Hayrettin Orhanoğlu ; “Yusuf ile Züleyha ve Klâsik EsNazan Bekiroğlu : Yusuf ile Züleyha’da altı çizili satırlar-Emrah Tekin, Nevbet Dergisi Temmuz – Ağustos 2001

Nazan Bekiroğlu : Yusuf ile Züleyha’da altı çizili satırlar-Emrah Tekin, Nevbet Dergisi Temmuz – Ağustos 2001(Serzeniş.Net)…

Züleyha’nın, bence aşk hikayelerinde geçen diğer kadın şahsiyetlerden çok farklı ve ayrıcalıklı bir yeri vardır. O’na bu yeri sağlayan, yani Leyla’dan, Şirin’ den, Aslı’ dan ve diğer bir çok kadından farklı kılan, maşuk değil de aşık oluşudur. Bu aslında bir soruya da cevap verebilecek nitelikte örneklik oluşturan bir kıssadır. “Kadın aşık olabilir mi?” sorusuna, Züleyha’nın durumuna bakarak, olumlu bir yanıt pekala verilebilir.

Kıssanın, yazının içeriği itibariyle ilgilendiren kısmı, Züleyhan’ın Yusuf (a.s.)’ı gördükten sonraki kısmıdır. Züleyha’nın, gün geçtikçe, pazarından aldığı kölesine olan hayranlığının artması, bunun zamanla Mısırlı kadınlar arasında dedikoduya yol açması ve dedikoducuların Yusuf’un güzelliğine bakarken, parmaklarını nasıl doğradıklarının farkında bile olmaması, sonra Yusuf (a.s.)’ın, Züleyha’dan sebep zindana atılması, bu sırada Züleyhan’ın dillere destan güzelliğini kaybederken, Yusuf’un Rabb’ine imanı, Mısır’ın kaderi ve firavunun rüyası, Yusuf (a.s.)’ın zindandan çıkışı ve sonra Züleyha’ya kavuşması ya da/aslında Züleyha’nın Yusuf (a.s) a kavuşması…

Zannımca, Züleyha’nın iman edene kadar ki hayatı boyunca kölesi Yusuf’a karşı hissettikleri, onun güzelliğine hayran oluşunun kendisinde uyandırdığı isteklerden farklı bir şey değildir, ya da şöyle diyelim, hissettikleri aşk değil aslında “tutku”dur. Belki de Yusuf (a.s.), masum biri olmasaydı, onu çabucak elde edebilecek olan Züleyha, bu noktadan sonra ona karşı olan duyguları da değişebilecekti. Ama zindan sürecinde, sevgilisinden ayrılan Züleyha, iman da ederek, içindeki nefsi duygulardan arınır ve Yusuf’a gerçekten masumane duygularla ve eskisinden daha fazla bağlanır.

Bu kıssa hakkında söylenebilecek çok fazla şey var ve Nazan Bekiroğlu, Yusuf ile Züleyha adlı romanında, bunu güzel bir şiirsel üslupla söylemiş. İsterseniz kitaptan altını çizdiğimiz satırlara göz atabiliriz:

“Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.”

“Görmekten sonra görülmek, aşkın ikinci merhalesiydi.”

“Zahirin örtülmesiyle batını peçelenemeyecek bir güneş olan Yusuf. Bir bulutçuk gibi bir an önünde durmuş olsam da ışığım onun ışığı, aydınlığım onun aydınlığı. Çünkü kalbimin acıyan yerleri mananın keyfiyetine doğru kaynıyor.”

“Züleyha, Yusuf’a bir mektup yazmaya başlayınca Yusuf diye başladı, Yusuf diye bitirdi. Gördü ki hitaptan öteye geçemedi. Anladı ki aşkın nâmesinde ser-nâmeden öte kelam yok. Ve Züleyha’nın lügatında Yusuf’tan öte sözcük yok.”

“Bakışlarında Züleyha’nın sadece acı. Kalbinin büyüklüğü terk edebildiklerinin miktarıyla ölçülmekse aşkın adı, Züleyha kalbin sınırsızlığı kadar aşktı.”

“ey benim kölesi olduğum kölem
efendisi olduğum efendim…”

“Allah aşkına bana ölümü güllerle getir efendim.”

Ömer Selim ; “Yusuf ile Züleyha Yahut Bir Kitabın Anatomisi Hakkında Gecikmiş İntibalar”,Dergah, nr. 136 ,Haziran 2001

YÛSUF İLE ZÜLEYHA YAHUT BİR KİTABIN ANATOMİSİ HAKKINDA GECİKMİŞ İNTİBALAR

Ömer SELİM

Sanat, insana has kudret ve samimîyetle yoğrulan bir hünerdir. Ancak bu hüner sanatkârın her şeyi tasarrufunda tutan; eşya ve hadiseleri, his ve fikirleri canı istediği, içinden geldiği gibi tahrif ederek onlara kendi arzularının rengini verebilen ezelî ve ebedî iktidâra sahip, bir bakıma Tanrı’yı oynayan bir hünermendin eline kendisini gassalın elindeki meyyit misali teslim eden edilgen bir varlık ya da olgu değil, aksine sanatkârla birlikte bir “kevn ü fesâdın”, Anka kuşunun kendi külünden yeniden doğması gibi bir yeniden varoluş ve var kılış ameliyesinin iki temel öznesinden biridir. Bu bağlamda sanatkârın estetik materyalde nüve halinde mevcût bulunan değerleri, delâlet ettikleri hakikatle birlikte birtakım formel istihalelerden geçirerek onlara mücessem bir varlık kazandırma çabasıyla geçen sanat eserinin tekevvün serüveni kendisi için de azamî dürüstlük ve samimiyet gerektiren bir bilgilenme ve irşat süreci olacaktır. Fakat bu iki kavramı normal insanların dünyasında geçerli olan ahlâkî değerlere uygunluk olarak ele almak yerine, sanatkârın bütün kahramanlarının refakatinde nefsinde yapacağı “katharsis” yolculuğunun estetik ifadeye dönüştürülebilmesi olarak telakki etmek daha yerinde bir tavır olacaktır. Zira sanatkâr kendisine en uygun olanı buluncaya kadar bedenden bedene göçüp duran âvâre bir ruh misali binlerce kahraman arasındaki gelgitlerde binlerce parçaya bölünür ve bu bölünüşte ortaya çıkan her kahraman ister tamamen muhayyel, isterse de köklerini tarih ya da sosyal hayattaki gerçek kişilerden almış olsun yazarın ruhunun tercümanıdır. Bu noktada sanatın çokluk içinde birlik, aynı zamanda da birlik içinde çokluk arz edebildiği görülecektir ki sanatla sonsuzluğun, dolayısıyla da dinin estetik oluşum sürecinde sanatkârın; temâşâ ve mütalaa sürecinde ise muhatabın nefsinde aklın fütuhatına dayanan felsefe ve objektif donelerin kendi lisanıyla kurduğu armonik bütünlüğün peşinde koşan bilimden saparak daha doğrusu her ikisini de aşarak kurduğu aşkın birliktelik bu mertebede başlar. Sanatkâr hakikati arayan değil, onu nefsinde estetik bir keyfiyetle tecrübe etmenin uğraşını veren insandır ki sanatın dinle birleştiği kadar ayrıldığı nokta da buradadır. Dinî tecrübenin yaşayan kişinin yaratılıştan izinli ve kudretli olduğu, tabiatında içkin halde bulunan estetik özün icbârı dışında herhangi bir bediî tezâhür arz etme mecburiyeti yoktur. Aksi takdirde bütün din ulularının sanatkâr olması icap ederdi.

Şark – İslâm sanatı bu iki zirve arasında armonik bir birliktelik kurmanın uğraşını vermiş ve belli dönemlerde buna muvaffak olmuştur. İslâm sanatkârının amacı aşkın olanla bütünleşmek, kesreti aşarak vahdete kavuşmak ve onda yok olarak fanilik elbisesinden tecerrüt etmek olduğu için İslâm sanatının bütün estetik serüveni ve varmak istediği ufuk bu prensiplerin ışığında belirlenmiştir. İşlenecek konunun niteliğinden çok niceliğinin, kahramanların gerçekliklerinden ziyade ulaşılmaya çalışılan hakikate delalet edebilme istidâtlarının, dikkati kendilerinden çok arka plandaki hakikate çekebilme yeteneklerinin, hakikati sezdirebilme kabiliyetlerinin önemli olacağı açıktır. Burada büyük bir medeniyet olabilmenin temel şartlarından biri olan din,bilim ve sanatın ahenkli bir bütünlük, armonik ve aşkın bir birliktelik tesis etme mecburiyeti devreye girmektedir. Müslüman sanatkâr sonsuzluk, hayat, ölüm hakikat gibi temel referanslarını kısaca bütün bir hayat nizamını hem dünyevî hem de uhrevî yönleriyle kuşatmış bir sistemden rahatlıkla devşirebildiği için geriye hünerini hakikatin emrine vermek kalıyordu. İslâm sanatında sıkça karşılaşılan tekrar hadisesinin bir estetik unsur olmasının yanı sıra biraz da bu noktadan izah edilmesi gerekir. Her ne kadar Nâbî’den aşağıya aldığımız belli başlı tekerrürler karşısında duyulan bir isyanın, aşkın ve genel olan karşısında o devirde henüz adı konulmamış olsa da bütün içinde nispeten ferdî bir duyuş tarzının terennümü olarak yorumlanmaya müsait ve büyük bütünün kendisini içten yoklaması olarak da alımlanabilecek beyitlerinde olduğu gibi bir takım serzenişlere rastlanmışsa da İslâm sanatının estetik serüveninin bu minvâl üzere cereyan ettiği açıktır ve bir çok “Yûsuf u Züleyhâ”, “Ferhâd ü Şîrin” ve “Leylî vü Mecnûn” gibi mesnevinin varlığı bir realitedir. :

Nâbî ile ol âfetin ahvâlini nakl et

Hikâye-i Mecnûn-ı Leylâ’dan usandık

Üstelik bu eserler sadece kendi çağlarında birer hüner ve irşat örneği olmakla kalmamış günümüzde de yazar ve şairlere ilham kaynağı olmuşlardır. Bir bakıma geçmişin hale ve müstakbele nüfûz etmesi, kendisini şimdiki zaman ve gelecekte yeniden inşa etmesi ya da farklı bir görüşle şimdiki zaman şuurunun bünyesinde deforme bir maziyi barındırması söz konusudur. Burada günümüz edebiyatının gelenekten tevarüs ettikleri ya da klasik sanat ve edebiyatımızın bir tarafıyla mazi olurken diğer tarafıyla kendisini halin, yani günümüz sanat ve edebiyatının içinde yeniden yaşatma keyfiyeti yahut zamanımızın sanatkârının geçmişle ünsiyet peyda edip etmediği ve bu ünsiyet macerasının teferruatı üzerinde duracak değilim. Bu mevzular bu yazının hem sınırlarını hem de haddini aşan çok daha geniş kapsamlı ve uzun soluklu tetkik ve araştırmalara ihtiyaç duyar.

Evvela “Yûsuf u Züleyhâ” kıssasının İslâm aleminde “ahsenü’l kısâs” olarak kabul edildiğini ve bu bağlamda pek çok edip, muharrir ve şâirin, en azından klasik kültürümüzde, bu kıssaya bir nevi kutsiyet atfettiklerini de hatırlatalım. Ancak bu gerçeği bilmenin yirminci yüzyılın son demlerinde yaşayan bir sanatkârın bu konuya eğilme sebebini açıklamaya kafi gelmeyeceğini de hemen belirtelim. Zira mevzua sadece bir edebî mesele olarak eğildiğimizde elimizde yüzlerce muharrir tarafından işlenmiş bir konu ve tamamen dinî bir hüviyet taşımalarının getirdiği sınırlamalarla, -en azından Yakup ve Yûsuf için bunu rahatlıkla söyleyebiliriz- edebiyat tarihinin en düz kahramanlarının ilâhî kudret tarafından konulan keskin sınırlarla belirlenmiş kaderleri etrafında kurgulanan sıradan bir kıssa ile karşı karşıya olduğumuzu görecek konunun hiçbir cazibesinin kalmadığını, yine bu özellik yüzünden sanatkârın neredeyse bütün tasarruf hakkının, bütün tahrif ve deforme etme yetkisinin elinden alındığını, kısaca elinin kolunun bağlandığını düşünüp peygamberler tarihinden alınıp günümüz dünyasına uyarlanmış sıradan bir iman tazeleyici eserle karşı karşıya olduğumuzu kabullenmek durumunda kalacağız. Mutada uyarak eseri bu cephesiyle yani Yûsuf’un hikayesi olarak mütalaaya kalktığımızda bu realitenin içinden çıkılmaz bir estetik kısırlığa dönüşeceği su götürmez bir gerçektir. Her ne kadar teamüllere uyularak A’râf Suresi’nin “Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” meâlindeki 176. ayeti eserin başına alınması ve başlangıçta klasik mesnevilerin giriş kısımlarını hatırlatan mensur cümlelere yer verilmiş olması bu fikri teyit eder gibi görünse de böyle bir yargıya varmak için oldukça erkendir.

Bismihû.

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.

Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.

Önce çile vardı.

Önce iştiyâk arkadan sebat geldi.

…………………………………………………

Mülk gibi söz de, ne senin ne benim

Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.

Eğer muharrirenin edebî bir tayy-ı zaman yaşayarak bu kıssayı kaleme almakla bütün kadîm şair ve muharrirlerimizle, hatta şarkın bütün büyük dehalarıyla, yarışmaya kalktığını, yani bugünün dünyasında geçmişin devleriyle boy ölçüşmeye kalkmak gibi tek başına alındığında pek de makul olmayan bir rekabete girdiğini kabul edersek elimizdeki eser daha da anlamsız ve önemsiz bir hale gelecektir ki bu düşüncelerin yazı serüvenin hiçbir safhasında yazarın aklına gelmediğini varsaymak imkansızdır. O halde başlangıçta eserin varlık sebebi hakkında baştan yürüteceğimiz bütün tahminler, yapacağımız bütün çıkarsamalar boşlukta kalacaktır.

Farklı bir bakış açısı olarak da eseri yazarın yaşadığı yüzyıldaki temel eğilimleri, bunalan insanın bir çıkış yolu bulmak için başvurduğu yöntemleri ve bunun estetik yansımalarını dikkate alarak çağımıza ait dünya görüşlerinin, fikrî ve ebedî akımların, doğal olarak bunların mümessillerinin insanoğluna ait müktesebâtı yeniden dönüştürme ve anlamlandırma çabası olarak değerlendirmek mümkünse de bu bakış açısını da tek izah tarzı olarak aldığımızda bazı noktaların aydınlatılamadığını göreceğiz. O halde bu eserin yukarıda sıralanan sebep ve seçeneklerden tek başına hiçbiriyle açıklanamayacağı, ama bu üç alternatiften de vazgeçilemeyeceği aşikardır. O halde her var oluş serüveninin bidayetinde yer alan “niçin” sorusunun cevabını bu eserde “ne” ve “nasıl” sorusunun içinde, sanatkarın estetik serüvenindeki temel yoğunlaşma noktalarında aramamız gerekecektir.

Nazan Bekiroğlu’nun belki de bütün yazı hayatı, bütün estetik serüveni ve bütün bedii ıstıraplarının eserlerinde yoğunlaştığı ve sanatkârın hemen hemen bütün reflekslerinin belli başlı nirengi noktalarını eserin çözümlenmesinde bize rehberlik etmesi açısından formüle etmekte fayda vardır:

Geçmiş ve bugünle bütünleşmeye çalışan benlik,
Varlık ürpertisi ve acizlik duygusu,
Bir şuurda varolabilme; mevcudiyetini tasdik ettirebilme arzusu,
Teslimiyetle biten trajik,
Yeniden anlamlandırılan aşk,
Tanrı fikri, inanmışlık ve buna bağlı olarak gelişen dinî lirizm.
Ve bütün fırtınaların yoğrulduğu kadınsı bir hassasiyet,
Biraz paradoksal bir ifadeye başvurarak Nazan Bekiroğlu’nun eserlerinin iskeletinde çok az eserde görünen bir şuur baygınlığı, bir rüya teyakkuzu bir farkına varma ve farkında olma esrikliği olduğunu söyleyebiliriz. Bu bir yandan insanî ve sanatsal idrak cevherinin kendi dışında kalan bütün varlığı kuşatmasının verdiği hak ve salahiyetle kullanılan dönüştürme yetkisinin eşya ve dekor üzerindeki fatihâne tasarrufunu beslerken öte yandan sanatkârın sahip olduğu yetenek, hak, sorumluluk ve yetki bakımından diğer insanlardan oldukça farklılaşan benliğinin sınırlarına ait şüphelerin, haddi zorlama ihtiyaç ve iştiyâkının da en büyük tahrik edicilerinden birisi olmaktadır. İşte bu noktada insanî idrakle kavranarak var kılınan, ardından sanatkârane kudretle dönüştürülerek anlamlandırılan bütün bir varlık evreninin tasdikinin ardından sanatkârın kendi sınırları dışında, tıpkı ele aldığı obje ve kahramanlarının yazgılarına benzer bir yazgıya doğru sürüklenmesi benliği kuşatan benlik arayışının ya da sorgulamasının devreye girmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu safhayı bilinci kuşatan bir bilincin, benliği kapsayan bir benliğin, varlıktan öte varlığın fark edildiği ve bu fark edişin bir ürperti, varlık ve kudretin kesinleşen kifayetsizliği duygusuyla, bir fanilik, acizlik hissiyle kısaca bir varoluş ürpertisiyle ortaya çıkan esriklik safhası üstün bilinci, yüce benliği tanıma ve onun aşkın idrakinde yer alma, kendi varlığını tasdik ettirebilme çabasının doldurduğu bir üst safha takip etmektedir. Bu karakteriyle Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinde idrak ve şuurun yaşadığı gelgitlerin ve dalgalanmaların benliğin halden hale geçişinin izleri hakimdir. Buna sanatkârın kadınsı hassasiyetini de eklememiz gerekecektir. Ve artık renklerin tek ve mutlak renge dönüşümünün, seslerin mutlak sükûnete, mazi, hal ve müstakbelin tek bir anda bütünleşmesine doğru tekamülünü kelimelerin, çileye soyunan bir dervişin bütün dünya nimetlerinden el etek çekmesi gibi anlamlarından bağımsız hale gelişlerinin serüveni, sanatkârın bitmez tükenmez estetik ıstırabına bir kutsiyet rengi verme mücadelesi başlamıştır. Nakkaşın Yazılamdık Hikayesi’nde karşımıza çıkan polifonik ürpertinin, ruhun idrak ve şuurun çözülüşüne mal olan bulma heyecanı ve bir o kadar da bulunan varlık karşısındaki dehşet hali bir bakıma tersyüz olan bir yazgıyla açıklanabilir:

Ezcümle. Eflatun’un mağarasında bir gölge,

Bütün inançlara bitişik olarak bütün anlamları yitirince

Müstamele dönüşür kullanılan bütün sözcükler neticede

Yukarıda maddeler halinde sıraladığımız yoğunlaşma noktalarının ilkini sanatkârın mübalağasız bütün eserlerinde görmek mümkündür. Ancak benliğin özne oluşunun büyük ölçüde kamufle edildiği de bir gerçektir. Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi’yle birlikte artık benliğin, kelimenin özel anlamıyla, trajik hali açıkça karşımızdadır. Artık varolma şartının var etmeye bağlı olduğu bir atmosferde benlik kurgudan ibaret bir dünyanın Tanrısı olma imtiyazının kendisine bahşettiği saltanatın ebedî olmadığının farkındadır. Bir tarafta var olmak için bir şuur tarafından kuşatılmak mecburiyetinde olan kahramanlar, diğer taraftan varlığını kahramanlarınınkinden daha üstün bir mertebeye yükseltmek, daha yüce bir şuur tarafından kuşatılmak mecburiyetinde olan sanatkârane şuur. Bulurken kaybeden, kaybederken bulan; sahip olurken tükenen tükenerek sahip olabilen. Zaferi mağlubiyetinde, varlığı yoklukta saklı bir muamma haline gelen benlik. Bir damlanın deniz olduğunu söyleyebilmek uğruna yaşadığı amansız devridaim. Bütün bunlara bilinmek için sanatkârane şuuru, bütün kuşattıklarıyla, bütün ibda ve icat kabiliyetiyle kuşatan ve var eden aşkın şuur ve onun bir damla olduğunu söyleme tenezzülü. Böylece iki temel yoğunlaşma noktasını daha açıklığa kavuşturduk. Çilesi çekilerek yazılan her edebi eser sanatkârı için bir nevi ruh ihtilalidir, bir edebî kıyamettir. Yûsuf ile Züleyhâ’nın hikayesi, daha doğrusu Züleyhâ’nın hikayesi de bu noktada başlıyor.

Eseri Züleyhâ’nın hikayesi olarak görmemizin sebebi şüphesiz sadece sanatkârın cinsiyeti değildir. Ancak bu realitenin de eserin hüviyeti üzerinde belirleyici bir rol oynadığını, onu klasik edebiyatımıza ait Yûsuf İle Züleyha mesnevilerinden ayıran temel özelliklerin sadece yazıldığı yüzyıl, üslup ve formlardan ibaret olmadığı sanatkârın kadınsı hassasiyetinin de bunda belirgin bir rol üstlendiğini de kabul ediyoruz. Eseri Züleyhâ’nın değil de Yûsuf’un hikayesi olarak, bir bakıma edebi eser değil de kıssa olarak gördüğümüzde daha önce de belirttiğimiz gibi düz kahramanların, bir bakıma kaderin oyuncağı kişilerin öyküleri karşısında sanatkârın rolü edebi anlamda bir şahitten, ya da bir aktarıcıdan öteye gidemeyecektir. Bu bağlamda bir çatışmadan, trajik duygusundan ya da gerilimden söz etmek de adeta imkansız hale gelecektir ki eser bu noktada kendine has dalgalanmaları, iniş çıkışları, isyanları, kudret ve acizlikleri ile bir insan tabiatının çok çok uzağında kalacak ve bütün insani niteliğini kaybetmiş olacaktır. Halbuki yazar bir insan tabiatını yakalamanın, eserini süfli ve aşkın taraflarıyla sıradan bir organik canlı olmaktan, Şeytan’la işbirliği yapmaya oradan eşref-i mahlukat olmaya doğru bir seyirle insan tabiatının üzerine kurmak için uğraş vermektedir.

İnsan tabiatını İslâmî bir yaklaşımla değerlendirdiğimizde, müminin hayat, kader ve irade karşısındaki reflekslerini ya da şuurlu tepkilerini izah etmeye kalktığımız da İslâm sanatında trajedinin mevcut olmadığını söyleyebilmek ne kadar kolaysa Müslüman sanatkârların hayat ve eserlerinde trajiklik duygusunun olmadığını öne sürebilmek o kadar güçtür. Belki Müslüman sanatkarda tam anlamıyla bir trajedinin değil, kavramın özel anlamıyla, terbiye edilmiş bir trajiklik duygusunun mevcudiyetinden söz edilebilir ki bu duyguyu sadece günümüz değil bütün İslâm tarihine teşmil etmek mümkündür. İslâm’da, doğal olarak da Müslüman’ın hayatında trajedini olmadığını ancak bir istisnayı kabul etmekle söyleyebiliriz: İslâm’da gerçek trajedi iç cihadın mağlûbiyetle neticelenmesidir. Müslüman sanatkârın hayat ve eserinde tadıp terennüm ettiği trajiklik duygusu gerçeklikten hakikate giden yolda ruhun uğradığı mecralar ve yaşadığı hallerden ibarettir. Ve bu bağlamda eser de nefiste tecrübenin, iç cihadın estetize edilmesi olacağından Müslüman sanatkârın hem estetik hem de mistik tecrübeyi bir arada yaşadığını kabul etmemiz gerekecektir. Yûsuf İle Züleyhâ’nın klasik mesnevilerle uyuştuğu nokta da buradadır. Sanatkârın yaşadığı iç cihadı bugün yerine dünün kayram ve göstergeleriyle, geçmişin görüntü ve vakalarıyla sembolize etmesi bu durumu değiştirmez. Belki kullandığı malzeme ve başvurduğu mazmunların ifade etmeye çalıştığı ruh haline daha uygun düştüğü söylenebilir. İç cihadın seyir ve netice itibariyle Kurân’ın malum kıssasında anlamını bulduğunu, yazarın bir bakıma yansıtıcı merkez olarak Züleyhâ’yı seçtiğini söylememize sanırım gerek yok. Züleyhâ kadınlığı olduğu kadar beşeri oluşu, Yakup ve Yûsuf’un aksine aldanabilmeyi, aldatabilmeyi ve günaha sapabilmeyi temsil eder. Her ne kadar tali kahramanlar olsalar da Yakup’un diğer oğulları, Hükümdar ve kaybeden adam olarak Potifar için de aynı şey geçerlidir. Eserin İlahî tarafını Yakup ve Yûsuf yüklenirken insanî ve trajik tarafını Züleyhâ ve adı geçen tali kahramanlar yüklen yazar varılması gereken noktayla varış yolunda cereyan eden olayları anlatmıştır. Bu anlamda eser daha önce de belirttiğimiz gibi Yûsuf’un değil Züleyhâ’nın hikayesidir ve onu klasik eserlerden ayıran en önemli nokta da buradadır. Keyfiyet böyle olunca sanatkarın insan tabiatının dünya nizamının sayısız görüntüler evreni ile perdelenen değişmez özünü keşfetme ve ifadeye dökme denemeleri de ister istemez bu kahramanların oynadığı rollerle bağlantılı olarak verilecektir. Burada sosyal ve politik bir fon aramaktan ziyade hemen her devir ve diyarda tezahürleri farklı da olsa özde pek değişiklik göstermeyen birkaç atıfta bulunmayı örneklemekle yetineceğiz:

Kervanbaşının ömrü ticaretle geçmişti. Alım satım. Pazar meta. Hayat onca ticaret demekti. Ticaret ama neyin ticareti olursa. Yeter ki bir satan bir de satılan olsundu, yeter ki kâr olsundu. Tekrar Yûsuf’a baktı. Öyle bir “mal” ki kaça alınıp kaça satılsa zarar etme ihtimali hemen hiçti.

Bu ifadelerin günümüzde üzerinde büyük bir ehemmiyetle durulan, sanatkar, mütefekkir hatta bilim adamlarının değinmeden geçemediği her şeyin, özellikle de insanın metalaşmasına edebi eserin estetik imkanlarının elverdiği ölçüde bir değinilip geçilmesi olarak değil de insanoğlunun varoluş macerasının yeryüzüne tekabül eden kısmında farklı yüz ve maskeler altında sıkça karşılaşılan yansımasının vurgulanması olarak kabul etmek kanaatimizce daha doğru olacaktır. İktidar denilen müessesinin arka planı ve liderlik psikolojisinin zamanla her türlü tasarruf hakkına sahiplik ve vazgeçilmezlik vehmine dönüşmesi, kişisel çıkarların geniş kitlelerin beklentileri ve istikballeriyle özdeşleştirilerek istismarı ve masumları kurban etme temayülü:

Sana gelince Yûsuf, dedi potifar, ey zaif köle. Senin yerin zindandır bundan böyle, hiç olmazsa bir süre. Bilirim suçsuzsun. Ama yüksek, pek yüksek geleceği için Mısr’ın, şimdi bir kurban lazım. Ya sen, ya ben. Birimiz yok olacağız ki sular durulsun. Oysa ben Mısr’a lâzımım.

Ben Potifar’ım. Ben Mısr’ım bir başka anlamda. Ben, ben değilim anlayacağınız. Tekil değil çoğulum, birey değil kamuyum.

Toplumun saadeti söz konusu olduğunda sözü mü olur birey denen tekilliğin? İçinden yangınlar geçse de bir zaif köle, ya da zaferleri kadar muhteşem bir kumandan kendini kurban etmelidir elbet kamunun menfaati önünde.

Peki sanat ve edebiyat türlerinin birbirlerinin estetik imkanlarından alabildiğine istifade ettiği, türler arasındaki sınırların neredeyse tamamen ortadan kalktığı, sentetik ve terkibî arasındaki farkın çok defa hem sanatkâr hem de muhataplar tarafından yeterince anlaşılmadığı, hatta bir takım travesti türlerin ve sanatsal formların ortaya çıktığı günümüzün dünyasında yazılan bu eseri ne olarak değerlendireceğiz? Esere bir roman mı bir hikaye mi yoksa bir mesnevi gözüyle mi bakacağız? Yoksa post modern fantezilerin ortaya çıkardığı ilave türlerden biri olarak mı kabul edeceğiz?

Yusuf ile Züleyhâ nazımla nesir arasına sıkışmış bir ara dile, geçiş formu olarak kabul edebileceğimiz bir forma dayanmakta. Ancak üslup ve dildeki keyfiyet sanatkârın bilinçli bir tercihi ve bugüne kadar süregelen tarzının tabii bir devamlılığı.Yeri gelmişken eseri bugüne kadar yazılmış olan benzerlerinden ayıran temel özelliklerden birini de burada vurgulamamız gerekiyor. Klasik kültürümüzde birer mit ya da masal motifi olarak kabul edebileceğimiz kuyu ve aynanın konuşmaları, bir bakıma Yusuf’a aksetmiş olan ilahî güzellik tecellisinin mazhariyetinden gelen unsurlar olarak rahatlıkla geleneksel edebiyatımızla telif edilebilir, ancak eserin en lirik bölümlerinden biri olan Züleyhâ’nın Gelecek Zamanlara Seslenişi yazarın estetik serüveni bir yenilik olarak kabul edilmelidir. Bütün bilinçlerin aşkın ve mutlak bilinçte vahdete erdiğini kabul edersek, daha önce de bahsettiğimiz vahdetteki kesret ya da kesretteki vahdettin konunun işlenişi sürecinde tabii olarak gerçekleştiğini bu anlamda geçmiş gelecek ve halin ” hem hem de” temeline dayalı bir mantık etrafında hem aynı hem de farklı zamanlar olduğunu göreceğiz. Böylece bu kısmın eserin iç mantığı açısından herhangi bir tutarsızlık arz etmediğini bilakis Züleyhâ’ya belki de bugüne kadar hiçbir kahramana nasip olmamış büyük bir imtiyaz bahşettiğini göreceğiz. Ayrıca kuyu ve aynanın ilahî güzelliğin Yusuf’ta tecelli eden tarafıyla yüzleşmelerinden kaynaklanan şevk halinin ve Yakup’un oğulları tarafından iftiraya uğrayan kurdun ıstırabının kendi dillerinden verildiği kısımları da bu yenilikler arasında sayabiliriz. Üsluptaki bu yenilikler ister istemez post modernizm çağrışımları yapsa da Nazan Bekiroğlu’nun bu akımın bir mümessili olduğunu söylemek hayli güçtür. Belki yazarın post modern ifade biçimlerini sahip olduğu islamî hassasiyetlerle belli bir ayıklama ve dönüştürme ameliyesine tabi tutarak onlardan yararlandığını söyleyebiliriz.

Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi’ndeki fırtınalı ürpertilerle dolu keşif ve panik halinin varabileceği en ulvi mecra, varoluş ürpertisinin anlamlandırılması, trajiklik duygusunun mümin teslimiyetine, dinî lirizme dönüşmesi, tabir caizse iç cihadın zaferle neticelenmesi bu esere kalmıştır. Eser bir mesnevidir, ancak kavramın alışılmamış anlamıyla, yazarın yazı serüveni boyunca bu tür üzerinde yaptığı bütün değişikliklerle, ona ilave ettikleriyle ve ondan çıkardıklarıyla, kısaca mesneviye yüklediği bütün özel anlamlarla.

Ez-cümle: Eflatun’un mağarasında bir gölge.

Bütün anlamlara bitişik olarak bütün anlamların da üstündeki anlamı çözünce.

Dönünce mağaranın çıkışına yüzünü, bilince bilmenin bilincini,

Adem’e öğretilen isimlere dönüşüyor bütün sözcükler neticede.

Rahime Sezgin ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Duygu; Aşk (Orijinal söyleşi)”, Zaman 2

Zaman 2

Rahime Sezgin

Günümüzde Timaş’ın projesi kapsamında doğu aşk klasiklerinin gündeme gelmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Geleneğe ait eserlerin gündeme getirilmesi bence kültürel anlamda hayatî bir meseledir. Artık gelenek içinde yaşamadığımız ancak kolektif bir kültürel bilinçaltında geleneğin izdüşmelerini taşıdığımız/taşımamız gereken şu zamanda geleneğin devamı sayılabilecek çalışmaları teşvik eden projeler. Yani yeniden yazmaklar. Zor ve tehlikeli. Ama zaruri.

Timaş’ın yapmak istediği bana bu anlamda çok ciddi ve uyanık bir dikkatin nişanesi gibi geldi. Bu projenin her hikâyesi yazarlara ısmarlanırken onların hikâyeci kimliğiydi önemli olan. Bunun anlamı şu: Bizim sizden istediğimiz mevcut nüshaların devamı gibi görünen ama onlardan hiçbirinin tam anlamıyla aynı olmayan bir şey yazmanız. Yani mevcut zincire yeni bir halka eklemeniz. Yani kitap aynı ama ayna farklı. Bu, geleneğin temel yapısı zaten. Yıllardan beri gelenekle irtibatlanmak olarak tesbit ettiğimiz geçerli formülün hayata geçirilmesi hususunda ciddi ve somut bir teşebbüs.

Ve zannımca burada, hiç olmazsa kendi adıma, ihmal edilmemesi gereken, yazarın, durduğu yeri çok sağlam tesbit etmesidir. Yazar nerede duruyor? İkibinli yıllarda. Oradan bakıyor. Ama nereye bakıyor? Asırlar öncesine. Asırlar öncesinde ne var? Yuvarlana yuvarlana büyüyen bir kar topu var. Her asırda hem aynı hem farklı. Dolayısıyla Yûsuf ile Züleyha’ya bakan yazıcı karakterleri, vak’anın iskeletini, problemleri yerinde sabit tutmakla birlikte kendi bakışına bugünün tecrübelerini yüklemek zorunda. Kıymetleri, bugünün sorularına cevap verebilecek mahiyette dönüştürmeli. Ki klasik hikâyeler buna zaten elverişlidir. Çünkü bütün insanlığın ortak meselelerini taşırlar bünyelerinde. Züleyha’nın çıkmazı o kadar evrenseldir ki giysisinin modeli, içinde yaşadığı mekânın mimarisi, coğrafya, tarih basit bir ayrıntı olmaktan öte bir anlam taşımaz. Aslolan, o zamanlar ve mekânlar üstü meseleyi tesbit etmek ve aktarmak.

Neden Yûsuf ile Züleyha?

Benzer bir soruya verdiğim cevabı tekrarlamalıyım. Kitapların nasibi vardır bilirsiniz, yazarların da nasibi vardır. Bu kitap benim nasibim. Projeye son katılan yazarım sanıyorum, belki son ikiden biri. Gerçekten de geriye Yûsuf ile Züleyha kalmıştı, severek kabul ettim. Yazarların ruh iklimleri vardır, öyle bir zaman gelir ki Âdem’in ya da İbrahim’in hikâyesini yazabilecek kabiliyette hissedersiniz kendinizi, hiç olmadığı ve olamayacağı kadar. Kabiliyet sözcüğünü burada söz becerisi anlamında değil, ruhun kapılarının açılarak kalbin görme, fark etme ve anlamlandırma kabiliyetinin kıvama ermesi anlamında kullanıyorum. Her şey her zaman yazılmaz. Diğer yandan, Züleyha’nın bir hikâye kahramanı olarak işlenmeye son derece müsait, edebiyatçıların iyi bildiği bir tanımlamayla “boyutlu, değişken” bir karakter olmasının da kalemimi çağırdığını ifade etmeliyim. Doğrusu birkaç yıldır Züleyha’nın doğu hikâyesindeki kadın kahramanlar arasındaki aykırı konumunu düşünüyordum (ki bu da bir öğrencimin dikkatiyle olmuştu, bana doğu hikâyesindeki bütün kadın kahramanların edilgen olduğunu söylemişti ve ben de ona Züleyha hariç demiştim). Şimdi doğru, çünkü Züleyha edebiyattan değil, Kur’an’dan geliyor, ve o hayatın ta kendisi. Neticede, Yûsuf ile Züleyha, çok katmanda okunabilecek bir öyküydü. Bir aşk hikâyesi, tasavvufi anlamda bir büyüme hikâyesi, tarihsel bir hikâye… Bütün bunlar bir araya geldi. Seçme şansım olsaydı da yine onu seçerdim sanıyorum. Neticede ahsenü’l kasas, kıssaların en güzeli. Kayıtsız kalmak mümkün mü?

Doğu aşkı ile batı aşkının karşılaştırılması.

Şimdi bakın temelde doğu aşkı ile batı aşkı birbirinden çok farklı şeyler değil. Eflatun’un anlattığı aşk ile İbn Hazm’ın anlattığı aşk çok farklı değil. Tıpkı doğu ölümü ve batı ölümünün birbirinden farklı şeyler olmadığı gibi. Bu yüzden hemen başına evrensel sözcüğünü iliştiriveririz aşkın, ölümün, anneliğin. Yani bu duygular ortaktır. Ortak olmayan kültürdür. Kültür nedir, kültür o duygunun, o ham maddenin işlenme tarzıdır, ve bu tarzın yüzyıllar içinde artık üst üste biriken tabakalar halinde bir tür kalıba dönüşmesidir. Dolayısıyla bizim doğu aşkı zannettiğimiz şey doğulu şairin, yazarın aşkı anlatırken kendi kendisine biçtiği manevra alanının sınırlarından ibarettir. Ve böylece aşk değilse de aşkın dile getirilmesi fark kazanmaya başlar. Ama bu belki aşkın mahiyetindeki bir değişim sürecinin de başlangıcıdır. Yani biz, hepimiz aşkı onu anlatanlardan dinleye dinleye öğreniriz. Onun mahiyetini böyle çözeriz, ve öyle yaşamak isteriz. Huzur’da beni çok düşündüren sahnelerden biri Mümtaz’ın, kültürel bir sağanak altında ıslanan kendi aşkı ile çok sade, belki hayatında bir kitap okuduğu bile şüpheli bir kayıkçının da kendine göre duyduğu aşkı mukayese ettiği sahnedir. Yani Mümtaz’ınki aşk da kayıkçınınki değil mi? O da aşk. Bence fark doğu aşkı batı aşkı arasında değil, doğu kültürü ile batı kültürünün onu dile getiriş biçiminde. Batı aşkı olarak tanıdığım ne? Batı romanında şiirinde işlenen aşklar değil mi? Bana doğu aşkı olarak ulaşan da Divan şiirinden gelen aşk değil mi?

Yûsuf ile Züleyha’nın Kur’an’daki bir kıssa olması…

Yûsuf ile Züleyha, Kur’an menşeli olarak doğu edebiyatlarında, Tevrat menşeli olarak da batı edebiyatında defalarca işlenmiştir. Tevrat ona karşı acımasız ve şefkatsizdir. Kur’an’da ise Züleyha, adı açıkça zikredilmeyen, kendisinden “kadın”, “o” gibi isim ya da zamirlerle söz edilen, Yûsuf’un zindandan çıkışından sonra görüntüye alınmayan, ve akıbeti bildirilmeyen bir karakterdir. Böyle olduğu halde, mesnevi şairi Züleyha’da bir büyüme ve arınma süreci tesbit etmeyi tercih etmiştir asırlar boyunca. Çünkü aralarında büyük âlimlerin de bulunduğu bazı müfessirler Kur’an’daki Yûsuf süresinin, tevhid dinine mensubiyet bilinci ifade eden 52. ve 53. ayetlerini Züleyha’ya atfetmişlerdir. Eğer böyleyse, Züleyha’nın yolculuğunda tam bir arınma ve bulma anlamına gelir bu. Sanıyorum, Kur’an’ın “kadın”a, bu tefsirlere müsait bir şefkat kapısını açık bırakmış olması, mesnevi şairinin çizdiği olumlu Züleyha portresinin ana ivmesini teşkil eder. Rivayet Yûsuf ile Züleyha’yı evlendirir, tefsir bunu “rivayet kaydıyla” aktarır, mesnevi şairi severek işler. Demek oluyor ki biri Kur’an’da, diğeri mesnevide (ve rivayette) iki Züleyha var ve fakat bu iki Züleyha birbirini nakzeden değil, biri diğerinin bıraktığı yerden ve onun verdiği mesajla devam eden, şair muhayyilesinde genişleyen iki Züleyha. Neticede ben de onun bir peygamber zevcesi olacak liyakatte yaratılmış ve zor yazgısından selâmetle sıyrılmış Hz. Züleyha olduğuna inanarak yazdım.

Rahime Sezgin ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Duygu; Aşk”, Zaman 2

Kalbin Üzerinde Titreyen Duygu; Aşk

Rahime Sezgin

İnsanoğlunun var olduğu zamanlardan bu yana hep var olmuştur aşk. Sevgilinin gönlünde sıcak duygular uyandıran, günlerce sevilenin yolunun gözlendiği,aşk dünya edebiyatının da vazgeçilmez temalarından biri olmuştur. Doğu’da aşk dünyanın merkezine oturtulmuştur hatta evrenin yaratılması bile bir aşkın neticesi olarak kabul edilmiştir. Doğu edebiyatı için de bu yüzden aşk vazgeçilmez temalardan biri olmuştur. Kavuşamayan iki sevgilinin birbirlerine duydukları özlem, vuslat ile yaşadıkları duygu yoğunlukları Doğu’da Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha gibi daha birçok eserde geçmişten günümüze kadar yazılmıştır. Batı ise aşkı daha materyalist bir şekilde algılamış ve beşerî bir unsur olarak görmüştür. İki farklı yaşam ve kültür arasında yazılan şiirler ve romanlardaki aşk kavramı da birbirinden farklı olmuştur. Fakat aşk Doğu’da ve Batı’da farklı şekillerde yaşansa da, farklı biçimlerde yazılsa da insanın fıtratında var olan bir duygudur. Sonuçta Eflatun’un “Artmaz, eksilmez güzellik” olarak tanımladığı aşkı ile İbni Hazm’ın “Ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesi” olarak tanımladığı aşk birbirinden çok da farklı değildir. Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu, Doğu ölümüyle Batı ölümünün birbirinden farklı şeyler olmadığı gibi, Doğu’daki aşk ile Batı’daki aşkın da birbirinden çok farklı olmadığını belirtiyor. Bekiroğlu; “Aşk, annelik, ölüm bunlar evrensel kavramlar. Yani ortak duygular. Ortak olmayan ise kültürdür. Kültür nedir; kültür o duygunun, o maddenin işlenme tarzıdır ve bu tarzın yüz yıllar içinde artık üst üste biriken tabakalar halinde bir tür kalıba dönüşmesidir. Dolayısıyla bizim Doğu aşkı diye tarif ettiğimiz şey Doğulu şairin, yazarın aşkı anlatırken kendi kendisine biçtiği manevra alanının sınırlarından ibarettir. Ve böylece aşk değilse de aşkın dile getirilmesi fark kazanmaya başlar. Bu aşkın mahiyetindeki bir değişim sürecinin de başlangıcıdır. Yani biz, aşkı onu anlatanlardan dinleye dinleye öğreniriz. Onun mahiyetini böyle çözeriz ve öyle yaşamak isteriz. Bence fark Doğu aşkı ile Bati aşkı arasında değil. Doğu kültürü ile Batı kültürünün onu dile getiriş biçiminde. Batı aşkı olarak tanımladığım ne? Batı romanında, şiirinde işlenen aşklar değil mi? Bana Doğu aşkı olarak ulaşan da Divan şiirinden gelen aşk değil mi?” diyor.

Aşk klasikleri

Doğu edebiyatının geçmişten günümüze vazgeçilmez eserleri olan “Leyla ile Mecnun”, “Yusuf ile Züleyha”, “Arzu ile Kanber”, ‘Ferhat ile Şirin”, ‘”Kerem ile Aslı” ve “Fahir ile Zühre” Timaş Yayınları tarafından “Doğuda Aşk Klasikleri” projesi kapsamında günümüz yazarları tarafından kaleme alınıyor. Editör Nihat Vuran uzun süre önce düşündükleri bu proje çerçevesinde çeşitli Doğu klasiklerinin günümüz hikayecilerinin gözden geçirmesi ve yorumlamasıyla kendi kültürümüzü gelecek kuşaklara tanıtmayı amaçladıklarını belirtiyor. İlk etapta projede ata kitabın yer aldığını; fakat zamanla yeni hikâyelerin de yayına hazırlanacağını belirtiyor. Projede yer alan “”Yûsuf ile Züleyha” kitabını yeniden kaleme alan Bekiroğlu geleneğe ait eserlerin gündeme getirilmesinin kültürel anlamda hayati bir mesele olduğunu, artık gelenek içinde yaşamadığımız ancak kolektif bir kültürel bilinçaltında geleneğin izdüşümlerini taşıdığımız / taşımamız gereken şu zamanda geleneğin devamı sayılabilecek bu tür projelerin önemli olduğunu vurguluyor ve ekliyor: “Hikâyeleri yeniden kaleme almak, yazmak zor, tehlikeli ama zaruri. Timaş’ın yapmak istediği bana bu anlamda çok ciddi ve uyanık bir dikkatin nişanesi gibi geldi. Bu projenin her hikâyesi yazarlara ısmarlanırken onların hikayeci kimlikleriydi önemli olan. Bizden istedikleri mevcut nüshaların devamı gibi görünen; ama onların hiç biriyle tam anlamıyla aynı olmayan birşey yazmamız. Yani mevcut zincire bir halka eklememizi istiyorlar. Bir bakıma hikâye aynı ama ayna farklı. Bu geleneğin temel yapısı zaten. Bu bakımdan yıllardan beri gelenekle irtibatlanmak olarak tespit ettiğimiz geçerli formülün hayata geçirilmesi hususunda ciddi ve somut bir teşebbüs olduğunu düşünüyorum.

Neden Yusuf ile Züleyha?

Kendisine teklif götürüldüğünde en son olarak Yusuf fle Züleyha kitabının kaldığını belirten Bekiroğlu, kitapların nasibi olduğu gibi yazarların da nasibi olduğuna inanıyor ve “Yusuf ile Züleyha”nın da kendi nasibi olduğunu belirtiyor. Bekiroğlu; “Yazarların ruh iklimleri vardır, öyle bir zaman gelir ki Adem’in ya da İbrahim’in hikâyesini yazabilecek kabiliyette hissedersiniz kendinizi, hiç olmadığı ve olmayacağı kadar. Kabiliyet sözcüğünü burada söz becerisi anlamında değil, ruhun kapılarının açılarak kalbin görme, fark etme ve anlamlandırma kabiliyetinin kıvama ermesi anlamında kullanıyorum. Her şey her zaman yazılmaz. Züleyha’nın bir hikâye kahramanı olarak işlenmeye çok müsait, “boyutlu, değişken” bir karakter olmasının da kalemimi çağırdığını ifade etmeliyim. Züleyha edebiyattan değil Kur’an’dan geliyor ve o hayatın ta kendisi. Neticede Yusuf ile Züleyha çok katmanda okunabilecek bir öyküdür. Bir aşk hikâyesi tavvufi anlamda bir büyüme hikâyesi, tarihsel bir hikâye…” diyor ve ekliyor: Seçme şansım olsaydı yine “Yusuf ile Züleyha”yı seçerdim.

Ali Çolak , ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”, Zaman , 16 Aralık 2000

Ali ÇOLAK

“Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”

Bir kitabı hiç bırakamıyorum yanımdan. Çalışma odamda, çantamda, işyerindeki masamda… Bir ilkyaz meyvesi sanki. Ümitsizlikler çağında bir ümit kitabı. Eski çağlardan zamanımızın içine sarkıtılmış bir aşk öyküsü, bir peygamber aydınlığı… “En güzel kıssa”nın, yazılmış en güzel öyküsü… En güzel erkeğin ve en güzel kaçlının en güzel şiiri… Yûsuf ile Züleyha… Nazan Bekiroğlu’nun “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”ü (Timaş Yayınları).

Meşhur bir kıssanın, çok yazılmış bir öykünün, çağlar ötesi bir aşkın bunca coşkulu, bunca taze ve sıcak, bunca yeni dille yazılabileceğini nereden bilebilirdim? Bu kırılgan, bu günübirlikçi, bu tüketici zamanların, bu ‘haz ve beden’ çağının sisli ülkesine gerçek ve ölümsüz bir aşkın ışıklarının düşeceğini, buna gücünün yeteceğini nasıl bilebilirdim? Bir peygamber rüyasının, kuyudan saraya; saraydan zindana; 2fndandan peygamberliğe yürüyen kaderin, uzak bir zamanın insanlarını canevinden vurabilecek bir öyküye dönüşeceğini elbette tahmin edemezdim.

Minnet sana yazıcı. Şükran sana.

Sen kâtibül-esrarsın. Kalpler kuşanırsın. Sevdalar alırsın. Uçurum kenarları bu yüzden rüzgar ve ölüm kokuyordur. Bu yüzden kendi yazdığın sonunda dönüp dolaşıp sana geliyor. Sen katib-el-esrarsın, kimi yazarak öldün, kimi ölerek yazdın.

Nazan Bekiroğlu… Nun Masalları’nın, Mor Mürekkep’in yazarı… Şimdi de Yûsuf ile Züleyha’nın. Yûsuf ile Züleyha’nın ne çok yazarı var! Hepsi eski çağların, uzak ve tozlu zamanların öyküleri. “Kalbin üzerinde titreyen hüzün” Nazan Bekiroğlu’nun Yûsuf ile Züleyha’sı. Eski öykünün çağdaş yorumu… Belki en içten, en renkli ve en dokunaklı yazılışı…

Eski bir aşk öyküsünü yeniden yazmak… Üstelik en güzel kıssayı, bir peygamber rüyasını… Ken’an’ın ay parçası Yûsuf u ile Mısır’ın saçları çiçekli güzeller güzeli Züleyha’sını… Bu ışıklı bahçeyi eski zamanların Mısır’ından, eski kitapların sararmış sayılarından bugünün zevkleri arasına katmak kolay mıdır? Kolay olmadığını söylüyor yazıcı, “Kimi yazarak öldüm, kimi ölerek yazdım” diyerek. O rüyanın ve o en güzel aşkın zaman tünelinde ölesiye sürdürülen bir yolculuktan doğmuş olmalıdır “kalbin üzerinde titreyen hüzün”. “Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milattan sonra, aylardan nisandı. Bir mumun ışığında, bir rüzgar titriyorken ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken. Sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim. (…) Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf un uyanıklığından farklıydı elbet; ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.”

Bir peygamber kıssası Yûsuf ile Züleyha.

Bir aşk öyküsü. Bir mesnevi.

Nazan Bekiroğlu’nun kaleminden ışıklı, duru, yürek aydınlığı veren şiirli bir metin. Bir öykücünün dil kıvraklığı, betimleme kudreti; saat sıfır üçlerde daima “uyanık” bir kalbin duyarlığı, niceliği ve bu aşkın, bu rüyanın akışına eşlik eden bir şiir dili.

‘Yusuf’un gözleri bir derin kuyu

Yûsuf un gözleri bir gizli bahçe, yağmur yemiş gül vurgunu

bir yasak kent sürten kuvvetli, bir iç şehir kapılan kilitli

yağmurdan sonra açan güneş Züleyhaya Yûsuf’un gözleri,

güneşten sonra yağan yağmur, yine Yusuf’un gözleri

Yûsufun gözleri zindan nedir bilmeyen Züleyha’nın zindanı,

Yûsuf un gözleri Züleyha’nın zindanında gün başlangıcı

bir derin kuyu Yûsufun gözleri, evvel Yûsufun gözleri,

ahir Yûsuf un gözleri

içinden Mısır geçen Nil bestesi yine Yûsuf’un gözleri

bir muamma ki Yûsuf’un gözleri, çözmek istedikçe Züleyha,

kendi üzerine kapandı Yûsuf’un gözleri

Yûsuf ile Züleyha, “kalbin üzerinde titreyen hüzün”, bu şiirli dili ile kutlu bir rüyanın, kendisinden sonra gelmiş bütün aşkları kıskandıran, Nil’in sulan kadar saydam ve ışıklı bir aşkın evrenine davet ediyor okuyanı. Bir yıkanma, arınma; suretten geçip, aynalardan geçip gerçek ışığa ulaşma şevki veriyor, bir coşku kanatlandırıyor insanın içinde. Ve bir şeyi daha hatırlatıyor; bir kıyaslama kapısı açıyor. Kirli olanla temiz olan, geçici olanla aslolan, gerçek rüya ile yanılgı taşıyan rüya, kaderin yönüne boyun eğmekle kazandığı insanın… Zindanın geçiciliği, sabrın aydınlığı… Peygamberlik sabahında açan rüya çiçeği. Bekleyişin ve arayışın zaferi… Bu yanılgılar, bu aldanışlar çağında; en güzel aşk öyküsünden sayısız hikmet pırıltısı gelip günümüzün içine doluyor. Ve anlıyorsunuz bir daha en sarsıcı yerinde:

“mülk gibi söz de ve aşk da

O’ndan

“Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsa da,

beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,

hiçbir yol O’dan özgeye çıkmıyor aslında, ‘gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor.

Değil mi ki her şey O’ndan,

gidecek yer yok ondan başka. Gelinen yer yok O’dan başka.”

Minnet sana yazıcı, şükran sana.

Yüreğine ve ellerine sağlık… İncelikler madenin, duyarlıklar ülken verimini yitirmesin. Unutma ki “üzerinden bir okuma geçmiş kitabı karşısında yazıcının duyduğu ürpertinin” benzerini okurların duyuyor. Işıklı bir ürperti, duru bir coşku salıyorsun yürekten yüreğe. Aynalardan geçip O’na çağırıyorsun yüzlerimizi. Işıklı bir gülümseme yayıyorsun aramıza. Yaşamımıza taze ve diriltici bir ışık düşürüyorsun.

Ve okur’a: Sevdiklerinize en güzel bayram hediyesi olmalı bu kitap. Bir dal kırmızı gül yahut bir demet sümbül ve “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün.”

İskender Pala ; “Züleyha’nın Gülümsemesi”, Zaman , 14 Aralık 2000

İskender PALA

Züleyha’nın gülümsemesi

“Bir gün Züleyha, arkalığına beyaz sümbül dallan işlenmiş tahtırevanımla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından.

Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Züleyha’ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyha gibi takamazdı.

Birden bir meczub, ehil arslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyha’nın tahtırevanının önünde dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyha tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedeninin anlamak istedi.

Gözlerini kaldırarak Züleyha’nın yüzüne bakmaya başladı meczub, Züleyha..” dedi, “sevindir beni!” Züleyha kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti.

Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avucuna; ama meczub oralı bile olmadı.

“Züleyha…” dedi, “Sevindir beni, bana gülümse! Başka bir şey istemem.”

Züleyha bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı. Usulca gülümsedi. (…)

Başını önüne eğen meczub sessiz ve sakin geldiği gibi çekiliverdi.

O günden sonra Mısır’ın lisanına “sadaka vermek” anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: Züleyha’nın gülümsemesi.”

Nazan Bekiroğlu’nıun çağdaş mesnevisi Yusuf ile Zülevha’dan alındı bu satırlar, vani ki “kalbin üzerinde titreyen hüzün”den. Bir menkıbe bu. Daha önce olmayan, yazarının ibda dimağından ışık seline dönüşerek dünyamıza yayılıveren çağdaş bir menkıbe. Ramazan dolayısıyla ikinci defa okuduğum kadim zaman sevdasının bu yeni yorumuyla zihnim bir kez daha sarhoş oldu. Başını öne eğip sessiz ve sakin çekiliveren meczubun o andaki mutluluğunu düşündüm bir an. Bir iftar sevincine denk bir coşkuydu belki o. Belki hasrete mahkum oruçların sonunda gelen bir bayram. Züleyha’nın kaşı bayram hilali, yüzü dolunay ve bir gülümsemesi, bermurad ediyor üftadesini. Bir dilencinin sultanından isteyebileceği, gedanın şahtan talebi… Bir güzel bakıştan bir tebessümden öte ne olabilir başka?!..

Tebessüm… Şimdilerde en ziyade ihtiyacımız olan şey. Züleyhala’nın tebessümleridir yaralarımıza merhem, sıkıntılarımıza ferahlık, kasvetlerimize aydınlık… Kim kendisini Züleyha makamında görüyorsa eğer… Bir iftar zamanının susuzluğundan öte bir gönül açlığıdır; çünki bize çile. Sevgilere muhtaç gönüllerimiz, hercaî âşıklar gibi çaresiz ve derbeder. Öte yandan, çevremizde bizden tebessüm bekleyen gedâları var; çocuklar, eşler, akrabalar, komşular, dostlar…

Sevgiler yağdır üzerimize Tanrı’m. Yusuf’lara rastlayıp kırılmadan Züleyhaların umutları, çelik mermere çarpmadan, sevgiyle yoğrulsun kalpler. Yoksa gün gelecek Züleyhalar da bir gülümseyişe muhtaç düşecekler. Tebessümü sadaka olanın, bir tebessümle teselli aradığı vakitleri gösterme bize ve dilencilerin gülümsemesine muhtaç eyleme Züleyha yaratılışları…

Ve Züleyha isek tebessümden sorulacağız bir gün. Dilenci, Züleyha’ya gülümseyecek duruma gelmeden…

*

Zeyl: İtiraf etmeliyim ki son yıllarda Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sı(1) kadar pek az kitap etkileyebildi beni. Divan edebiyatçısı olarak biraz da kıskandım galiba. Kadim zamanlardan devşirdiği ilhamla, Nazan Bekiroğlu’nun en muhteşem gülümsemesidir Yusuf ile Züleyha bence.

(1) Yusuf ile Züleyha, Timaş Yayınları’nın Aşk Klasikleri üst başlığıyla çıkardığı kitaplardan biri. Dizinin yayınlanmış olan diğer kitapları Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber (Necdet Ekici), Tahîr ile Zühre (Münire Daniş) ve Ferhat ile Şirin’dir (Fatma Ş. Süzer). Timaş’ın, bu seriyi yayınlamakla ne büyük bir işi başardığını daha sonraki nesiller daha iyi anlayacaktır. Çünkü tam da unutulmaya yüz tutan bir çağda, genç gönüllerimizi, o ölümsüz aşkların gül mevsimine uyandırdılar. Belki tarihî ve efsanevî hüzünleri tazelediler, gönüllerimiz neşv ü nema bulsun dive veniden. Timas’a ve Aşk Klasiklerini yazanlara teşekkür ederek…

Ali Çolak ; “Sözden Ziyade Işığa Yakın”, Zaman , 2 Aralık 2000

Ali ÇOLAK Gül Saati
Sözden ziyâde, ışığa yakın
02.12.2000

Bunlar, öyle güzel günler işte… Baştan aşağı anlam günleri. Şeffaf günler, duru günler, yalın ve içtenlikli… Öyle günler ki, kabına sığmayan yürek, narin bir kelebeğe dönüşüyor.

Coşkular uysal, derin, içli bir şarkı gibi inceliyor. Sesler sükûnete; koşuşturmalar, gürültüler naif bir dinginliğe bırakıyor kendini. Yaşamın sırtındaki ağırlıklar düşüyor bir bir. Sonradan olmalar, kazanılmışlar, fazlalıklar gerçek değerlerine çekiliyor; aslî çizgilerine… Günler, içindekiler ve yaşam hafifliyor böylece, inceliyor… İpeksi bir yumuşaklık, sokakları, evleri dolaşıyor usulca, insan yüzlerinde geziniyor. Ve insan yüzleri ışıldıyor, gülümsüyor. Hoşnutluk yayılıyor insandan insana, evden eve. Tüm coğrafya bir hoşnutluk rengine kesiyor. Bir tebessüm coğrafyası, bir ışıltılı yüzler kuşağı oluşuyor yerküre üstünde.

Bugünlerde, aslî olanla sonradan gelen, hakiki olanla sahtelik taşıyan, gösteriş ve şatafatla içsel olan ayrışıyor adamakıllı. Gösterişe, dışa dair ne varsa soluyor gülleri. Yaşamı, iç denizler ve sakin ırmaklar kuşatıyor. Kısık sesli şarkılar, sonu gelmez iç yolculuklarına çağırıyor insanı; aradıkça ve buldukça daha ötesini düşleten yolculuklara…

Maddi olan her şey; ama her şey yitirirken büyüsünü, sözün bile rengi soluyor bu kuşakta. Susku en içli, en derin, en etkili anlam oluyor. Susarak ve iç sesinin en âteşin sözcüklerini fısıldayarak çoğalıyor insan. Sustukça kabarıyor içindeki denizler. İçi içine sığmaz oluyor.
Aşkın en koyusunu suskular beslemez mi?
Susarak ve gözleriyle çoğaltmaz mı insan aşkı?

Maşukunun huzurunda ona aşk mektubu okumaya duran âşık aldanmıştır…

“Sevgili, âşıklarından birisini huzuruna çağırdı. Âşık, aşk mektubunu çıkarıp sevgilisinin huzurunda okumaya başladı.
Mektupta beyitler, övüşler, ihtiyaç ve aciz, yoksulluk., birçok laflar vardı.
Maşuk dedi ki: “Eğer bu okuma benim içinse vuslat zamanı ömür zayi etmektir bu!

Ben yanındayım, sen mektup okuyorsun. Bu, âşıklık alâmeti değil ki!”

Bugünler, susku ve mânâ günleri.

Hâl günleri bu günler…

Konuşan yalnız hâl dili, gerisi boş…

Tüm mânâ denizlerini bir tebessüm yükleniyor. Bir yarım, bir hüzünlü, bir ışıklı tebessüm. O, her şeyi anlatmaya yetiyor. Kalpleri yumuşatıyor, sözün hükmünü siliyor, öfkeleri susturuyor… Bir arabulucu, bir iyilik meleği gibi konuyor yüzden yüze.

Bir tebessüm ne çok söz!.. Ne derin, ne sıcak, ne sınırsız… Tebessüm bir ayna oluyor ve insan seyrediyor onda tüm yaratılmışları. O ayna ile ve onda görüyor ki, yalandır ne varsa mal-mülk üstüne. Servet yalandır, güzellik yalandır. Yalandır benlik ve öfke…
Anlıyor ki insan, tebessüm buralı değildir.
Olsa olsa melek dokunuşudur, Cennet’ten bir göz kırpmadır.

Dirilten bir bakıştır…

Kuyudan çıkmış Yûsuf’tur. Ateşten geçmiş İbrahim’dir. Ve kırmızı güllerdir tomurcuk… Övülmüş bir gülüştür. Sözsüz bir musikidir. Söz ile ışık arasında, sözden ziyâde ışığa yakın bir “dil”dir.
Bugünler; ışık dili, hâl dili…
Evrensel bir ders veriyor aynaya yansıyan suretler. Bedevi’nin Yûsuf’a söylediği gibi:

“Sen suretsin O asıl. Sen fersin O mânâ.

Sen bedensin O ruh. Sen gurbetsin O yurt.

Sen parçasın O bütün. Sen gölgesin O ışık.”

Bugünler, senin en çok sen olduğun günler.

Senin kendini en çok bildiğin günler. Sana söylüyorum ruhum, hitabım yalnız sana. Sus ve karış yeraltı ırmaklarına. Kurtul, acı veren ne varsa omuzlarında. Konuşan, yalnız hâl’in olsun…

Uğur Soldan ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”, Türk Edebiyatı , sayı 326 , Aralık 2000

KALBİN ÜZERİNDE TİTREYEN HÜZÜN

Öyle hikayeler vardı ki, ilk ortaya çıktıkları zamanlardan bugüne her asırda ilgiyle okunmuş ve farklı zamanlarda farklı müellifler tarafından yorumlanmışlardır. Yusuf ile Züleyha hikayesi işte bu söylediğimiz türden bir hikayedir. Aslı Kur’an-ı Kerim’deki ‘Hz. Yusuf Kıssası’na dayanan bu hikaye ilk zamanlarda sıcaklığını, yaşadığımız şu zamana kadar taşıyabilmiştir. Şeyyad Hamza’nın söylediği gibi

Budur ahir kıssalarun görklüsi
Kuran içre mushafların yazusi

Yusuf ile Züleyha hikayesini daha önce yazanlar arasında Sula Fakih, Kemal Paşazade, Ali, Şeyyad Hamza, Akşemseddin-zade Hamdullah gibi sanatkarları saymak mümkün. Bu hikayeye ilgi günümüzde de devam etmektedir. Son olarak Nazan Bekiroğlu, ‘Yusuf ile Züleyha’ (Timaş Yayınları, İstanbul 2000) adlı kitabında, Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün alt başlığıyla, bu hikayeyi yeniden yazdı. Daha önce, Nün Masalları, Şair Nigar Hanım, Halide Edip Adıvar ve Mor Mürekkep gibi eserlerinden tanıdığımız Nazan Bekiroğlu, Nun Masalları ve Mor Mürekkep’teki nefis üslubun tadı daha damaklardaydı ki, bu sıcak hikayeyle çıktı okurlarının karşısına.

Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sı altı bölümden oluşuyor. Birinci bölüm ‘Söz Başı’, ikinci bölüm ‘Yusuf’un Rüyası’, üçüncü bölüm ‘Züleyha’nın Rüyası’, dördüncü bölüm ‘Firavn’ın Rüyası’, beşinci bölüm ‘Dua’ ve altıncı bölüm ‘Yazıcının Son Sözü’. Yazar, kitabında “sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler’ (A’raf, 176) ayetini epigraf olarak kullanıyor.

Kitabın birinci bölümünden öğrendiğimize göre, yazar, bu hikayeyi yazmaya başladığında, mor mürekkepli kaleminin ucundan ilk sözcükler dökülürken, “yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milattan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgar titriyorken.”(s. 16)

Klasik şark hikayelerinin bazılarında olduğu gibi, bu hikaye de çöl ile başlıyor. “Çünkü çölün merhametli kalbinde su her şey anlamına gelir de, yemin, on biri Yusuf un rüyasına giren yıldızın üzerine edilir. Ve Yusuf, Züleyha’nın düşüne de gerçeğine de çölden gelir. Ve Yakub da Yüsufa çölden gelir./Sonsuzluğuyla çöller gezer aşık; öyle ki Yusuf da, Züleyha da, Yakub da, hepsinin yolu çölden geçmektedir. Kervanın da, ceylanın da yolu, çölden geçmektedir.” (s. 18) “…başlangıçta susan çöl, üzerinden geçenden geriye, bir ölüm bırakmıyorsa eğer, bir hikaye bırakıyor. Ve bütün bahaneler çölün sırtına kalsa da. Kalbimin bir köşesi kadere dokunan hiçbir hikaye nedensiz yazılmıyor. Çölün aşka bahanesi var!”(s. 19) “… başlarken susar çöl, ama söylenebilecek her şey onun esrarında gizlice yer alır. Çünkü ırmaklar kendi derinliklerinde boğulurken çöller de kendi susuzluklarında kavrulmaktadır./Üstelik kendi hikayesini de, çöl, kendi yazmaktadır, “(s. 19)

Güzeller güzelli Yusuf, çölün koynuna uzanmış olan Ken’an şehrinde yaşamaktadır. Bir “Vakit tam sabah üzeri, rüyalarda uyku uyanıklığın gezindiği bol yıldızlı saatlerden birinde, “Yusuf rüyasında, rüyası Yusuf taydı.” Yusuf’un rüyasında güneş, ay ve onbir yıldız vardır. Önce onbir yıldız teker teker gelip Yusuf un tam arkasına dururlar. Sonra ay gelir. Yusuf un güzelliğinin de kendine zararı vardı. Ama sadece ilk anda, çünkü Yusuf dar zamanlar için değil geniş Zamanlar ve uzun yollar için yaratılmıştı.”(s. 27)

O’nun güzellik şöhretini duyan bedevilerden biri bir gün çöller aşıp seraplara kanmadan, vahalarda duraklayıp, hiç yolundan sapmadan Ken’an’a, Yusuf u görmeye gelir. Yusuf’un bir gülümsemesi ile içi aydınlanan bedevi, ona, sırtındaki deve tüylü heybeden çıkarttığı aynayı hediye eder.

Yakub, diğer oğullarına “Birinizin yerini yeğ tutamam diğerine şu baba yüreğimde” dese de, Yusuf’tan gelen ışığa gözlerini kapayamamış ve ona duyduğu muhabbet diğer oğullarına duyduğundan daha fazla olmuştur. Bu durumun farkında olan diğer oğullar, bir gün, Yusuf’u kıra götürmek için Yakub’dan izin isterler Yakub tedirginlik duymasına rağmen gene de onlara izin verir. Kardeşleri, Yusuf’u kıra götürüp bir kuyuya atarlar. Eve döndüklerinde ise Yakub’a Yusuf’u bir kurdun yediğini söylerler. Yakub oğullarının bu söylediğine inanmamıştır, fakat, yapacak fazla bir şey yoktur.

Yazar, bu bölümün sonunda, kurdu, kuyuyu ve aynayı konuşturur. Yusuf’un kardeşlerinin Yakub’a “Yusuf u kurt yedi” demeleri kurdu endişelendirir. Zira bundan böyle herkes ‘Yusuf’u kurt yedi’ diye bilecektir. Kurt suçsuz olduğunu insanlara nasıl duyurabilirdi? “Sözün bu kısmına gelince kurdun, nemli gözlerinden boncuk gibi yaşlar dökülmeye başladı. Gri tüylerle kaplı göğsü, ön ayakları ıslandı.”(;51) Kurdun alnına öyle bir leke sürülmüştü ki kurt bu lekeyi nasıl yıkayacaktı? Kıyametin kopacağı güne değin tüm torunlarına geçecekti bu

leke. Kurdun Tanrıdan tek muradı vardı, onu bu ayıpla yaşatmamasıydı.

“Rabbim ne güzelsin, dedi kuyu, derin gözleri semada.” Yusuf gibi bir güzeli karanlığında tam üç gün üç gece konuk etmişti. Aydınlığıyla aydınlanmıştı karanlıkları ve kokusuyla sağalmıştı bütün gizli saklı yaraları. Yusuf’u kucakladı, Rabbinin ona verdiği izinle ve emirle okşadı, hiç yormadan, ürkütmeden ve korkurtmadan.(s. 25)

Üçüncü bölüm, Züleyha’nın Rüyası. Yazar bu bölümün başında Züleyha’yı tasvir eder. Züleyha “Mısr’ın en zengin, en soylu saraylarının birinde. Annesinin bir tanesi, babasının güzeli, Mısr’ın en güzeli. Su damlası, lotus dalı Züleyha. Gönüllerin emeli. Züleyha çöl çiçeği, Mısr’ın parlak seheri. Kaç gönle tuğ diken genç ece. Kaç ülkenin hakanı olup da henüz düşmemiş kale, ele geçmeyen ülke, fethedilmeyen şehir. Adı Hint’ten Yemen’e uzayıp giden efsane, “(s. 59)

Züleyha’nın gördüğü rüya, Züleyha’nın düştüğü yanılgı, dilenci, Yusuf’un pazara çıkması, Yusuf’un Züleyha’nın yanında büyümesi, Züleyha’nın Yusuf tarafından görülmek istenmesi, Mısır’lı kadınların Züleyha’yı kınaması ve Yusuf’u görünce ellerini kesmesi, Yusuf’un duası ve gömleğinin yırtılması, sarı gülün yapraklarının ufalanması, Yusuf’un zindana atılması, Züleyha’nın Yüsuf’a mektup yazmaya başlayıp hitaptan öteye geçememesi, Züsyha’nın kendi Tanrısında aradığını bulamayışı, Züleyha’nın Yusuf’un Rabbini bilmesi, Züleyha’nın ilk duası, Züleyha’nın gençliğini ve güzelliğini kaybetmesi ve daha sonra kaybettiklerini geri istemesi gibi olaylar hikayenin bu kısmında yer alır. Bu bölümde ayrıca Yusuf’un gözleri, elleri ve alnı için bir kaside yer almaktadır: “Yusuf’un gözleri bir derin kuyu / Yusuf’un gözleri bir gizli bahçe, yağmur yemiş gül vurgunu / bir yasak kent surları kuvvetli, bir iç şehir kapıları kilitli / yağmurdan sonra açan güneş Züleyha’ya Yusuf’un gözleri, güneşten sonra yağan yağmur” (s.75)

Dördüncü bölüm, Firavn’ın Rüyası. Bu bölümün başında Yusuf’un zindana götürülmesi anlatılır. “Kocaman bıyıklı, kocaman elli, kocaman kılıçlı adamlar kapıları açtılar, kapıları kapadılar. Kırk merdivenlerden indirip de karanlığın kuyusuna, Yusuf’u zindana koydular, “(s. 149)

“Bir mazlum ahı suretinde zindana koyulduğu ilk gece ve ertesi gece ve daha ertesi gece, Yusuf hiç uyumadı. Taş zeminde dizlerinin üzerinde öylece oturuyorken ve gözleri aynı noktaya dikili sadece düşünüyorken. Ölümün ölüm öncesindeki kardeşi demek olan uyku Yusuf’tan uzaktaydı.”(s. 153) Zindanda Firavn’ın ekmekçisiyle şerbetçisi de vardır. Yusuf daha önce gördüğü rüyayı burada da görür. O artık “ne için yaratılmış olduğunu ve görevinin ne olduğunu bildi: O bir nebiydi?” Yusuf’a zindanda yorum ilmi verilir.

Beşinci bölümde Yusuf’un duası yer alır. Yusuf, duasında Rabbine seslenir:

‘Ey Rabbim!

Mülkten bana nasibimi verdin.

Ve bana rüya ilmini öğrettin.

Ey gökleri ve yeri yaratan!

Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin

Beni müslüman olarak oldur

Ve beni

Salih lerin arasına kat.” (Yusuf, 101)

Ve yazıcının son sözü, yazının kaderi: Üzerinden bir okuma geçmiş kitabı karşısında yazıcının duyduğu ürpertinin anısı, bütün anılara benzeyecek nasılsa. Bütün defterlerin özeti, mahşere kadar açık kalacak bir defter değil mi? / Konan göçer, doğan ölür elbet. Irmak denize, deniz ırmağa kavuşur sonunda; ruh kaynağına, kaynak da ruhuna muhtaç değil mi şunun şurasında?

Bakî’den bir beyitle bitiyor bu kitap:

Minnet Hüda’ya devlet-i dünya fena bulur

Bakî kalır sahife-i âlemde adımız.

YUSUF İLE ZULEYHA
adamın evi var

adamın işi var

adamın eşi var

ve adamın pırıltılı bir sesle

Züleyha” deyişi var

kadının on parmağında on bir hüner

ziyadesi nişan yüzüğünde saklı

güzel mi güzel

ne zaman şöyle bir geçse karşısına

aynalar yüzünü över

bir bahçeleri var

bohça kadar

oylum oylum gül yol boyu karanfil

gidene “güle güle”

gelen “safalar getirdiniz” niyetine

gündüzleri iki çift gözdür

bir çift kelam akşamları

sofrada bakır çalığı

ama yürekleri gümüşten

ama yirmi dört ayar aşkları

x’in cüzde yeri yok

y yusuf’un y’si olmalı

onlar

ev bark şenliği iki çocuk istiyor

verirse tanrı

Mahmut BAHAR

Mustafa Bilici ; “Yusuf ile Züleyha”, Günebakış , 21 Kasım 2000

Yusuf ile Züleyha

Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün

Mustafa bilici

“Nazan Bekiroğlu’nun Timaş yayınlarından çıkan beşinci kitabının adı “Yusuf ile Züleyha Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”. Yazarın ilk kitabı Dergah Yayınlarından çıkan Nun Masalları adını taşıyordu ve okuduğum ilk kitabıydı. Nun Masalları’nı okurken nedendir bilmem kitabın yazarının erkek olduğunu düşünüp durdum hep. Bugün Yusuf ile Züleyha’yı okuduktan sonra geriye baktığımda benim o zamanki ruhsal dinamiklerimle şimdikiler arasında ciddi benzerlikler olduğunu hissediyorum.

Bir hususun aydınlatılmasında yarar var: Benim bu yazıda ilgilendiğim asıl konu Yusuf ile Züleyha’da yazılanlar hakkında hissettiğim duyguların kökleri. Duygularımın köklerini analiz derken (buna otoanaliz de diyebiliriz), aslında kitabın yazarının duygularının menşeini anlama çabası içinde olmak istediğimi kastediyorum. Yapmak istediğim, kendimden hareketle kitabın yazarını, bir başka deyişle yazıcıdan hareketle kendimi anlamak. Sonuçta ortaya koyacağım şeyler Nazan Bekiroğlu ile değil, Yusuf ile Züleyha’nın “yazıcısı” ile ilgili ve sınırlı olacaktır.

Kitap gerek biçim gerekse dil açısından tek kelimeyle enfes. Okurken tatlı bir şeylerin içimden akıp gittiğini hissettim hep. Gerek karakterlerin içinde bulundukları ruhsal durumlar, gerekse mekanlarla ilgili ayrıntılı tasvirler deyim yerindeyse mükemmel. Bunlar içimden geçen duygular, edebiyatçı olmadığım için ne yazık ki biçim ve dille ilgili daha ayrıntılı ve hoş şeyler söyleyemiyorum.

Kitabı okurken irdelenmesi gerektiğini düşündüğüm ilk husus yazarın neden Yusuf ile Züleyha ilişkisini yazmak istediği ile ilgiliydi. Öyle ya yeryüzünde başka aşk mı kalmamıştı? Bu soruya, yazarla bir görüşme yapmadan anlamlı bir cevap bulamayacağımı biliyorum, ama kısmen Nun Masallarında da içimde beliren karşılığı ifade etmekte ciddi bir sakınca görmüyorum. Klasik aşklarda ya da daha iyi bir ifadeyle “doğru aşklarda” nedense aşık olanın “erkek”, maşukun ise “kadın” olması gerektiğini düşünmüşümdür. Fakat Yusuf ile Züleyha’da “doğru olmayan” ya da alışılmışın dışında olan Züleyha’nın Yusuf’a aşık olmasıdır ve bence kitabın yazarının bu konuyu seçmesinde en büyük etken bu “sıradışılık” olmalıdır.

İrdelenmesi gereken ikinci konu yazıcının ha bire Züleyha’yı “aklama” çabasıdır. Kur’an-ı Kerim’de adının bile anılmasına tenezzül edilmeyip, kendisinden “Yusuf’un evinde kaldığı kadın” (12/22) ve “azizin karısı” (12/51) diye bahsedilen ve tensel zevklerinin tutsağı, üstelik bu zevkinin ancak sıkışınca itirafçısı olan mütecaviz, yalancı ve müfteri kadın, yazıcı tarafından Yusuf’un ardındaki Yusuf ‘u görebilecek mertebeye sıçratılıyor. Tabii burada yazarın “orijinal” metne sadık kalması gerekip gerekmediği ayrı bir konu ama benim anlamaya çalıştığım husus, yazarda orijinalinden hareketle ortaya çıkan çağrışımların yönü. Yani yazıcı istese Züleyha’yı yaptıklarından ötürü yerin dibine de batırabilirdi ama yapmıyor. Kitapta bu olumlama çabasının bir uzantısı olarak Yusuf ile Züleyha sonunda yazıcı tarafından evlendirilir. Halbuki Kur’an’da, Yusuf’un Züleyha ile bırakın evlenmesini ona aşık olduğu konusunda bile en ufak bir ibare yok. Burada Züleyha’nın Yusuf’u odada kıstırıp “hadi gel” dediğinde Yusuf’un da her erkek gibi vamp bir kadını arzulamasını aşktan saymıyorum. Çünkü aşk, seks ve erotizm dışında “ulvi” amaçları da olan bir duygu. Kaldı ki Züleyha’da erotizmin sınırlarını aşan cinsel sapmadan bile bahsedilebilir, zira köle de olsa çocuk yaşta yanına alıp büyüttüğü birine hissedilen duyguyu aşkla değil pedofiliyle karışık ensestle izah etmek daha uygun geliyor bana.

Yazarın Züleyha’yı aklama gayretleri bunlarla da sınırlı değil. Örneğin yazıcı Yusuf’a meşhur onbir yıldızlı, güneşli ve aylı rüyasını, bu sefer içinde mavi bir yıldız olarak Züleyha’nın da bulunduğu bir şekilde bir kez daha gördürtür. Yazar Züleyha’ya da rüya gördürtür, üstelik onun rüyası rüya içinde rüyadır (Yusuf seninki de rüya mı dercesine). Bir kanıt olmamasına rağmen Züleyha, yani haksız yere Yusuf’u zindanlarda çürüten kadın, yazıcı tarafından Yusuf’un rabbiyle de tanıştırılır.

Kitapta kesif bir Ibn-i Arabi kokusu baştan sona varlığını hissettiriyor. Aslında Yusuf yok, yok Züleyha, sadece bu suretlerin ardında “O” var. Aşk da zulüm de ihanet de yok, varsa sadece ilahi bir senaryo var. Yazıcının Yusuf ve Züleyha’dan hareketle geldiği yer burası.

Kitapta beni en çok etkileyen yazıcının son sözü oldu. Neden bu bölümden en çok etkilendiğim ise benim hikayem. Bu bölümü okurken, yazıcı tarafından yazılmadık rüyasının anlaşılması için adete kışkırtıldığımı hissettim. Çünkü yazıcının yazılmayan rüyası aynen Züleyha’nınki gibi rüyaların rüyası, insan bu rüyayı dinleyebilmek için nesini feda etmez ki? Yazıcı bu bölümde haklı olarak narsistik özelliklerini hafiften hissettirmekten geri durmuyor. Hafiften diyorum, zira tasavvufi bir terbiye aldığı izlenimi veren bir yazıcının daha fazla ileri gitmesi kibirden sayılırdı. En sonunda yazıcının ölmeyi arzulaması narsistik özelliğine ters düşer gibi görünse de ruhun kaynağına ulaşarak ölümsüzleşmesi söz konusu olduğu için narsizmle çelişen ciddi bir durum söz konusu değil. Keşke bir de kitabın arka kapağında Mor Mürekkep’ten mülhem, ama bu kez okuyucunun gözlerinin ta içine bakan yazıcının bir resmi olsaydı.

mbilici@meds.ktu.edu.tr

Ahmet Kabaklı ; “Yeni Üç Klasik”, Türkiye , 18 Kasım 2000

Ahmet KABAKLI

GÜN İŞIĞINDA

Yeni üç klasik

Edebiyatımızın ünlü klasik mesnevi ve hikâyelerini, yenileyerek yayımlayan, tarih ve sanatımız boyunca sevilmiş üç yeni eserden söz ediyorum. Bunlar:

1-Leylâ ile Mecnun, Eser: Prof. Dr. İSKENDER PALA…

Timaş: Faks (O 212) 512 40 00…

2- YUSUF İLE ZÜLEYHA… Eser: NAZAN BEKİROĞLU

(Timaş, Faks: (O 212) 51240 00…

3- Arzu ile Kamber, Eser: NECDET EKİCİ, birinci ve ikinci ile aynı fakstan

istenebilir.

En doğrusu, üç ayrı sanatkârdan çıkıp günümüz dil ve üslubuna konulan bu çok başarılı klâsiklerimizden her üçünü isteyip karşılaştırarak okumanızdır. Kalemine güvenenler için yeni bir sanat çağı açılmıştır. Bu yazımda, sayın İskender Pala’nın ek olarak “Aşkın Gizli Tarihi” adını verdiği ince üslup ve çok değerli minyatürlerle süslenmiş Leylâ ile Mecnun’unu daha sonraya bırakıp YUSUF İLE ZÜLEYHA ve ARZU İLE KAMBER’i tanıtmaya çalışacağım.

Ruhlar âlemine açık, zengin tarih unsurları ve ferahlatan üslûbu ile tanıdığımız hikâyeleri ile ünlü Nazan Bekiroğlu bu sefer bir klâsik mesneviyi yenilemiş. “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün” ilâve adı ile çıkardığı bu YUSUF İLE ZÜLEYHA şiirle hikâyeyi kaynaştıran öyle zevkli bir üslupla yazılmış ki açıp açıp okuyorum.

Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bu kıssa, tâ 13. yüzyıldan beri ‘Kıssa-yı Yusuf” veya “Yusuf’la Zeliha” adları ile birçok şairin mesnevilerine konu olmuştur. Nazan Bekiroğlu bu çok eski ve anlamlı kıssa’ya, bilhassa kendi yorumunu, çağdaş şiir gücünü ve kıssa’yı derinleştiren görüşleri ve çoğunu bildiğimiz çeşitli konuları, serbestçe kullanarak, “klâsik” değerde yeni bir eser kazandırmıştır. Bir örnek olmak üzere “Yûsuf’un Rüyası”ndan bir bölüme girelim:

Yûsuf’un Rüyası

Yûsuf bir güzel çocuk, Ken’an elinin Yûsufu naz uykularında… Yûsuf, güzelim öz kapaklarının, arkasmdaydı… Güzelim göz kapaklarının arkasında Yûsuf’un rüyası vardı…

Yûsuf’un rüyasında güneş vardı, ay vardı. Yûsuf’un rüyasında tam on bir yıldız vardı. Berrak ve derin gökyüzü, Yûsuf elini uzatsa dokunabileceği kadar yakındı. Güneş ve ay birbirinin ışığını söndürmemekte, on bir yıldız, başının üstünde titremekteydi Yûsuf’un rüyasında.

Önce on bir yıldız teker teker gelip Yûsuf’un tam arkasında durdular. Yûsuf, döşeğinde sağdan sola attı kendini. Ay geldi sonra, Yûsuf’un başı üzerindeki lâcivert semadan indi ve sağ yanında, onun hizasında durdu. Yûsuf’un şakaklarında, dudaklarının kenarında ve burnunun üzerinde ter taneleri… Yûsuf’un başına üzerindeki gökten bu kez güneş indi, dört bir yan ışıklarla doldu. Gece aydınlandı, çöl aydınlandı. Yûsuf’un içindeki karanlık aydınlandı. Sonra hepsi bir arada güneş, ay ve 11 yıldız Yûsuf’un etrafında döndüler ve yerlere kadar eğildiler, secde ettiler.

Arzu ile Kamber

Türk Edebiyatı Vakfı’nın Ömer Seyfettin hikaye yarışması birincilerinden olan Necdet Ekinci de ARZU İLE KAMBER (Gül mevsimine uyanmak) adlı klasik halle ve divan mesnevisini yenileyerek çok değerli bir “klasiğimizi” gün ışığına çıkarmıştır.

Arzu ile Kamber baştan başa bütün Osmanlı Coğrafyasını yaşayan canlı, acıklı bir aşk destanıdır.

Necdet Ekici dostumuz hepimiz gibi çocukluk hayranlıklarından kök alan unsurlarla bu fevkalade canlı eseri daha yeni edebiyatlara ve daha yeni çağlara mal etmiştir. Eserin şiiriyetiyle beraber hemen bütün Anadolu halkının alışkın olduğu kelimeler ve deyimlerle eser canlanmaktadır.

Bunu göstermek için ARZU İLE KAMBER kitabının 29. sayfasında yer alan bir bölümü size takdim ediyorum. Kamber ile sevgilisi Arzu’yu şu satırlarda tanıyoruz:

“Arzu, on dördünde, altın saçları, omzundan aşağı bir güneş gibi savrulan, sürmeli kara gözlü, ceylan bakışlı, selvi boylu bir peri kızı; Kamber de o yaşlarda, yağız çehreli, şahin bakışlı bir delikanlı… O zamana kadar birlikte ağlamış, birlikte gülmüşlerdi. Birbirlerini de dünya ahret, bacı kardeş bilmişler.”

Bilindiği gibi ARZU İLE KAMBER büyük sevgilerine rağmen birbirlerine kavuşmadan ölürler. Bu sonucu Ekici büyük şiiriyet içinde şöyle anlatmaktadır:

“Halk gölün ortasındaki adaya iki mezar kazdı. Arzu ile Kamber’i oraya koydular. Tıpkı Leylâ ile Mecnun gibi “iki ruhu birbirine sırdaş, iki bedeni birbirine kefen yaptı. Bu makam iki sultana otağ oldu. Bir burçta iki ay göründü. Deniz deryaya kavuştu” dediler.

O rütbede kutlu uykuya yatan bir pîr-î fanı dudağında bir damla tebessümle uyandı. Onlara gönlünün şu “nefesini” yazdı:

Yatan bu kabr içinde hazret-i Arzu ve Kamberdir

Şehid-i aşk olan bu iki hasret ulu serverdir.

Esîr-i fîrkat-ü hasret idiler dâr-ı dünyada

Müyesser kıldı Mevlâ, vuslatı bu dâr-ı ukbâda

Zarif M. Dilhan ; “Bir Kalbi Titreten Hüzün”, Genç Adım , sayı 14 , Kasım 2000

BİR KALBİ TİTRETEN HÜZÜN; YUSUF İLE ZÜLEYHA

Zarif M. DİLHAN

Züleyha sustu,

Saray sustu,

Yusuf sustu,

Ben sustum çöl konuştu. Kalb işledi kalem yazdı. Bir kitabın tanıtımı demek kitabın eni, boyu, hacmi değildir elbet. Belki sadece okurda bıraktığı etki olmamalıydı ama böyle oldu. Tanım yani kitabın etkisi işte, daha ne olsun. İtirazlar olabilir, ama ne olur bir tadın

Yusuf ile Züleyha şiirimsi tadını sunarken, şiir gibi bir tanım bekliyor. Bir kalbi titreten hüzün okuyucusunu etkiliyorsa öyle de alıcısına akmalı bence.

Kanlı gömleğin aldatmacasını dinlerken nasıl hüzünleniyor kahroluyorsak, kuyuya düşen yüreğe de öylesine sahip çıkabiliyoruz işte.

Mısr’a sultan olmak kuyudan geçiyor. Bunu anlıyoruz. Fakat kuyuya atılmak için ne yapmalı “Güzel” olmak yeterli mi. Veya kıskanılmak.

Bütün bunlar bir şiir gibi nasıl dile geliyormuş, İşte Nazan bekiroğlu son kitabı Yusuf ile Züleyha ‘da kelamı söyletmiş kalemine sağlık.

Yazara sormak isterdim niçin Yusuf ile Züleyha binlerce kez yazılmış olmasına rağmen niçin yine?

Riskli ve ” tutunabilme” korkusu olmadan ikiyüz yirmidört sahifelik kitabın ikinci baskıyı yapabileceğini bilerek mi yazdınız.

Eksilte eksilte, kendine döne döne yazmışsınız. Nun Masalları, Mor Mürekkep bir tevafukun eseri olmadığını biliyorduk. İşte sanat böyle icra edilmiştir.

Nesnelleşen dünyamızda menkibelerin tekrar kaleme alınması, insanlığa sunulması ne güzel. Bundan da güzeli usta bir kalem aracılığı ile dile gelmesi.

Kur’anı bir kıssa manevi ağırlığını hissederek kaleme alınmış. Her sayfada okuyucu merkez alınmış. Her sayfada hüzün ve neşe. havf ve reca içice verilmiş.

Daha kitaba başlarken uzun bir yolculuğa çıkacağını insana hissettiriyor yazar.

Develerle, şakırdayan nal, uçuşan toprak, kuruyan kuyu ile yolculuğa.

Fakat kitap bittiğinde yol bitmiyor, yeni ufuklar açılıyor, yeni perdeler aralanıyor nagehan ve siz ilerliyorsunuz an be an. Bir kitabı alıntı yapmadan, örnek göstermeden, intihallere değinmeden ne kadar tanıtabilirse münekkid işte o kadarım ben. Oysa her zaman bir eksiğini bulmak, bir gediğinden sızmak için çırpınmışımdır. Meğer eksik olan ben sızılacak olan yine benmişim.

Bir kitap okuyup hayatı değişenler vardır, işte bir kitapla bir değil binlerce hayatı nasıl değiştireceklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Uzatmayalım.

Nazan BEKİROĞLU’nun YUSUF ile ZÜLEYHA”sı şimdi bütün kitap severlerin koltuğu altında. Okumayanlar mı? Bari ikinci baskısını kaçırmayalım.

Ayla Atabegüm ; “Batıyı Sarsan Yürek”, Eğitimbilim , Kasım 2000

Batı’yı sarsan yürek

Ayla Atabegüm

Gazetecilerin, televizyon programcılarının “Bir Çift Yürek” kitabını okuduktan sonra, “Ben okudum gerekli mesajları aldım, Batı’yı sarsan yürek!” “Çevrenize yabancılaşmaya başladınızsa, bu kitabı okuyun derim, bir kapı mutlaka aralanacak” “Bu kitabı bir haftasonu okuyun, pazartesi hayata yeni bir insan olarak başlayın!” dedikleri kitabı merakla okudum. Programlarında, yazılarında insanları acımasızca eleştirenler, zaman zaman kendi düşüncelerinin dışında olanlara hak tanımayanlar “Bu kitabı okuyup gerekli mesajı aldık!” diyorlar. Bizi yönetenlere de bir kitap göndererek okumalarını sağlamak gerek diye düşündüm.

“Bir Çift Yürek” beni de etkiledi, onlardan biraz daha farklı mesajlar aldım. Kur’ân-ı Kerîm’i, Mevlânâ’yı, Yunus’u, Ahmet Yesevî’yi, tasavvuf ehli olanların hayatını tekrar tekrar okumam gerektiğini hissettim. “Ben gelmedim dâva için/ Benim işim sevi için” diye seslenen Yunus’u, Yunus Emre yılında O’nun Hakk âşığı olduğunu görmezden gelerek “Hümanist Yunus” diyerek, konuşanları, yazanları hatırladım. Dinimizin, kültürümüzün değerleriyle beslenmek istemeyenler, “Bir Çift Yürek”de, Amerikalı bir doktorun, Avustralya’da yaşayan Aborjin kabilesi üyeleriyle beraber geçirdiği dört ay, çöl boyunca yürüyüşleri, bitkilerle, hayvanlarla olan yakınlıkları, zorlukları gördükçe yüreklerinin yumuşamasını; eserin sonunda, kendi kültürüne bağlı kalarak Aborjinler’i ve onların hayata bakış tarzını sevdiği için doktora “Bir Çift Yürek” adını verdiklerini zevkle okudum.

Bazı entelektüellerimizin dinimizin ve kültürümüzün kaynaklarıyla beslenmek istemeyişi bir kere daha görülüyordu. Usta kalemlerimiz, şiirli bir anlatımla roman, hikâye, tiyatro türünde yazdıkları eserlerle dinimizin ve kültürümüzün kaynaklarıyla besleniyordu. Buna rağmen bazı çevrelere ulaşmamız mümkün olamıyordu. Aborjin kabilesinin varlığına saygı duyanlar, Olimpiyat meşalesinin Aborjin kabilesinden yerli bir kadın tarafından yakıldığını görüyor, kardeşlik ve barış mesajını alıyorlardı. Türkiye sınırları içinde yaşayan insanların, kardeşlik ve barış içinde yaşamaları için “bir çift yüreği” olan insanların birleşmeleri gerekiyordu. Bir roman yazmalıydım, kahramanım “Ben yanarım dünü günü/ Bana seni gerek seni/ Ne varlığa sevinirim/ Ne yokluğa yerinirim” diyerek yola çıkan Hakk âşığı olmalıydı. Bu kahraman dünyanın çok uzak bilinmeyen yerlerinde yaşamalıydı, kitabın yazarı Ayla Ağabegüm değil, müstear isimle yazan yabancı bir yazar olmalıydı ve kitap Türkiye’de tercüme edilmeliydi. O zaman her çevrede okunacak farkına varılmadan mesajlar alınacaktı. İnsan âlemde hayal ettiği sürece yaşarmış. Bir anlık hayal bile güzel.

“Bir Çift Yürek” kitabının kahramanı doktor, Aborjin kabilesinin davetine gittiği anda, üzerindeki elbiseler, çantası, ayakkabıları, kıymetli yüzükleri alınır, vücudunu sarması için bir örtü verilir. Gözlerinin önünde bütün eşyaları yakılır, ilâhiler ve dans eşliğinde yürümeye başlarlar. Çıkılan yolculuk ruhunun eğitilmesi içindir. Çıplak ayakla yürümek zordur, ayakları yara olmaya, kanamaya başlar. “Acıyı unut, dikkatini başka noktaya ver, dikenleri durduğumuz zaman çıkarırsın, yaraları da o zaman tedavi ederiz’ derler. Avustralya’da Aborjinler’in hakları çok azdır. Amerikalılar’in Kızılderililer’e yaptıkları haksızlıkları, Avustralyalılar, bu kabileye uygular. Onlar da ayakta kalmak için direnirler.

Nihayet beklenen an gelmiştir, ısıtılan yağlı yapraklardan elde edilen özle ayaklar tedavi edilir. Günlerce aç kaldıktan sonra da hazırlanan yemek solucandır. Yemek saatleri kabile halkı için önemlidir, masallar anlatılır, şarkılar söylenir, saatlerce vücutlarına mesaj yaparlar. Doğan bebeklere ad verilir, daha sonra yeteneğine, bilgeliğine uygun adları alırlar. Doktora da “Mutant” adını verirler. Mânâsı, devamlı değişikliğe uğrayan demektir. Çay törenleri önemlidir, grup beraberliği ve bir başarının kutlanması için yapılır. Sıcak taşlar özel bir suyun içine atılır, çeşitli bitkiler konur ve demlenir.

Sabahları dua için tören yapılır. Onlara göre yaratılmış olan herşeyin bir amacı vardır, hiçbirşey rastlantı eseri ve anlamsız değildir. Bitki dünyası, insanları, hayvanları ve toprağı beslemek için var olmuştur. Aynı zamanda atmosferin dengesini sağlar, ağaçlar ve bitkiler sessizce şarkı söyler. Kitabın bu bölümünü okurken, “Dağlar ile taşlar ile seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlâm seni” diyen Yunus yakınımda benimle beraberdi. Kabile her sabah dualarla bitki ve hayvanlara mesaj yollar. Onların deyimiyle, “Her yeni gün Tanrısal Birliğe teşekkürle başlar.” Kayaların arasından akan bir su buldukları zaman çok az içerler, çünkü o suda, hayvanların da hakkı vardır, suyu kirletmemeye dikkat ederler. Çeşitli soğan ve bitkileri toplarken de dikkatliydiler. Önce evrenden izin alıyor, sonra el ayalarını bitki ve soğanların üzerinde konuşarak gezdiriyorlardı. Olgun bitki ve soğanın üzerine eliniz geldiği zaman ısınıyor, parmaklarınızda kıvılcımlar yanıyor, işte o zaman bitkiyi koparabiliyordunuz. Dünyanın en korumasız ırkı, stresten, ülserden, tansiyondan, kalp hastalıklarından uzak yaşıyordu. Kayalardan düşen bir kabile üyesinin kırılan ayağı kısa bir zamanda tedavi edilmiştir. Hiç yalan söylemedikleri için birbirlerinden saklayacakları da yoktur. Herşeyin olumlu yanını görürler. Doğum günü partileri yoktur. İnsanın yaşlanması önemli olabilir mi, kişi daha mükemmel olmuşsa onu kutlar. Kutlama partileri için kişi kendi karar verir çünkü insanı en iyi kendisi bilir.

Bir zamanlar Aborjinler’in yamyam olduğu söylenir. Onlara göre Mutantlar, adam öldürür çiğner geçerler, yamyamlar ise, insanı öldürür onunla karın doyururlar, iki tarafın da savunulacak yanı yoktur. Gerçek insanlarsa cana kıymazlar. Savaşta ahlâk yoktur denir, ama yamyamlar bir günde birden fazla insan öldürmezler, sizin savaşlarınızda binlerce kişi birkaç dakikada ölüyor düşüncesindedirler.

Kitabımızın kahramanı doktor, günlerce yıkanmadığı için kokusu kendini bile rahatsız etmektedir. Aborjinler ise o durumda değildir, çünkü beslenmeleri farklıdır. Vücudundaki toksinleri atması için, doktoru boğazına kadar kuma gömerler, saatlerce kalır, toksinlerin bedeninden aktığını hissetmektedir. “Buluşların anası ihtiyaçlardır!” sözünün doğruluğuna bir kere daha inanmıştır. Bitkilerle yapılan tedavileri, tedavi anındaki hareketleri gören doktor, hasta-doktor ilişkisinin önemini kavramıştır. Hasar görmüş ilişkiler, inançlardaki boşluklar, Yaratan’a karşı duyulan kuşkular, bağışlama özelliğinin yitirilmesi iyileşmeyi güçleştirmektedir.

Çok susadığınız bir anda ağza alınan bir taş ve onun ağzınızda oynatılmasıyla tükrükler oluşmaya başlıyor ve canlanıyordunuz, Tanrı’ya teşekkür ederken ağlamıyordunuz çünkü vücudunuzda su kalmamıştır. Sonra zihninize bir düşünce gelir, “Su ol, suyu bulursun”. Kendinizi sezgilere bırakınca, su olmaya başlarsınız, soğuk, mavi ve duru olursunuz, aklınız mantığınız devre dışı kalmıştır. Ayrılış ânı geldiğinde tören yapılır, “Bir çift yüreği yitirme dostum. Bizim yanımıza iki açık yürekle geldin, şimdi bu yürek hem bizim, hem de kendi dünyan için anlayış dolu, sen de bize ikinci yürek armağan ettin!” demişlerdir. Doktor hayatının geri kalan zamanını gerçek insanlardan öğrendiklerini uygulamakla geçirecektir. Herşeyi hatta gözden yitme sanatını bile.

Bir Çift Yürek bittiği zaman günlerce düşündüm, kendimi yakınlarımı, gazeteleri, televizyonları ve öteki Türkiye’nin insanlarını. Yeni bir kitaba başlamak hayli zordu, öyle bir kitap okumalıydım ki, bittikten sonra heyecanla, “Sizler de okuyun!” diyebilmeliydim. Bir Çift Yürek’i tavsiye edenlere göndermeliydim. Nazan Bekiroğlu’nun yazdığı Yûsuf ile Züleyha imdadıma yetişti.

Defalarca yazılan konu Nazan Bekiroğlu’nun usta kalemiyle yeniden yazılıyor, gelenek yenileniyor, şiirle nesir birleşiyor, gazeller yazılıyor, yeni bir dille yeni söyleyişler ortaya çıkıyor. Nazan Bekiroğlu zoru denemiştir, bir tarafta aynı konuda yazılmış sayısız mesnevi vardır, diğer tarafta Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan Yûsuf kıssası, buradan yola çıkarak onlara ters düşmeden yeniyi söylemek, bunu bir romanda denemek. “Züleyha ki Yûsuf u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını buldu. Yûsuf u değil, Yûsuf da tecelli eden nuru sevdiğini fark etti. Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir, söylenmemiş bir mesnevi kalmadı yeryüzünde. Her Yûsuf u Züleyha hem birbirinin aynı hem bir başkası” diyor Nazan Bekiroğlu.

“Her hikâyenin bir başlangıcı, bir gelişmesi bir de sonu vardı. Yûsuf ile Züleyha hikâyesi çölle başlar. ‘Çölün aşka bahanesi var. Yoksa çölün, bahâ nesi var.’ Yûsuf un güzelliği dilden dile dolaşır, bir bedevi ona bir ayna hediye eder, senin güzelliğin en parlak ışığın yansımasından başka şey değildir. Sen suretsin o asıl. Sen fertsin. O mânâ sen bedensin O ruh. Sen gurbetsin O yurt? Sen parçasın O bütün. Sen gölgesin O ışık. Bedevi böyle söyleyip uzaklaşırken Yûsuf bildim dedi, her şey O’ndan, sen de O’ndan, ben de O’ndan. Ve ben bunu biliyorum.”

Eserden bölümler:

Kardeşlerinin Yûsuf’u kurt yedi hikâyesine herkes inanacak diye kurt üzülür ve boncuk boncuk yaşlar döker.

Yûsuf dua eder: uRabbim bana istememeyi isteyebilmeyi nasip et.” Çünkü Züleyha Yûsuf’u istemekteydi, Rabbi’nden işaret gelmese Yûsuf da Züleyha’yı isteyecekti. Züleyha’nın duası: “Aşkla var olduğum yerde, yine aşkla yok olayım. Rabbim acıya razıyım ama gözyaşım bende kalsın, razıyım yoklukta var olayım.”

Eser birbirinden güzel rüya bölümleriyle devam eder. En ilgi çekici yanı da, Züleyha’nın pişmanlıklarının dile gelişidir. Züleyha’nın çektiği acılar kalbimizi yumuşatır.

Kitabın sonunda yazıcının son sözü yazının kaderi bölümünü defalarca gözlerimiz nemlenerek okuyoruz.

Yûsuf ile Züleyha, yüreklerimizi titretiyor, kalbimize ışık tutuyor, eline sağlık Nazan Bekiroğlu, okuyucularının hayır dualarını alacağına inanıyorum. Dinimizden, geleneğimizden yola çıkarak şiir dolu bir anlatımla yeni şeyler söylenmesine susamışız.

Kitabı bitirdiğim anda duyguların yoğunluğu altında düşünemiyordum. Birkaç gün sonra düşünmeye başladım, bu güzel eserleri herkesin okumasını nasıl sağlayabiliriz?

Dinimizde hediyeleşmek sünnettir, neden sevdiğimiz kitapları, hediye etme alışkanlığını yaygınlaştıramıyoruz?

Dergilerimizde neden kitap tenkitlerine daha fazla yer verilmiyor? Gazetelerimizin neden kitap sahifeleri ve ilaveleri yok? Televizyonlarımızdaki kitap saatleri neden emek çekerek hazırlanmıyor?

Müslüm Yücel ; “Yusuf ile Züleyha”, Gündem , 28 Ekim 2000

Yusuf ile Züleyha

Müslüm Yücel

İnsanlar gökyüzüne ellerini açarlar. Gökyüzünden istedikleri vardır ve istekler yaşamlarının daha iyi olması ya da “öteki dünyanın” bu dünyaya nazaran daha katlanılır olması içindir. Çöl ise gökyüzünün karşıtıdır her zaman. Burada her şey olduğu gibidir ve çölün duası kum ile sınırlıdır; bu yüzden “olmak” ile “oldu” arasındaki fark, başkasının “olsun” demesine bağlıdır; yine bu yüzden çöl iki şeyle geçilir: Aşk ve söz. Aşk ile bedene can vermek, sözün bittiğine işaret eder ve aşk çöl hikayelerinde, sözün gökyüzüne söylenmesi olarak tercüme edilir. Sözün tercümesi yeniden yazılmasıdır. Yazıcıya düşen ise tebdil-i kıyafettir. Her aşk hikayesi yeniden yazılarak büyür, her aşık kendine bir aşk hikayesi bularak, yüzyılına ayak uydurur ve yine her hikaye başkasının adına yazıya geçtiği zaman, herkesin hikayesi olarak okunur. Yusuf ve Züleyha gibi.

Doğu’da yazılan Yusuf ve Züleyha’larda Kur’an esas alınırken, Batı’da yazılan eserlerde Tevrat’ın etkisi vardır. Hendel’in Yusuf ve Kardeşleri oratoryusu, Thomas Mann’ın Yusuf ile Kardeşleri adlı romanı, Richard Starauss’un Yusuf Efsanesi adlı Opus 64 adlı pandomimi Yusuf ile Züleyha hakkında ilk akla gelen eserlerdir. Tabii bu arada Rilke ve Goethe’nin kimi şiirlerini de unutmamak gerekir. Nazan Bekiroğlu ise başka bir Yusuf ve Züleyha ile okur karşısına çıkıyor. Doğu’da bilinen hikayelerin yanı sıra Bekiroğlu, Tevrat’tan da yoğunca etkileniyor. (Nazan Bekiroğlu, Yusuf ile Züleyha- Kalbin üzerinde titreyen hüzün, Timaş yay., istanbul, 2000)

Mesnevi, roman ve şiir arası kurguların iç içe girdiği, zaman zaman da oluşturulan metinlerin şiirle paslaştığı Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sında; Yusuf başka, Züleyha başka, ama sonuçta mutlu bir sonla tekrar bir aşk hikayesi gündeme geliyor. Bekiroğlu’nun Yusuf ve Züleyha’sında kahramanların başına gelenler kimi zaman monolog, kimi zaman da birer mesnevi beyti gibi akıp duruyor. Kitap kapatılıp şöyle bir kitabın ve yazıcının dışından Yusuf ve Züleyha’ya bakıldığında ise başka bir manzara ile karşılaşıyor insan ve kendine soruyor: İsa’dan iki bin yıl önce yaşadıkları iddia edilen Yusuf ile Züleyha ile bugüne bakmak mümkün mü? Kapak aralanıp, satır araları yoklandığında söz konusu olanın Yusuf olmadığı, Züleyha olduğu çıkıyor karşımıza. Çünkü Züleyha aşkı uğruna bütün değerlerini ayakları altına alıp, kalbini savunurken, Yusuf yalnızca çektiği çile ile insanların aklında kalıyor. Ve dahası Züleyha eşi Potifar’a ihanet etmesine rağmen, bu ihaneti haklı gösteriyor, diğer kadınları buna inandırıyor; ve diğer kadınlar adeta, “ihanet içinde olan sen değil, biziz” diyorlar. Yazıcının dilinin altındaki zor bir meseledir bu…

Bir metni, özellikle herkesçe bilinen bir metni yazmak elbette ki zordur. Bu bilinen ve herkesin kolayca konuşabileceği bir aşk hikayesi ise iş daha bir zorlaşır. Bekiroğlu da yazarken bayağı zorlanmışa benziyor. Çünkü zaman zaman monologlara başvuruyor ve bu monologlar, ana metinle çakıştığı an, yazıcı kendini bir yana bırakmayı zorunlu hale getiriyor; böyle olunca “anlatma” zorunluğu gündeme geliyor ve ne monolog ne de salt mesnevi olarak dile getiriliyor. Diğer yandan dilsel, dinsel ve siyasal kimi kaygılar metnin oluşmasında olumsuzluklar, anlam içerisinde kimi anlamsızlıkların doğmasına neden oluyor. Sözgelimi yazıcı “kalp, yürek, gönül” gibi kelimeleri zaman zaman aynı, zaman zaman da ayrı anlamlar taşıyorlarmış gibi kullanıyor. Şöyle ki, “Onarırım kendi ellerimle kalbimi, kendi ellerimle severim kendi yüreğimi” gibi cümleler, çok güzel diyebileceğim, “Tek kişilik ölüm, tek kişilik bir yağmur” gibi cümleleri bile dilin uçurumlarından, bir çırpıda aşağıya itiyor. Yine dil olarak, kelimelerin aynı anlamda kullanılması anlatımı da zorlaştırıyor. “Pazar oldu olalı böyle mezat görmemişti”, ya da “çölde çiçek”, Çölde karaca” gibi içeriği daraltan ifadeler okumayı zorlaştırıyor. Diğer yandan dinsel olanın edebiyata maledilmesi- yani yeniden üretim sürecinde, kişi duyarlığının günce! ile bağdaştığı noktada, göstergelerin olduğu gibi metne yansıması olarak karşımıza çıkmıyor. Tam tersi duyarlılık politik göstergelerle kendini ifade etmeye çalışıyor ve nesneye yüklenen her anlam, politik bir içerikle gündeme geliyor; böylece metindeki et, kemikten kopuyor ve ortaya pankartlara yazılacak sözler kalıyor. Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılması ve kardeşlerinin Yakup’a, “kurt kaptı, bu da kanlı gömleği” ifadesini “Kurf’u konuşturarak yanıtlayan Bekiroğlu, şöyle bir cümle kuruyor: “Dağlar mekanımdır, adımın arkasında yatan efsaneler vardır. Beyhude değil, karakterini benimkiyle birleştiren kimi ulusların armasıyım. Görkemli başım görüntü bırakır kimi bayraklarda. (…) Şerefli adımın arkasında kocaman efsaneler vardır da bu küçük anlatılarla baş edemem bir türlü.” (Bekiroğlu, s., 50) “Benim adım Kurt” dedirtecek bu ifadeler, zanlı olan kurdu temize mi çekiyor? Yusuf ve Züleyha’nın Kur’an temelli edebiyat uyarlamalarının hemen hemen tümünde yer alan kişi ve motifler özgül bir zaman ve uzamın getirdiği ihtiyaçlara odaklanan kişi ve motifler değillerdir. Voltaire’nin deyimiyle bu kıssa “Affeden bir kahraman, insanı öcalandan daha çok duygulandırır.”

Kurt ve diğer dilsel arızalar dışında Bekiroğlu “Ama bir bakracı olup da ipi olmayana ya da ipi olup da bakracı olmayana (veyahut) ne bakracı ne de ipi olana ölümüm ben” diyerek kuyuyu güzelce tanımlıyor ve “her yuttuğum taş bağrımda bir yara açtı” diyor. Thomas Mann, “geçmişin kuyusu çok derin; belki de dipsiz demek daha doğru” diye sesleniyor ve ardından, “Ne kadar derinden seslenirsek, geçmişin derinlerine o kadar iniyor ve o kadar aşağılara batıyoruz, insanlığın ilk temellerini daha çok buldukça, tarih ve kültürünün kavranılmazlığı daha çok anlaşılıyor” diye ekliyor, ipimizi ne kadar tehlikeli derinliklere salarsak salalım, ipin daha derinlere uzanacağını da eklemeye gerek var mı? Elbette ki yok.

Çünkü orda merdivenli bir kuyu var ve kuyunun dibinden Kesikbaş bize bakmaktadır ve ben rüyamda gördüğüm bütün taşbaskısı Mevlitlerin arkalarında Kesikbaş destanını okudum. Gövdeden ayrılan başlar- ya da başı kesilmiş gövdeler bütün aynalarımın umutsuz gülümseyişleriydiler. Cizre’deydi kesikbaş ve taş merdivenlerle inilen bir kuyunun içinde Hızır’ın verdiği görevleri yerine getirme telaşındaydı. Kirdici Ali’ydi bu. Diğerinin adını bilmiyorum, üvey oğlu tarafından başı kesilerek öldürülen zengin bir tüccarın başının, oğlundan nasıl intikam alındığını duyardım. içinde uyuduğum sessiz harflerde. Sonra Orpheus uyandırırdı beni. Orpheus bir müzik ilahı. Karısı öldükten sonra, başka biriyle evlendirilmek istendi ve Meanadlar tarafından başı kesilerek bir ırmağa atıldı ve o kesik baş karısı için hep ağlayıp durdu. Beride ise Harran vardı ve kuyular hep taş ile doldurulmuştu. Sabiiler korkudan Merkür’e, kesik bir insan başı takdim ederlerdi. Kurbandı bu. Peki ya Yahya’nın Heridias’a gümüş bir tepsi içinde sunulan ve sorulan bütün sorulara cevap veren kesikbaşına ne demeli? Başlar kesildikçe, başları atacak kuyular da çoğaldı ve kitap kendini kuyuya atmanın bahanesi acı çekmekle mutluluk arasındaki dengeyi kuran ‘belki’ de buldu ve belki insan, insan kalsaydı hiç kitaba gereksinim duyulmayacaktı. Ne bileyim işte “buradan girerseniz, yol Urfaya çıkar” denilerek Ermeniler kuyuya atılmaz, arkasından odunlar atılmaz, ateş utancını gizlemek için tutuşmazdı. Ya da Kahtalı Barbus ayaklarına taş bağlayarak, kendini Fırat’a atmazdı. Ve Kürtçe’de Kuyu, unutmak anlamına gelen “Bir” olmazdı. Taşlar da belki kalbin yarasını sarmak içindi; ama artık büyük mağazaların naylon torbaları ile dolup taşan çöp tenekeleri ve yüzyılımızın adını taşıyan gökdelenler ve fabrika dumanları arasında Yusuf vasat bir işçidir, Züleyha aynı fabrikanın farklı bir katında sevgilisine rastla-yamayan zavallı bir sevgili. Kuyu bir ayna. Kuyunun ağzında duran- hatta su çeken-kuyunun içindekini görmez, gördüğü suda yalnızca suretidir. Suda yalnızca surettir geçmiş ve açıkça söylemek gerek, Yusuf’un bugün edebiyata aktarılması- kuyu ile musluğun yer değiştirmesi, barajların elektrikle hayatı boğmasından başka birşey değildir. Bir elinize Cami’yi, diğerine “kalbin üzerinde titreyen hüznü” koyun. Kuyunun ağırlığı, musluğun ağzını tıkayan kurdu da mutlaka görecektir.

Yusuf’un kuyusu, kalbin genişliğinde.

Ve aşkın çöle söylediklerinde gizlidir kıssa.

Kıvanç , Taha; “Her beğeniye bir kitap”, Yeni Şafak , 1 Ekim 2000

Her beğeniye bir kitap

Taha Kıvanç

Tarih sever misiniz? Bizde okullarda öğretilediği biçimiyle tarihi sevmek pek mümkün olmadığı için konuyu böyle bir soruyla açtım. Oysa tarih, hep biliyoruz, tekerrür etmemesi için de üzerine dikkatle eğilinmesi gereken bir disiplin… Elimden düşürmediğim kitapların başında tarihe ilişkin olanlar gelir benim, her gittiğim yerde mutlaka kitapçıların ‘tarih’ raflarına da iyi bir göz atanm.

Son seyahatimden getirdiğim zihin açıcı bir kitabın dilimize çevrildiğini görünce ne kadar sevindiğimi bilemezsiniz. Dünya tarihine biraz ‘aykırı’ bir açıdan yaklaşan ‘Alternatif dünya tarihi9 altbaşlıklı “Eğer öyle olsaydı” adlı kitap bu… Kitap, dünya tarihinin keskin virajlarında bildiğimiz sonuçların değil de başka alternatiflerin hayata geçmesi durumunda nasıl bir sonuç ortaya çıkmış olabileceğine ışık tutuyor. Sözgelimi, 2. Dünya Savaşı’nda Normandiya çıkartmasını Almanlar püskürtebilselerdi, ya da Napoleon Waterloo’dan galip çıksaydı ne olurdu? Buna benzer veya benzemez bir dizi soruyu meslekten tarihçilere veya tarihe ilgisi bilinen yazarlara yöneltmişler…

Tercümeyi yayımlayan Aykırı Yayıncılık (Tel: 216- 445 2214, faks: 216- 410 5299), tarihe o kadar da sempatiyle bakmayan tembel okuyucuyu bile kendine bağlayan bir kitabı dilimize kazandırmakla büyük bir hizmet görmüş. Hele, benzer bir kitabı kendi tarihimizle ilgili olarak hazırlattığını duyunca daha da sevindim. Merakla bekleyeceğim.

Mehmet Altan benim de uzunca bir süre yaşadığım ABD/Boston’da bir yıl geçirdi. Ekonomist olması yanında dünyayı ve ülkesini yakından izleyen bir aydın olarak, teneffüs ettiği havayı Türkiye’ye yazılarıyla yansıttı, izlenimlerine değer katan, bütün akademik hayatını Avrupa (özellikle Fransa) üzerinde yoğunlaşarak geçirmiş bir Türk yazarın ‘yeni dünya “yi nasıl algıladığına ışık tutuyor olması, iki farklı uygarlık alanı penceresinden Türkiye’ye göndermelerle dolu bir kitap “Amerikan rapsodisi”..

Gezi kitaplarını, bilmediğim ülkelerle ilgili izlenimler aktaran eserleri severim zaten, ancak Mehmet Altan’ın kitabı ayrıca bir günlük lezzeti de taşıyor; şaşkınlık yaşamama kararlılığıyla yola çıkmış bir okumuş kişinin, bir üniversite çevresinde yaşadıklarının günlüğü. Tabii o ülke ABD, üniversite Harvard. olunca gördükleri, işittikleri ve okudukları biraz şaşırtmış kendisini. Keyifle okunan rengârenk bir çağrışımlar meşheri bu kitap… (Can Yayınları, Tel.: 212- 252 5675, faks: 212- 252 7233).

Madern tarihle ilgilendiniz, yabancı diyarlara yelken açmaya niyetlendiniz, o halde daha yakın bir dönemle daha bizden bir atmosferi solumaya da hazırsınız demektir. Mehmet Barlas’ın “Türkiye’de darbeler ve kavgalar dönemi” adıyla yayımladığı araştırması, bugünlerde yaşadıklarımızın tohumlarının atıldığı Cumhuriyet’in ilk dönemine damgasını vurmuş kişileri ve birbirleriyle ilişkilerini sergiliyor. Tabii, Cumhuriyet-öncesi döneme hızlı flash-backler yapmayı ihmal etmeden…

Barlas’ın kitabına ayrı bir değer katan, sonuna eklediği Turan Güneş’le yaptığı mülakatın metni. Sol mücadelede önemli bir isim olan rahmetli Güneş, kendi yaşadıklarından hareketle yakın tarihimizi ince ayrıntılarıyla yorumluyor bu mülakatta. Bir ‘bilge9 siyaset adamının, partizanlığı aşarak yaptığı tahliller günümüz ortamı için de rehber anlamı taşıyor. Aynı yayınevi tarafından çıkartılan yine Mehmet Barlas imzasını taşıyan “Turgut Özal’ın anıları9’ ile “Türkiye’de darbeler ve kavgalar dönemi” birlikte okunduğunda, hem usta bir yazarın üslup zerafetiyle tanıştırması, hem de bildik dönemlere bazılarını bilmediğimiz zengin anekdotlarla yaklaşması sebebiyle uzun süre damağı terketmeyecek bir tat bırakıyor. (Birey Yayıncılık, Tel: 212- 511 3369; faks: 212- 511 7716).

Nazan Bekiroğlu benim her ürettiğini dikkatle izlediğim bir yazar. Onun ‘Şâir Nigâr Hanım’ monografisi (iletişim Yayınları) bir dönem kadınlarının iç dünyalarını öğrenmede rehberim oldu. Halide Edip Adıvar’ı (Şule Yayınları) ondan okumak ayrı bir keyifti. ‘Nun masalları’ başlığı altında yayımlanmış öyküleri (Dergâh Yayınları) ile Zaman gazetesindeki yazılarını toplayan ‘Mor mürekkep’ (İyi Adam Yayınları) bu çok yönlü edibi takdir etmek için yeterliydi. Ancak, şu sıralarda masamın üzerinden ayırmadığım ‘Yusuf ile Züleyha’ bir çok bakımdan öncekileri aşan bir büyük eser…

Geleneksel anlatımla çağdaş yazı ustalığını, ilahiyatla edebiyatı, tarihî ‘Yusuf ile Züleyha’ öyküsünün anlatıldığı bu kitapta birbiri içine geçmiş biçimde buluyoruz. Kur’an’da ve öteki kutsal kitaplarda yer alan, her devirde kalem erbabını teshir etmiş bir aşk, fedakârlık ve mazlumiyet öyküsünü inançlı bir kalbin hassas terazisinden okumak ayrı bir mutluluk… (Timaş Yayınları, Tel.: 212- 513 8415; faks: 212-512 4000).

Sami Selçuk adlî yılı açış konuşmasını yapalı neredeyse bir ay oldu; bir çok kişi konuşmanın tam metnine nasıl ulaşabileceğini sorup duruyor. Aslında, başkanı olduğu Yargıtay konuşmanın sınırlı bir baskısını yapıp o gün dağıttı, ama en iyisi bir yıl önceki konuşması (‘Demokrasiye doğru’) ile “Zorba devletten hukukun üstünlüğüne” adlı çalışmasını da yayımlayan Yeni Türkiye Yayınları’nın (Tel.: 312- 442 6242; faks: 312- 442 6252) değerini biçimine de yansıtarak yaptığı baskıyı edinin siz…

Bu kitaplardan biri mutlaka sizin için…

Süavi Kemal Yazgıç ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”, Dergah , sayı 128 , Ekim 2000

KALBİN ÜZERİNDE TİTREYEN HÜZÜN

“Nun Masalları” pek çoğu Dergah’ta yayınlanan ve kitaplaşması okurları tarafından uzun süre beklenen öykülerdi. Hatta o günlerde Nazan Bekiroğlu kendisiyle yapılan bir röportajta “kitaptan kaçamazsın” sözüne cevaben “ben arifeyi daha çok seviyorum” demişti. Ancak arife “Nun Masalları” ile bitince ardından “Şair Nigar Hanım” ve “Halide Edip Adıvar” hakkında iki akademik çalışma ve denemelerden yapılan bir seçmeyi içeren “Mor Mürekkep” okuyucuya ulaştı.

Nazan Bekiroğlu, Timaş yayınlarından çıkan “Yusuf île Züleyha” ile modern yazarların pek de girişmeye cesaret edemeyeceği bir maceradan yüzünün akıyla çıkıyor. Zira Yusuf Kıssası hem Tevratta hem de Kur’an-ı Kerim’de geçen bir öykü. Kur’an-ı Kerim’de “Ahsen ü’1-kısas” (Kıssaların en güzeli) olarak nitelendirilen bu öykü pek çok mesneviye de konu teşkil etmiş. Pek çok sanatçı “Yusuf ile Züleyha”nın cazibesine kapılarak onu tekrar tekrar yazmış. Ernest Renan’ın tabiriyle en eski ve en güzel roman. Kısaca doğuda da batıda da bilinen ve sevilen bir öykü. Bu da onu tekrar yazmayı daha da zorlaştırıyor. Zira ‘kötü edebiyata’ yani sıradanlığa düşülmesi çok kolay. Hem kutsal kitapların hem de yüzlerce yıllık edebiyat birikiminin ayrıntıyla işlediği bir öyküyü tekraren biçim ve içerik olarak daha önce yazılanlara hem bağlı kalmak hem de metne kendi imzasını atarak yani edebiyat eserinin taşıması gereken orjinaliteyi kaybetmeden yazmayı başarmak her yazarın içinden çıkabileceği bir zorluk değil.

Nazan Bekiroğlu’nun “Yusuf ile Züleyha”sını entelektüel bir dedikodu malzemesi olan fakat ‘eser’e nadiren ulaşıldığı için meşhur bir meçhul olmaktan öteye gidemeyen ‘geleneğin’ bugün nasıl işlenebileceğine dair bir sentez denemesi olarak okumak mümkün. Hemen belirtmek zorundayım ki onu bir sentez olarak nitelendirirken ‘sentetik’ bir metin olduğunu vurgulamıyorum. Post-modernitenin oyunlaştırarak yeniden üreten ve bu arada da sıradanlaştırarak her türlü değerden arındırılmış profan metinlerinden biri değil “Yusuf ile Züleyha”. Estetize etmek adına plastiğe dönüşmekten dolayı sık sık rastladığımız hayat özürlü bir metinle değil kendine özgü nabzı yakalamış bir “eser”le karşı karşıyayız.

Ayrıca edebi açıdan “Yusuf ile Züleyha”nın taşıdığı bir tuzak daha var. Divan edebiyatında şiirin içinde yer alan bir konuyu bir nesre malzeme olarak seçince ister istemez şiirsellik belasına yakalanmamak da mümkün. Neticede iyi bir şiire özenen her metnin rüküşlüğe ve anlamsızlığa düşme tehlikesi vardır. Ancak Nazan Bekiroğlu bu tuzağa da yakalanmıyor. Bütün sınırlarına rağmen duru bir anlatım yakalayarak bu eskimeyen öyküye yakışan bir anlatımı kitap boyunca koruyor.

Nazan Bekiroğlu’nun “Yusuf ile Züleyha”sının en önemli ayırıcı özelliği ise Züleyha’yı daha önce hiç anlatılmadığı kadar ayrıntılı işlemesi. Yusuf’un Züleyha’nın iftirasıyla hapse düştükten sonra Züleyha’nın yaşadığı nefs muhasebesini anlatmak öyküye bambaşka bir boyut kazandırıyor. Nazan Bekiroğlu bu farklılığı Yeni Şafak gazetesinin kendisiyle yaptığı röportajda şöyle değerlendiriyor: “Züleyha’ya biraz ışık bizi Yusuf’a da yaklaştırdı. Düşünsenize peygamber güzeli Yusuf’u mesneviye düşmüş görüntüsü içinde de olsa kendisine bu kadar ağır bir iftira atan Züleyha ile evliliğe götüren gerçeğin kavranması ne kadar çok çaba istiyor. Üstelik Fatma’nın (Karabıyık Barbarosoğlu) tabiriyle Züleyha “artık genç ve güzel bile değilken”. Neticede Züleyha yeniden yazılmadı. Fakat onu ilk kez bu kadar yakından tanıdık. Tanıdık bir vak’anın arkasındaki akışları gördük.” “Ahsen’ü’l-kısas” hüsn-ü niyetini kaybetmeyen bir yazarın kaleminden okura ulaşıyor.

Süavi Kemal Yazgıç

Nihal Bengisu Karaca, ; “Aşk, “bilmek”le olur, “bulmak” arkadan gelir”, Aksiyon , 28 Eylül 2000

Aşk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir…

Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)

NİHAL BENGİSU KARACA

Nazan Bekiroğlu Yusuf ve Züleyha’yı yeniden yazdı. Ne salt nübüvvete odaklanmış bir Yusuf hasebiyle, ne de tarihin büyük aşklarını kaleme alan masalsı bir cazibeyle… Dolayısıyla çölü aşan bir hikaye yazdı yazar, karakterlerin durmaksızın devindiği, aşkla beraber ve tıpkı aşk gibi, O’na yaklaşma nisbetinde ışıklandıkları bir hikaye. Beyazların ve grilerin, elde etme arzularının ve güzellik saplantılarının, adalet arayışlarının ve nedametlerin kol gezdiği, özde “Şark”, biçimde Şark’a yakın, yaklaşımda modern… Tenden çıkıp tin’e varan Züleyha’nın tutkusuna ve hüznüne hiç bu kadar yakından bakmamıştık; kardeşine gaddarlık eden Yehuda’ya hiç böyle bir merhamet duymamıştık… Yazar kendisinin de dahil olduğu bu serüvende zamanaşımına uğramayacak.

**Çölün aşka bahanesi var, diyorsunuz ve çölde başlıyor öykümüz. Romandan ve geleneksel bir anlatı şekli olan mesnevi’den nerede ayrılıyor bu yeni hikaye?

Yusuf ile Züleyha (ki tarihler milattan sonra iki bin), buna iki ucu açık bir metin diyelim. Çöl ile başlayıp çöl ile bitse de yine de hem evvele hem ahire irtibatlanmak isteyen bir metin. Çünkü onun yazıcısı, bir yandan bilincinin altındaki kültürel kodlanmayla geleneğe bağlı, diğer yandan da modern zamanları idrak etmiş. Yine hem N hem nûn olan bir yazıcı. Metnin bir ucuna mesnevi dersek öbür ucuna da roman dememiz gerekecek, ama hayır, bu metni romanla irtibatlı görmek niyetinde değilim. Beni asıl ilgilendiren mesnevi ile nerede irtibat kurduğu. Biçimsel ilgiyi fazla önemsemiyorum. Metnin geleneksel mesnevi biçimine bütün benzerliğine rağmen bunlar onun hayati manadaki belirleyicisi olamazlar. Zannımca bu metnin temel belirleyicisi kahramanlarının ve yazıcısının bilincinde taşınan dünyadır. Söylemek istediğim Yusuf, Züleyha, Yakup, Firavn… kendi yaşadıkları zamanın ve mekanın tahayyül ve bilinç düzeyindeki tecrübeye sıkışıp kalmış değiller. Dünyaya baktıkları göz ve bilinç bir yirminci asırlının sahip olabileceğine benziyor. O zaman? O zaman bence bu hikayeyi diğer mesnevilerden en fazla ayıran şey ortak bir vak’a akışı ve ortak bir karakter tablosu önüne, bilinç itibarıyle zamanından çok öne fırlamış kahramanların ve yazıcının ikame edilmiş olması. Doğru, çöl alışıldık duruşuyla bizi eski metne bağlar ama çölün imgesel tasarrufu bizi yeni bir bilinçten geçirir.

**Kötüyü kötü gösterme değil kötünün imgelem dünyasına kötülüğün içindeki “kuyuya” inme çabası var sanki. Bir “adalet” arzusu var ki, Eski Yunan’ın kahramanları onun için devlerle ve cinlerle çarpışırdı; Yusuf’un kardeşlerinin sahnede olduğu her an Şarkla garbın arasında farklı mitolojik bir gerilim yükleniyor, bu bir teknik mi, hikayenin yeniden yazılımında yüklenilen misyonun gereksinimi mi söz konusu olan?

Hem teknik ve evet hem de misyon. Kur’anî bir kıssayı, hem de kıssaların en güzelini, yazmaya kalkışan yazıcı bir anda kendisini azımsanamayacak bir sorumluluğun ağırlığı altında buluverir. Bu, onun için de epey kuvvetli bir terbiye demektir. Batı mitolojisiyle doğu kıssaları arasındaki temel yapılanma farklarına girmeyelim. Ama Müslüman şark mutlak kötüyü kabul etmez. Mutlak olan iyidir. Yanılgı vardır, eksiklik vardır, ışık alamama vardır. Bizim kötü zannettiğimiz bunlardır. Demeli ki bu hikayede kötülük dahi iyiliğin (ki iyilik mutlaktır, ışık mutlaktır) gösterilmesi için vardır ve kötülüğün kendinden menkul olmadığı kahraman sonunda iyi olmak zorundadır. Yine denebilir ki bu hikaye daha fazla kötülük kaldırmaz. Teknik yanına gelince. Bu konuda yazıcı kendi yazdığı hakkında çok fazla şey söylemesin. Ama bütün yazdıklarında mutlak kötünün olmadığını göstermek istedi. Bu salt iyimserlik değil. Sadece bütün çizdiği kahramanlar hep bir devinimi yüklendiler. Değiştiler değiştiler. Hep böyle oldu.

**Dahası (kötülük demişken), Yusuf ve Züleyha’da kötülüğü hayattan, kendinden, çölden ve aşktan menkul biri yok. Ne Yehuda, ne Firavn ne de Yusuf’a duydukları arzudan ellerini kesen kadınlar kötü; hatta bir masumiyet var , kadınlar “O iffetliydi ama biz de masumduk” diyorlar. Yusuf ve Yakup dışında beyaz yok, ama kara da yok, karekterler gri,bu onları oldukça komplike yapıyor; bir aşk masalı, bir mesnevi ve bir kutsal anlatı için ilginç korelasyon çıkıyor ortaya.

Tamam işte! Çünkü kötülük mutlak değil. Karanlık kimsenin kendisinden menkul değil. Mutlak olan ışıktır. Karanlığın, kötülüğün nedeni ışıktan uzak kalmışlık. Kimseyi başlangıçtaki kendi kötülüğünden dolayı itham edemezsiniz. Çünkü o ışıktan uzaktır. Onun sorumluluğu ışıkla arasındaki mesafeyi kısaltmakla yükümlü olduğu noktada başlar. Ancak çabasından sonra, bitişte hala kötüyse bundan sorumludur o. Yani alınan ezeli söz. Ben size dememiş miydim? A’raf 172 ile gerçek manada karşılaştığım gün hayatımın dönüm noktasını yaşadım, bütün sorular orada cevap buldu. Şimdi kimsenin kendiliğinden kötülük taşımadığı, herkesin bir nasiple ışığın o ya da bu mesafe ile yakınına ya da uzağına düştüğü yerde kimi mutlak kötü olarak çizeceksiniz? Yapacağınız (bir şark hikayesi yazıyorsanız tabii) hepsini ışığa yaklaşmak doğrultusunda arkadan iteklemeden ibaret.

**Yakup’un su katılmamış muhfazakâr iyiliği karşısında züleyha’nın deneyimle kaydettiği bir irtifa var.Züleyha fethedilmeyi bekleyen bir kale değil, yeniden doğmak için ölmeyi göze alan, bahanesi olmadan sevebilen bir kadın. Ateşten sükuneti, ölümden dirimi çıkarıyor da ,bunu nasıl biliyor en baştan? Yazgıyı yaşayanın ve rüyayı görenin; yaşam ve rüya tamamlanmadan bilebilmesi mümkün mü? “Züleyhanın gelecek zamanlara seslenmesi” yani?

Kahramanın kendi yazgısı hakkında zaman ve mekan sınırlarını aşan bilgiye sahip olması geleneksel metinler içinde yer tutmaz. Metin bu tavrıyla modernitenin ya da post modernitenin neresine oturtulur, onu edebiyatçılar düşünsün ama daha hikayenin başında zamanı ve mekanı yüzyıllar ölçeğinde aşarak ses veren bir Züleyha. Öyle büyüktür ki acısı Züleyha’nın, Yusuf uğrunda bir kadının kaybedebileceği en büyük şeyi, şerefli ismini öylesine kaybetmiş, ve diğer taraftan o kadar acılı bir yola da girmiştir ki, kendisini savunması yazıcının ağzından eksik kalır. Ve o savunmayı kendisi üstlenir, Züleyha’nın farklılığı bu bilinçte başlar.

**Mahir dalgıç, Züleyha’nın gülümsemesi gibi bölümler Yusuf Züleyha ve Yakup kanallarında akan hikayeye sinematoğrafik detaylar gibi eklemleniyorlar. Bunlar “yazıcı”nın anlatılamayan rüyasında yeniden bedenlenen figüranlar mı?

Bunlar teknik bir takım cilveler. Geleneksel mesnevide, ki her beyti kendi içinde kafiyeli büyük anlatılara müsait nazım şeklinin adıdır mesnevi, şairi bekleyen en büyük tehlike yeknesaklığa düşmektir. Bunun için mesnevi şairleri ana metnin içine ritmik değeri ve ses kıymeti ustalıkla ayarlanmış parçalar eklerler. Bunlar bir takım gazeller, tardiyeler, kıt’alar ve benzeri nazım parçalardır. O kadar ki usta bir mesnevi şairinin bu parçaları hem metni bütünleyen, yeknesaklığı kıran, o büyük bir suyun akışındaki muazzam dalgalanmayı ilave eden etkiler taşırlar ve hem de tek başlarına da okundukları zaman birer kıymet taşırlar. Leyla ve Mecnun’daki gazeller, Hüsn ü Aşk’ın o eşsiz tardiyyeleri gibi. Benim bu parçalarla elde etmek istediğim önce fonetik bir endişem vardı. Gerçekten hep anlatıyorsunuz, hep anlatıyorsunuz. Anlatmaktan anlatan da yorulur bazen, dinleyen de. Böylece monotonluğu kırmak için bazı oyunlar gerekir. Fakat önemli bir mesele de bir yandan kendi içinde bütün bir yandan da bir bütünü tamamlayan metinlerin şark felsefesi doğrultusunda yorumlanması. Tıpkı an’ın parçalarının birleşerek zaman dediğimiz mevhumeyi oluşturması gibi. Oysa şark an’ın oğludur. Ne yarın var ne dün. Her parça kendi başına bütün. Bir araya gelince, o ırmak.

**”Suret kendi zenginliğimizde tehlikesiz büyümektedir” Zenginliğimizin suret nezdinde güzelliğe beslediği bir meyil var. Ne Yusuf ne de Züleyha güzelliğe kayıtsızlar, fakat Yusuf’un bildiği aşkta güzellik “aşılması “gereken bir engel aynı zamanda. Aşkla suret (güzellik) arasındaki mesafe; gözün gördüğüyle gönlün varacağı yer arasındaki uzaklık ne kadar?

Çok ama çok uzak ve zahmetli. Züleyhaların yolu uzun. Suretin ve buna bağlı olarak aynaların eski kültürde taşıdığı inanılmaz zenginlik malum. Yusuf ile Züleyha’da suret bir araz ve aşılması gerek. Yusuf o kadar güzel olmasına rağmen güzelliğini kendi güzelliği olarak algılamaz, doğal olarak ona takılıp kalmaz. Güzelliğinin kaynağı olan güzelliği fark ederek büyür. Basit bir bedevi ona bu dersi verir, ayna, Yusuf’un bu aşkınlığı başardığını fark ettiği için mahzuzdur. Züleyha ki o kadar çok gençliğinin, güzelliğinin, kadınlığının, nefsinin, bedeninin kölesidir başlangıçta. Suretiyle başı hep derttedir. Kendisine yüklenen zor yolun sonunda o kadar çok acı ve gözyaşıyla vardığı arınmanın içinde suretinden vaz geçmeyi başarır. Gençliğini ve güzelliğini kaybetmesi halinde dahi taşımaya devam ettiği aşk artık tenle alıp veremediği kalmamış olması gereken saf bir aşktan ibarettir.

Ya Yusuf’a ne demeli? Yaşlı,hasta ve çirkin bir kadınla Yusuf’un evliliği, bu ne kadar muazzam bir şeydir böyle. Onun için Züleyha, suretini aştığı yerde (ve aştığı için) gençliği ve güzelliği kendisine geri verilse de, bir daha aynalara bakmaz bile. Züleyha’nın aynalarıdır bu öykü biraz da. Önce beyaz giyer Züleyha, masumdur; sonra kırmızı, günaha talepkardır. En son siyah giyer Züleyha. Siyah kadar yanmış ve artık beyaz bir ölümü müstahaktır.

**Aşkın hülasası: her sevda bir “hatırlayış” mıdır gerçekten? Ya artık” rüya” da göremeyen ve aşkı salt tutkulu bir “esrime” olarak bilenler? “Evrenin özeti” artık maşukda çıkmıyor sanki, dolayısıyla yol da kolay kolay Rabb’e çıkmıyor… Yusuf’un ve Züleyha’nın “bilişleri”nden nerede ayrılıyor modern insan’ın bilinci? (bu soruya yakın bir soruyu daha önce sormuştum, ama tekrar sormak istedim, biraz hikayenin dışına taşmak ve söyleşiyi güncellemek iyi geliyor, malum bir haftalık dergi…)

Şahsi duruş noktamla karşınızdayım. Bana göre, aşkın hülasası; evet her aşk bir hatırlama. Ezel tanışına bir aşinalık. Ama hesapta yanılgı da var. “Züleyha’nın yanılgısı”. Hatırladım zannedersiniz de o, ezelde gördüğünüz değildir. Dahası ezeldeki tanışınızı bu dünyada hiç bulamamak da var. Bu güne gelince. Onlar (yani bunlar), aşkı kendilerine gösterilenlerden öğreniyorlar önce. Sığ ve basit. Feryad ediyoruz. Öyleyse onlara öğretmeli ki öğrensinler. Aşk öğrenilmez denmesin, öğrenilir. Yarımını bulan tamamlandığını bilir. Bilirse bulur.

**En sevdiğim bölümlerden biri “Tanrıların başı: baş eğen tanrı; yani Firavn’ın kendi kendiyle hesaplaşması. Yazıcı ilgi çekici bir üslupla hiç olmadığı şekilde dahil oluyor Firavun’un kendine ve geleceğe serzenişine. Yazıcı Firavn’a hiç olmadığı kadar sevgi besliyor; onu çok korktuğu unutuştan koruyor. Sezarın hakkını Sezara, firavununkini firavuna veren, tarih değil yazıcı mı oluyor?

Yazıcının, yazdığının dışında kalmaya tahammülü yok çünkü o içinde olanı yazıyor. Böylece metnin başından itibaren neredeyse kendisinin de bir kahramana dönüştüğü bir süreç başlıyor. Üç rüya planına oturtulmuş olsa da Yusuf ile Züleyha, Firavn’ın, ülkesi adına gördüğü o düşten başka bir düşü daha olmuş olmalı. Hiç ehram yaptırmamışsa, Firavn’dan geriye rüyası kalır. Firavn’ı geleceğe bırakan bir düş görmüşse Firavn, o da uzak zamanların yazıcısı, yazıcının rüyası. Rüya gerçek olur inşaallah çünkü Yusuf’un Yusufluğu zahir. Daha ne diyebilirim ki? Kalbim Firavn’a tarihin kalbinden daha yakın.

**”…tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir” deniyor son sahifede. Sanırım bu cümle, ilk sahifelerde yer alan bir eksiklik duygusunun, “şaşılacak kadar eksik kalmayacak mı yine de, bitti zannedilen hikaye?” diyerek girişilen bir maceranın nedeni oluyor, yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsunuz. Metin içimizde süre gider. Tabiri sonraya bırakılsa da her rüyanın bir tabiri vardır. Ve içimdeki eksiklik duygusu! Zeyl yazmayı hep sevdim. Zeyl yazıyorsa yazıcı, yazdığı biteviye eksik kalıyor demektir. İyi ki de eksik kalıyor. Ya tamam, ben oldum, deseydim!

**Mor Mürekkep’te hayatın kelimelerden çıktığını sanan bir yazıcı vardı. Aşk ile kelime arasında da ontolojik bir bağ var sanki. Kelimeler ve kalpler kuşanıp sevdalar alan yazıcılar sayesinde göneniyor aşk; yanlış ve doğru bin bir biçimde yazın içinde var ediyor kendini. Aşk, kelime ve yazar arasındaki gerilimi nasıl izah etmeli?

“Hayat ve Kelimeler” ama “İbtida kelam vardır”. Âdem kendisine öğretilen sözcüklerin bilgisiyle sürgün edilir dünyaya. Aşk, içerebileceği bütün bilginin ağırlığıyla gökyüzünün tabakalarını aşarak iner kalbe, her ne kadar Kur’an’da aşk ve müştakları geçmese de! Aşk da her kelime kadar kelime. O da önce ayan-ı sabitede mevcut bir bilgi. Onun için aşk önce bilmekle gelir, onun için bulmak arkadan gelir. Ve her şey gibi sözün sahibi de biz değiliz. Yazıcıya düşen, her şey gibi sözün de kaynağına yaklaşmaya ve fark etmeye çalışmaktan ibaret. Başka bir şey yok. Bu, bir yazar olarak benim, beni okuyarak bana hak yükleyenlere türlü suret ses ve söz oyunlarının dışında söylemem gereken bir şey varsa onun ta kendisi.

Mehmet Nuri Yardım ; “Titrek Hüzünler”, Türkiye , 28 Eylül 2000

Mehmet Nuri Yardım

Türkiye 28 Eylül 2000

Mor Mürekkep’in güçlü kalemi Nazan Bekiroğlu, hikayemizin yeni ve farklı soluğu… Öğretim üyesi olarak bulunduğu üniversitede roman üzerine uzmanlaşan, biyografi kitaplarının ardından hikaye ve deneme vadisinde de başarılı eserleri yayınlanan Bekiroğlu ile hikayeleri, Türk romanı ve son eseri “Yusuf ile Züleyha” üzerine konuştuk.

• Hikayelerinizin ana ekseni sevgi. Bugünün insanma sevgiyi anlatmak zor mu? Anlaşılmamak korkuşu hiç sardı mı içinizi?

BEKİROĞLU: İlgimin, salt geçmişin güzelliklerim günümüz insanlarına göstermek kadar sade olmadığını açık kalplilikle ifade edeyim. Geçmişin güzellikleri beni zannedildiği kadar tek başına ilgilendirmiyor aslında. Cazibesine kapıldığım şey, nostalji edebiyatı ya da “ah Osmanlı” gibi durmasın. Okuyucu yazdıklarımda geçmişin güzelliğini görüyorsa, bir katmanında bunu da taşıdığındandır diyelim ama ben en fazla dünün, bugünün ve yarının da üzerinde durmanın ne olduğunu merak ediyorum. Ana eksenin aşk olması bir bakıma bunun getirisi. Çünkü aşk dünü, bugünü ve yarını birbirine bağladığı gibi onu anlamların da üzerinde olana bağlayan sayılı birkaç müşterekten biri. Varlığın sağaltımla alanı.

Sadece geçmiş değil

Evrenin özetine müsait bir suhuf. Öyle ki dramatik yapılan aşk ekseninde işlevsel kılınan bu kahramanların muhayyileleri, bilinçleri ve tecrübeleri kendi zamanlarının sınırları içinde haps olunmuş değil. Ben bir yirminci asırlıysam Alp Er Tunga’dan Descartes’e, Kanuni’den Edison’a, bütün bir geçmişin tecrübesiyle yüklüyüm. Benim muhayyilemin sınırları, gizli ya da aşikar, ben farkında olayım ya da olmayayım, bunlardan örülmüştür. Hayata bakışımı bir on altıncı asırlının hayata bakışından ayıran budur. Ve benim hayata bakışımdan da bir yirmi dördüncü asırlının hayata bakışını, benzer şeyler ayıracaktır. O zaman muhayyilesi yaşadığı zamanın dört beş asır sonrasının insanlarında görülebilecek problemler, meraklar, ilgiler, çözümler ya da çözümsüzlüklerle örülü kahramanlar sadece geçmişin kahramanları olamazlar. Onları geçmişin kahramanları olarak görmektense geçmişe, düne ve bugüne eşit mesafede duran ama geçmiş zaman elbiseleri giymiş kahramanlar olarak görmeyi yeğliyorum.

Yusuf ile Züleyha…

• Yusuf ile Züleyha isimli eseriniz, geniş yankılar uyandırıyor. Bir peygamber kıssasından yola çıkarak yaşanan bu hikaye aşkın nihai noktasına işaret ediyor…

BEKİROĞLU: Aşkın deforme edildiğine inanmıyorum, desem fazla iyimser mi görünürüm acaba? Fakat bu konuda iyimserim. Aşk ise, deforme olmaz, deforme zannedilen şey bir tanı eksikliğinin işaretidir. Aşkın, güzelliğin ve iyiliğin kaynağı tek ve mutlaktır çünkü. Kalp bunu taşır ve yansıtır. Aşk değil kalptir deforme olan. Bu yüzden kalbin aynasının parlatılması ve cilalanması gerekir ki, kalp aldığı ışığı iyi yansıtandan kalp sezer ve özler. Ne olduğunu bile bilmediğini. Çünkü ezelde verdiği de hatırlamak ister. Öyleyse kalbin onarılması gerek. Geleneksel aşk hikayelerine günümüz insanının ilgi göstermesi hasara uğramış kalplerdeki arayışın görüntüsü.

Romanın Görünümü

• Bir roman uzmanı olarak, Türk romanının bugün geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?

BEKİROĞLU:Bu hususta? fazla iyimser degilim. Türk romanının bugün geldiği durakta eğer birkaç münferit başarı varsa, ki bunların da bir kısmı popüler çarkın öne çıkardığı başarılı gibi gösterilen romanlardır, ya da arenada siyasi kıymetiyle yer tutan eserlerdir, nihayet bir kısmı ise gerçekten münferit ve münzevi başarılardır, bunların tek başına, var kılmaya yetmediğini görmek mümkün. Bir roman geleneği birbirinden en uzak gibi görünen örnekleri arasında dahi ortak bir ruhu terennüm eden ve ne kadar farklı da olsa aynı dünyadan soluk alıp vermiş, aynı kolektif bilinç katmanlarından geçmiş yazarların var ettiği romandır. Bunun arkasında da roman adına bir geçmişin, evrimin, geleneğin yer tutmuş olması gerekir. Biri devrimci biri değil, ama Rus romanı dünyaya Rus romanı gibi bakar. Bizde olmayan bu. Çok kısa zamanda bir şey olmayacağı da kesin.

Aksiyon – 28 Eylül 2000 – Nihal Bengisu Karaca (Yusuf ile Züleyha)

Aşk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir…

Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)

NİHAL BENGİSU KARACA

Nazan Bekiroğlu Yusuf ve Züleyha’yı yeniden yazdı. Ne salt nübüvvete odaklanmış bir Yusuf hasebiyle, ne de tarihin büyük aşklarını kaleme alan masalsı bir cazibeyle… Dolayısıyla çölü aşan bir hikaye yazdı yazar, karakterlerin durmaksızın devindiği, aşkla beraber ve tıpkı aşk gibi, O’na yaklaşma nisbetinde ışıklandıkları bir hikaye. Beyazların ve grilerin, elde etme arzularının ve güzellik saplantılarının, adalet arayışlarının ve nedametlerin kol gezdiği, özde “Şark”, biçimde Şark’a yakın, yaklaşımda modern… Tenden çıkıp tin’e varan Züleyha’nın tutkusuna ve hüznüne hiç bu kadar yakından bakmamıştık; kardeşine gaddarlık eden Yehuda’ya hiç böyle bir merhamet duymamıştık… Yazar kendisinin de dahil olduğu bu serüvende zamanaşımına uğramayacak.

**Çölün aşka bahanesi var, diyorsunuz ve çölde başlıyor öykümüz. Romandan ve geleneksel bir anlatı şekli olan mesnevi’den nerede ayrılıyor bu yeni hikaye?

Yusuf ile Züleyha (ki tarihler milattan sonra iki bin), buna iki ucu açık bir metin diyelim. Çöl ile başlayıp çöl ile bitse de yine de hem evvele hem ahire irtibatlanmak isteyen bir metin. Çünkü onun yazıcısı, bir yandan bilincinin altındaki kültürel kodlanmayla geleneğe bağlı, diğer yandan da modern zamanları idrak etmiş. Yine hem N hem nûn olan bir yazıcı. Metnin bir ucuna mesnevi dersek öbür ucuna da roman dememiz gerekecek, ama hayır, bu metni romanla irtibatlı görmek niyetinde değilim. Beni asıl ilgilendiren mesnevi ile nerede irtibat kurduğu. Biçimsel ilgiyi fazla önemsemiyorum. Metnin geleneksel mesnevi biçimine bütün benzerliğine rağmen bunlar onun hayati manadaki belirleyicisi olamazlar. Zannımca bu metnin temel belirleyicisi kahramanlarının ve yazıcısının bilincinde taşınan dünyadır. Söylemek istediğim Yusuf, Züleyha, Yakup, Firavn… kendi yaşadıkları zamanın ve mekanın tahayyül ve bilinç düzeyindeki tecrübeye sıkışıp kalmış değiller. Dünyaya baktıkları göz ve bilinç bir yirminci asırlının sahip olabileceğine benziyor. O zaman? O zaman bence bu hikayeyi diğer mesnevilerden en fazla ayıran şey ortak bir vak’a akışı ve ortak bir karakter tablosu önüne, bilinç itibarıyle zamanından çok öne fırlamış kahramanların ve yazıcının ikame edilmiş olması. Doğru, çöl alışıldık duruşuyla bizi eski metne bağlar ama çölün imgesel tasarrufu bizi yeni bir bilinçten geçirir.

**Kötüyü kötü gösterme değil kötünün imgelem dünyasına kötülüğün içindeki “kuyuya” inme çabası var sanki. Bir “adalet” arzusu var ki, Eski Yunan’ın kahramanları onun için devlerle ve cinlerle çarpışırdı; Yusuf’un kardeşlerinin sahnede olduğu her an Şarkla garbın arasında farklı mitolojik bir gerilim yükleniyor, bu bir teknik mi, hikayenin yeniden yazılımında yüklenilen misyonun gereksinimi mi söz konusu olan?

Hem teknik ve evet hem de misyon. Kur’anî bir kıssayı, hem de kıssaların en güzelini, yazmaya kalkışan yazıcı bir anda kendisini azımsanamayacak bir sorumluluğun ağırlığı altında buluverir. Bu, onun için de epey kuvvetli bir terbiye demektir. Batı mitolojisiyle doğu kıssaları arasındaki temel yapılanma farklarına girmeyelim. Ama Müslüman şark mutlak kötüyü kabul etmez. Mutlak olan iyidir. Yanılgı vardır, eksiklik vardır, ışık alamama vardır. Bizim kötü zannettiğimiz bunlardır. Demeli ki bu hikayede kötülük dahi iyiliğin (ki iyilik mutlaktır, ışık mutlaktır) gösterilmesi için vardır ve kötülüğün kendinden menkul olmadığı kahraman sonunda iyi olmak zorundadır. Yine denebilir ki bu hikaye daha fazla kötülük kaldırmaz. Teknik yanına gelince. Bu konuda yazıcı kendi yazdığı hakkında çok fazla şey söylemesin. Ama bütün yazdıklarında mutlak kötünün olmadığını göstermek istedi. Bu salt iyimserlik değil. Sadece bütün çizdiği kahramanlar hep bir devinimi yüklendiler. Değiştiler değiştiler. Hep böyle oldu.

**Dahası (kötülük demişken), Yusuf ve Züleyha’da kötülüğü hayattan, kendinden, çölden ve aşktan menkul biri yok. Ne Yehuda, ne Firavn ne de Yusuf’a duydukları arzudan ellerini kesen kadınlar kötü; hatta bir masumiyet var , kadınlar “O iffetliydi ama biz de masumduk” diyorlar. Yusuf ve Yakup dışında beyaz yok, ama kara da yok, karekterler gri,bu onları oldukça komplike yapıyor; bir aşk masalı, bir mesnevi ve bir kutsal anlatı için ilginç korelasyon çıkıyor ortaya.

Tamam işte! Çünkü kötülük mutlak değil. Karanlık kimsenin kendisinden menkul değil. Mutlak olan ışıktır. Karanlığın, kötülüğün nedeni ışıktan uzak kalmışlık. Kimseyi başlangıçtaki kendi kötülüğünden dolayı itham edemezsiniz. Çünkü o ışıktan uzaktır. Onun sorumluluğu ışıkla arasındaki mesafeyi kısaltmakla yükümlü olduğu noktada başlar. Ancak çabasından sonra, bitişte hala kötüyse bundan sorumludur o. Yani alınan ezeli söz. Ben size dememiş miydim? A’raf 172 ile gerçek manada karşılaştığım gün hayatımın dönüm noktasını yaşadım, bütün sorular orada cevap buldu. Şimdi kimsenin kendiliğinden kötülük taşımadığı, herkesin bir nasiple ışığın o ya da bu mesafe ile yakınına ya da uzağına düştüğü yerde kimi mutlak kötü olarak çizeceksiniz? Yapacağınız (bir şark hikayesi yazıyorsanız tabii) hepsini ışığa yaklaşmak doğrultusunda arkadan iteklemeden ibaret.

**Yakup’un su katılmamış muhfazakâr iyiliği karşısında züleyha’nın deneyimle kaydettiği bir irtifa var.Züleyha fethedilmeyi bekleyen bir kale değil, yeniden doğmak için ölmeyi göze alan, bahanesi olmadan sevebilen bir kadın. Ateşten sükuneti, ölümden dirimi çıkarıyor da ,bunu nasıl biliyor en baştan? Yazgıyı yaşayanın ve rüyayı görenin; yaşam ve rüya tamamlanmadan bilebilmesi mümkün mü? “Züleyhanın gelecek zamanlara seslenmesi” yani?

Kahramanın kendi yazgısı hakkında zaman ve mekan sınırlarını aşan bilgiye sahip olması geleneksel metinler içinde yer tutmaz. Metin bu tavrıyla modernitenin ya da post modernitenin neresine oturtulur, onu edebiyatçılar düşünsün ama daha hikayenin başında zamanı ve mekanı yüzyıllar ölçeğinde aşarak ses veren bir Züleyha. Öyle büyüktür ki acısı Züleyha’nın, Yusuf uğrunda bir kadının kaybedebileceği en büyük şeyi, şerefli ismini öylesine kaybetmiş, ve diğer taraftan o kadar acılı bir yola da girmiştir ki, kendisini savunması yazıcının ağzından eksik kalır. Ve o savunmayı kendisi üstlenir, Züleyha’nın farklılığı bu bilinçte başlar.

**Mahir dalgıç, Züleyha’nın gülümsemesi gibi bölümler Yusuf Züleyha ve Yakup kanallarında akan hikayeye sinematoğrafik detaylar gibi eklemleniyorlar. Bunlar “yazıcı”nın anlatılamayan rüyasında yeniden bedenlenen figüranlar mı?

Bunlar teknik bir takım cilveler. Geleneksel mesnevide, ki her beyti kendi içinde kafiyeli büyük anlatılara müsait nazım şeklinin adıdır mesnevi, şairi bekleyen en büyük tehlike yeknesaklığa düşmektir. Bunun için mesnevi şairleri ana metnin içine ritmik değeri ve ses kıymeti ustalıkla ayarlanmış parçalar eklerler. Bunlar bir takım gazeller, tardiyeler, kıt’alar ve benzeri nazım parçalardır. O kadar ki usta bir mesnevi şairinin bu parçaları hem metni bütünleyen, yeknesaklığı kıran, o büyük bir suyun akışındaki muazzam dalgalanmayı ilave eden etkiler taşırlar ve hem de tek başlarına da okundukları zaman birer kıymet taşırlar. Leyla ve Mecnun’daki gazeller, Hüsn ü Aşk’ın o eşsiz tardiyyeleri gibi. Benim bu parçalarla elde etmek istediğim önce fonetik bir endişem vardı. Gerçekten hep anlatıyorsunuz, hep anlatıyorsunuz. Anlatmaktan anlatan da yorulur bazen, dinleyen de. Böylece monotonluğu kırmak için bazı oyunlar gerekir. Fakat önemli bir mesele de bir yandan kendi içinde bütün bir yandan da bir bütünü tamamlayan metinlerin şark felsefesi doğrultusunda yorumlanması. Tıpkı an’ın parçalarının birleşerek zaman dediğimiz mevhumeyi oluşturması gibi. Oysa şark an’ın oğludur. Ne yarın var ne dün. Her parça kendi başına bütün. Bir araya gelince, o ırmak.

**”Suret kendi zenginliğimizde tehlikesiz büyümektedir” Zenginliğimizin suret nezdinde güzelliğe beslediği bir meyil var. Ne Yusuf ne de Züleyha güzelliğe kayıtsızlar, fakat Yusuf’un bildiği aşkta güzellik “aşılması “gereken bir engel aynı zamanda. Aşkla suret (güzellik) arasındaki mesafe; gözün gördüğüyle gönlün varacağı yer arasındaki uzaklık ne kadar?

Çok ama çok uzak ve zahmetli. Züleyhaların yolu uzun. Suretin ve buna bağlı olarak aynaların eski kültürde taşıdığı inanılmaz zenginlik malum. Yusuf ile Züleyha’da suret bir araz ve aşılması gerek. Yusuf o kadar güzel olmasına rağmen güzelliğini kendi güzelliği olarak algılamaz, doğal olarak ona takılıp kalmaz. Güzelliğinin kaynağı olan güzelliği fark ederek büyür. Basit bir bedevi ona bu dersi verir, ayna, Yusuf’un bu aşkınlığı başardığını fark ettiği için mahzuzdur. Züleyha ki o kadar çok gençliğinin, güzelliğinin, kadınlığının, nefsinin, bedeninin kölesidir başlangıçta. Suretiyle başı hep derttedir. Kendisine yüklenen zor yolun sonunda o kadar çok acı ve gözyaşıyla vardığı arınmanın içinde suretinden vaz geçmeyi başarır. Gençliğini ve güzelliğini kaybetmesi halinde dahi taşımaya devam ettiği aşk artık tenle alıp veremediği kalmamış olması gereken saf bir aşktan ibarettir.

Ya Yusuf’a ne demeli? Yaşlı,hasta ve çirkin bir kadınla Yusuf’un evliliği, bu ne kadar muazzam bir şeydir böyle. Onun için Züleyha, suretini aştığı yerde (ve aştığı için) gençliği ve güzelliği kendisine geri verilse de, bir daha aynalara bakmaz bile. Züleyha’nın aynalarıdır bu öykü biraz da. Önce beyaz giyer Züleyha, masumdur; sonra kırmızı, günaha talepkardır. En son siyah giyer Züleyha. Siyah kadar yanmış ve artık beyaz bir ölümü müstahaktır.

**Aşkın hülasası: her sevda bir “hatırlayış” mıdır gerçekten? Ya artık” rüya” da göremeyen ve aşkı salt tutkulu bir “esrime” olarak bilenler? “Evrenin özeti” artık maşukda çıkmıyor sanki, dolayısıyla yol da kolay kolay Rabb’e çıkmıyor… Yusuf’un ve Züleyha’nın “bilişleri”nden nerede ayrılıyor modern insan’ın bilinci? (bu soruya yakın bir soruyu daha önce sormuştum, ama tekrar sormak istedim, biraz hikayenin dışına taşmak ve söyleşiyi güncellemek iyi geliyor, malum bir haftalık dergi…)

Şahsi duruş noktamla karşınızdayım. Bana göre, aşkın hülasası; evet her aşk bir hatırlama. Ezel tanışına bir aşinalık. Ama hesapta yanılgı da var. “Züleyha’nın yanılgısı”. Hatırladım zannedersiniz de o, ezelde gördüğünüz değildir. Dahası ezeldeki tanışınızı bu dünyada hiç bulamamak da var. Bu güne gelince. Onlar (yani bunlar), aşkı kendilerine gösterilenlerden öğreniyorlar önce. Sığ ve basit. Feryad ediyoruz. Öyleyse onlara öğretmeli ki öğrensinler. Aşk öğrenilmez denmesin, öğrenilir. Yarımını bulan tamamlandığını bilir. Bilirse bulur.

**En sevdiğim bölümlerden biri “Tanrıların başı: baş eğen tanrı; yani Firavn’ın kendi kendiyle hesaplaşması. Yazıcı ilgi çekici bir üslupla hiç olmadığı şekilde dahil oluyor Firavun’un kendine ve geleceğe serzenişine. Yazıcı Firavn’a hiç olmadığı kadar sevgi besliyor; onu çok korktuğu unutuştan koruyor. Sezarın hakkını Sezara, firavununkini firavuna veren, tarih değil yazıcı mı oluyor?

Yazıcının, yazdığının dışında kalmaya tahammülü yok çünkü o içinde olanı yazıyor. Böylece metnin başından itibaren neredeyse kendisinin de bir kahramana dönüştüğü bir süreç başlıyor. Üç rüya planına oturtulmuş olsa da Yusuf ile Züleyha, Firavn’ın, ülkesi adına gördüğü o düşten başka bir düşü daha olmuş olmalı. Hiç ehram yaptırmamışsa, Firavn’dan geriye rüyası kalır. Firavn’ı geleceğe bırakan bir düş görmüşse Firavn, o da uzak zamanların yazıcısı, yazıcının rüyası. Rüya gerçek olur inşaallah çünkü Yusuf’un Yusufluğu zahir. Daha ne diyebilirim ki? Kalbim Firavn’a tarihin kalbinden daha yakın.

**”…tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir” deniyor son sahifede. Sanırım bu cümle, ilk sahifelerde yer alan bir eksiklik duygusunun, “şaşılacak kadar eksik kalmayacak mı yine de, bitti zannedilen hikaye?” diyerek girişilen bir maceranın nedeni oluyor, yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsunuz. Metin içimizde süre gider. Tabiri sonraya bırakılsa da her rüyanın bir tabiri vardır. Ve içimdeki eksiklik duygusu! Zeyl yazmayı hep sevdim. Zeyl yazıyorsa yazıcı, yazdığı biteviye eksik kalıyor demektir. İyi ki de eksik kalıyor. Ya tamam, ben oldum, deseydim!

**Mor Mürekkep’te hayatın kelimelerden çıktığını sanan bir yazıcı vardı. Aşk ile kelime arasında da ontolojik bir bağ var sanki. Kelimeler ve kalpler kuşanıp sevdalar alan yazıcılar sayesinde göneniyor aşk; yanlış ve doğru bin bir biçimde yazın içinde var ediyor kendini. Aşk, kelime ve yazar arasındaki gerilimi nasıl izah etmeli?

“Hayat ve Kelimeler” ama “İbtida kelam vardır”. Âdem kendisine öğretilen sözcüklerin bilgisiyle sürgün edilir dünyaya. Aşk, içerebileceği bütün bilginin ağırlığıyla gökyüzünün tabakalarını aşarak iner kalbe, her ne kadar Kur’an’da aşk ve müştakları geçmese de! Aşk da her kelime kadar kelime. O da önce ayan-ı sabitede mevcut bir bilgi. Onun için aşk önce bilmekle gelir, onun için bulmak arkadan gelir. Ve her şey gibi sözün sahibi de biz değiliz. Yazıcıya düşen, her şey gibi sözün de kaynağına yaklaşmaya ve fark etmeye çalışmaktan ibaret. Başka bir şey yok. Bu, bir yazar olarak benim, beni okuyarak bana hak yükleyenlere türlü suret ses ve söz oyunlarının dışında söylemem gereken bir şey varsa onun ta kendisi.

Mustafa Kutlu ; “Geleneği Yenilemek”, Yeni Şafak , 13 Eylül 2000

Geleneği yenilemek

Mustafa Kutlu

1 3 Eylül 2000, Yeni Şafak

Gelenek yeni nesiller tarafından yeniden üretilip yenilenebilirse canlılığını muhafaza eder, yaşar; yok eğer taklit ile muhafaza edilmeye çabalanırsa çaptan düşer, kurur, yokolur. Geleneğin yenilenmesi, yeniden üretilmesi de zor bir iştir.

Nazan Bekiroğlu son kitabı Yusuf ile Züleyha’da bu zor işe girişiyor ve başarılı bir metinle çıkıyor karşımıza.

Bir İbranî menkıbesi olan bu kıssa, Tevrat’ta ve Kur’ân-ı Kerim’de yer alır. Tevrat’ın “Tekvin” bölümünde, Kur’ân-ı Kerim’de ise Hz. Yusuf’un adı ile anılan sûrede geçer. Kur’ân’daki kıssaların en güzeli olduğu için “Ahsenü’l-kısas” adıyla anılmıştır. Arap, İran ve Türk edebiyatlarında mesnevî tarzında defalarca işlenen hikâye; Anadolu sahasında halk hikâyesi biçiminde de anlatılmaktadır.

Tanpınar XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde şöyle diyor: “Eski şairlerimizin aşk için, insan tabiatı için yazdıkları şeyler kendi kalplerini ve hayatlarını nasıl iyiden iyiye yakaladıklarını gösterir. Fakat şiirin şekli ve teksif nizamı bu dikkatlerin derinleşmesine mani olur. Eski mesnevi çerçevesi içinde bu dikkatlerin hikâyeye nakli ise gelenek yüzünden kabil değildi. Şark çizilmiş hadleri durmadan zorlar fakat ötesine geçemezdi.” Tanpınar’ın bu hükmünü tartışmayı bir yana koyalım. Mesneviler için “Şark’ın romanı” denilmiştir. Bu elbette bir yakıştırmadır. Ancak N. Bekiroğlu’nun eseri mesneviyi aşma çabasının ete-kemiğe bürünmüş bir örneği, modern bir denemesidir. O kadar ki sonlara doğru kurdu temize çıkarıp, Firavun’a şefkatle yaklaşan yazar, kendini de gün, yer ve saat belirterek metnin içine katar. N. Bekiroğlu’nun bu hamlesi esasen muhtevaya uygun yeni bir dil arayışına dayanıyor. Yazar bu dili halk edebiyatına doğru değil, divan birikimine doğru yürüyerek inşa etmektedir. Ardında kutsal metinleri, Şark efsanelerini, binlerce menakıbı, mazmunu, tasavvufî oluşumu, ifadeyi, ıstılahı, mesneviyi, gazeli, minyatürü, rengi, ışığı, kısaca muazzam bir lügati taşıyarak.

Tehlike şiirin nesre bulaşmasında yatmaktadır. Bu muhal çabaya sık sık şahit oluruz. Sonunda süslü bir şey çıkar ortaya. Bekiroğlu uçurumun kenarında dolaşmış. Yer yer oradan sarkarak “gazeller” yazmaya bile girişmiş. Ama metne rengini veren bunlar değil. “Irmak kendisine en uygun yatağa dökülmeden, varmadan ceylan pınara, yıldız ufka dokunmadan, bulmadan dolduracağı kabı su, tortulanıp gitmesin bu güzellik. Yusuf bilsin ve görsün beni”, gibi ifadeler. Demek istediğim dil çabası bunlar işte.

Pek tabii klasik metne ilave edilenler. Kurt, ayna, kuyu, suret, rüya, zindan ve benzeri sayısız unsurun yeniden yorumlanması, yeni bir vücut kazanması. Bekiroğlu kendisiyle yapılan bir konuşmada “Bu öykü biraz da Züleyha’nın aynalarıdır” diyor. “Züleyha’nın aynaları: ne güzel isim. Evet, öyle. Eser Züleyha’nın macerasını daha bir öne çıkararak önem kazanıyor.

Şark’ın hikmet ve âhengine varis olan, ve bunu layıkı ile günümüze taşıyan eseri bir solukta okuyabilirsiniz. İşte bu hata olur. Çünkü onun asıl tadı ateş denizinde yüzen mumdan gemilerle geçilmesinde yatmaktadır.

Nazan Bekiroğlu’nu kutluyor, gelenek zincirindeki bu yeni halkayı bütün okurlarımıza tavsiye ediyorum.

Hayati Ayçiçek ; “Yûsuf – Züleyha Aşkına”, Günebakış, 4 Eylül 2000

Yûsuf – Züleyha Aşkına
Hayati AYÇİÇEK

“Nun” yurduna yolu düşenler seyyahı mutlaka “hat ve rasat” karşılar. Dahası, hiç kimsenin yazmadığını ve hiç kimsenin söylemediğini farklı bir biçimde yazacağının inancı içindeki ‘rasıt’… Yazma iştiyakı ile yazamama çilesini yaşar . her seyyah, ‘rasıtın’ dünyasına ağır kanlı sokuldukça. ‘Rasıtın’ dünyasına ağır kanlı sokuldukça her seyyah, tiryakisi olur ‘rasıtın’ ve ‘Nun’ yurdunun.

Uzun söze ne hacet, tiryakisi olunmuştu, Nun Masalları’nın. Nazan Bekiroğlu ismi, dillerde.. Dergah’ta bölümler halinde yayınlanırken işbu Öyküler, eksiği, gediği üzerinde durulmaz, iyi niyetle övgüler yağdırılırdı sadece. Bunu hak ettiği düşüncesinde değilim demek, haksızlık olur.. Çünkü, bir çok bakımdan farklıklar bulmak mümkündü bu öykülerde. Her şeye rağmen kurgudan ifade .şekline, zaman sorunsalından mekan ilişkilerine değin taşların yerlerinde olup olmadığının sağlamasını yapacak denli kâvi bir eleştiri her zaman yararlı olmaz mı idi? ‘İmkanı var mı’ diyenleri, duyar gibi oluyorum; ‘bizde eleştiri yok’ deyip yalancıktan sızlanmaz mıyız? Değil mi ki övgüde karar kılmış cumhur, el pençe divan durmayıp karşı koyanın hali daima haraptır, harap!…

Nazan Bekiroğlu ismi, güçlü bir kalemi hatırlattı her zaman. Nun Masallanrı’nın kazandığı ün yıldıracak değildi ya… Kimi dergi ve özellikle Zaman gazetesinde birbirinden güzel denemeler kaleme alarak okurunu adeta yeniden oluşturdu.. Pazar günleri Zaman gazetesinin erkenden tükendiğini az görmedik bu yüzden!.. Tükenen gazeteyle birlikte kaçan yazılar ya fotokopi ile çoğaltılıyor ya da ‘meraklısının’ maharetiyle dost meclislerinde, mükalemeye uyum gösterme ihtimali belirdiği anda hatırlanıp bahse iliştiriliyor ve cümleten tefekkürün (yahut beğeni duygusunun) kapısı aralanıyordu böylece. Tek deneme kitabı Mor Mürekkep bu türden yazıların örnekleriyle doludur. Ben de severim.

Gelelim “Yusuf ile Züleyha / kalbin üzerinde titreyen hüzün” adlı son eserine

Timaş / Aşk klasikleri dizisinden çıkan bu kitap, bir kıssa, bir öykü olarak eskidir fakat, Nazan Bekiroğlu’nun kaleminden çıkması bakımından henüz çok yeni. Yusuf ile Züleyha’nın milenyum versiyonu da denilebilir.

Bilindiği gibi bu öyküde(!) Yusuf peygamberin hayatı anlatılır: Babası Yakub’un ona olan sevgisi, üvey kardeşlerinin bu sevgiyi kıskanmaları, kuyuya atılması, Mısır’a köle diye satılması, rüya yorumlamaları vs…

Öyküyü elbette okudum. Meraklı her insan gibi tuttuğum ‘notlar’ sorulara yol açtı. Ki bu yazı, bu sorulardan yola çıkılarak kaleme alındı. İşte bir kaçı:

Birincisi, eski öyküleri yeniden yazmanın mahzuru olmamakla birlikte, yeniden yazılmasının gerekçesini doğrusu merak ederim. Daha açık söylemek gerekse, Nazan Bekiroğlu’nun herkeslerce bilinen bir öyküyü yeniden yazmasındaki maksadını…

İkincisi, anlatı tekniği ve üslubu pek garip! Öykü, yazarın metafizik birikimlerini şiirsel üslupla aktarma takıntısından sürekli ikinci planda bırakılmış durumda. Örneğin, Yusuf’un kuyuya atılması kısmı ile kurdun, kuyunun ve aynanın konuşturulduğu kısım, sayfa adedi bakımından öyküden yana değil. Bu durum kitap boyunca sık sık yinelendiğinden öyküden çok, yazarın denemeci/şair kimliği öne geçmekte, “Yusuf ve Züleyha bahane, beni gör, beni dinle” denilmiş adeta. Ki bu yüzden öyküde aksiyon sıfırlanmış.

Üçüncüsü, tür olarak ne demeli, bu esere? Anlatı mı, modem mesnevi mi, fantastik öykü mü? Yoksa sadece öykü mü?…

Dördüncüsü» Galip Dede’nin “mîrî malı” bahsini hatarlatan ifade biçimleri…

“Ey örtüsüne bürünen gece…”

“ve madem ki Yusuf’un alnından yangın geçer, ateş geçer, ah geçer.”

“(..) Yusuf’un elleri, bir nar çiçeği bir nar çiçeğini ezebilir mi benim Yusuf’um?”

Çoğaltmak mümkün. Bu da gösteriyor ki, “mîrî malı” meselesi, postmodern bir yorumla yeni açılımlar kazanabilir önümüzdeki günlerde.

Ben olsam ne mi yapardım? ‘Nun Masalları’nı sorgulardım. Nun Masalları’nı… Ve ‘rasıtı’…

Aşk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir… Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)

Aşk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir…

Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)

NİHAL BENGİSU KARACA

Nazan Bekiroğlu Yusuf ve Züleyha’yı yeniden yazdı. Ne salt nübüvvete odaklanmış bir Yusuf hasebiyle, ne de tarihin büyük aşklarını kaleme alan masalsı bir cazibeyle… Dolayısıyla çölü aşan bir hikaye yazdı yazar, karakterlerin durmaksızın devindiği, aşkla beraber ve tıpkı aşk gibi, O’na yaklaşma nisbetinde ışıklandıkları bir hikaye. Beyazların ve grilerin, elde etme arzularının ve güzellik saplantılarının, adalet arayışlarının ve nedametlerin kol gezdiği, özde “Şark”, biçimde Şark’a yakın, yaklaşımda modern… Tenden çıkıp tin’e varan Züleyha’nın tutkusuna ve hüznüne hiç bu kadar yakından bakmamıştık; kardeşine gaddarlık eden Yehuda’ya hiç böyle bir merhamet duymamıştık… Yazar kendisinin de dahil olduğu bu serüvende zamanaşımına uğramayacak.

**Çölün aşka bahanesi var, diyorsunuz ve çölde başlıyor öykümüz. Romandan ve geleneksel bir anlatı şekli olan mesnevi’den nerede ayrılıyor bu yeni hikaye?

Yusuf ile Züleyha (ki tarihler milattan sonra iki bin), buna iki ucu açık bir metin diyelim. Çöl ile başlayıp çöl ile bitse de yine de hem evvele hem ahire irtibatlanmak isteyen bir metin. Çünkü onun yazıcısı, bir yandan bilincinin altındaki kültürel kodlanmayla geleneğe bağlı, diğer yandan da modern zamanları idrak etmiş. Yine hem N hem nûn olan bir yazıcı. Metnin bir ucuna mesnevi dersek öbür ucuna da roman dememiz gerekecek, ama hayır, bu metni romanla irtibatlı görmek niyetinde değilim. Beni asıl ilgilendiren mesnevi ile nerede irtibat kurduğu. Biçimsel ilgiyi fazla önemsemiyorum. Metnin geleneksel mesnevi biçimine bütün benzerliğine rağmen bunlar onun hayati manadaki belirleyicisi olamazlar. Zannımca bu metnin temel belirleyicisi kahramanlarının ve yazıcısının bilincinde taşınan dünyadır. Söylemek istediğim Yusuf, Züleyha, Yakup, Firavn… kendi yaşadıkları zamanın ve mekanın tahayyül ve bilinç düzeyindeki tecrübeye sıkışıp kalmış değiller. Dünyaya baktıkları göz ve bilinç bir yirminci asırlının sahip olabileceğine benziyor. O zaman? O zaman bence bu hikayeyi diğer mesnevilerden en fazla ayıran şey ortak bir vak’a akışı ve ortak bir karakter tablosu önüne, bilinç itibarıyle zamanından çok öne fırlamış kahramanların ve yazıcının ikame edilmiş olması. Doğru, çöl alışıldık duruşuyla bizi eski metne bağlar ama çölün imgesel tasarrufu bizi yeni bir bilinçten geçirir.

**Kötüyü kötü gösterme değil kötünün imgelem dünyasına kötülüğün içindeki “kuyuya” inme çabası var sanki. Bir “adalet” arzusu var ki, Eski Yunan’ın kahramanları onun için devlerle ve cinlerle çarpışırdı; Yusuf’un kardeşlerinin sahnede olduğu her an Şarkla garbın arasında farklı mitolojik bir gerilim yükleniyor, bu bir teknik mi, hikayenin yeniden yazılımında yüklenilen misyonun gereksinimi mi söz konusu olan?

Hem teknik ve evet hem de misyon. Kur’anî bir kıssayı, hem de kıssaların en güzelini, yazmaya kalkışan yazıcı bir anda kendisini azımsanamayacak bir sorumluluğun ağırlığı altında buluverir. Bu, onun için de epey kuvvetli bir terbiye demektir. Batı mitolojisiyle doğu kıssaları arasındaki temel yapılanma farklarına girmeyelim. Ama Müslüman şark mutlak kötüyü kabul etmez. Mutlak olan iyidir. Yanılgı vardır, eksiklik vardır, ışık alamama vardır. Bizim kötü zannettiğimiz bunlardır. Demeli ki bu hikayede kötülük dahi iyiliğin (ki iyilik mutlaktır, ışık mutlaktır) gösterilmesi için vardır ve kötülüğün kendinden menkul olmadığı kahraman sonunda iyi olmak zorundadır. Yine denebilir ki bu hikaye daha fazla kötülük kaldırmaz. Teknik yanına gelince. Bu konuda yazıcı kendi yazdığı hakkında çok fazla şey söylemesin. Ama bütün yazdıklarında mutlak kötünün olmadığını göstermek istedi. Bu salt iyimserlik değil. Sadece bütün çizdiği kahramanlar hep bir devinimi yüklendiler. Değiştiler değiştiler. Hep böyle oldu.

**Dahası (kötülük demişken), Yusuf ve Züleyha’da kötülüğü hayattan, kendinden, çölden ve aşktan menkul biri yok. Ne Yehuda, ne Firavn ne de Yusuf’a duydukları arzudan ellerini kesen kadınlar kötü; hatta bir masumiyet var , kadınlar “O iffetliydi ama biz de masumduk” diyorlar. Yusuf ve Yakup dışında beyaz yok, ama kara da yok, karekterler gri,bu onları oldukça komplike yapıyor; bir aşk masalı, bir mesnevi ve bir kutsal anlatı için ilginç korelasyon çıkıyor ortaya.

Tamam işte! Çünkü kötülük mutlak değil. Karanlık kimsenin kendisinden menkul değil. Mutlak olan ışıktır. Karanlığın, kötülüğün nedeni ışıktan uzak kalmışlık. Kimseyi başlangıçtaki kendi kötülüğünden dolayı itham edemezsiniz. Çünkü o ışıktan uzaktır. Onun sorumluluğu ışıkla arasındaki mesafeyi kısaltmakla yükümlü olduğu noktada başlar. Ancak çabasından sonra, bitişte hala kötüyse bundan sorumludur o. Yani alınan ezeli söz. Ben size dememiş miydim? A’raf 172 ile gerçek manada karşılaştığım gün hayatımın dönüm noktasını yaşadım, bütün sorular orada cevap buldu. Şimdi kimsenin kendiliğinden kötülük taşımadığı, herkesin bir nasiple ışığın o ya da bu mesafe ile yakınına ya da uzağına düştüğü yerde kimi mutlak kötü olarak çizeceksiniz? Yapacağınız (bir şark hikayesi yazıyorsanız tabii) hepsini ışığa yaklaşmak doğrultusunda arkadan iteklemeden ibaret.

**Yakup’un su katılmamış muhfazakâr iyiliği karşısında züleyha’nın deneyimle kaydettiği bir irtifa var.Züleyha fethedilmeyi bekleyen bir kale değil, yeniden doğmak için ölmeyi göze alan, bahanesi olmadan sevebilen bir kadın. Ateşten sükuneti, ölümden dirimi çıkarıyor da ,bunu nasıl biliyor en baştan? Yazgıyı yaşayanın ve rüyayı görenin; yaşam ve rüya tamamlanmadan bilebilmesi mümkün mü? “Züleyhanın gelecek zamanlara seslenmesi” yani?

Kahramanın kendi yazgısı hakkında zaman ve mekan sınırlarını aşan bilgiye sahip olması geleneksel metinler içinde yer tutmaz. Metin bu tavrıyla modernitenin ya da post modernitenin neresine oturtulur, onu edebiyatçılar düşünsün ama daha hikayenin başında zamanı ve mekanı yüzyıllar ölçeğinde aşarak ses veren bir Züleyha. Öyle büyüktür ki acısı Züleyha’nın, Yusuf uğrunda bir kadının kaybedebileceği en büyük şeyi, şerefli ismini öylesine kaybetmiş, ve diğer taraftan o kadar acılı bir yola da girmiştir ki, kendisini savunması yazıcının ağzından eksik kalır. Ve o savunmayı kendisi üstlenir, Züleyha’nın farklılığı bu bilinçte başlar.

**Mahir dalgıç, Züleyha’nın gülümsemesi gibi bölümler Yusuf Züleyha ve Yakup kanallarında akan hikayeye sinematoğrafik detaylar gibi eklemleniyorlar. Bunlar “yazıcı”nın anlatılamayan rüyasında yeniden bedenlenen figüranlar mı?

Bunlar teknik bir takım cilveler. Geleneksel mesnevide, ki her beyti kendi içinde kafiyeli büyük anlatılara müsait nazım şeklinin adıdır mesnevi, şairi bekleyen en büyük tehlike yeknesaklığa düşmektir. Bunun için mesnevi şairleri ana metnin içine ritmik değeri ve ses kıymeti ustalıkla ayarlanmış parçalar eklerler. Bunlar bir takım gazeller, tardiyeler, kıt’alar ve benzeri nazım parçalardır. O kadar ki usta bir mesnevi şairinin bu parçaları hem metni bütünleyen, yeknesaklığı kıran, o büyük bir suyun akışındaki muazzam dalgalanmayı ilave eden etkiler taşırlar ve hem de tek başlarına da okundukları zaman birer kıymet taşırlar. Leyla ve Mecnun’daki gazeller, Hüsn ü Aşk’ın o eşsiz tardiyyeleri gibi. Benim bu parçalarla elde etmek istediğim önce fonetik bir endişem vardı. Gerçekten hep anlatıyorsunuz, hep anlatıyorsunuz. Anlatmaktan anlatan da yorulur bazen, dinleyen de. Böylece monotonluğu kırmak için bazı oyunlar gerekir. Fakat önemli bir mesele de bir yandan kendi içinde bütün bir yandan da bir bütünü tamamlayan metinlerin şark felsefesi doğrultusunda yorumlanması. Tıpkı an’ın parçalarının birleşerek zaman dediğimiz mevhumeyi oluşturması gibi. Oysa şark an’ın oğludur. Ne yarın var ne dün. Her parça kendi başına bütün. Bir araya gelince, o ırmak.

**”Suret kendi zenginliğimizde tehlikesiz büyümektedir” Zenginliğimizin suret nezdinde güzelliğe beslediği bir meyil var. Ne Yusuf ne de Züleyha güzelliğe kayıtsızlar, fakat Yusuf’un bildiği aşkta güzellik “aşılması “gereken bir engel aynı zamanda. Aşkla suret (güzellik) arasındaki mesafe; gözün gördüğüyle gönlün varacağı yer arasındaki uzaklık ne kadar?

Çok ama çok uzak ve zahmetli. Züleyhaların yolu uzun. Suretin ve buna bağlı olarak aynaların eski kültürde taşıdığı inanılmaz zenginlik malum. Yusuf ile Züleyha’da suret bir araz ve aşılması gerek. Yusuf o kadar güzel olmasına rağmen güzelliğini kendi güzelliği olarak algılamaz, doğal olarak ona takılıp kalmaz. Güzelliğinin kaynağı olan güzelliği fark ederek büyür. Basit bir bedevi ona bu dersi verir, ayna, Yusuf’un bu aşkınlığı başardığını fark ettiği için mahzuzdur. Züleyha ki o kadar çok gençliğinin, güzelliğinin, kadınlığının, nefsinin, bedeninin kölesidir başlangıçta. Suretiyle başı hep derttedir. Kendisine yüklenen zor yolun sonunda o kadar çok acı ve gözyaşıyla vardığı arınmanın içinde suretinden vaz geçmeyi başarır. Gençliğini ve güzelliğini kaybetmesi halinde dahi taşımaya devam ettiği aşk artık tenle alıp veremediği kalmamış olması gereken saf bir aşktan ibarettir.

Ya Yusuf’a ne demeli? Yaşlı,hasta ve çirkin bir kadınla Yusuf’un evliliği, bu ne kadar muazzam bir şeydir böyle. Onun için Züleyha, suretini aştığı yerde (ve aştığı için) gençliği ve güzelliği kendisine geri verilse de, bir daha aynalara bakmaz bile. Züleyha’nın aynalarıdır bu öykü biraz da. Önce beyaz giyer Züleyha, masumdur; sonra kırmızı, günaha talepkardır. En son siyah giyer Züleyha. Siyah kadar yanmış ve artık beyaz bir ölümü müstahaktır.

**Aşkın hülasası: her sevda bir “hatırlayış” mıdır gerçekten? Ya artık” rüya” da göremeyen ve aşkı salt tutkulu bir “esrime” olarak bilenler? “Evrenin özeti” artık maşukda çıkmıyor sanki, dolayısıyla yol da kolay kolay Rabb’e çıkmıyor… Yusuf’un ve Züleyha’nın “bilişleri”nden nerede ayrılıyor modern insan’ın bilinci? (bu soruya yakın bir soruyu daha önce sormuştum, ama tekrar sormak istedim, biraz hikayenin dışına taşmak ve söyleşiyi güncellemek iyi geliyor, malum bir haftalık dergi…)

Şahsi duruş noktamla karşınızdayım. Bana göre, aşkın hülasası; evet her aşk bir hatırlama. Ezel tanışına bir aşinalık. Ama hesapta yanılgı da var. “Züleyha’nın yanılgısı”. Hatırladım zannedersiniz de o, ezelde gördüğünüz değildir. Dahası ezeldeki tanışınızı bu dünyada hiç bulamamak da var. Bu güne gelince. Onlar (yani bunlar), aşkı kendilerine gösterilenlerden öğreniyorlar önce. Sığ ve basit. Feryad ediyoruz. Öyleyse onlara öğretmeli ki öğrensinler. Aşk öğrenilmez denmesin, öğrenilir. Yarımını bulan tamamlandığını bilir. Bilirse bulur.

**En sevdiğim bölümlerden biri “Tanrıların başı: baş eğen tanrı; yani Firavn’ın kendi kendiyle hesaplaşması. Yazıcı ilgi çekici bir üslupla hiç olmadığı şekilde dahil oluyor Firavun’un kendine ve geleceğe serzenişine. Yazıcı Firavn’a hiç olmadığı kadar sevgi besliyor; onu çok korktuğu unutuştan koruyor. Sezarın hakkını Sezara, firavununkini firavuna veren, tarih değil yazıcı mı oluyor?

Yazıcının, yazdığının dışında kalmaya tahammülü yok çünkü o içinde olanı yazıyor. Böylece metnin başından itibaren neredeyse kendisinin de bir kahramana dönüştüğü bir süreç başlıyor. Üç rüya planına oturtulmuş olsa da Yusuf ile Züleyha, Firavn’ın, ülkesi adına gördüğü o düşten başka bir düşü daha olmuş olmalı. Hiç ehram yaptırmamışsa, Firavn’dan geriye rüyası kalır. Firavn’ı geleceğe bırakan bir düş görmüşse Firavn, o da uzak zamanların yazıcısı, yazıcının rüyası. Rüya gerçek olur inşaallah çünkü Yusuf’un Yusufluğu zahir. Daha ne diyebilirim ki? Kalbim Firavn’a tarihin kalbinden daha yakın.

**”…tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir” deniyor son sahifede. Sanırım bu cümle, ilk sahifelerde yer alan bir eksiklik duygusunun, “şaşılacak kadar eksik kalmayacak mı yine de, bitti zannedilen hikaye?” diyerek girişilen bir maceranın nedeni oluyor, yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsunuz. Metin içimizde süre gider. Tabiri sonraya bırakılsa da her rüyanın bir tabiri vardır. Ve içimdeki eksiklik duygusu! Zeyl yazmayı hep sevdim. Zeyl yazıyorsa yazıcı, yazdığı biteviye eksik kalıyor demektir. İyi ki de eksik kalıyor. Ya tamam, ben oldum, deseydim!

**Mor Mürekkep’te hayatın kelimelerden çıktığını sanan bir yazıcı vardı. Aşk ile kelime arasında da ontolojik bir bağ var sanki. Kelimeler ve kalpler kuşanıp sevdalar alan yazıcılar sayesinde göneniyor aşk; yanlış ve doğru bin bir biçimde yazın içinde var ediyor kendini. Aşk, kelime ve yazar arasındaki gerilimi nasıl izah etmeli?

“Hayat ve Kelimeler” ama “İbtida kelam vardır”. Âdem kendisine öğretilen sözcüklerin bilgisiyle sürgün edilir dünyaya. Aşk, içerebileceği bütün bilginin ağırlığıyla gökyüzünün tabakalarını aşarak iner kalbe, her ne kadar Kur’an’da aşk ve müştakları geçmese de! Aşk da her kelime kadar kelime. O da önce ayan-ı sabitede mevcut bir bilgi. Onun için aşk önce bilmekle gelir, onun için bulmak arkadan gelir. Ve her şey gibi sözün sahibi de biz değiliz. Yazıcıya düşen, her şey gibi sözün de kaynağına yaklaşmaya ve fark etmeye çalışmaktan ibaret. Başka bir şey yok. Bu, bir yazar olarak benim, beni okuyarak bana hak yükleyenlere türlü suret ses ve söz oyunlarının dışında söylemem gereken bir şey varsa onun ta kendisi.

Süavi Kemal Yazgıç ; “Züleyha’ya Biraz Işık”, Yeni Şafak , 24 ağustos 2000

Süavi Kemal Yazgıç, Yeni Şafak, 24 Ağustos 2000

Züleyha’ya Biraz Işık

Kalemini ve yüreğini naif alanlar üzerinde gezdiren ve yazdıklarıyla çok kişinin yüreğini titreten Nazan Bekiroğlu, Züleyha’ya ışık tutttuğu kitabı Yusuf ile Züleyha ile yine gündemde. Bekiroğlu’yla kitabını konuştuk.

Yazılmış bir hikayeyi yeniden yazmak arzusundan bahseder misiniz?

Yusuf ile Züleyha gelenekten geliyor, bizse modern çocuklarız. Ama kültürel bilinç altımızda geleneğin kodları yatıyor, tartışmasız bu böyle ve onunla bir yerde buluşmak olası. Buradan başlayalım. Geleneğin anlatı türü olan mesnevi geleneğin bütün kavram ve biçim kalıplarını taşımakta. Bu da sınırlı malzemeyle farklı terkipler ortaya koyabilme yeteneğinin sergilenmesi anlamına gelmekte.

Bütün Yusuf u Züleyhalar özde aynı ama neticede Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha’sı, “Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha”sıdır. Gelenek içinde asırlar boyunca ortak bir ruh ikliminin süreğinde işlenmiş bir hikayeyi üstelik geleneğin inkıtaa uğradığı ama eksikliğinin bir hayli de hissedildiği bir dönemde kaleme almaya kalkışan yazıcı bir yanıyla bu inkitaın baskısıyla korkuludur ama bir yandan da kalbinde taşıdığı şifrelere güvenmektedir. Neticede o da zincire bir halka atmaktan kendisini alamaz. İster ki o aynaya bir de kendi görüntüsü düşsün. Görüntüsü bir hayli deforme olmuş, imajları bir hayli değişime uğramış olsa da, insan kalbinin değişmezliğine duyduğu güven ona bu yolda cesaret vermektedir.

Daha evvel yazılan mesneviler sizi ne kadar bağladı ya da serbest bıraktı?

Daha önce yazılanlar tarafından kıskıvrak bağlanmış, ama daha önce yazılanlara göre alabildiğine de özgür. Böyleydi. Sabit kalması gereken bir vak’a kalıbı var. Bunun sınırları, ortak motifleri belli ve hayatidir, bunlardan fedakarlık edemezsiniz. Kardeşleri tarafından kuyuya atılmazsa, güzel Züleyha’nın aşkı ile sınanmazsa, zindana düşmezse Yusuf, Yusuf olmaz.

Diğer yandan Kur’ani mesajla ters düşemezsiniz. Kur’an’da anlatılmayanları mesnevi sathında tezahür ettirseniz de o mesaj sizi kuşatır. Yazıcı kendisini bu bağlarla bağladıktan sonra ise alabildiğine özgürdür. Muhayyilesi işler ve önceki mesnevilerde rastlanmamış öyküler, gazeller, imgeler, göstermeye başlar. Bir bakıma yalan konuşmaktadır. Ama bu yalan onu, kendisini bağlayan gerçekten uzaklaştırmaz, ona daha çok yaklaştırır.

Züleyha adeta yeniden yazıldı. Bir söyleşide insanın değişmeyen yönüne ilgi duyduğunuzu söylemiştiniz. Bu bağlamda Züleyha’yı anlatır mısınız?

Hayır, bütün yeniden yazılmışlığına rağmen biz o eski biziz, Züleyha yine o eski Züleyha. Ama Züleyha’ya biraz ışık, bu oldu. Üstelik Züleyha’ya biraz ışık bizi Yusuf’a da yaklaştırdı. Düşünsenize peygamber güzeli Yusuf’u mesneviye düşmüş görüntüsü içinde de olsa (mesnevi de o uygarlığın hayata bakış açısından başka bir şey değil) kendisine bu kadar ağır bir iftira atan Züleyha ile evliliğe kadar götüren gerçeğin kavranması ne kadar çok çaba istiyor. Üstelik Fatma’nın (Karabıyık Barbarosoğlu) tabiriyle Züleyha artık “genç ve güzel bile değilken”. Neticede Züleyha yeniden yazılmadı. Fakat onu ilk kez bu kadar yakından tanıdık. Tanıdık bir vak’anın arkasındaki akışları gördük.

Büyük laflar etmeye cesaretim olsaydı yaptığımı mesnevi şerhi olarak yorumlamak isterdim. Bütün Yusuf u Züleyha mesnevilerinin. Çünkü bütün yazma serüveni boyunca yaptığımın büyük bir kısmı geleneğin oluşturduğu yumaktan zihnime takıla-gelen soruların cevaplanması ile ilgiliydi. Züleyha’nın zor yazgısının analizi bu problemlerin başta geleni idi elbet.

“Nun Masalları”na göre daha sade bir üslup tercih ediyorsunuz. Sebebi ne?

Metnin gelenek ile ilişkisinden kaynaklanıyor bu. Her metin kendi üslubu ile ilişki içinde olmak ister, dahası buna mecburdur. “Kaynağından ayrı düşen suyun menbaına kavuşma macerası (Tanpınar)” anlamına gelmekte olan şark hikayesini ancak su gibi akan bir üslupla anlatabilirsiniz. Şark hikayesi su gibi duru ve berraktır çünkü.

Farklı bir üslup denenemez miydi? Bunalımlı bir üslup, bilinç altı tekniği? Belki evet ama o zaman Yusuf ile Züleyha bir şark hikayesi değil romana dönüşürdü, ikisi farklı şeyler ve ben şark hikayesinin arkasındaydım. Öyle hissettim öyle yazdım. İçimden su gibi aktı hikaye ben de su gibi akarak yazdım. Hepsi bu.

Yeni Şafak – 24 Ağustos 2000 – Suavi Kemal Yazgıç (Yusuf ile Züleyha)

Süavi Kemal Yazgıç, Yeni Şafak, 24 Ağustos 2000

Züleyha’ya Biraz Işık

Kalemini ve yüreğini naif alanlar üzerinde gezdiren ve yazdıklarıyla çok kişinin yüreğini titreten Nazan Bekiroğlu, Züleyha’ya ışık tutttuğu kitabı Yusuf ile Züleyha ile yine gündemde. Bekiroğlu’yla kitabını konuştuk.

Yazılmış bir hikayeyi yeniden yazmak arzusundan bahseder misiniz?

Yusuf ile Züleyha gelenekten geliyor, bizse modern çocuklarız. Ama kültürel bilinç altımızda geleneğin kodları yatıyor, tartışmasız bu böyle ve onunla bir yerde buluşmak olası. Buradan başlayalım. Geleneğin anlatı türü olan mesnevi geleneğin bütün kavram ve biçim kalıplarını taşımakta. Bu da sınırlı malzemeyle farklı terkipler ortaya koyabilme yeteneğinin sergilenmesi anlamına gelmekte.

Bütün Yusuf u Züleyhalar özde aynı ama neticede Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha’sı, “Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha”sıdır. Gelenek içinde asırlar boyunca ortak bir ruh ikliminin süreğinde işlenmiş bir hikayeyi üstelik geleneğin inkıtaa uğradığı ama eksikliğinin bir hayli de hissedildiği bir dönemde kaleme almaya kalkışan yazıcı bir yanıyla bu inkitaın baskısıyla korkuludur ama bir yandan da kalbinde taşıdığı şifrelere güvenmektedir. Neticede o da zincire bir halka atmaktan kendisini alamaz. İster ki o aynaya bir de kendi görüntüsü düşsün. Görüntüsü bir hayli deforme olmuş, imajları bir hayli değişime uğramış olsa da, insan kalbinin değişmezliğine duyduğu güven ona bu yolda cesaret vermektedir.

Daha evvel yazılan mesneviler sizi ne kadar bağladı ya da serbest bıraktı?

Daha önce yazılanlar tarafından kıskıvrak bağlanmış, ama daha önce yazılanlara göre alabildiğine de özgür. Böyleydi. Sabit kalması gereken bir vak’a kalıbı var. Bunun sınırları, ortak motifleri belli ve hayatidir, bunlardan fedakarlık edemezsiniz. Kardeşleri tarafından kuyuya atılmazsa, güzel Züleyha’nın aşkı ile sınanmazsa, zindana düşmezse Yusuf, Yusuf olmaz.

Diğer yandan Kur’ani mesajla ters düşemezsiniz. Kur’an’da anlatılmayanları mesnevi sathında tezahür ettirseniz de o mesaj sizi kuşatır. Yazıcı kendisini bu bağlarla bağladıktan sonra ise alabildiğine özgürdür. Muhayyilesi işler ve önceki mesnevilerde rastlanmamış öyküler, gazeller, imgeler, göstermeye başlar. Bir bakıma yalan konuşmaktadır. Ama bu yalan onu, kendisini bağlayan gerçekten uzaklaştırmaz, ona daha çok yaklaştırır.

Züleyha adeta yeniden yazıldı. Bir söyleşide insanın değişmeyen yönüne ilgi duyduğunuzu söylemiştiniz. Bu bağlamda Züleyha’yı anlatır mısınız?

Hayır, bütün yeniden yazılmışlığına rağmen biz o eski biziz, Züleyha yine o eski Züleyha. Ama Züleyha’ya biraz ışık, bu oldu. Üstelik Züleyha’ya biraz ışık bizi Yusuf’a da yaklaştırdı. Düşünsenize peygamber güzeli Yusuf’u mesneviye düşmüş görüntüsü içinde de olsa (mesnevi de o uygarlığın hayata bakış açısından başka bir şey değil) kendisine bu kadar ağır bir iftira atan Züleyha ile evliliğe kadar götüren gerçeğin kavranması ne kadar çok çaba istiyor. Üstelik Fatma’nın (Karabıyık Barbarosoğlu) tabiriyle Züleyha artık “genç ve güzel bile değilken”. Neticede Züleyha yeniden yazılmadı. Fakat onu ilk kez bu kadar yakından tanıdık. Tanıdık bir vak’anın arkasındaki akışları gördük.

Büyük laflar etmeye cesaretim olsaydı yaptığımı mesnevi şerhi olarak yorumlamak isterdim. Bütün Yusuf u Züleyha mesnevilerinin. Çünkü bütün yazma serüveni boyunca yaptığımın büyük bir kısmı geleneğin oluşturduğu yumaktan zihnime takıla-gelen soruların cevaplanması ile ilgiliydi. Züleyha’nın zor yazgısının analizi bu problemlerin başta geleni idi elbet.

“Nun Masalları”na göre daha sade bir üslup tercih ediyorsunuz. Sebebi ne?

Metnin gelenek ile ilişkisinden kaynaklanıyor bu. Her metin kendi üslubu ile ilişki içinde olmak ister, dahası buna mecburdur. “Kaynağından ayrı düşen suyun menbaına kavuşma macerası (Tanpınar)” anlamına gelmekte olan şark hikayesini ancak su gibi akan bir üslupla anlatabilirsiniz. Şark hikayesi su gibi duru ve berraktır çünkü.

Farklı bir üslup denenemez miydi? Bunalımlı bir üslup, bilinç altı tekniği? Belki evet ama o zaman Yusuf ile Züleyha bir şark hikayesi değil romana dönüşürdü, ikisi farklı şeyler ve ben şark hikayesinin arkasındaydım. Öyle hissettim öyle yazdım. İçimden su gibi aktı hikaye ben de su gibi akarak yazdım. Hepsi bu.

Yusuf ile Züleyha, hem yakın hem uzak bize”, Zaman Pazar , sayı 86, 20 Ağustos 2000

Yusuf ile züleyha, hem yakın hem uzak bize

Yusuf ile Züleyha, sonsuza kadar olmasa bile belli bir sona kadar beraber yazılacak iki isim. Bir daha yazılamaz, artık söylenecek söz kalmamıştır denilebilecek bir zamanda Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha ‘yı yeniden kaleme alması, büyük aşkların da aşıkların da hâlâ var olduğunun bir delili. Yazıcı, Yusuf’tan çok Züleyha’yı anlattığı, kurt soyunu temize çıkardığı, aynayı konuşturduğu, firavunların en iyi kalplisini anlattığı kitabında, vapur düdüğü ve martı çığlığıyla Yakup’un hasretini yan yana koyarak, binlerce yıllık mesafeyi bir çırpıda aştırıyor okuyucuya.

Eyüp Can ; “Kavuşamazsın Aşk Olur”, Zaman , 12 Ağustos 2000

Timaş yayınları’nın Aşk Klasikleri dizisi iki yeni klasik kitapla okuyucuların ‘yeniden aşk’a davet ediyor.

‘Kavuşamazsın aşk olur!’

Aşk hikayeleri gibi aşklar da geçmiş zamanda mı kaldı?

Dürüst olalım; yoksa biz aşka değil aşkın hayaline mi aşığız?

Ya da Sebahattin Eyüboğlu’nun bir Anadolu köylüsüne atıfla zikrettiği o basit aşk tanımı mı, Doğu’da da Batı’daki gibi aşkı bitiren: ‘Kavuşamazsın aşk olur!’ Yoksa kavuştuk mu?

Eyüp CAN

Doğu-Batı karşılaştırılmalarını, karşıtlığa dönüşen bir klişe olarak görmeme ve bu tür değerlendirmeleri ‘ beylik’ bulmama rağmen, konu aşk olduğunda Doğu – Batı ayrışmasının kaçınılmazlığına inananlardanım. En azından edebiyat düzeyinde! En genel anlamda klasik Batı edebiyatında aşk; arzu, ihtiras ve kavuşamama ekseninde gelişir ve böyle olduğu için trajiktir! Oysa klasik Doğu edebiyatında aşk; tutku, arayış ve vuslat özlemiyle derinleşir ve böyle olduğu için dramatik olmakla beraber mistiktir. Romeo – Juliet’ten Madam Bovary’ye u-zanan klasik Batı edebiyatı çizgisinde çelişkilerin kucağında marazileşen aşkın trajik serüvenidir sizleri bekleyen… Oysa Leyla ile Mecnun’dan Hüsn’ü Aşk’a açılan klasik Doğu edebiyatı penceresinde, aşkın halleridir mecazdan asıla sizleri sürükleyen. ‘Olmak ya da olmamak’tır Batı’da aşk, ‘olmak ve de olmamaksa’ Doğu’da aşk!

İki yeni aşk

Timaş yayınları arasında çıkan iki kitap, bugünün dünyasında aşkın ne anlam ifade ettiğini sorgulayan okuyucuya, Doğu’nun Batı’dan ayrılarak izlediği aşk serüvenini iki usta kalemin yeni yorumuyla sunuyor. Divan edebiyatına vukufiyetiyle tanınan İskender Pala ‘aşkın gizli tarihinden’ bir perdeyi Leyla – Mecnun hikayesi ile aralamaya çalışırken, şiirsel üslubuyla bilinen Nazan Bekiroğlu ‘kalbinin üzerinde titreyen hüznü’ Yusuf ile Züleyha’da dindirmeye çabalıyor. Pala, ‘aşk imiş her ne var alemde / ilm bir kıyl u kal imiş ancak’ diyerek Leyla ile Mecnun’u ölümsüzleştiren büyük divan şairi Fuzuli’nin eserini esas alırken, bugüne kadar yazılmış onlarca Leyla ile Mecnun hikayesini de ihmal etmemis. Ayrıca Sezai Karakoç’un, bir şaheser olarak Leyla ile Mecnun’un unutuluşuna rıza gösterememesinin sonucu olarak manzumeleştirdiği hikayeye de, cesaretle yaslanmış. Sonuç olarak minyatürler ve beyitlerle süslediği yeni Leyla ile Mecnun yorumuyla, ortaya bir solukta okunacak estetik bir kitap çıkarmış.

Çölde aşk

Her ne kadar hikayeyi yeniden kaleme alırken klasik forma sadık kalsa da, çölde bir doğuşla dört nala başlattığı hikayesini ‘Bir başkadır çöl… Bambaşkadır çöl…9 diyerek aynı özde fakat başka tadda bir aşk hikayesine dönüştürmüş ve çölün kavurucu sıcağında, aşk pınarından beslediği kelimeleriyle ‘belalara sabır ile mertebelere eren, mecazdan hakikate yükselen’ mistik bir aşk hikayesine imza atmış. Pala’nın klasik tarza uygun hikayesine karşılık Nazan Bekiroğlu, Yusuf ile Züleyha’da şiirselliğin sınırlarını zorlayan, klasik öykü akışına rağmen, deneysel bir hikaye ile çıkmış okuyucunun karşısına. Her ne kadar Bekiroğlu klasik biçemleri kullanıp, çöl ile başlasa da hikayesine, Pala’dan farklı olarak, anlatıcının varlığını her aşamada hissettirmiş okuyucuya, böylece ‘geçmiş zamana takılı masalsı bir hikaye olmaktan çıkarıp Yusuf ile Züleyha aşkını, yazarın (dolayısıyla okurun) ‘kalbinin üzerinde titreyen hüzne dönüştürmüş.

Yazıcının yazılamayan rüyası

Gerçi Bekiroğlu ‘O kadar ki, rüyanın hikayesi demek olan bu hikayede yazılmadık tek rüya, yazıcının rüyası’ diyor; ama, ‘kendi yazdığı sonunda dönüp dolaşıp bana geliyor’ demekten de kendisini alamamış. ‘Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milattan sonra, aylardan Nisan’dı.’

Peki ama 1999’un Nisan’ında neden yeniden yazıldı bu hikaye? Yazıcının cevabı: ‘Anlattılar işte, gözlerimle görmedim, taşlara kazımadım. Ama yalancı da değilim. Yazılmış bir hikayenin üzerinden yeniden yazmak arzusuyla geçince yazdım, bu yüzden yazdım.’

Pala ise ‘unutuluşa rıza gösteremediği’ için yazdığını belirtiyor ve ekliyor; ‘Umarız Türk gençleri bütün zamanların bu en büyük aşkını tanımakla, genlerinde hep var olagelen sevgi tohumlarını gönüllerinde yeniden yeşertecekler.” Bu temenniye katılmamak da, klasik eserlerin yeniden okuyucu ile buluşmasını savunmamak da imkansız, fakat bu çağda yaşayan okurlar olarak, artık klasik aşk hikayelerinin yeniden yazımının yanı sıra, bu çağın aşk hikayelerinin sıfırdan yazımına da ihtiyacımız yok mu?

Yoksa aşk hikayeleri gibi aşklar da geçmiş zamanda mı kaldı?

Mutlaka Leyla-Mecnun, Yusuf-Züleyha, Ferhat-Şirin mi olmak gerekiyor?

Nerede yazıcının yazılamayan rüyası, nerede yeni aşklar? Dürüst olalım, yoksa biz aşk’a değil aşkın hayaline mi âşığız?

‘Batıda aşk yok’ klişesine sarılanlar, hani nerede Doğu, nerede aşk?

Yoksa Sebahattin Eyüboğlu’nun bir Anadolu köylüsüne atıfla zikrettiği o basit aşk tanımı mı, Doğu’da da Batı’daki gibi aşkı bitiren: ‘Kavuşamazsın aşk olur!’

Ah minel aşk! Yoksa kavuştuk mu ?

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün” , Yeni Şafak , 4 Ağustos 2000

FATMA KARABIYIK BARBAROSOĞLU

fbarbarosoglu@yenisafak.com

‘Kalbin üzerinde titreyen hüzün’

Klasiklerin modernize edilerek yazılması beni daima çok ilgilendirmiştir. Fakat klasikteki, modernin oluşturulması safhasında eserin aslının bozulmaması gerektiği düşüncesini muhafaza ediyorum. Yani çorbadan saçı çıkan bir Jüliet figürü’ne; klasikleşmiş bir aşk hikayesinin zarar görmesinin yanısıra, modern insanı aşka kabiliyetsiz bir konuma düşüreceği için de karşı çıkıyorum. Bu manada Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha hikayesini modernize ediş tarzı, bundan sonraki çalışmalar için çığır açıcı bir önem taşıyor.

Hz. Yusuf’un gördüğü rüya, kardeşleri tarafından kuyuya atılması, Mısır’da Züleyha’nın kölesi olarak satın alınması, Züleyha’nın aşkı ve iftirası, firavunun rüyası, rüyanın Hz. Yusuf tarafından yorumlanması, Hz. Yusuf’un babasına kavuşması gibi bütün motifler, günümüz insanını kalbinden yakalayacak imajlar eşliğinde kullanılırken; aynı zamanda Bekiroğlu imzalı çağdaş Yusuf ile Züleyha mesnevisini diğer mesnevilerden ayıran bir özellik buluyoruz: Yusuf ile Züleyha hikayesinin Züleyha cephesini. Kur’an’da Yusuf ile Züleyha’nın evlendiğine dair bir ibare olmadığı halde Yusuf ile Züleyha hikayesinin bütün nüshalarında Yusuf ile Züleyha’nın evlendirildiğine şahit oluruz. İftiraların en ağırı, zina ile suçlanmış Yusuf, kendisine bu iftiraları etmiş bir kadın ile artık genç ve güzel bile değilken nasıl evlenmiştir?

Bekiroğlu’nun mesnevisini okumadan önce bu soruyu cevaplamakta ne kadar güçlük çekiyorsam, okuduktan sonra da o kadar kolay cevaplayabilir bir halde yakaladım kendimi. Çağdaşlarımız endam aynalarımızdır. Çünkü geçmişe bakışımız aynı bilincin izlerini taşır. İhtimal bu soru daha önce okuduğumuz hikayelerin zihnimizde bırakmış olduğu iz ile ilgilidir.Çünkü biz daha çok Yusuf cephesinde yaşananları biliriz. Züleyha’yı bıraktığımız nokta iftiranın noktasıdır. İftira eden Züleyha’nın pişmanlıklarını, yalnızlıklarını ve yangınlarını hiç bilmeyiz. Bütün bunları bilmezken hikayenin sonunda Yusuf ile Züleyha’yı evlenmiş buluverince şaşırırız elbet. Fakat Bekiroğlu “iftiracı” Züleyha’nın aynasında dolaştırıyor bizi uzun uzun. Züleyha’nın acılarını bulunca onu mazur görmeye başlıyoruz. Güzelliği kadınlara ellerini doğratacak kadar beşer üstü olan Yusuf’un cemalinde yaratıcısını idrak eden Züleyha, hikayenin sonunda bizi en masum çehresiyle karşılıyor.

Vahdettin Yiğitcan ; “Züleyha ki Yusuf’a Yandı ( Eserin sözbaşı kısmı )”, Akit , 4 Ağustos 2000

Züleyha ki Yusuf’a yandı…

Bundan böyle “Düşünce” ve “Edebi” eserlerde karşımıza çıkan ilginç “önsöz”lere yer vereceğiz. Bu çerçevede ilk kez Nazan Bekiroğlu’nun son eseri “Yusuf ile Züleyha” kitabına yazdığı “Sözbaşı” isimli “önsöz”ünü sunuyoruz.

Söz Başı

Bismihû.

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.

Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.

Önce çile vardı ihsan arkadan geldi.

Önce iştiyak, arkadan sebat geldi.

Sözün yaradılışı Züleyha’nın yaradılışından evveldi. Adem, ki ona bütün isimler öğretildi. Yûsuf’un kaderi Züleyha’ya tecelli. Züleyha’nın kaderi Yûsuf’a tecelli. Kuyu. Zindan. Kuyu. Zindan. Önce çile arkadan ihsan. Züleyha vazgeçti mi maşukundan?

Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.

Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.

Söz de,

aşk da,

ne benim ne senin.

Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,

ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,

mayıs gülü,

ışıklı nisan yağmuru

ne kadar Allah’tansa,

mülk gibi söz de ve aşk da

O’ndan.

“Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsa da,

beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,

hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, “gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor.

Değil mi ki her şey O’ndan,

gidecek yer yok O’ndan başka. Gelinen yer yok O’ndan başka.

insan o ki, O’ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icabı, O’ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı.

Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığa yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her şeyin O’ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O’ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.

Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir:

Bir çiçeği, bir kuşu,

denizi, yağmuru,

gökyüzünü, yazıyı,

yazıyı yazanı, kalemi tutanı,

bir yaratılmışı hasılı.

Söz gelimi Leylâ Mecnun’u, Şirin Ferhâd’ı, Züleyha Yûsuf’u

sevdiğini zannedebilir.

Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.

Çünkü ışığın kaynağı tektir ve kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?

Her aşk O’na çıkar sonunda, O’ndan başkasını sevmek imkansız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.

Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlarde bundan böyle, O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.

Küçük bir biliş farkı.

Mülk gibi aşk da Allah’tan.

Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O.

Tenin de O, canın da O, cismin de O.

Ve aradan perdeleri kaldırarak O’nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr ü sefer, sadece O’nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret.

Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.

Züleyha ki Yûsuf’u sevdi, ibtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf’u değil, Yûsuf’ta tecella eden nuru sevdiğini fark etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız ona secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha suretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri suretten nura yükselirken diğeri nurun surette tecellâ ettiğini idrak etti.

işte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kaderi, Yûsuf’un mu, Yakub’un mu, yoksa Züleyha’nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.

Söylenmemiş Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu nasıl mazmun, diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoğalan Fuzuli, Farsça Divan’ının önsözünde, yani ki Mukaddime sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha değdiği yerde. Sonra aynı gecelerin aynı sabahlara değdiği yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış olan bir başka mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tamam olsun. Eski zincire bağlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun.

Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.

Şiir:

bu kez. birkaç kitap

yine aynı ayna

ve birkaç ruh

hepsinin içinde mevcûd

Züleyha’nın acısı acının Züleyha’sı

(Ayşegül Kösa)

Bismihû.

Esirge ve bağışla.

Öptüm kitapların da üzerindeki Kitâb’ı, öptüm ve koydum alnıma.

Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milâttan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgâr titriyorken. Ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken. Sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim.

Ben: Yazıcı. Kalbim çatladığında tanığım su kıyısında bir kavak ağacıydı.

İlk sözcükler mürekkebi mor kalemimin ucundan dökülürken, Ayasofya’da Topkandilin altında değil idiysem de Hamdullah Hamdı Hazretleri gibi (rahmet onun ve bütün Yûsuf u Züleyha yazıcılarının üzerine olsun), ben de suyun kıyısındaki kentte kendimce bir Ayasofya’daydım. Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf’un uyanıklığından farklıydı elbet ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.

Özcan Ünlü ; “Yusuf ile Züleyha”, Türkiye , 3 Ağustos 2000

Yusuf ile Züleyha

Önce söz vardı, hayat sonradan geldi. Sözün varlığı peygamber Yusuf’a güzellik olarak nüksetti. Nazan Bekiroğlu’nun “Yusuf ile Züleyha” isimli kitabı Timaş Yayınlan arasından çıktı. Kitap, “Söz Başı”, “Yusuf, “Züleyha”, “Firavun’un Rüyalan”, “Yusuf’un Duası” ve yazarın son sözünden oluşuyor. Kur’an-ı Kerim’de de geçen ve asırlardır okunan kıssaya mitolojik bir tarz vererek farklı bir üslup geliştiren Bekiroğlu, kitabında Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılmasını, babasından ayrı düşmesini Züleyha’nın herşeyde Yusuf’u görmesini, Firavun’un onları evlendirmesini akıcı Türkçe’siyle okuyucularına sunuyor.

Virgül – (Yusuf ile Züleyha)

**Yusuf ile Züleyha’yı kaleme alma projesinin çıkış noktası nedir?

**Yusuf ile Züleyha’nın yeniden kaleme alınması Timaş yayınevinin geleneksel aşk hikayelerini “yeniden yazdırma” projesi kapsamında geldi karşıma. Biliyorsunuz Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha gibi mesneviler Fars ve Türk edebiyatlarında geleneksel dönem içinde defalarca farklı şairler tarafından kaleme alınmışlardır. Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı gibi halk hikayeleri de farklı biçimlerde anlatıla gelir yazılı olmayan halk geleneğinin içinde. Bunların her bireri temelde aynı hikayelerdir ama neticede Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’u, Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’udur. Mevcut malzemeyle farklı terkipler. Yani ayna aynı ama görüntü her defasında farklı. Hem aynı hem farklı. Bu özellik eski edebiyatın hem zaafını hem de meziyetini teşkil eder. Ben de yirminci asrın sonunda yaşayan yazıcının mevcut zincire yeni bir halka atıp atamayacağını düşündüm. Olası mıydı? Hayat bu kadar değişmişken. Mümkündü çünkü şahsi duruş ve ilgi noktam kadar kolektif bilinç altımızda da geleneğin kodlarının yattığını artık çok iyi biliyorum. Ama hayat değişmiş. O zaman, ayna aynı ama o aynaya bir de modern zamanların yazıcısının gözüyle bakmak ve görüntü düşürmek olası. Böyle başladı böyle yazıldı. Tabii bütün bu söylediklerim şimdi, şu an benim kendi yazdığıma akademik tecrübeyle dışardan bakıp söylediklerim. Bütün bunların üzerinde yazının kaderi vardır. Kaderinizde değilse, kırk proje bir araya gelse size bir satır yazı yazdıramaz. Vesile vardır sonuç için. Su değince sardunya kokusunu salar. Kalp hisseder kalem yazar. Bu kadar sade olmak mecburiyetinde. Gerisi işçilik ve emek, bu da önemli ama ikinci planda kalmak zorunda.

**Bir söyleşinizde “dünden bugüne aşk değişmedi, aşk hep aynıydı” diyorsunuz. Sizce bir şeyler değişmedi.

**Böyle bir cümle sarf etmiş olmamın beni aşk hususunda fazla iyimser bir bakış sahibi olmuş olmakla malul kılacağını zannetmiyorum. Aşk değişmez çünkü aşk kendisinden menkul bir kıymet değildir, o, mutlak bir kaynaktan yansıyan ışıktır. Aşk kalbe indirilir, ve kalbin tabakalarını aşarak o en içteki fuada değdirilir. Kim aşkının kendisinden menkul olduğunu iddia edebilir ki? Hani Kemal Sayar diyor ya “Her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır”. Her kalp aşkı kendi kabiliyetine göre taşır. Aşk kalbe yansır, kalp aynadır. Işık özde aynıysa kabahati aynada aramalı. O zaman değişen kalptir, kalbin taşıma gücüdür, ifade gücüdür, tanıma yeteneğidir. Kalpler bir ayna ise ayna pas tutar, kir tutar. O halde kalp aynasının da parlatılması gerekir, kalpler eğitilebilir. Ve bazen aynalar çağın getirisi olarak topyekûn kirlenir, ki budur bize aşkın değiştiğini vehmettiren. Aşk (aşk ise eğer) masumdur, kalptir cürüm işleyen.

**Ferhat ile Şirin’in aşkında kahraman Ferhat’tır. Aşkı için dağı delmiştir. Yusuf ile Züleyha’nın gerçek aşkında ise kahraman Züleyha’dır. Ve Züleyha gelecek zamanlara, ve bütün aşk hikayelerinin kahramanlarına sesleniyor: “Bir ben gibisi olmayacak aranızda, aşk benim hakkım” diyor. Bunu biraz daha açar mısınız, nedir Züleyha’nın farkı?

**İki ayrı hikayeden gelen ama en çok birbirine benzeyen iki kahraman, Züleyha ile Ferhat’ın geniş kapsamlı ve mukayeseli bir araştırma neticesinde geleneksel hikaye kahramanlarımız içinde farklı duruş noktalarına sahip olduklarının gösterilebileceğini zannediyorum. Tabii bu farklı duruş, onları eski edebiyatın dünyasından çıkarmayacak yine de. Çok katmanlı bir karakter Züleyha. Bir yandan başlangıçta taşıdığı kötülük ve bu kötülüğe sahip çıkması ile yüklendiği aktivite, kaderi karşısında söz sahibi olmak için gösterdiği çaba ve aksiyonerlik onu modern bireye doğru yaklaştırıyor. Gerçekte Leyla, Şirin, Aslı gibi kadın hikaye kahramanları ile mukayese edildiği zaman Züleyha ne kadar farklı kalır değil mi? Diğerleri pasiftirler. Aşk ve aşk uğrunda eyleme girişmek onlar için neredeyse utanılacak, gizlenecek bir şeydir. Hepsi kendileri değil, aileleri için var kız çocukları masumiyetindedirler. Akıncı değil kaledirler, düşürülmeyi beklerler, gönüllü ama hep bekleyişte. Sesleri kısıktır. Oysa Züleyha’nın sesi yüksektir. Züleyha’nın bizi şaşkınlığa düşürmesi, onu sevmekle nefret etmek arasındaki bocalamamız hep bu yüksek sesten kaynaklanıyor. Züleyha’nın Yusuf’tan istediği şey herkesten isteme alışkanlığında olduğu bir şey değildir aslında, o hafifmeşrep bir kadın hiç değildir. Potifarla gerçekleşemeyen bir evliliği yürütür, adı hiçbir dedikoduya karışmamıştır vs. Fakat aşk ile karşılaştığı zaman Züleyha sesini yükseltir üstelik bu aşk henüz geleneğin hoş karşılayabileceği bir olgunluğa erişmemişken bile bu böyledir. Aşk biraz da hakkımız olmayanı istemenin adıysa ve göze almayı kaçınılmaz kılıyorsa, evet aşk Züleyha’nın hakkı. Züleyha karakterinin belkemiğini teşkil eden şey bu farklılık. Diğer kadın kahramanlardan farklılığı istediğini gerçekleştirmek uğrunda -velev ki tensel düzlemde başlayan bir süreçte olsun- mücadele etmesi. Bu en kestirme yoldan kaderi karşısında asi modern bireyi getiriyor aklımıza.

Ferhat’a gelince. Onu da mesela en fazla Mecnun ile mukayese etmek mümkün olabilir. Ferhat etken, dinamik, ne istediğini bilen, nesnel ve nesnelliği ile başı hoş, kaderi karşısında söz sahibi olmak isteyen kahramanın örneği gibi duruyor. Karşınıza dikilen dağı delmeye kalkışmak kaderle mücadelenin örneği değil mi? Onun, üzerinde yürüdüğü yol, her ne kadar suya doğru külünk sallıyorsa da, kaynağından ayrı düşen suyun menbaına dönmesi macerası kadar sade değil. Suyun akışına ters yönde külünk sallayarak suyu buluyor o. Şematik bir benzetmeyle, tıpkı Züleyha’nın zor yazgısından iffet çıkarması gibi. İffetin tersi yönde yürüyerek iffete varması gibi. Neticede gerek Ferhat, gerek Züleyha. Her ikisi de geleneğin mutlaka koyduğu sınırlar içinde kalmakla birlikte -bu sınır daima vardır ve Züleyha da Ferhat da daima eski edebiyattan kahramanlar olarak kalacaklar- mevcut içindeki farklılıkları ile tefrik olunuyorlar.

**Bu aşk hikayesinde göze çarpan üç önemli öğe var, kuyu, zindan ve ayna. Züleyha’nın sürekli aynaya bakıp kendinde geleceği görmesi mesela, ayna imgesinin çağrışımları nelerdir?

**Kuyu. Zindan. Ve ayna. Hikayenin bütünlüğü içinde, taşıdıkları ilk katman anlamların yanı sıra geleneğin simgeler hiyerarşisinde anlam taşımaya da müsait gibi duruyorlar. Kuyu ve zindan malum. Aynaya gelince. Tasavvufun ve geleneğin aynaya yüklediği ve benim burada tekrarlamaya kalkışmayacağım neredeyse sınırsız zenginlikteki ayna açılımları bir yana Züleyha biraz da aynalarından ibaret. Çünkü Züleyha bir Züleyha değil bu öyküde. Üç kimliği var onun. Aynalar önünde üç farklı giysi, üç farklı Züleyha. Başlangıçta Züleyha temiz ve masum. Yusuf ile ilk karşılaştığı sahnede bol ve beyaz giysiler içinde. Fakat bu beyazlık Züleyha’nın özgür bilinci ve iradesi ile gerçekleştirilmiş bir masumiyet değil. O bilmemenin bilincinde masum. Henüz günahın çağrısını ve tadını bilmiyor. Henüz ebedilik ağacından yememiş Havva. Çıplaklığının ve kötülüğünün farkında değil. İçindeki kötü uyanmadığı için masum. Başlangıçta, istese de günaha şansı yok. Çünkü Yusuf’u yok. Oysa aslolan nefsi bilmemek değil onu yenmek. Kötülüğünü yenmeyi başararak büyür insan. Bunu başardığı için melek insana secde eder. Züleyha melek değil, Züleyha melek olsa ona melekler secde etmeyecek. Onun gerçek manada sınanması ve aşkınlaşması için, gerçek Züleyha olabilmesi için nefsinin, o uyuyan çağrıcının uyandırılması gerek. Bu da ikinci kimliği Züleyha’nın. Aynalar önünde, kırmızılar giyer Züleyha. Kırmızının içerebileceği bütün çağrışımlarla yüklü. Günah kadar kırmızı günah kadar çağrıcı.. Elmas, koku, ışık, gölge, ten, ateş, kırmızı. Ve ayna. Hepsi Züleyha. En son siyahlar içindedir Züleyha. Kırmızıyı da beyazı da aşma bilinci. Siyah kadar acı çekmiş, siyah kadar pişmiş ve yanmış. O kadar ki siyah kadar aştığı ve olduğu yerde aynalar artık Züleyha’nın hayatından çıkar ve gider. Ve bir daha aynaya bakmaz Züleyha. Siyahın bütün değerleri sıfırlaması gibi Züleyha da bir anda siyah bir ölüm gibi aklanmaya hak kazanır. Neticede bu öykünün bir adı da Züleyha’nın Aynaları.

**Leyla’nın Mecnun’u, Şirin’in Ferhat’ı, Züleyha’nın Yusuf’u sevdiği zannedilebilir diyorsunuz. Gerçekte sevilen nedir?

**Işığı bilirsiniz. Yukardan dökülür ve rastladığı her cisim üzerinde o cismin parlaklık ve taşıyıcılık kabiliyetine göre yansıyarak dağılır. Işığa yakın olan aydınlık uzakta kalan karanlıktır. Işığın, aşkın ve güzelliğin kaynağının tek olduğunu bir kez fark ve kabul edebilirseniz (ki bu fark ediş, Yusuf ile Züleyha kapsamında konuşuyorsak, metnin tamamına yedirilmiş vahdet-i vücutçu görüşün deşifresini gerekli kılar) artık hiç kimsenin ışığının kendisinden menkul olduğunu iddia edemezsiniz. Bir parça ışık gören ona sevdalanır. Ana kaynağın farkındaysa ışığın nereden geldiğini ve neyi sevdiğini bilir. Ana kaynaktan uzaksa, o küçük yansıtıcının ışığının kendisinden menkul olduğunu zannederek onu sevdiğini zanneder. Ama zaman içinde ışık ile arasındaki mesafeyi kapatmayı başarabilirse ışığın kaynağını fark eder ve neyi sevdiğini bilir. Mecnun Leyla’yı sevdiğini zanneder önce. Oysa gerçekte sevilen Mecnun’da, Ferhat’ta, Yusuf’ta, dolayısıyla Leyla’da, Şirin’de, Züleyha’da tecella eden mutlak güzelliktir. Böylece sevmek biraz da neyi sevdiğini bilme eylemine dönüşür. Sevmek biraz da bilmenin bilinci anlamına gelir. Ay’ı seyrederken güneşi gözden uzak tutmanın imkanı yoktur. Çünkü ay’ın gücü güneşten öteye geçmez.

**Sardunya suya değdikçe kokusunu, güzelliğini salar. Züleyha’nın aşkını böyle bir güzellikte tasvir etmenizde kendinizi Züleyha’nın yerine koyarak aynı duyguları birebir hissederek yaşamanızın etkisi var mı?

**Empati, temel nazariyem. Yaşamadıklarını değilse de (her şeyi yaşamanın zaten imkanı yok) hissetmediklerini yazan yazıcılardan değilim. Sadece Züleyha değil, Firavn da, Yusuf da, Yakup da, Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri de, ve hatta iftiraya uğrayan kurt da. Hepsi bende yaşadı, ben hepsinde yaşadım. Ateş yazıları yazmaya kalkışan yanmayı bilmek zorunda. Züleyha’yı yazmaya kalkışan Yusuf’u tanımak zorunda. Yusuf’u yazmaya kalkışan da rüyalarını kaydetmeli. Bu böyle uzayıp gider. Ve hepsi neticede bir kapıda birleşir. Çünkü hepsi tek bir, hepsi o bir kahraman. Yaşayan ve yazan.

**Yusuf ile Züleyha’nın aşklarına benzer kitaplar gelecek mi?

**Zannetmiyorum. Bir ömre bir Yusuf ile Züleyha yeter.

Vahdettin Yiğitcan ; “Nazan Bekiroğlu’ndan Yeni Bir Kitap”, Akit ,29 Temmuz 2000

Nazan Bekiroğlu’ndan yeni bir kitap

Doğu kültüründe önemli bir yere sahip “Yûsuf ile Züleyha” hikâyesini şiirsel bir dille ve coşkulu bir anlatımla yeniden kaleme alan Nazan Bekiroğlu’nun “Yusuf ile Züleyha” kitabı piyasaya çıktı. Yazarın yayımlanan bu kitabının dışında “Kerem ile Aslı”, “Tahir ile Zühre”, “Ferhat ile Şirin” ve “Arzu ile Kamber” çalışmalar ise yakında kitaplaşacak eserler arasında.

Timaş Yayınları O 212 513 84 15

“Yusuf ile Züleyha”, Türkiye 2000 , 22-28 Temmuz 2000

Yusuf ile Züleyha

Tarihte yaşanan en büyük aşklardan biri olan Yusuf ile Züleyha’ya farklı bir bakış, çağdaş yorum. . Nazan Bekiroğlu’nun akıcı üslubu ile aşk üzerine söylenmemiş sözler… “Yusuf ile Züleyha-Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün” adlı kitapta şiirsel bir anlatım sizi çok uzaklara götürecek. Yusuf ile Züleyha kitabıyla başlayan dizi Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre kitapları ile sürecek.

Timaş Yayınları (0212-5138415)

Mustafa Irmaklı (Yusuf ile Züleyha)

MUSTAFA IRMAKLI

1. Öncelikle neden Yusuf ile Züleyha. Diğer hikâyelerden farkı ne?

Yazının kaderi olduğuna hep inandım. Yazıcılar yazılarını seçtiği gibi yazılar da yazıcılarını seçerler. Bunu hesaba katmayı öğrenince, daha doğrusu bu hesaba katılınca “neden” sorusu anlamını yitiriyor. Geriye yazının kaderi kalıyor, belki bütün kitabın son bölümü, “Ez-cümle”si. Ama “Neden” sorusuna, yaptığının tekniğini düşünen bir edip olarak cevap vermeyi deneyebilirim. Züleyha’nın bir karakter olarak yüklendiği sıradışılık, onun, yapısal anlamda derinlikli bir karakter olması, bir değişimi yüklenmesi, çatışmaları, büyümesi … hepsi bir yazar kalemi için çok çekici. Belki bütün bunların da dışında Züleyha’ya duyduğum (üstelik asırlar boyunca Yusuf u Züleyha yazıcıları düşünülürse hiç de yalnız olmadığım şefkat) … böyle bir yığın neden.

2. “Önce söz vardı, sonra hayat geldi” diyorsunuz. Nedir sözü öncelikli kılan?

Meleklerin Âdem’e secdesini bilirsiniz. Allah Âdem’e önce isimleri öğretir. Âdem de bildiklerinden bir kısmını Allah’ın emri ile meleklere öğretir. Ve melekler ona secde ederler. İsimleri bilmesi, Âdem’i üstün kılan, melekler nezdinde secdeyi müstahak kılan özelliklerinden birisidir. Her şey, vücudundan evvel ismi ile var. Ayan-ı sabitede her şey ismi ile mevcut. Öyleyse evet, söz, her şeyden evvel. Âdem yer yüzüne inerken kelâm ile indi ve hayat arkadan geldi.

3. Yusuf temizdir. Züleyha masumdur. Kimdir öyleyse suçlu?

Mutlak kötülük kavramını kabul etmeyen ilahi bir öğretinin sınırları içinde birileri mutlaka “suçlu” kalmak zorunda değil. Eğer ezel meclisinde muhatap kılınmışsam, ve bu misaka “evet” demişsem, ruhumda suçtan arınma kabiliyeti var demektir. Öyleyse mutlak suçlu kavramı yok. Bu durumda Züleyha başlangıçta suçludur, kirlidir, bitişte arınmıştır, masumiyetine rücu etmiştir.

4. Yusuf’un aşkının, Züleyha’yı Rabbiyle tanıştırması.Bu, hikâyenin geleneksel bitişi midir.Yoksa gerçekten Mevla’ya giden yol aşktan mı geçer?

Gelenekten kastettiğiniz “mesnevi” olmalı. Eğer böyleyse, evet. Züleyha’nın arındırılması Yusuf u Züleyha mesnevilerindeki geleneksel bitiştir.

Mesnevi edebiyatı Kur’anî mesajla ters düşmesi düşünülemeyecek bir kültür ikliminde boy verir. Fakat Kur’an, Züleyha’nın adını anmaz, böyle bir neticeden de bahsetmez. Peki mesnevi şairine bu cesaret dahası bu heves nereden geliyor? Aralarında büyük âlimlerin de bulunduğu bazı müfessirler Kur’an’daki Yûsuf süresinin, tevhid dinine mensubiyet bilinci ifade eden 52. ve 53. ayetlerini Züleyha’ya atfetmişlerdir. Eğer böyleyse, Züleyha’nın yolculuğunda arınma ve bulma anlamına gelir bu. Sanıyorum, Kur’an’ın “kadın”a, bu tefsirlere müsait bir şefkat kapısını açık bırakmış olması, mesnevi şairinin çizdiği olumlu Züleyha portresinin ivmesini teşkil eder. Ki bu şairler arasında Hamdullah Hamdi gibi mübarek bir zat da vardır. Rivayet Yûsuf ile Züleyha’yı evlendirir, tefsir bunu “rivayet kaydıyla” aktarır, mesnevi şairi severek işler. Demek oluyor ki biri Kur’an’da, diğeri mesnevide (ve rivayette) iki Züleyha var ve fakat bu iki Züleyha birbirini nakzeden değil, biri diğerinin bıraktığı yerden ve onun verdiği mesajla devam eden, şair muhayyilesinde genişleyen iki Züleyha. Neticede ben de onun bir peygamber zevcesi olacak liyakatte yaratılmış ve zor yazgısından selâmetle sıyrılmış Hz. Züleyha olduğuna inanarak yazdım.

Bir de tabii bütün bu geleneksel açıklamaların dışında, metin üzerinde yeni bir okuma çalışması yapmak istediğimi de benim metnimi modern kılan satır başı olarak işaret edebilirim. Yani Eco’nun yaklaşımıyla “açık yapıt” meselesi. Mevcut bir metin üzerindeki her yazı yeni bir okuma olmak zorundadır.

Mevlâya giden yola gelince; aşktan da geçer, akıldan da geçer, ilimden de geçer, sanattan da geçer. Fakat tecelli makamı kalptir ve aklın, ünlü göndermeyle konuşursak “diz kapağından yukarı geçemeyeceğine” inananlardanım.

5. Kelâmdan da öte bir “âh” var.”Âh” aşkın terennümü müdür?

Gelenek “âh”ı bir sıcak nefes olarak terennüm eder. Fuzuli âh’ının gök katlarını tutuşturduğundan bahseder, Necati’nin âhı döne döne yükselip güneşi tutuşturur. Dünya âşıkların âhı ve duanın yüzü suyu hürmetine döner. Âh kelâmdan ötedir. Çünkü sözcükler sınırlıdır haller sınırsız. Sınırlı olanla sınırsız olanı ifade zordur. Şiir bunun savaşımıdır zaten. Sözcüklere yükleriz kaldırabileceğinden de fazlasını, kaldıramaz. Nihayeti bir âh işte. Sözcük yetmez, bir ünlem kaldırır kaldırılabilecek olandan da fazlasını.

6. Yazıcı ne zaman yazar bedeli hayat olanı?

Hayat ile yazı arasında seçim yapmak zorunda kaldığında elbette. Ve yazıyı seçer, hayatı kaybederek.

7. Zulmün kendi mantığının üzerine kötülüğünü oturttuğu bütün zamanlarda neden Yusuf’un gömleği hatırlansın?

Çünkü her kötülük bir mantıkla başlar. Masumiyetini bile bile Yusuf’u zindana koyan mantığın, Potifar nezdinde kuvvetli bir açıklaması olmak zorunda. Aksi takdirde “kötülüğün” tutunması imkânsızlaşır. Her dem geçerli bu davranış bozukluğunun adı da, erdem adına erdemin yargılanmasıdır ki en büyük erdemsizliktir. Yusuf’un gömleği teşhir ediliyorsa, Potifar’ın mantığındandır bu.

8. “Aşk tüm saltanatların üzerinde kendi yasalarıyla seyreder” diyorsunuz. Nedir aşkın yasaları ve kim koyar aşkın yasalarını?

Aşkın, bütün yasaların üzerinde seyretmesi kendi yasalarını kendi koymasından, bir başka ifadeyle yasa tanımazlığından kaynaklanır elbet. Yasa tanısa, aşk olmaz. O illegaldir, yasakırıcıdır. Aşkın yasaları üzerinde bir yasa varsa o da ilâhi yasadır. “Ötürü bir sevda”. Yaratandan ötürü gelen bir sevda, aşkın yasadışılığını, yasadışılığına rağmen makul ve meşru kılar.

9. Yusuf’un ihtişamından, Firavun’un, Rabbine yalvarması… Ilâhi öğretilerin aksine. Nedir anlatılmak istenen?

İlahi öğreti diyerek Kur’an’ı kastediyorsanız, orada çok sert olarak kendisinden söz edilen, Musa ile muhatap olan Firavndır, onun da akıbeti açıkça anlatılmıştır. Firavn denildiği zaman aklımıza gelen imge bu. Firavn zulmünün bir gelenek oluşturduğu düşünülebilir. Fakat yüzlerce Firavn arasından birisi “iyi” çıkmış olamaz mı? Örneğin tevhid dinine geçen bir Firavndan bahis var Mısır tarihlerinde. Veya Yusuf suresinde “Mısır Meliki”nin Yusuf’u aziz yapması nasıl yorumlanacak? Ya Yusuf, kendisini mahkum eden sistemin, fırsat ve menfaat düştüğünde işbirlikçisi olacak ki bu birliktelik gerçekleşebilsin (Nitekim Nazım Hikmet’in Yusuf ile Menofis’inde böyledir). Ya da, Yusuf’un masum ve mahfuz bir peygamber olduğunu düşünürsek kıymetlerinden ödün vermesi söz konusu olamayacağına göre, Yusuf’u hazinelerinin başına getiren Mısır meliki bir basirete sahip olmuş olmalı. Bu basiret Yusuf’un “güzelliğine” kayıtsız kalmış olabilir mi? Bir yazıcı olarak beni yüzlerce kötü firavn değil de içlerindeki tek iyi firavn ilgilendirmeli. Tarih bize çok karanlık. Şimdilik düşlerden başka şerhimiz de yok. Ben yazıcı, uzun zamanlar sonrasına kalan Firavn’ın düşü olduğuma inanarak yazdım.

10. Yazarken neler hissediyorsunuz.Belli kriterleriniz var mı?

Yazarken hissetmekten ziyade hissederken yazıyorum. Yazı bir ezel hatırlaması. Dilimden ve kalbimden başta kriterim yok.