Star – Ádem ile Havva’yı farklı okumak

Nazan Bekiroğlu, Timaş Yayınları’ndan çıkan La: Sonsuzluk Hecesi adlı romanında binlerce yıllık bir hikayeyi, Ádem ile Havva kıssasını yeniden kurguluyor. Dünyadaki bu ilk hikayenin anlamını çözmeye çalışan Bekiroğlu, Ádem ile Havva romanında referanslarını Kur’an’dan seçiyor. Yazarın bu tercihi de şüphesiz onun bu anlamı nerede aradığını bize gösteriyor

Batı edebiyatın hemen hemen tüm anlatılarında, sanatında karşımıza çıkan ilk hikayenin, Adem ile Havva kıssasının farklı bir yorumunu sunmak istemiş Nazan Bekiroğlu. Batılı bir paradiğmadan değil de bu defa İslami bir dünya görüşünden insanlığı sembolize eden kıssayı, yine sembolik bir çerçevede anlatır. Bekiroğlu’nun bu kaygısıyla, hikayenin içeriği uyuştuğu gibi, içinden baktığı dünyanın da zorladığı bir anlatım biçimi aynı zamanda. Burada bir okur için önemli olan farklı tercihin farklı bir anlamlar dünyası yarattığıdır. Yazarın bu bilinçli tercihi, aynı zamanda Müslüman bir öznelliği de kuruyor. Bunun yanısıra belki vurgulamam gereken başka önemli nokta da bu tercihin altında yatan feminist bir duyarlılıktır.

Oldukça karmaşık ve bol referans verilen Ádem ile Havva kıssasının Kutsal Kitap’taki biçimiyle Kur’an’daki biçiminin ayrı olduğu herkesçe malum. İlk Günah, Şeytan, kötülük ve yaratıcılık meselesinin tartışılabileceği bir hikaye olarak karşımıza çıkar roman.

Nazan Bekiroğlu da aslında bu hikayeyle alternatif bir dil oluşturmaya çalışıyor. Bu dili oluştururken sembollere yaslanması, demin dediğim gibi hikayenin kendi örtüklüğünün yanısıra Ádem ile Havva’ya atfedilen saf iyilik kavramıyla da ilintilidir.. İslami bir epistemik yapıda kötücülük nasıl olamaz? Bu roman bunun bir kanıtı gibi sunulur. Dramatik bir sahneden ziyade anlatmayı tercih ederek semboller üzerinden bir gerçeklik yaratan anlatıcı, roman boyunca Kur’an’i dayanaklara sadık kalmaya özen gösterir.

Bir okur olarak beklediğimiz belki de romanda öykünün zengin çağrışımlarının detaylıca işlenmesidir ancak bu anlatıcının kaçındığı bir noktadır, çünkü hikayenin kendisi sınırlarını belirler. Burada açmaya çalıştığım mesele kötülücüllüğün de örtük ve çizgisel biçimde aktarılmasıdır. Şeytan figürü, Batı edebiyatının klasik metinlerinde, sözgelimi Kayıp Cennet, Faust, İlahi Komedya’da çok canlı bir figür olarak karşımıza çıkacakken bu romanda kötülüğe teşvik eden, vesvese veren bir tiptir sadece… Bekiroğlu, hikayeyi buradan beslemiyor, Ádem ve Havva arasındaki yakınlıktan, aşktan yola çıkarak öyküsünü kurmayı tercih ediyor. Ve tabii yazar da çok bilinçli olarak anakronik bir dil yaratır; kılavuz bir kitap eşliğinde ilk hikayeyi yine aynı referanslar dünyasından çizmeye çalışır.

Roman üzerinde tartışılması gereken çok mesele var: Batı medeniyetine, edebiyatına, sanatına temel oluşturan Ádem ile Havva’nın tam zıddıyla edebiyatımızda anlam bulmasını çok önemli buluyorum. İslam kaynaklarındaki hikayelerin edebiyatta girmesini farklı bir öznellik tercihi olarak okumak lázım. Üstelik dil de Kur’an’ın öne sürdüğü paradigmaya da çok uygun. Yalnız hikayede kötücüllüğü ortadan kaldırınca, cazibe noktalarını da yok ediyorsunuz. Yaratcılığın Batı edebiyatında tam bu kötücül damardan ortaya çıktığını, beslendiğini söylemek lazım.. Türk edebiyatında bile kötü karakterin olmayışı Doğulu geleneğe bağlanır. Kötülüğün ve günahın çok soyut ve de içsel olması, hikayenin yapısını ister istemez sembolik kılıyor. Şimdi isterseniz romanda bütün bu sorunların nasıl işlendiğine bakalım:

Roman ‘Lá Sahifesi’ diye bir girişle başlar. Kelime-i Tevhid’in (Lá İlahe İllallah) ilk hecesi olan lá’yı bir isyan tecrübesi olarak görür anlatıcı. Adem’in İlallah’a varması için geçirmesi gereken bir tecrübe; bu tecrübe Cennetten Kovuluş ve İlk Günah’tır.. Anlatıcı böylesi derin bir hikayenin akla sığmayacağını, ancak kalbe doğacağını söyler…

‘Terazinin kefelerini zorlayıp da melek-şeytan, Ádem-Havva, iyilik-kötülük, şuur-irade, kaza-kader hakkında düşünüp durduğum geceler boyunca.. hem kötülük nedir? Kime göredir? Hál irade midir? Şeytan sonra! Kötülüğün nesidir? Sebebi midir bahanesi midir? Benzeyeni midir benzetileni midir? Dahası Ádem, kendi kaderinin neresindedir?’

Anlatıcı bu sorulara yanıt ararken, evet ya da hayır gibi çözümler sunmaz. Bu soruların içinde anlam bulacağı bir kader algısını görürüz.

Anlatıcı Ádem’in şahsında insanın hem iyi hem de kötü melekelere sahip olduğunu vurgular. İnsandaki bu ikiliklerin bir iktidar yarattığına dikakt çeken anlatıcı, Ádem’in insanlığın bir temsili olduğunu vurgular.

İlk günah, yasak ağaç ve kadın

Kutsal Kitap’ta ilk günahın müsebbibi olarak kadın gösterilir; dolayısıyla kadın en başından beri suçludur. Ve ilk günahı işledikleri için tabii insan temiz değildir… Oysa İslam’da insan fıtraten temizdir; günahsız doğar. Bekiroğlu, İslamî bir yaklaşımı hikayeye esas kılar. Bu günaha teşviki merak unsuruyla verir. Yasak meyveyi bir şuur hali olarak sunuyor. Bir günah değil de insanın kendi farkındalığını bulduğu, meleklerle sınırının çizildiği bir durum..

Bir yanıyla Ádem’in trajik durumunu yansıtırken, onun imdadına kelimelerin gelmesi, yani bilginin önceden verilmiş olması meselesi de Kur’anî bir yorum. Çünkü Ádem’e ‘kelimeler verilmişti.’ Bu kelimelerden kasıt apriorik bilgi sistemidir. Zaten romanda bu apriori üzerinden kurulur..

Anlatıcı Batı geleneğinde yer eden kötülük anlayışına karşı bir epistemik yapı kuruyor..

‘Ádem gibi, Havva da dünyaya geldiğinde erkeğini baştan çıkaran, onun yolunu kaydıran ilençli kadın değildi. Bütün bir kadın cinsine üç büyük sancı, üçü de tende, armağan etmemişti…

Lanetlenmemişti..

İlk günahın yüküyle salınmadı bu ilk insan çifti dünyaya…

İlk hata: Evet.

Ama lánet?

Asla!

Yaratan yarattığını lánetlemedi.

Hayır. Lánetlenmiş değillerdi..’ (158)

Ádem’in dünyaya gelişini, dünyada yaşadıklarını, oğullarıyla ilişkisini bir imtihan vesilesi, bir yolculuk olarak okuyan kitap, Habil’le Kabil hikáyesini de insanlığın bir tecrübesi olarak sunar..

Lá, ismi gibi varolagelen bir hikayeyi farklı bir bakış açısıyla ele alıyor… Bekiroğlu’nun bu romanı, Müslüman bakışını, öznelliğini alternatif olarak sunuyor…

AHMET SAİT AKÇAY

Star Gazetesi

6 Aralık 2008 Cumartesi

Kitap Zamanı – İnsanın bütün halleri Âdem’de gizli

Nun Masalları’nın anlatıcısıydı, Yusuf ile Züleyha’nın yazıcısı… Defterin sahifelerine Mor Mürekkep’inden düşürdü harfleri. İsim ile Ateş arasında kalbine sığanları söyledi hep.

Adem ile Havva’nın hikâyesini anlamanın bütün insanlığın hikâyesini anlamak manasına geldiğini öğrendiği gün, Adem’in hikâyesini yazmaya karar verdi.

Çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizliydi. Nazan Bekiroğlu, yeni romanı Lâ’da Âdem ile Havva’yı anlatıyor. Hikâyenin merkezinde Kur’an’daki kıssa ve Hz. Âdem var. Yazar, metninin aynasını dolduran onca anlatının birer “temsil” ve “mecaz” olmaktan öte anlam taşımadığının altını özellikle çiziyor. Nazan Bekiroğlu, coşkulu bir dille söylüyor hikâyesini.

Sizinle yaptığımız son görüşmede,”Bu yıl içinde okurlarınız yeni bir Nazan Bekiroğlu kitabı raflarda görebilecek mi?” sorusuna şu cevabı vermiştiniz: “Yıllardır zihinde gezdirilen, kendisiyle defterler doldurulan, bilek ağrıtan, uyku bölen bir şey var. Şimdi biraz olsun ufkun üzerinden seren direklerinin, en yüksek flamaların görünmeye başladığını söyleyebilirim. Ya kısmet. İnşallah. Ama hâlâ ismini söyleyemem.” Geçtiğimiz günlerde Lâ çıkageldi. Artık biraz daha huzurludur uykularınız. “Uyku bölen” süreçten biraz bahseder misiniz?

İnsan olan, bu ağır emaneti üzerinde taşıyan bir varlık hiçbir zaman huzurlu uykulara kavuşamayacak demektir. Bu metni anlatırken bütün istediğim insan olmanın manasına biraz daha hakkıyla erebilmek, bu doğrultuda anlayabildiğim birkaç şeyi de özellikle gençlerle paylaşmak arzusundan ibaretti. Yoksa Âdem’e, onun gaybî yönüne dair birçok sorunun yakîn cevabı hiç verilemezken bilmenin bize sağlayacağı huzura ermek mümkün değildir. Fakat sadece şu noktada daha huzurlu olduğum söylenebilir ki, bu yazma sürecinde cevabı peşinen verilmiş bir bilgiye farklı bir güzergâhı dolaşarak yeniden vardığım söylenebilir. O da bazı bilginin bize verilmediği, onların üzerindeki örtünün hiç açılmayacağına dair bilgidir. Bunu bilmek bile, yani bilginin bir noktadan sonra bilinmezlikle örtüldüğünü bir kez daha anlamak bile, kurcalamamak, sorgu sual etmemek, verildiği kadarıyla imân ve iktifa etmek, bir çemberin üzerinde aynı yönde ilerleyip de başlangıç noktasına varmak gibi insana bir huzur veriyor. Diğer yandan bu metnin kaleme alınma sürecinde çok şey okuduğumu da sancılı sürecin bir izdüşümü olarak ifade etmeliyim. O kadar ki metin, içimde bir iskelete kavuştuktan yani 2003’ten sonra, bir bakıma metin bittikten sonra okuduklarım bile bir vagon doldurabilecek hacimde. Fakat en fazla Mesnevi, İbn Arabi ve Şeyh Galib’i zikretmeliyim. Hele Şeyh Galip. O kadar ki onu düşünmeden açtığım her paragrafta bile onu hazır buldum. Büyük laflar sarf etmekten korkmasaydım, bütün bir Lâ’nın, Galib’in o meşhur Terci-i Bend’ini, onun da tek bir beytini tefsir için kaleme alındığını, ben fark etmeden bile bunun böyle olduğunu söyleyebilirdim: Hoşça sak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen. Lâ’nın cesareti biraz da bu beytin verdiği güçtendir.

Kitabın “Lâ Sahifesi”nde iddialı bir cümle var: “Bir ömür boyu aradığım hece harfinin Lâ olduğunu bildim”. Bu cümleden ne anlamalıyız?

Çok iddialı değil, çünkü buldum, değil bildim, deniyor. Buldum dense idi bence bu iddia olurdu. Fakat bilmek daha kolay. Bulmanın arkadan geldiğine her zaman inandım. “Lâ”nın aranan harf oluşu meselesine gelince. “Lâ” olumsuzluk ekidir. Hiçlik mesabesidir. Bu hece harfini, insan olmayı yaratılmışların en şereflisi kılan “özgür bilinç tercih hakkı” içindeki inkâr gücü potansiyeli olarak yorumluyorum. İnsan, seçebilen bir varlıktır. Onu diğer yaratılmışlardan farklı ve üstün kılan yanı bu yanıdır. Yani o, reddetmeye gücü olduğu halde özgür iradesiyle doğruyu bulabildiği için değerlidir. Yani İllallah lafzı, oluşun ve idrakin üst aşamasıysa, insan bu aşamaya kendiliğinden değil bile isteye, özgür iradesi ile varabildiği için muteberdir. Bu itibarla “Lâ” hece harfi, insan olmanın kıymetini içkin bir bilinç halinin mümkün olumsuzluk aşaması olarak “Lâ” gerçeğini ifade eder.

Romanda anlatılan Âdem ile Havva, Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı mıdır? Kutsal metinlerdeki kıssa ne kadarıyla yer aldı kitapta?

Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı temel mesaj itibarıyla Kur’an’daki Âdem’den hareketle kaleme alınmıştır. Hikâye Tevrat’ta ayrıntılı denebilecek bir biçimde iki yerde anlatılır, İncil’de ise fazla ayrıntıya inmeksizin zikredilir; bunlar beni ilgilendirmedi. İslâmî gelenek ise Kur’anî kıssayı sabit tefsirinin yanı sıra zaman zaman da birçok ayrıntıyla “süsleyerek” anlatmaktan imtina etmez. Bunların bir kısmı doğrudan İsrailiyat nevindendir ve tefsir kitaplarına bile sirayet etmiştir. İsrailiyattan da mümkün mertebe kaçınmaya dikkat ettim. Ve çok dikkate değer bir husus ki, Yusuf ile Züleyha’nın geleneksel edebiyatımız içinde mesnevi geleneğinde pek çok versiyonu olduğu halde, ki bunların bir kısmı Hamdullah Hamdi gibi İslâmî ilimler açısından fevkalade itibarlı zatlar tarafından kaleme alınmıştır, Âdem etrafında oluşmuş bir mesnevi geleneği yoktur. Demek istediğim, Yusuf ile Züleyha yazarken bana kalemimin manevra alanını genişletme cesareti veren bir mesnevi geleneğine yaslanabiliyordum fakat Âdem hikâyesinde böyle bir gelenek alanından da mahrumdum. O zaman, çoğu kez söylediğim gibi, Kur’an’daki temel mesajla çelişmemek kaydıyla kalem oynatmaya cesaret ettim. Bunu söylerken, Kur’an’da anlatılmayan şeylerin anlatılması meselesinin beni çok zorlayacağını biliyordum. Fakat burada da “kıssa üzerinde düşünme” ifadesini bir izin olarak telakki etmeye cesaret ettiğimi söyleyebilirim. Çünkü bu satırları kaleme alırken özellikle de gençleri insan olmanın anlamı üzerinde düşünmeye sevk etmek gibi ahlâki bir gaye taşıdığımı (belki hiçbir kitabımda olmadığı kadar baskın bir ihtiyaçla) her an hissettim. Onların daha kolay anlayabileceği bir formata cesaretim bu gaye ile izah olunabilir ancak.

Kitapta birkaç yer yerde okuru şöyle uyarıyorsunuz: “Bu aynada her şey temsil, her şey mecaz”…

Bir önceki cevapta dile getirdiğim niyet, ama bu niyete rağmen her an ensemde hissettiğim tedirginlik alanıyla ilgili bir açıklama bu. Gaybî kapıların bize kapalı olduğu bir âleme ilişkin her sahne birer temsil olmaktan öte anlam taşıyamaz yeryüzü muhayyilesinde. Bu temsillerin daha yüksek bir gerçeğin kavranması gayesine hizmet ettiğinden emin olabildiğim anlarda ensemdeki soluğun baskısı azaldı. Bu uyarı bu nedenle yapıldı.

Lâ klasik bir roman değil. Romanla mesnevi arası olarak isimlendiriyorsunuz. Biraz açar mısınız? Niye roman diyemiyoruz?

Bu sorunun cevabı Müslüman Şark’ın Batı’daki anlamda romanın teşekkülüne neden izin vermediğinin de cevabıdır aynı zamanda. Âdem’e ilişkin bir hikâye anlatırken en fazla anlatılmış bir hikâyeye yeni bir dil giydirebileceğimi, bir romancı muhayyilesine sahip olarak bundan öteye geçemeyeceğimi hissettim. Tanpınar, Şark’taki mesnevi geleneğini, bütün gayesi kaynağına dönmek olan suyun belli güzergâhının farklı dillerle yeniden yeniden anlatılması olduğuna dikkat çeker. Ehl-i sünnet itikadı ile çelişmemesi için azami özen gösterilmiş bir metinden de roman olması beklenemez. Bu nedenle bu metni yazarken Şark’ın neden bir romanı olmadığını bir kez daha anladım. Araya sokuşturulmuş ve hayalin kışkırttığı birtakım sahneler, tasvirler, öykücüklerin var oluşu bu gerçeği değiştirmez. Romancının, muhayyilesini en başta kendisinin sansürlediği bir metne de her anlamda roman demek mümkün değildir elbet. Bu kapsamda ilâve etmeliyim ki yazma sürecinde hatırı sayılır hacimde mürekkebi de işin teorik kısmını kendime açmak için tükettim. Yazdığım şeyi ne tam roman ne de tam mesnevi olarak adlandırabildim. Hatta roman kategorisinde takdim etmek hususunda bile tereddüt ettim. Bu süreçte en fazla da romanla mesnevi arasında yeni bir türün ihdası ihtiyacını hissettim. Üstelik bu ihtiyacın hissedilmesi noktasında yalnız olmadığımı, benzer metinlerin de varlığını biliyorum. Gördüm ki mesnevinin dünyasından beslenen azımsanmayacak sayıdaki kalemler yeni bir türe emek veriyor. Bana öyle geliyor ki ya gerçekten iki dünya arasında yeni bir türe ihtiyaç duyuyoruz ya da roman içinde bu türe yer açmak zorunluluğu hasıl oluyor. Roman çok baskın bir tür. Fakat mesnevi zihniyeti de roman içinde kendisine bir yer açmaya çalışıyor. Bu, bence romanın da tanımının genişlemesi anlamına geliyor. Yani bizim romanımız. Roman, temel ucu sabit kalmakla birlikte diğer ayağını dolaştıran bir pergel gibi. Neticede belki benim hayalim gerçekleşip de roman ile mesnevi arasında yeni bir tür ihdas edip onun adını koyamayacağız ama ihatalı bir tür olarak romanın, bizim dünyamızda, kendi alanının genişlemesine izin vermek mecburiyetinde kalacağına muhakkak gözüyle bakıyorum.

Daha önce Yusuf ile Züleyha’nın hikâyesini sizin kaleminizden okumuştuk. Şimdi Âdem ile Havva. Kutsal metinlerde geçen bu kıssaları merkeze alarak bir eser ortaya koymak aynı zamanda “riskli” bir tercih. Bu endişeyi yaşadınız mı hiç?

Bu söyleşide başlangıçtan bu yana sizin sorularınızın bir kısmı gibi benim de verdiğim bütün cevaplarda bu riskin farkında olduğumu, bu endişeyi yaşadığımı anlattım. Risk, Kur’an’da zaten anlatılmış bir metni neden bir kez daha anlatmak gereğini hissettiğim sorusunun muhatabı olmamla ilgilidir. Ancak daha evvelki cevaplarıma da yayılmış olan cümleyi bir kez daha tekrarlarsam, temel mesajla çelişmek, endişemin kaynağı. Bu mesajla çelişmemek kaydıyla anlatmak ise endişelerimin izalesi kaynağı. Risk aslında, oynatılan her kalem, sarf edilen her dize her cümle için de geçerli değil mi? Şuarâ Sûresi’ndeki o tüyler ürpertici uyarıyı hatırlarsak ne yazarsak yazalım, kalemimizin hangi ilhamla oynadığını, hangi vadilerde hangi hallerde dolaştığımızı ayırt etmek çok da kolay görünmüyor.

Yusuf ile Züleyha’da, Züleyha’yı her sahifede görüyorduk. Cümlelerin en güzeli onu anlatıyordu. Lâ’da ise Âdem’in gölgesinde bir Havva var…

Doğrudur. Çünkü benim anlatmak dolayısıyla anlamak istediğim şey bir “Âdem ile Havva” hikâyesi değil. Beni insanın hikâyesi ilgilendiriyor. İnsanın bütün hallerini içkin bir hikâyenin kahramanı olarak da Âdem’i gördüm. Yani hikâye Âdem’in. Bunun dışında her şey Âdem’in yani insanın hikâyesinin oluşması sürecinde görüntüye giren tali unsurlar. Havva’nın bir görünüp bir yok olması, Havva’yı merkeze almamışlığım bu nedenledir. Havva üzerinde ısrar, temel meseleyi anlatmak adına bir görmezden gelme içerir. İkisi bir arada ama hikâye Âdem’in.

Âdem ile Havva’nın hikâyesinin ilk sahifesini yazarken Nazan Bekiroğlu’nun muradı neydi? Kitaba son noktayı koyduğunda kalbi mutmain miydi?

Hayır. Böyle bir metin hiçbir zaman tam anlamıyla tamamlanamaz. Dolayısıyla da böyle bir metnin yazarı hiçbir zaman tam anlamıyla mutmain olamaz. Bu metin kuşku yok ki benim içimde genişleyip duracak, yazılması hiç bitmeyecek. Ama buraya kadar, dediğim bir noktaya geldiğimde yaman bir hesabın içine düştüğümü, bütün bir metni ya topyekûn yok edeceğimi ya da artık onu yayımlamam gerektiğini hissettim. Anlattığımı göstermek de istedim yoksa dediğim gibi anladığımı da unutabilirdim. Benimki sadece sınırlar içinde kalarak sınır ötesine ilişkin bir anlama (tahmin değil) çabası. Kadere, ruha, günaha, iyiliğe, kötülüğe, iradeye.. dair “benci” bir okuma (yorum değil).

Sizi Âdem ile Havva’nın hikâyesini yazmaya iten sebepler nelerdi?

Bundan tam yirmi sene evvel Belkıs (İbrahimhakkıoğlu) ile tanıştım. İlk karşılaşmamız onun beni Trabzon’da ziyareti ile gerçekleşti. O ilk tanışma heyecanına, yirmi yıl boyunca akmak isteyen yanlarımın önünde duran bendlerin bir kısmını belki o bile fark etmeden bir bir kaldırmasının etkileri de sirayet etti. O ilk karşılaşma günlerinin birinde bana, Nazan, demişti, bir gün Âdem’in hikâyesini (Âdem ile Havva’nın değil) anlatabilirsem kendimi bütün bir insanlığın hikâyesini de anlamış sayacağım, çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizli, çünkü Âdem cem makamında. “Lâ Sahifesi”nde dile getirdiğim gibi bu cümleyi hiç unutmadım. Yıllarca içimde gezdirdim. Ve yirmi yıldan bu yana farkında ya da farkında değil, yaşadığım her şey gibi okuduğum her şeyi de bir Âdem hikâyesi olarak, insanın bütün gerçeğini içkin bir hikâyenin dipnotları suretinde bir köşede biriktirdim. Zaman içinde bu birikim öncelikle bir Âdem hikâyesi anlatmak gayesine matuf olmasa da sahnelere büründü, cümleler birikti. Ve yeryüzü yalnızlığı elli yıllık bir sürece yaklaştığında bundan daha fazlasını anlayamayacağım ve anlatamayacağım bir raddede geldi durdu. O zaman anlatmaya karar verdim. Çünkü öyle görünüyor ki anlayabileceğim buraya kadar ve anladığımı unutmamak için anlatmak ihtiyacını daha fazla saklayamadım. Bilgisayarda ilk dosya 2003’te açılmış. O tarihte bilgisayarda bir dosya açtıysam metnin çoğu demek öncesinde defterlerde biçimlenmiş demektir. Ondan sonrası fiilî derleyip toplama, kompozisyona nizama sokma sürecidir.

Romanda daha önce öykülerinizden ve Yusuf ile Züleyha’dan, İsimle Ateş Arasında’dan bildiğimiz coşkun bir dil var. Bu dilin “kalp genişliği” ile bir ilgisi olmalı. Bu zor ve sancılı bir seçim değil mi?

Dili, insanın hacmidir. Buradan bakınca genişlik olarak görünen şeyin şu gelip geçici dünya üzerinde ızdıraplarımızın kaynağı ve en azından onun sadakatle yansıtıcı aynası da olduğu çıkar ortaya. Bu nedenle haklı olduğunuz düşünülebilir. Ama ne çare! Başka türlü hissetmek ve düşünmek elimden gelmediği için başka türlü söylemek de elimden gelmez.

MURAT TOKAY

Kitap Zamanı Sayı:35

Haber7 – Nazan Bekiroğlu, Lâ dedi ve yazdı!

Nazan Bekiroğlu, Lâ dedi ve yazdı!

Edebiyatımızın özgün kalemi Nazan Bekiroğlu, anlatım ustalığını bu kez sonsuzluk hecesi Lâ için kullandı. Adem ile Havva’yı bir de kadın gözüyle okuyun:

Türk okurlarının çoğu onu “Mor Mürekkep” ile tanısa da o edebiyat severleri ilk olarak “Nun Masalları” ile selamlamıştı. Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha ve Mavi Lale ile edebiyatta usta ve kalıcı bir yazar olduğunu ispatlayan Nazan Bekiroğlu, Cümle Kapısı ile 2003 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Deneme Ödülüne, 2006 yılında ise Cam Irmağı Taş Gemi ile Türkiye Yazarlar Birliği Hikaye ödülüne layık görülmüştü.

Bekiroğlu’nun doktora tezi olan Halide Edip Adıvar adlı araştırması 1999, Doçentlik tezi olan Şair Nigâr Hanım ise 1998 yılında kitaplaşmıştı.

Halen karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapan Prof. Nazan Bekiroğlu, pek çok edebiyatçının aksine doğup büyüdüğü kentten hiç ayrılmadan ünlü olmayı başarabilen ender edebiyatçılardan.

Nazan Bekiroğlu, son kitabında Sonsuzluk Hecesi Lâ’ya getirdiği yorumla adından söz ettirecek.

384 sayfalık hatırı sayılır bir kalınlığa sahip olan La / Sonsuzluk Hecesi, iyi edebiyatın lezzetini bilenlerin “bitti mi?” diye hayıflanalacağı bir anlatım şöleni. La Sahifesi ile başlıyor yazan kitabına ve diyor ki:

“Bir gün Sabâ Melikesi Belkıs’tan Havva’nın hikayesini anlamanın bütün bir insanlığın hikayesini anlamak anlamına geldiğini öğrendim. Çünkü Âdem cem makamındaydı, yani hayatları, hikayeleri kendinde toplayıcıydı. İnsanların bütün halleri Âdem’de gizliydi ve bütün macera onun hikâyesinde özetlenmişti.

Bu cümleyi yıllarca içimde gezdirdim de bir türlü kalemi elime alamadım, anlatmaya kalkışamadım. Oysa anlatmak, benim için anlamanın en yetkin biçimiydi.

Ne zaman ki, kalmak için değil uğrayıp geçmek için kadem bastığımız, kök attığımız değil kısa bir gölge saldığımız şu dünyada bir cennet sürgünüyle yazgılandığımı anladım Kelimeler Kitabı çift isimler sahifesinde, âdem’le Havva’nın yanına bir de Habil’le kabil ekledim. O zaman anladım anlatma zamanının geldiğini.

Hikayenin ismi düştü dilime bir gece: LÂ

İLLÂ, dedim.

Bir ömür boyu aradığım hece harfinin LÂ olduğunu bildim…”

Ve Anlatıyor Nazan Bekiroğlu, o muhteşem kalemiyle dünyanın yaratıldığı günden bu yana dillerden düşmeyen Adem ve Havva’nın öyküsünü kendine has özgün yorumuyla…

Ağaç, Adem’i dünyaya nasıl çağırıyorsa bu kitap okuru hayatı okumaya öyle çağırıyor desek, işi abartmış olur muyuz bilinmez. Ama eserin cazibesi böyle söylettirmiş oldu bir kez…

(Haber 7)

TimeTurk – Nazan Bekiroğlu bu kez “Lâ” dedi

Nazan Bekiroğlu bu kez “Lâ” dedi

Nazan Bekiroğlu yeni bir romanı Lâ (Sonsuzluk Hecesi) ile okuyucularının karşısına çıkıyor. Bekiroğlu, Hazreti Âdem’in insan olarak hikâyesini anlatıyor.

Gerçeği bulabileceği en uzak yere kadar ulaşmak niyetinde olan Nazan Bekiroğlu, ‘Nun Masalları’nda Osmanlı’ya, ‘Yusuf ile Züleyha’da ‘kıssaların en güzeli’ne, ‘Cam Irmağı Taş Gemi’de antik dünyaya götürmüştü okurunu.Bu kez gerçeği, Hazreti Âdem’e kadar giderek arıyor ve okuru mesnevi ile roman arasında biçimlenen Lâ (Sonsuzluk Hecesi) adlı yeni romanına davet ediyor. Bu hafta Timaş Yayınları’ndan çıkacak kitapta Bekiroğlu, Hazreti Âdem’in insan olarak hikâyesini anlatıyor. Yazar, insanlığın Hazreti Âdem’de toplanan mânâsını hikâyenin diline yaslıyor.

Metninin aynasını dolduran onca anlatının ‘birer temsil, mecaz’ olmaktan öte anlam taşımadığını peşinen belirten Bekiroğlu, içeriğe dair pek çok ipucunu da ‘Lâ Sahifesi’ adını verdiği Giriş’te anlatıyor. İyilik ve kötülük, kötülüğün varlık nedeni romanın ana meseleleri. Nazan Bekiroğlu, iyi ile kötünün zannedildiği kadar birbirinden uzak olmadığını, romana yerleştirdiği Şeytan ve Kabil figürlerinde hissettiriyor. Ve şefkatini bu figürlerden de esirgemiyor, yani onları anlamaya çalışıyor. Bekiroğlu’nun, alışageldiğimiz imajlarla örülü şiirsel dili Lâ’da da karşımıza çıkıyor. Ve roman, Bekiroğlu’nun bir ömür boyu aradığını bildiğimiz hece harfinin Arapça’daki olumsuzluk edatı ‘Lâ’ olduğunu hissettirmekle yazarının eserleri arasında özel bir yer ediniyor: Olgunluk. Kültür-Sanat

ÖLÜMÜYLE YÜZLEŞENİN HALLERİ

Bulutlar üzerine eğilince,

Habil bu dünyadan geçmiş. Fazlasını istiyor.

Kalbe ancak sığan duru aklın, emniyetli gönül görüşünün keskinliğinde, görüyor ki:

Her bir yan gölge üstüne gölge.

Gölge gölgeyle didişip duruyor. Her şey oluyor ama hiçbir şey de olmuyor.

Tufan kopuyor ama Habil’in ayakları

bile ıslanmıyor.

Yangının ortasında, ateş yakmıyor,

saçının tek teli tutuşmuyor.

Can acısa bir türlü, acımasa bir türlü. Perdeyi göremeyen bütün gölgeleri gerçek sanıyor.

Ve oyunu buna göre kuruyor, buna göre oynuyor.

Habil’se gölgelerin üzerinden geçip gidiyor. İndirmiş kılıçlarını. Gölgelerle savaşmaya kalkışmıyor. Göklerin vâhid

makamına doğru yer’den geçiyor.

Çünkü acı can evine değince her şey yerine döner.

Her şey gölgeye döner.

Kabil diye biri yok aslında. Bir Allah var, bir de Habil.

Kabil, Habil’in ne kadar dayanacağı sınanırken sadece içi boş bir gölge. Çünkü masumlar da gölgeden ateşler çıkararak sınanır.

Kabil bir bahane.

Ve. Habil diye biri de yok aslında. Bir Allah var bir de Kabil. Kabil sınanırken de Habil bir gölge. Çünkü zalimler de sınanır. Habil bir bahane.

Habil Kabil’e gölge.

Kabil Habil’e gölge.

Hatta:

Bir Allah var.

İkilik yok arada.

Kabil Kabil’e gölge.

Habil Habil’e gölge.

Allah’a göre:

Habil gölge. Kabil gölge.

Gölge üstüne gölge.

Öyleyse:

Gölgenin derdiyle

dertlenmek niye?

BANA BİR İSİM VER, VARLIĞIM OLSUN

Öyle bir çığlıkla attı ki kendini Âdem uykusundan, gerçekte çığlık atıp atmadığını bile bilmedi. Ama iki uyku arasında rüyasının bölündüğü gün gibi gerçekti. Ve başına bir şey gelmiş gibiydi.

O zamansızlık zamanında, cennet ırmağının kıyısında Âdem onunla göz göze geldi. Kuşları, tüyleri ürkütmekten korkarcasına elini uzattı yavaşça. Parmaklarının ucundan dökülen yaseminleri gösterdi. İçine dolan ses ve ışığa, sevince sarmaşığa, usulca, sen kimsin, dedi. Bildiğini bir kez daha bilmek, kelimesini bir de ondan duymak istedi.

Ben kadınım, dedi Havva, ama bu benim sıfatım. Adımı henüz bilmiyorum.

Sonra döndü Âdem’e,

aklına bir şey gelmişti.

Sesi, bengisular gibiydi.

Bana, dedi, bir isim ver,

varlığım olsun.

Durdu, aklından yeni bir şey geçti. Bana, dedi, sen isim ver, varlığım senin olsun.

Bana öyle bir isim ver ki senin adının yanında dursun.

Seni anan beni de ansın. Seni hatırlayan beni hatırlamadan olmasın.

Bir “ile” koy aramıza bizi

birbirimize bağlasın.

kaynak:timeturk