Hüseyin Durukan, ; “Şair Nigâr Hanım”, Yeni Şafak , 4 Nisan 1999

Şair Nigar Hanım
Hüseyin DURUKAN

Nazan Bekiroğlu’nun iletişim Yayınları arasından çıkan Şair Nigâr Hanım çalışması yukarıda da belirttiğimiz gibi bu türün efradını cami ağyarını mani en önemli örneklerinden biridir. Bir kişi veya bir konu üzerine çalışanlar, iğneyle kuyu kazmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Hele ele alınan konu ya da üzerinde çalışılan kişi yıllar öncesine aitse, tutamak yeri çok sınırlı olan iğnenin işkencesini varın siz hesap edin.

Nigâr Hanım 1862-1918 yılları arasında yaşamış, diğer hemcinslerine nazaran enteresan kişiliğe sahip bir kadın yazarımızdır. “Bestesi şarklı, güftesi garplı” bu şaire, güngörmüş bir ailenin çocuğu olarak -Bekiroğlu’nun deyişiyle- “unutuluşun kucağına zirveden” düşmüştür. Anne ve baba tarafından soylu bir aileden gelmektedir. Ancak talihsiz bir erken evlilik sonucu sıkıntılı yıllar yaşamıştır. Süleyman Nazif, “Şair Nigâr Hanım’ın en kıymetli eserleri üç oğludur” der. Bunlar kendi dönemlerinde oldukça tanınmış Salih Münir Nigâr, Feridun Nigâr, Salih Keramet Nigâr’dır.

Bu dönemde bir elin parmaklan kadar kadın yazarı bir çırpıda saymak zordur. Fatma Aliye Hanım, Emine Semiye, Makbule Leman, Halide Edip bunlardan ilk akla gelenlerdir. Nigâr Hanım, Tanzimat edebiyatı ile Servet-i Fünun edebiyatı arasında, ara bir yerde bulunan, Mehmet Kaplan’ın sistemleştirdiği bir “ara nesil” şairesidir. Şiirlerinde anne şefkati, çocuk sevgisi, tabiat, aşk, ıztırab, ayrılık, hastalık, ölüm, karşılıksız sevgi gibi temaları işleyen şaire, kadın duyarlığını şiire getirmesi ve erkeklere özenmeyen tavrı ile dikkati çeker. Süleyman Nazif’in “nesri nazmından pekçok faik idi” dediği Nigâr Hanım aynı zamanda çağının en donanımlı kadın yazarlarından biridir. Küçük yaşta Kur’an’ı hıfzetmiştir. Arapça ve Farsça’nın yanında Fransızca, Almanca ve Rumca başta olmak üzere sekiz dil bilmektedir. Bu dillerde yazılanı okuyan ve bu dillerde yazabilecek kadar söz konusu lisanlara vakıf bir kişidir. “Mani oluyor hâlimi takrire hicabım” gibi bestelenmiş şarkıları bugün bile söylenmektedir.

Hüseyin Durukan, ; “Biyografi ve Monografi”, Yeni Şafak , 4 Nisan 1999

Biyografi ve monografi
Hüseyin DURUKAN

Eskilerin terceme-i hâl veya çoğul olarak terâcim-i ahvâl dediği kitaplar vardı. Önce Müslüman Araplar’da, sonra İranlılarda görülen bu tür kitap yazma geleneği bize daha sonra gelmiştir. Tezkire, menâkıb, sefine, hadîka gibi isimler atında eski kültür ve edebiyatımızın zenginliklerini aksettiren bu türden bol miktarda çalışmalar kütüphanelerimizle mevcuttur. Bunlar genellikle padişahlar, şeyhülislamlar, şairler, ilim adamlarının biyografilerini ele alır.

Bir kişinin hayat hikâyesini anlatan eserlere biz bugün biyografi diyoruz. Bir kişi veya konu üzerinde yapılmış çalışmalara da ‘ monografi adı veriyoruz. Biyografi ile çoğu zaman iç içe girmiş olan monografi, bir kişi veya konu üzerinde yapılmış daha ayrıntılı ve geniş çalışmalar için kullanılır. Yukarıda belirttiğimiz tezkireler, hadîkalar, sefineler bugün antoloji dediğimiz çalışmaların geçmişteki izdüşümü olurken, bilhassa 1960’h ’70’li yıllarda yapılmış Mehmet Kaplan’ın Tevfik Fikret’ini, Orhan Okay’ın Beşir Fuad’ını, Şükrü Hamioğlu’nun Abdullah Cevdet ve Dönemi gibi daha bir çok çalışmaları biyografi ve monografiye örnek gösterebiliriz. Daha önceleri yapılmış Osman Nuri Ergin’in Muallim Cevdet’i bu türün bizdeki ilk başarılı. örneklerinden biridir.

Ancak, bu belirttiğimiz çalışmaların yanında son yıllarda çok başarılı monografi çalışmalarının varlığına şahit oluyoruz. Ahmet Güner Sayar’ın evlâdiyelik Süheyl Ünver ve Sabri Ülgener çalışmaları, Beşir Ayvazoğlu’nun Peyami (Safa)’sı, Nazan Bekiroğlu’nun Şair Nigâr Hanım’ı, Ali Akyıldız’ın Refia Sultanı bunlardan sadece birkaçı ve ilk akla gelenleri. Bu arada bir yabancının, Cornell H. Fleischer’in yazdığı bir Osmanlı aydın ve bürokratı Tarihçi Mustafa Ali isimli harikulade çalışmasını da belirtmemiz gerek.

Bu çalışmalara nazaran daha muhtasar ve küçük ölçekli diyebileceğimiz bu türün son örneklerine Timaş Yayınları’nın Divan Edebiyatı, Yeni Edebiyat ve Halk Edebiyatı’na mensup şairlerin tanıtıldığı kitaplarla, Beyan Yayınları’nın daha önceden cep kitapları olarak basılıp sonradan yeniden yayınladığı ilk İslam büyüklerinin tanıtıldığı kitapları ve Şule Yayınları’nın çıkardığı Ahmed Yesevi’den Yahya Kemal’e, Necati’den Necip Fazıl’a kadar edebiyatımızda öne çıkmış, yazdıkları ve söyledikleri ile asırlardır okunagelen eserlerin müelliflerinin tanıtıldığı kitapları da bu arada saymak mümkündür.

Bu tür çalışmaların yaygınlaşması sadece ele alınan kişilerin hayat hikâyesi ve eserlerini tanımak açısından değil, o kişinin yaşadığı ve damgasını vurduğu yüzyılın tanınması ve günümüze taşınması bakımından da önemlidir. Kısacası ”Aferin erbâb-ı aşkın kuvvet-i bâzûsuna.”

“Şair Nigar Hanım”, Cumhuriyet Kitap, Nr. 458

Şair Nigar Hanım / Nazan Bekiroğlu/ İletişim Yayınları/400 s.

Nigar Hanım, 19. asır sonu kültür semalarında yerini alan öncü Osmanlı kadınlarının en parlak yıldızlarından biri. Roman ve tefekkür sahasında Fatma Aliye Hanım’ın temsil ettiği madalyonun diğer yarısı, sosyal yaşantı ve şiir sahasındaki tamamlayıcısı. Avrupai Türk edebiyatının bir kadın kaleminden çıkma ilk şiir kitabı Efsus’un sahibesi. “Elem Teraneleri” olarak tanımladığı şiirleri, döneminde kadınlara yazma ve yayımlama cesareti verdiği gibi, erkek edipler üzerinde de geniş bir etki alanı oluşturdu. Tanzimat ve Servet – i Fünun edebiyatları arasında bir “ara nesil” sanatçısı. Edebi salonunda kadın – erkek, garplı – şarklı konuklarını ağırlayan bir asır sonu entelektüeli. Dönem feminizminin ılımlı kanadında bir kadın sesi. Etik ve estetik bir mitin sahibesi olarak hayatı bir-yanıyla romans ya da peri masalına benzerdi. Ama bir yanıyla da bu hayat, olanca katılığı ve acımasızlığı ile gerçeğe koştu. İlk bakışta verdiği onca parıltılı ve kalabalık siluete rağmen, kadın kimliği ile alabildiğine tenha ve kırık bir hikâyeydi; bestesi şarklı, güftesi garplı. Unutuluşun kucağına zirveden düştü.

Uğur Kökden ; “Orhun Yazıtları’ndan Şair Nigar’a”, Kitap-lık , sayı 36 , Bahar 1999

ORHUN YAZITLARINDAN ŞAİR NİGAR’A
Uğur KÖKDEN

Arkada bıraktığımız yıl sonlarında, ciddi bir yaşamöyküsü, Karadeniz Eğitim Fakültesi’nden bir bilim adamının imzasıyla okurlarına ulaştı: Şair Nigar Hanım (Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu, İletişim Yayınları). Yazarın daha önce bir çalışması da bu konuya ayrıldığından (Nigar Binti Osman, doçentlik çalışması), yazılı ve sözlü malzemenin adı geçen konu çevresinde hem bilimsel hem de yaratıcı ve duyarlı bir açıdan kapsamlı bir biçimde düzenlenip yorumlandığını görüyoruz.

Bekiroğlu’nun yapıtı, ancak birinci bölümüyle (“Yaşam-Zaman- Çevre”, s.27-230 ve daha sonra da s.375-388 arası) bir yaşamöyküsü olarak niteleniyor; ikinci bölüm, “edebiyat ve eser”e ayrılmış. Dolayısıyla, bir monografi. Bu bölümde, daha çok, Nigar Hanım’ın edebi kimliği öne çıkarılmış.

Şair Nigar Hanım’ı ele alan yaşamöyküsünün önemli yanı, ölümünün üstünden elli yıl geçmeden açılmasını istemediği Günlükler’ine (daha önce bir bölümünün Hayatımın Hikayesi adıyla oğulları tarafından yayımlandığı [1959] biliniyor) dayandırılmış olması. Böylece, ilk kez, Aşiyan Müzesindeki “ceviz çekmece”nin gizemi çözülmüş, bilinmeyen noktalar elden geldiğince aydınlatılmış sayılabilir.

Nigar Hanım bu günlükleri Ocak 1887’den ölümüne (1917, eylül) dek oldukça düzenli bir biçimde tuttuğu, ancak kimi defterlerin çocuklarınca yok edildiği anlaşılmakta. Toplam defterlerin 20 cilt olduğu öngörülüyor.

Bir yaşamöyküsünün kaleme alınması, aslında, bir gölgeyi yaşama geçirmek demek; bununla birlikte, “gölgenin yazarı -çabası ve başarısı ölçüsünde- “gerçeğin” yazarına dönüşebiliyor. Öyle ki, kimi zaman, yaşamöyküsü yazarıyla işlediği konu birbirinin önüne geçiyor.

Dolayısıyla, yaşamöyküsü yazarının yansızlığından söz edilemez. Yazarla seçilen kişilik arasında, üstü örtülü ve gizemli bir sözleşmenin varlığı, her zaman tartışmaya açık bir nokta sayılabilir.

Böyle bir yarı örtük ya da suç ortağı işbirliğinin en ilginç örneğini, kuşkusuz, Ayşe Osmanoğlu’nun kaleme aldığı Babam Abdülhamid isimli yaşamöyküsünde görmek olası. Bu ikilide hem kanbağı hem de yazınsal bağlar var, kaçınılmaz olarak.

Öte yandan, ikincil bir önem taşıyan, geniş kitlelere seslenen, yalın ve düzayak kimi yaşamöyküleri de ülkemizde hiç yazılmadı değil. Gazetelerde bir yıl, iki yıl tefrika edilen bu yapıtlarda, ya dinsel yaşamlar (örnek vermek gerekirse dört halifenin yaşamı), ya siyasal kişilikler ve kahramanlar (Battal Gazi, Seyit Ali Reis, Kara Davut, vb.) ya da evrensel üne sahip eski pehlivanlarımız konu olarak seçiliyordu.

Bu yapıtların yazarları, çoğunlukla M.Turhan Tan, F.Fazıl Tülbentçi, Aptullah Ziya Kozanoğlu, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Kadircan Kaflı gibi yazar ve gazetecilerdi. Ne ki, bu yaşamöyküleri -pek azı dışında- kitaplaşmadı. Sanatsal bir kaygı ya da kalıcı özellikler taşımadı.

Türkiye’de ciddi yaşamöyküsü ürünlerine göreceli olarak az rastlanması, yayınevlerinin bu türe yeterli önemi vermemesi (Oysa, Batı’da öteki yazınsal türlerden daha çok yere sahiptir yaşamöyküsü rafları), siparişte bulunmaması; kaynakların azlığı, düşünce özgürlüğünün getirdiği kısıtlamalar sonucu günlük, anı, özyaşamöyküsü ve arşive gereken özenin gösterilemeyişi, kimi konuların şimdi bile tabu sayılması ve genelde, okurunun azlığı gibi nedenlerle açıklanabilir.

Ama, bu nedenler yeterli mi, doyurucu mu?

Selim İleri ; “Beklenen Kitap”, Cumhuriyet , 12 Mart 1999

Beklenen Kitap…

SELİM İLERİ

O filmin adı Beklenen Şarkı’ydı. Cahide Sonku ‘nün göçen güzelliğiyle son bir kez alev alev göründüğü film. Beklenen Şarkı’yı Zeki Müren söylüyordu. Arada bir televizyonda gösteriliyor

Bense, nice yıllar, bir kitap bekledim: Şair Nigâr Hanım’ın güncesi.

Yıllar önceydi, Hayatımın Hikâyesi’ni edinmiştim. Yazan: Nigâr Binti Osman. İç kapakta bir ithaf: “Çok kıymetli yalı komşumuz, arkadaşımız, dostumuz Abdülhak Şinasi Hisar’a sevgi ve saygılarımla.” Mürekkepli kalemle yazılmış. İmza: S. K. Nigâr. Tarih: 6. 4. ’59.

Önsözden öğrendiğimize göre, Şair Nigâr, yaşamını dile getiren yirmi defter “doldurmuş.” “Ölümünden elli yıl sonra açılması ricasıyla, bu hatıraları saklayan yazı çekmecesi Aşiyan Müzesi’ne emanet” edilmiş. Şairin oğlu S. K. Nigâr yazmış şu bilgileri.

Bugüne dek o anıların yayımlanmasını bekledim. 1918’de ölen Şair Nigâr, herhangi bir başka ülkede yaşasaydı, defterleri 1968’te elbette okura sunulurdu.

Hayır, anılar, günü gününe tutulmuş çiziktirmeler, iç döküşler, ömrün sonuna rastlayan ödeşmeler yayımlanmadı.

Hayatımın Hikâyesi söz konusu yazılardan bir seçmedir. Geçen yüzyılın sonu-bu yüzyılın başı zaman dilimi olarak karşımıza çıkar. Aydın bir Osmanlı kadınının, üstelik bir şairin İstanbul hayatı’nı birinci elden yakalarız.

Mutsuz evlilik, Ada, çocuklar, platonik ilgiler -Aşk sözcüğünü özellikle kullanmadım…-, Prens “Viktor Emanuel”, geçen zaman, Abdülhamid ‘in tahttan indirilişi, savaşlar, çöken imparatorluk, yıkım… Şair Nigâr Hanım bütün içtenliğiyle anlatır.

Ruşen Eşref Ünaydın’ın bir dönemin tanınmış şairlerini, yazarlarını konuşturduğu çok sevimli kitabı Diyorlar ki’de, Nigâr Hanım, yaşlılık günlerinde karşımıza çıkar. Her şeyden… ama artık her şeyden yakınmaktadır.

O kadar ki, bu uzayıp giden yakınmalar, genç Ruşen Eşrefin bıyık altından gülmesine yol açmış gibidir.

Oysa Hayatımın Hikâyesi’nde Şair Nigâr’ın son yazısı enikonu acıklıdır:

“Gündüz arayanlar olmuşsa da her yer ve her şey gibi kapının çıngırağı da kırık olduğu için işitmedim.”

“Dün gece, nöbetlerle titrerken, babamın bana yirmi yıl önce hediye ettiği bir yatak mangalını hatırladım ve ancak onunla ısınabildim. Babacığımın aziz ruhunu bu vesileyle bir kere daha takdis ettim.”

Edebiyatımızın en güzel aşk pasajlarından birini, Abdülhak Şinasi, Şair Nigâr Hanım için yazmıştır. Bir ‘romans’ anlamı taşıyan bu sayfalardan Şair Nigâr’ın güzelliği ve görkemi taşar.

Ama işte hepsi bitmiştir şimdi. Yorgun şair soğuk bir ilkyaz akşamı ısınmaya çalışmaktadır…

Macerasını merak ettiğim Nigâr Hanım’ın güncesi, yirmi defteri yayımlanmadı ama; Nun Masalları’nın hikayecisi Nazan Bekiroğlu’nun Şair Nigâr Hanım incelemesi (İletişim Yayınları) bir süredir o maceradan tatlar yaşatıyor bana.

Gerçekten çok başarılı bir eser. Nazan Bekiroğlu, Nigâr Hanım’ın defterlerinden -defterlerin asıl sayısı on dokuz, bazı defterler “yok”, yazardan öğreniyoruz- yola çıkarak bir yaşamöyküsü örüyor Romancı inceliğiyle kaleme getirdiği bu yaşamöyküsü, döneminin aydın kadını Şair Nigâr’ın hangi iç huzursuzluklar, gönül kırıklıkları, baskılı yaşama koşulları içinde ömür tükettiğini gözler önüne sermekte.

Eserin ikinci bölümünde, Nigâr Hanım’ın edebiyat, şiir, yazı çabası irdeleniyor

İlk bölüm, dediğim gibi, duyarlı romanların havasını estiriyor. İkinci bölümse, Nazan Bekiroğlu’nun ‘edebî’ eserlerimizi irdelemede ne kadar canlı bir anlatımı olduğunu kanıtlıyor. Meraklısı dışındaki okura, kuru eleştirinin kitap kapattıracağı bu bölüm, yazarın işlek kalemi, dikkatli gözlemi, günümüze göndermeleriyle kıvraklık kazanmış.

Kitaplar daima en candan dostlarım oldu. Bununla birlikte, bazı kitaplar vardır ki, yakınlıklarını daha çok duyumsarım. Şair Nigâr Hanım o kitaplardan.

Nazan Bekiroğlu çok ince bir yazar, şöyle diyor:

“Nigâr Hanım’ın iç konuşması ve duaları uzar satırlar boyunca. Ve gözyaşları harflerini ıslatır ve dağıtırken ihtimal ki bütün bunları yıllar sonra birilerinin okuyacağını düşünerek teselli bulmaktadır.”

Takvimde İz Bırakan:

“Sevgilim, hatırında mı hâlâ”… Şair Nigâr Hanım.

Cemal Aydın ; “Tarihe Tanık Kadın – Şair Nigar Hanım”, Akit , 2 Mart 1999

Tarihe tanık kadın:
Şair Nigar Hanım

Cemal AYDIN

Millî kıymetimiz Prof. Dr. Sabri Ülgener Hoca’nın yazıp bıraktıklarına şöyle bir göz attığımızda, şu değerlendirmenin ne kadar nakli olduğunu görürüz: Kendi uzmanlık dalında, hem değerli hem de kalıcı eserler verenler, geçmişin ve günün edebî eserlerini çok iyi tetkik etmiş olanlardır.

Gerçekten de, bir milletin en paha biçilmez hazineleri, o milletin dönem dönem bıraktığı edebiyat ve sanat ürünlerinde gizlidir. Cemiyetin nabzı oralarda atar. Onların üzerindeki örtüyü merak ve heyecanla kaldırıp bakmasını bilenler, bilim dünyasına çok boyutlu çalışmalar armağan etmenin mutluluğuna ererler. Bu konudaki inancım, “Şâir Nigâr Hanım” adlı çok güzel bir araştırmayı okuyunca iyice pekişti.

Şâir Nigâr Hanım, yayımlanmış eserlerinden ziyade, 25 yaşından ölünceye kadar tuttuğu ve ancak ölümünden sonra okunmasını vasiyet ettiği günlükleriyle önemli bir devre ışık tutuyor. Yaşadığı dönemin .fikir, kültür, edebiyat, iktisat, hasılı dağıtmasına ramak kalmış son Osmanlı toplumunun bütün faaliyet sahalarını, onunu günlüklerinden adım adım izliyorsunuz.

Nazan Bekiroğlu*, eserlerini ve yayımlanmamış günlüklerini didik didik ederek hazırladığı “Şâir Nigâr Hanım **da, Osmanlı çağında ilk defa kitap yayımlamış, şiirleri sonradan Padişah olacak Şehzade Vahdeddin’in de içinde bulunduğu pek çok ünlü tarafından bestelenmiş, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Cenap Şahabeddin, Rıza Tevfik, Tevfik Fikret, Recaizâde Mahmut Ekrem, Şeker Ahmet Paşa, ‘Kemanî Tatyos Efendi, Bimen Şen gibi yerli ve Lamartine başta olmak üzere pek çok yabancı yazar, sanatçı ve diplomatla yakinen tanışıp görüşmüş, dünya gazetelerinde adından çok söz edilmiş, sekiz dil bilen bir Osmanlı hanımı ile tanıştırıyor bizi.

Yazarın bu araştırması, sadece edebiyat tarihçilerini değil, yazımızın başında vurguladığımız gibi, tarihe çok iyi bakıp geleceğe kalıcı eserler ve fikirler bırakmak isteyen her aydını da yakından ilgilendiriyor.

Bana gelince, ben bir başka yönüyle de çok sevip takdir ettim Şâir Nigâr Hanım’ı. Çünkü o da benim gibi düşünüyor: “Ben öyle zannediyorum ki bizim bu Meşrutiyet ilân edilmese idi, bu harb-i umumi, bu herc ü merc-i daimi rû-nümun olmayacaktı” diyor. Yine bir gün günlüğüne “Bana öyle geliyor ki bu mel’un Meşrutiyet ilân olunmasa bu herc ü merc-i kâinat vukua gelmez, hiç olmazsa daha teehhür eder ve insanların harpte telef olmayanları açlıktan ölmezdi” diye yazdığı için sevdim o şair ve edip hanımefendiyi. Çok haklı.

Eğer büyük çoğunluğunu askerlerin oluşturduğu İttihat ve Terakkî’nin zavallı hayalcileri ve siyâseten cüce yöneticileri olmasaydı, Osmanlı Devletinin yıkılışı böylesine acı ve böylesine korkunç olmazdı. Sultan İkinci Abdülhamid Han, onların geldiği gibi Batı’nın, hele hele İngiliz’in oyununa gelmezdi. .Dağılacaksa bile o devlet, bir Britanya İmparatorluğu’nun veya bugünün Sovyetler Birligi’nin parçalanışına benzer bir şekilde ve belki de ondan daha da yumuşak ve daha kansız dağılırdı.

Süleyman Nazif’in “Şehadet ve yemin ederim ki ne kadınlar, ne erkekler arasında Nigâr Hanım kadar samimi vatanpervere rastladım” diyerek tanıttığı kıymetli, fakat unutulmuş bir kadın şâirimizi mutlaka tanımak gerekiyor. Tarihimizin en fırtınalı dönemlerine düştüğü o kayıtlar, bize geçmişle ilgili olarak yeni yeni uruklar açacaktır.

_________________________________________________________________________________

* Nazan Bekiroğlu, geniş kitlenin Zaman gazetesinde pazar günleri çıkan makaleleri ile, edebiyat çevrelerinin Dergâh ve Türk Edebiyatı dergisindeki yazıları, son olarak da “Nun Masalları” adlı hikâye kitabı ile tanıdığı çok yönlü bir araştırmacı, edebiyatımıza yepyeni, ses getiren bir hikayeci ve değerli bir öğretim üyesidir.

** Şâir Nigâr Hanım gibi tarihe mal olmuş şahsiyetlerin hayat hikâyelerinin bilinmesi son derecede önemlidir. Bu eserlerin oldukça faydalı yönlerinden biri de, o kişilerin yaşadıkları dönemin genel bir görünümünü sunmalarıdır. Batı ülkelerinde biyografi eserleri apayrı bir edebî tür olarak algılanır ve her kesim tarafından merakla okunur.. Nitekim Şubat’ın ilk haftası Fransa’nın Nîmes şehrinde bu eserler için öze! bir fuar açıldı. Le Nouvel Observateur dergisi bu konuda bir dosya hazırladı (10.2/99, s.56-61). Le Monde gazetesi de haftalık kitap ekinde bu fuara iki tam sayfa ayırdı (19.2.99, s. X Ve XI).

Nazan Bekiroğlu, Şâir Nigâr Hanım, İletişim Yayınları.

Tel: (212) 516 22 60-61-62, Faks: (212) 5161258.

İrfan Karakoç, ; “Şiir İlham Eden Mutsuz Güzel: Şair Nigar Hanım”, Tarih ve Toplum , sayı 183 , Mart 1999

Şiir ilham Eden Bir Mutsuz Güzel: Şair Nigar Hanım

irfan karakoç

“Bu aşk-ı dilim müebbed olsun kurtarma beni ilahi asla”

(Teşrini evvelde bir gece, Efsûs 2)

Çeşitli dergilerde çıkan öyküleri, denemeleri ve makaleleriyle tanıdığımız Nazan Bekiroğlu, akademisyenlik özelliğinin yanında sanatçı kişiliğinin de izlerini taşıyan yeni kitabı “Şair Nigar Hanım”la okurun karşısında.

Turhan Paşa’nın Nigar Hanım’ın, albümüne aslen Fransızca yazdığı, ‘şair olmak güzeldir, fakat şiir ilham eden kadın olmak daha güzeldir’ sözünden sonra, edebiyatımızın ilk kadın şairi olarak bilinen Nigar Hanım şiir ilham eden kadındır artık. Yalnızdır, bütün hayranlarının -belki aşıklarının- gözünün içine bakmalarına, bir tebessümünden mutlu olmalarına rağmen, istanbul’da, Serez’de, Bursa’da, Selanik’te, Viyana’da, Macaristan’da, Monako’da esen bir rüzgardır adeta. Fakat bu rüzgar öyle kolay geçip gitmez, İstanbul sosyetesinin dilindedir, Doğu ve Batı moda kreasyonlarından özenle seçilmiş ve her davete, her kabille göre değişen birbirinden güzel elbiseleriyle; yaşmak, ferace ve hotoz’u, bir ‘İstanbul Hanımefendisi’ prototipi yaratacak derecede farklı ve ısrarlı kullanımıyla; bunların yanı sıra ‘etrafı dantelli şemsiyeleri, yelpazeleri ve bilhassa saplı tek gözlükleriyle de meşhur olan ve taklit edilen, kısacası “sanat icra edercesine güzel giyinen” bir rüzgardır o. Bu rüzgar sadece sosyete toplantılarında, çay partilerinde, mehtap gezintilerinde esmez. ‘Bugün kalbimde en büyük aşkınıdır dediği vatanının tehlikede olduğu bir zamanda, “Müdafaa-i Milliye Osmanlı Hanımlar Cemiyeti”nin düzenlediği konferanslarda, ölmesin dediği ‘askercikler’i için yazdığı “Vatan” şiirinin ‘Koşalım, tehlikede çünki vatan’ haykırışları arasında da rastlarız bu rüzgara.

Bekiroğlu, bu çalışmayla, sekiz dil bilen (Fransızca, Rumca ve Almanca’yı iyi derecede; İtalyanca, Ermenice, Arapça, Farsça ve Macarca’yı okuyup yazıp, anlayacak seviyede), yurt içinde edebiyat ve saray çevresinde olduğu kadar, yurtdışında da (İtalya Veliahdı Victor Emmanuel’den İsveç Kralı Güstav’a; Romanya Kraliçesi Elizabeth’ten Alman İmparatoru II. Wilhelm’a, Behebol Melikesi’ne; İtalyan, Alman, Avusturya, Macaristan basınından Hindistan ve Kırım basınına kadar bir çok platformda) tanınan, otuz bir güftesi bestelenen çok yönlü bir Osmanlı entelektüeli olan Nigar Hanımın, onun şahsında da Osmanlı aristokrasisinin duygularım, ıstıraplarını, kısaca yaşamını göstermektedir bize. Fakat bu yaşayış, ‘bir yönüyle daima Batılı kalmış ama bir yanıyla da Doğu geleneklerini, yaşam tarzını samimiyetle benimsemiş Macar bir babayla, mühürdar kızı Şarklı bir annenin evladı olarak, tüm boyutlarıyla bu ikiliğin mirasını taşıyan bir şairenin yaşayışıdır. ‘Yerli istanbul hanımları için modern Batı’, Batılıların gözünde ise ‘otantik Doğu’yu temsil eden bu şaire, hisli fakat kuvvetli kalemiyle yazdığı günlüklerinde; giyinişiyle, güzelliğiyle, cazibesiyle, nezaketi ve komplimanlara açık tavrıyla, ‘peri masalları ya da romanslardan’ derlenmişe benzeyen sahnelerin yanında; ölümle, evlat hasretiyle, yalnızlıkla, savaş yıllarının yoklukları, pahalılıkları ve hastalıklarıyla iç içe geçmiş sahneler de içeren bir film izlettirir 21. yüzyıla adım atmaya hazırlanan okuyucunun hayal perdesinde. Sadece okuyucunun hayal perdesi değil, aynı zamanda bir öykü yazarı olan Bekiroğlu’nun muhayyilesi de Nigar hanımın yaşam parçalarıyla doludur. Bekiroğlu, çalışmasının hazırlanış sürecinde yazmış olduğu bir öyküsünde (Nigar Hanım, Sevgili, Dergah, S.83, s.5-6), Nigar Hanımca bir çeşit “aşk” diyebileceğimiz hislerle yaklaşır. Bu hisleri bazı cümleler çok açık bir şekilde verir: ‘Günaydın sevgilim günaydın’ , Peki size bunca aşkım ne olacak ya Nigar Hanım’, ‘Size aşkıma engel yok , ‘Sonsöz niyetine aşkım”, ‘Gerçek şu ki Nigar hanım, kendimi varlığınızla aşk olarak yorumladığım bir birlikteliğe iterken’. Bir yazın ürününün, yazarın hayatı için bir belge niteliği taşımak zorunda olmadığını unutmadan, öyküde, bu çalışmanın arka planını, psikolojik hazırlık devresini, kısacası, Bekiroğlu’nun sanatçı kişiliğinde Nigar Hanım’ın uyandırdığı akisleri bulduğumuzu söylememiz sanırız ki çok da yanlış olmaz. Bekiroğlu (yani anlatıcı) bu öyküde, ‘hayatım ne kadar benim hayatımsın benim sevgilim’ diyerek, üzerinde çalıştığı Nigar Hanım’ın hayatını kendi hayatıyla adeta özdeşleştirir. Ayrıca öyküde Nigar Hanım’ı bize tanıtan ilginç cümlelere de rastlarız. Bu cümleler Nigar Hanım’ın hayatını özetler gibidir:

“.. .çokça zengin çokça yoksul

çokça mutlu çokça mutsuz

bir o kadar genç ve yaşlı

çokça az çokça çok

bir sultan bir bende

bir isyankar bir mağlup

bir rakip bir handan

bir müstağni bir maşuk

hiç mutsuz hiç mutlu”

(Dergah, S.83, s.5)

Bekiroğlu’nun bu çalışmasında önemli olan bir nokta da, Nigar Hanımın da bu devre içerisinde gösterilmesinden dolayı üzerinde durulan “ara nesil” kavramıdır. Bekiroğlu, bu kavramın problemlerini (süre, kavram, kadro, mahiyet) ve üzerinde şimdiye kadar yapılmış değerlendirmeleri verdikten sonra, çözüm yolu olarak Orhan Okay’ın genelde edebiyat tarihini ilgilendiren, fakat ara nesil”i de içine alan ve “Yenileşme Devri Türk Edebiyatı” olarak da bilinen edebî dönemin isimlendirilmesi ve sınırlarının belirlenmesi konusunda teklif ettiği, “II. Abdülhamit Devri Edebiyatı” tabirini belirterek, bu teklifle beraber bu problemlerin çözülebileceğini -bununla beraber yazar, Nigar Hanımı ‘bir ara nesil şairi’ olarak tanımlar(s.387)- söylemektedir(s.260) .

Dikkati çeken diğer bir nokta ise bu akademik çalışmada yer yer kullanılan üsluptur. Okuyucu, kitabı okurken, özellikle bazı yerlerde, Bekiroğlu’nun sanatkar yönünü de çok açık bir şekilde görür:

“… Renkli ve şaşaalı bahar günlerinin solgun ve kasvetli, ama yine de bir yanıyla muhteşem kalabilmiş bir kısa dönüşümünün şarkısıdır bu.” (s. 118)

“. . .En fazla böylesine bir aşkı reddettiği için kendisine içerlemektedir. Neticede yirmi üç sene üzerine mazi uçurumundan çekip aldığı bu mektuplar karşısında yapabileceği tek şeyi yaparak göz yaşlarına buladığı birkaç silik dua ve selamın ardından susar.” (s.129)

“… Sadece aşkları değildir elbet Nigar Hanımı mazi kuyusuna çeken.” (s. 129)

” Buğulu bir film karesinde, komşu Sabiha Hanım’dan eve dönmeye çalıştığı yol boyunca ‘tipiden birkaç sendeleyip’ şemsiyesi dönerken yine de ‘Allah fukaraya acısın” endişesindedir.” (s.131)

” Acı bir tesadüfle, tam bir yıl sonra hayata veda edeceği bir bahar gecesinde, yenilenen ve tazelenen ruhunun, son aşk şarkısının izlerini şöyle düşer günlüğüne: …” (s.132)

“. . .Neticede o da ömrünün son durağında, güzel bir ağustos günü, kim bilir nasıl bir içgüdüyle dönüp de kendi hayatına dışardan birisi gibi bakmayı denediğinde, samimi bir şaşkınlıkla hep o söylenen cümleyi tekrarlar.. .”(s.134)

“…Çünkü ne yaşamış, ne görmüşse Nigar binti Osman, yani şair Nigar Hanım, ölümünden on bir gün öncesine kadar ne yazmışsa son birkaç sahifesi boş kalan defterlerine, romans ya da peri masalı değil bizzat hayatın kendisidir. Ve bu hayat bugün artık epeyce sararmış bir günlüğün sahifeleri arasında kaldığından, yaşanmışlığı hususunda bizi ikna edecek tek şey, kendi duygularımızdır.” (s.146)

Bu cümleler okuyucuyu adeta zaman tünelinde bir yolculukla Nigar Hanım’ın dönemine sürükler. 120 kitap, 174 makale-gazete haberi-şiir, 15 mektup (Nigar Hanımca gönderilen), 5 ses kaydı-görüşme ve 7 lisans-yüksek lisans-doktora tezinin incelenmesi sonucu, geniş bir bibliyografya ile hazırlanan bir akademik çalışmada kullanılan bu üslup, eser için ilk başta çelişki gibi görünse de, bu çelişki yazarın gerek akademik, gerek sanatkar kişiliğindeki olgunluğu sebebiyle, bu tip çalışmaların ağır bilimsel dilinin getirdiği okuma zorluğunun giderilmesine ve eserin rahat bir şekilde okunmasına dönüşmüştür.

Bütün bunlardan sonra eserin teknik özelliklerinden de bahsedecek olursak şu bilgileri vermemiz gerekmektedir: Önsöz, giriş, sonsöz ve kaynakça dışında iki ana bölüm üzerine kurulan eserin ilk bölümü, Nigar Hanım’ın hayatıyla ilgili eldeki bütün malzemenin kullanılmasına çalışılarak hazırlanan geniş bir biyografiden oluşuyor. ikinci bölümde ise, bu biyografinin ışığında devri ve diğer sanatçılarla olan ilişkileri de göz önüne alınarak, şairin edebî kimliği incelenmiş. Ayrıca eserin sonunda özenle seçildiği belli olan ve kronolojik olarak sıralanmış, otuz bir fotoğraf ve bir karakalem etüdünden oluşan şık bir albüm de bulunmaktadır. Çalışmanın kanaatimizce tek ve en önemli eksikliği kişi, eser ve yer adları indeksinin olmamasıdır. Bu da eserin, özellikle araştırmacılar tarafından kullanım sahasını kısıtlamaktadır.

Sonuç olarak; Nigar Hanım, Nazan Bekiroğlu’nun da belirttiği gibi ‘döneminin duyuşunu yansıtan şiirleri arasında çok hoş örnekler bulunmasına rağmen edebiyatımızın elbette birinci sınıf şairlerinden değildir. Daha başarılı olabileceği bir alan olan nesir ise, şiirinin gölgesinde kalmıştır. Lakin Divan, Tanzimat, Servet-i Fünun edebiyatlarından ve Fransız romantiklerinden gelen etkileri yüklenerek eser veren bu ilk Avrupai kadın şairi unutuluşun kucağından kurtarmak, toplumsal tarih gibi edebiyat tarihinde de layık olduğu yere iade etmek gerekir. Ve kuşkusuz, o yerin belirleyici özelliği öncelikle bir dönemin öncü kadınlarından biri olmasından geçmektedir.’

Kayalar mezarlığındaki hanımellerinin solmaması ve hayatı altın tozuna dönen Nigar binti Osman’ın her dem yeniden hatırlanması dileğiyle son sözü yine şaire bırakalım:

Ben ölürsem çektiğim derdi bilen yaran desin

Pek de düşkündü şu biçare Nigarın ahteri

Varlıgından olmadan alemde bir dem müstefid

Ol felaket-dîdenin hâk”i siyah oldu yeri

(Gaib, Aks-i Sada)

Bir ah ederek azm-i beka ettiğim anda

Hem-cinsime hasreylediğim bunca muhabbet

Gösterdiğim âsâr-ı vefa hubb ü sadakat

Hep mahvolacak çektiğim envâ-ı eziyyet

Pinhân olacak hâk-i siyah içre bu cismim

Hatırda bile kalmayacak belki de ismim

(Tefekkür, E f süs 2)

Cemal Aydın ; “Tarihe Işık Tutan Kadın – Şair Nigar Hanım”, Yeni Şafak , 23 Şubat 1999

Tarihe ışık tutan kadın

Okuyucunun Dergâh Yayınları’ndan çıkan ‘Nun Masalları’ adlı kitabından hatırladığı Nazan Bekiroğlu şimdi de İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Şair Nigâr Hanım’la karşımızda

ŞÂİR NİGÂR HANIM

Cemal AYDIN

Millî kıymetimiz Prof. Dr. Sabri Ülgener Hoca’nın yazıp bıraktıklarına şöyle bir göz attığımızda, şu değerlendirmenin ne kadar haklı olduğunu görürüz: Kendi uzmanlık dalında, hem değerli hem de kalıcı eserler verenler, geçmişin ve günün edebî eserlerini çok iyi tetkik etmiş olanlardır. Gerçekten de, bir milletin en paha biçilmez hazineleri, o milletin dönem dönem bıraktığı edebiyat ve sanat ürünlerinde gizlidir. Cemiyetin nabzı oralarda atar. Onların üzerindeki örtüyü merak ve heyecanla kaldırıp bakmasını bilenler, bilim dünyasına çok boyutlu çalışmalar armağan etmenin mutluluğuna ererler. Bu konudaki inancım, “Şâir Nigâr Hanım” adlı çok güzel bir araştırmayı okuyunca iyice pekişti. Şâir Nigâr Hanım, yayımlanmış eserlerinden ziyade, 25 yaşından ölünceye kadar tuttuğu ve ancak ölümünden sonra okunmasını vasiyet ettiği günlükleriyle önemli bir devre ışık tutuyor.

Bir Osmanlı hanımefendisi

Yaşadığı dönemin fikir, kültür, edebiyat, iktisat, hasılı dağılmasına ramak kalmış son Osmanlı toplumunun bütün faaliyet sahalarını, onun günlüklerinden adım adım izliyorsunuz.

Nazan Bekiroğlu, eserlerini ve yayımlanmamış günlüklerini didik didik ederek hazırladığı “Şâir Nigâr Hanım”da, Osmanlı çağında ilk defa kitap yayımlamış, şiirleri sonradan padişah olacak Şehzade Vahdeddın in de içinde bulunduğu pekçok ünlü tarafından bestelenmiş, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Cenap Şahabeddin, Rıza Tevfik, Tevfık Fikret, Recaizâde Mahmut Ekrem, Şeker Ahmet Paşa, Kemani Tatyos Efendi, Bimen Şen gibi yerli ve Lamartine başta olmak üzere pekçok yabancı yazar, sanatçı ve diplomatla yakinen tanışıp görüşmüş, dünya gazetelerinde adından çok söz edilmiş, sekiz dil bilen bir Osmanlı hanımı ile tanıştırıyor bizi. Yazarın bu araştırması, sadece edebiyat tarihçilerini değil, yazımızın başında vurguladığımız gibi, tarihe çok iyi bakıp geleceğe kalıcı eserler ve fikirler bırakmak isteyen her aydını da yakından ilgilendiriyor. Bana gelince, ben bir başka yönüyle de çok sevip takdir ettim Şâir Nigâr Hanım’ı. Çünkü o da benim gibi düşünüyor: “Ben öyle zannediyorum ki bizim bu Meşrutiyet ilân edilmese idi bu harb-i umumî bu here ü merc-i daimî rû-nümun olmayacaktı” diyor. Yine bir gün günlüğüne “Bana öyle geliyor ki bu mel’un Meşrutiyet ilân olunmasa bu herc ü merc-i kâinat vukua gelmez, hiç olmazsa daha teehhür eder ve insanların harpte telef olmayanları açlıktan ölmezdi” diye yazdığı için sevdim o şâir ve edip hanımefendiyi. Çok haklı.

Unutulmuş bir kadın şâir

Eğer büyük çoğunluğunu askerlerin oluşturduğu İttihat ve Terakkî’nin zavallı hayalcileri ve siyâseten cüce yöneticileri olmasaydı, Osmanlı Devleti’nin yıkılışı böylesine acı ve böylesine korkunç olmazdı. Sultan İkinci Abdülhamid Han, onların geldiği gibi Batı’nın, hele hele İngiliz’in oyununa gelmezdi. Dağıtacaksa bile o devlet, bir Britanya İmparatorluğu’nun veya bugünün Sovyetler Birliği’nin parçalanışına benzer bir şekilde ve belki de ondan daha da yumuşak ve daha kansız dağılırdı. Süleyman Nazif’in “Şehadet ve yemin ederim ki ne kadınlar ne erkekler arasında Nigâr Hanım kadar samimi vatanpervere rastladım” diyerek tanıttığı kıymetli, fakat unutulmuş bir kadın şâirimizi mutlaka tanımak gerekiyor. Tarihimizin en fırtınalı dönemlerine düştüğü o kayıtlar, bize geçmişle ilgili olarak yeni yeni ufuklar açacaktır.

Hüsrev Hatemi ; “Görüntüler ve Görüşler (Şair Nigar Hanım)”, Türk Edebiyatı , Şubat 1999

Nun Masalları

Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinin Dergah’ta yayınlandığı dönemlerde itiraf etmeliyim ki biraz sabırsızlık biraz da kızgınlıkla sitem ettiğimi hatırlıyorum. Çünkü, editörün tercihi mi, yoksa yazardan mı kaynaklandığını bilemediğim fasılalar beni rahatsız ederdi. Sadece hikayeleri değil inceleme ve değerlendirme yazılarında da aynı ketumluğu gösteriyordu yazar. Daha sonra öğrendiğim kadarıyla Nazan Bekiroğlu öyle sık sık yazı yazan biri değilmiş. (Gerçi daha sonra Yeni Ufuk ve Zaman gazetelerinde haftalık köşe yazmaya başladı ya!) Anlaşılan o ki bu fasılaların sebebi yazardan kaynaklanıyormuş. Belki bu sitemkarlığımızın bir sebebi de Bekiroğlu’nun hikayelerinin bir sarmal gibi ucu açık bir geleceğe doğru sarkarken, geçmiş sayılara da atıflar ve ilintiler yapan bir çeşit “arkası yarın” gibi algılamamdı kuşkusuz. Yayın periyodu göz önüne alındığında bu tür yazıların bütünlüğünün okuyucu zihninde kurulması biraz zahmet isteyen bir iş olsa gerek. O yüzden Nazan Bekiroğlu imzasını taşıyan bir hikaye kitabını daha ilk hikayelerini okurken beklemeye başlamıştım. Ve Dergah yayınları nihayet bu hikayeleri iki kapak arasında toparladı. Bekiroğiu kitabını dört bölüme ayırmış. İlk bölüm öykü, mekan ve kahramanlarıyla bir bütünü oluşturan dört farklı hikayeden oluşan “Hattat ve Padişah” ismini taşıyor. İkinci bölüm de aynı şekilde birbiriyle ilintili bir çeşit nehir roman özelliği taşıyan yine dört hikayeden oluşan “Genç mezarlık bekçisi, genç kalfa ve son padişah” ismini taşıyor. Üçüncü bölüm olarak ise “Son bölüm” adı altında bölümlendirilmiş. “Diğerleri” başlığı altında üç hikaye yer alıyor. Bundan sonraki tek hikaye ise tek bölüm halinde Nigar Hanım’a adanmış: “Ve Nigar Hanım, Sevgili” başlığını taşıyor.

Sondan başlayalım. Nazan Bekiroğlu bir akademisyen ve Şair Nigar Hanım üzerine yakın zamanlarda bir inceleme yayımladı. Muhtemel ki yazar Nigar Hanım’ı konu edindiği hikayesini yazarken yoğun bir şekilde Nigar Hanım ve dönemine ilişkin bir araştırma içindeydi. Ve, Nigar Hanım’ın eserlerini, dönemini ve hayatını inceledikçe kendisi ve konusu arasında yakaladığı duygusal ilişkisini bir hikaye konusuna dönüştürerek edebî metinler ve yazı süreçleri arasında bir geçişkenlikle farklı bir metine, bir hikaye metnine dönüştürmüş. Zaten Bekiroğlu’nun bütün hikayelerinden pek çok ortak temalar çıkarmak mümkünse de bence yapılabilecek en güçlü tema tesbiti ‘yazmak’ olacaktır. Çünkü Bekiroğlu’nun bütün hikayelerinde kahramanları ‘yazı’ ile sorunları olan kişiler. Anlaşılan o ki, Bekiroğlu kendi yazı sürecini kahramanları ve kurgusal dünyadaki olaylarla sorguluyor, irdeliyor. Bu sorgulama ortaya ilginç hikaye metinleriyle çıkıyor. Bekiroğlu’nun hikayelerini bu sınıflama içine sokamama zorluğu da buradan kaynaklanıyor zaten. Zaman kaymaları, yazar ve kahramanlar arasındaki diyaloglar, yazarın hikayenin içinde birden belirmesi ve sonra kaybolması, zaman zaman kahramanının serüveninin yazarın serüvenine dönüşmesi vs. Klasik hikaye kurgusu değil bunlar. Peki bu hikayelere modern demek mümkün mü? O ne demekse! Daha çok masalsılık, düşsellik ve şiir tadı var bunlarda. Masalların irreel dünyası, birbiriyle nedensellik bağıntısı kurulamayacak olaylar, kahramanların yaşamlarının gerçeküstü bir serüvene dönüşmesi vs. bunlar Bekiroğlu’nun teknik tercihleri olarak beliriyor. Ve sınıflandırma zorunluluğu da buradan kaynaklanıyor. Ne gam! Ayrıca dil ve üslup olarak da ‘eski’yi anıştırıyor Bekiroğlu’nun dili. Bolca kullandığı Osmanlıca tabirler, zaten kurduğu hikaye dünyasının Osmanlı’nın saray ve kenar mahallelerinde geçiyor olmasından kaynaklanan döneme ait betimlemeler, zorunlu olarak yer alıyor hikayelerde. Buna karşılık Bekiroğlu hattat, mezarlık bekçisi, nakkaş gibi kahramanlarında bence kendi yazı serüvenini, bir açıdan varoluşunun anlamını irdeliyor. Bu hikayeler dış dünyanın gözlemlenmesiyle oluşturulmuş ve bunun bire bir hikaye kurgusuna aktarıldığı türden hikayeler değil. Geniş bir hayal dünyasında danseden metaforlardan oluşan bugünden geçmişe doğru bir bakış sanki. Belki de bu metinleri tek tek inceleyip onların anlam derinliklerinde gezinmek daha faydalı olacak. Aşk bahsi bu, uzar gider… Bekiroğlu’nun bir türlü bitiremediği, kahramanlarına söz geçiremediği hikayelerinde olduğu gibi..

Zaman – 19 Ocak 1999 – Esra Ballım (Nigar Hanım)

ZİRVEDEYKEN UNUTULAN ŞAİRE

Zaman – 19 Ocak 1999 Esra Ballım

Nazan Bekiroğlu Zaman okuyucularının aşina olduğu bir isim. Her pazar “Mor Mürekkep” adlı köşesinde yazdığı yazılarıyla yakından tanıdığımız Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu, ilk orta ve lise tahsilini memleketi Trabzon’da yapmış. Daha sonra Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Dört yıl süren lise öğretmenliğinden sonra 1984 yılında KTÜ Eğitim Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçmiş. Prof. Dr. Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü “Halide Edip Adıvar’ın romanlarının teknik açıdan tahlili” adlı çalışmasıyla doktor, son olarak Nigar binti Osman üzerinde yaptığı araştırmasıyla da doçent olmuş. Aynı fakültede bölüm başkanı olarak görev yapan Bekiroğlu’nun Dergah yayınlarından çıkmış “Nun Masalları” adlı bir hikaye kitabı ve geçen yıl İletişim yayınları tarafindan okurlara sunulan “Şair Nigar Hanım” adlı kitabı bulunuyor. Bekiroğlu, hem akademik, hem de hikayeci kimliğiyle tanıdığımız yanını bu kez daha çok edebî bir duyarlılığa dönüştürerek Şair Nigar Hanım’a taşımış. Bekiroğlu ile son kitabı Şair Nigar Hanım üzerine söyleştik. Zarif ve duyarlı bir anlatımla kaleme aldığı kitabı üzerine konuştuklarımızdan sadece kısa bir söyleşiyi aktarabiliyorum sizlere.

“Şair Nigar Hanım’ı” yazış öykünüzden bahseder misiniz?

Nigar Hanım müstakbel bir araştırma başlığı olarak hayatıma ilk değdiğinde, Hayat Tarih Mecmualarını bilmem hatırlar mısınız, hatıramda onlardan birinin kapağından menkul, yaşmaklı bir portrenin anısı uyandı. Ve içte Tahsin Tunalı imzasıyla bir yazı. O yazıda Nigar Hanım’ın Aşiyan’daki yirmi cilt kadar günlüğünün ölümünden elli yıl sonra açılması kaydıyla saklı tutulduğu filan, kışkırtıcı. O resmi ve o yazıyı gördüğümde herhalde ondört yaşında olmalıydım. Bu bir çekirdek vak’a anlayacağınız. Tabii “ara nesil” meselesi de var, Nigar Hanım’ın birinci sınıf bir şair olmayışının getirisi, üzerinde çalışılmamış bakir bir alanda kalem oynatacak olmanın vaad ettiği bilimsel cazibe. Ve karar: Nigar Hanım üzerinde çalışmalıyım, bunu istiyorum. Sonrası? Sanırım günlüklerin kopyasını aldıktan sonra sadece bir yıl kadar bibliyografya tesbitiyle uğraştım. Taşrada yaşıyor olmaktan her zaman için garip bir haz aldım lakin kütüphane ve bibliyografya söz konusu olduğunda taşra zahmete dönüşüyor. Arkasından, tesbit edilen malzemeye ulaşmak aynı derecede yoğun, uzun ve zahmetli bir süreç. Son olarak da “odamda” malzemenin değerlendirilmesi, bağlantıların kurulması. Hepsinin refakatinde dağ gibi bir günlük yekunu. Bir kanaviçenin dokunması ya da bir “puzzle”ın parçalarının yerleştirilmesi gibi günden güne tamamlanan bir tablo. Tabii bu benim görebildiğim ve gösterebildiğim. Doğrusu ben hala bir başka yaşamı oluşturan tablonun gerçek anlamda tamamlanabileceğine inanmıyorum.

Nigar Hanım’ın günlükleri olmasaydı, onun hakkında böyle geniş çaplı bir araştırma yapabilir miydiniz?

Elbetteki hayır. Ama “günlük” araştırması için tek başına çok riskli bir türdür. İnsanın kendi hayatını objektif olarak yazabilmesi mümkün mü, yaşantıların tam içindeyken bu neredeyse imkansız. Bu yüzden başka verilerle desteklemezseniz onaylamazsanız günlük yanıltıcı olabilir. Bu anlamda malzeme boldu, Nigar Hanım dönem basınında çokça yer alan bir isim çünkü. Bu riskleri hesaba katıp aştıktan sonra Nigar Hanım’ın günlükleri de bütün günlükler gibi araştırmacı nezdinde gerçek bir hazine. Tabii bu arada siz sormadan ben söyleyeyim, eğer araştırmacı kendisini şiire benim gibi gönüllü terk eden biriyse bu kez başka maceralar ve tehlikeler başlıyor. Akademik bir araştırmanın dışında bırakılıması gereken bir muaşaka. Bu üzerimde bir baskı doğurdu mu? Yani doktorun hastasına aşık olduğu anda yüklendiği ekstra yorgunluğu kastediyorum. Kuşkusuz evet. Sabahlara kadar bir hayatın içine çekildiğinizi düşünün, ama gerçekten sabahlara kadar. Harf harf, kıvrım kıvrım üzerinden geçiyorsunuz bir hayatın. Garip ve ürpertici bir iç temas doğuyor. Garip bir çekim. Lakin özdeşleşim değil, hayır. Bir cazibeye kapılmak bunun en kısa tanımı.

“Çevresindekilerin başını döndüren cazibesi, maddeten ve manen taşıdığı büyülü hava, adeta mükemmel üstü zenginlik ve meziyetlerine mukabil bir türlü mutluluğu ve aşkı bulamamış olması, ilk bakışta sıra dışı bir yaşamın sahibi kılar Nigar binti Osman’ı.” Kitabınızda böyle diyorsunuz. Birkaç cümleyle Nigar Hanım’ı tanımlayabilir misiniz?

Bu cümlenin bir de ikinci yarısı var, madalyonun diğer yüzü. Hastalıklar, mutsuzluklar, umutsuzluklar, ihanetler, yalnızlıklar, çirkinlikler, çok acılar. “Dokunulmuş” bir yaşam kısacası. Nigar Hanım cümlenin ne ilk yarısı sadece, ne de ikinci yarısı. Cümlenin tümünden ibaret. Hayatın ta kendisi. Her insan gibi. İlk bakışta sıradışı bir yaşamın sahibi izlenimini veriyor değil mi? Ama dikkatli bir ikinci bakışta sıradan bir yaşam. Onu bizim için sıradışı kılan biraz da geçmişte kalmışlığın emniyetli lezzeti. “Geçmişin kokusu yok” değil mi? Acılar birer roman sahnesinden ibaret, birer aksesuar, geçmişin içinde ve buradan bakınca. Ama bana şimdilerde sıradan bir yaşam da sıradışı bir yaşam kadar öğretici geliyor, belki daha da fazla.

Nigar Hanım’ın İhsan Bey’le evliliği oldukça azap veren bir süreci yaşamasına neden oluyor. Bu süreç onun şairliğini ne yönde etkilemiş olabilir?(Edebi tarzı, şiirlerindeki konular açısından)

İhsan Bey’i tanımaya çalışırken zorlandım. Onu düşününce bendeki hakim duygu tebessüm oluyor. Ve hakkında hala kararsızım desem ne dersiniz? Ona ilişkin bütün yazılanlar Nigar Hanım’ın ya da onu tanıyanların yazdıklarından ibaret. Tek yanlı bir görüntü. Acaba gerçekten “öyle” miydi? Ama öyle ya da böyle, Nigar Hanım üzerindeki görüntüsü, bu net işte. Başlangıçta seven ve mutlu eden bir erkek, sonra sevilen fakat mutsuz eden bir erkek. En son da boşanılan ve artık sevilmeyen bir erkek. Bunlar Nigar Hanım’ın şiirine iz düşürüyor elbet, çünkü hayatına iz düşürüyor. Felekten şikayet, haksızlığa uğramışlık duygusu, mutsuz olmuşluğu bir tür isyan ve benzeri örüntülerle açığa çıkan kuşak temler. Bunların arka planında İhsan Bey’in etkisi elbette var. Fakat Nigar Hanım’ın şiirinin temel belirleyicisi olarak olumlu ya da olumsuz ölçekte sadece ve sadece İhsan Bey’i görmek de onu hiç görmemek kadar yanlış olur. İhsan Bey de onun hayatında bir tarihten sonra fotoğraflardan bir fotoğraf neticede.

Dönemin ünlü edebiyatçıları Ahmed Mithat Efendi, Recaizade Mahmut Ekrem ve daha birçok şair ve yazarın; Nigar Hanım’ın eserlerini büyük oranda etkilediklerini aynı zamanda etkilendiklerini görüyoruz? O dönemde bir ‘kadın şair’in bu kadar etkin olmasını nasıl açıklıyorsunuz?

Nigar Hanım modernleşme ekseninde edebi ve toplumsal bir beğeniye hitap ediyor, yaşantı ve sanat rengi olarak. Bu durakta onun sanatı ve yaşantısı, ille de yaşantısı ile oluşturduğu model çok cazip duruyor. Bir mit neredeyse. Yeni şiirde “kadın şair” olarak ilk. Bu yüzden etkili. Tek yanlı değil çok katmanlı bir model. eser kadar müessir de etkin. Bir ilk örnek. Bu etki bir ölçüde şaşırtıcı bir o kadar da yanıltıcı. Çünkü tüm hızını şairenin edebi gücünden almıyor. Genişliği kadar geçiciliği de bundan. Dönem aydınının Nigar Hanım’a gösterdiği teveccüh sağlıklı bir edebi teşhis anlamında çözülemiyor kısacası. Mutlaka sosyolojik veri tabanında çözüm içermesi ve istemesi de bundan.

“Unutuluşun kucağına zirveden düştü’ dediğiniz Şair Nigar Hanım’ın unutuluşunun sebeplerini neye bağlıyorsunuz?

Evet, unutuluşun kucağına zirveden düştü. Bu sadece onun değil, Meşrutiyet evvelinde epeyce bir ismin paylaştığı ortak kader. Bir kere “ara nesil” meselesi var. Arada kalmışlık, Tanzimat ve Servet-i Fünun’un “dev” edipleri arasında gölgedeler. Sonra Meşrutiyet yıllarının edebiyata yansıyan çehresinde değişen ihtiyaç ve beğeniye ayak uyduramama. Uydurmasınlar, bu olabilir de, demek verdikleri eserler de onları zamana dirençli kılacak kıratta değil. Yani sanat hacmi yetersiz bir bakıma. Nigar Hanım’ın “kadın şair” olmasının ona sağladığı gereksiz hoşgörü de önemli bir neden. Gereksiz horgörü kadar zararlı bu da. Evet öyle. Kolay bir şöhret ile adeta uyuşturulmuş bir Nigar Hanım. Ciddi eleştiriden mahrum ve adeta her söylediği alkışlanmış. Bu, kısa vadede hoş gelse de, uzun vadede onun zararına oluyor tabii.

Kitabınızda Nigar Hanım’ın şahsında 19.yy sonlarındaki entelektüel Osmanlı kadınının profilini de çiziyorsunuz? Bunun yanı sıra, Nigar Hanım’ın yaşmaklı ve feraceli fotoğrafları estetiğe çok önem verdiğini, giyim tarzıyla dönemin kadınları arasından sıyrıldığını gösteriyor. Bu profili biraz açar mısınız?

Estetiğe, giyim-kuşama önem vermek, bunun analizi birkaç yönden yapılabilir. Evvela yetişme tarzı, çevresi ve sosyal tercihleri ile ilgilidir. Alabildiğine alafranga etkilere açık, dahası alafranga sir çevrenin getirileri var. Daha sonra pisikolojik etkilerle yorumu mümkündür. Bu, kişisel tercihlerinin bir üst kapsamında sanatkar mizacıyla bağlantılıdır. Aradığı “güzel” mitini önce aynada görmek ihtiyacı, isteği diyelim. Bir güzelliğin bilinçli bir gayretle oluşturulması. Giyim oda neredeyse bir sanat hükmünde. Sanırım kendi yüzü karşısında da aynı hayranlığı besliyor. Ve bu güzelliğin beslediği bir romantizm o da daima hissediliyor. Durgun suyun üzerine eğilen bir nergis diyelim mi, ama narsist olmayan. Kim bilir?

Nigar Hanım’ın kadına bakışı nasıl?

Kadın meselesi üzerinde hassasiyet dönemin entelektüel bazda vazgeçilmez satırbaşı. Nigar Hanım bizde feminizm meselesinin Meşrutiyet evveli kuşağı içinde, ılımlı kanada mensup. Kadın ve erkek arasında “müsavat-ı tamme” yani tam eşitlik ilkesini benimsemiyor. Yaradılışın bu ilkeyi esirgediğinin farkında. Kadının erkeğe üstünlüğünü filan da aklından geçirmiyor, erkeğin kadına üstünlüğünü aklından geçirmediği gibi. Öyleyse? “Bütünleyicilik” ilkesinden yana. Kadın ve erkeğin insan olarak eşit yaratıldığını ve birbirini çok ve çeşitli açılardan tamamladığını düşünüyor. Toplumda kadın aleyhine oluşan sağlıksız sapmadan müşteki ve bunun ortadan kalkması için kadınların ve daha fazla erkeklerin eğitilmesini ilk çare olarak görmek gibi benim de yürekten katıldığım bir formülasyonun savunucusu.

“Şâir Nigâr Hanım”, Virgül, sayı 15, Ocak 1999

Şâir Nigâr Hanım
——————————————————————————–
Nazan Bekiroğlu
Şâir Nigâr Hanım
İletişim Yayınları
1998, 400 s.
——————————————————————————–

Osmanlı’da bir kadının elinden çıkmış ilk şiir kitabı Efsûs’un yazarı Nigâr Hanım, Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatları arasında bir ara nesil sanatçısı. Hayatını, düşüncelerini, acılarını anlattığı günlükleri uzun yıllar Âşiyan Müzesi’nde bekleyen, neredeyse bir unutuluşa terkedilen şair Nigâr Hanım’ın biyografisi, öncü bir kadın şairin hayatını aktarmasının yanında o dönemin sosyal, kültürel ve edebî atmosferini gözler önüne sermesi bakımından da önemli.

Emine Eroğlu ; “Yaşanmış Bir Hayatın Arkasına Takılmak”, Zaman Pazar

Yaşanmış bir hayatın arkasına takılmak

EMİNE EROĞLU

Nazan Bekiroğlu uzun zamandır peşine takıldığı “yaşanmış bir hayat”ı kitaplaştırdı. Damarlarına sıcak kan yürüttüğü kadın bu kez Nigâr binti Osman. (Yazarın Halide Edip Adıvar üzerine yayınlanacağını ümit ettiğimiz bir doktora çalışması bulunuyor.) Kitap içinde romantik Nigar Hanım, hayatının her kadın hayatına benzeyen teferruatıyla, belki ruhunun mahremiyetine bu kadar nuruz etmemize izin vermesinin cazibesiyle reelleşir, bizi kendi hayatının akışı içerisine çeker. Onu bir gün tirşe mavisi hotozunu yaparken, başka bir gün kaybettiği-küpesinin tekini yaptırmak için Bayezid çarşılarında mercan ararken, diğer bir gün büyük oğlu Münir’in hastalığını işitmiş olarak fevkalade bir yağmur yağmakta olduğu halde evden çıkıp mektebe vasıl olmaya çalışırken görürüz.

Susmuş bir lisanı…

Nigâr Hanım’ı hayatının teferruatıyla bize taşıyan şüphesiz onun Aşiyan Müzesi’nde yıllarca bekleyen, ilki yirmi beş yaşına kadarki hayatına dönüp baktığı hatıratı, diğerleri ise yirmi beş yaşından itibaren çeşitli aralıklarla da olsa ölümüne kadarki hayatını anlattığı günlüklerinden oluşan kimi serpme kahverengi kapaklı, kimi Fransız malı, kimi sabit kalemle yazılmış defterleridir. Susmuş bir lisanı yeniden konuşturan bu defterler, biyografi yazarının bir hayatın satırları üzerinden geçerek onu “gayra meçhul” bir mahremiyetle yaşamasını temin ederken ortaya çıkan eseri on dokuzuncu yüzyıl İstanbul unun edebî, kültürel, tarihî, sosyolojik hayatına ışık tutan çok kıymetli bir kaynak haline getirir.

Nigâr Hanım’ın perspektifi

Nigâr Hanım’ın hayatı kadar o hayata dekor teşkil eden edebî ve sosyal çevre, tarihî zemin ve kültürel teferruat da canlı, cazip ve sürükleyicidir. Devrin pek çok siması bu tarihî dekor içinde sahneye çıkar ve çeşitli hususiyetlerle Nigâr Hanım’ın perspektifinde okuyucuya takdim edilir. Kimler yoktur ki Nigâr Hanım’ın hayatına uğrayarak geçen?! Hanedan mensupları, yabancı hükümdarlar, devrin en önemli edebiyat ve musiki üstadları… Sultanlar, kraliçeler, efendiler, beyler, paşalar, hanımlar kalfalar… Zengin bir konak hayatının, saray kabullerinin, giyinmenin, gezmenin, taşınmanın ve daha birçok şeyin teşrifatları. Bu yönüyle Nigâr Hanım “asri mahiyeti eserinden ziyade yaşantısında aranması gereken” sosyal gösterge bir kimlik olduğunu düşündürür.

‘Şair Nigâr’

Kitabın detaylı bir biyografiden oluşan birinci bölümünün ardından şairin edebi kimliğini öne çıkardığı ikinci bölüm yer alır. Yazar bu bölümde Nigâr Hanım’ın şiirleri ayıklandığında “Şair Nigâr” olgusuyla da öne çıkabilecek edebi bir kimliğinin de var olduğunu ortaya koyar. Şaşırtıcı olan Nigar Hanım’ın devrinde gördüğü büyük ilgi, şiirlerinin uyandırdığı fevkalade yankıdır. Otuza yakın şiiri hem de Hacı Arif Bey’den Kemani Tatyos Efendi’ye, Bimen Şen’den Lemi Atlı’ya kadar klasik musiki tarihimizin üstadları tarafından bestelenir. O kadar ki, bir şiirinin üç ayrı bestekâr tarafından farklı makamlarla bestelendiği dahi olmuştur. Nesir cümleleri de oldukça kuvvetli olan şair çok rahat “kadın” ve “edebiyat” tartışmalarının mihenk noktasına da yerleşebilir.

Kadın şairlerin imajı

Nigar Hanım’ın Nazan Hanım’ın ışığında görünür kılınması belki de en büyük taliidir. Zira Nigar Hanım, “ilk defa kadın şairlerin erkeklere özgü bir imaj sağanağı altında erkek gibi yazdıkları bir dönemeçte okuyucularına kadın duygularını samimiyetle hissettiren” bir kadın olarak şiiriyle; fedakâr, müşfik bir anne, aldatıldığını biliyor olmasına rağmen yuvasını koruma gayretiyle defalarca aldanmayı göze alan ismetli, iffetli bir eş, itaatkâr, hürmetkar bir evlât olma üçgeni üzerine oturan aile hayatıyla; aşk potansiyeli ve santimantal karakteriyle ancak teferruat terbiyesi görmüş sanatkâr bir kadın kalbinde bu denli aks-i seda bulabilirdi. Bu paylaşımı “birlikte yapamadığımız tek şey ölmekti” cümlesiyle ifade eden Bekiroğlu hem akademik hem de hikayeci kimliğiyle tebarüz etmiş bir yazar. Bu çift yönlülük Nigar Hanım biyografisinde biyografi yazarlarında aranan en önemli özellik, “akademik disiplin ama edebi duyarlılık ve üslup” şeklinde tezahür ediyor.

Bekiroğlu’na göre biyografi yazarlığındaki temel izleği yazanla yazılan arasındaki cazibe oluşturuyor: “Temel izlek bu, çünkü yazanın kendini yazılana çok fazla teslim etmesi kadar, ona gitmekte mütereddid davranması da, bu hikayenin kaçınılmaz üçüncü kişisi, okuyucu için tehlikeli bir yolculuk anlamına geliyor. Demek istediğim, iyi ayarlanmamış bir cazibe açısı müellifi ya bir put yontmaya ya da kupkuru bir kronoloji yazmaya icbar ediyor ki ikisi de okuyucu için hayra alamet değil.” Bekiroğlu bu hassas cazibe açısını kurarken hikayeci kimliğiyle varlığını yaşanmış bir hayata teslim ettikten sonra o hayatın dışına çıkarak kendisini akademisyen bir kimlikle dışarıdan seyretme yolunu seçiyor. Bu seyir onca deftere, bir o kadar da dipnot ve kaynakçaya dayandığı için objektiflik ve inandırıcılığının yanında kendini anlatan bir üslubun samimiyet ve canlılığını taşıyor. Okuyucuyu put yontmayan bir teslimin biyografiye kazandırdığı mükemmelliğe inandırıyor.

Nun Masalları

Etik ve estetik bir mitin sahibi hayatıyla Nigar Hanım’ın Nazan Hanım’ın öyküsüne girmemesi de düşünülemezdi. Nitekim yazarın Mayıs 1997’de ilk basımını yapan “Nun Masalları” adlı öykü kitabının son hikâyesi Nigar Hanım’a dairdir. “Şair Nigar Hanım”da bir hayatın üzerinden geçerek onu yeniden yaşamış olmanın çoğaltıcılığını yansıtan Bekiroğlu, “Nun Masalları’nın son bölümünde fiktif bir âlemde yedeğine takılıp sürüklendiği bir hayatın yıpratıcılığını öyküleştirir. Bu durum bilimsel kimliğin yanında sanatçı kimliğinin ağır bedelleri olduğunu, hikayeci kimliğinden soyunarak bilimsel kimliğe bürünmenin zorluğunu ortaya koysa da sonuçlan itibariyle yazar ye okuyucu açısından çok yönlü bir verimlilik zemini oluşturduğu aşikârdır. Darısı aynı muktedir ellerde gün ışığına çıkacak, izdüşümleri aynı fiktif âlemlerde hikâyelere dönüşecek Fatma Aliye’lerin Emine Semiye’lerin Makbule Leman’ların başına.

Mehmet Güldiken ; “Bir Öncü Kadın”, Yeni Yüzyıl , 30 kasım 1998

Bir Öncü Kadın…
Unutuluşun kucağına zirveden düşen bir Osmanlı kadın şairini hatırlama fırsatı…

Nazan Bekiroğlu’nun ‘Şair Nigâr Hanım’ı kayıtsız kalınamayacak bir çalışma

Mehmet GÜLDİKEN

Evin en kıymetli eşyası sayılan ve öyle davranılan ceviz ve hep kilitli olan bir çekmecede saklanan sayısız defter… Kimisi mavi karton kapaklı hesap defteri, kimisi Fransız malı pembe kapaklı not defteri. Hepsinin sayfalarında Osmanlı’nın öncü kadınlarından en parlaklarından biri olan Nigar Hanım’ın hayatı dökülmüş. “Bestesi şarklı, güftesi garplı” kırık bir hayat şarkısının hikâyesini içeriyor hepsi…

iletişim Yayınları’ndan çıkan “Şair Nigar Hanım” adlı kitap işte bu günlükleri esas alarak ortaya çıkarılmış ilk çalışma. Karadeniz Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyesi olan ve Zaman gazetesindeki köşesinde ilginç yazılarıyla dikkati çeken Nazan Bekiroğlu’nun bu çalışması, bütün özellikleriyle 19 yüzyıl sonu Osmanlı kültürü üzerine eşsiz bir kaynak.

Babasının kızı

Nigar Hanım, Batılı özellikler taşıyan Türk edebiyatının bir kadın kaleminden çıkma ilk şiir kitabı Efsus’un şairi. O şiirlerine ‘elem teraneleri’ adını vermiş. Ama hem şiirleriyle, hem de kılığı kıyafeti ve yaşam tarzıyla başka kadınlara da cesaret vermiş, geniş bir etki alanı oluşturmuş. O dönemin, Batı başkentlerinde pek çok örneği olan ‘edebi salonlar’dan birini İstanbul’da da yaratabilmiş, salonunda Batılı-Doğulu nice konuğu ağırlamış bir yüzyıl sonu entelektüeli Nigar Hanım.

1849 yılında Osmanlı’ya iltica eden Macar ihtilalcilerinden Farkaş ailesinden gelen Macar Osman Paşa’nın kızı olarak 1862’de. dünyaya gelmiş Nigar Hanım. Küçüklüğünde de, yetişkinliğinde de tam bir “Babasının kızı”ymış… Evde nargile kadar ‘gulaş’ yemeğinin yeri de bir başkaymış. Osman Paşa ömrünün sonuna kadar kızının üstüne titremiş. Kızı için bestelediği piyano parçasını Nigar Hanım çalarken o da gitarıyla eşlik edermiş. Ona Almanca ve Fransızca öğretmiş, edebiyatla tanıştırmış. Ama Nazan Bekiroğlu’nun da dikkat çektiği gibi, babasının asıl önemli etkisi Nigar Hanım’a sağladığı serbest sosyal ortamdır. Dost çevreleri de ortaktır. Sözgelimi Recaizade Mahmut Ekrem önce Paşa’nın dostu olmasına karşın Nigar Hanım’ın da arkadaşıdır. Bekiroğlu Nigar Hanım’ın babasına olan bağlılığının en güzel örneği olarak Tevfik Fikret öldüğü zaman kaleme aldığı bir yazıda Fikret’in erdemini babasının özellikleriyle över.

On üç yaşındayken 1875 yılında devrin zenginlerinden Hacı Salih Efendi’nin oğlu ihsan Bey’le evlenir Nigar Hanım. Özel hayatındaki kırgınlıklar ‘başarısızlıklara karşın Nigar Hanını ilk eseri Efsus’u bastırır. Bu yüzyıl sonu Osmanlı edebiyatı için bir bakıma dönüm noktası olmuştur. Efsus yerli yabancı çevrelerde çok sükse yapar. Ardından Niran, Aks-i Seda, Sefahat-ı Kalb, Elhan-ı Vatan gibi öteki eserleri gelir. Ancak “Bütün sosyal ve siyasal şartlar gibi edebi beğeninin de çok ve çabuk değiştiği bir dönemde yaşayan Nigar Hanım, garip bir talihle unutuluşun kucağına zirveden düşer.”

Nazan Bekiroğlu’nun kitabı, burada çok küçük bir bölümüne değinebildiğimiz önemli ve değerli bir hayatı bütün ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor. Edebiyat meraklıları bu çalışmaya ilgisiz kalmamalı.

Aşk ve Nigar Hanım

“Nigar Hanım’ın hayatı gibi şiirinde de yoğunluğun ilk sırasında aşk teması vardır” diyor Bekiroğlu. Hatta şair mizacını “Sevdavi” diye tanımlar, “alakasız kalmaya” tahammül edemezmiş. Efsus’daki bir dizesi aşka nasıl baktığını açıkça gösteriyor: “Varlık yokluk büka ve hande fikrim bu ki hepsi aşka dair,”

“Kendi Kendime Bir Söyleniş” adının verdiği şiirinde de şöyle der: “Fıtrat değişir demek yalandır/Sevdalara gönlüm aşinadır.” “Bir Hasta-i Aşk”da ise “Yalınız öldürür etmez ihya” dediği aşkı “hunhar”lıkla suçlar.

Mehmet Nuri Yardım , “Edebiyata Rağbet”, Türkiye , 19 Kasım 1998

Edebiyata rağbet
Mehmet Nuri YARDIM

ŞAİR NİGÂR HANIM

Nigâr Hanım, 19. asır sonu kültür semalarında yerini alan bir öncü, Osmanlı kadınlarının en parlak yıldızlarından biri. Roman ve tefekkür sahasında Fatma Aliye Hanım’ın temsil ettiği madalyonun diğer yansı, sosyal hayat ve şiir alanındaki tamamlayıcısı. Avrupaî Türk edebiyatının bir kadın kaleminden çıkma ilk şiir kitabı “Efsûs”un yazarı. Yazmak isteyen kadınlara cesaret veren, erkekler üzerinde müessir olan bir muharrire. Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatları arasında bir “ara nesil” sanatçısı. Salonunda edîp konuklarını ağırlayan bir entellektüel. Etik ve estetik bir anlayışın temsilcisi, kadın kimliğinin kırık bir hikâyesi… Hayatim, duygu ve düşüncelerini günlükler halinde yazdı. Nazan Bekiroğlu, çok iyi bir araştırma yaparak unutulmaya yüz tutan bu edebî simayı gündeme taşıyor. Hayatı, çevresi, şiirleri, günlükleri ve düşünceleriyle Nigâr Hanım’ı tanıtıyor. (İletişim Yayınları, O 212 516 22 61)

“Şair Nigar Hanım”, Radikal Cumartesi , 14 Kasım 1998

Şâir Nigâr Hanım

Nazan Bekiroğlu

İletişim Yayınları

400 sayfa

Nazan Bekiroğlu’nun kitabı öncü Osmanlı kadınlarının en parlaklarından Nigâr Hanım’ın yaşamı ve sanatını el alıyor. Bekiroğlu kitabın ilk bölümünde Şâir Nigâr’m kapsamlı bir biyografisini sunuyor. İkinci bölümde ise şairin yaşamından dönemlerin yanı sıra dönemin özellikleri, diğer sanatçılarla ilişkisi ve etkileşimi anlatılıyor. Avrupai Türk edebiyatının bir kadın kaleminden çıkma ilk şiir kitabı uEfsus”un yazarı Nigâr Hanım, döneminde kadınlara yazma ve yayınlama cesareti verdiği gibi erkek yazarlar üzerinde de etkili oldu.

“Şair Nigar Hanım”, Cumhuriyet Kitap, Nr. 455, Ekim , Kasım 1998

NAZAN BEKİROĞLU

Şâir Nigâr Hanım

Tanzimat sonrası edebiyatımızın “ilk kadın şâiri” unvanına sahip Nigâr Hanım’ın çoğu zaman hüzünle gölgelenen parıltılı hayatı, eserleri ve edebî kişiliği… Yedi dil bilen Şâir Nigâr Hanım, eğitimi ve engin kültürü, öncülerinden biri olduğu “Batılı Türk kadını” imajı ile Avrupa’da da bir hayli ünlüydü. Bu hayatın şiirlerde, mensurelerde ifadesini bulan diğer yapraklarında ise, şâir Nigâr Hanım’ın -bugün pek hatırlanmasa da- döneme damgasını vuran sanatı ve eserleri yer alıyor. Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu titiz bir çalışmayla Şair Nigâr Hanım’ın edebiyat tarihindeki önemini, eserlerinin ışığında inceleyerek ortaya koyuyor.

Gül Dirican ; “Aman Ya Rabbi Neler Çektim”, Hürriyet Pazar , 25 Ekim 1998

Yaşmak ve feracesiyle , şiir ve güfteleriyle, şöhreti ve yalnızlığıyla Şair Nigar Hanım
Aman Ya Rabbi neler çektim

Geçen yüzyıl sonunda Osmanlı başkentinin ünlü simalarından Şair Nigar Hanım’ın hayatı ve eserleri hakkında kapsamlı bir araştırma, Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi öğretim görevlisi Nazan Bekiroğlu tarafından kaleme alındı. “Şair Nigar Hanım İletişim Yayınlarından çıktı. Şairin günlükleri, şiirleri, romanları ve tanıklıkları incelenirken, Nigar Hanım’ın yaşadığı 1862-1918 dönemi de gözler önüne seriliyor.

Gül DİRİCAN

Edebiyat tarihine “öncü kadın” olarak geçen Şair Nigar Hanım, yazı hayatının en verimli dönemini 1887 ile 1901 arasında geçirir. Şair Nigar’ı bir anda döneminin en ünlü şairi yapan, şiirlerinde kadın ruhunun samimiyetini sergilemiş olmasıdır. Fuad Köprülü şiir dilini beğendiği Nigar Hanım hakkında “Kadın şairlerin en büyüğü” ifadesini kullanır. Yahya Kemal de, aynı gerekçelerle Şair Nigar’ı över. Ancak Abdülhak Şinasi, kadınların okuma yazma oranının çok düşük olduğu bu ortamda kolay şöhret edindiğini ve bununla yetindiğini ima eder.

Nigar Hanım, edebiyat otoritelerine göre “ara nesil” sanatçısıdır. Tanzimat’la Servet-i Fünun edebiyatları arasında büyük sanatkarların gölgesinde kalan ara nesil sanatçılarından hemen hiçbiri unutulmaktan kurtulamazlar. “Unutuluşun kucağına zirveden düşen bir sanatçı” olarak nitelenen Şair Nigar Hanım “ibrelerin Batıyı alabildiğine gösterdiği dönemde” Osmanlı aydınının dikkatini çeker ve her söylediği alkışlanır. Böylece ciddi bir eleştiriden de mahrum kalır.

ASALET MERAKI

Marazi bir duygusallık, saplantılı bir ağlama arzusu düzenin bütün sanatçılarında mevcuttur. Şair Nigar Hanım da sayısı 214’ü bulan şiirlerinde bu temalardan hiç uzaklaşmaz.

Ruşen Eşref’e (Ünaydın) göre “memleket ve nesil terbiyesi için seçkinler sınıfının gereğine inanır” Şair Nigar Hanım. Babasından geçen bu asalet merakını övünmek yerine yakından tanıyanlar “bir ihtiyaç” olarak açıklarlar. Eşref, fotoğraflarıyla duvarlarını dolduran sultanlar, şehzadeler, efendiler, ünlüler ve soylularla Nigar Hanım’ı ve sohbetlerini tanıyanlar için bu tavrın “bir özenti değil tabii bir arzu, hatta bir ihtiyaç” olduğunun farkedilebileceğini söyler.

En önemli yapıtı olarak nitelenen “Efsus 1” ondört yaşından itibaren yazdığı şiirleri kapsar. 11 yıllık bir zaman parçasına yayılmış şiirlerdir bunlar. Efsus 1, 41 sayfadan oluşan küçük bir mecmuadır. Tanzimat’ın Batıya yönelik tavrını en iyi benimseyeceklerden biridir Şair Nigar Hanım. Babasının Macar kökenli oluşu, aile yaşantısının yarı batılılığı, sekiz dil bilişi büyük etkendir.

Dönemin ünlü kadınları Fatma Aliye, Emine Semiye, Abdülhak Mihrünüsa da Nigar Hanım gibi kocalarıyla anlaşamazlar, başka yönlerden de birbirlerine benzerler. Yüksek statülü ailelere mensupturlar. “Aydınlık bir zihniyete sahip baba ve eşlerinin yardımıyla özel hocalardan ders almışlar, okuyarak kendi kendilerini yetiştirmişlerdir. Aynı dergilerde yazıp aynı kişilerden övgü ve yergi almışlar. Batıyı kültür ve coğrafya olarak tanırlar.” Divan edebiyatı kalıplarının dışında yeni tarz bir şiirle kendilerini tanımlayan kadınlar arasında Nigar Hanım “kadın Sait’lerin ilkidir.

DÖNEMİN ÖNCÜ KADINI

Nigar Hanım, babası Macar Osman Paşa’nın statüsünden ve küçük oğlu Keramet’in Şehzade Abdülmecit Efendi’nin oğlu Ömer Faruk Efendi’ye hocalık etmesinden dolayı hanedan ailesinin çeşitli üyeleri ile görüşür ve bu görüşmelere hayli önem verir. En samimi arkadaşları arasında Sultan Hamid’in oğlu Burhânettin Efendi kadar V. Murat’ın kızları Hatice ve Fehime Sultanlar da yer alır.

Şairliğiyle atbaşı giden bir başka ünü de sosyal yaşantısıdır. “Asabi mizaç olduğum münasebetiyle kendimi eve hapsetmek mümkün olmadığından olsa olsa haftada iki kere” dışarı çıkmak zorundadır.

Nigar Hanım’ın bir diğer ünü de düzenlediği Salı Toplantıları’dır. İki salonda birden gerçekleşir. Erkek yanına çıkmayan kadınları da aynı anda ağırlayabilmektedir.

Döneminde şiirleri en çok bestelenen şairlerden de biridir. Kendisi de “usta” diye nitelenebilecek bir piyanisttir. Otuzdan fazla güftesi vardır, bunlardan sadece beş, altı tanesi ünlenir. Bu şarkılar Göksu’da söylenir.

Yaşmak ve feracesiyle ünlü olduğu kadar adı Göksu ve mehtap sefaları ile bütünleşir. Abdülhak Şinasi “Nigar Hanım’ın kayığı Rumelihisarı’ndaki yalısından çıkar, geceleri bülbüller içinde çağlayan Baltalimanı’ndan Emirgan’ın büyük bahçeler içindeki yalılarından geçer, Recaizade Ekrem Bey’in yalısını tavaf eder, Kalender’e uğrar, bahçesinde saz varsa bir müddet duraklar sonra karşı sahile varır… Küçüksu Deresi’ne girer, Göksu önünde birkaç defa dolaşır, bazen de Bebek bahçesinin önüne gelir ve sonra akşam sular kararınca görmüş ve geçirmiş bir gönülle yalısına dönerdi” diye anlatıyor.

Kıyafetine, takılarına hayli önem verir. Modası geçmesine rağmen hotoz ve yaşmaktan vazgeçmediği gibi, kendisinin yaptığı hotozları birkaç Amerikalı gazeteci kadına hediye eder. New York’a götürülen bu hotozlar kentte adeta bir modaya dönüşür.

Bütün yaşamı boyunca hastalıklarla uğraşır. Böbrek, mide, siyatik, romatizma, sinir, göz, diş hastalıklarının yanı sıra uykusuzluk çeker. Bol bol ağlar. Günlüklerinin birçok sayfasını “ağlayarak” yazdığını söyler.

Nigar Hanım’ın hayatı babasının ve annesinin hasta odaları arasında mekik dokumakla, evin idaresini üslenmekle ve hatta kocasının “zalimlikleriyle” uğraşmakla geçer.

Evliliği hiç de iyi gitmez. Boşanmak için hayli çaba sarf eder, ancak birkaç yıl sonra tekrar evlenir. O da yürümez. Koca sık sık ”boynuzlar.” İki evlilik arasında bol bol izdivaç teklifleri alır. Bunlardan ciddiye alabilecekleri hep yurtdışında yaşamayı ya da din değiştirmeyi gerektirir. Babasının Macarlıktan Türklüğe dönüşünü sahiplenmesi Nigar Hanım’ı engeller. Yaşamının son dönemlerini hele savaşın tüm etkilerinin görüldüğü İstanbul’da yalnız ve acılı geçirir. Değişen zaman “dönem kadınının” üstünden silindir gibi geçer. Herşey korktuğu gibidir. Yalnız ve unutulmuştur.