Necmettin Şahinler ; Aynasını Arayan Adam “Aynaların Kırıklıkları” , İnsan Yayınları , İst. 2000

AYNALARIN KIRIKLIKLARI
Necmettin ŞAHİNLER (Aynasını Arayan Adam)

Geçmişte aynı sınıfı paylaşmıştık Nazan’la. Şimdi ise aynı şehri solukluyor olmamıza rağmen “şehrin yalnızlığı” farklı iklimlerde yaşatıyor bizi. Epey zamandır kendisin! görmüyorum ama geçen akşam Uzunsokak’tan eve dönerken Derya Kitapevi’nin dış vitrininde yeni bir kitabı ile karşılaştım. Mor Mürekkep… Aldım ve büyük bir dikkatle sadece satırları değil, “satır aralarını” da okumaya çalıştım. Özenle seçilmiş sözcükler, duyguyla yüklü cümleler, düşündürücü başlıklar, rumuzlu harfler gördüm içinde. Hatta yer yer yaşama dair küskünlüklere, karamsarlıklara, kırılganlıklara da rastladım. Sonra, geldiğimiz düşünce noktasında birbirleriyle örtüşen çok ortak paydalarımız olduğunu keşfettim. Mutlu oldum, sevinçten “mor gözyaşları” dökmeye çalıştım, beceremedim. Sevgili Nazan’a “Mor Ötesi” yolculuğunda başarılar diliyorum ve kitabından yaptığım “izinsiz” bir alıntıyla sizleri baş başa bırakıyorum.

“insanlık târihine tekerleğin keşfi kadar katkıda bulunmuş mudur, her zaman için merak edilebilir ayna, arkasında mâhiyetini veren sır kadar ürkütücü ve ürpertici.

Ürperti, aynanın “ölüye ölü diriye diri” oluşundan mı sadece ? Bir ayna tutulması kadar basit olduğundan mı ağızdan cihan son nefesin söylediğinin ? İlk nefesle buğulanır ayna, son nefesle temizlendiğinden mi? Her şeyin içinde mevcüd ama na-mevcüd olmasından mı? Gerçek olup da gerçeklik olmadığından mı? Ve dahi oynaya düşen görüntüye kimse dokunamadığından mı?

Belki

Ama aynanın asıl ürperticiliği kalbe dâir taşıdığı benzeyişten. Ve sırrı. Ve muhâsebesi.

Ayna kalp gibi, ne kadar ışık alırsa o kadarını veriyor. Ne görürse onu gösteriyor. Ama kirlenir ve paslanırsa görüntüyü bulandırıyor. Ve tıpkı kalp gibi, kırılırsa parçalanıyor, dağılıyor, üstelik içine düşürdüğü görüntüyü de parçalayıp dağıtıyor.

Öyleyse her ayna aynı kabiliyette değil.

Her kalp gibi. Gördüğünü gösteren ayna, mukabil vasfında. Gördüğünü gösteren kalp ise şahit makamında.

Kalp bütün zamanlardan önce verdiği söze şahit. Fakat unutkan.

Ayna mukabil vasfında, fakat kire müsait.

Aynanın mukabil vasfı, kalbin şahadeti. Aynanın kiri, kalbin ihmali.

Kalp ihmalkar olmasaydı araya giren zamanla ezelde verdiği sözü unutur muydu? Unuturdu. Çünkü kalp masivaya bulaşır, içine düşen ışığı, üzerine düşen görüntüyü, derünunda sakladığı anıyı yeteri kadar net yansıtamaz. “Aşkın estetiğinde” kalp aynasının, mukabil vasfınca seyredebilmesi için araya giren arazın temizlenmesi gerekir. Öyle parlak olmalı ki tecellî makamı olan kalbin oynaşı, üzerine düşen ezeli nuru yansıtsın. Ruh kendi sırrına aşina çıksın. O zaman kalp yaratılış anının safiyetinde ve sevinçli aydınlığında, verdiyi bütün sözleri hatırlar: En başta da “Bela” sözünü, evet, evet!. Ve oluşun başlangıcını: “Kaf u nun”.

Kirli ve paslı aynalar makbul meta değil mana pazarında. Çünkü verdiği görüntü perişan.

Perişan dağınık demek. Perişanı, aşkın birinci hali. Evvel, ama yine de aşkın hali. “Ama yetmiyor!” Gönül ehli”‘perişanı”nin aşk île toplanmasından yana. iştiyak. Gayret. Sebat, imtihan. Sonra ihsan. Mutasavvıf kesretten müşteki, şair dağılmaktan şikayetçi. “Bir büyük ayna kırılmış…”

Öyleyse bir de kırık aynalar var hesapta. Kalple ayna arasındaki benzetmenin en şaşırtıcı gerçekleşme dizini. Ayna kırılmasının “uğursuzluğuna” vehmederi batıl, benzetme düzlemindeki isabetinin farkında mı acaba? Öyleyse sezgi kuvvetli. Aynaydı, sonra kırıldı. Kalpli, şimdi kırık.

Görüntü şimdi şaşırtıcı ve dağınık. Hem aynanın, hem kalbin içindeki. Kırılan bir aynaya düşen suret sonsuz sayıda çoğalarak iade olunur geldiği yere. Kırılan kalbe düşün görüntü de öyle. Oysa aynanın görevi bütünü yansıtmak değil miydi? Vahdet değil miydi ezelî aşkın emeli? Ezelde, yegane olana söz verilmemiş miydi?

Ve dahi akşamın alaca karanlığında ve bir ayna karşısında; başındaki yaşmağı, hotozu, saçlarındaki iğneleri, süsleri teker teker çıkaran güzel bir kadının, tehlikeli duygusallıktaki bir çocuk rûhuna üflediği o şiddetli duygunun adı “dağılmaktan başka nedir? Abdülhak Şinasi’nin, Nigar Hanım karşısında yaşadığı ünlü tecrübeden söz ediyorum. O çok güzel fakat acı sahneden.

Bir kadının akşamın yarı karanlığı içinde ve bir anda “yok olmasa çocukta her şeyin gelip geçici olduğu duygusunu uyandırır. “Her şey, ama her şey” ayna karşısında dağılan Nigâr Hanım gibi, yokluca mahkumdur “En sağlam sandığı temeller ve kökler hafif dumanlar gibi havaya karışmakta”, her şey an içinde darılmaktadır.

“Ademi (yokluğu) gördüm ve anladım”, Abdülhak Şinâsi, artık küçük bir çocuk olmadığı zamanlarda böyle yorumlayacaktır bu tecrübeyi. Özet niyetine Mor Menekşeler.

Hayat dağılır, muhit dağılır, tabiat dağılır.

Söz dağılır, yazı darılır, ses dağılır.

Suret dağılır. Sîret dağılır.

Dağılan kalptir aslında vahdet ve talep makamında.

Aynadan beklediğimiz, söz- Aynaya verdiğimiz, söz.

Ya ayna kırılmışsa?

Kırık aynanın lisanı, hali kadardır.

Söz yok. Lisan-ı hal. O kadar.

Hüznün sularında kırılan ayna kendisinden başka ne gösterebilir ki?”

(Nazarı Bekiroğlu, Mor Mürekkep, s. 162-164, iyiadam Yayınları, istanbul, 1.baskı, Aralık 1999)

Tayfun Kandemir ; “Tasavvufun Moderncesi”, Zaman

Tasavvufun moderncesi:
Mor Mürekkep

Tayfun Kandemir

Orhan Veli İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’nda öğrenime başlamış evvelâ; daha sonra Uygurca gibi dersler öğretilmeye başlanınca canı sıkılmış ve “Ben buraya, Uygurca öğrenmek için gelmedim.” diyerek okulu bırakmış.

Orhan Veli sanatçı olmak istiyordu ve üniversitede okumakla bunun mümkün olamayacağını anlayınca okulu bırakmak zorunda hissetti kendini. Doğrusu hem sanatçı. hem de akademisyenlik bir arada yürümüyor…

Nazan Bekiroğlu ise, yukarıda anlattığımız vasfa istisna teşkil edecek ediplerden; kendisi dil-edebiyat akademisyenliğiyle sanatçı olmayı birlikte yaşayan nâdir insanlardan birisi. Edebiyat teorisyeni

olmak, başarılabilecek bir şeydir; ama edip olmak değil Edip olmak için Nazan Bekiroğlu gibi yaradılıştan bazı kabiliyetlere sahip olmak gerekiyor. Her insan edebiyatçı olabiliyor; ama her insan edip-sanatçı olamıyor.

Ve Bekiroğlu’nun mor mürekkebi… Nazan Bekiroğlu, gazete yazılarından derlediği yazılarını bir kitap haline getirdi. Gazetedeki köşesiyle aynı adı taşıyan “Mor Mürekkep” kitabı, “Hayat ve Kelimeler”, “Eşik”, “Yol Arkadaşım”. Hüsn-i Ta’lil” ve “Senin İçin” isimli beş bölümden oluşuyor. Deneme, hikâye ve felsefe tadının birarada bulunabileceği kitapta Bekiroğlu, bu farklı üç türü kendine has bir üslûp içinde sunabilmiş.

Neden “mor”? sorusuna ise ancak kitabı okuyunca kendi hayal dünyanız çerçevesinde bir cevap bulabiliyorsunuz: İç âleminde yaşadığı ve yakalamaya çalıştığı biraz muhayyel, biraz gerçek bir dünyayı kağıda dökerken, orijinalliğinden bir şey kaybetmesin diye Mor Mürekkep kullanıyor belki de… Tahayyüllerin, zekânın, ruh âleminin vicdânın, menfezlerinde dolaşan edip, çoğu zaman düşündüklerini somut âleme ait “siyah – beyaz’la değil Mor Mürekkep’le anlatmaya çalışıyor.

İnsan, kendi iç âleminin soyut güzelliklerle dolu bîr seyran-gâh olduğunu bildiği halde, ‘içe bakış’ onun için her zaman zor olagelmiştir. Oysa dış âleme, somuta eşyaya açılan gözler ona oturduğu yerden keyifli ve meşakkatsiz bir seyir tadını her zaman verdiğinden, insan gözlerini yumup şöyle bir “iç’ine bakmayı ihmal eder.

Mor Mürekkep, içe bakışla karşımızda… iç dünyanın aslında dış dünyadan daha aydınlık olduğunu haykırıyor bizlere. Mor Mürekkep’te bulunan eşyaya âit her şey iç dünyanın bir simgesi olmuş; dış dünyadaki eşyanın, eşya olmaktan öte mânâları var orada. Ve bu var oluş, sadece Bekiroğlu’nun eşyaya yüklediğinden ibaret değil. Çoğumuzun, gerçekte içimize baktığımızda görebileceğimiz şeyleri derleyip koyuyor önümüze Bekiroğlu zahmet çekmeyelim diye;

tabii bütün bunlara Bekiroğlu’nun hikâyemsi kurguları da eklenince, doyumsuz güzellikte okunası yazılar çıkıyor karşımıza._ Hem deneme ve hem de hikâye tadı bulunan yazılar göz ucunuzdan akıp giderken aynı zamanda insanın içinde mekan ve boyut anlamında izler bırakabiliyorsa, bunu kurgusundaki hikaye tadına borçlu…

Yazılanlar, dedik hikaye tadında; ama hikaye değil. Olaylar ise muhtemel bir mekanda geçiyor; muhtemel bir dünyada düşünüyor kahraman, muhtemel bir düşü yaşıyor muhtemel bir zamanda ve muhtemeller üzerine kuruyor var oluşunu; ama şurası kesin ki; var olan bir izi takip ediyor; Sûfîlik yolu. Belki de kitap, tasavvufun modern bir izdüşümünü yaşıyor günümüzde. Varoluşu sorgulamadaki üslubu

da oldukça seviyeli. Sanıyorum siz de hak vereceksiniz.

Mehmet Gündem ; “Mor Mürekkep”, Yağmur , Eylül 2000

Mor Mürekkep
Nazan Bekiroğlu

(İyiadam Yayınları 0212 549 52 52)

Bazı yazılar vardır, açtıkları dünyalar için ‘gizli bir teşekkür’ büyütürüz içimizde. Kalemlerinin büyüsüne kapılır, bu büyünün etkisiyle yeni yapıtlarını bekleriz hep. Nazan Bekiroğlu, ‘Nun Masalları’ ve ‘Nigar Hanım’la böyle bir etki yapmıştı içimizde Şimdi ‘Mor Mürekkep’le geldi. ‘Mor Mürekkep’in efsunuyla kaldırıyor yüreğimizi. ‘Mor Mürekkep1, Nazan Bekiroğlu’nun hikaye tadındaki denemelerinden oluşuyor, deneme türünün o sıcak, o samimi atmosferini sunuyor bize. Bekiroğlu, edebiyata vukufiyetiyle birlikte şiirsel bir anlatımla bizi yazının içine çekerken, diğer taraftan tasavvuf ve felsefenin figürleriyle de başımızı döndürüyor. ‘Mor Mürekkep’ İyi Adam yayınlarının estetik sunumuyla okura ulaştırıldı. Bekiroğlu’nun yeni kitabı ‘Mavi Lale-Yitik Lale’ isimli kitabı da yine İyi adam yayınları tarafından önümüzdeki günlerde okura ulaştırılacak.

Selçuk Orhan ; “Mor Mürekkep”, Dergah , sayı 126 , Ağustos 2000

MOR MÜREKKEP
Nazan Bekiroğlu daha Nun Masalları’nda yazıya ilişkin soru’nun yaşama ilişkin bir soru olduğunu duyurmuştu; Bekiroğlu yaşamı yazıya ve yazıyı yaşama bir ölüm kalım anının ince çizgisinden bağlamaya çabalayan bir retorikle konuşuyor. Nun Masalları’nın merkezindeki hattat şiirini aşkın bir meditasyonla şiire kavuşuyordu. Dünyevilik iradesizlikle, dolayısıyla şiire götüren halin yitimiyle ilişkiliydi. Yazma anı gündelik deneyimlerimizden farklı düzeyde bir deneyimi mi içerir?

Pek çok yazara ve şaire kalsa sorunun cevabı olumlu görünüyor; sözgelimi Fatma Karabıyık Barbarasoğlu yazma sorununu işlediği birkaç hikayesinde malzeme yokluğundan çok “hal”sizlikten yakındı.

Yazma anı bir “hal” veya meditasyon içinde mi geçer sorusunu cevaplayabileceğimi sanmıyorum; ancak bu konu Bekiroğlu’nun yazma sorununa bakışında önemsiz bir yer tutmuyor. Bekiroğlu’nun, Mor Mürekkepte topladığı, daha önce Zaman gazetesinde yayımlanan denemeleri de hikayelerinin izinde, ölüm-yazı, yazı-yaşam ilişkilerini düşünmeyi sürdürüyor. Sözgelimi gerçekten ölmek istemeyen yazarın yazıda ölerek ölümden kurtulduğu gibi bir düşünce çerçeveleniyor.

Bu sadece bir örnek; Bekiroğlu’nun yazdıkları bağlamında ancak yazının hayati derecede önemli bir öğe olarak yazarın yaşamını tamamladığı görüşünü destekleyecek bir örnek. Bekiroğlu’nun denemeleri her cümlede denemeliğini duyurduğundan ve öznel sesi enikonu benlik edindiğinden okuyan kişi ne ittifak ne de ihtilaf ediyor.

Mistik tarih ilgisi Bekiroğlu’na geçmişe duyduğu özlemi sanatlaştırmasını kolaylaştıran bir bilinç sağlamış. Daüssıla bilinci bütünüyle Bekiroğlu’na maledilemez kuşkusuz; doksanlar ve seksenlerin sonunda daüssıla edebiyatı adını koyabileceğimiz mistik, tarihle ve yitirilmiş estetikle ilgili bir edebiyat oluştu.

Bir daüssıla yazarı için kullanılan dil hikayenin veya denemenin yarısından fazlası demektir; daüssıla yazarı yaşadığı anı elde tutamamanın acısını yitirilmesi olanaksız olan bir geçmiş yaratarak örtbas etmeye çalışır, ancak hikayesinin (teknik açıdan değil tam tersine edebi anlamda olumlu olan) çıkmazı geçmişi yeniden inşayı basarsa da yitimi de kabullenmiş olmasıdır.

Bekiroğlu da, Cemal Şakar veya Berat Demirci gibi cümleleri ‘dinleyerek’ yazıyor; ahenk Türk edebiyatında ses demektir.

Cümleler ve paragraflar arasında duraksanacak, susulacak veya ses yükseltilecek yerleri belli ediyor. Okuru söylev vermeye veya aktörlük etmeye davet etmiyor; ağıt sayılmasa da Bekiroğlu’nun denemeleri Divan şiirindeki tatlı yakınmayı canlandırmayı talep ediyor.

Bekiroğlu’nun başlıca konularını yine, ancak parçalarına dönülebilen, bütünlüğü yitirilmiş bir geçmişe duyulan özlem ve yaşanan anın yozlaşmalar toplamı olduğu düşüncesi oluşturuyor.

Daüssıla bilinci yaşanan anı yozlaşma olarak görür; çünkü yaşanan anın kalıcı tek gerçeği geçiciliktir. Bekiroğlu ise eskiden beri intiharı düşünüyor; sanırım intihar etmeden de bir intihar mektubu yazılabileceğini kanıtlamaya çalışıyor. Yaşamdan duyulan bıkkınlık değil ama yaşamın, geçiciliğe karşı korunmalı bir alanına kaçma kaygısı ister istemez intiharı yüceltiyor.

Kapat gözlerini önce ve haydi

aç şimdi kendi içine

Bekiroğlu da iç sessizliğin hazzı uğruna geri çekildiğini ilan ediyor; ancak kalemin ve kağıdın iktidarından caymadan

Denebilir ki Türk Edebiyatı her iki yakasında da yazarların değil ama yazıların kişiliği bakımından dişileşiyor. Yapay yolla çıplaklaştırılmış bir Doğu’nun edebiyatında simgeleşeceği akla gelen her şey saf ve özünde edilgen bir arzunun odağı oluyor.

Delilik, intihar veya düşkünlük üçgeninde sanatçının klişe tanımı yeniden edebiyata sokuluyor. Bekiroğlu gerçi böyle bir değerlendirme içinde anılacak yazarlara mesafeli duruyor. Yine de sanatçılığı delilikle yakınlaştırması ve benzer eğilimleri silik de olsa bir ilişkiyi ortaya koyuyor. “Kuşku yok ki yazmasa deli olacaktı.”

“Mor Mürekkep” başlığı, fazlasıyla bir kadına ait olmayı vurguluyor. Oysa aslında Bekiroğlu’nun, Cihan Aktaş gibi çağdaşlarıyla kıyaslandığında kadın kimliği veya doğrudan kadın sorunlarıyla oluşturulmuş bir repertuarı yok.

Öte yandan yazar, üslubuyla edebiyatçı kadınlara atfedilegelen steryotipleri (hassasiyet, özel bir sezgi gücü, kırılganlık vs.) doğruluyor.

Bekiroğlu’nun apolitik bir yazar olduğunu söylemekse yazarın halihazırdaki gündelik yaşama yönelttiği eleştiriyi gözden kaçırmak olacak.

“Tüketim sarayları, plastik kredi kartları, ön koşullar ve son hükümler arasında o adam.” Tüketim toplumuna yönelik eleştiri hiç kuşkusuz Bekiroğlu ile başlamış değil; Bekiroğlu’nun politikası halihazırda olup bitenlere şöyle bir dönüp bakmamak olarak açıklanabilir.

Konuşurken kendini dışarıda tutmayı seviyor yazar. Bekiroğlu’nun yazmayı edilgen bir durum olarak kabul ettiğini sanmıyorum. Belki de sadece kısa bir yazıda okura yaşatabileceği kadar uzun bir rüya yaşatmak istiyordur. Bekiroğlu’nun yazılarından sonra çoğunlukla susuyoruz; ama nefesimiz de kesilmiyor.

“Ellerimi farkedişim bunca zaman üzerine. Ellerimi sevişim. Kendi gözlerimin içine girip de nasıl gördüğümü değil, nasıl baktığımı merak edişim.” Derken varoluşçu bir bulantıyı değil, olgunlaşmış ağır bir kişiliğin içe kapanıklıktan doğan öz sevgisini duyuyoruz.

Öz sevgi insanın zamana rağmen varlığına inanmak yolunda bir kanıt veya bir yanılsama nedeni sayılabilir. Bencillik değil ama öz sevgi kişiliğin yapıcı bir parçasıdır.

Nazan Bekiroğlu denebilir ki, aslında şiirselliğin ve asaletin alanından çıkmadan tarih yazmaya kalkıyor; yaşadığı paradoks ve buna bağlı olarak paradoksal düşünme takıntısı arayışının çelişkisiyle açıklanabilir.

Ütopya yazarlarının deneyimlerinde tarih sonu gelmez bir hayalkırıklıkları toplamıdır. “Mor hayat. Mor ölüm. Mor hayal. Mor gerçek. Mor masumiyet. Mor cesaret. Mor halk. Mor aristokrat.” Ütopyalar özünde genişletici ve bereketli değil, öz sevginin ürünü oldukları ölçüde totaliter ve tekdüzedir.

Büyünün geri getirilmesi de aynı biçimde anarşistçe değil oldukça muhafazakar ve kendini bilen bir istek.

Selçuk Orhan

E Dergisi – sayı 5 – Haziran 2000 – Şebnem Atılgan (Mor Mürekkep)

Nazan Bekiroğlu:
“Ben seçimimi kalpten yana koyuyorum.”

Şebnem Atılgan (E dergisi – Haziran 2000, sayı 15, sf.52-54)

Nazan Bekiroğlu, Yeni Türk Edebiyatı doçenti ve roman uzmanı. Yazarın imzasını “Nun Masalları”, “Halide Edip Adıvar” ve “Şair Nigar Hanım”dan tanıyoruz. Bekiroğlu yazdıklarını, “… arayışlarımın, sorularımın, meraklarımın, kuşkularımın, çelişkilerimin, bunalmalarımın, bulmalarımın ve yitirmelerimin görünür sabitesidir” tanımlamasıyla nitelendiriyor. Kitaplarında akademik kimliğini öykücü/sanatçı kimliği ile buluşturan yazar, “Mor Mürekkeple “hayatın kurgusu”nu köşe yazılarıyla okuyucusuna ulaştırıyor.

Zaman gazetesini köşe yazarlarından birisisiniz (Doğru bir bilgi mi?) Köşe yazarı olmak sizin için ne anlam ifade ediyor?
Evet doğru bir bilgi. Zaman gazetesinin kültür-sanat sayfasında iki buçuk yılı aşkın bir süredir Mor Mürekkep adlı köşede her pazar günü 3000 bilgisayar karakterine sığdırmaya çalıştığım yazılar yazıyorum. “Köşe yazısı” kavramı ilk bakışta gazete vakıası içinde değerlendirilebilecek ve tüketim mantığına dayalı yazıları akla getiriyor. Ancak kaçınılmaz derecede değişken gündemi yakalamak zorunluluğundaki sayfalar dışında kalan kültür-sanat sayfalarındaki köşe yazılarının günlük olsa da gündelik olmayan, yani tüketim mantığı ile değerlendirilmemesi gereken yazılar olması gerektiğine inanıyorum. Gazetelerin bu sayfalarını önemserim ve küçük çaplı dergiler olarak değerlendirmek isterim. Kültür-sanat sayfalarının farklı bir sorumluluğu vardır. Ve bu sayfalarda estetik duygusunun ve edebi lezzetin ön plana çıkarılmasını gerekli görürüm. Kuşkusuz bu tanımı köşe yazısının kendisi teklif etmeli.

Siz nasıl bir köşe yazarısınız (yazın biçimi olarak) diye sorsam, ne dersiniz?

Alışılmış anlamda bir köşe yazarı olduğumu zannetmiyorum. Ancak, alışılmış anlamda görüntü vermeyen, gazeteye ağır geldiği düşünülebilecek yazılar altına imza atan bu köşe yazarına, okuyucusunun alıştığını söyleyebilirim. Bu teklifi kabul etmek için sayfa editörünü bir yıl kadar beklettim. Çünkü bir evveliyatı olan kendi yazı serüvenimin biraz kapalı, ön okumalar gerektirir, imajlara yaslanır bir tarz olduğunu biliyordum. Bu tür bir yazarın bir gazete yazarı olduğu anda kendi yazın tarzından ödün vermesi kendisi için haksızlık ve samimiyetsizlik olacaktı, ödün vermemesinin ise okuyucuya haksızlık olabileceği düşünülebilirdi. Ama neticede okuyucu okuyucudur, yazar ve okuyucu her yerde buluşabilir dedim ve başladım. Söylemek istediğim sözler vardı, bunları her zaman öykü biçiminde söyleyemiyordum. Gazetenin sık periyodu cazip geldi.

Mor Mürekkep, bir kurgu ile düzenlenmiş. Ama gazeteye yazarken böyle bir kurgu -arka arkaya gelen yazıların kurgusu- olduğunu sanmıyorum. Bu durumda yazılarınız arasından eleme mi yaptınız?

Mor Mürekkep’de sözünü ettiğiniz kurgu başlangıçta hesaplanmış bir kurgu değil elbette. Haftalık periyotlarla kaleme alınmış, geniş zamanlara yayılmış, farklı başlıklarda gezinen çokça yazıyı sağlam bir kurgu çevresinde toplamak zor, gerekli de değil. Bence sizin fark ettiğiniz bu kurguya hayatın kurgusu diyelim. Hayatın kurgusu kendisini yazar vasıtasıyla ve onun bilincinden ve onun kalbinden sözcüklere devrettiği zaman akış kendiliğinden gerçekleşiyor ve ister istemez gevşek de olsa dikkatli bir okuyucunun fark edebileceği bir kurgu oluşuyor.

Yazarlık ile ilginiz yanlızca gazete ile mi sınırlı? Daha önce yayınlanan -köşe yazıları dışında- bir çalışmanız var mı?

Yazarlık ile ilgim yalnızca gazete ile sınırlı değil. Gazete, yazı hayatımın ikincil ekseni ve galiba benden en son bekleneni idi. Her cümle üzerinde uzun uzun düşünen, en basit öyküyü aylarca işleyen biri için gazete zor zenaat. Bu anlamda kendimi hiçbir zaman “gazeteci” hissetmedim. Sadece “misafir” konumundayım ve misafirler bir gün mutlaka kendi evlerine dönerler. Evim neresi? Benim adresim öykü. Dahası, edebiyatla ilişkim mesleğim ve aldığım eğitimle başlıyor. Yeni Türk Edebiyatı doçentiyim ve roman uzmanıyım. Doktoram Halide Edip, doçentliğim Şair Nigar Hanım üzerine. Bütün bu akademik ve disiplin gerektiren çalışmalar, yazı üzerinde akademik bir nüfuz kabiliyeti kazanmanıza sebebiyet veriyor ki bunu da her zaman hayatımın bana hazırladığı bir nimet olarak algıladım. Söz buraya gelince, en fazla muhatap olduğum soruyu da tahmin etmek zor değil. Akademik kimlikle öykücü/sanatçı kimliğin nasıl bağdaştığı. Daha önce yayımlanan çalışmalarım var. ‘97’de Dergah’tan Nun Masalları adlı bir öykü kitabım çıktı. Arkadan gelen yıl içinde Şule’den Halide Edip Adıvar, İletişim’den Şair Nigâr Hanım yayımlandılar. ‘99’da ise Mor Mürekkep İyi Adam’dan yayımlandı.

Neden köşe yazılarını kitap yapma gereği durdunuz? Aslında bunlar günlük gazete okuyucusunun her gün okuduğu yazılar değil mi? Aynı yazıları tekrar okumaları size ne ifade ediyor?

Bilirsiniz, kitap bir arz talep meselesidir. Birileri sizin yazılarınızı kitap olarak görmek isterlerse bu tür bir taleple karşınıza çıkarlar. Okuyucu psikolojik alt yapınızı hazırlar. Yayımcı buna katkıda bulunur. Neticede teklif gelir. Ve siz kabul ya da reddedersiniz. Teknik kısım bu. Günlük gazete okuyucusunun her gün okuduğu yazıları tekrar okuması benim için o yazıların tekrar okunabilirliğinin ve bu tür bir talebin varlığını gösteriyor ki bu her yazarı memnun eder.

Kitaba başlarken ilk yazı ‘’Hayat ve Kelimeler” kişileştirilmiş bir anlatım (mı?) Sanırım bu bir köşe yazısı değil. Bu kitabın kurgusu düşünülerek hazırlanmış bir yazı. Üstelik, ilerleyen sayfalardan birinde bir başka tanımla buluşma da yapıyor. Yarattığınız kahramana hayatın kelimelerden değilde, kelimelerin hayattan çıktığını söyletiyorsunuz. Peki siz? Siz de kendi kahramanınız gibi mi düşünüyorsunuz?

“Hayat ve Kelimeler”, o da bir köşe yazısı, Mart ‘98’de yayımlanmıştı. Bu kitap için hazırlanmış bir mukaddime değil hayır. Söylemiştim, hayatın kurgusu yazının kurgusunu da belirler. Yazdıklarım; arayışlarımın, sorularımın, meraklarımın, kuşkularımın, çelişkilerimin, bunalmalarımın ve bulmalarımın ve yitirmelerimin görünür sabitesidir. Hayatla eser arasında ilişki kaçınılmazdır. Yeter ki edebiyat olsun, dil olsun. Edebiyat ve hayat, sözcükler ve yaşam arasındaki ilişki dil ve edebiyat üzerinde tefekkür eden her zihnin gelip dayanacağı kaçınılmaz duraklardan birisidir bilirsiniz. Kelimeler formlardır. İçi boş olan sözcükler ifade ettikleri kavramları, eğer hayatta karşılığı bir kez olsun tecrübe edilmemişse, tek başlarına taşıyamazlar. Kelimelerin tek başına bir anlam içermesi düşünülemez. Kısacası hayat kelimelerden değil, kelimeler hayattan çıkar. Lügatler ezberlesek, bir kez olsun dağ lalesinin bir gösterge sistemi olan dil içinde işaret ettiği kavramla birebir yüz yüze gelmemiş, bir dağ lalesini görmemişsek, “dağ lalesi” bir kavramı karşılamaz ve işlevsellik kazanamaz. Elbette ki hayat kelimeleri doğurur. Her şeyi doğurduğu gibi

İlk köşe yazısından itibaren yazı ve yazmak üzerine bir kurgu yapmışsınız: Tahta Masada Yazı; görmek ve görülmek mühim bir şeydir, Söz Hayatın Fedası; kaç kez inanmadığımız yazıların altına imza attık sözün inanılmaz cazibesi uğruna, Yazı ve ölüm, Yine; bu yüzden yazı ‘’yok olmamak” içindir, Ve şairler, ve okurlar; asolan yazıdır, gibi. Bu kurguları, tüm köşe yazılarını bir kitapta topladığınız için mi yaptınız yoksa okuyucuya iletmek istediğiniz mesajın daha yoğun gitmesi için mi? (Ya da başka nedenler ya da nedesiz….)

Neden var tabii. Hiçbir şey nedensiz değil. Neden okuyucu, neden yazıcı, neden hayat. Neden hayatın dışı. Bir yandan benim yazıcı kimliğimin kişisel tercihleri, bir yandan da post-modernitenin bariz teklifleri ve kışkırtıcılıkları arasında yer alan problematik, benim yazımın temel izleklerinden birisini yazının serüveni, öykünün öyküsü olarak temellendirdi. Bu, Nun Masalları’nda da böyleydi. Galiba hiç terk etmeden üzerinde durduğum bir anlam kuşağı. Anlatıya dayanan yazının kurgusallığı ile gerçek dediğimiz (gerçek her ne ise) dünya arasındaki geçişler, kaymalar, kırılmalar beni fevkalade ilgilendiriyor. Ve bunun yazıdaki yansıması öykü ile yani kurgusal ile kurgusal olmayan arasındaki ilişkinin sorgulanmasından geçiyor. Öyküsünü yazan yazıcı ile yüzleşen, ona kafa tutan kahraman, bundan daha heyecan verici ne olabilir ki bir yazıcı için?

Köşe yazılarını hazırlamak için araştırma yapıyor musunuz? Bazı yazılarınızda bilgiler sunuyorsunuz, bazı yazılarınızda yorumlar yapıyorsunuz, bazı yazılarınızda bahardan, bazılarında ekho’dan söz ediyorsunuz. Bazı yazılarınızda çok duygusalsınız bazılarında ise yargılayıcı…

Doğru, yazdıklarımın seyyal gibi görünen bir zemini var, ama tümünü birleştiren bir müşterek de var arkada. Yazdıklarımın benim iç dünyamda ya da bilgi dağarcığımda bir arka planı olmalı. “Deneme” yazıyorum ve bu bana öznelliğimi yazıya sokma hakkını fazlasıyla veriyor, makale yazmıyorum. Bu durumda yazdıklarımı edebiyat/yazı kılma serüveninde ruhum ve hissim en büyük varlığım oluyor. Her şeyin giderek kirlendiği bir dünyada (yazık ki bu tükenmeyecek bir söylem, tabletlere bakılırsa Sümerli baba da zamaneden şikayet etmekte), ben seçimimi kalpten yana koyuyorum. Kalbin gösterdiği istikamete inanmak ve bunu göstermek istiyorum. Söylemek istediğim, ekhoyu yazıyorsam da baharı anlatıyorsam da anlattığım ben’im. Ama burada sorulması gereken en mantıklı soru şu sanırım: “Başkalarına ne sizden?” Çok doğru, çünkü deneme yazarının sorumluluğu öznel ben’inin kendi öznel tarihçesinden sıyrılarak başka benlere bulgu alanı sağlamasındadır. Yoksa gerçekten, kime ne benden? Yazıcı sorumluluğu burada başlar. Ve “yazı” da burada başlar. Araştırma bu kadar işte. Gerisi ansiklopedi!

Sonlara doğru din üzerine anlatımlarınız çoğalıyor. Merak ettiğim şu: Seçtiğiniz gazete Zaman olmasaydı, tüm bu yazıları yine bu tür de mi (din var ya da yok) yazardınız?

Bireyin kendi içsel yolculuğu neticesinde geldiği ya da gelmediği yerin adı din. O her yerde ve hayatın içinde. Ve bunun için bir gazeteye ihtiyaç yok.

Yazılarınızda ilahi gücü, bazen açık açık yazmasanız da vurguluyor ya da hissettiriyorsunuz. Neden?

Çünkü bunu hissediyorum. Benim evren karşısında bir kavrama noktam var ve bunu göstermek gibi göstermemek için de özel bir çaba sarf etmiyorum. Ancak söylediğim şarkı sesimin rengini taşır.

Yazılarınızda arapça -sanırım- sözcükler çok fazla var. Neden aynı sözcüklerin Türkçesini kullanmadınız? Türkçe içeridikleri anlamı ulaştıramadığı için mi?

“Çok fazla” mı buldunuz? Sözcüklerde mutaassıp değilim. Yeter ki dilin doğasına müdahale olmasın. Yeter ki benim işaret etmek istediğim anlamı taşısınlar. Nüans çok önemli. İçsel ya da düşünsel olanla, onu taşıyacak sözcük arasındaki uyum sonsuz önemi haiz. Tabii bunun imkansız olduğu ayrı bir hikâye, dil kifayetsizdir. Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel/Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu/Bu derde düşmeden önce. Yine de arayış bitmez. Her yazarın kendine ait bir lügati olduğuna dahası olması gerektiğine de inanırım. Dil benim için başlı başına bir hadisedir. Sözcüğün, içinde yer aldığı bütünle ilişkisini daima hesaba katarım. Ve aşırı bir iddia olmazsa, hiçbir sözcüğü tesadüfe bırakmadığımı söyleyebilirim. Bu durumda ses ve anlam değeri düşer endazeme. Ve sözcük gelir. Hangi biçimde olursa.

Eski lügatin yazılarıma sızması biraz da içeriğin getirisi. Bütünlüğün terimsel çağrışımları bazen eski kullanımları zorunlu kılar. Bir hattatın öyküsünü anlatmaya kalkışmışsam, tarihi gibi görünen ama modern bireyin yüklerini yüklediğim bir öyküye, arkaik gibi görünen bazı alet araç adları girer. Bu bence zorunlu. İçerik ile sözcükler arasında ilişki kaçınılmaz.

Neticede, hikâye ile öyküyü, düş ile rüyayı, muhteva ile içeriği aynı yazıda kullanmaktan kaçınmam. Ve bunun, geçişleri ve kırılmaları arayış macerasının dildeki yansımaları olabileceğine de inanırım. Bugün eski retoriği kovalamak gibi eski lügatin yanılmaz bir izleyicisi olmanın da anlamı yok. Fakat bugünden yarına yönelen bir dil arayışı içinde gerek anlam gerek fonetik olarak o sözcüklerle flört etmekten çok hoşlanıyorum. Bu, dil üzerinde oyalanan bir yazıcıya sayısız imkanlar ve heyecanlar sunuyor. Buna hayır demem.

Sizin hayata bakış felsefeniz nedir?

Hayata bakış felsefem eşyaya bakışımın özetini ve bu da eşya ötesine bakışımın gündemini eşliğine alıyor. Eşya ile eşya ötesi, kavranabilir gerçeklik ile kavranabilir olmayan gerçek, kurgu ile hayat arasındaki keskin geçişlerin/geçemeyişlerin bütün varlığına rağmen, ikisi arasındaki kırılma noktalarının, sirayet alanlarının, yumuşak geçişlerin, sızmaların, nüfûzların beni fevkalâde ilgilendirdiğini söyleyebilirim. Neticede “alışıldık gerçek” üzerinde bilinçli bir deformasyon, geçişler, med cezirler, boyut arayışları, gönüllü gel denilen bir lirizmin çarpıklığı. Ve hep bir fırsat arayışı. Bütün bunlar neden? Her şeyin üzerinde ruhun sılasına duyduğu özlem var.

İkinci bir kitaptan söz ettiniz. Yine köşe yazıları mı olacak?

Şu günlerde iki kitap hazırlığındayım. Hazırlık tamam, baskı aşaması diyelim. Biri Yusuf ile Züleyha. Malum şark mesnevisinin bugünden yazılış denemesi. Timaş’tan şu günlerde çıkmış olması lazım. Bir de Mor Mürekkeb’e sığdıramadığımız köşe yazılarının toplandığı Mavi Lale Yitik Lale, o da İyi Adam’dan çıkacak.

Yazmak üzerine projeleriniz nelerdir?

Söyleyecek sözüm var olduğu müddetçe söylerim. Söyleyecek sözüm kalmadığında susarım ve giderim. Ve bu zor bir proje.

Ali Şamil Şen ; “Mor Mürekkep”, Günebakış , 20 Mayıs 2000

Ali Şamil ŞEN / Günebakış 20 Mayıs 2000
Mor Mürekkep İyi Adam Yayın; Aralık 1999 (Hikaye) Nün Masalları Dergah Yayınları; 1997 (Hikaye) Nazan Bekiroğlu

çok uzun anlatmak gerekti

ve biz, sadece ima ile geçtik

hilmi yavuz (doğu şiirleri)

Bir noktadan seyredilen ve geçmişten geleceğe uzanan; şimdinin hikayesi: Nün Masalları…

Çokça kalabalıklarla anlatılan tenha bir öykü belki, belki de dar zamanlarda yazılsa da zamana sığmayan zamansızlığın hikayesi!

Tek solukta içilip kırk gün bedenden çıkmayan mey gibi. Nün Masalları ve Mor Mürekkep’teki hikayelerin etkisinden uzun zaman kurtulamayacaksınız!

İlk cümlesi daha öncekilerden birinin -tam ortasında da dursa hatta-son cümlesi olan bir yazıdan (deneme, hikaye, öykü, mektup; hepsi) hareketle ilk cümlenin son olduğu yeri / diğerini arayacak; kaybolacaksınız!

“Ne garip, nakkaş. Yazmasam, gözlerinin rengini kimseler bilmeyecek. Kimseler bilmeyecek sabahlara dek çizip çizmediğini. Sussam, yok olacaksın.

Yine ne garip nakkaş, seni yazmasam beni de kimseler bilmeyecek. …” diyerek yazan ve fakat yine de bilinmekten korkan bir yazar; Bekiroğlu! , parmak uçlarındaki acıya rağmen, yılmadan, zamanın gergefine yaşanmamışlığı işleyen nakkaş!…

Böyle kısacık yazarak kocaman bir yüreği ben anlatamam!
‘Nokta vesselam.’
Yaşarken hayatın içinde, yazarken dışında olan Bekiroğlu’nu, hayata zamanın dışından bakabilmek için her Pazar Zaman Gazetesi’nin Mor Mürekkep köşesinde bulabilirsiniz !

Büşra Miraç ; “Mor Mürekkep”, Hece , 16 Mayıs 2000

Mor mürekkep
nazan bekiroğlu

İyiadam yay.

Nazan Bekiroğlu, bir süredir Zaman Gazetesinde yazdığı köşe yazılarını aynı adla kitaplaştırdı: “Mor Mürekkep”.

Bekiroğlu, geçtiğimiz yıllarda “Nun Masalları” adlı öykü kitabıyla dikkati çekmişti. Bilindiği gibi konularını tarihten alan “Nun Masalları’nın teması, ağırlık olarak, yazı ve yazmanın serüveni üzerine odaklanıyordu, Bekiroğlu “Mor Mürekkep”te benzer bir izleği yine sürdürüyor, Okumak, yazmak, bütün bunların yazarda karşılığı peşinde olunan kavramlar. Kelime nedir, hayat nedir, kelimelerdeki hayat, hayattaki kelimeler ve bunların yazardaki esrarlı karşılıkları. Yazar bu kitabında okuru, Van Gogh’un cinnetlerinden Mesnevinin huzur verici serinliğine, Foucoult sarkacından Leyla-ı Mecnun’ nun kavurucu ateşine kadar pek çok sarsıcı, şaşırtıcı serüvenlere çıkartıyor. Bekiroğlu, yazılarda, incelikli, hüzünlü, bir o kadar da iç burkucu insanî hâllere, insanî duygulara eğilerek, edebiyat tarihinden günümüze, değerlendirilmeye müsait ibretler devşiriyor, Ama bunları çok bilmiş bir malumatçı yaklaşımıyla değil, kalbî bir içtenlikle gerçekleştiriyor. Kitaptaki tüm yazılar aynı düzeyi korurken, hiçbir zaman bayağılaşmıyor, sıradanlaşmıyor. Bildik deneme bilgiçliğinin çok uzağında, bir öykü tadında, bir şiir tadında, kendini zevkle okutan metinler olarak ortaya çıkıyor.

Kitap baştan sona “mor”a çalıyor. Peki niçin mor: “Mor; palet üzerinde bir miktar mavi ile bir miktar kırmızının karışımından ibaret. Mavi; yaratıcı, sükûnet, Kırmızı; tansiyon artırıcı, şiddet. İkisi arasında bir med-cezir mor. İkisi arasında hangisine yakınsa ona mukabil bir tesir. (…) Modern psikoloji moru dinin simgesi olarak yorumluyor. cenneti temsil ediyor mor rüya dilinde. İçsel bir yolculuk, gizemleri aralayan bir kendini tanıma. Bütünle irtibatlanma. Mistisizmin morla bağlantısı tesadüf değil. Metafizik, Ürperti,” Ama morun artık aramızdan çekildiğini düşünüyor Bekiroğlu, Tıpkı mor mürekkep gibi “Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor Kâğıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunlar» yazdım. Yazdıklarımın bir kısmını kalemime mor mürekkebi çekmeden evvel ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmını ise biliyordum.”

“Mor Mürekkep”1 kuşkusuz, incelikli, özenli bir yazarın elinden çıkmış, dokunaklı bir kitap. Ne var ki henüz “bir” öykü kitabı yayınlanmış yazardan, daha çok öyküde ısrarlı olmasını beklemek bir okur olarak hakkımız değil mi? Hele bu “Nun Masalları” gibi oldukça başarılı bir kitabın yazarı ise. Kuşkusuz her yazının, yazarda ayrı bir serüveni var. Ona müdahalenin anlamı yok. Ama “Ürün” dışı yazıların öykücüleri çeken nasıl bir ışıltısı, nasıl bir cazibesi var anlamak zor. Bu kitapla acaba kaç Nazaıı Bekiroğlu öyküsü yitip gitti? Tabi tüm bu sözler gazetelerde köşe yazıları yazan diğer öykücüler için de geçerli, Rasim Özdenören için de, Mustafa Kutlu için de, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu için de. Çünkü köşe yazarlığı söyleyeceği şeylerini bitirmiş insanların işi gibi sanki, Sadece ömürlerinin sonlarında yapacakları bir iş gibi. Yazdıkları ürünlerin, öykülerin anlaşılmasını kolaylaştırmak için okura ipuçları verecekleri, anılarını anlatacakları bir yer gibi. Ama pek çok değerli öykücü, daha işin başında bakıyorsunuz bir köşeden size gülümsüyor, Oysa bir Öykü karşısında, bir köşe yazısı nedir ki?

Elbette bütün bunlarla “Mor Mürekkep”i hafife almak gibi bir niyetimiz yok. Sadece “zamanlama” konusuna dikkat çekmek istiyor, öykücülerimizden, öykü, daha çok öykü okumak istiyoruz. Kaldı ki “Mor Mürekkep”, son yılların masa başı kupkuru köşe yazılarının aksine, insanın yüreğine seslenen (çünkü bir insanın kalbinden çıktığı besbelli), derinlikli, düzeyli, önemli kitaplarından biri. Biliyoruz ki bu güzellikler elbette “en İyi” donanımlı bir öykücünün kaleminden çıkar. Tıpkı “Mor Mürekkep” gibi.,.

BÜŞRA MİRAÇ

İbrahim Tenekeci ; “Nazan Bekiroğlu”, Milli Gazete , 3 Mayıs 2000

NAZAN BEKİROĞLU
Kendimi bu işe o kadar kaptırdım ki, içim dışım politika oldu. Yüksek müsaadenizle bugün gönlüme göre bir köşe yapmak istiyorum. Mesela işe Nazan Bekiroğlu’nun son kitabına değinerek başlayabilirim.

Nazan bekiroğlu dikkatle takip ettiğim yazarlardan biri. Hikayelerini topladığı Nun Masalları’nı okuduğum zaman, ilk defa bir eser hakkında bir şeyler yazmak istemiş ama yazamamıştım, O hikayeler hakkında söylenecek her söz, yazılacak her satır; sankj o kusursuz büyüyü bozacakmış gibiydi. Çaresiz bir şekilde kalakalmışım.

Nazan Bekiroğlu en son, İyi Adam Yayınları’ndan Mor Mürekkep’i çıkardı Kitabı bir kaç kitapçıya sordum ama bulamadım. Aradan bir kaç gün geçti. Şule Yayınları’nda Ali Ural’la birlikte sohbet ediyoruz. Konumuz ise kâh Beşlr Ayvazoğlu, kâh Mustafa Kutlu, kah Nazan BeKiroğlu.

Ben tam, “Nazan Hanım’ın kitabına henüz ulaşamadım.” demiştim ki, müthiş bir şey oldu. Postacı odaya girdi ve bana kalınca bir zarf uzattı. Zarfın üzerinde Nazan Bekiroğlu yazıyordu. Heyecanla açtım zarfı, Bir de ne göreyim; Mor Mürekkep!

Bir kalp, bir kalbi en çok bu kadar çeker.

Kitap şimdi bitmiş bir şekilde çantamda duruyor. Ama diğer kitapların aksine uslu durmuyor.Sanırım onu bir kez daha okumam gerekecek.

Peki Mor Mürekkep’in içinde neler var? Ya da Mor Mürekkep nasıl bir kabın içinde duruyor? Bütün bunları söylemeye hiç niyetim yok.

Korkarım kitabı almanız gerekecek.

F. Halid Engin ; “Mor Mürekkep Ya !”, Kitap-Haber , sayı 13 , Nisan-Mayıs 2000

Mor Mürekkep Ya !
F. Halid ENGİN

Bu kitap “tahta masada bir yazıdır”, “Bir bilinçte yer almaktır çünkü bütün mesele. Yazan dairenin başlangıcıdır. Sonsuzluğu sağlayan daireyi tamamlayansa okuyandır”. Daire tamamlanır, okur okur ve bildirmek ister. Ve hatta der ki; birkaç yıldır pazar günü gazete bir tek sebep için alınır. Yine ve hatta popüler olandan nefret eden okur gazete dahi okumazken haftada bir tek gün aldığı gazetede bir tek sütunun yerini bilir.

Baş ucu kitaplarımdan birini okuyorum. İlk okuyuşumda altını çizdiğim bir satır var; “Bir kez olsun aynı şeyleri hissetmeyi başarabilen iki insan birbirini hep anlayacaktır…”, “Elimde bir kitap, onu okutacak başkalarını arıyorum” ve altı çizili satırlarda altını çizdiğim satırı buluyorum “Bir kez olsun..”.

Şair bir kadının ölümünden yıllar sonra açılan kapılardan ulaşılan günlükler ve bir kitap; Şair Nigar Hanım.. Sonra bir başka kadın; şair değil, belki romancı: Halide Edip. Bir dergahta yazılıveren uzun hikayeler. Zamanın hangi aralığında belli değil. Kim yaşamış, belli değil. Bitmiş mi belli değil. İsmi de bir harfin macerası: Nun Masalları..

Gelelim Mor Mürekkep’e. Soralım neden mürekkep ve niye mor.. “Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor. Kağıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunları yazdım. Yazdıklarımın bir kısmım kalemime mor mürekkebi çekmeden önce ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmım ise biliyordum. Keder gözyaşlarının mor olduğunu biliyordum örneğin. Gözyaşları mor olan teyzeler de vardı hayatımda. İkiye katlanmış kağıtlar arasında bir damla mor mürekkeple oyalanan bir çocuktum. Buyurun işte burası benim içim. Bunlar ters ayaklı cücelerim. Şu köşede gece kelebeklerim, şunlar da devlerim, perilerim ve cinlerim.”

Fevkalade emniyetteyim, “Helal ettim gitti aklımı”. Anlatmalıyım. Ne zaman kitap olacak da bir gecede okuyacağız derken vitrinde bir Mor Mürekkep. Mor Mürekkep’i kitapçıdan alınca zaman kaybı olmasın diye belediye otobüsünde başlıyorum okumaya. Gariptir kitap yine bir belediye otobüsünde bitiyor. Her yazının bitiminde -Bunlara deneme mi diyelim, hikaye mi.. Peki ne?- yeni bir film izlemiş bir sinema düşkünü gibi tedailerin sonsuz koridorlarında dolaşmaya başlıyorum. Ateş üzerinde mumdan bir gemiyim. Elindeki incileri denize atan bir Sultan İbrahim. Rahmet olması için duasına çıktığım yağmurda boğulabilirim, hiç emniyette değilim. Hele nakkaşlığım… Kendi içimde kanattığım bir ormanın en uçunda ille de gökyüzünü boyamam nakkaş olduğumdan, nakkaşlığımdan. Tam anlamıyla tamamlayıp çizdiğim her şeyde eksik kalışım… Ah nakkaşlığım…

Başa dönelim, hayat ve kelimelere… Yaşı kırka gelen adamın münzevi çabasına… Ve bir çiçek ismi kelebek. Söze hayatın fedası. Yazı için tüketilen ömür ve niçin. “… Çünkü içinden bir cehennem geçen ve cehennemin içinden geçen, cehennemi anlatmayı aklından geçirmez. Cennette yaşayan da yazmaz. Arşimed’e çok da aldanmayın, bulan her zaman çığlık atmaz. Sessiz sedasız yaşayıp gider. Öyleyse yaşayan yazmaz ve ölen de yazmaz. Ölmemek isteyen yazar, ölmeyi bilmeyen, ölmeyi beceremeyen…”

Ölmemek isteyen yazardan bir soru; “Sadece güzel düşler mi kaydedilecek rüya defterine?”

Ölmeyi beceremeyen okurdan bir cevap; elbette…

Kara bir denizin maviliğine bakan açık bir pencereden yeryüzü insanlarının içine dolan bir meltem Mor Mürekkep. Akşam ve sabah, yağmur ve güneş… Her daim yeni bir melodi, bir martı çığlığı değil, belki bir serçe… Kimi zaman bir gül ve kimi zaman masum bir papatya çimlerin üzerinde…

Beşir Ayvazoğlu ; “İki Güzel Kitap”, Zaman , 18 Mart 2000

İki Güzel Kitap
Beşir Ayvazoğlu

Bir yazımda, bazı adamları toprağı sessizce ve cömertçe besleyen gözlerden ırak sular yeraltı sularına benzetmiş ve demiştim ki; “Geçmişe gömülmek istenen muhteşem bir medeniyeti koruyup geleceğe aktarmak için inanılmaz bir cehtle bir insan ömrüne sığması mümkün olmayan işler başarmış bir kısmı hâlâ keşfedilmeyi bekleyen mübarek insanlardır onlar. Bazıları çevrelerini sözlü olarak “tenvir” etmiş, bazılan bugün ortalama bir aydının okuduklarının toplamından fazla yazmış, bazıları da hem yazarak,hem konuşarak ışık saçmışlardır.

Merhum Fethi Gemuhluoğlu, daha çok insanlarla bire bir ilişki kurarak ve konuşarak hizmet etmeyi tercih edetlerdendi Zeki ve kabiliyetli Anadolu çocuklarını koruyup kollar, yönlendirir, burs temin ederek okumalarını sağlardı. İlim ve sanat alanlarında varlık göstereceğine inandıklarına daha özel bir ilgi gösteren Gemuhluoğlu, sevdiği, koruyup kolladığı veya bir şekilde dostluk kurduğu şair ve yazarların kendisi için yazdığı şiir ve yazılarla ebedileştirilmiştir. Bu yazı ve şiirler oğlu Selman Gemuhluoğlu tarafından bir araya getirildi, “Gerçek Olan Aşktır” adını taşıyan ve özel bir yayın olan kitap, merhumun kültür ve sanat çevreleriyle ilişkisini bütün açıklığıyla gözler önüne seriyor,

Necip Fazıl’dan Sezai Karakoç’a, Nihal Atsız’dan Cahit Tanyol’a,. Asaf Halet Çelebi’den Özdemir Asaf’a, Hilmi Yavuz’dan Yavuz Bülent Bakiler’e kadar, farklı çevrelerden çok sayıda şair ve yazarla yakın dostluk ilişkileri bulunan Fethi.Bey’in kendisi de az yazmış ve yazdıklarını gün ışığına pek çıkarmamış bir şairdi.Bazı güzel denemeleri ve “Dostluk Üzerine” gibi hafızalardan hiç silinmeyen konuşmaları da vardır. Şiirleri “Gerçek Olan Aşktır”ın hemen başında yer alıyor, Yazıları, bu kitabın önsözünden öğrendiğimize göre ikinci kitapta, hakkında yazılmış bütün yazılar ise üçüncü kitapta toplanacak.

Merakla bekliyoruz.

Başka bir yazımda da Nazan Bekiroğlu’nun bir hikâye ve deneme yazarı olarak geçmişi sorgulayıcı bir tavrı benimsediği, hayran olduğu ve derinden etkilendiği Tanpınar gibi, geçmişte yaşamayı, fakat orada kalmayıp bugüne bir şeyler taşıyarak yeni şeylere “dönüştürmeyi” çok iyi bildiğini yazmış ve şöyle devam etmiştim.

“Ne pasif bir hayranlık, ne anlamsız bir düşmanlık. Önce anlamak ve anladığını iyi ifade etmek, iyi ifade edememenin
bir yazar için nasıl dayanılmaz bir sancı olduğunu, esasen sanatın bu sancıdan, en iyi ifâdeyi bulma cehdinden doğduğunu da biliyor. Cemil Meriç’in deneme üslubunu benimsemiş; eksilte eksilte yazıyor , yani yazdıklarının en acımasız eleştirmeni kendisi. Sade ve çocuksu bir cümlenin, sadelikteki beşerinin peşinde Peki bunu başarabiliyor mu ? Hem de nasıl inanmazsanız, Nun Masalları’nı ve Zaman’daki Mor Mürekkep yazılarını okuyunuz.

Nazan Hanım’ın, pazar günleri bu sayfanın sol üst köşesinde yazdığı Mor Mürekkep yazıları, aynı adla kitap oldu. Şiir tadında tam altmış yedi deneme. Nefis bir Türkçe, zengin bir kültür, hayal gücü, ince bir duyarlılık ve ayrıntılara nüfuz eden olağanüstü bir dikkat… yani iyi bir yazar için ne gerekiyorsa hepsi bir arada.

Özellikle gençlerin mutlaka okumaları gereken bir kitap.

Abdullah Kılıç ; “Kağıt Arasında Bir Damla Mor Mürekkep”, Zaman , 16 Mart 2000

Abdullah KILIÇ …(Zaman 16 Mart 2000)

Kagit arasinda bir damla Mor Mürekkep

Bu sayfanin müdavimleri arasindaysaniz pazar günlerini iple çektiginize inaniyorum. Kültür Sayfasi okurlarini iki yildir ‘Mor Mürekkep’ sütununa tutuklu birakan Nazan Bekiroglu ‘yazar’ duyarliliginin ötesinde tarif edilemez bir ugrasla olusturuyor yazilarini… Tipki ipek böceginin kozasini örmesi gibi. Dagarcigindan seçtigi kelimeleri bir satranç ustasi edasi ile yerine koyan Bekiroglu, bununla da yetinmeyip onlara ruh veriyor. Bekiroglu, renklere, hele mor’a olan tutkusu; güle, sümbüle, laleye olan sevgisi; mehtaba, yildizlara, bulutlara ve yagmura vurulmuslugu ile naif bir yazar olarak karsimiza çikiyor. Türkçeye tutkunlugundan ödün vermeden, cümlelerindeki ahengi bozmadan, her kelimeye yükledigi ayrinti ve duygu ile siir gibi yazilar çikiyor ortaya.

Herhangi bir sebeple Nazan Bekiroglu’nun bundan önceki yazilarini okuyamayanlarin artik üzülmesine gerek yok. Çünkü Nazan Bekiroglu yazilarini ‘Mor Mürekkep’te bir araya getirdi. Siir tadinda atmis yedi denemeden olusan eseri Iyi Adam Yayinlari’ndan çikti. Nazan Bekiroglu ile yazi serüvenini; ‘Mor Mürekkep’i konustuk…

“Ben: Nilüfer, suçiçegi”, “Ben: Suzidilara Yürük Semai”, “Ben: Kiraz agaci, pembe çiçekli”… Öznesi ben olan ve esya ile özdeslesim bildiren bir dizi metin altina imza attiniz. Bireyin esya ile özdeslesmesi ne demek?

Ben’in kendi disinda kalan yasantilari yüklenme kabiliyetine empati diyelim. “Obje” konumundaki hayatlar karsisinda kontrolünü kaybeden yazarin, onunla her seyi paylasmasi bir bakima, ölüm hariç. Yasanmis olana zaafiniz vardir çünkü. Ama öyle bir an gelir ki yüklenme kabiliyetiniz/ihtiyaciniz insani asarak esyaya kadar sirayet etmeye baslar. Buna çok da sasmamali. Esyanin ruhu vardir çünkü. Çünkü esya onu var eden insan ile vardir, onun ruhunu tasir. III. Selim’in kalbinden süzülerek gelen Suz-i dilara Yürük Semai, kat karsiligi satilan bir bahçenin kesilen kiraz agaci… Bunlar kendilerinden çok daha fazla seylerdir. Dahasi toplumlarin ve zamanlarin ruhunu tasir esya. Ve esyanin kimligi, insanin/toplumlarin/zamanlarin kimligini vaz etmek için, hikaye edilebilecek en uygun kimliktir, insanin kendisinden sonra tabii. Bir on altinci asir hattinin, naksinin özgün Osmanli kimligi ile bir on dokuzuncu asir hattinin, tezhibinin, naksinin artik dejenerasyona ugramis, dünyaya bakis açisini kaybetmis kimligi bir midir? Onun için bazen silik soluk bir satih olan bir minyatür çok fazla anlatir. Anlatsin da!

Nazan Bekiroglu kendi ben’i ile mi sinirliyor bizi yoksa bu ben, öznelliginden siyrilarak benlerin tercümani mi oluyor, yani bir bakima nesnellesiyor mu?

Benim anlattigim ben, sadece benim öznelligimle sinirli kalirsa bunun ne anlami olabilir ki? Baskalarina ait özel hayatlar zannedildigi kadar oyalamaz bizi. Herhangi bir yazar ben’i, onda kendimizi bulmuyorsak bizi ilgilendirmez. Bizim asil istedigimiz biz’iz. Yazici, bana ben’i göstermeli. Onun için yazar, ben’ine baska benlerin bileskesini yerlestiriyorsa ben öyküleri bir kiymet tasir. Suçiçegi olan nilüferde bütün nilüferler kendisini bulmali ki ‘ben’ kivamini bulsun. Yoksa kime ne ben’den? Degil mi ki çok bireysel gibi görünen yazilara olan ilgimiz o yazilar öznel beni astigi noktada baslar. Ve çok bireysel gibi görünen yazilarin fevkalade toplumsal karakterli olmasi bundandir. Huzur için bireysel bir roman diyebilir miyiz?

Peki bu dizi devam edecek mi?

Söylemistim, bir Osmanli çinisinin sag alt kösesine imza düsürülmüs mavi bir Osmanli lalesi neler düsünür, merak etmedeyim.

Bu çagda yazarin yazidan beklentisi nedir? Çok bireysel bir sey mi yoksa toplumsal bir misyon mu?

Yazi külliyesinde toplumsal ya da bireysel olan arasinda zannedildigi kadar keskin bir çizginin var oldugunu zannetmiyorum. (Toplumsal ya da bireysel mevzularin islenmesi ile karistirilmamali bu.) Bir kez olsun biz demeden, biz bilinci uyandirabilir bir yazar. Ama kastettiginizi zannettigim bireysellik eger toplumsal profilin disinda kalan bir görüntü vermekse, en bireysel ve aykiri gibi görünen yazar bile bunu, kendisini, kendince ideal gördügü bir toplumun bireyi olarak hissettigi için yapar. Yani onu, içinde yasadigi toplumdan farkli ve yalniz kilan ideal bir toplumu duydugu özlem adina kendi toplumundan kopmuslugudur. Yazar yalnizligi burada baslar. Hülasa; yazi insan kadar toplumsaldir. Insan gibi toplumsaldir. Yazar kendisi için yazmadigi müddetçe, buna da imkan var mi? Kendim için yaziyorum, diyen yayimlamayandir, onu da varsa bile biz bilmeyiz. Varligin temel ilkesi görülmek degil mi? Bir vahdet, iki tesniye, üç olunca cemaat! Hiçbir seyin, hiçbir seye, zamanin bile, konsantre olmadigi olamadigi bir zaman diliminde yasiyoruz. Bu çagda yazar olmak kisisel tercihiniz mi? Yoksa uzun vadede bir seyler birakmak isteyen birinin attigi emin adimlar mi?

Zamanin seyyalliginden bahsediyorsunuz. Günümüzde her sey su üzerinde bir o yana bir bu yana gidip gelen nilüfer gibi görünüyor. Ama bu çalkantilari tehlike olmaktan çikaran bir kök varsa bahsettiginiz sallanti zaaf olmaktan çikar. Yaptigim seye yazarlik denebilirse eger, ne bilinçli bir seçim ne gelecege kalmanin emniyetli bir yolu olarak atilan adimlar. Baslarken oyunun beni bu noktaya getirecegini mümkün degil kestiremezdim, bunu sik sik dile getirdim. On alti yasimda iken, “yazar olmak için yaratilmis oldugumu” filan fark ettigimi asla söyleyemem. Ama ne oldugunu bile bilmedigim sancinin varligini da asla inkar edemem. Ben sadece aradim. Ama içimde aradim. Yolculuklarim kendi içime olmak mecburiyetindeydi. Ararken kendimi ifade etmek bir ihtiyaç halini aldi. Ararken yazdim. Sussam ölürdüm noktasi. Sonra? Yazdigimi paylasmak istedim, bu kaçinilmazdi. Kimle? Beni okumaya tahammül edebilecek olanla. Çünkü onun da bana söyleyecegi vardi ve söyledi de. Her sey böyle oldu iste.

Dile yönelik tercihlerinizle birlikte düsünsel ve duygusal olani öne çikarmanizin sebebi okuyucu ile daha iyi bir diyalog mu amaçliyor?

Sinifta ögrenci, yazida okuyucu olmasa her sey eksik kalir. Tek tarafli anlatma olmaz. Okuyucu yaziyi tamamlayan son katmanin sahibidir. Ama yazi okuyucusuz olamayacagi halde, yazici okuyucuyu hesaba katmak için yazmaz. O gelir ve kendisi hesaba katilir. Yani diyalog sözcügü burada fazla bilinçli kaçiyor. Baslangiç olarak degil; ancak sonuç olarak iyi durabilir. Düsünsel ve duygusal olani öne çikardim; çünkü bundan kaçmadim. Çünkü ben böyleyim. Benim kainat karsisinda durdugum bir kavrama noktasi var ve bunu göstermekten çekinmiyorum.

Yusuf’un, Züleyha’nin bulunmadigi, Leyla ile Mecnun asklarinin yasanmadigi, Gül ile Bülbüllerin söylesmedigi bir dünyanin yazari Mor Mürekkep’te vermek istedigi bir mesaj var mi?

Mesaj fazla çiplak bir sözcük. Göstermek istedigim kalbin yeriydi, kalbe duyulacak güveni onamak istedim. Kalbin gösterdigi istikamete güvenmek ve bunu göstermek istedim.

Nazan Bekiroglu’nun renk siralamasinda mor renginin yeri nedir? Neden mor rengi edebiyatimizda bu kadar çok kullanilmakta? Neden Mor Mürekkep?

Mor hem anlamsal hem görsel olarak zor renk. Kimlikli ve derinlikli, hüzünlü ve hoyrat. Kullanissiz ve acili. Dindar ve uhrevi. Bazen de dünyevi. Seyyal ve degisken. Bir arada çok sey. Bunlari mor denemelerinde anlattim. Neden Mor Mürekkep? Bu, galiba en çok karsilastigim soru. Bir yaniyla eski yazili orijinal metinlerle sik sik ugrasan bir edebiyatçinin estetik sartlanmasi. Mor mürekkep, ehli erbabi bilir, eski metinlerde yaygin mürekkep rengidir. Sabit kalem de mor renk birakarak direnir zamana. Fakat somut olarak isaret etmek gerekirse, benim Mor Mürekkep’im, “La’l Kuslari” isimli bir öyküm vardi. Orada, ikiye katlanmis bir kagit arasina birakilan bir damla mor mürekkep vardir, iste odur.

Mor Mürekkep sütununda yazdiginiz yazilarda yitirilmis ya da üzerini küller kaplamis tarihi hikayeliyorsunuz. Mesela mor mürekkepler gibi… Bu yazilar yazarin yasanmisa duyulan özlemleri mi? Ya da bugüne yaptigi göndermeler mi?

Mazi ile muasaka tehlikeli serüven, demistim o yazilarin birinde. Nostaljik bir karakter olmadigim kendi hakkimda verebilecegim hükümlerden birisidir. Geçmisin, geçmiste ve geçmis için yazilmasi/yasanmasi en fazla nostalji olusturur, onun da varabilecegi en iyimser nokta sark odasidir. “Gizli Mabed”, “Gurebahane-i Laklakan”, Oryantalist seyyahlar. Tarih, hikaye anlatmak için/demek degildir. Hikaye de tarih anlatmak demek degildir. Ama yalan gibi görünen hikaye, yalanlarin üstündeki gerçegin isareti ise, ki öyledir, tarihten degilse de tarihin malzemesinden ödünç talebinde bulunabilir. Söylemek istedigim, beni ilgilendiren, tarihçinin ilgilendiginin disinda kalan seydir. Fakat rüyalarini yazacak kisi ne kadar uyanik kalmak mecburiyetindeyse, tarihte gezinecek kisi de o kadar bugünde dahasi yarinda olmak mecburiyetinde. Bugündeyim. Ve dünden çok yarinla ilgiliyim. Ama yarin, dünsüz asla olamayacak, bunun bilincindeyim.

Su günlerde ne yapiyor Nazan Bekiroglu?

Su günlerde bir Yusuf ile Züleyha yaziyor, daha dogrusu yazdi da son gözden geçirmeleri yapiyor.

Abdullah KILIÇ

Zaman – 16 Mart 2000 – Abdullah Kılıç (Mor Mürekkep)

SİYAH KELEBEKLER

-evvel gidenler için-

Neden bu kadar çok ve çabuk gidiyorlar? Sahi bu kadar çok ve çabuk mu gidiyorlar, yoksa biz mi terk ediyoruz bunca gönüllü kendimizi dalgaların hüznüne?

Deniz büyüdükçe gemiler ne denli küçülüyor, limanlar ne denli anlamsızlaşıyor.

Neden yokluklarında bıraktıkları boşluk, varlıklarıyla doldurdukları yerden bunca geniş? Her defasında kendimizi de çoğaltarak ilave ettiğimizden mi?

Neden bazı kimselerin ölümü, ölümü güzelleştiriyor içimizde?

Onlarda yangın yok, bize tevekkülü öğretecek kadar güzelleşerek gidiyorlar.

Hamid haklı mı, bir sevilenin ölümü mü güzelleştiriyor ölümü bunca; bunca, dünyayı boşalttığı gibi.

Bazı kimselerin ölümü ılık bahar yağmurlarına denk geldiğinden mi munisleşmiş bir sevdaya benziyor? Ve ansızın hatırlıyoruz, o bahar ilk gördüğümüz kelebeğin siyah olduğunu.

Neden bazı kimseler ölünce, bir daha asla girmeyeceklerini bildiğimiz odalarına, eskisinden daha fazla siniyorlar? Neden hala “onlara” gidiyor oluyoruz? Neden arkada bıraktıkları bir yığın ayrıntının, kendilerinden daha uzun ömürlü oluşunun sırrını bir çırpıda çözüyoruz? Çini mavisi lambalarını, ceviz oymalı sehpalarını, bordo çizgili porselen çay fincanlarını ilk gördüğümüz günleri tekrar hatırlıyoruz. Teker teker hatırlıyoruz bütün gülücüklerini; bir zamanlar küçücük bir kızken bize armağan edilmiş. Bir küçücük kızken biz eski zaman kokulu serin bir taş mutfakta, tahta bir masanın basında sunulan bir dilim çilekli pasta örneğin, ya da fanusunda incecik bir balerinin döndüğü porselen bir saati tecessüsle seyretmenin öğretisi. Nasıl birdenbire ve bunca yıl üzerine anlamını kaybetmiş tüm limanların yerini tutuyor.

Ve bir çocuk gönlünü, verecek başka şeyi kalmayanların, bir gülücükle okşamasının anlamını birden çıkarıveriyoruz.

Onları güzele götürecek yüklerinin çokluğunu bildiğimizden mi hafifliyor yüreğimizde, çok ağır olması gereken ölümleri?

Ve nasıl olup da geriye bırakıyorlar, bir gün mutlaka, onların ölümlerinin bizde bıraktığı boşluğu onlarla konuşabilecek olma umudunu. Hani siz öldüğünüz gün, diye başlayan cümlelerle. Dahası, hani ben öldüğüm gün.

Ne denli ılık yağmurlarla uyanıyoruz kimi, zamanı ve mekanı geri saran düşlerimizden. Yeniden çocukmuşuz, yeniden bütün boşluklarımızı doldurmuşuz. Baharmışız yeniden. Hayat törpülememiş bizi, mazur ve masummuşuz. Yazdıklarımızın altına tarih atacak yüreklilikte çökmüşüz, gelecek yıl aynı günden umutluymuşuz.

Ne denli ılık yağmurlarla uyanıyoruz kimi, zamanı ve mekanı geri saran düşlerimizden. Ne denli içimiz sızlıyor da, oysa bir yangınmışız, anlamsızmışız, yokmuşuz.

Neden bazı kimselerin yokluğu, varlıklarında ummadığımız kadar büyük bir boşluk bırakıyor içimizde.

Cennet; hayatımızda sevdiklerimizin ölümü haberiyle başlayan süreçlerin geri alınması imkanı mı olacak bir başka zamanda ve mekanda, bir kez kaybetmiş olmanın bilincini yitirmemekle birlikte?

Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.214 , 215

Emine Eroğlu ; “Mor Mürekkep ve Yazıcısı”, Yeni Şafak , 2 Mart 2000

MOR MÜREKKEP ve yazıcısı…
Emine EROĞLU

Nazan Bekiroğlu “Mor Mürekkep” yazılarını kitaplaştırdı. Kitap, “İyi Adam” yayınları tarafından yayımlandı. “Mor Mürekkep”te denemeden ziyade “Acaba Nazan hanım kısa hikâyeye mi yöneldi?” sorusunu sorduracak kadar hikâye tadı var… Eşik, kitabın ikinci bölümünün : adı ama Nazan hanımın asıl eşiği o muhteşem üçüncü bölüm daha çok… “Ateş Bahçeleri”nden “lbrahim”e, “Mavi Kuş”tan “Hiç Emniyette Değilim “e kadar yaşamın tersinden okunan öyküsü Yol Arkadaşım. Dâirenin ikinci, üçüncü, dördüncü., turu. Her turun yazıya eklediği yeni anlam katmanları arasında şaşkın ve mütehayyir okuyucu… Asi olan yazı. Eşyanın hakikatine nüfuz nedir ki?.. Ateş yakmıyor, su boğmuyor, gülün dikeni acıtmıyor… Hatırlamak, mukavele, nakkaş, sem ü pervane, nakş-ı ber-âb.. tasavvufun vurguları. Nazan Hanım, yazılarını çok iyi tanımlayan “mor” rengini de bu bölümde çözümlüyor. Yüreğiyle saklanamayacak kadar ortada oluşu bir kadın kalbi taşıyor olmasından mı? Ay, gölgesini dünyanın üzerine düşürmeden onun yüreğine düşürüyor. Gül onu vuruyor önce. Kâf-nun tezgâhında sürekli dokunan o. inci hep onun hakkı… Kitabın son bölümü Senin için, Nazan hanımın annesine ithafı. Nazan hanım kendi akademik eğitimini “roman uzmanlığı” olarak niteliyor. Mor Mürekkep yazıları arasında yayınlanan ve epey bir yekûn teşkil eden kitap tanıtımı yazıları vardır. Onlar kitabın hacmine sığmamış olacak ki bir başka vakte tehir edilmiş. Dilerim çok gecikmez!

Salih Zeki Şahin ; “Mor Mürekkep Ya da Tasavvufun Moderncesi”, Genç Adım , sayı 12 , Mart 2000

MOR MÜREKKEP VEYA TASAVVUFUN MODERNCESİ
Salih Zeki ŞAHİN

Orhan Veli. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’nda öğrenimine başlamış evvela; daha sonra Uygurca, Göktürkçe gibi dersler öğretilmeye başlanınca canı sıkılmış ve “Ben buraya,Uygurca öğrenmeye gelmedim” diyerek okulu bırakmış.

Orhan Veli sanatçı olmak istiyordu. Böylesini daha uygun görmüştü. Doğrusu hem sanatçı hem de akademisyenlik bir arada yürümüyor herhalde.

Fakat Nazan Bekiroğlu bu müstesna kişiliklerden biri. Yani hem sanatçı hem de akademisyen.

Oysa ben yazmamalıyım, okumalıyım sadece ve anlamalıyım hayatı. Mora alışmalıyım. Fakat bir içgüdü: Mor Mürekkep’i yazmalıyım.

Yazar kalbini ve ruhunu koymuş ortaya. Ben nasıl resmiyete bürülü bir tanımla daha doğrusu tanımsızlıkla çıkarım karşısına.

Nazan Hanım’ı, hemşehrisi ve biraz daha yakından tanıyan biri olarak giriyorum bu nârefza yükün altına.

Odasına girdiğimde şaşakalıyorum ayakta: Her yer kitap. Alınmakla, sayılmakla, okunmakla bitirilemeyecek kadar kitap. Ve Nazan Bekiroğlu mütebessim çehresiyle karşılıyor sizi. Kitaplara motiflik yapan bir de kurutulmuş güller var vazolarda.

Zarif ve narin bir hayat… Arayışların potasında eriyen bir serüven sahibi! Yazılarına, hayatını nakış nakış işleyen müellif. Şunu söylemeliyim ki ne hayatı ne de yazıları hiç bir resmiyet kuralına boyun eğmiyor.

Yazılar; İşte ortada. Hayatı ve sanatı mı? Öğrencilerinden sorduk…

Yazılar; Masallarından sonra zamana meydan okuyan yazılar. Yani Mor Mürekkep. Zaman gazetesindeki Mor Mürekkep köşesinden seçtiği derlediği birbirinden güzel yazılar. Fakat günlük haftalık yazılar asla değil. Dedim ya zamana meydan okuyan yazılar.

Diyebilirim ki bütün yazılarını kesip saklamışımdır. Pazar gününü ve Mor Mürekkep’i daha pazartesiden özlerdim. Şimdi müstakil bir kitap olarak karşımızda. Ne güzel.

Kitap bir arayışın, bir sorgulayışın, arayanlara bir gösterişin, hayattan hesap soruşun îfadesi.

Kitap; kelimelere, tahta masaya. söze, yağmura, ölüme, şaire, Puşkin’e, Ariye, Simurga… Daha nicelerine karşı bir yorumlama savaşı.

Kitap: “Bir gün,bu hayat benim değil” diye haykıran, başkaldıran “verin benim hayatımı”diye. Sesi gökkubbede yankılananların serencamı. “Mavi Kuş”u anlatan bir masal velhasıl.

Kitap; Hayat ve Kelimeler, Eşik, Yol Arkadaşım, Hüsn-î Tatil ve Senin İçin’den oluşan beş bölümden müteşekkil.

Mor Mürekkep altmış yedi yazıdan oluşmakta. Gazete yazısı diye geçmeyin, her biri insanı kuşatmakta.

İsterseniz Nun Efendim’i. Bir Sis Yazısını, Siyah Kelebekler’i. Pazarlanan Şiirim’i bir okuyun. Kanaatiniz çoktan değişti değil mi?

Kendi hediyesi kitabını imzalarken kalem mor mürekkepli idi. “Hocam, kalem de mor. Niçin bu kadar?”dedim. Tebessüm etti. “Kitapta” dedi. “İki yazı var. mor üzerine”okudum, haklıymış. Anladım ki moru anlatmak bu kadar kolay değilmiş. Ki ancak en iyi Nazan Hanım anlatırmış.

Mor Mürekkep, içe bakışla karşımızda içimize baktığımızda görebileceğimiz şeyleri koyuyor önümüze kitap. Bunu Nazan Hanım’ın hikayemsi kurguları da eklenince, doyumsuz güzellikte okunası yazılar çıkıyor karşımıza. Hem deneme hem de hikaye tadı bulunan yazılar göz ucunuzda akıp giderken aynı zamanda insanın içinde mekan ve boyut anlamında izler bırakabiliyorsa bunu kurgusundaki hikaye tadına borçlu.

Ve bütün bunların ötesinde bir yolu takip ediyor yazılar; Sufilik yolu. Belki de kitap tasavvufun modern bir izdüşümünü yaşatıyor, temsil ediyor günümüzde. Varoluşu, her şeyden öte insan oluşu sorgulayışı da harikulade.

En iyi anlama her halde okuma iledir. Bunca güzellikleri barındıran kitap elbette okunmayı hakediyor. Sanıyorum siz de okuduğunuzda bana hak vereceksiniz

“Nazan Bekiroğlu’ndan Denemeler”, Aksiyon , sayı 268 , 22 Ocak 2000

Nazan Bekiroğlu’ndan denemeler
Bazı yazarlar vardır açtıkları dünyalar için “gizli bir teşekkür’ büyütürüz içimizde. Kalemlerinin büyüsüne kapılır, bu büyünün etkisiyle yeni yapıtlarını bekleriz hep. Nazan Bekiroğlu, ‘Nun Masalları” ve “Nigâr Hanım’la böyle bir etki yapmıştı üzerimizde. Şimdi “Mor Mürekkep’le geliyor. Mor Mürekkep’in efsûnuyla kaldırıyor yüreğimizi. ‘Mor Mürekkep, Nazan Bekiroğlu’nun “hikaye tadındaki denemelerinden oluşuyor, deneme türünün o sıcak, o samimi atmosferini sunuyor bize. Türkiye’de daha şimdiden geleceğe kalacak bir üslup olarak selamlayabiliriz Bekiroğlu’nun yazılarını. Batı ve Doğu edebiyatlarını aynı ölçüde yansıtması, sonra dramatik anlarını gözümüzün önünde serişi, kimi zaman şiirleşen anlatımla okuma zevkinin zirvelerine taşıyor bizi. İyiadam Yayınları’nın estetik sunumuyla Mor Mürekkep kitapçılarda