Yûsuf u Züleyha hem birbirinin aynı hem bir başkası” diyor Nazan Bekiroğlu.

“Her hikâyenin bir başlangıcı, bir gelişmesi bir de sonu vardı. Yûsuf ile Züleyha hikâyesi çölle başlar. ‘Çölün aşka bahanesi var. Yoksa çölün, bahâ nesi var.’ Yûsuf un güzelliği dilden dile dolaşır, bir bedevi ona bir ayna hediye eder, senin güzelliğin en parlak ışığın yansımasından başka şey değildir. Sen suretsin o asıl. Sen fertsin. O mânâ sen bedensin O ruh. Sen gurbetsin O yurt? Sen parçasın O bütün. Sen gölgesin O ışık. Bedevi böyle söyleyip uzaklaşırken Yûsuf bildim dedi, her şey O’ndan, sen de O’ndan, ben de O’ndan. Ve ben bunu biliyorum.”

Eserden bölümler:

Kardeşlerinin Yûsuf’u kurt yedi hikâyesine herkes inanacak diye kurt üzülür ve boncuk boncuk yaşlar döker.

Yûsuf dua eder: uRabbim bana istememeyi isteyebilmeyi nasip et.” Çünkü Züleyha Yûsuf’u istemekteydi, Rabbi’nden işaret gelmese Yûsuf da Züleyha’yı isteyecekti. Züleyha’nın duası: “Aşkla var olduğum yerde, yine aşkla yok olayım. Rabbim acıya razıyım ama gözyaşım bende kalsın, razıyım yoklukta var olayım.”

Eser birbirinden güzel rüya bölümleriyle devam eder. En ilgi çekici yanı da, Züleyha’nın pişmanlıklarının dile gelişidir. Züleyha’nın çektiği acılar kalbimizi yumuşatır.

Kitabın sonunda yazıcının son sözü yazının kaderi bölümünü defalarca gözlerimiz nemlenerek okuyoruz.

Yûsuf ile Züleyha, yüreklerimizi titretiyor, kalbimize ışık tutuyor, eline sağlık Nazan Bekiroğlu, okuyucularının hayır dualarını alacağına inanıyorum. Dinimizden, geleneğimizden yola çıkarak şiir dolu bir anlatımla yeni şeyler söylenmesine susamışız.

Kitabı bitirdiğim anda duyguların yoğunluğu altında düşünemiyordum. Birkaç gün sonra düşünmeye başladım, bu güzel eserleri herkesin okumasını nasıl sağlayabiliriz?

Dinimizde hediyeleşmek sünnettir, neden sevdiğimiz kitapları, hediye etme alışkanlığını yaygınlaştıramıyoruz?

Dergilerimizde neden kitap tenkitlerine daha fazla yer verilmiyor? Gazetelerimizin neden kitap sahifeleri ve ilaveleri yok? Televizyonlarımızdaki kitap saatleri neden emek çekerek hazırlanmıyor?

Kiraz Ağacı

KİRAZ AĞACI

Siz beni bilmezsiniz. Ben bir kiraz ağacıyım, pembe çiçekli. Siz bir yazıcı, bu yaşa değin bir kiraz ağacının altında oturduğunuz bile şüpheli. Erken tarihli bir Osmanlı çinisinde mavi bir lalenin cezbesindesiniz en fazla. Açık renkli ipek bir kumaş üzerinde giderek büyüyen mor bir mürekkep lekesi gibi, bir minyatür sükunetine sızmış bir hayat sizin hayattan anladığınız. Bu yüzden aynı anda yazılan iki yazının, birbirine uzaklığı kadar uzak, yazıcının kalbine yakınlığı kadar yakınız nihayetinde. Siz bir yazıcı, ben bir kiraz ağacı, pembe çiçekli.

Siz cümlelere indirgeyerek yaşarken hayatı, siz sözcüklerle hükmederken hayatı, ben hayatın ta kendisiydim. Yapabildiğiniz, en fazla, namlusu kendinize dönük bir eleştiri silahının tetiğine dokunmaktı, yüreklice. Ama neticede o da kelimelerle. Vurulmak? Yapmayın, gerçekliği olmayan bir yaşamın vurulmasından söz edemezsiniz. Bu yüzden laleler çinilerin üzerine düşen ateşten çiçeklerdi de, ben köklerimle sarıldığım topraktım.

Hayatımın karşısına, beni tam orta yere alıp da ezmeleri için ikinci bir el koymamıştım. Bakabileceğim, kendi içimden başka çehre, yansımamı görebileceğim kuyudan başka ayna yoktu. Önündeki ve arkasındaki mevsimin fotoğrafını aynı anda içinde taşıyan mart gibi hayattım. Bir mumun üzerinden elini geçiren zahidin duyduğu cehennemi acı gibi hayattım. Bir Osmanlı minyatüründe, Yusuf’un gömleğini arkadan yırttığı gece Züleyha’nın sırtındaki giysinin kırmızısı kadar hayattım. Bir çiçeğimden kainatın özüne dair özeti çıkartabilecek kadar hayattım. Öykülerim yoktu. Ölüm kadar hayattım.

Bir çift elmas küpenin, cariyeler neler yaşar merak etmiş bir sultanın kulağında, bir mumun alevine söyledikleri her ne ise, hiç bilmedim. Merak da etmedim. Bir aynaya mı düşer bir ormanın derinliği, bir ormanın sathına mı düşer bir aynanın görüntüsü? Bir kiraz ağacı mı çıkar çerçevesinin dışına bir minyatürde, bir çerçeve mi düşer kiraz ağacının içine, hiç düşünmedim, içinde olan yazıyı bulup da çıkaramayan yazıcının açışı ile, içinde bile olmayan yazıyı bulup da çıkaramayan yazıcının acıları arasındaki fark, bunu da düşünmedim. Alfabesi bilinip de harflerinin birbirine nasıl katılacağı bir türlü öğrenilemeyen bir yazı ile yazılmış metin karşısında okuyucunun duyduğuna benzer bir sıkıntım da olmadı.

İçinde yaşadığım bahçe, bahçesinde yaşadığım ev gibi kurgu değil hayattı. Birinin çoğalması için diğerinin azalması gereken bir ilişki ikilisi değildi bizimkisi. Derinliğimize çektiğimiz kuyunun sesinde, sürekli çoğalan bir çocuk sevilmişliği vardı. Bu yüzden “sahîfe-i alemde adımız” bakî kalmadı, sadece “yok” oldu. Tam da bu yüzden işte hayattım. O kadar ki hayatı taklit edemeyecek kadar hayattım.

Bir eşikten atlasam, bir çininin içindeki sedaya girecektim belki. Ama hayat fotoğraflardaydı. Siz yansımalarda asılı kaldınız. Bir bozgun sahnesini gösterse de, hayatın bir sahnesi karşısında bozguna uğrayan yine ve daima bir aks-i sedaydı.

Bir kiraz ağacıyken ben hayatın yorumunu bir kiraz çiçeğinden daha iyi ne yapabilirdi bana?

Ay’ı deniz üzerinde hiç görmedim. Bir denizim olsaydı; deniz yekpareyse aynasına düşürdüğü görüntü de tektir, bunu baştan bilirdim. Yolum uzundu oysa. Bir kuyunun derinliğindeki suyun üzerinden gülümserken ay bana, kuyu adedince çoğalan ay’ın gökte bir olduğunu öğrendim. Hep bir olduğunu fark ettim. Kıvama böyle geldim.

Kıvamın da üzerinde kıvam var. Bir hayat bölünürken gözlerinim tam önünde ve tam orta yerinden ikiye, kıvamın da üzerindeki kıvamı öğrendim. Bütün bağlılıkların da üstündeki bağı öğrendiğimde, razılığın ne anlama geldiğini öğrendim. Razılığın gelecek gibi geçmişe de yürüdüğü gün bütün düğümler çözüldü.

Düğümler çözülünce: Ahşap kapı. Sade çizgilerle oyulmuş kapı tokmağı. Su değdiğinde sardunyanın kokusunu saldığı ağustos sabahı. Suyu ilk kez tanıyan çocuğun, şefkatin kutsayıcı gözü önündeki üryanlığı kadar hakikattim. Peçesiz ve perdesiz. Hayat kadar güzeldim. Güzelin, güzel gösterilen; bilinenin, öğretilen olduğunu fark ettim.

Yazıcıya sitemimdir. Artık diyorum, bunca anlattıktan sonra ben, pembe çiçeklerinin rengini kendi gözlerinizle göreceğiniz bir kiraz ağacı dikseniz, yitik de olsa bir bahçenin köşesine. Şöyle kuyunun tam üzerine. Yazıcıların da gün gelip kiraz ağaçlarından öğreneceği şeylerin var olduğunu bilseniz.

Ya Fettah, aç artık kapıları. Ya Basit, çöz dilimin bağını. Ya Rezzak, ver, nasibim ne ise.

Ya Vedüd!

Gözümün yaşını eksik etme. Çiçeğimi al razıyım. Ben ki Yusuf’unu yitirmiş bir kuyunun üzerine eğilmiş pembe çiçekli bir kiraz ağacıyım.

Bir kuyum vardı. Bir de Yusuf’um. Sahibinin ölümünden sonra da açık kalacak bir amel defteri olarak toprağa armağan edilmiştim. Gün geçti. Kat karşılığı müteahhide verildim.

Mavi Lâle, İyiadam Yayıncılık, İstanbul, Nisan 2001, s.56 – 58

Yazıcının Son Sözü, Yazının Kaderi

YAZICININ SON SÖZÜ, YAZININ KADERİ

Yazının bedeli vardır bilirsiniz.

Kurban ister, kan ister. Ter ister, gözyaşı ister.

Bu yüzden kaderi ağırdır. Yazının kalbi vardır.

Kalbin titreşimi parmak uçlarının titreşimine uyduğunda ortaya çıkan sözün hükmü var.

Düştüğüm, parmak uçlarımın titreşimi kalbimin titreşimine uyduğu anda ortaya çıkan sözün kuyusuydu. Kervancılar olmadan, kolay çıkmak mümkün mü?

Anlattılar işte, gözlerimle görmedim, taşlara kazımadım. Ama yalancı da değilim. Yazılmış bir hikayenin üzerinden yeniden yazmak arzusuyla geçince yazdım, bu yüzden yazdım.

Bir kalp, bir kalp daha. Birleştirici bir kalp olarak yer alıyorsa arada, bir kalp için ne çok acı. Yakub, Yusuf, Züleyha. Hepsi bir tek, biri her bir kahraman: ölen ve yaşayan, yaşayan ve yazan. Ben katibü’l-esrarım. Kalpler kuşanırım. Sevdalar alırım. Uçurum kenarları bu yüzden rüzgar ve ölüm kokuyor. Bu yüzden kendi yazdığım sonunda dönüp dolaşıp bana geliyor.

O kadar ki, rüyanın hikayesi demek olan bu hikayede yazılmadık tek rüya, yazıcının rüyası.

Hayat, hayalin de arkasındaki hayalden nisbet olan o rüyaya dönünce:

Yusuf’un rüyası: Gerçekleşen bir rüya. Bir peygamber rüyası.

Züleyha’nın rüyası: Yanıltıcı bir rüya? ilk bakışta! Sonunda o da gerçekleşen bir rüya.

Firavn’ın rüyası: Bir hükümdar rüyası.

Görülmeyen bir rüya: Nil nehrinin rüyası.

Rüyaların rüyası: Yazıcının yazılmayan rüyası.

Ez-cümle: Eflatun’un mağarasında bir gölge.

Bütün anlamlara bitişik olarak bütün anlamların da üstündeki anlamı çözünce.

Dönünce mağaranın çıkışma yüzünü, bilince bilmenin bilincini,

Adem’e öğretilen isimlere dönüşüyor bütün sözcükler neticede.

Değil mi ki Kabe ile örtüsü arasına gece girdiğinde ve bulutlar gölgelerini konuşan ırmağın üzerine bıraktığında ve hasretle başlayıp kavuşmayla bittiğinde hikaye; tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir ve bu dünyada aksa da Nil, cennetten çıkan dört nehirden biridir.

Değil mi ki ben katib-el-esrarım, kimi yazarak öldüm, kimi ölerek yazdım.

Vakit tamam! Üzerinden bir okuma geçmiş kitabı karşısında yazıcının duyduğu ürpertinin anısı, bütün anılara benzeyecek nasılsa. Bütün defterlerin özeti, mahşere kadar açık kalacak bir defter değil mi?

Konan göçer, doğan ölür elbet. Irmak denize, deniz ırmağa kavuşur sonunda; ruh kaynağına, kaynak da ruhuna muhtaç değil mi şunun şurasında?

Ne güzel, ölecek olmak ne güzel. Ne güzel, ölecek olmanın muştusu ölmeyecek olmanın tahayyülünden, ne güzel.

Beyit:

Minnet Hüdâ’ya devlet-i dünya fena bulur

Bakî kalır sahîfe-i alemde adımız

(Bakî)

Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 223, 224

Züleyha’nın İlk Duası

ZÜLEYHA’NIN İLK DUASI

Rabbini bilen Züleyha ilk dua olarak hemen oracıkta, Rabkim, dedi, gözlerimden bu acıyı kim silecek benim? Kim yıkayacak gözlerimin içini? Kim yıkayacak acılarla dolup taşan kalbimi?

Hemen arkasından da, olsun, dedi. Rabbim, her şeye razıyım. Hepsine razıyım. Yeter ki aşktan azad etme kalbimi. Yeter ki göz yaşlarımın serininde yıka içimi.

Göz yaşlarımı ve aşkımı alma, onlar bende kalsın. Bedel olsun. Ödül olsun. Bağış olsun. Yoksulluğum zenginliğim olsun.

Aşkım yeter, muhabbet denizinin kıyıları ne denli sınırsızmış göreyim. Aşkım yeter varlığımın anlamı neymiş, çözeyim.

Yeter aşkım, yeter ki aşkımın kalbime düştüğü yere kadar yükseleyim.

Aşkım yeter, tenimin kafesiyle düştüğüm kuyudan aşkımın tüyleriyle yükseleyim.

Aşkım yeter, tenimin beni hapsettiği zindandan aşkımın kanatlarıyla geçip gideyim.

Aşkla var olduğum yerde yine aşkla yok olayım.

Rabbim, acıya razıyım ama gözyaşım bende kalsın. Razıyım yoklukta var olayım.

Yitirdikçe bulayım. Öldükçe doğayım.

Canım çekildikçe aradan saf aşktan ibaret kalayım.

Rabbim, dedi Züleyha çıkar aradan takılıp kaldığım tenimi, kaldır aradan saf aşkla aramdaki perdeleri.

Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 139

Yusuf’un Duası: Rabbim Bana İstememeyi İsteyebilmeyi Nasib Et !

YUSUF’UN DUASI: RABBİM BANA İSTEMEMEYİ İSTEYEBİLMEYİ NASİB ET

Züleyha, gecesinin güzelliğini sererken Yusuf’un gözlerinin önüne, Yusuf da insandı. istek, insanın zaafıydı. Ama: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.

Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde Yusuf bu duasındaydı. Ve Yusuf biraz da bu dua ile, bu duayı edebilmiş olma yürekliliğiyle peygamberdi: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.

Değil mi ki ilk bakışta Züleyha Yusuf’a ötelerden gelen bir ses, bir cennet çiçeği gibi, susuzluğunun farkında bile olmayan çöl toprağına inen bir yağmur defteri.

Züleyha sılaya davet, ilk bakışta.

Çünkü nefis sonsuzluğu vaad ederek yanıltıyor,

Şeytan; hayrı hayr, şerri şer göremeyeni, eşyanın hakikatine inemeyeni,

ilk bakışta mavera

ile kandırıyor.

Vaad: Ezel sevinci, ebed muştusu,

vera, ilk bakışta.

Züleyha: Ezel, ebed, mavera, ilk bakışta.

Yasak bahçe, memnu meyve, zehirli sarmaşık aşeka: Züleyha son bakışta.

Üstelik Züleyha isteyici

Üstelik “Rabbinden bir işaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti”.

Yusuf’un içinde işaretin gerçekleştirici gücü, Yusuf içinde istememeyi isteyebileceği işareti gördü.

Yüzünü gök katlarına çevirdi de, Rabbim, dedi, kuyunun karanlığında beni yalnız bırakmayan,

karanlığın ve derinliğin korkusunu bir anda aydınlığa, ümitsizliğimi bir anda muştuya çeviren o zaman,

hâlâ koruman altında değil miyim,

suç mu yazdın yoksa alnımdaki yazıya?

Bütün insanlarla birlikte benim de içimde taşıdığım, gizli ya da aşikar olan o meyil,

şimdi daha derin bir kuyuda değil miyim,

ki insan değil miyim?

Sen tutmazsan elimden şüphesiz meyledenlerden olurum.

Düştüğüm kuyudan daha derin ve karanlık bir kuyu değil mi güzeller güzeli Züleyha? Tut elimden yoksa boş yere mi göründü o rüya bana?

Rabbim, dedi, Yusuf, sen bana, kendi isteğimin dışında şu iklimde ve şu odada bulunduğum şu anda, Züleyha’yı istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Katından bir esirgeme ver. Değil mi ki isteğe yaklaşınca, istememeyi istemek artık imkansızlaşır. Bu yüzden değil mi Rabbim, senden gelen yasaklar “yapma” ile değil “yaklaşma” emri ile başlar. Yaklaşırsam eğer şu içimdeki doğal olan akışla Züleyha’nın ırmağına, yaklaştıktan sonra “yapmam” diyemem. Üstelik yaklaşırsam eğer yapmamayı da artık dua edemem. Daha kolay olan “yapma” değil “yaklaşma”.

Öyleyse aslolan: “Yaklaşma”. Öyleyse Rabbim, insan yaratılmışlığımın sorumluluğuyla en fazla baş başa kaldığım şu anda, şu odada, sen bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Beni, insan yaratılmışlığımın en doğal akışını kendine ait olmayandan sakındıracak güçle insan et.

Rabbim, diye, devam etti Yusuf duasına. istemeyi istemek kadar, istememeyi istemek de zor. Biliyorum ki katından bir koruma dökülmezse varlığıma, nefsimin altından kalkamam. Son hızla aşağı doğru ilerleyen bir teknenin içinde yukarı doğru koşarak Bahr-i Umman’ı aşamam. Benim tedbirim senin takdirinden küçüktür.

Böyle dua edince Yusuf, ona Rabbinden bir işaret geldi. Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde. Masun ve masum olan Yusuf bu duayı etmiş olabilme yürekliliğiyle peygamberdi. Ve o iffet demekti.

Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 107 – 109

Çöl İle Başlasın Bu Hikâye

ÇÖL İLE BAŞLASIN BU HİKAYE

Her hikayenin bir başlangıcı, bir gelişmesi ve bir de sonu var.

Nokta ile başlar nokta ile biter hikaye. Sonra cümle. Bir cümle daha. Bir daha cümle.

Çöl ile başlasın mı bu hikâye?

Çöl ile başlasın bu hikaye.

Çünkü çölün merhametli kalbinde su her şey anlamına gelir de, yemin, on biri Yusuf’un rüyasına giren yıldızın üzerine edilir. Ve Yusuf, Züleyha’nın düşüne de gerçeğine de çölden gelir. Ve Yakub da Yusuf’a çölden gelir.

Susuzluğuyla çöller gezer aşık; öyle ki, Yusuf da, Züleyha da, Yakub da, hepsinin yolu çölden geçmektedir. Kervanın da, ceylanın da yolu, çölden geçmektedir.

Kervan yorgun, ceylan vurgun. Çölde yıldız damlaları. Bir yanı dağ bir yanı deniz çölün. Bir yanı fırtına bir yanı kum.

Ve üzerindeki gökten çölün, ışıklar saçarak gösterişli bir kuyruklu yıldız geçiyor. Geriye bıraktığı, sürüklenen bir iz ve bütün ırmaklardan daha mavi bir ırmağa düşen yansıma. Bir kez de yerde yaratılıyor. Sonra, sonsuza değilse de, sonuna değin görünmez oluyor.

Çöl ile başlasın bu hikaye.

Çünkü başlangıçta susan çöl, üzerinden geçenden geriye, bir ölüm bırakmıyorsa eğer, bir hikaye bırakıyor. Ve bütün bahaneler çölün sırtına kalsa da, kalbinin bir köşesi kedere dokunan hiçbir hikaye nedensiz yazılmıyor. Çölün aşka bahanesi var! Yoksa, çölün bahâ nesi var?

Uzak gibi görünse de, çöl, her hikayeye yakın. Bu hikaye de çöl ile başlasın. Çünkü başlarken susar çöl, ama söylenebilecek her şey onun esrarında gizlice yer alır. Çünkü ırmaklar kendi derinliklerinde boğulurken çöller de kendi susuzluklarında kavrulmaktadır.

Üstelik kendi hikayesini de, çöl, kendi yazmaktadır.

Avut beni ey çöl, hikayenle oyala!

Ne acı!

Yine de çölle başlasın bu hikaye. Çöl ile başlıyor da, kim bilir nasıl bitecek bu hikaye? Şaşılacak kadar eksik kalmayacak mı yine de, bitti zannedilen hikaye?

Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 18 – 19

Söz Başı

SÖZ BAŞI

Bismihû.

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.

Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.

Önce çile vardı ihsan arkadan geldi.

Önce iştiyak, arkadan sebat geldi.

Sözün yaradılışı Züleyha’nın yaradılışından evveldi. Adem, ki ona bütün isimler öğretildi. Yûsuf’un kaderi Züleyha’ya tecelli. Züleyha’nın kaderi Yûsuf’a tecelli. Kuyu. Zindan. Kuyu. Zindan. Önce çile arkadan ihsan. Züleyha vazgeçti mi maşukundan?

Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.

Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.

Söz de,

aşk da,

ne benim ne senin.

Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,

ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,

mayıs gülü,

ışıklı nisan yağmuru

ne kadar Allah’tansa,

mülk gibi söz de ve aşk da

O’ndan.

“Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsa da,

beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,

hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, “gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor.

Değil mi ki her şey O’ndan,

gidecek yer yok O’ndan başka. Gelinen yer yok O’ndan başka.

insan o ki, O’ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icabı, O’ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı.

Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığa yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her şeyin O’ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O’ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.

Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir:

Bir çiçeği, bir kuşu,

denizi, yağmuru,

gökyüzünü, yazıyı,

yazıyı yazanı, kalemi tutanı,

bir yaratılmışı hasılı.

Söz gelimi Leylâ Mecnun’u, Şirin Ferhâd’ı, Züleyha Yûsuf’u

sevdiğini zannedebilir.

Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.

Çünkü ışığın kaynağı tektir ve kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?

Her aşk O’na çıkar sonunda, O’ndan başkasını sevmek imkansız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.

Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlarde bundan böyle, O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.

Küçük bir biliş farkı.

Mülk gibi aşk da Allah’tan.

Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O.

Tenin de O, canın da O, cismin de O.

Ve aradan perdeleri kaldırarak O’nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr ü sefer, sadece O’nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret.

Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.

Züleyha ki Yûsuf’u sevdi, ibtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf’u değil, Yûsuf’ta tecella eden nuru sevdiğini fark etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız ona secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha suretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri suretten nura yükselirken diğeri nurun surette tecellâ ettiğini idrak etti.

işte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kaderi, Yûsuf’un mu, Yakub’un mu, yoksa Züleyha’nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.

Söylenmemiş Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu nasıl mazmun, diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoğalan Fuzuli, Farsça Divan’ının önsözünde, yani ki Mukaddime sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha değdiği yerde. Sonra aynı gecelerin aynı sabahlara değdiği yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış olan bir başka mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tamam olsun. Eski zincire bağlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun.

Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.

Şiir:

bu kez. birkaç kitap

yine aynı ayna

ve birkaç ruh

hepsinin içinde mevcûd

Züleyha’nın acısı acının Züleyha’sı

(Ayşegül Kösa)

Bismihû.

Esirge ve bağışla.

Öptüm kitapların da üzerindeki Kitâb’ı, öptüm ve koydum alnıma.

Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milâttan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgâr titriyorken. Ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken. Sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim.

Ben: Yazıcı. Kalbim çatladığında tanığım su kıyısında bir kavak ağacıydı.

İlk sözcükler mürekkebi mor kalemimin ucundan dökülürken, Ayasofya’da Topkandilin altında değil idiysem de Hamdullah Hamdı Hazretleri gibi (rahmet onun ve bütün Yûsuf u Züleyha yazıcılarının üzerine olsun), ben de suyun kıyısındaki kentte kendimce bir Ayasofya’daydım. Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf’un uyanıklığından farklıydı elbet ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.

Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 13 – 17

Güller ve Dikenler

GÜLLER VE DİKENLER

Bu yazı Anneler Günü’nde annelere en büyük haksızlığın, içlerinden birini yılın annesi filan seçerek yapılacağını düşünen biri tarafından kaleme alınmaktadır. Çünkü o, annelik duygusunun ölçülemeyeceğine inanmakta, bu yüzden aralannda söz konusu edilebilecek bir seçimi (dolayısıyla yarışı), simgesel anlamda da olsa, abes bulmaktadır. Yine o, anneleri bireyselliklerinden soyutlayarak tek ve mutlak bir bütün olarak görmekte, her anneyi bütün annelerden yapılma bir şey olarak değerlendirmektedir. Tıpkı annelerin her çocuğu bütün çocuklardan yapılma bir şey olarak gördüğü gibi.

Üstelik anneliğin yollarının güllük gülistanlık olmadığını da iyi bilmekte ve bu bilgisi her geçen gün biraz daha artmaktadır. Yine bütün anneler gibi. Ama yine de bu yazı bir yerinde böyle bir geçiş ifadesi ile (ama yine de), kaçınılmaz bir masala dönüşmektedir. Anneyle çocuğun masalına:

Hiç eskimez bu masal. Bir gece herkesler uykudayken bir tebessümüyle ilk ödülünü verir bebek anneye. “Bana gülümsedi. Bana gülümsedi.” Bu kadar kolay kanar anne. Ve bütün anneleri ortak olarak kuşatan duygu, bu gönüllü kendini veriştir: İlk dişi. İlk kelimesi. İlk çizgileri. İlk resmi. İlk okulu. İlk acısı. İlk acıtması. Sınırsızdır annelerin ülkesi. Öyle bedelsiz fethedilmekte, öyle kolay kendisini vermektedir ki. Üstelik bir kez yıkılınca, bir daha yapılmama riski hiç yoktur. Ve kuşkusuz bir kez yitirilip de bir daha bulununca kendisi olabilen tek şeydir anne yüreği. Dönen çocuk aynı değilse de bekleyen anne hep aynı kalmaktadır.

Çünkü şefkat her duygudan yukarıdadır.

Çünkü çektiği türlü suret acıların bahşişidir çocuk anneye, bağıştır. Bu türlü suret acıların sebebi o olsa da.

Ve, anne, yavrusunu hep kucağına ilk verildiği günkü bebek olarak hatırlamaktadır. Hayatı bu an ile ikiye ayrılmaktadır. Senden önce ve senden sonra.

Çünkü her doğum, ruhun ezelî ve ebedî hakikatle yüz yüze gelip gerisin geri dönmesidir. Açılan bir pencereden ötelere bakmaktır kısacık bir an. Göz kırpımı bir mesafeden. Ruhun bu dünyadaki bezm-i elestidir doğum her kadına.

Bu yüzden kadını üstün kılan tecrübe, biyolojik anlamda bir canlı üretmiş olmasından çok önce, daha yaşarken ezel ve ebedle yüz yüze gelmiş olmasından kaynaklanır. Bunu her kadın ifade edemese de hisseder.

Anneler anlar.

Kucağı bebek biçiminde yaratıldığı için midir, içinin her bebeğe böyle akması? Ve minicik bir bebeğin minicik bir kadını böyle güçlü kılması?

Başka türlü nasıl izah olunabilir ki küçücük bir kadının, bir yangının ortasına savunmasız yürümesine yetecek kuvveti aniden ve izahsız kendinde bulabilmesi?

Ağırlığının kat be kat fazlası yükün altına hesap yapmaksızın girebilmesi? Taşırsam taşırım, taşıyamazsam altında ezilmeye hazırım.

Emanetine iyi baksın diye şefkatle donatılan ona, bunca dayanma gücü göklerin ve yerlerin, alemlerin ve oluşun yaratıcısından vasıtasız gelmekte değil midir? Seninle benim sebebim aynı. Bu yüzden anneler çocuğunun çizdiği ilk resimlerde en fazla, sol tarafa yerleştirilmiş (görünmeyebilir de) kalbi görmektedir.

Bu sevginin bedeli daha bidayette, kan, ter, gözyaşı ve çığlıkla ödendiğinden midir annenin böylesine sabır taşı olması?

Sabır taşı çatlasa da annelerin susması.

Ve, sonraları o kadar çok vereceğinden midir başlangıçtaki bu kadarcık istemeleri? Yeşil erik, kiraz ağacı. Kekik kokusu, akasya dalı.

Adem kadar masum. Havva’nın bağışlanışı kadar inandırıcı.

Öyleyse doğrudur annelerin hakkının ödenmediği. Ama her anne bilmektedir ki kendi annesinin uykusuz kaldığı gecelerin hakkını, kendi çocuklarına uykusuz kaldığı gecelerde ödemektedir. Ve her anne, bebeğini hıçkırıklarını ninni yaparak uyuttuğu gecelerde, bir başka kadının hıçkırıklarını kendine ninni edinerek uyuduğu geceleri düşünmektedir.

Bütün annelerle. Dolayısıyla siz kendi annenizle. Ve ben kendi annemle. Yaşanmışlar kadar yaşanma ihtimali içerenleri de kendimize dert ettiğimiz için mi, ağır bir saatin tik taklannın boşluğa döküldüğü gecelerde, böylesine benziyor gözlerimizdeki korku birbirine?

Böyle olduğundandır herhalde gecenin saat sıfır üçlerine, bebeğin o denli yakışan naz kıpırdanışlarında sıcacık yatağımızdan aniden; ama aniden kopuvermemiz. Ya da uykuyu hiç bilmeden sabahı bulduğumuz yerde. Ateşi aniden düşüveren çocukla bir kez daha doğduğumuzdan mıdır yüzümüzde beliriveren aydınlanma.

Ah anlatamam.

Güllük gülistanlık bir yol hiç değildir annelerin yolu. Ama güldür anneye çocuğu. Dikenleri yüzünü ve ellerim yırtsa da. Gülüm benim diye sever yavrusunu.

Ve hangi anne dikenlerinden ürkerek gülden geri döner ki?

Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.219 – 221

Siyah Kelebekler

SİYAH KELEBEKLER

-evvel gidenler için-

Neden bu kadar çok ve çabuk gidiyorlar? Sahi bu kadar çok ve çabuk mu gidiyorlar, yoksa biz mi terk ediyoruz bunca gönüllü kendimizi dalgaların hüznüne?

Deniz büyüdükçe gemiler ne denli küçülüyor, limanlar ne denli anlamsızlaşıyor.

Neden yokluklarında bıraktıkları boşluk, varlıklarıyla doldurdukları yerden bunca geniş? Her defasında kendimizi de çoğaltarak ilave ettiğimizden mi?

Neden bazı kimselerin ölümü, ölümü güzelleştiriyor içimizde?

Onlarda yangın yok, bize tevekkülü öğretecek kadar güzelleşerek gidiyorlar.

Hamid haklı mı, bir sevilenin ölümü mü güzelleştiriyor ölümü bunca; bunca, dünyayı boşalttığı gibi.

Bazı kimselerin ölümü ılık bahar yağmurlarına denk geldiğinden mi munisleşmiş bir sevdaya benziyor? Ve ansızın hatırlıyoruz, o bahar ilk gördüğümüz kelebeğin siyah olduğunu.

Neden bazı kimseler ölünce, bir daha asla girmeyeceklerini bildiğimiz odalarına, eskisinden daha fazla siniyorlar? Neden hala “onlara” gidiyor oluyoruz? Neden arkada bıraktıkları bir yığın ayrıntının, kendilerinden daha uzun ömürlü oluşunun sırrını bir çırpıda çözüyoruz? Çini mavisi lambalarını, ceviz oymalı sehpalarını, bordo çizgili porselen çay fincanlarını ilk gördüğümüz günleri tekrar hatırlıyoruz. Teker teker hatırlıyoruz bütün gülücüklerini; bir zamanlar küçücük bir kızken bize armağan edilmiş. Bir küçücük kızken biz eski zaman kokulu serin bir taş mutfakta, tahta bir masanın basında sunulan bir dilim çilekli pasta örneğin, ya da fanusunda incecik bir balerinin döndüğü porselen bir saati tecessüsle seyretmenin öğretisi. Nasıl birdenbire ve bunca yıl üzerine anlamını kaybetmiş tüm limanların yerini tutuyor.

Ve bir çocuk gönlünü, verecek başka şeyi kalmayanların, bir gülücükle okşamasının anlamını birden çıkarıveriyoruz.

Onları güzele götürecek yüklerinin çokluğunu bildiğimizden mi hafifliyor yüreğimizde, çok ağır olması gereken ölümleri?

Ve nasıl olup da geriye bırakıyorlar, bir gün mutlaka, onların ölümlerinin bizde bıraktığı boşluğu onlarla konuşabilecek olma umudunu. Hani siz öldüğünüz gün, diye başlayan cümlelerle. Dahası, hani ben öldüğüm gün.

Ne denli ılık yağmurlarla uyanıyoruz kimi, zamanı ve mekanı geri saran düşlerimizden. Yeniden çocukmuşuz, yeniden bütün boşluklarımızı doldurmuşuz. Baharmışız yeniden. Hayat törpülememiş bizi, mazur ve masummuşuz. Yazdıklarımızın altına tarih atacak yüreklilikte çökmüşüz, gelecek yıl aynı günden umutluymuşuz.

Ne denli ılık yağmurlarla uyanıyoruz kimi, zamanı ve mekanı geri saran düşlerimizden. Ne denli içimiz sızlıyor da, oysa bir yangınmışız, anlamsızmışız, yokmuşuz.

Neden bazı kimselerin yokluğu, varlıklarında ummadığımız kadar büyük bir boşluk bırakıyor içimizde.

Cennet; hayatımızda sevdiklerimizin ölümü haberiyle başlayan süreçlerin geri alınması imkanı mı olacak bir başka zamanda ve mekanda, bir kez kaybetmiş olmanın bilincini yitirmemekle birlikte?

Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.214 , 215

Mor Üzerine II

MOR ÜZERİNE- II

Erken baharda, bahçeler önce mordur. Kapı üzerinde mor salkımlar, leylaklar, toprağa bir nefes düşümü mesafede mor menekşeler. Sümbüller, çuha çiçekleri, yıldızlar. Üşüten parklarda vapur dumanları. Ser-efraz zambaklar. Evvel mor geçer bahçelerden, kırmızının saltanatı ahiren gelir.

Kırmızının saltanatı ahiren gelir, çünkü gülün moru yoktur. Gül ile mor arasında kurabilecek yegane irtibat onları birbirine bağlayan bir kurdeleden ibaret. Lalenin ya? Var, dağ lalesinin moru var. Cezayir menekşesi de var.

Sümbül, leylak, salkım, hepsi de toprağa bakıyor. Hele kır menekşesi. Bu boynu büküklüğün anlamı ne peki? Mor çiçekler daha mı utangaç? Ozan,

Kadrin bilmeyenler almış eline

Onun için eğri biter menevşe diyor, öyle mi?

Menekşe. Ege kıyısında bir kente ve kaleye Osmanlı’nın verdiği isim. Hoş! Ama neden? Karlofça’dan bu yana “kadrin bilmeyenler” eline “düştüğünden” mi?

Ya da sümbül, hep yas içre, ondan mı boynu eğri? “Kanuni Mersiyesi”nde cihan padişahı için ağlayanlar arasında dağ, yas’a saçlarının sümbüllüğüyle yakışmıyor mu?:

Sümbüllerini matem edüp çözsün ağlasun

Damane döksün eşk-i firavanı kühsar.

Ya hangi romanlar, hangi roman kahramanları, hangi senfoniler, hangi isimler mor? Ve dahi hangi yazarlar? Tanpınar mor mudur örneğin? Hiç olmazsa, saatleri ayarlamadığı zamanlarda. Hiç olmazsa eflatunî saatlerin zamansızlığında, ne içinde zamanın, ne de büsbütün dışında, Tanpınar acaba biraz da mor mudur?

Acaba mor biraz da Servet-i Fünun mudur? Bihter, bileklerinin içini menekşe kokulu bir parfümle ovduğu, mendiline o kokuyu düşürdüğü zamandan bu yana mordur. Madem ki Servet-i Fünun edebiyatı Bihter’dedir biraz, öyleyse Servet-i Fünun romanı biraz da bu menekşe kokusudur. Dahası, kristal bir şişenin cazibesine tutulmuş sümbül, leylak, hanımeli, akasya; bütün vahşiliğine rağmen kekik, lavanta. Hepsi bir Edebiyat-ı Cedide güzelinin aynasının derinliğinde bestelenmiş mor bir uykusuzluktur.

Kiti beyaz giymesini istediği halde, hayatını değiştirecek baloya siyah bir tuvaletle gelen Anna mor bir kaderdir bana kalırsa. Hem de en açık tonundan en koyu tonuna kadar, trajedisi bu. Hayat ve ölüm aynı anda, masum ve kışkırtıcı. Selim İleri’nin, eflatun kuzgunkılıçları götürdüğü Türkan Şoray, Atilla Dorsay’a göre Sümbül Sokağın Tutsak Kadını, o da mor bir şarkıdır bence. Ve yine Selim İleri’nin bir buket mor zambakla ziyaret ettiği, kameriyelerinden baygın leylak kokuları yayılan Kerime Nadir de öyle. Peki Raskolnikov’un iç dünyası? Petersburg geceleri beyaz da olsa Raskolnikov’un içi mor değil mi? Ya Dosto.’nun ta kendisi? Ya Bach? Ortaçağ iskolastiğine mor yakışmıyor mu, hem de işte morun o en koyu, en kasvetli, en gotik tonu. Strauss’da Tuna’nın maviliğine mukabil polonezler bestekarı Chopin’de notalar mordan başka ne renk olabilir ki? Gazabın üzümleri de mor, simgesel bağ bozumu.

Ne kadar çok mor öyküsü!

Mor üzerine bir yazı yazmaya kalkarsınız.

Kapınız çalınır birden, bir öğrenciniz. Elinde bir demet sümbül, bahar kadar güzeldir. Söylemiştim, hiçbir şey tesadüfi değildir.

“Mor Mürekkep” ya?

Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor. Kağıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunları yazdım. Yazdıklarımın bir kısmını kalemime mor mürekkebi çekmeden evvel ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmını ise biliyordum. Keder gözyaşlarının mor olduğunu biliyordum örneğin. Gözyaşları mor olan teyzeler de vardı hayatımda. îkiye katlanmış kağıtlar arasında bir damla mor mürekkebin bıraktığı lekelerle oyalanan bir çocuktum. Buyurun işte burası benim içim. Bunlar ters ayaklı cücelerim. Şu köşede gece kelebeklerim, şunlar da devlerim, perilerim ve cinlerim.

Morun mevzilendiği çehrelerde ölümü tanıdığım akşamlar oldu sonra, ölümün moru, önce dudağından ve tırnağından yakaladı hayatı. Sonraları mor bir çarşaf yığını arasından bir görünüp bir yok oluveren şairelere tutuluverdim öylesine işte, aniden, hiç sebep yokken. Mor çiçeklere döktüm içimi baharlar geldikçe ve baharlar geçtikçe.

Bir kısmını biliyordum anlayacağınız, büyük bir kısmını biliyordum.

Renk tercihleri üzerinde oyalanmayı seven modern psikoloji, “mor acılı ve hüzünlü bir kalbin rengidir” diyedursun, acılı ve hüzünlü bir kalbin rengidir mor.

Kalemime mor mürekkebi doldurduğumda işte bunu en iyi biliyordum.

Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.121 – 123

Mor Üzerine I

MOR ÜZERİNE-I

Pierre Loti Supremes Visions D’orient adlı eserinde İstanbul’dan bir gemi ile ayrılırken yalılardan birinde kafes arkasından, mor giysili bir kadının kendisine el salladığından bahseder. Loti’nin adını vermediği bu kadın Şair Nigar Hanımdır. Nigar Hanım’ın, I. Cihan harbinin yoklukları arasında, müreffeh günlerden kalma mor bir feraceden bozarak yaptığı mor bir çarşafı da vardır. Çarşaf modasının İstanbul’u giderek terk ettiği yıllarda yapılan bu giysi sadece Nigar Hanımın değil İstanbul’un da son çarşaflarından biri olmalıdır.

Halide Edib’in de mor bir çarşafı var mıdır bilinmez ama Sinekli Bakkal’da, Kanarya Hanımın sarayında mevlit okuyan Rabia’nın sırtında mor laleli bir elbise vardır. Ve Halide Edib’in anılarının ilk cildinde bir eski zaman bahçesinin kapısı üzerine yaslanmış mor bir salkım, bütün kitabı kuşatan bir saltanattır. Bize, artık olmayan bir şarkıyı söyler: Mor Salkımlı Ev.

Oysa Vadideki Zambak mor değil beyazdır. Soyluluğun ve masumiyetin imgesi. “Vasata yaygın” anlamıyla masum almasa da Kamelyalı Kadın’ın yakasındaki kamelya da dama beyaz. Asaf Halet’in, su dolu incecik bir cam boru içine yaka cebinde taşıdığı çiçeğin de beyaz olduğu düşünülebilir.

Yakasına zambak takan İrlandalı; Oscar Wilde. Ya o? Çiçeğinin renginden malumat yok. Ama Wilde, Dorian Gray’ın Portresi’nde, bir tür Faust şeması uyguladığı bu çarpıcı romanda, erguvan renkli çiçeklerle doldurmuştur her yanı.

Erguvan; beyazın müdahalesine uğramış kırmızı ailesinden bir mor. Ya da mor ailesinden bir kırmızı. Tek bir mordan söz etmek mümkün değil demek ki. Neticede mor da mor, leylak da mor. En açığı ile en koyusu arasında mor değişken ve ürkütücü. Bir seyyale.

Mor; palet üzerinde bir miktar mavi ile bir miktar kırmızının karışımından ibaret. Mavi; yaratıcı, sükunet. Kırmızı; tansiyonu arttırıcı, şiddet.

İkisi arasında bir med-cezir mor. îkisi arasında hangisine yakınsa ona mukabil bir tesir.

Koyusu, şiddet ve çürüme. Kederin rengi olması bu çürümenin ürpertisinden, ölümün rengi olması bu yüzden.

Açığı, hayat, uçuculuk. Eflatun hayaller bu hafiflikten. Leylak rengi bu ümitten..

En açığıyla en koyusu arasında mor, fazla açık fazla kapalı. Fazla modern fazla muhafazakar. Renkler içinde bağımsız ülke, mor. Renkler içinde tutsak ülke, yine mor.

Üzüm salkımlarının bozulduğu bağlar üzerinde bir uygarlık kuran Antik Yunan’da bilgeliğin simgesi sayılan mor, öğretinin rengi. Öğretmen okullarının şapka şeridindeki mor, şimdilerde Eğitim Fakülteli akademisyenlerin cübbelerinin yakasında.

Anayurt kültürü mora itibar etmiyor. Orhun yazıtlarında morun adı yok. Eski Türkler mavi üzerinde ısrarlı. Mavinin kırmızı ile birleşerek oluşturacağı mükemmel çiçeğin boy vermesi için Anadolu toprağı gerekli. Osmanlı moru tanıyor ve çok seviyor. Bunda estetik ve teknik olgunlaşma kadar hayatın biricik kıymeti olarak yerini alan dinin de etkisi var. Modern psikoloji moru dinin imgesi olarak yorumluyor, cenneti temsil ediyor mor rüya dilinde. İçsel bir yolculuk, gizemleri aralayan bir kendini tanıma. Bütünle irtibatlanma. Mistisizmin morla bağlantısı tesadüf değil. Metafizik. Ürperti. Freud’un hocasının hocası A. F. Mesmer’in, gizemli bir atmosfer yaratarak leylak rengi giysiler içinde hastalarına şifa dağıtmaya kalkışması bu bilincin ifadesi değil mi, meslektaşları tarafından kıymeti bilinmese de!

Mor üzerinde ısrarlı şair, “Zambaklı Padişah”ın sahibi Ece Ayhan,

Şiinmiz mor külhani abiler, derken biraz da bu gizemi işaret ediyor.

Osmanlı sanatında, bilhassa çini ve minyatürde mor gözde. Dinle bağlantı kadar sapsarı ışıklar saçan altın varakların vurgulanması, aynı zamanda dengelenmesi için de böyle bu. Çünkü altının/sarının ışığı çok. Bir sarının ışığım susturmak için kaç mor leke bırakmalı? Mor ışıksız. Onun ışığı kendi karanlığında.

Nakkaş zeminde mora meftun. Fakat en hoşu gerçek hayatta mor olarak karşılaşamayacağımız varlıkların, örneğin atların, minyatüre mor olarak girmesi. Hiç yadırgamayız. Çünkü bir minyatürdür bu, at değil. Bir tecrid iklimi. Mor atlar, cennet atları mıdırlar?

Ebru teknesinin başında ebrüzenin mor ile arası nasıl acaba? Suyun kıyısına mor bir nakış kolay düşmüyor olmalı. Ve bir demet mor menekşeyi ab üzre nakşetmek, beş sap gülü suya düşürmek kadar zor mudur, kim bilir?

Mor hayat. Mor ölüm. Mor hayal. Mor gerçek. Mor masumiyet. Mor cesaret. Mor halk. Mor aristokrat.

Durduğunuz yer kendi morunuz. Ya siz hangi morsunuz? Yaşıyor mu ölüyor musunuz? Şair diyor ya;

Gerçek, yamalı böcek ölüsü

Hayal, alabildiğine uzak

Yaşam, kendini tanıması insanın.

Ölüm mü?

Mor sevdalı gelin uğurlaması. (Kadir Şişginoğlu)

Yüksek kültür çevresinde oluşan sanat bir yana, doğayla vasıtasız muhatap halk kültürü de mora bigane değildir. Dağları mordur, bulutları mordur, akşamları mordur, sabahları mordur. Yaşmakları mordur, oyaları mordur. Halıları kilimleri morla nakışlı,şalvarları mor atkılı, terlikleri mor ponponludur.

Yasları mor renklidir. Aşkları mor çeşnilidir. Fazla söze ne hacet,

Mavi yelek mor düğme

Yine düştü gönlüme, desek bütün hikayeyi özetlemiş olmaz mıyız sizce de?

Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.117 – 120

Yazma Macerası …

YAZMA MACERASI

Halide Edib Tanin’de ilk yazılarının çıkmaya başladığı 1908’den ölüm tarihi olan 1964’e kadar yurt içinde ve dışında kesintisiz devam eden yoğun bir yazı hayatının sahibidir. Ruşen Eşrefin Diyorlar ki adlı eserinde yer alan söyleşisinde, oniki yaşından itibaren içinde san’at heyecanı duyduğunu, ilk yazdıklarının basılmadığını ve herkes gibi o da günlük hatıralarını yazarak başladığını ifade etmektedir. Küçük yaşlarda birkaç roman dahi tecrübe ettiğini, bunları evdekilere okuduğunu, küçük hikayelerini tiyatro gibi oynadığını ve seyredenleri ağlattığını da aynı yerde belirtmektedir.

Halide Edib, 1897’de yaptığı Mâder tercümesi istisna edilirse yazı hayatına 1908’den sonra Tanin, Şehbal, Mehasin gibi gazete ve dergilerde “Halide Salih” imzasıyla yayımlanan yazılarıyla başlamıştır. Arkadan gelen zaman içinde Resimli Kitap, Büyük Mecmua, Vakit, İkdam, Yeni İstanbul, Tan gibi gazete ve dergiler başta olmak üzere devrinin büyük-küçük pek çok mevkutesinde de imzası görülür.

Halide Edib’e gelinceye kadar Divan Edebiyatı geleneğini sürdüren şaireler bir yana bırakılırsa, Meşrutiyet öncesinde Avrupai tarzda eser veren kadın san’atçılar olarak, Ahmet Cevdet Paşa’nın kızları Fatma Aliye (1862-1936) ve Emine Semiye Hanımlar (1866-1944) ile Nigar Hanım (1862-1918) ve Makbule Leman Hanım (1865-1898) dikkat çekmektedirler. Bu isimlerden Nigâr Hanım daha ziyade sosyal yaşantısı ve şiirleri ile varlık gösterir. Tesis ettiği edebî salonunda yerli-yabancı, kadın-erkek konuklarını ağırlayan şaire, Fuad Köprülü tarafından, samimi kadın duygularını çekinmeksizin ifade ettiği için ilk gerçek kadın şairimiz olarak değerlendirilirse de, roman ve bir-iki küçük deneme dışında hikaye vadisinde varlık gösterememiştir. Makbule Leman da, kısacık ve hastalıklarla dolu hayatına bir romancı kimliği sığdırabilmiş değildir. Roman sahasında ilk isim tefekkür sahasında da çok dikkat çekici bir sima olan Fatma Aliye Hanımca aittir: George Ohnet’den Meram (1890) adıyla çevirdiği Volonte’ye imzasını “Bir hanım” olarak koyduktan iki yıl sonra Muhazarat (1892)’ı yayımlar. Bu Türk edebiyatında bir kadın kaleminden çıkma ilk telif romandır. Daha sonra Refet (1897) ve Udî (1899Yyi yayımlar. Kızkardeşi Emine Semiye Hanım da roman vadisinde eserler vermiştir: Gayya Kuyusu ve Sefalet (1908). Böylece Halide Edib’in romanlarına gelinceye kadar Türk kadın romancıların nicelik itibariyle çok geniş ve güçlü bir temsil kabiliyetine sahip olduklarından söz etmenin kolay olmadığı fark edilir. Fakat yine de, ilk Türk romanı olan Namık Kemal’in İntibah (1876)’ından onaltı sene sonra yayımlanmış bulunan Muhazarat (1892) ile başlayan bir kronolojinin Halide Edib’i karşıladığından söz etmek gerekir.

Fakat bütün bu kadın edipler Meşrutiyet sonrasında edebî anlamda silikleşirler. Bu silikleşmede Meşrutiyet sonrasında değişen ve yenileşen edebî ortama uyum sağlayamamış, kendilerini yenileyememiş olmaları kadar, Halide Salih’in baskın edebî kimliği altında silikleşmiş olmaları da bir sebep olarak düşünülebilir. Böylece Halide Salih, yazı hayatına başladığı 1908’de arkasında hem-cinslerine ait çok geniş çaplı ve güçlü olmasa da bir kadın nesir geleneğini hazır bulmuştur. Bir başka deyişle bütün bu öncü kadınların, şahsî dehası bir yana, Meşrutiyet öncesinde oluşturdukları bir tür geleneğin en olgun meyvesi olarak Halide Salih/Edib’i hazırladıkları düşünülebilir.

Yakup Kadri, 1908’in getirdiği özgürlük havasını edebiyatta da solumak istediği sıralarda, Tanin gazetesinin baş sütununda Halide Salih imzasıyla ilk kez karşılaşmasının kendisini ne kadar heyecanlandırdığını hatıralarında anlatmaktadır. Karşılaştığı bu imzayı, arkasına bir erkek adı ilave ettiği için de ilginç bularak, “Eski devrin üç ünlü kadın şairi Mihrünnisa, Leyla ve Nigar Hanımlar arasında yalnız bu sonuncusu kendi adına bir “binti Osman” -yani Osman’ın kızı- eklemekle yetinirdi” demektedir. Aynı yazıda Yakup Kadri, Halide Salih imzasıyla yazılan bu yazının üzerinde “özgün ve şahsiyetli” bir intiba uyandırdığını ve kendisini o yazının bilhassa “derünî ahengine” bıraktığını belirtmektedir.

  • ÜZERİNDEKİ ETKİLER
  • Halide Edib, üzerindeki çok yönlü sosyal ve edebî etkiler arasında kendi sentezini oluşturmuştur. Biyografisini gözden geçirirken doğu, batı, eski, yeni, mistik, pozitivist, yüksek kültür, halk kültürü gibi ne kadar çok ve çeşitli etkiye maruz kaldığını görmüştük. Edebî anlamda etkilenme kaynakları gözden geçirildiği zaman ise Divan Edebiyatı üzerinde ısrarlı olmadığı farkedilir Diyorlar ki‘de, bir elinde divanlar, bir elinde lügat aylarca okuduğu halde derin bir etki alamadığını belirten Halide Edib bu durumu, Mor Salkımlı Ev’de Fars edebiyatının büyüklüğü ile izah etmektedir. Ona göre Fars edebiyatının etkisi altında kalan bir edebiyatın kendisi olarak kalması imkansızdır. Bununla birlikte. Şeyh Galib ve onun Hüsn ü Aşk’ının büyüleyici etkisine kendisini bırakmıştır.

    Halide Edib Türk şiiri olarak Halk şiirine ve Tanzimat sonrası isimlere yönelmiştir. Namık Kemal’i eserleri ile değil, kişiliği ve idealizmi ile sever. Hamid’i bilhassa Makber ve Ölü’yü onbeş onyedi yaşları arasında Rıza Tevfik vasıtasıyla tanımış ve sevmiştir. Zamanla üzerindeki Hamid etkisi yerini Fikret etkisine bırakır. Fikret’i okuduğu sıralarda çocuk değildir ama “Sis” şiiri, biraz da içinde bulundukları şartlar nedeniyle üzerinde bir yıldırım etkisi yaratmıştır. Nitekim Rübâb-ı Şikeste’nin tamamında bu etkiyi bulamadığından bahseder, İngiliz edebiyatından Shakespeare, Byron ve İngiliz Incil’inin etkisi altında kalan Halide Edib, Byron’ı tapınır gibi sever, İngiliz romancısı Dickens’ı “insanlığı için”, Fransız edebiyatından Zola’yı da “insan ve hakikat adamı olarak” tercih etmektedir. “Artist” olarak Daudet ile Maupassant’ı çok seven Halide Edib, bizden Süleyman Çelebinin Mevlid’ine apayrı bir cazibe ile bağlanmıştır.

    Genç kızlığında bir yandan Rıza Tevfik’ten Tasavvuf ve Halk Edebiyatı, diğer yandan Salih Zeki’den matematik dersleri alan Halide Edib, üzerinde çok yönlü bir etki de gençlik yıllarında Ziya Gökalp’tan gelir. Ancak bu etkiye tek yönlü bir gençlik ve çocukluk etkisi olmaktan ziyade, dostlukları kesintilerle de olsa süreklilik arz eden entelektüel iki yetişkin arasındaki etkileşim olarak da bakılabilir. “Ziya Gökalp ve Halide Edib Adıvar” başlıklı makalesinde İnci Enginün, Halide Edib üzerindeki Ziya Gökalp etkisinin hangi ana başlıklar altında toplanabileceğini belirlemiştir. Buna göre Ziya Gökalp, Halide Edib üzerinde dil, milliyetçilik fikri, batı, eğitim, kadın hakları, dinî görüş, halkçılık ve halk kültürü ve Turancılık maddelerinde toplanabilecek bir etki alanı oluşturmuştur.

    Halide Edib kesin olarak herhangi bir edebî ekole bağlı telakki edilemez. Bununla birlikte romantik bir muhteva taşıyan ilk romanlarından sonrakilere doğru giderek hem teknik hem tematik anlamda realist kimliği artan bir çizgi izlediği fark edilebilir. Mev’ud Hüküm romanının Emile Zola’nın ruhuna ithaf edildiği, bu eserin neredeyse natüralist denebilecek bir tavırla kaleme alındığı, ve Halide Edib’in, Salih Zeki ile evliliğinin ilk yıllarında natüralist akım ve Zola ile meşgul olduğu hatırlanırsa, san’at hayatının bir döneminde natüralizme yakın bir yerde durduğu da düşünülebilir.

    Romancının ancak uzun bir tecrübe, müşahede, duygu ve kabiliyet ile hayatı kavradığı ve bu kavrayışı bir terkip halinde verebildiği zaman gerçek romancı olabileceğini ifade eden Halide Edib için esas olan hayattır. Romanlarını gözleme dayalı olarak yazmakta ancak bu gözlemleri olduğu gibi romanlaştırmak yerine hayal ile genişletmektedir. Onun romanlarında hayal ve hakikat bir aradadır. Otobiyografik metodun yazarın özgürlüğünü kısıtlayacağını düşünmekte, eserlerinde kendisinden bir şeyler bulunmakla birlikte hiçbir roman kahramanının tam anlamıyla kendisi olmadığım ifade etmektedir.

  • ROMANCILIĞI
  • “Doğmadan önce ve ölümden sonra iki sonsuz bilinmeyen arasında” insanın bilinç altında daimî bir rahatsızlık duyduğunu ve san’atın her şeklinin bu huzursuzluktan kurtulma çabası olduğunu düşünen Halide Edib, adı ne olursa olsun roman türünün daima yaşayacağına inanmaktadır.

    Bir ömre yayılan bir tefekkür hazinesinin sahibi olmasına, sosyal ve kültürel hayatımızda çarpıcı bir kimlik olarak yer tutmasına; edebiyatın tiyatro, hikaye, makale, anı, tercüme, edebiyat tarihi ve fikir eseri olmak üzere değişik türlerinde de eser vermiş olmasına rağmen Halide Edib; asıl şöhretini edebiyatımızın birinci sınıf romancılarından biri olarak yapmıştır, ilk romanı Heyula (1909) ile son romanı Hayat Parçaları (1936) arasındaki yirmiyedi yıla toplam yirmibir roman sığdırmıştır ve bunlardan Sinekli Bakkal hiç olmazsa şu son yıllara kadar Türk edebiyatının en çok basılan romanı olma özelliğini taşımaktadır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide Edib’in 1908 ila 1921 arasında “roman nevinin en yeni ve şahsî mahsullerini” verdiğinden bahseder.

    Halide Edib’in romanları gerek teknik gerekse muhteva bakımından baştan sona doğru bir değişim içerir. Başlangıçta ferdiyetçi bir çizgide gelişen romantik muhtevalı romanlar ile, mensure ve hikaye arasında duran metinler yazmaktadır. Yahya Kemal, Halide Edib’in, hikaye ve mensurelerini topladığı Harap Mâbedler (1911)’i “şairane bir nesirle alafranga hassasiyetler ifade eden Edebiyat-ı Cedide’nin daha yontulmuş bir devamı” olarak değerlendirir. Oysa zaman içinde romanını belirleyen çizgi realist ölçekte ilerler. Öyle ki ilk romanı Heyula ile son romanı Hayat Parçaları arasındaki fark iki ayrı dünya kadar belirgindir.

    Halide Edib Adıvar’ın romanları (ve hikayeleri), farklı adlar altında da olsa, temelde üç ayrı grup halinde mütalaa edilebilir. Muhtevaya dayalı “bu tasnif az farkla; vak’a, bakış açısı, zaman, mekan ve şahıs kadrosu gibi yapı unsurlarını da belirleyecek mahiyettedir. Buna göre;

    1-Ferdiyetçi ve psikolojik romanlar (Handan dairesi, Meşrutiyet dönemi)

    2-Millî/Toplumsal muhtevalı romanlar (Ateşten Gömlek dairesi, Millî Mücadele dönemi)

    3-Töre romanları (Sinekli Bakkal dairesi, Cumhuriyet dönemi)

    Halide Edip Adıvar, Şûle Yayınları, İstanbul, 1999, s.39 – 45

    Önsöz …

    ÖNSÖZ

    Halide Edip Adıvar sadece edebiyat tarihimizin değil, yakın dönem kültür ve siyaset tarihimizin de renkli ve dikkate değer simalarından birisidir. Bütün ömrüne yayılmış bir tefekkür ve eğitim faaliyetinin yanı sıra asıl şöhretim Türk edebiyatının birinci sınıf romancılarından biri olarak sağlamıştır. Sinekli Bakkal, hiç olmazsa şu son yıllara kadar, Türk edebiyatının en çok basılan romanıdır. Halide Edib’le, “kadın sanatçı” tanımı ile ortaya çıkan sun’î bir ayrım da yok olmuş, o, kıymetini kadın olmasına bağlı bir hoşgörüden değil mahiyetinden alan bir sanatçı olarak kabul görmüştür. Bugün Türk kadını için çok doğal sayılan duruşların sağlanmasında; Meşrutiyet öncesinde varlık göstermiş Fatma Aliye, Emine Semiye, Nigar Hanım ve Makbule Leman hamlelerinden sonra, bilinçli ve yüksek tonda ilk ses de ondan gelir.

    Halide Edib, Millî Mücadele’ye denk gelen bir dönemde tefekkür cephesinde bir siyaset etkinliğinin yanı sıra sıcak savaşın da içindedir. Millî Mücadele’nin lider kadrosunu yakından tanımış, aydın olmanın getirileri arasında Mustafa Kemal’le fikir teatisinde bulunmuş, cephe gerisi ve cephede görev almıştır.

    İnanan ve inandığını sonuna kadar savunmaktan ve yaşamaktan geri kalmayan zihnî bir yapı içinde Halide Edip; eğitimci, öğretmen, yazar, mütefekkir, işgal İstanbul’unda nutuklar îrad edici, Tealî-i Nisvan kurucusu, hemşire, nefer, sekreter, çevirmen, Hilal-i Ahmer içinde faal bir sima, onbaşı, çavuş, profesör, milletvekili ve bütün bunların yanı sıra iyi bir eş, iyi bir annedir. Denebilir ki fikirleri ile telif ettiği yaşantısı onu, zaman içinde bir idole dönüştürmüştür.

    Bu küçük kitap bir tanıtım görevini getirmekten öte gaye taşımamaktadır, ilk bölümde temelde onun anı eserlerine bağlı sade bir biyografya ile yetinilmiş, arkadan edebî kimliği ve eserleri hakkında kısaca bilgi verilmiş; ikinci bölümde ise eserlerinden karakteristik parçalar seçilmiştir.

    Kitabın sonuna sadece bu çalışma esnasında baş vurulan eserlerden oluşan bir Seçme Kaynakça eklenmiştir.

    Halide Edip Adıvar, Şûle Yayınları, İstanbul, 1999, s.9 – 10

    Sonsöz…

    SONSÖZ

    Nigâr binti Osman hakkında yapılan bu çalışmanın sonuçları şu başlıklar altında toplanabilir:

    İçtimaî bir kadın örneği olarak Nigâr Hanım:

    Nigâr Hanım, döneminin değişmekte olan zihniyet ve sosyal yapısını yansıtan içtimaî bir örnek ve bu değişimlerin kadın bazındaki yönelmelerini gösteren net bir portredir. “Burç kadınlar”, “öncü Türk kadınları” olarak adlandırabileceğimiz bu genel panoramada mozayiği tamamlamak üzere Nigâr Hanım adına bir portre çıkarırsak;

    – Başlangıçta sınırlı bir mektep eğitimi almış, arkadan özel hoca/konak eğitiminden geçmiş, bir hocası bizzat babası olmuş;

    – Sosyal ve sanatsal anlamda alafranga bir etkiye daima açık, ama Şarklı bir etkiyi de tevarüs eden ve ikisi arasında -bilinçli bir sentez arayışına kalkışmasa da- gidip gelen;

    – Yüksek statü sahibi bir aileye mensup, babadan daima destek gören, bu desteğin sağladığı güç ve cesaretle bireyselliğini gerçekleştiren;

    – Aynı ailenin açılım alanlarında kadınlar kadar erkeklerle de sohbet, sanat ve fikir tartışmalarına girişebilen;

    bir görüntü verir. Ve bu görüntü, tefekkür yanı Fatma Aliye tarafından tamamlanan bir bütünün şiir, duygu ve sosyal yaşam alanındaki diğer yarımını oluşturur.

    Feminist düzlemde dönemin örneği olarak Nigâr Hanım:

    Feminist düzlemde bir kadın değerlendirmesi olarak Nigâr Hanım, Meşrutiyet öncesi mutedil kadın görüşünün yaşayan bir örneğini oluşturur. Ana ilkeleri “iyi ana, iyi eş, iyi Müslüman olmak” biçiminde özetlenebilecek; Meşrutiyet sonrası feminizminin radikalliğinden uzak; tam eşitliktense bütünleyicilik ilkesine bağlı, iffet ve ismet üzerinde ısrarlı bu kadın tipi Hanımlara Mahsus Gazete etrafında geliştirilen imajın canlı bir örneğidir.

    Unutuluşun kucağına zirveden düşen bir sanatçı olarak Nigâr Hanım:

    Nigâr Hanım, unutuluşun kucağına zirveden düşen bir sanatçı olarak, edebî beğeninin zaman zaman yanıltıcı olabileceği ve sosyal hatta kişisel değerlerle karıştırılabileceği hususunda bir uyarıdır. Oluşturduğu etik ve estetik mitin sahibesi olarak Nigâr Hanım; ibrelerin alabildiğine Batı’yı gösterdiği bir dönemde Osmanlı aydınının kayıtsız kalabileceği bir tip değildir. Ancak her söylediğinin adeta alkışlanır hale gelmesi, kısacası ciddi eleştiriden mahrum kalmış olması sanatı adına kuşkusuz zararlı olmuştur.

    Zaaf-ı samimiyet:

    Sanat teorileri kadar eski olduğu düşünülebilecek bir problem, “sanat eserine sanatçının özyaşamının ve duygularının ne kadar yansıyacağı” sorusuna cevap ararken de Nigâr Hanım örneği değerlendirilebilir. Döneminde şiirinin en kuvvetli yanı olarak gösterilen samimiyeti, Nigâr Hanımın zamana direnmesine yetmemiştir. öyleyse yaşanmışın ve hissedilmişin doğrudan esere taşınması anlamında bir samimiyet, tek başına, bir eseri kuvvetli kılmaz, bu anlamda ne gerekli ne de yeterli şarttır. Ancak, içtenlik olarak ifade edebileceğimîz ve yazılmışın potansiyel olarak sanatçı ruhunda taşınması anlamındaki bir samimiyet sanat eseri için gerekli şarttır, ama o da tek başına yeterli değildir. Yeterli olabilmesi için bu içtenliğin dil vasıtasıyla işlenmesi gerekir. Bunu da Nigâr Hanım’da yeteri kadar görememekteyiz.

    Bir ara nesil şairi olarak Nigâr Hanım:

    Ara nesle mensup bir şair olarak Nigâr Hanım ve eserlerinden (ya da bunların farklı alanlara dökülebilecek izdüşümlerinden) hareketle çıkarılabilecek sonuç şudur:

    – Marazî biçimde duygusallık,

    – Ferdiyetçilik,

    – Kaderden ve yaşamdan şikayet,

    – Ölüm saplantısı, intihar arzusu,

    – Aşk ve acıları üzerinde ısrar, aşkı yaşamın ekseni haline getirme, ıztıraplarından zevk alma, aşkla büyüme ve yok olma,

    – Acıdan hoşlanma, bir nevî estetik mazoşizm eğilimi,

    – Hastalık, özellikle verem; veremin güzelleştirdiği sevgili tipi,

    – Eserde ruh ve beden olarak idealize edilmiş, piyano çalan, kültürlü, duygulu, iffet ve ismet sahibi ama mutsuz kadın tipi yaratma,

    -ölüm, ölü arkasından ağlama,

    – Mezarlık pitoreski, mezarlıklarda dolaşan genç ve güzel kadın imajı,

    – Tabiata düşkünlük; özellikle gece, mehtap, gurup ve sonbahar üzerinde ısrar,

    – Fransızca kaynakları orijinalinden okuma,

    – Tercümede üslubun da alınması anlayışı,

    – Musset, Lamartine etkisi,

    – Hamid’den ziyade Ekrem etkisi,

    – Resim altına şiir yazma,

    – Eski nazım biçimlerini devam ettirmekle beraber yeni nazım biçimi arayışlarına da açık olma, bu arayışların sonucunda çok ve çeşitli nazım biçimlerini kullanmış olma,

    – Nazım biçimi gibi kafiyede de yerleşik kurallar kadar özgün çıkışlar yapma,

    – Nesir türleri arasında sınırsızlık; anı, deneme, öykü, makale, sohbet arasında gidip gelen türler,

    – Edebiyata “halk için fayda” prensibi yükleme amacını taşımadıklarından, oldukça ağır terkipli ve tamlamalı bir dil kullanımı,

    – “Küçük şeyler” etrafında edebî eser yaratma, eşyaya geniş anlam yükleme,

    -Naiflik.

    Eski-Yeni, Doğu-Batı arasında Nigâr Hanım:

    Eserlerinin Doğu ile Batı, eski ile yeni edebiyatlardan aldığı etkiler gözden geçirilince, Nigâr Hanım’ın bu etkileri aynı anda hem Divan edebiyatından hem Fransız romantiklerinden aldığı fark edilir. Salt Batı menşeli zannedilen bir kısım teknik ve tematik özelliğin Divan edebiyatında da mevcudiyetini gösteren bu husus, dönem edebiyatının geniş bir kesiti için de geçerlidir.

    Sonuç olarak Nigâr Hanım:

    Son madde olarak; Nigâr Hanım, döneminin duyuşunu yansıtan Şiirleri arasında çok hoş örnekler bulunmasına rağmen edebiyatımızın elbette birinci sınıf şairlerinden biri değildir. Daha başarılı olabileceği bir alan olan nesir ise, şiirinin gölgesinde kalmıştır. Lakin Divan, Tanzimat, Servet-i Fünün edebiyatlarından ve Fransız romantiklerinden gelen etkileri yüklenerek eser veren bu ilk Avrupaî kadın şairi unutuluşun kucağından kurtarmak, toplumsal tarih gibi edebiyat tarihinde de layık olduğu yere iade etmek gerekir. Ve kuşkusuz, o yerin belirleyici özelliği öncelikle bir dönemin öncü kadınlarından biri olmasından geçmektedir.

    Şair Nigar hanım, İletişim yayınları, İstanbul, 1998, s.385 – 388

    Etkisi, Şöhreti ve Unutulması…

    ETKİSİ, ŞÖHRETİ VE UNUTULMASI

    Etki Alanı

    Nigâr Hanım’ın, giyim-kuşamı, yaşam tarzı ve bazı sözleriyle seçkin bir çevre üzerinde etkili olduğunu ilgili bölümlerde görmüşlük. Edebî cepheden bakıldığında da aynı yoğunlukta bir etki manzarayı tamamlamaktadır. Böylece onun, nesirleri ve fikirleri ile Fatma.Aliye Hanım kadar değilse de, sosyal yaşantısı ve şiirleriyle, Osmanlı kadınının kültür hayatı içinde II. Meşrutiyet’e kadar ilk sırada etkili olduğu görülür.

    Döneminde sağladığı yurt içi şöhretinin yanı sıra, Nigâr Hanım yurt dışında da tanınmıştır. Başlıksız bir yazısında “on seneye yakındır ki İtalyan, Alman, Avusturya, Macaristan ve hatta Amerika’nın en muteber gazetelerinde hem tercüme-i halimi hem de mükerreren eserlerimi neşretmişlerdir” diyen Nigâr Hanım, Batı basınında modernleşmeye giden Türk kadınının bir örneğidir. Hikmet Feridun Es, “Boston’daki bir gazeteden Hindistan’daki bir mecmuaya ve Kırım’da çıkan Tercüman gazetesine kadar”, Nigâr Hanım’ın mülakatlarının, tercüme-i halinin, fotoğraflarının hatta yalısının resminin yer aldığını belirtmekte, Avrupa ve Amerika matbuatında Nigâr Hanım’dan bahsedildiğini yazmaktadır.

    Nigâr Hanım’ın Türk edebiyatındaki etkisinin boyutlarını ayrıntılı olarak çizebilmek için, tıpkı ara nesil meselesinde olduğu gibi, yaşadığı ve arkadan gelen dönemin müstakil monografîlerinin tamamlanmasını, izdüşümlerin tesbitini ve sağlıklı mukayeseye imkan verecek malzemenin ortaya çıkmasını beklemek lazımdır. Ancak mevcut malzemenin sağladığı imkanlarla da şimdiden görülebilir ki, Nigâr Hanım;

    1- Döneminde kadınlara, samimi olarak kendi duyuşlarını yazma ve yazdıklarını açık imzalarıyla yayımlama cesareti vererek, yeni tarzda bir edebiyatın gerek kitap gerek gazete/dergi yazısı hacminde, kadın imzalarının artmasında etkili olmuştur. Buna bizzat kendisi de günlüğünde değinerek, “Feryad” gazeline yazılan nazireleri işareten, “tab’ ettirdiğim eser edibe hanımlarımıza bir teşvik olduğunu görmekteyim. Zira geçen günki nüshada benim Feryad’a bir nazire bulunduğu gibi bugün dahi diğer bir hanım tarafından gönderilmiş uzun bir manzume gördüm” [15 Kanunıevvel 1303 (27 Aralık 1887)] demektedir.

    2- Şiir ve nesirlerinin içerdiği santimantal muhteva ile sadece kadınlar değil erkekler üzerinde de, uzun süreli ve kuvvetli bir etki alanı yaratmıştır. Ağlamaya istidadı ve “hayat-ı bedbahta-nemin birer müessir yadigarı” olarak yorumladığı aşk-ölüm ve tabiat formüllü eserleriyle o, edebî kıymet taşıyan Servet-i Fünün örneğinden edebî kıymeti tartışılabilir piyasa işi, tutkulu kara sevda romanlarına kadar açılan bir alanda etkili olmuştur. Nigâr Hanımın bu etkiyi tek başına değil, bütün ara nesil sanatçılarıyla ortak olarak yarattığı dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Ancak kadın olması, bu etkiyi kadın yazarlara daha kuvvetle taşımasına sebebiyet vermiştir.

    3- Nihayet Nigâr Hanım, Servet-i Fünün’a takaddüm eden yıllarda, Servet-i Fünün’la çok geniş ve etkin bir kullanım sahası bulacak olan teknik ve tematik birçok özelliği, Fransızca eserleri orijinalinden okumuş olmanın getirdiği bir donanımla, eserlerinde taşıyan ara nesil sanatçılarından biri olarak da etkili olmuştur. Servet-i Fünün ve Tanzimat dönemleri arasında silik kalan bütün ara nesil sanatçıları gibi, onun da eserlerindeki bu yenilikler fazla dikkat çekmemiştir. Fakat edebiyat tarihimizin yazılması tamamlandığı zaman; bu kapsamdaki pek çok özelliğin Servet-i Fününcular’dan önce ara nesil sanatçıları tarafından kullanıldığı fark edilecektir.

    İhsan Raif

    Nigâr Hanım’dan etkilenmiş olabilecek kadın sanatçılar arasında ihsan Raif’in, yaşantılarındaki benzerlik itibariyle de, farklı bir yeri vardır. Eserlerini Meşrutiyet’ten sonra vermekle birlikte, ihsan Raif’in, yetişme yıllarındaki en kuvvetli kadın yazar örneği olan ve kendisinden onbeş yaş büyük Nigâr Hanım’dan etkilenmiş olduğu düşünülebilir. Şiir kitabına Gözyaşları (1914) adını verir, bu kitabın bölümleri “Feryadlar”, “Ye’sler”, “Garîb Demler”, “Sevdalar” adını taşır. O da şiirlerinde sonbahar ve melankoli üzerinde ısrarlıdır, duygu ve aşkı ön plana çıkarır, din duygusunu belirginleştirir. .

    İhsan Raif de edebî salon tesis etmiştir. Ve bir salon kadını imajı yaratmış olmasına rağmen millî felaket günlerinde hummalı bir faaliyet içinde görünür: Müdafaa-i Milliye Cemiyeti mitinglerinde şiir okur, “26 Şubat 1915’de Osmanlı Donanma Cemiyeti’ne ait Millet Tiyatrosu’nda askere çorap toplamak maksadıyla” bir müsamere tertip eder. Kadın ve Vatan (1914) adlı bir şiir kitabı vardır. Şiirlerinde vatan temi belirginleşir. Halit Fahri, bir mektubundan hareketle, yalnızca aşk şiirleri ile tanınan ihsan Raif’in gerçekte en büyük aşkının vatanı olduğu yorumunu yapar. Belki de ihsan Raif’in dönem kadınlarından en çok Nigâr Hanım’la mukayese edilmesi, benzer ve farklı yönlerinin gösterilmeye çalışılması her ikisinin aristokrat ve kozmopolit bir yaşantı içinden millî gerçeklere gösterdikleri yönelme ile izah olunabilir.

    Ancak sosyal yaşantıları ve duyuş tarzlarıyla yakınlaşan bu iki kadın sanatçı özellikle şiirde ölçü konusunda çok farklı tavırları sahiplenirler. Nigâr Hanım aruzun yanılmaz bir izleyicisi olarak kalırken ihsan Raif heceyi benimseyerek ondan ayrılır.

    Şöhreti ve Unutulması

    Bütün sosyal ve siyasal şartlar gibi edebî beğeninin de çok ve çabuk değiştiği bir dönemde yaşayan Nigâr Hanım, garip bir talihle unutuluşun kucağına zirveden düşer. Esasen kendisi gibi Fatma Aliye, Emine Semiye, Makbule Leman Hanımların da paylaştığı bu talih tek nedenle izah olunur gibi değildir. Tıpkı birdenbire parlayan yıldızlarını tek nedene bağlayamayacağımız gibi.

    Unutuluş nedenleri gözden geçirildiğinde bir kısminin değişen sosyal ve buna bağlı olarak edebî şartlarla ilişkili olduğu görülür. Onun yazı hayatının en verimli dönemi 1887 ile 1901 arasındaki süredir. Son eseri Elhan-ı Vatan istisna edilirse kitaplarının tamamını bu süre içinde vermiştir. Bu yazı hayatının, 1908’den sonra giderek daha az dikkat çekmesinin Meşrutiyet’in getirdiği nisbeten çok sesli, toplumsal meseleler üzerinde ısrarlı, karışık ve disiplinsiz de olsa yeni açılımlar arayan edebiyatla ilgisi vardır. Ve gerçek sanat değerinden mahrum ise; melankolik-santimantal karakterli ve ferdiyetçi bir şiirin Meşrutiyet yıllarında unutulmaktan başka şansı yok gibi görünmektedir.

    Bir Meziyet ve Bir Zaaf Olarak Samimiyet

    Eserlerindeki gerçek sanat değeri eksikliğinin sorgulanması ve bunun, unutuluşundaki dahli, bizi ister istemez Nigâr Hanım’ın samimiyeti noktasına getirir. Onun eserinin en yeni ve çarpıcı yanının samimiyeti olduğu hususunda hemen hakkında bütün kalem oynatanlar sözbirligi etmiş gibidir. Yani Nigâr Hanım’ı bir anda döneminin en ünlü kadın şairi haline getiren meziyeti, eserlerinde bir kadın ruhunun samimiyetini sergilemiş olmasıdır. Önce Cenab, Nîrân hakkında yazdığı yazıda döneme kadar yetişmiş kadın şairleri gözden geçirerek bunların kendilerini “lisan-ı merdane” yani erkek lisanıyla ifadeye çalıştıklarından, kendi kadın ruhlarından bir şey çıkararak eserlerine koyamadıklarından şikayet ederek, nihayet Efsus ile bir kadın eseri ve bir kadın kalbi ile karşılaştıklarını ifade etmiştir. Fuad Köprülü, onu evvela kendisinden önceki Divan tarzında yazan kadın şairlerle mukayese eder:

    “Mihri, Zeynep, Leyla, Fıtnat, Şeref gibi, divanları ve hatıraları eski tezkirelerle kimsenin uğramadığı kütüphanelerde uyuyan şairleri bir yana bırakacak olursak diyebiliriz ki Nigâr Hanım edebiyatımızda canlı ve samimi eserler bırakan hemen ilk şairemizdir.”

    Aynı yazıda Köprülü, sözkonusu eski şairelerin şüphesiz “Arapça ve Acemce ile karışık dili, Arap alimlerinin belagat kaidelerini, Acem vezninin inceliklerini” Nigâr Hanım’dan daha iyi bildiklerini, ancak bir şeyi bilmiyor olduklarını vurgulamaktadır: “Sanatın samimilik demek olduğu.” Bu kadın şairler “yüksek duvarlar, kalın kafesler arkasında (….) insanlığın bütün haklarından mahrum” olarak sürdürdükleri hayat içinde “yüreklerim çarptıran derin elemler” yerine bir erkek gibi “mey ve mahbübdan, dört kaşlı civanlardan, sakilerden” bahsettiler. “Kaçınılmaz olarak eserleri, bu alemleri gerçekte tanıyan şairlerin nağmeleri yanında sönük kaldı, unutuldu.”

    Bunun Nigâr Hanım da farkında olmalı ki “Arz-ı ma-fizza-mîr”de kendisini Leyla’lardan, Şereflerden, Fıtnat’lardan küçük gördüğü halde eserinin kıymetini samimiyetinin teşkil ettiğini söyler: “Her biri hayat-ı bedbahtanemin birer müessir yadigarıdır.” Keza “Paris Muhbiri” namıyla yazan Ali Kemal’in, şiiri hakkındaki bir eleştirisine verdiği başlıksız cevapta eserlerinin birçok hatalarla dolu olduğunu, ancak o perişan eserlerin “müstakim ve hakikat-perver” bir kalpten geldiğini, onu mütalaa ederek kendi kalb-i hazininin akislerini hissetmeyecek erbab-ı vicdan olamayacağını ifade ederek, meziyet hanesinde eserinin samimiyetini vurgulamaktadır.

    Ahmet Rasim’in Muharrir Şair Edip’de anlattığına bakılırsa, eski ve yeni kadın şairelerimizin “vuslat, visal, firak, firkat, hicran, tahassür, zalim, aşk, muhabbet, sevda, gözyaşları, uykusuzluk…” gibi kelimelerin göründüğü mısralarının “pek ziyade açık saçık telakki” edildiği bir dönemde, Nigâr Hanım’ın, eserlerinin taşıdığı kadınca hassasiyet ve samimiyet bakımından dikkat çekmesi beyhude değildir, öyle ki Fuad Köprülü şiir dilini beğenmediği Nigâr Hanım hakkında, “hiç mübalağaya düşmeyerek iddia olunabilir ki Nigâr Hanım o zamana kadar yetişen Türk kadın şairlerinin en büyüğüdür” hükmünü verirken, eserlerinin “bir kadın kalbinden koptuğunu gösteren samimiliği”nden hareket etmektedir. Yahya Kemal de “bazı kadınlar erkek gibi yazıyorlar. Nigâr Hanım deha-yı nisvî ile mütehallik yegane şairemizdir. Cinsinin enfüsiyetini kimse onun kadar samimiyetle ifade ödemedi” derken aynı gerçeği işaret etmektedir. Keza, Edebiyat-ı Cedide’nin, kalbini her güzel şeyden bir yara almadan kurtaramayan duygulu şairi Mehmet Rauf, bir kadın kalbini belki dünyanın en muhteşem şeyi olarak algılayan hassasiyet tarzı ile aynı yorumun arkasındadır. Nigâr Hanım’ın eserlerinin birinci meziyetini, kalbe hükmedenin yazılmış olması olarak görür. “Bir kadın eseri demek bir kadın kalbidir” ona göre. Samimiyeti edebî eser için en önemli şart olarak görür ve Aks-i Sedâ’yı bu açıdan inceler. Nigâr Hanım, İsmail Hikmet tarafından “kalbî elemlerini terennüm etmiş, hicranlarını, buhranlarını, ıztırab ve heyecanlarını çağlamış” bulunması, kısacası samimiyeti itibariyle Madam Desbordes Valmore’a benzetilmektedir ve İsmail Hikmet neredeyse ısrarla, Nigâr Hanım’ı, aşk duygularını yazmış bir kadın olarak görmektedir.

    Döneminde ne kadar alkışlanmış olursa olsun, bu bahiste belirtmeli ki, “yaşanmışın yazılması” olarak tanımlanan bir samimiyet anlayışı, Nigâr Hanım’ın hem zaafını hem meziyetini oluşturur. Meziyetidir, edebî eserde anlatılanın, yazarı tarafından hissedilmiş olması gerekliliği noktasında. Zaafıdır, fazla işlemeden eser verme cesareti uyandırma noktasında. Tek başına samimiyet bir eseri kıymetli kılmaya yetmez ve sanat açısından hiçbir değeri yoktur. Mehmet Kaplan, “şahsî hayat tecrübesi veya ‘yaşantı’ tek basma bir sanat eserine başarı temin etmez. Duygu ve düşünceleri orijinal çarpıcı ve güzel bir şekilde ifade etmesini bilmek de lazımdır” demektedir. Öyleyse bir şairi sadece samimiyetiyle büyük bulmak mümkün değildir. Samimiyet, kendisine has bir şiiri olan sanatçı için gerekli olabilir, ama tek başına şiir için yeterli şart olduğu öne sürülemez.

    “Şöhret-i Sehîle”

    Nigâr Hanım’ın kolay ve yanıltıcı bir şöhret kazanmasında, yazdığı dönemde kadın imzalarının az olması da önemli bir etkendir. Efsus’tan önce yeni edebiyatın kadın kaleminden çıkma bir kitabı yoktur. Abdulhak Şinasi; “Nigâr Hanım o zamanlarda şiirlerini Kadınlara [Hanımlara] Mahsus Gazete’de neşrettiriyor, tanıdıklarıyla Fransızca, Almanca görüşebiliyor, alafranga musikîyi de seviyor, edebiyattan bahsediyor, resmi de anlıyor ve bütün bunlar o zamanda birer muvaffakiyet diye hanımların dikkatlerini çekiyordu” demektedir. Öyle ki aynı yazının devamında Abdulhak Şinasi, kadınların okuma-yazma oran ve alışkanlığının düşük olduğu böyle bir ortamda Nigâr Hanım’ın böyle bir “şöhret-i sehîle” ile kanaat ettiğini ifade ederek, adeta bu tür bir kolay şöhretin, gerçek sanat adına Nigâr Hanım’ın hızını kestiğini ima etmektedir. Katılmamanın sözkonusu edilemeyeceği bu hüküm, Nigâr Hanım’ın, içinde pek sevimli ve başarılı örnekler olsa da eserlerinin bir bütün olarak zamana direnemeyişinin en büyük nedeni olmalıdır. Kadın duygularını terennüm eden kadın şairlerin hemen hiç olduğu bir dönemde, kadın ruhunun güzelliği ile şiirin güzelliğini ayıramayan okuyucunun (bazan da eleştirmenin) tehalükü, bir başka deyişle ciddi eleştiriden mahrum kalan Nigâr Hanım’ın adeta oynattığı kalemin alkışlanır hale gelmesi, ona hak edebileceğinin dışında bir şöhret sağlamış olmalı. Eserden ziyade sanatçıya yönelik bu ilgi kuşkusuz herkes kadar Nigâr Hanım için de yanıltıcı, dahası zararlı olmuştur. Biraz daha ciddi hatta acımasız eleştiriye maruz kalmış, biraz daha seçici bir tavırla gözden geçirilmiş, fazlalıklarını atmaya kıyabilmiş, şiirle duyguyu birbirinden ayırabilmiş, kısacası daha fazla emek harcanmış bir Nigâr Hanım külliyatı daha kalıcı olabilirdi.

    Işığı Daha Kuvvetli Bir Yıldız

    Nigâr Hanım’ın sosyal değişimlerin dışında, unutulmak için kişisel nedenleri de vardır. Bunların basında hastalıkları, asabî bozuklukları, mutsuzlukları gelir. Sanat yeteneğinin sonradan kazanılmadığı doğrudur, ama geliştirilmesinin ciddi bir mesai ile gerçekleştirilebileceği düşünülürse, bütün bu olumsuzlukların Nigâr Hanım’ın şiirinden çok şey götürdüğü fark edilebilir. Daha 1324’de (1908) Demet gazetesine gönderdiği bir mektupta, yazı yazmayı çok sevmekle birlikte “zinde bir ruh zinde bir cisimde” bulunur demekte, ardından sinirlerinin senelerden beri kendisini harab etmekte olduğunu, yerinde, biraz düşünen ve hisseden kim olsa bundan kurtulamayacağını ve bu durumun yazı yazmasını engellediğini belirtmektedir.

    Nigâr Hanım 1902’de evliliğinin bağlarından tam anlamıyla kurtulmuştur. Bundan sonraki hayatını, yalnızlıklardan o kadar şikayet etmesine rağmen, genellikle istediği gibi yaşamakta, yılın büyük bir kısmım yurt dışında geçirmektedir. Hareketli ve renkli bir yaşamın Nigâr Hanım’ın içte derinleşmesini sınırladığı, bir bakıma, sanatın ana saiki olan trajedi ve çatışmalarım ortadan kaldırdığı da bir neden olarak düşünülebilir.

    Meşrutiyet sonrasında sadece Nigâr Hanım’ın değil, bir zamanların yıldız kadınlarının tümünün ışığını söndüren, elbet ışığı daha kuvvetli bir başka yıldızdır: Halide Salih. Denebilir ki onlar, o öncü kadınlar hep Halide Salih’in ışığıyla görünmez oldular, ama hep de onu hazırlamak için var olmuşlardı. Murat Uraz sözgelimi Fatma Aliye için, Meşrutiyet öncesinin fikir ve roman alanında kadın nabzını tutan, tarih, Şark felsefesi, hukuk, fizik, kimya, riyaziye okumuş, 1896 Yunan Harbi’nde yaralılara yardım için çalışmış, Balkan Harbi’nde Cemiyet-i İmdadiye’nin reisliğinde bulunmuş, Muhazarat adlı romanından sonra büyük ün kazanmış, kısaca son derece kaliteli ve güzel bir kadın kimliği, Fatma Aliye’nin unutuluş nedenlerini sıralarken, babasına yapılan bazı hücumların doğurduğu kırgınlıkları dikkate almakla beraber, “onun yazılarını tamamıyle maziye maleden, eskidiğini gösteren Halide Edib’in yazıları olmuştur” demektedir.

    Nihayet Nigâr Hanım’ın unutuluş nedenlerini irdelerken gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da yaşadığı dönemdir. O, bir ara nesil sanatçısıdır ve Tanzimat’la Servet-i Fünûn edebiyatları arasında, büyük sanatkarların gölgesinde kalan ara nesil sanatçılarından hemen hiçbirisinin unutuluştan kurtulamadığı dikkat çeker.

    Şair Nigar hanım, İletişim yayınları, İstanbul, 1998, s.375 – 383

    Önsöz …

    ÖNSÖZ

    Nigar Hanım, üzerinde kıymetlerini çok yönlü araştıran ve açıklayan bir çalışma yapılmadığı için Türk edebiyatındaki yeri göreceli sanatçılardan biridir. Unutuluşun kucağına zirveden düşmüş olması bu hükümlerin güvenilirlik alanını iyice daraltmaktadır.

    Büyük bir kısmı sağlığında ya da ölümü sıralarında yazılmış pek çok yazıya özne olan Nigar Hanım hakkındaki neşriyat, kendisini tanıyanların ölümünden sonra iyice azalır. Bu, ilk anda, onun asıl mahiyetinin eserinden ziyade yaşantısında aranması gereken sosyal gösterge bir kimlik olduğunu düşündürebilir bize. Ve doğru, 19. yüzyıl İstanbullunun geçiş ve arayış ortamında Nigar Hanım’ın hayatını oluşturan ayrıntıların özellikle sosyolojik açıdan önemli olduğu inkar olunamaz. Ama “şair Nigar” olgusunda bu ayrıntıların bir noktadan sonra ayıklanması ve arkada kalan kıymetlerin kendi alanlarında değerlendirilmesi gerekmektedir.

    Nigar Hanım hakkında yapılacak kapsamlı bir araştırma sözkonusu belirlemeyi “kadın” ve “edebiyat” eksenlerine taşımayı gerektirebilir. Edebiyat alanında ne kadar belirleyici olduğu her zaman tartışılabilecek, “edebiyatın kadını erkeği olmaz” itirazına yol açabilecek “kadınlık” olgusu; sözkonusu, sosyal kıymetler olduğu zaman kolay gözardı edilemez. Ve 19. yüzyıl Türkiyelinin sosyal şartlarına yaklaşım denemeleri, varlığım ve problemlerim inkarın hiç bir mantıklı gerekçesi kalmamış dönem kadınının çözümünü zorunlu kılmaktadır.

    Son yıllarda 19. yüzyıl sonu Türk kadınının sosyal ve sanatsal açıdan çözümü hususunda dikkat çekici çalışmalar yapılmaktadır. Dönemin öncü kadınları olarak akla ilk gelen isimler, kadın basını, kadın dernekleri, kadın hareketleri etrafında yapılan ve yeri geldikçe zikredilecek bu çalışmalar sevindiricidir. Ancak görüntünün netleşmesi bu çalışmalar zincirinin gecikmeden tamamlanması ile gerçekleşebilecektir.

    Nigar Hanım için sözkonusu ettiğimiz ikinci belirleme “edebiyat” açısından gereklidir. Nigar Hanım 1862 doğumludur. Eserlerini 1887’den sonra vermeye başlar. Tanzimat edebiyatının bitimi ile Servet-i Fünün edebiyatının başlangıcı arasındaki süre içinde, “ara nesil” sanatçılarından biri olarak eserlerinin ve ününün asıl kısmım kurmuş vaziyettedir, ilk kez Mehmet Kaplan tarafından kullanılan ve arkadan gelen araştırmacılar tarafından da benimsenen bu terimin kapsamı henüz tam belirlenmiş değildir. Ara neslin gerçek mahiyet ve estetiğinin belirlenebilmesi; arkada Tanzimat önde Servet-i Fünün edebiyatları ile kuşatılan ve edebiyat tarihi içinde kaçınılmaz bir biçimde silikleşen bu sanatçıların müstakil monografilerinin çıkarılması ve ortak yanlarının tesbiti ile gerçekleşecektir. Nigar binti Osman tipik bir ara nesil şairidir. Sanatının çözümü ara nesil estetiğinin belirlenmesine katkıda bulunacağı gibi Servet-i Fünûn’a takaddüm eden yılların genel panoramasında da kendine ait dokuyu oluşturacaktır.

    Bu çalışmaya, ara nesil sanatçıları üzerinde durulmasını hassasiyetle gerekli gören hocam Orhan Okay’ın dikkatimi çekmesiyle başladım. Önce mevcut malzemenin tesbiti ve ardından bunlara ulaşılması gerekiyordu. Nigar Hamm’ın, matbu eserleri dışında, bazı özel evrakı/eşyası küçük oğlu Salih Keramet Nigar tarafından Darüşşafaka, Aşiyan Müzesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Millî Kütüphane ve Topkapı Sarayı Müzesi’ne hediye edilmişti. Aile koleksiyonunda da daha az sayıda olmakla birlikte belge ve bilgiler mevcuttu.

    Bu dağınık denebilecek manzara; en basit anlamda dahi eski yazılı süreli yayın imkanlarından hemen tümden mahrum bir taşra kentinde yaşıyor olma ve çalışma hayatinin kayıtlarıyla birleşince, en fazla bibliyografya oluşturma hususunda hissedilen zorluklar ortaya çıktı. Dar zamanlara sığdırılmış yoğun tempolu mesailerle malzeme taşıdığını bildiğim ve tahmin ettiğim bütün periyodikleri taramaya çalıştım. Bununla birlikte ulaşamadıklarım olduğu gibi, ulaştıklarımda da gözümden kaçanlar mutlaka olmuştur. Bu noktada Emel Asa tarafından yüksek lisans tezi olarak hazırlanan 1928’e Kadar Türk Kadın Mecmuaları adlı çalışma ile Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi tarafından hazırlanan İstanbul Kütüphanelerindeki Eski Harfli Türkçe Kadın Dergileri Bibliyografyasi’nın büyük ölçüde yol gösterici olduğunu şükranla belirtmeliyim. Nigar Hanım’ın gerek kendine ait, gerek hakkında kaleme alınmış yazıların yer aldığım bilmekle birlikte, yurt dışı yayınları tarama şansım ise hiç yoktu. Bu husus, dönemin kadın yazarlarının tamamını içine alabilecek mukayeseli bir çalışma alanı olarak müstakbel araştırmacıyı beklemektedir.

    Çalışma; önsöz, giriş, sonsöz ve kaynakça dışında iki ana bölümden oluşmaktadır. Bunların ilki, eldeki bütün verilerin kullanımına çalışan detaylı bir biyografyadan ibarettir, ikinci bölümde ise, yeri geldikçe yine Nigar Hanım’ın yaşamı, dönemi ve diğer sanatçılarla ilintilerini de içeren edebî kimlik öne çıkarılmış, esere yönelik biçim ve dil incelemeleri yalın tutulmuş, hele biçim ve dil ile ilgili hükümlere esas olan ayrıntılı dökümlere yer vermeye gerek görülmemiştir, ilk bölüm hazırlanırken Nigar Hanım’ın Aşiyan Müzesi’nde mahfuz günlükleri ana eksen olarak alınmıştır. Daha evvel oğulları tarafından çok cüz’î bir kısmı Hayatımın Hikayesi adıyla yayımlanan bu günlüğün tamamı yayımlanmadığı gibi, hiçbir çalışmaya zemin de oluşturmamıştır.

    Bu çalışma esnasında çok kişiden yardım ve destek gördüm. Hocam Orhan Okay’ın her anlamda yol göstericiliği ile baskı hususunda yardımlarını esirgemeyen İsmail Kara arasında uzun bir liste belki. Gönül dostlarım Belkıs ve Fatma.

    Mesai arkadaşlarım; Mevhibe, Ali ve Kemal; Ahmet Hilmi Bey ve Enver Bey.

    Benden ellerindeki bilgi ve belgeleri esirgemeyen, kimi eski dost, kimi yüzünü bile görmeden iletişim kurduğum akademisyenler; Hayriye Kabadayı, Şefika Kurnaz, Celile Öktem, N. Hikmet Polat, Alaaddin Karaca, Ali ihsan Kolcu, Erdoğan Erbay, Mustafa Parlak.

    Arşivinden ve sohbetinden yararlanma imkanı tanıyan Taha Toros. Yazışma yoluyla olsun kimi problemlerime çözüm getiren Macar Türkologlar Imre Baski, Maria Ivanics.

    Sonra, Nigar Hamm’ın kendi ailesi: Selma Onat, Nigar Alemdar.

    Aşiyan Müzesi görevlileri.

    Mutlaka unutmuş olabileceğim diğer isimler. Hepsine teşekkür borçluyum.

    NAZAN BEKÎROGLU Trabzon

    Şair Nigar hanım, İletişim yayınları, İstanbul, 1998, s.13 – 16

    Kara Yağmur…

    KARA YAĞMUR

    Çıldırmak üzereyim.

    Çıldırmaktan korkmuyorum.

    Belki hepten çılgınım.

    Çıldırmaktan korkmuyorum.

    Korkmuyorum, korkmuyorum ki mahkumu olduğum bu azabı akılcı gözle seyretmek mecburiyetinde kalmayayım. içinde bulunduğum, vasata abes gelebilecek nizamı akılcı gözle seyredip acı çekmemi benden kim isteyebilir? Acıdan başka nasibim ne? Neden geceler boyu, neden günler, haftalar, aylar, yıllar ve evet evet asırlar boyu, bu gri ürpertinin hem içinde hem de dışında yaşıyorum? Sabrını sonuna kadar zorlama. Bırak kendi halime beni. Neden duvarlar hem bende ve hem bende değil? Neden ben onların hem içinde ve hem de dışındayım? Neden hem bu günde ve hem de dündeyim? Gerçekten hem de dünde miyim? Neden seni işte şu ilk görüşte tanıyor ve neden hem de kimliğini araştırıyorum? Neden benim kimliğim seninkini bulmama bağlı? Buraya nereden düştüm? Yerim burası mı? Burada mı olmam gerek? Bugünki kimliğim ne? Ya daha evveli? Ya daha evveli ve daha daha daha evveli? Ya sen?

    Bana ancak o yardım edebilir, içimden güller havalanıyor, içimden kuşlar havalanıyor. Bütün kainatı kucaklayabilecek ve kendimi bir yere oturtabilecek güçteyim. Bütün varlığımla ona gidebilirim. Gözleri şehrin üstünden geçen yağmur bulutları kadar gri iken, yağmur bulutları kadar ıslak geçerken ömrümden, gözleri kentin kalabalığında yalnızlığıma, asırlara sinmiş yalnızlığıma bir anda dür diyecekken. Nasıl mümkün olur çıldırmak? Bütün varlığımı asırlardır yayıldığı, dağıldığı yerden toplayabilecek güçteyim. Bütün varlığımı dağıldığı zamandan ve mekandan toplayarak bir araya getirebilecek ve nihayet bütünlük duygusuna ulaşabilecek kaabiliyetteyim. Ve bu her şeyin sonu, mutlak huzurun çağrısı olmaz mı? ‘Varlığın emeli kendini tasvir ve teyid’ değil mi? Nerede olduğunu görebilen insandan daha bahtiyar kim var? Söyle bana, kim var?

    İçimden güler havalanıyor, ilk bakışta onlardan farkın yok. Şimdi garip bir müzeye dönüştürülmüş sarayımızda, sen dünyanın kim bilir hangi köşelerinden gelmiş şu sarı saçlı mavi gözlü yabancı ve hoyrat kalabalığın arasında. Ben senin arkanda. Temmuz güneşi ne kadar acımasız. Hiçbir gölgeye yer yok. Bu yabancı kalabalığa benziyorsun ama biliyorum, sen ‘o’sun. ilk bakışta ona benzemesen de, böyle bir firuze salkımıyken gözlerin sen ‘o’sun. Bir defa gözlerime baksan, gözlerimiz karşılaşsa bir defa, bir defa gözlerinim içindeki macerayı tüylerin ürpermeden seyredebilsen. Anlayacaksın. Tanıyacaksın. Hem kendini, hem beni. Bütün macerayı toptan kucaklayarak bana bütün ülkeni açacaksın. Sen benim kim bilir kaç asır hep başkaları tarafından kuşatılmış ve nihayet zorla düşürülmüş kale’m değil misin?

    Kimselere anlatamadım. Korkum, anlaşılmamak filan değildi. Çılgın zannedilmek de değildi endişem. Rakibi araya sokmaktan hangi aşık hazzeder? Anlamayacaklara en güzel hikayeyi ne diye anlata idim? Bunun için şahs-ı nadana kitab-asa açılmadım, esrarıma kimseler vakıf olmadı. Kimsenin taşıyacak gücü olmadığını kestirmek güç değildi. Bir tek kişi vardı dökülüp saçılabileceğim. O da sendin. Sen işte. Sensin işte. İlk bakışta benzemesen de, sırtında kadife üç eteğin, basında mor yaşmağın, zümrütlerin olmasa da. Saçlarını berber başı düzeltmemiş olsa da. Amber kokularıyla ovulmamış olsa da tenin. Itırlarla yıkanmamış, yedi gümüş leğenden geçirilmemiş olsa da giysilerin. Her şeyin buharlaşabileceği kadar sıcak şu günde, bizim maceramıza, bizim tiyatromuza, bizim hikayemize, ne kadar yabancı şu kalabalığın arasında. Senin dahi farketmediğin kuytu ve serin gölgeliklerde herkesten fazla sen ‘o’sun. Bir tek sana anlatabilirim ve dahası bir tek sen anlayabilirsin. Beni bana bir tek sen iade edebilirsin. Lütfet güzelim.

    Söylesem acaba bana inanacak mı? Söylesem acaba kim bilir kaç gece işte şu önünde durduğu dehlizin sonundaki gölgelerin kucağında, sabahlara kadar tek kelime etmeksizin ülfet eylediğimizi. Kaç gece mey içerken camıma aksinin düştüğünü. Kaç gece belki o bile bilmeksizin ruhuna sahip olduğumu. Hayır inanmaz. inanmaz ve korkarım o yağmur yemiş gözlerinin grisini. gözlerime dikerek sorar ve yine kaçar. Belki sormaz bile. Ona desem ki, sen bilmiyorsun sevgilim, sen bilmiyorsun ama biz seninle ‘bir eski zaman aynasının derinliğinde öpüştük’. Biz, biz artık iflah olmayız. Çünkü bizi bir yerlerde unuttular. Şimdi de işte bir yerlerden toplanılmayı bekliyoruz. Biz seninle kaç gece şu taşlıkları adımladık. Hangi zamanlardan kalmayız? Birlikte olduk mu? Beraberce kala kaldığınız o zamanda ve mekanda bana iğrenmeden, kim bilir hangi talihin sana bağladığı şu çirkin ve noksan bedenime bir an ürpermeden bakabildin mi? Beni hem sevdin hem de kaçtın ve korktun değil mi? Bunun için zaten gerideki hikaye bu kadar karışık, tavırlar böylesine belirsiz.

    Çirkinim ben. Hiç güzel değilim. Tenim kapkara. Uzak ve sıcak ülkelerin kum fırtınaları kadar; yağlı ve isli kandillerin, üzerine, ölüm ürpertileriyle sarı ve titrek yandığı, aydınlatmaya çalıştığı, dipsiz kuyulara benzer taşlıklar kadar; her biri gördüğü kan ve ölüm ve aşk kokan acımasız maceraların ardından bir defa daha sağır ve dilsiz kendi üzerine kapanan cellat duvarlar kadar; kirli ve karayım. Sen karşımda hala dünyalar güzeli. Teşbihe ne şükür. Güller kadar, ahular kadar güzel. Serv-i hıramanım, vücüd ikliminin, gönül mülkünün sultanı, derdimin dermanı efendimsin sen.

    Seni ilk gördüğüm günü bilir misin? Kaç asır evvel. Varlığının en büyük eksiği ile ben, utancı ile ben, tamlık, mükemmellik duygusunun teşnesi ben, koparılıp getirildiği kara gecelerin gökleri kadar kapkara ben. Ve sen yine şimdiki gibi. Mahmur uykuların içinden çiğdemli sabahlara bir ruh gibi, bir rüya gibi süzüldün. Seninle karşılaştığım, senin bana emanet edildiğin o ilk anda, ulaştığım bütünlük duygusu. Tastamam, bütün, eksiksiz bir ruh. Ama sadece senin yanında Sadece senin acılarını, göz yaşlarını, hatta mahremiyetini paylaştığım, ikliminde bulunduğum anlarda. Bu duyguyu koruyabilmek için hep sen lazımdın. Sen, beni, bilmem benim tahayyülünden dahi ürperdiğim manada, hiç gördün mü? Sanmam. Sanmam ama bana baktın ya. Benimle ülfet ettin ya. Benimle sabahları yakaladın ya. Bana derdini, bana onu, bana aşkını anlattın ya. Beni ben olarak gördün ya. Hiçbir şey tahayyül etmiyorum. Gördüğüm bana yetiyor. Bazan oymalı endam aynalarının derinliğinde ruhlarımız sarılıyor. Bazan ince su sızıntılarının yıkadığı taşlıklarda ağlıyorsun. Bazan sen kaçıyorsun da ben asırlarca arkandan geliyorum. Bu karmaşa, bu buğu varlığınım bütünlüğünü engelleyemeyecek kadar ufak bir ayrıntı. Önemli olan senin var olduğunu bilmem ve bütünlük duygusuna ulaşabilmem. Dağılmış, yayılmış olduğum yerlerden ve zamanlardan kendimi toplayabilecek gücü idrak edebilmem. Bazan en yakınında, en kuytuluğunda, bazan uzağında, istiğnada. Ama daima zamanı ve mekanı belli, işte şimdi de sen lazımsın. Bir defacık gözlerimin içine baksan ve bakışlarınla, seni tanıdım, desen. Yirmi bilmem kaçıncı asrın sonlarında, basit bir resmî daire memurunu, koca kentin kalabalığında boğulmak üzere olan bir yazıcı müsveddesini kendi kendisine iade etsen. Bir defacık gözlerinle gözlerimin içine bakman ve hiç konuşmaksızın, bakışlarınla, seni tanıdım, sen ‘o’sun, ben de ‘o’yum, demen lazım.

    Her yandan ocakların, çeşmelerin, perdelerin aralarından bir ney sesi yükseliyor. Çalan, söyleyen yok. Varlığı ürpertilerime yönelik bir ney sesi. Belki padişahınız efendimiz, cennet-mekan Selim-i salis ney üflüyordur. Belki biraz evvel, katlinden biraz evvel o müthiş beyti söylemiştir; Kendi elimle kesip yare verdiğim. kalem/Fetva-i hun-i na-hakkım yazdı ibtida demiştir. Belki Alemdar, Arz odasının önüne boylu boyunca uzatılmış, şimdi yerinde kırmızı bir porfir taş, sağ şakağı çenesine kadar yarılmış, kanlar içindeki mübarek cesedlerini görerek, hıçkıra hıçkıra Orta avludaki dokuzuncu servinin dibine çöküvermiştir. Bu kan deryasının ortasında sen neredeydin? Şimdi neredesin? Halime acı ve bir nigah et ne olur ey gonce-delıen. Bir nigah et ki bu acımasız masal bir defa da bütünlüğünü gözlerinden toplasın.

    * * *

    Şimdi artık ne anılar var ve ne de göz yaşları.

    Şimdi artık anılar da yok göz yaşları da. Demek ki sen hiç yoktun ve hiç de var olmadın.

    Ben hikayemde bu kısmı görmemiştim. Ben hikayenin bu kısmını daha evvel seyretmemiştim. Bu bölüm bana ne kadar yabancı. Anılar da yok göz yaşları da. Hiç yaşanmamış anıları yaratarak arkasından sürüklenen de ben değilim. Oysa fazla değil, bir kaç saniye evveline; gözlerini gözlerime dikerek öyle boş, öyle umarsız, öyle yabancı ve öyle acımasız bakmazdan evvel sen, yeter artık, demezden evvel sen, zannediyordum ki her şey yerli yerinde. Bu kısmı daha evvel görmemiştim. Demek ki sen yoksun. Demek ki sen hiç var olmadın. Bunu neden şimdi farkediyorum? Tersinden mi yakalıyorum bütün tekamülatı? Bu defa mesele kendi varlığını filan değil, senin varlığın. Tamamını vehmettiğim senin varlığın. Demek ki sen yoksun. Hatta hatta, evet, sen galiba hiç var olmadın. Ne garip ve anlamak ne kadar zor.

    Oysa bir kaç saniye evveline kadar zannediyordum ki, bütün o karanlık ve rutubetli koridorların sonunda sen varsın. Zannediyordum ki bir yerlerde esmer tenli kalfalar seni ortalarına alıyorlar, tenini misk ü amber kokularıyla ovuyorlar, saçlarını fil dişi taraklarla tarıyorlar, seni gümüş musluklu mermer hamamların mor sularında yıkıyorlar. Teninin her zerresini muhteşem gecelere hazırlıyorlar. Vehim filan değildi. Buna inanıyordum. Dahası görüyor ve duyuyordum. Kalfalar, zannediyordum, saçının her telinde yaraşmanın büyüsünü yaratıyorlar. Yolların, hümayun gecelere açılıyor ama ruhun kapanıyor. Ve ben zannediyordum ki bir başka köşede, bir başka kırık ney sesi senin için ağlıyor. Ben sana ağlıyorum. O sana ağlıyor. Sen ona ve bana ağlıyorsun. Fakat neticede hep var olan güzel bir şey için ağlıyoruz. Gözlerin gözlerime böyle umarsız ve böyle soğuk ve böyle yabancı açılmazdan evvel bütün bunların var olduğunu zannediyordum.

    Bütün bu duvarlar canlıydılar. Hep bana bir şeyler anlattılar. Şu tezgahın üzerinde günde üç öğün yemeğiniz yer alırdı. Şuradaki çinili ocakta sizi ısıtan ateş kilitliydi. Şurada şarkılar söylüyor, şurada özlüyor, şurada bir kuş olup sılaya uçmayı diliyor, şurada kıskanıyor ve şurada ağlıyordunuz. Şurada Sadullah Ağa, Mihriban’ı seviyordu. Kimdim ben? Belki Sadullah’ın sesindeki hicran yarası, boynundaki ilmik. Kim bilir belki de elindeki ney ile kendisini müdafaaya çalışan bir Selim. Belki anahtar deliklerine kadar kurşun dökülerek hücreye dönüştürülen dairesinde, daire ne, odasında, sabahlara kadar feryad ederek harem halkım bîzar eden bir ibrahim. Belki onun katli için hücreye dalan dilsiz ve sağırlardan biri de bendim. Ne ise, ama bir bütündüm. Çünkü senin var olduğunu zannediyordum. Belki bir havuzun mermerine çarparak güzelim sağ şakağı yaralanan da bendim. Artık bilmiyorum, artık ayıramıyorum. Fakat bütün bu duvarlar vardılar, benimdiler ve benimle konuştular. Bana çok şeyler anlattılar. Zamanlara mekanlara ve kişiliklere yayıldım.

    Şimdi artık bütün bunlar yok, biliyorum. Belki de hiç var olmadılar. Biz seninle birbirimizi çılgın bir ateş ve kan deryasının ortasında görmedik. Kendimizce sevmedik. Aşkı, acıyı, sadakati, ahde vefayı ve vefasızlığı hiç tatmadık. Şu gözlerin, şu kocaman ve boş gözler, bütün bunları bir anda hem de hiçbir gayret sarfetmeksizin nasıl da haykırdı? O gözlerde istiğna var, yalan bile değil. Yeter, diyen gözlerin, bırak arkamızı, diyen gözlerin. Ben ki senin ardından asırlarca gelmedim mi? Seninle şu eyvanın önünde ruhlarımız kendince sevgilerle defalarca kucaklaşmadı mı? Bütün bunların var olduğuna nasıl da inanmıştım. Oysa demek yoktular. Bir zamanlar dahi yokmuştular.

    Akşam inmeye döndü. Ilık bir rüzgar, ince bir yağmur. Temmuz sıcağı hafifledi. Uzaklardan bekçilerin düdükleri. Müzenin, evet şimdi müze, boşaltılması gerek. Islanmaya hakkım kalmadı. Kendimi ortaya koymak için sebebim de kalmadı. Şimdi eve, o tahta karyolaya dönecek ve ilk iş olarak bütün o asırlık hikayeleri yakacağım. Bir gün gelir de bir daha kendimi ortaya koyma arzusunu duyarsam eğer, ortaya koyacak hiçbir şeyim kalmamış olduğunu farketmem için bu. Seni bütün zavallılığın, çıplaklığın ve yalnızlığınla farkettim. Yetmeli, doğru, istesem de gelemem artık. Çünkü sende beni bana iade edecek, beni bir araya getirecek kaabiliyet yok. Sen o değilsin ve hiç var olmadın.

    Hayret, demek bir yerlerde akşamlar kurşunî renkli kubbelere inmiyor artık. Bir yerlerde buz grisi akşamlara ramazan rüyaları sinmiyor. Hepsi yüzünü Bab-ı Hümayun’a dönmüş ifrit yuvası Yeniçeriler mahşerî bir uğultuyla dalgalanmıyorlar. Palaları parıldamıyor. Murad-ı salis, Sepetçi köşküne inmiyor, bîmarım ey ecel bu gece bekle şarkısını hanende ve sazendelerden istemiyor. Donanmanın selam toplarından, köşkün camları kırılmıyor ve Hünkar, gözleri dolarak ölümün nefesini ense kökünde hissetmiyor. Filhakika bir kaç gün sonra ölmüyor. Bütün bunlar, bütün bunlara benzer bir sürü hayat, topyekün ve yekpare yaşanmıyor. Bütün bunlara takılıp, aralarında kaybolmuyorum. Ne feci kader, güne kalmış tek ve son örnek. Hepsinin sorumluluğunu ben üstlenmiyorum, hepsinin hesabım ben tutmuyorum. Aralarında boğulmuyorum. Aralarında gözlerim, kulaklarım ve dillerim tutulmuyor. Çıldırmak üzere olan artık ben değilim. Zavallı odamdan dışarı fırlayarak, geceler boyu bağırmak, geceler boyu haykırmak, camlan bu defa ben aşağı almak istemiyorum. Sepetçi köşkünün yıkıntıları benim omuzlarımda değil. Denizlere, yüzmesini bilmediğim denizlere dalmak istemiyorum artık.

    Keşke istiğna olsaydı. Keşke rakîbi araya soksaydın, alışıktım. Vefasızlığından yakınsaydım. Sana bir bütün geçmişi hatırlatmaya çalışsaydım. O zaman, hiç olmazsa, varlık tehlikeye düşmezdi. Hanım sultanın karşısında birlikte diz çökseydik keşke. Hangi kafeslerden, hangi kapıların arkalarından verildiği belli olmayan meş’um emirler gelseydi üzerimize. Bütün teşrifatı birlikte alt üst etseydik. Birlikte ürperseydik. Bu zamansız, bu mekânsız, bu karmakarışık, bu saçma sapan hikayeyi, bu bir türlü mana toplayamayan romanı birlikte tekrarlasaydık.

    Yağmur başladı hiç olmamış sevgilim.

    Görüyor musun bir yerlerden bilmem ama bu hikayenin sonu gelmeli artık. Yağmur başladı.

    Bütün o taşlar, taşlıklar, duvarlar, kuleler, kubbeler, dolaplar, hamamlar ve hücreler, aydınlığım içimin yangınından ve ezikliğinden alarak yağlı bir kara ile tutuşmuş kandiller, yağmurun altında sırılsıklam. Hepsi bir zamanlar üzerlerinde katledilmiş ruhları ve bedenleri, hepsi üzerlerinde bir zamanlar gezinmiş güvercin ayakları ve onlara tapınanları, hepsi bütün iliklerine kadar sıçramış aşk, kan ve göz yaşlarım kustular. Hepsi sağ şakağından yaralı, hepsinin boynundan kan damlıyor. Hepsi dilsiz, kör ve sağır. Hepsinin ipi cellat elinde. Söylemek istediğim onca söz, anlatmak istediğim onca şey, toplamak ve birleştirmek istediğim bir bütün varlık artık içime sığmıyor. Onu artık taşımak imkansıza dönüştü. Bütün o kubbeler, o kuleler, o dehliz ve dolaplar, o hamam ve taşlar ve taşlıklar yağmur altında yaralı. Bana fısıldayacakları ne kaldı? Kimdiler ve neredeydiler? Nerelerde unutulmuştuk? Nerelerden toplayamadılar bizi? Yağmur yaralı. Güller vuruldu. Bu hikayenin artık sonu gelmeli hiç olmamış sevgilim.

    Nun Masalları, Dergah Yayınları, Mayıs 1997, s. 120-128

    Akşamın Ağası…

    AKŞAMIN AĞASI

    Hava yağmurluydu. Islak kaldırımlarda nergisler açıyordu. Kucağımda da bir demet nergis vardı. Dolmuş bekliyordum. Birden nasıl oldu bilmiyorum, bir köşenin arkasından onu gördüm. Garip biçimde benimle ilgiliydi. Evvelâ akşam saatlerinin sayılarını arttırdığı başıboşlardan biri zannettim. Başımı, benden sana fayda yok, manasıyla yüklü çevirirken, sırtındaki cübbeyi, başındaki kavuğu ve elindeki kamış kalemi farkettim. Koltuğunun altında Letâif-i Rıvâyat-ı Enderun vardı. Bakışları simsiyah ve kapkaranlık, hiçbir şey söylemeksizin öylece duruyordu. Öylece duruyor fakat aynı zamanda bana, gel, diyordu. Yanına gittim, gülümsedi. Bu gülümseyişte tatlı ve ince, hassas bir şey vardı. Elini uzattı, almakla almamak arasında tereddüt ettim. Eşim görse ne derdi? Beni bir ölüden de kıskanacak değildi ya? Elimi eline uzattım. Hayret, sımsıcaktı. Gözlerine baktım. Hem kırgın ve biraz kızgın, hem de sevecendi.

    Biliyor musun, dedi, ben senin bir dönem öğrencilerine okuttuğun Hamid’in amcasıyım. Ne haylazdı o. Buraya seninle konuşmaya geldim. Ama burada olmaz, baksana ne kadar aykırı kalıyorum. Baktım, gerçekten gelen geçen bize bakıyordu. Seni bize götüreyim, dedi. Olmaz, dedim, evde çocuklar bekliyor. Hem yarın birinci sınıflara sınavım var, Hamid’den soru hazırlayacağım. Öyleyse bir yer bulalım, dedi. Bomboş bir deniz kıyısına indik. Metruk gazinonun tahta masalarından birisine oturduk.

    Demek görgü, bilgi ve kültür, filmin koptuğu yerde donmuyordu. Sandalyede rahat görünüyordu. Üstelik, demek sınavda bizimkinden soracaksın, derken dikkat ettim, kullandığı kelimelerin tamamı Türkçe idi.

    Asıl meseleyi merak ediyordum ki, anlamış gibi baktı ve biraz kızgın, demek sendin, dedi. Ne bendim, dedim. O hikâyeyi yazan, dedi. Kızardığımı hissettim. Pek, dedi, umduğum gibi değilsin, ne bileyim, ben daha boylu poslu birini bekliyordum. Sen gönlüme bak, dedim. Demek, dedi, benden on bir yılımın romanının istiyorsun. Neden bu çelişkiye düştün?

    Anladım, beni sorgulamaya gelmişti. Tersine bir söyleşi bu defa. Nedeni var mı, dedim, senin romanın bütün bir Osmanlı’nın romanı olmayacak mı? Osmanlı’nın tarihî gerçekleri beni birinci dereceden ilgilendirmiyor, bana vesikalar değil, özel hayatlar lâzım. Yavuz’un gözlük taktığını, hünkârların saç, sakal ve tırnaklarının gül suyuyla gümüş leğenlerde yıkandıktan sonra Sürre alayıyla, gömülmek üzere Hicaz’a gönderildiğini öğreninceye kadar neler çektim ben biliyor musun? Kaldı ki bu bile teşrifat, özel hayat sayılır mı? Hani neredeyse, Hürrem’in Mahidevran’la saç saça baş başa geldiğine, Gülnuş sultanın cariye Gülbeyaz’ı denize ittiğine şükredesim geliyor. Hep o karanlık fakat yalnız ve sevecen gözlerinin arkasından bana bakıyordu, iki martı çığlıklar atarak başımızın üstünden geçtiler. Bak, dedim, bak şu martılara. Sadece onlar bile bana koskoca bir hikâye verebilirler. Sen ne düşündün onlar başının üzerinden geçerken?

    Sen, dedi, yakın atalarından birisine benziyorsun. O da Osmanlı’yı anlatacak resimler ve ressamlar istemişti. Haksız değildi, dedim. Minyatürlerde ne kadar donuk, ne kadar susmaklı, ne kadar hep birbirinin aynısınız. Öyleydik de, dedi ders verir bir eda ile. Bizim içimizde sizin gibi fırtınalar yoktu. Müslüman sanatçı Allah’ın yarattığının bir benzerini yaratmaktan ve onu açıklamaktan şiddetle kaçınırdı. Bunu sen de derslerinde defalarca söylemedin mi? Sustum, devam etti. Peki onca özlemini çektiğin medeniyet neydi, düşün, bu suskunluk değil mi? Biz o medeniyeti, o medeniyet bizi sürekli doğurmadık mı? Eğer ben senin arzuladığın gibi bir Hugo olsaydım, Levni minyatür değil de derinlikli manzaralar yapsaydı, biz, biz olur muyduk? Bütün o Itrileri, Selim-i salisleri, Dedeleri, Galibleri, Fuzıılileri besleyen ve yaratan ne? Kızardığımı, kulaklarıma kadar kızardığımı hissettim. Bir anda her şeyi anlamıştım. Turuncu sis lâmbaları yandı, bir anda kar yağmaya başladı.

    Gözüm masanın kenarına bıraktığı Letâif-i Enderun’a ilişti. Birden, ama Ağa, dedim. Sen sarayın resmî vak’anüvisi değildin, değil mi? Yani yazma mecburiyetin yoktu. Evet, diye cevapladı. Ve ilk defa açığı yakalanmış bir çocuk gibi muzipçe gülümsedi. Öyleyse neden, diye ağlamaklı bir sesle ısrar ettim. Öyleyse neden tam on bir yıl, hem de anılarını, yazma gereğini hissettin? Ve neden onları o kadar sakladıktan sonra sultan Abdülmecid döneminde bastırdın? O zaman, dedi, her şey değişmişti. Suskun ve kendi üzerine kapanık medeniyet yok olmaya başlamıştı. Yani, dedim, oyunun tadı kalmamıştı, değil mi? Rivayete göre, Dede’nin, pencerelerinden çok sesli Frenk müziği notaları fışkıran saraydan ayrılarak bir daha dönemeyeceği Hicaz’a giderken, ‘artık bu oyunun da tadı kalmadığı’ dediğini hatırladım. Yani, diye ilâve ettim, ‘eski minyatürlerdeki cennet düşüncesi yok olmuştu’. ‘Her harfi bekleyen melekler de uçup gitmişlerdi’, değil mi? ‘Hele zülfeli eliflerin yanıbaşındakiler’ en önce. Evet, dedi. Evet evet, diye, içini çekerek tekrarladı. Yine başa döndüm. Ama dedim, sen, oyunun tadı kaybolmadan da on bir yıl yazdın. Yoksa açığa tam çıkmamış bir yazma hevesi mi? Kendini ifade arzusu mu? Yoksa sen de oyunun tadını kaçıranlardan miydin? Deminki gülüş netleşti, unutma, dedi, ben Hamid’in amcasıyım.

    Daha doğrusu Hamid benim yeğenim.

    Artık gitsem, dedi. Elini tekrar uzattı. Ne kadar da ufak tefeksin. Üçüncü defa kızardım. Bize gelmedin, dedi. Çok isterdim, dedim, belki bir dahaki sefere. Hayır, dedi, sanmıyorum. Sınavın olmasa da gelmeyecektin. Evet, diye düşündüm, asıl mesele ‘yokluklarının bizde bıraktığı boşluk duygusu’ değil mi? Demek Tanpınar haklı. Yeni yapılmış ve çimentosu kokan bir Süleymaniye, tahammülü zor olurdu her halde. Sen, dedi ancak buradan beslenebilir ve yazabilirsin. Ama, dedim, çok acı çekiyorum. İçimdeki fırtınaların sen de farkındasın. Çağrışımlarım seni buraya kadar getirmedi mi? Ben, dedi, biraz farklıyım. Seni bir şans olarak kabul edebilirim. Nihayetinde bak işte, merak ettim de. Ama bütün o adı yok ‘fakir’ler, ‘hakir’ler’… Onları o kadar çok kurcalama. Onlar rahatsız olurlar. Dahası, bir anda tamamen yok olabilirler. Peki, dedim, ben ne yapacağım şimdi? Sizden bize ne kalıyor? Bütün kapıları kapatalım mı? Yanlış anladın galiba, dedi. Bizsiz hiç olamayacaksınız. Bizler elbette hissettik. Bir hayatımız elbet vardı. Sen Çeşminur’u hiç bilmedin. Gözleri daldı. Beni söyletme, dedi. Bizi bulmak size düşüyor, bize değil.

    Ne korkunç, siz, sizi bize hiç vermeyeceksiniz. Sizi bulmak bize düşüyor. Çünkü sizsiz hiç olamayacağız. Ve siz hep susacaksınız. Hem Çeşminur da kim oluyor, dedim. Kar hızlandı. Rüzgâr esti. Uzaktan bir vapur düdüğünü çaldı. Martılar çığlıklar atarak başımızın üstünden geçtiler. Ağa, martıları gözleriyle takip etti. Sus, dedi, sorma, sus. Bu defa elini veda eder gibi kaldırdı. Nemli gözleriyle gülümseyerek gözlerime baktı. Hem dedi, o kadar ümitsizliğe kapılma. Bıraktıklarımız bizi bulmanıza yetebilir. Öyle suskun, karanlığın içinde, koltuğunun altında Letâif-i Enderun, cübbesinin yenleri rüzgârdan havalanarak, uzaklaştı, yok oldu, gitti.

    Nun Masalları, Dergah Yayınları, Mayıs 1997, s. 116-119

    Bahçeli Tarih…

    BAHÇELİ TARİH

    Kütüphane memuresinin güzel, kumral başı. Ve yeşil mevceli gözlerinin içinde ikindi ışığının solgun sarısı. Uzaktan gelen piyano sesleri ile Nedret‘in ya da Münevver’in hıçkırıkları eksik bir tek. Kütüphane memuresi kitapların arasında kaybolmak üzere. Deminden beri kendisine baktığımı, yaşantımın şu noktasıyla birleştiğini, dahası, belki bir aydan beri hangi vesile ile içimden geçtiğini biliyor mu? Benimle her halde çok yönden ilgisiz. Ama işte muhayyilemin şu anıyla kesişiyor ve ben eğer şu an düşündüğüm kadar var isem, varlığımın onayında ne müthiş bir payın da sahibi. Narkoz altındaki o iki saat. Benim miydi? Demek yaşamış olmak hatırlamakla kaim. Peki ya ötesi?

    Kütüphane memuresi, ince kelebek elleriyle, kocaman, meşin, eski ciltleri seriyor önüme. Bu eller neler yapıyor? Neler de yapacak. Leydi Makbet’in kelebek elleri. Hafız Hızır İlyas Ağa’nın Letaif-i Enderuniye’yi kaleme alan elleri. Kamış kaleminden damlayan bir mürekkep lekesi onu da sinirlendirmiş midir? Tam ortasında sahifenin, yorulup bırakmış mıdır? Ya Ata bey, o müthiş, beş ciltlik Tarih-i Enderun’unu yazarken zamansızlık endişesine kapılmış mıdır? Temmuz, arkasından ağustos ve işte eylül. Bütün saltanatıyla eylül. Tarih bölümünü bitirmek için tez yapmak gerekir. Kim bilir kaç günüm daha böyle yaşanmış hayatların arkasından sürüklenerek geçecek?

    Sayfaları tersinden çevirmeye başlıyorum. Bu koku. Tersinden. Fakat onlara göre düzünden. Fark şimdiden ortada. Ya bu sarı ışık. Bu nereden geldiğim bir türlü çözemediğim yıldız zerrecikleri. Bir gün beni öldürebilir. Dev avizelerden, abajurlardan ya da pencerelerden yayılan değil; şu üzerinde hala kan damlacıklarının anısını taşıyan kûfî Kur’an’ı, şu verildiği an muhatabını kim bilir ne kadar memnun etmiş şimdiyse bir çerçeveye hapsolmuş fermanı, sahibinin hayatını kim bilir ne kadar değiştirmiş şu beratı, içten içe aydınlatan, hatta rengi sandan başka bir şeye dönüşen şu ışık. Önümdeki kocaman ciltlerin, serin küf kokularını kucaklamış, meşin kapaklarının içinden taşıyor olmalı. Bu ışığın manasını çözdüğüm an, korkarım o ait olduğum, o ayrı düştüğüm, o, özlemiyle ne olduğunu bile tam bilemediğim bir yangını gönüllü yüklendiğim, kapısını, anahtarını temelli kaybettiğim yeri çözeceğim, ihtimal kendimi de, onları da.

    Bulutlar dağın arkasından, kütüphanenin, tembel ikindi uykularına düşmüş salonuna doluşuyorlar. Ülkemin bulutları olmamaları için hiçbir sebep yok. Kütüphane de yerinde, dağ da. Bulut değişmiş olamaz. Olamaz ki hepsi böyle aşinam ve içime böyle acıyla damlıyorlar. Hayret, bulut için de acı çekilirmiş meğer. Sevgi’ye söylesem belki gülerdi. Letaif-i Rivayat-ı Enderun, Neler söylediklerini bir bulabilsem, bir hatırlayabilsem. Beşiktaş sarayından İstanbul sarayına geçiş. Havada nemlilik arttığından ve bütün işi gönüllere ferahlık vermek olan sultan Mahmud-ı sani öyle irade buyurduğundan, yirmi yedi yılının şevval ayının yirmi altıncı günü İstanbul sarayına geçildi. Acaba Çuhadar Ağalığına kadar yükselmiş Hafız Hızır İlyas Ağa, bu satırları yazdığı günlüğün sabiteleri arasına gömülmüşken, bir an başını kaldırıp da sararmış bulutların derinliğinden uzak ülkelerin çağrışımlarını toplamaya kalkmış mıdır? Nereden geldiğini, daha önemlisi nereye gideceğini düşünerek böyle sancılar çekmiş midir? Acaba diyorum acaba, beni hiç aklına getirmiş midir?

    Ağa’nın on dokuz yıllık anıları, işte ellerimin altında. On bir yaşından otuz yaşına kadarki ömrü. Kalem, parmaklarımın arasında alabildiğine benim. Neler yazabilirim? llyas Ağa’nın güncesi benim de sayılabilir mi? ‘Günce’ demek ne hata. Kendisini yok eden, silen bir medeniyetin iç günlüğü yani. ‘Benim’ demek de öyle hata değil mi? Neredeyse mezar taşına bile isim yazılmasını hoş görmeyecek bir iç manzarası. Taşı kırık, taşı dökük, taşı yok mezarlar. Onca beni içten kuşatan, yakan, ezen, sahibi yok hatlar, ebrular, minyatürler. Şu gözleri süzüm süzüm eski zaman dilberi, şu bir boşlukta büyülü bir uykunun halvetlerinde mahmur delikanlı. Sizler kimdiniz? Üçüncü elden kopya olduğunuz için mi benim zamanıma böyle isimsiz geldiniz?

    Hadi, sizden, gölgelerinizden, gözlerinizden vaz geçtik, sizi bana kadar getirenin kimliğini bilseydim. O, kaleminin, fırçasının, yavru kedinin ense tüylerinden üçü ile elde edilen alet, parmakları arasında alabildiğine kendisinin olduğunu nasıl ve neden hissetmedi? Bana kadar nasıl olup da sadece bir ‘fakir’, bir ‘hakir’ olarak geldi? Bir ‘fakir’ ve bir ‘hakir’ ise nasıl olup da böyle hükmedemeyeceği kadar ortalıklarda kaldı? Haksızlık bana, haksızlık kendisine. Haksızlık, kendisi kadar, şu kağıdından, boyasından, mühresine kadar büyük bir kıskançlıkla ve kendi elleriyle hazırladığı levhaların solgun dünyasına hapsettiği ‘model’i için de geçerli değil mi? Leonardo, tablosunu dört yıla sığdırırken modelinin canı sıkılmasın diye şiirler okutmuş, şarkılar dinletmiş. Böyle zabtetmiş onun ruhunu. içten ışıklarla sararmış kağıtlara gömülmüş böyle kaç tane kimliği meçhul Mona Lisa?

    Ata beye göre Mahmud-ı sani, ‘kadd ü kameti tüle mail ve vechi müdevver, lihyesi siyah ve endamı matbu’ idi. Bu, II. Mahmut mu? Peki ye Ata bey? Ya sen Hafız Hızır llyas Ağa? Bu on dokuz yıl sen nerelerdeydin? Nerde on bir yaşın, yirmi yaşın? Otuz yaşın? ‘Hasodaya geçen ağalar’, Peşkirağası Vakıacı Süleyman efendi ile Mübteda Süleyman efendinin çirağ edilmese, daha neler neler. Sen yoksun ama. Hiç mi gözün bir cumbanın dışına taşmış mor bir yaşmak yığınına takılmadı? Melling ile Hatice sultan arasında romanesk bir aşk vehmeden şark muhayyilesi. Söz konusu kendin olunca neden böyle üzerine kapalısın? Şehzade Mustafa’nın boğulması anında tam, Kanuni’yi çadır aralığından o müthiş bakışları yüklenmiş gösteren minyatür. Acaba, acaba onlar bizden başkaları mıydılar? Acaba oğlunun feryadı, yeniçerilerin yine o oğul için tuttuğu alkış içinde erir giderken böyle bakan baba bizlerden biri miydi?

    Kütüphane memuresi yerinden kıpırdıyor. Kendisine gülücükler serpen çok saçlı, çok renkli arkadaşını karşılıyor. Şimdi en köşedeki masaya doğru gidecekler ve ve gülüşmeli, iç çekmeli, susmalı, konuşmalı bir beraberliğe başlayacaklar. Biliyorum, çünkü hep böyle oluyor ve hemen yanıbaşlarındaki kitap dolu ceviz dolabın Osmanlı güneşi onlara bir şey anlamayan gözlerle bakıyor. O incecik eller, porselen fincanı, kulpundan tek temas noktasıyla taşıyor. Porselenin çıkardığı ses. Buğulu halvetlerde uzak uykular. Kütüphane memuresi. Kahvesini içerken sırtı ve boynu dimdik. Urbunolu Venüs. Ve bir ara bana göz atıyor. Otomobiller, kütüphanenin içine yalıtılmış olarak gelen sesleri arasından akıyorlar. Sevgi, benden, her an açılan bir ara içinde uzaklaşıyor. Seni durdurabilir miyim, gitme, diyebilir miyim? Bekleyişin ardından gelişlerin yok bu defa. Gidiyorsun. Bana bir tek kalan, içimde büyüyen bilmem kaç asırlık surlar, sur merdivenlerinin kaç basamakla açıldığı çiçekçi vitrinleri. Mevsimlik açelyaların çılgın pembesi. Bütün bunların bir uçunu yüklenen sen olmadığın için bu defa. içimde defalarca büyüyen bütün bunlar. Onlara karşılık sen. îkiniz bir arada hayır. Nihayet sana gelebildim, deme zamanı.

    Kütüphane memuresi, kaçamak, bana bakıyor. Ben? Böyle hiç dizginlenmemiş ve denetlenmemiş, içimden geldiği gibi, hiç göz kırpmaksızın, biteviye, kütüphane memuresinin yeşil mevceli zavallı ve çocuk gözlerine bakma denemesi. Sebepsiz ve sonuçsuz. Denemeye değer mi? Ne yapar? Kızarır, gözlerini indirir. Belki benimle yansa bile kalkışır ama sonunda yerini değiştirir ve, bu adam buraya gelmese artık, diye düşünür. Deli zannedilmek ne kadar kolay. Eğer ‘normalliğin’ tescili bir noktaya ya da birisinin gözlerine iki üç saniyeden fazla dikkatle bakmamaksa, eğer normalliğin tescili akıp giden otomobillerin baş döndürücü seli ortasında, bir kale yıkıntısının üzerinde nasılsa filizlenivermiş bir yabani incir dalının hangi maceraların arkasından burada var olduğunu araştırmayı ertelemekse, ben o deliliğe ne kadar muhtacım.

    Zavallı küçük, güzel kütüphane memuresi. Şüphesiz ki sana aşık değilim. Olamam da. Ama işte bir aydan fazladır seninle aynı salonu paylaşıyoruz, aynı odanın havasını soluklanıyoruz. Ve sen benim çizgimde bir ‘şey’sin. Güneş iyice inmiş olmalı. Ağaçların yaprakları turuncu uykularda. Şimdi yerinden kalkacak, biraz ilerdeki merdivenlerden salınarak inecek. Döndüğü zaman, yine biliyorum, ince dudakları turuncu bir rujla boyanmış, saçları iyice fırçalanmış olacak. Saat tam beş buçukta, kapı önündeki koca çınarın önüne, zayıf, sarı bir oğlan gelecek. Kız kapıdan koşarcasına çıkacak. Oğlan kolunu onun beline dolayacak ve havuz başındaki masalardan birisine oturacaklar. Mesaiye kalan yaşlı memure, bir an önce gitse, diyen bakışlarla karşıma dikilecek.

    Ne kadar hafifim. Letaif’i yüklenmişim. Tez konunuz. Yaşlı hoca yaşlı gözlüklerinin arkasından tarih gibi bakıyor. Kim bilir nerelerde. Tez konunuz: //. Mahmut Döneminde Enderun Teşkilatı. Hayır, mesele bilmem ne teşkilatlan filan değil. Mesele II. Mahmut döneminde var mıydılar? Bundan emin olabilirsem eğer, eğer emin olabilirsem ki, onlar da benim gibiydiler, bütün o ağaları, paşaları, sultanları, şehzadeleri, gözdeleri; çuhadar, rikâbdar, ibrikdar ve hazinedarları; şerbetçibaşı, cameşuybaşı ve yeniçerileri, akıncıları, sipahileri, gulamları ve daha niceleri, niceleriyle. Benim gibi duydular, benim gibi ağladılar, benim gibi nefret ettiler. Belki o zaman hiç mesele de kalmayacak. Hatta, hatta o, başında kocaman bir Roma rakamı ‘II’ ile, II. Mahmut olmaktan çıkarak, önümüze sürülen resmi kılıklı tarih kitaplarından sokağa, yanıma, odama inecek. Sıcaklığını duyacağım. Padişahımız efendimiz Mahmud-ı sani’ veya işte Mahmut, sadece Mahmut olacak. Ete kemiğe, kokuya bürünecek. Veya tam tersi. Benim gibi olmadıklarına, hatta hatta hiç var olmadıklarına, tamamını bütün aşkları, kanları, eser, esrar ve maceraları ile benim vehmettiğime inanabilsem, yine mesele kalmayacak.

    Daha iyisi şu. Bu akşam oturup Hafız Hızır llyas Ağa’ya bir mektup yazacağım. Acaba Latin harfleriyle okuyabilir mi? Eğer bilgi, görgü ve yetenekler filmin koptuğu yerde donuyorsa, anlaşmamız ne kadar zor olacak. Ne kadar zor olacak mesela Kanuni’yle görüşmemiz. Kendisini, dört asır arkadan, uzaktan ve dışardan yargıladığım için o, beni, nasıl ve hangi lisanla paylayacak? Benim gibi bir torunu olduğu için hakkını, rızasını nasıl esirgeyecek benden? Peki ya ben? Ya benim onun üzerindeki hakkım? Ya benim ondan razılığım?

    Yazmalıyım, yazmalıyım. Hafız Hızır llyas Ağa’ya hemen bu akşam yazmalıyım. Demeliyim ki, günlüğünde sen yoksun. O on dokuz yılını anlattığın, yere göğe sığdıramadığın II. Mahmut da yok. Duygularınız yok. Kinleriniz, nefretleriniz, aşklarınız, sevgileriniz, hele hele göz yaşlarınız hiç yok. Sen hiç aşık olmadın mı? Veya senin hiç yakınlarından biri ölmedi mi? Tam otuz sekiz kere Beşiktaş sarayından İstanbul sarayına, İstanbul sarayından Beşiktaş sarayına göçü anlattın da, neden o saraylardan birinin bahçesinde açan gülleri, en önemlisi o güllerin sana neler söylediklerini anlatmayı hiç denemedin? Oysa işte güller, sizin bıraktığınız yerde, sizin seçtiğiniz bahçelerde yine varlar. Hiç olmazsa topraklarının bilmem kaç kat altında, sana çok yakın bir koğuşta yatıp kalkan Bahçıvan Ağa’nın döktüğü topraktan, verdiği sudan damlalar hala var. Haremin muhteşem kapılarından birine gözlerin hiç kaymadı mı? Senin de yanaklarının üzerinden sarkan zülüflerin ve gözlerine kadar yükselen yakalıkların mı vardı yoksa? Hiç o odaların, dehlizlerin, hücrelerin, havuz ve taşlıkların etrafındaki yaşmak ve elmas yığını, aklına, başını bir saç saltanatına gömerek ağlamayı ya da gülmeyi getirmedi mi? Sonra ‘hayal ufkunun değdiği bu yer’, damarlarında kanını dondurmadı mı?

    Ne kadar kendin olduğun ortada değil Hafız Ağa, diyeceğim. Oysa benimle aynı insan olduğunuza, benimle aynı bütünün parçalarından birini teşkil ettiğinize dair beni ikna etmeliydin. Ya da eğer kendini bununla yükümlü görmedi isen, bu defa, ‘benden başka’ olduğunu ispatlamaya çalışamamalı mı idin? Söyler misin Ağa, diyeceğim, bu yazdıklarının yıllar, yüz yıllar sonra bir tarih öğrencisinin önüne bitirme tezi olarak sürüleceğini hiç düşünmedin mi? Eserini neden bastırdın öyleyse? Tagor ‘ey yüz yıllar ötesinden beni okuyan’ diye sesleniyor Sen beni aklına neden getirmedin, getirdin mi yoksa? Asrında ‘ben’ kadar, ‘sen’ çağrışımlarıyla sana yönelen oldu mu? Fazlasına gerek yok. Sadece bu çağrışımlardan dolayı bile yüz şu kadar sene öteden müstesna bir şansı haiz bulunabilirsin. Ben senin en büyük şansın olabilirim.

    İşte, işte şimdi gel, beni cevapla. Cevapla ki, şehzadesinin ilk mürüvvetim görmek için onu daha sekiz yaşında, berberbaşının önüne, sakal traşı olmak üzere oturtan ‘baba’yi ruhuyla göreyim. Cevapla ki, atı tökezleyip de basından serpuşunun düşmesine neden olduğu için, rikabdârını azleden hünkarı, ruhunun zaaflarıyla bileyim. Gözünün rengini, teninin kokusunu, ellerinin biçimini, gülerken yanağında gamze belirip belirmediğini, saçlarını nasıl tarayıp aynadaki hayalinden hoşnut olup olmadığını, olur ya bir an ayna karşısında kendi hayali yerine kocaman bir boşluk görmek korkusuna kapılıp kapılmadığını bileyim. Anlat, yoksa ilk bebeği incili beşikten kendisine gülümsediği yerde ruhunun kanatlandığını, bir kadının iklimine ilk açıldığı gece titrediğini, en büyük şehzadesinin dışında bütün erkek evlatlarını bakışlarıyla kucaklarken içinden uzak ve meş’um hatıraların ürpertisinin geçtiğini, ve bu ürpertiyle dedelerinden ‘cennet-mekan Ahmed-i evvel’e şükran duyduğunu bilmezsem; onun benden başka, ve benim dışımda kaldığına hükmedeceğim. Ya da kim bilir benim onun dışında. Ve benden dört asır sonraya ne kalacağını düşüneceğim.

    Peki ya kütüphane memuresi? Ondan dört asır sonraya ne kalacak? Onun da belki bir günlüğü vardır. Bu akşam şöyle yazabilir. ‘Bu gün Tayfun geldi. Sınavı iyi geçmemiş. Ah şu okul bitse de evlensek. Ne zaman bitecek bu ayrılıklar. Kütüphaneye her gün gelen tarih öğrencisi gözlerini benden ayırmıyor. Çok garip biri. Benim için geldiği muhakkak. Ah Tayfun’um, bir kere evlensek de evimin kadını olsam. O zaman…vs.vs.’ Hepsi bu işte. Ancak bunları yazabilecek. Peki ya benden? Ya benden ne kalacak geriye?Asık yüzlü, saçma sapan, ucuz bir karton kapak içinde bir bitirme tezi. //. Mahmut Döneminde Enderun Teşkilatı. Hapsedilmiş, ruhu olmayan bir kalıp. Öyleyse ben de Hafız Hızır İlyas Ağa olacağım yarınkiler önünde. Tez yöneticime falan ve filan iyiliklerinden dolayı teşekkür etmeyi bir borç ve gurur vesilesi telakki ederek… içindekiler.

    Hayır, hayır. Tez yöneticime büyük sürpriz olsun, ilk sahifeden son sahifeye kadar yazacağım ki, ey dört asır sonrasının bizim olan insanı. Biz vardık. Biz yaşadık, duyduk ve kanat açtık. Fırtınalar vardı. Denizler dalgalandı, duruldu denizler. Biz aşka ağladık, ölüme de. Kederi tanıdık. Nihayetinde varabildiğimiz yerler olduğunu zannettik. Biz acı çektik, ne sular aktı. Bunlar yetmezse, diyeceğim, bir dört asır daha dayanabildiyse, bizi kütüphane kapısının yanındaki ihtiyar çınardan sorun. Kütüphanenin, Sevgi’ye benzemese, de güzel bir memuresi vardı. Sarı, ince bir oğlanı severdi. Eğer hala yerindeyse bizi havuz başındaki salkım söğütten sorun. Kim bilir kaç akşam o suyun başında oturdum. O suyun içinde, bizden öncekilerin gölgelerini aradım. Ama bizden öncekiler su kadar, taş kadar, çınar kadar bile ömürlü değillerdi. Ben onları bulabildim mi doğrusu emin değilim. Ama siz bizim yaşadığımızdan, ve var olduğumuzdan şüphe etmeyin. Böyle yazacağım.

    Nun Masalları, Dergah Yayınları, Mayıs 1997, s. 107-115