Ertuğrul Aydın ; “Üsküdar Randevusuna Hazır Kalp”, Hece, Şubat 2002, sayı 62

ÜSKÜDAR RANDEVUSUNA HAZIR KALP

ERTUGRUL AYDIN

“Sevilen ayrılığına en az tahammül edilendir.”

Tanpınar

“Güz Yazısı” içinden geçerek varalım eyyama. Lâlenin “maî”liğinin yanı sı­ra süregelen “izlek”, şaşırtıcı/kuşatıcı/yaralayıcı duyumsaması ötesinde kilit ve mercek altında. “.. .beyaz bir perdenin derinliğine çekilince biz” yerli yerin­de olamayız elbette. Kent, bizi süzer, kendine çeker, dünyasında keşfe çıkarır. “Güz bu kente çok yakışır da ne zaman geleceği pek belli olmaz. Kimi, uzun ve hiç bitmeyecekmiş gibi bir yaz mevsimini bölüverir en ince yerinden.”

Zaman olur ki, solunan sadece kentin derinliği değildir. En saf ürperişle­rin girdabına takılan muhayyile kendini ben’in ertesinde gizli tutar. Sonra, “sokakları yağmur kokan kentin bir aralığında, akşamlar aniden bastırmaya başlar.” Nedense, capcanlı karşımızda belirir. İşte, en çarpıcı yanıyla görül­mekte ki “…yağmurun anlattıkları herkese göre değildir.” Artık, kemale eren vakit sökün eder. Anlaşılmalı ki, “yaz geçer ve güze girmişsinizdir.” Ar­kasında hüzün ve kaybolan adreslerin bize bildirdiği yalın ütopyalar belirir. Sökün eder mazisi olanca tebessümü arasında heybete kaçan soluklanış. Güz bir yitişin adı olur. Kazanır sırça dokunuşların rimelli sökün edinişlerini. Bel­ki, yalpalanarak uçuşur yeryüzüne kelebekler. Sökün eden rüya dokunuşla­rı paydos eder gece bekçilerinin en sık çalan ıslıklarını.

Sonrası güzdür ve “insanı kendi kendisinde kaybolmaya çağıran yağmur­lar yağar sessizce.” Heyhat ki zaman çok “tehlikeli bir yoldur, düşer ve kay­bolursunuz.” Güzün, bizi, yarıp parçalayan acıları içinde yitik kalmak, niha­yetsiz duraksamak, yutkunup yepyeni bir bahar düşü kurmak sarsıcı ağırlık altından ezilmeden sabır dokuma en iyisi. Saçları eylüllerle taranan olmak yükün çok çetin gidişinde bir ara durak durumunda. Kalıba dökülemeyen düşler kümesi fıtratın ince ayarında kalacak. Biliriz ki, bir çok “yağmur kuşu içinizin yangınına dokunmuştur.” Evvel zamanın içinde kaybolan kıymet abideleri bir gün taze nostalji dilimini aşarak geçecek önümüzden. Saygı ku­şanmak hakkımız olacak o vakit. Dingin mayıs sarsıntıları göz açıp kapama­dan geçinde göreceğiz ki “bir güz yazısı yazmaya kalkışan her yazarın yolu dönüp dolaşıp Eylül’ün bahçelerinden geçmekte.

“Şimdi soluklanmaya ihtiyaç vardır. Çünkü, “…yaz bitmiştir, yağmurlardayız Soluk, yaz, yağmur, heyecan üstümüzde esecek zaman zaman.

Mayıs ihtilâldir ve “sahife aralarına bir dal mimoza düşer ansızın.”

Ey mayıs! Yık git içinden gelen ne varsa. Senin suçun alıngan gönüllerde yer edecek seher aralıklarında. Bil ki, çokça tutuklu kalacaksın baharın pen­çesinde. Demek oluyor ki, artık, “rüzgârın çanına ses veren gizli bahçelerde asmalar ağlamaya başlayınca bir kere, yolculuk başlamıştır.” Başlamıştır yi­tik perdelerin omuzlandığı kalabalığa karışmak vakti. Baharın ışıması ve lâ­le vakti gelen dağlar silkinecektir. Sonrası mı? “…cemreler havaya, suya ve toprağa düştüğü kadar ruhunuza da değmektedir.

“Sarsılmaz kimlik aralanışı içinde periyodik aralıklardır üstümüzde gezi­nen. Zalim aldanışlara kapılmadan yürüyen serüven sana sonsuz teşekkür­ler. Bir budak aralanışı gibi buğulu kayıp zaman kırıntılarından kurtularak ilerleyelim. Çöken sisleri inat ilerleyen pusula tabakasında seyreden bahar, kazanılacak yüce anlamlar üstünde taht kur daima. Nahif dokunuşu elden bırakmayan muharrir için elbette ki “.. .bahar bir yığın hatıranın ayrıntısında ruha dair bir hikâyedir.

“Şimdi “Lâle tarhlarında İstanbul lâleleri.”Siz ki âlude şafaklardan arındırılmış, yüz akımızın en saydam yansımasısınız. Sizin kırılgan bakışlarınızda gizlenen rüyalarımızın süsüdür. Biliriz “kelimeler ihanet etmezler, ‘bahar’ bahardır artık.” Yürüyelim rahatça. Çıl­gınlıkların peşi sıra derin melodiler içre salınacak gülücükler olacak bizi ha­yata bağlayan.Buradan bakıldığında, görülen odur ki “…gelmiş geçmiş bütün romanla­rın özeti kalbinize çıkartılmış.” İlerleyişimiz sürecek yeryüzüne. Arkamız­dan sökün edecek “küçük ve sessiz bir hanımeli kokan yağmurlar, prizmalar yaparak gizli bahçelerden geçmeye.

“Aşklardan suretlere geçişte geçit yapar bir uzun sevgi kozası. “Sevmek Zamanı”nda ıslanan hâle çoğalarak var olur. Demek “aşk yeniden var etme eylemidir.” Yeniden kurulan, artan, yükselen. Şimdilerin hafsala dışı kabul ettiği bu şahlanış, ulviliğin en uç noktalarında yaşamada. Yine de “Yok bu şehr içre senin vasf ettiğin dilber Nedim”.

Sûret içinde “aslonan nakış değil nakkaştır.” Bizim yabancı kalışımızın esasında yatan içerlenişimizi kucaklayan atılışlar yok el altlarında. Hep kuytularda aranılacak bakışlar topluluğundan cesaret umarak yola çıkmalı. Tit­reyiş ve çözülüş bir bir akacak önümüzden. Irmak geçmek, çile dokumak so­nucu hüzün ertesine saklı dilimlerin katmanında.

Rüyaya geçişte, “İyi ki bir düşteyiz/İyi ki ölüm var.”Shakespeare’in gezinen gölgeli hayatı. Bizi kendine çeken gölge, hayat, ölüm. Hepiniz bir de­rin rüya içinden süzülerek geçmedesiniz. Varlık, her şeyin önünde. Tabiat duru bakışlarını savurmada.

Mazi perdesi aralanınca “hasret aslolana denk düşer” Hey gidi günler! İçinden geçilen daüssıla. Elbette ki, “geçmişin kokusu yok.” Fakat, elem bizi maziye daldırınca burukluğun doruğa çıkan kapısından sıyrılmak kolay mı? Osmanlı, Süleymaniye dibe vuran ümitlerimizin yeniden yeşeren ışıkları.

Uzaklar kuşatıcı alımlılığıyla hülyanın iç çeperlerinde yer edinmede. Kendini mağluplar safında görüşün bunaltıcı hususiyeti içinde kalış daraltan mecburiyet olmada. Uzaklardan “suyun sesi geliyor” Su, bilinci okşayan gerçek. Üzerinde yitmez oluşumların hasıl olduğu kaçınılmaz dünya. Sorul­duğunda söylenecek olan: “Hanımeli en çok sevdiği çiçekti.”

“Arka sıra”da yer alan öğren(i)ci olarak bakıldığında görülecektir ki “ge­cenin karanlığından gökyüzüne doğru döşenen kandil basamakları acıyla çı­kılıyor.” Çok geçmeden fark edilecek sonra. “Birden fazla ölmeyi bilenlere zaman yok.”

Kiraz ağacına yansıyan o ki “kıvamın da üzerinde kıvam var.” Hayatın kendisi oluş, duruşun öne kapaklanan atılışıdır belki de. Kiraz ağacına bir şey daha var. O da “bir eşikten atlasam, bir çininin içindeki sedaya girecektim belki” düşünüşü. Sırra yakın duruşun mealinde toplanan bileşkenin özü işte.

Eylül mahmurluğu üzerinden atılmış zaman aralıklarında sıcak bir ikindiye yol alma eylemi hep olacaktır. “Masalar mağrur ve münezzeh” olsa da coğrafyanın insana aşıladığı diri atmosferden alınan dinamik dalgalanışlar bize güç katacaktır. Sorulacak olan, şüphenin duvarını yoklayan gıcırtı orta­ya çıkar ansızın. Yaprak-toprak bütünleşmesi içinde kalan hayat. Tırmanış li­mitinin bitimi neyi işaret edecek? Soru: “Neden kalbinizin bütün acılara açık yerinin adı şair?” Cevap: Acı şairin yüreğinin orta yerinde, tetikte, birleşik ve tutkun. Ne de olsa, “Acı çekmek ruhun fiyakasıdır.”

Evet. “Bu kent çekilmez, bunu iyi bildiniz.” Kentin suçu var mı bunda? Kent kendi çırpınışları arasında davet ettiği saygın duruşunu bize ispatlamalı. Evet. Demek oluyor ki yine “bitmiş bir fırtınanın karanlığında bize hep baş roller kalmıştı?” Fırtına, karanlık ve baş rol köşe başına beklemekteydi.

Kaybolan bir lâleydi gönlümüzdeki. Onu sarmalayan rüyalarımızın ötesinde bir mertebe. Kucağımız şefkat iksiriyle kuşatılmış vaziyette ona bahşedeceğimiz şükran demetiyle dolu.

Muharririnin dilinden dökülen içtenlik okuyucunun yüreğinde yankı bulur. O ki, “bana sırrını verecek olanların kalbini kuşanırım önce” demişti. Kulak kesilen gönül bu alicenaplığı alıp nakşetti. Yürüdü ötelere.

Söz dinlenilecek, yük tutulacak, adımlar hızlanacak. Zafer ki birkaç öte­
de. Sevinç, duyumsama ve netlik arasından işitilen: “Sabahı, ateşler içinde
bulan hastanın yalnızlığı kadar gerçektir benim resimlerden görüp de kalbime ithal ettiğim yangınım.” Dahası az ileride sanki. Vefanın eşsizliği içinde görülmede. “Sırrını kuşandığım kalbin aşkını da kuşanırım.” Bu ki, ilikleri­mizin donması, hızlı çarpının baş evresidir. İşte aşk, işte yürek.

Buhranlar içindeyim. Üzerime saçılan ateş kümesiyle kavrulmadayım. De­mek, “bir lâle yazısı yazmak için vakit hiçbir zaman erken değil demektir” ve “sükûtun hükümsüzlüğünde hükümlüydü zamana.” Artık okuyucu da kendi kendine rahatça söylenmeli ki “hem tehlikeydim hem de tehlikedeydim.”

Baş köşeme konuk mavi lâle. Senin için ne yapabilirim? Vav’ın, sülüsün gücündeki gizdir belki de beni yakınlaştıran. Uysal ve mahcubiyet içinde, başım önümde ve yüreğim sürgüsüz olarak bekliyorum. Oysa bir ses, “ne kadar hoşça kal dediysem o kadar geri dönmüşüm” demede. Ben de mi “re­fakatle ihanet arasında kaldığımda ilk ölümcül yarayı aldım.” Bilmiyorum.

Biliyorum. Benim de “en büyük eylemim eylemsizliğim.” Kuru bir atalet değil bu. Üzerinden merhalelerin geçtiği sıra hüzünler arasında üst üsteydi her şey. Şiir tadında olan gecelerin sonu bıçak gibi kesilirdi çok zaman. Zor­du hayat. “Sınav sınav içindeydi.” Zordu silkeleniş, tat, omuz verme. Zordu ve “kalbim kendi darlığında genişledi.”

Her şeyden önce kaybetmek. Baş kuraldı bu. İticiydi, yıldırıcıydı ama şarttı da. Bulunulacak olandı sonra. Evet. “Yitirmek bulmanın bedeli” bes­belli. Yitik lâle de bir yitirmeydi. Bileşke. Kayboluş derin sızısı. Azat çıkan nefes.

Haykırmak için yetecek olanlar mıydı? “Bir mağara. Bir dost. Bir yılan.” Bu üçlü zirve kendi kafeslerinde rahat mıydı?

Dertleşme. Gerçekler. Söz. İşte manzaranın gözler önündeki duruşu. Tek­rar tekrar nizama geçiş. Bizi esas duruşa celbeden varoluş. İşte. “Bir sunak ka­lıntısının önünde papatyadan bir örtüyü örterek saçlarımın üzerine gökyüzü­ne gösterdim avuçlarım içini.”/”Denize bakarak işlediğim hatalar da denize bakarak bulduğum doğrular kadar gerçekti.”/”Siyah bir ölüm olamadım.”

Çalkalanış. İz sürmenin bizi götüreceği noktaları bir bir aşarak geçmek. Görülen: “Kuğunun başı kanadının altında” ve “kalp değişir cümle yerinde durur.” Elbette. Sakinlik bırakılmaması gerekli duyuş. Güzellik için birkaç adım neresi? Öyleyse “yol çeker sizi/’ Yol ki uzak, dolambaçlı, çetin. Sonun­da duyulacaktır “çağıranın çağrısı” Bu yüzdendir “bir iplik kopar gibi ani­den verilir muştu.”

Senin adın bir can içre salınan katrelerdedir. Rüzgârın üşütücü, sesin ma­verada yankılı. Duruşun ezik gönülleri fetheden kudrette. “Keder belki en çok onun nasibidir.” Doğru mu? Neden? Şehrin öne çıkan dost yakınlıkları kendine çekti bizi. Göz bebeğimizin ucunda duran ışıkları kucaklayan mavi­ler serince. Toprak, hava, su eşit ma yalanışta. Yeryüzü güçlü adımlanacak yi­ne işte. Masumluk çökecek üzerimize. Uykunun bertaraf edildiği gecelerin tadına varmak düştü payımıza. O payda birleşen Üsküdar ve hazır kalp. “Günlüğün hüsn-i hatimesi bir Üsküdar lâlesi suretinde sahife altına düşer.”

Evet. “Masallarınızı arkanızda bıraktınız.” Masal ülkesi arkada. Gece de arkada yerini almıştır. Ancak, onun derinliği içinde gizli dünyalar önde. Şim­di mevsim uyanmıştır. Serin sular dökülmektedir. Artık, çekilen kürekler yi­tik mavilere kanat gerecek.

Hüsrev Hatemi ; “Nazan Bekiroğlu ve Mavi Lale.”, Türk Edebiyatı, Eylül 2001, sayı 335

Nazan Bekiroğlu ve Mavi Lale

Nazan Bekiroğlu’nun yeni kitabı Mavi Lâle, Nisan ayında basılmış.
Kitabı alınca, 1950’li yıllara gittim. Ellili yılların ortalarıydı, Lisede idim. Türkçede inatlaşma yeni başlamış, daha etkisini göstermemişti. Yakup Kadri’nin nesir dilinin güzelliği, hemen herkes tarafından kabul edilirdi. Edebiyat hocamız Fikret Ateş hanım “Erenlerin Bağından” kitabını tavsiye etmiş, kardeşimle ben de çoğu de­fa, yüksek sesle okumağa başlamıştık.
Nazan Bekiroğlu’nun dili de o yılların güzel Türkçesine çok benziyor. Kitapta, sınırlı bir dünya yok. Hafız Osman’dan Şekspir’e, Giotto’ya uzanan bir dünya var. Bazı denemeler ise, aslında küçük hikaye. Bir ev kadınının kızına doğum günü hediyesi olarak Polyanna’yı almaşı ve sonunda kendisinin okuması gibi, sevimli hi­kayeler. Erkeksi yazar olmağa çalışarak argoya baş­vurmayan. kadınsı yazmak için zorlanmayan Halide Edip gibi bir yazarımız Nazan Bekiroğlu.
Halide Edip’e benzetmem, sadece kadın veya er­kek yazar olmağa çalışmaması yönünden. Nazan Beki­roğlu, Halide Edip kadar Batı’ya açık, fakat ondan da­ha fazla İslam tasavvufuna yakın. Bu da Bekiroğlu’nu daha ilgi çekici kılan bir yön.
(Görüntüler ve Görüşler – Hüsrev HATEMİ)

Özcan Ünlü ; “Mavi Lâlenin Peşindeki Rüya Yolcusu”, Eğitim Bilim, sayı 34, temmuz 2001

Mavi Lâle’nin Peşindeki

RÜYA YOLCUSU

Özcan ÜNLÜ

Nazan Bekiroğlu, geçmişi bugünden yaşatan yazı ve hikâyeleriyle tanınıyor. “Mor Mürekkep”le başladığı macerasına “Mavi Lâle” kitabıyla devam eden yazar, “rüya yolculuğu”na çıktığı günden bu yana kaleme aldığı eserlerinde aynı güzellik, aynı hissiyat ve aynı üslûpla selamlıyor okuyucusunu…

Taşranın büyük şehirleri zorlamaya başlaması, ekonomik varlığını hissettirmesiyle olmadı. Birkaç konfeksiyon veya ağır makina fabrikasından daha önemli bir yeri var taşrada olmanın ve taşra(lı)yı yansıtmanın… Birçok derginin, mesela Konya, Kayseri, Kahramanmaraş, Erzurum mahreçli olarak elimize ulaşması bunun en açık ispatı. Hatta Harran, Karadeniz, 19 Mayıs üniversitelerinde öğretim üyeliği yaparak merkezi zorlayan ilim adamlarının, kuvvetli yazarların bulunması da…

Nazan Bekiroğlu taşradan bakan ama merkezi kuşatan bir isim. Geçen ay içinde “profesör” olan Bekiroğlu, sessiz ve derinden ördüğü kozasını öyle bir noktaya taşıdı ki, -bana göre-“Mor Kalem” ve “Mavi/Yitik Lale” kitapları ile “tarihin damarları”na yürüttüğü sıcak kanı, yerli duruşunun zirvesi olarak mühürledi.

Sözü geçen iki kitabı da İyi Adam Yayınları arasında çıkan yazar, “Mor Mürekkeple özlemini duyduğu “şey”leri, anlatırken, “Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor. Kağıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunları yazdım. Yazdıklarımın bir kısmım kalemime mor mürekkebi çekmeden evvel ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmım biliyordum. Keder gözyaşlarının mor olduğunu biliyordum mesela… Gözyaşları mor olan teyzeler de vardı hayatımda. İkiye katlanmış kağıtlar arasında bir damla mor mürekkebin bıraktığı lekelerle oyalanan bir çocuktum. Buyurun, işte burası benim içim…” diyordu.

Bir damla mor mürekkepten yola çıkarak artık kaybedilenlerin izini sürmeyi, hayatındaki mor halkalar anlatıyordu bize… Hızlı bir toplumsal değişimin bizleri getirdiği noktayı da işaret ediyordu bu kitabında Bekiroğlu…

Kem nazarlı lale

“Mavi Lale”deyse, önceki kitapta yarım bırakılmış veya söylenmesi ertelenmiş güzellikleri okuyucunun karşısına çıkarıyor yazar: “Sağ avucumun içinde ters bir lale, kusursuzluğuyla kem nazarları çağıran Selimiye’nin mazisinde ters huylu bir kadın olmasam da. Bir sahaf dükkanının derinliğinde ilk sahifesi yitik bir Lale Risalesi’ni okumaya bir türlü başlayamıyorken ben, yine ben; bir lale dana daldırılmış tek sap lalenin uyandırdığı aşinalığın sızısında…”

Satır satır dokuduğu nesrini “davetkar” bir üsluba dönüştürüyor bu kitabında. Hayatın manasını, yanlışlardan dönmeleri, ödenen ağır bedelleri işliyor: “Hep merak ettim, işleme yönü değiştirilmiş bir zihin, akis yönü değiştirilmiş bir yürek. Süveydası iptal edilmemiş bir merakın sancısı. Bana öğretilen anlam katmanlarının dışında farklı anlam katmanlarını öğrenmeme şaşkınlığı…”

Şiir tadında bir kitap “Mavi Lale”. “Ben şimdilerde onaltıncı asırlardan kalma çini bir pencere alınlığında, tam sağ alt köşeye imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lalesi neler düşünür, onu merak etmedeyim” diyor Bekiroğlu ve aceleci bir bakışla üzerinden geçip gittiğimiz birçok nesneyi kendi dünyalarından konuşturmaya devam ediyor. Kiraz ağacı, sır katibi, cümle kapısı, şehzade… Bütün bunlar, “sevgili suskunları” kervanına katılıyorlar. Kitapta büyük romanlar yeniden dilleniyor sanki: Bozkırkurdu, Anna Karenina, Diriliş, Don Kişot…

Aynı duruş ve duyuşu “Yusuf ile Züleyha”da da yakalamıştık aslında. Her ne kadar “Halide Edip Adıvar”, “Şair Nigar Hanım”, “Nun Masalları” isimli üç kitabı daha olsa da, sanki bu üç kitap (Mor Mürekkep, Mavi Lale, Yusuf ile Züleyha), Nazan Bekiroğlu’nün “rüya yolculuğu”na çıkarken yanında taşıdığı kayıt cihazının deşifre edilmiş hali gibi… Yusuf ile Züleyha’dan aldığım aşağıdaki küçücük metin de Nazan Bekiroğlu üslubunu anlatması bakımından önem taşıyor.

“Nasıl herkese duyururum da sesimi diyeyim: Bu anlattığınız ben değilim, ben bu anlattığınız değilim. Yusuf’u ben nasıl yerim? Ben Yusuf’u nasıl yerim? Sözünün bu kısmına gelince kurt, nemli gözlerinden boncuk gibi yaşlar dökülmeye başladı. Gri tüylerle kaplı göğsü, ön ayakları ıslandı. Bir ah çekti derinden derine. Islak burnu daha ıslandı. Ve devam etti:

Ben şimdi adımı nasıl temize çıkarayım, alnıma sürülen bu kapkara lekeyi neyle, nasıl yıkayayım? Öyle bir leke ki değil bana, yeter kıyametin kopacağı güne değin gelip geçecek tüm torunlarıma. Tek muradım, bütün yaratılmışların sahibi olan Tanrım, bu ayıpla yaratamazsın beni. Ya alsın yeni doğmuş bütün kurt yavrularıyla birlikte canımı, kurt neslinin dalı yaprağı burada kesilsin, ya da adım temize çıksın.”

Osmanlı yaşama iklimi

Geçmişe dönük hayranlığını abartmadan yansıtması, Trabzon doğumlu olmasına rağmen tam bir İstanbullu duyarlılığı taşıması, bu “şehzade taşrası”nda yaşayarak kusursuz bir Osmanlı hayat iklimi sunması, bunu yaparken çıktığı rüya yolculuğunda kendine has kurmaca dünyası ile oryantalist bir bakış açışı yerine tam da bu dili konuşan ve bu dili konuşanların acılarını, sevinçlerini birebir paylaşan bir üslubu başarıyla kullanması Nazan Bekiroğlu’nun farklı bir yerde durduğunu gösteriyor.

Yahya Kemal’den Tanpınar’a ve oradan Orhan Okay’a gelen bu ince anlatış ve duyuşu, biraz daha bugüne taşıyan ve kadınca bir sezişle yansıtmayı başaran Bekiroğlu, resim ve şiirin imkanlarını da sonuna kadar kullanıyor yazılarında.

Medeniyeti bir bütün olarak algılıyor o. Bugün yaşadıklarımızın dün de yaşandığını bilerek… öyleyse, “dünden bugüne sürgün edilmiş bir geçmiş zaman hanımefendisi’nin satırlarına gizlenen muhteşem bir medeniyet, ayrıntıların görkeminde yansımalıydı yazı ve öykülerde…

Onun hayat hikayesine baktığımızda, bu ince hissiyatın ipuçlarını açık şekilde görürüz. Çocukluğunu, genç kızlık dönemini, üniversite yıllarını, ilk hikayesinin yayınlandığı günlerde aldığı tepkileri ve dünden bugüne taşıyarak getirdiği kültür ve medeniyetin onun hayatını nasıl şekillendirip mükemmel bir oluşa doğru götürdüğünü…

Arayış ve yalnızlık

Tanınmış bir aileden geliyor. Babası “kalem ve kelam” sahibi biri. Kızlarının eğitimine büyük değer veriyorlar, öyle ki, küçük yaşlarda bile sokağa çıkmasına izin verilmiyor. Sokak ağzını öğrenmesin ve dilini bozmasın diye devamlı evde tutuluyor. O da, hem bu yalnızlığını paylaşmak, hem de birşeyler öğrenmek için sığınır kitaplara. Hayal dünyasını geliştirirken okuduğu kitapların yardımını görür. Daha küçük yaşlarda kendince yorumlar geliştirmeye başlamıştır bile. Babasının kütüphanesinde geçen günler ve bu okumalarla kurduğu hayal dünyası; arayış…

Öğretim hayatı boyunca tam bir oturmamışlık vardır düşüncelerinde. Edebiyat okumaktadır ama resme de yatkındır. Bir süre şiir yazar. Halide Edip’in romanları üzerine doktora tezi hazırlamaya başladığı yıllarda, arayışının yazı dilinde karşılığını görmüş ve yeni bir ifade biçimi yakalamıştır. Dergilerde hikaye ve şiirleri 1986’dan itibaren görülmeye başlar. Resmi çok sevmektedir aslında ama yazının önüne geçmesinden korktuğu için bırakır. Kahramanmaraş’taki Dolunay dergisi sayfalarını açmıştır ona. Derken Mustafa Kutlu’nun dikkatini çeker ve onunla tanıştıktan sonra şiire de “elveda” der.

Aslında şiiri bırakmamıştır Nazan Bekiroğlu; hatta resmi bile… Yazdığı denemelerde, yaptığı ilmî çalışmalarda bile şiirli bir dil kullanmaktan geri durmamış; şiiri, nesirlerine yedirmekte başarılı olmuştur.

Geçmişte yaşamak mı?

Hayat Tarih Mecmuası’nda gördüğünde, “işte bu” dediği Nigar Hanım’ın trajedisini ve bilinmeyenlerini ortaya çıkarmak için başladığı doçentlik tezi, Türk edebiyat tarihine önemli bir eser daha kazandırmasına vesile olmuştur. Bir ilmî araştırmadan çok hikaye yazarı titizliğiyle bütün ayrıntıları mercek altına alan Bekiroğlu, kaleminin büyüsüyle yazdığı bu eseriyle doçent olur.

Bütün bu çalışmalarıyla “Acaba bu yazar geçmişte mi yaşıyor?” soruları ortaya çıkabilir ancak o, geçmişi bugünde yaşadığını ispat eder. İyice özümsediği ve bağlandığı bir medeniyeti, tutarlı, estetik kaygıyı ön plana alarak yansıtır. Beşir Ayvazoğlu’nun Nazan Bekiroğlu’yla ilgili şu tesbitleri önemlidir:

“Bir hikaye ve deneme yazarı olarak geçmişi sorgulayıcı bir tavrı benimseyen Nazan Bekiroğlu, hayran olduğu ve derinden etkilendiği Tanpınar gibi geçmişte yaşamayı, fakat orada kalmayıp bugüne birşeyler taşıyarak yeni şeylere dönüştürmeyi çok iyi biliyor. Ne pasif bir hayranlık, ne anlamsız bir düşmanlık. Önce anlamak ve anladığını iyi ifade etmek. İyi ifade edememenin bir yazar için nasıl dayanılmaz bir sancı olduğunu da biliyor. Cemil Meriç’in deneme üslubunu benimsemiş; eksilte eksilte yazıyor, yani yazdıklarının en acımasız eleştirmeni kendisi. Sade ve çocuksu bir cümlenin, sadelikteki başarının peşinde.”

Bir üslup yazarı

Bunu çok da iyi başarıyor Bekiroğlu… O’nu geçmişten geleceğe kalacak nadir soluklardan biri olarak selamlayabiliriz. Doğu ve Batı edebiyatlarını çok iyi bilip yansıtan, şiiri bir damar olarak bütün yazılarına içiren, estetiği söz kalabalığına fazla prim vermeden sunan, romantizmi ve ruhun mahremiyetini okuyucusunu da hikayenin içine çekerek yaşatan bir üslup yazarı Nazan Bekiroğlu…

Ne “Mor Mürekkep”, ne “Halide Edip Adıvar”, ne “Şair Nigar Hanım”, ne “Nun Masalları”, ne “Yusuf ile Züleyha” ve ne de “Mavi/Yitik Lale”… Hiçbirinin diğerinden bir üstünlüğü yok… “Hat ve Rasat” ile “Kayıp Padişah” hikayeleriyle düştüğüm Nazan Bekiroğlu’nu okuma ve anlama yolculuğuna büyük bir heyecan ve zevkle devam ediyorum. “Nun Masalları”ndan aldığım şu güzel cümlelerle sizi de bu yolculuğa davet ediyorum:

“Hava yağmurluydu. Islak kaldırımlarda nergisler açıyordu. Kucağımda da bir demet nergis vardı. Dolmuş bekliyordum. Birden nasıl oldu bilmiyorum, bir köşenin arkasından onu gördüm (…) Ben ki hep sustum. Konuşmaktan hep korktum. Son padişah ve son şehzadeyi uğurlarken bir suyun kıyısında, son masal gemisine ellerim açık ve mendilim rüzgarda, son yağmurlarımı harcadım. O gün bu gündür hikâyelerime yağmurlarımı yağdıramıyorum.”

Nazan BEKİROĞLU ndan..

İnsan, varlığının mahiyetini çözmek ve mutlak bilgiye ulaşmak ister. Dinin yanı sıra bilim ve sanat da bu bilgiye hizmet eder, şiir de. Ancak onun vasıtası sezgidir. Şiir, belki de mahiyeti belli olmayan anî ilhamlara dayalı olarak bir yerlerden şair gönlüne indiğinden, şair insanlar arasında ama onlardan yukarıda bir yerdedir. Çünkü o kendisini üstün idrake götüren ilhamın tecelli ettiği bir kalbe sahiptir, bir seçilmiştir o. Sözlerinin resullerin sözlerine benzetilmesi de bu yüzdendir.

“Talebe perişan. Dilini unutan bir nesil yabancı bir dili nasıl şevsin?”, yazıklamasında olan Cemil Meriç, bir aydın yabancı dil bilmese de olur, kanaatinde, yeter ki anadilini iyi bilsin ve konuşsun. Haklı. Çünkü aydının yolu bütün bir ülke adına konuşmaktan geçiyor, yani düşünmekten. Gerçek manada aydın olmanın ilk şartı yüksek bir dil bilincine sahip olmak. Bunun tartışılması bile abes.

Tarihler yazmasın. Ben kendimin tanığıyım. Hep başkalarının kalbiyle sevdim. Başkalarının yerine hissettim. Lisan bilmez bir mütercim ya da büyülenmiş bir büyücü olmadığım bunca ortada iken sırrımı henüz kimseler yazmadı benim. Sağımdaki ve solumdaki melekler, yani ki sırrımın katibi olan ve bir gece çok ağladığımda bunu yazan meleklerin dışında. Ben sırlar katibi, kdtibul-esrar. Yıl iki bin, isa’dan sonra, bu gece Çok ağladım, mevsim ocak, gün unuttum…

Tuğrul Cenker ; “Bazen sureti de aslı gibidir.”, Radikal , 08.06.2001

Bazen sureti de aslı gibidir

Nazan Bekiroğlu’nun bambaşka zamanları çağrıştıran diliyle masalsı bir atmosfer yarattığı yazıları ‘Mavi Lâle Yitik Lâle’ ismiyle bir kitapta toplandı

TUĞRUL CENKER

MAVİ LÂLE YİTİK LÂLE
Müntehirlerin en masumuymuş Pervane. Boşuna değilmiş, cam fanusun çeperine her çarpışı. Aşkı, fanusun içindeki ateşe hiç değilmiş. Sandıydık ki, o bir Mecusi! Oysa, imajının kurbanı. Oysa, her çarpışında, ‘ben’ini parçalamakmış maksadı. Ne ki çeperi dağıldıkça, be(de)n’den özgürleşirmiş can. Cam’daki can’ın pervaneden medet umması da boşuna değil ki! Zaten ölüme bir adım kala başlarmış hayat. Ölüme bir adım kala farkı kalmazmış yazarla okurun biribirinden. Mavi Lâle’yle Sarı Lâle’nin. Geçmişle geleceğin. Yeni ile eskinin. Asıl ile suretin…
Bir suretin peşinden nerelere gidilebilir; bir suretle nerelerden gelinebilir. İnsanın suret olduğunu bilmeyen yok gibidir. Ola ki asıl insana; suret resimdir. Bazen sureti de aslı gibidir. Asl’a ait bilmek istediklerimizi, suretinden öğreniriz. Zira suretin de ilmi vardır. Tahsil edilir. Suret bir resimdir belki bir kitap, belki… Suretten asl’a yol bulunur elbet! “Buldum!”
Bir ‘Yitik Lâle’nin peşinden gidenin peşinden giderken, gördüklerini görmek, işittiklerini işitmek; hissettiklerini hissetmek; ağlaşmak, eğleşmek düştü payıma. Hissedenin hissettirdiklerinden hissettiğim kadarıylaydı bu pay. Bu yazı da bu ‘kadar’ından hissettirebildiklerimden başkası olamaz. Bu nedenle de asla, bir ‘asıl’ olmak iddiasından uzak, ama asl’a ait!
Takvimler mayısı gösterirken, ezeli ve de tabii bir ihtilalin peşinden geldi, ‘Yitik Lâle’. Her cemre, sihirli bir değnek gibi havaya, suya ve toprağa değerken ve her değiş bir değişmeyi beraberinde getirirken; bir lâle de cemre misali ruhuma değdi: ‘Mavi Lâle’ydi. Unuttuğum geçmişti bu. Bir türlü inşa edemediğim gelecek. Ve de bugün. “Bir yerlerde bir lâle yitmişti.” Giden ‘Mavi Lâle’, gelen ‘Sarı Lâle’ydi. Lâle; lâl ve Hilâl kardeştiler. Mevsimlerden mayıstı. ‘İhtilal mayısta patlar’dı. ‘Güller mayısta açmaya başlar’dı. Gül zamanında lâleye kim bakardı. Kim, “On altıncı asırlardan kalma çini bir pencere alınlığında, tam sağ alt köşeye imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lâlesi”nin neler düşündüğünü merak ederdi. Kim?
Bu merakın peşinde başladı, yolculuğum. Güneşin yüz gösterdiği günlerde yağmuru andık. Bir ney eşliğinde gezdik geçmişi. Umutsuzluk veren ne varsa gömdük de, ‘Ne hikâye ettim ne şikayet ettim’ diyerek baktık bugüne. Herkesin, zamanın bile uyuduğu bir anda, biz uyanıktık. Uyanıp baktık tüm uyumayanlara: “Ah siyah! Burada bir uyumayan var, şurada da ve orada” diyerek. Gün doğumuna yakındı ki, kitap tükenmişti. Yazarın sesi geldi, uzaklardan:
“Tükendim!” diyordu. Okur da tükendi.
Ve birlikte varoldular…
Nazan Bekiroğlu, İyiadam Yayınları, 2001, 221 sayfa, 4 milyon 500 bin lira.

Fadime Özkan ; “Gülün Alımlı Bir Rakibi O”, Yeni Şafak , 26.05.2001

Gülün Alımlı Bir Rakibi O

Fadime ÖZKAN

Ben şimdi onaltıncı asırlardan kalma çini bir pencere alınlığında, tam sağ alt köşeye imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lalesi neler düşünür, onu merak etmedeyim, diyor Nazan Bekiroğlu “Mavi Lale / Yitik Lale” adını verdiği, kapağı çekingen bakışlı mavi bir laleyle bezenmiş kitabında. Azımsanır gibi değil diyor ve hatırlatıyor. Hatırlayın “gülün alımlı rakibi o”. Yaprak üzerindeki şebnem damlasına isabet eden yıldırımın armağanı. Efsane. Lâle. Gül medeniyetinin, Osmanlının remzi. Laleyi, kendi tarihçesinin farkında olup olmadığını anlamaya çalıştığı laleyi merak ediyor ya, bir taraftan da şaşırıyor kendine. Ben. Yani modern zamanların mavi laleleri kavramakta zorlanan bilinci örselenmiş, ben demekten hoşlanan çocuğu diyor ve bir laledanlığa daldırılmış tek sap lâlenin uyandırdığı aşinalığın sızısına duruyor.

Daha, bir çok şeyin sızısına aşina aslında. O kadar aşina ki, çoğu zaman faikına bile varmadığımız ve /

Nazan Bekiroğlu

denemelerini

Mor Mürekkep’ten sonra

Mavi Lale / Yitik Lale’de

biraraya getirdi.

ya da varsak bile hakkıyla ‘fark’ etmediğimiz ‘güzel’ nesnelerin neler düşündükleriyle tek tek ilgileniyor. “Sevgili suskunları”nın dünyalarına giriyor, susuyor kendisi de. Sonra bir konuşan oluyor. Konuşturuyor onları. Kiraz ağacını, sır katibini, cümle kapısını, şehzadeyi. Daha önce de “Yusuf ile Züleyha”da konuşturmuştu; kuyuyu mesela. Kurdu ya da. Hele Yusuf un gömleğinin söyledikleri. Züleyha’nın tutkusunu ve hüznünü ilk defa o anlatınca anlamıştık, gaddar kardeş Yehuda’ya da ilk defa orada merhamet duymuştuk. Bir yanıyla ‘şark’tı Yusuf ile Züleyha, mesneviydi , biraz yanıyla modern bir roman.

Büyük romanlar ve / ya da filmlerin yaşadıklarına ve onları tanıdığımıza neredeyse yemin edeceğimiz kahramanlarına konuşuyor yazar Mavi Lale / Yitik Lale’de. Dosto’yu seviyor. Anna’yı anlıyor: Çünkü “bir aşk” biterse “aşk” biter. Ölüm kalır geriye. Bozkırkurdu, içindeki yara ışıyan Sidarta, suçun kaynağını arayış; Diriliş, Muhyiddin Arabi’nin okunmadığı ülkede peynir ekmek gibi satan Simyacı, bir platoda yaşadığını farkedip showunu sonlandıran Truman, gerçeklik olarak algıladıklarımızın gerçekliğini sorgulayan Matrix, hastasına ağlayan doktora bakıp kendisinin de gözyaşlan olsun isteyen ve aşka düşüp cennetten düşen Los Angelas’lı melek….

İyi Adam Yayınları / Tel: O 2125495252

A. H. Yıldız, ; “Benim. Hani O Mavi Lale”, Zaman

Benim. Hani o Mavi Lale’

Nazan Bekiroğlu, denemelerini topladığı ‘Mor Mürekkep’ adlı kitabının yayınlanması üzerine, kendisiyle 16 Mart 2000 tarihinde yapılan bir söyleşide; “Şimdilerde bir Osmanlı çinisinin alt köşesine imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lâlesi… Neler düşünür, merak etmedeyim.” demişti. Şimdi, bu sözlerin söylenişinden bir yıl sonra, denemelerinin ikinci kitabı ‘Mavi Lâle Yitik Lale’ ile yine okurlarının huzurunda Bekiroğlu… Kitaba adını veren “Yitik Lâle”, Refâkat, Mavi Lâle ve Ölü Şehzâde ve ‘Toprağa Düşünce Lâle’ yazılarından yola çıkarsak, o yine ‘insanların, toplumların ve zamanların ruhunu taşıyan eşyalar’ı… konuşturmaya, konuştururken onların ruhunu, onları yapan insanların ruhunu anlamaya davet ediyor bizi.

Modern zamanların ‘ben’ demekten hoşlanan çocuklarına, ‘ben’lerini geçmişe doğru açabilmelerinin başka ‘ben’lerle birleşebilmelerinin imkânını gösteriyor, “Benim. Hani o mavi lâle.” diyebiliyorken. Ve Nilüfer ve menekşe ve gül ve Topkapı Sarayı ve sır kâtibi ve padişah… diyebiliyorken. Bekiroğlu, denemenin cümle kapısını sadece tarihin kervanlarına açmıyor, sadece Doğu’yla söyleşmiyor elbette, biraz da kalbinin Doğu’suyla popüler filmlere ve yine klasik romanlara da bakıyor, desek, acaba yanılmış olur muyuz? Trumann Show, Matrix, Kara Kedi Ak Kedi, Joe Black, Melekler Şehri onun kalp imbiğinden süzülüp, kaleminin ustalığıyla beyaz perdeden ak kâğıda düşüyorlar bir bir. Bozkırkurdu, Sidharte, Diriliş, Anna Karenina, Don Kişot, Kuzen Betty, Piedra Irmağı’nın Kıyısında Oturdum Ağladım, ruhunda yeniden yankılanıyor ve endam aynalarına düşüyorlar daha açık görebilmemiz için.

‘Mavi Lâle-Yitik Lâle’, denemelerden birinde geçtiği gibi bir refâkat aslında. Yitmeye yüz tutacak kadar ihmal görmüş bir ‘geçmiş’ ve her an avuçlarımızdan yitip gidecekmiş gibi duran ‘şimdi’ için bir refâkat. ‘Ben’ derken, ‘be’nin altındaki noktada bir sır hazinesinin yattığını bilmeyen bir kuşağa, tekrar ‘ben’ini tekemmül ettirebilmesi için bir refâkat. Özet olarak bir güvercinlik Bekiroğlu’nun yazıları, uçup gittiğini zannettiklerimiz tekrar oraya dönüyorlar.

A.H. Yıldız (Zaman)