Kemal Batmaz , Derviş Gönüllü “Yazıcı” ve Aşk

Derviş Gönüllü “Yazıcı” ve Aşk, Kemal Batmaz, Bizim Külliye, Sayı: 20,

Haziran-Temmuz-Ağustos 2004, s. 31-33…

“Yazıcı” diyor kendisine Nazan Bekiroğlu; çünkü o sadece bir elçi, söz elçisi. Bildiği sözcüklerle meleklere üstün kılınan ve sürgünlerin en büyüğünü yaşayan Hz. Âdem gibi…

Yazarı ya da yazıcıyı ilk olarak “Nun Masalları” adlı eserde tanıma fırsatı buldum. Eseri okumakta epey zorlanmıştım. Çünkü dağınık bir vak’a ve yoğun bir anlatım vardı. Sadece üslûp ile roman yazmak hayli güçtür ve yeni bir anlayıştır, Nazan Bekiroğlu’nda olduğu gibi. Bazı okuyucular vak’ayı takip eder bazıları da üstün bir üslûpla kendinden geçmeyi umar. Bu, yazar için bir farklılık, okuyucu için ise anlaşılması ve kavranması biraz daha zor bir metin anlamına gelir. Yazdığınız, yaşadığınız aşk ise, bunu kazanç hanesine yazabiliriz.

Yazarın ya da yazıcının “isimle ateş arasında” adlı romanı yukarıda bahsettiğim roman ölçüleri içinde… Söyleyeceklerimiz daha çok bu eser hakkındadır. Dolayısıyla kabaca romanın/ Mesnevinin özetini vermek istiyorum:

Roman, Vak’a- i Hayriyye’nin üç sene öncesinde başlar. Nu’mân adlı biri, ölümü kütüğe bildirilmemiş Mansur adında bir yeniçerinin ismini satın alır. Böylelikle ölen kişinin her şeyine- mal varlığına, işine, hatta eşine- sahip olur. Ölen kişi buhur (güzel koku imalâtı) dükkânı işlettiği için bu işi Nu’mân devam ettirmek ister. Ama işten anlamadığı için Mansur’un karısı Nihâde ile ortak olarak yürütür. Bu arada Nihâde’ye âşık olur. Nu’mân eşini ve kızı Nur’u bir kenara bırakıp Nihâde ile evlenir. Nihâde’den aşkına karşılık ister, bulamadığını düşününce her şeyini kaybeder, önce boşadığı eşinden olan kızı -Nur’u, sonra Yeniçeri Ocağının kaldırıldığı Vak’a-i Hayriyye günlerinde hayatını kaybeder.

“İsimle Ateş Arasında” tarihî bir eser olmaktan çok mistik, hatta mitolojik bir eser havası veriyor okuyucuya. Mitolojinin tarihe bakışı farklıdır, sıra dışıdır, “İsimle Ateş Arasında” adlı eserde de farklı bir bakış var. Biz bu bakışı kaderci olarak görüyoruz. Çünkü herkes her şeyi yapmakta mazurdur. Yeniçeri kazan kaldırmakta, II. Mahmut Yeniçeri Ocağını topa tutmakta Yeniçeri Kâtibi isim satmakta, Nu’mân isim satın almakta, Nihâde; koku, defter ve çocuktan azade olmakta mazurdur. Aslında bunların hepsi ama hepsi, turnanın ölümü kadar zarurîdir. Yazar “İsimle Ateş Arasında” adlı eserde bunu birkaç defa şu şekilde ifade eder:

“…Yalan değildi eşi zalim avcı tarafından vurulan turnanın zaruri ölümü. Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Bir şey bozulurken onunla birlikte başka şeylerin de bozulduğu. ”

Zincirleme bir reaksiyon hâlinde devam eden alternatifsiz bir yaşamın ifadesi.

Romanın kahramanları; Nezuka, Nihâde, Nu’mân sultanlar ve şehzadeler, Yeniçeri Kâtibi ve Yeniçeri…. Hepsi de bir tek şey için vardır: Yazarın kurguladığı aşk ekseninde isimleriyle var olmak, değilse ateştir. Hikâyeler, isimlerin zikredilmesiyle başlar, kemale erer ve ateşe döner. Yani isim ile ateş arasında yaşanan hayatlar vardır. Kahraman Nezuka ismini kaybeder ve Mansur adıyla bir hayata başlar. Mansur’un hayatının bittiği yerde aynı isimle Nu’mân hikâyenin kahramanları arasına girer. Bir başka deyişle Mansur gömleğini Nu’mân giyer. Bu kısım, kitapta şöyle ifade edilir:

“Esame. Bir kâğıt parçasıydı nihayetinde. Dokundum. İçim titredi. Kaderimin onda yazılı olduğunu o vakit nereden bilecektim? Yeni hayatımı elime aldım, açtım baktım. ”

Yazıcı satın alınan bu hayat karşılığında bir ücret ödendiğini ama bir de bedel ödenmesi gerektiğini düşünür ve ileriki satırlarda bu bedel yavaş yavaş ödetilir.

Nu’mân, Mansur adıyla kaderine devam eder. Yani önce Nihâde vardı, Âdem’e önce isimler öğretildiği için. Bu durumda şu soruyu sormak gerekir: “Nu’mân Nihâde’ye olan aşkını Mansur adını almasaydı yine yaşayacak mıydı?” Aslında bu bir mesnevi, mesnevi olduğu için de daha önce defalarca anlatılmış bir hikâyenin farklı bir yürekten ‘Yazıcı’ mahlasıyla yeniden okumak ya da dinlemek manasına geldiğini göz ardı etmemeliyiz. Yani burada aşkın mahiyetinden çok aşkın ifadesine bakmak gerekir diye düşünüyorum.

Güzel sevme fenni ya da aşk, bir meslektir. Bu mesleğin bilinen en tanınmış temsilcisi ise bülbüldür. Eserde de bu işe talip olan kişiler var ama hiçbiri bülbül kadar başarılı değil.

Mansur adıyla eserin kahramanları arasına giren Nu’mân’ı ele alalım. Bir isim satın alır. Bu kaderini yaşaması için gereklidir. İsmini satın aldığı kişinin her şeyine sahip olmaya çalışır: Eşi Nihâde’ye, buhur dükkânına en önemlisi de aşkına sahip olmaya çalışır. Ama yazarın da belirttiği gibi bedelsiz bir aşk mümkün değildir. Aşk padişahı hangi gönül şehrine gelirse beraberinde sıkıntı, gam, keder, belâ da gelir. Aşk mesleğinde bir süreç gereklidir. Olgunlaşma ve pişme süreci. Nu’mân bu süreci düşük dozda acı ile geçirmiştir. Oysa aşk sürekli gerilimli bir ortam anlamına gelir. Nu’mân, sürekli Nihâde’den aşkını ifade etmesini ister. Defterler doldurmasını, filbahri buhuru yapmasını, çocuk vermesini. Aşkın ifadesi yoktur, aşk vardır. Aşk anlatılmaz, yaşanır. Nihâde ile Mansur arasındaki aşkın tamam olmasını gösterecek semboller eserde şöyle ifade edilir:

“Ondan aşkın isimleriyle defterler doldurmasını, benim için bir filbahri buhuru yapmasını ve nihayet bana bir çocuk vermesini hep onun ismiyle başlayan cümlelerin arkasından istemiştim.”

Yazıcı ismini koyduğu şeyin var olacağı düşüncesinden hareketle bunları söyletir, hiçbiri gerçekleşmez. Nu’mân, şüpheye düşer. Burada aşk, gerçek olma yolunda büyük bir yara alır. II. Mahmut’un top ateşleri altında hayatını kaybeder Nu’mân. Bu, aşk uğruna bir bedel gibi görünse de aslında aşkın bedeli değil, satın alınan ismin bedelidir. Kemalden sonra gelen zevalden başka bir şey değildir. Yani Nu’mân, gerçek aşk makamına ulaşamamış. İsmini koyduğu aşkının karşılığını bulamayınca Yazıcı’nın deyişiyle zaten eksik olan dünyevi aşk onu ateşe sürüklemiştir. Yeniçeri olmuştu parasını ödeyerek ama Semender olmak için de önemli bir bedel gerekiyordu. Nu’mân sınavı verememiş, turnanın kaderini yaşamak zorunda kalmıştır. Çünkü turna gibi gökyüzünde hareketsiz kalmıştır. Yere inmiştir. Avcının kucağına.

Yazıcı Nu’mân’ın yaşadığı aşkı önceden kurgulamıştır. Yaşananların kaderden başka bir şey olmadığını kitapta şu cümlelerle ifade eder:

“Muhakkak ki onunla aramda doğumdan önceye ve ölümümden sonraya uzanan bir hesap vardı.”

Burada aşkın hem bu dünyada hem de öbür dünyada yegâne amaç olduğu da sezdirilir. Bu amaçla koku da çok yerde kullanılır. Özellikle filbahri çiçeği. Filbahri çiçeğinin Yazıcı’nın hayatında önemli bir yeri olmakla beraber eser boyunca “ezel hatırası”na işaret ettiği ifade edilir. Koku semboller saltanatı Osmanlı döneminde geçen bu eserin önemli aşk sembollerinden biridir.

Aslında Nu’mân’ın adını koyduğu aşk, istediği sevgidir. Çünkü karşılık istemektedir. Oysa aşk tek taraflıdır, sevginin iki ucu vardır.

Aşkın en önemli ifadelerinden biri olan; aşkın olduğu yerde aklın mekânı terk edişi ise daha çok yeniçerilerin padişaha duyduğu aşkta ve bağlılıkta ortaya çıkar. Yeniçeriler gerçek birer âşıktır, Padişahları, gönüllerinin de padişahıdır. En zor sınavlara tâbi tutulmuşlar ve defalarca aşklarını ispat etmişlerdir. Onlar aşk kandilinin etrafında dönen birer pervanedir.

Aşk kandilinin ateşi bildiğimiz ateşlere benzemez; öylesine yakıcıdır ki Semender bile korkmuştur bu ateşten. -Semender; âşık olup aşk ateşine yanmaktansa ateşte yaşamayı tercih eden efsanevî bir yaratıktır. -Yeniçerililer de Semender’dir, ateşi içlerinde taşırlar. Bahsedilen aşk ateşinden kaçan Semender değildir. Onların gönülleri aşk ateşine öyle aşinadır ki dışarıdaki ateş onlara kâr etmez. Padişahları uğruna ateşten ateşe atılırlar. Onlar Osmanlı padişahının Semenderleridir:

“Bizi gören, görmese de bilen her yüreğin titremesi; ödediğimiz ağır bedelin göz kamaştırıcı neticesiydi. Semenderdi lâkabımız: Ateşte yanmayan masal yaratığı. Ateşte yaşardık. Ateşle sınanırdık. Semender olmak için ateşten, bir efsaneden arda kalmak için de ölümden geçmek gerektiğini iyi bilirdik. Büyüktü ödediğimiz bedel”

Aşk, iman etmek gibi bir durum… İnanmak; görmek, belki dokunmak demektir. İman ise görmediğine de inanmaktır. İnsan görmediğine inandığı zaman, bir âşık gibi görülemeyecek olanları da görür.

Klâsik gelenekte isimlerle kahramanların şahsiyetleri arasında bir ilişki olabilir, burada da var mı diye, küçük bir sözlük araştırması yaptım ve şöyle bir durumla karşılaştım. Yazıcı, isimlerle şahsiyetlerin kaderi arasında bir ilişki kurmuş. Nu’mân, Nihâde’ye âşıktır ama bu aşkı sadece Nu’mân koymuştur yüreğine, Nihâde’nin tarafından baktığımız zaman bir aşk yoktur. Nihâde: konulmuş, anlamındadır. Nu’mân: kan, dem anlamlarına gelmektedir. Mansûr: Allah’ın yardımıyla galip, üstün gelmiş. Yani yazıcı kahramanlarının adını verirken bir nev’i kaderini de çizmiş olur. Ne ilginçtir ki Nu’mân’ın satın aldığı isim Mansûr’dur. II.Mahmut’un Yeniçeri Ocağını kaldırdıktan sonra yerine kurduğu ordunun adı da Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’dir. Çünkü Nu’mân esame satın aldıktan sonra hep kanar. Gönlü bir türlü sükût bulmaz. Ateş onu temizleyinceye kadar…

Roman boyunca Yeniçeri, Nü’mân ve Padişahın kaderi ortak bir seyir halindedir. Şöyle ki:

Yeniçerinin varlık amacı Padişahın, Nu’mân’ın varlık amacı Nihâde, Padişahın varlık amacı Yeniçeri tarafından desteklenir. Ama halkada bir kopma olunca, dünyanın dönüş yönünün değişmesi gibi; tek aşkı Padişah olan Yeniçeri, aşkını (güveni) kaybeder, aşkı bitiren yegâne insanî hastalık; yeis ve şüphe ki, aşkta bunlara yer yoktur, Padişah da Yeniçeriyi kaybeder. Burada Padişah baskın güç olduğu için müdahalecidir. Diğer ikisi ise ateşe düşer. Yeniçeri son yangınını aşkının eliyle yaşar ve Semenderliği para etmez. Kemalden sonra zeval gelir fikri Yeniçeri için doğrudur da Nu’mân için pek sayılmaz. Nu’mân’ın aşkı karşılık bulmamıştır, kemale ermemiştir zaten.

Aşkın nasıl muhataba ihtiyacı varsa, Padişahın da tebaaya, orduya, yeniçeriye ihtiyacı vardır. Hiç ordusuz padişahlık olur mu? Yeniçerinin yüreğinde padişah varken Semender idi. Ateş yaratığıydı. Ama ne zaman ki ateşi kaburga kemiğinden yaratıldı o zaman kendi ateşine yandı.

İnsan âşık olurken kendinde olmayana âşık olur. Padişah uğrunda düşünmeden ölünecek bir sevgilidir. Yeniçeride olmayan vardır Padişahta.

Yazıcının eserde kullandığı dil bana çoğu zaman bilinç dışı bir akışkanlık gibi gelmekte. Yani bilinçaltının esere yansıması gibi. Bu da bana Necip Fazıl’ın poetikasını hatırlatıyor: Sanatçının eserini oluşturmaktaki gayesinin bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek de olsa Mutlak Hakikat’i arama yolundaki çaba oluşu.

Fuzuli, klâsik şiirin en içli ve en samimî âşığıdır. O hayata bakışını sanatına yansıtır. Ona göre insan bu dünyaya acı çekmeye gelmiştir. Bu dünyada aranan bulunmaz. Aranılan şey yolunda gerekli olan bedel ödenir. Bu anlayış Nazan Bekiroğlu’nda da dikkati çekmektedir. Bir derviş edası görüyoruz. Kişiliği ve hayata bakışı eserlerinin önüne geçiyor.

Yahya Akengin’in söylediği gibi , “Leylâ bakışlı. Ama Mecnunsuz bir dünyaya bakıyor. ”

Hayat defterine isminiz nasıl kaydolmuşsa o şekilde varsınız. İlâhî defterdir bu değiştirilemez.

Dosto, Omsk’ta bir an bile yalnız kalamadı, İncil’den başka hiçbir şey okumasına izin verilmedi, kağıtsız ve kalemsizdi, yazmak yasaktı. Yıllar sonra, çok uzak coğrafyalarda zaman üstü sözler söyleyen Said Nursi de Dosto gibi cümle söylemekten uzaklaştırılmak isteniyordu. Düşündüğü bir şeyi bir kâğıt parçasına aktarmasından korkuyorlardı. Biliyorlardı ki iman, hem nurdur hem kuvvettir, hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.

Cümle Kapısı sonra aşktan bahsediyor. Hemen ardından ihanetten. Aşkla ihanet arasında neden bu kadar ince bir çizgi var? ‘Sevgilim İhanet’ ve ‘Ölümümden Kimse Mesul Değildir. Garip ki Ben de Değilim.’ Son cümlede, Cümle Kapısı kelimelerden yeni bir dünya kuruyor.

Kemal Batmaz, Bizim Külliye, Sayı: 20, Haziran-Temmuz-Ağustos 2004, s. 31-33

Kübra Demiray İSİMLE ATEŞ ARASINDA

İSİMLE ATEŞ ARASINDA, Kübra Demiray, (Okur-Yazar, nr.4’te yer alan yazının tam metnidir.)…

Biz okuyucuyuz. Levhi okuyan suhufu okuyan.

Biz ‘o kuyucuyuz’. Derin bir kuyu açıp kendimize o kuyudan nazar ederiz, seyr-i âlem isteyen seyyareleri. Biz, kendi kuyusuna yakîn gelen semaları, yıldızları nazar eden ‘o-kuyucularız’. Biz bazen ‘ok-uyucularız’ ‘Levh’den izin alıp da yola düşen her ‘kelâm oku’nun menzil bulduğu kalb-i sâdıkız.

Su kıyısında… Su kıyısında bir şehirde size dair kader âmâde olunca, bir kitaba âmâdesinizdir. Ruh âmâde. Kan âmâde. Ten âmâde.

Kitaplar vardır, yani ki yazılmışlar, yazdırılmışlar vardır size kader olsun diye okursunuz. Yusuf u Züleyha… “Bende” olurken lügatlerden “kelime-i âzâd” kaldırılsın hükmünde ferman buyurursunuz. Çünkü ibtidâ Yusuf sonra Züleyha bendedir! Yusuf’un üstünden Züleyha’nın şahlığı, Züleyha’nın kanından, nefsinden Yusuf’un bendeliği geçerken sizin de kaderinizden hem Yusufluk hem Züleyhalık size düşer.

Su kıyısında bulutlar âmâde.. su âmâde… onlar ki “kün” emrine âmâde. Siz, kitaplar yazılır bilirsiniz, kalemin kağıtta seyr-i sülûku, yazanın gayba, karanlığa hem muhataplığı hem imtihanı vardır. Bilirsiniz. Bilirsiniz de Mansur’un yani ki Numan’ın boğulduğu gibi karanlıkta gayba boğulmamak için, susmamak için… En çok da yazılana, açık bir hayat olmamak için kaçarsınız “isimden” “ateşten” ve “arasındaki her şeyden”. Kaçarsınız, kadere kitaba âmâde olmaktan. Allah’ın “evvel” “ahir” isimlerinde seyreder sığınışlığınız. Kaderinizin takvim zamanı karşılaşmasını evvel ya da ahire alırsınız duayla.

“Ben” karanlıktan, isimden ve ateşten öne alınmış bir kaderi yaşarken “yazıcı” isimle ateş arasında, hayatı okumuş “yazılan” kendi takvim zamanının kalbinde durmuştu.

Herkes ‘isimle ateş arasında’yı okuyup kendi karanlığını aşkını ve tarihini demlerken kalbinin seyrinde “ben”, okuyucu! o-kuyucu… ok-uyucu… İsimle ateşin ve arasındaki her şeyin sonrasından durdum zamana. İki yıl sonra… isimden, ateşten karanlıktan tam iki yıl sonra, “yazılmışları” kader olmayacağını bilmenin emniyetinde okudum. İtiraf; öz emniyetle… İsimden ateşten yani ki aşktan değildi kaçışım sığınışım. Karanlıktan.

Şimdi:

‘İsimle Ateş Arasında’, kader karşısında hayatı okumak. İnsanın bütün imanıyla, iç zenginliğinin sırrıyla, acıyla Rabbinin huzuruna durduğu duanın derinliğinde! Ki ânın hükmünde kaderi bilme arzusu ne kadar kesifse, hisseye düşen “hayatı okuma çözülüşleri” de o kadar kesif, derûn… Kaderi bilmeye, bir ânlık da olsa bilmeye doğruyken aczimiz o acıyla bir perde aralanır bir ışık düşer kalp lisanımıza muhatap. Bu, muhataplığa denk lâkin hayat lisanında çokça geniş bir okumadır. Muhtevanın nihayeti kader gibi meçhul ve muhkem. Kurgusal metin düzleminde hem bidayet hem nihayet, bir hayat okuması. Bir acının bir duanın mukabil müsadesinde, sırlı bir hayat okuması. Sanat oyunu, kurgu yağmacılığı değil. Tenin kanın canın ruhun durduğu yer. Kalbin, ruhun “levh-i mahfuza” yakın geldiği nizam sarhoşluğu, kelâm şuuru. “isimle ateş arasında” “sadece” bir “roman” değil!

Okumak kalbe indirmektir. Kalbe indirilene vesika olsun diye küçük bir deneme mahiyetinde…

Hem de kalbe indirilişine hiç de muhatap olmayan bir lisanın disiplininde özetle…

ÖZETLE….

‘isimle ateş arasında’ kurgusal bir metin olarak üç katmanlı bir duruşa sahip. Her şeylerin bozulduğu ölümlerin bile hayat diye sunulduğu devirlerin birinde, satın alınmış yeni bir isimle hayatı, aşkı kuşanan Mansur’un onun karanlık muhatabı Nihade’nin aşk hikayeleri birinci katmanda okunurken Osmanlı Yeniçerilerinin başlarken muhteşem biterken tükenmiş olan, bozulan, nizamdan çıkan, çözülen, eskiyen ve değişen, bir mânâya çokça isim karşılık gelen hikayeleri sunulur ikinci katmanda. Bir birinden bağımsız ama bir o kadar da aşka ve yeniçerilere dair bütün çağrışımları kuşanan “bağımlı” aşka ve yeniçeriye bağımlı on iki hikaye örülür metnin içinde.

SÖZÜN BAŞI:Gizil anlatıcı. Bütün derinliğine rağmen sade söylemiyle metni hem şifre hem de deşifre eden. Tanrı, Âdem’e önce isimleri öğrettiği için bize hikayeyi kelimelerle öğreten.

İSİM:Gizil anlatıcı iş başında: Çalıntı bir esame, satın alınmış iyi bir hayat soğuk bir kış günü… Birkaç kağıt parçası. Bir tütsü buhur dükkanının anahtarı. “Kıyametin kopmasına daha çok vardı ya vakit ikindi ile akşam arası, günlerden cumaydı.”

Buhur dükkanı…

“Tarçın, zencefil, karanfil. sersemledim.

Sonra. Dipteki dolapların ve camekanların arkasında onu gördüm.

Benden önce dükkana inmiş. Kendisindeki anahtarla kapıyı açmış. Beni bekliyormuş, öyle dedi.”

“Baştan savılacak tatlı bir bela sarmaşığından daha fazlası olduğunu biraz sonra gördüm. Ayağa kalktı. Tepeden tırnağa siyahtı. Boşlukta kapladığı hacme bakakaldım. Usulca yürüdü.

…..

Buhur yandı. Saldı kokusunu. Ben dayandım”

“…..

Hangi unutulmuş hatıranın tanışıklığıyla duruyordu ki orada gelişi de daveti de ölüm kadar kaçınılmaz oluyordu. Hep vardı da adı yeni koyuluyordu. Bir sefer hazırlığı tamamlanıp durmuştu da içimde vaktini bilmiyorumdu.

Sefer vakti vurup duruyordu”

Vurup duran sefer vaktini derununda taşırken Mansur, “İSİM” gizil anlatıcının seyrinde başka hikayelerde ahenk bulur. Mansur-Nihade aşkının yolculuğu, varlığı yokluğu kahraman anlatıcı yani ben anlatıcı(Mansur) ağzından anlatılırken anlatılanın yani ki yaşanılanın kalp lisanından duyulduğu görülür. Fiiller hareket nizamında değil düşünce nizamındadır: “Adı koyulmamış hiçbir şeyin gerçek anlamda var olduğuna ikna olamayan bir kalbin sahibiyim. Hayatı kelimelerle hükmeden biriydim ben. Var olanla yok olan arasındaki fark bir isim. Onunla başlayan hayatımı onun ismini bilmekle başlamak istedim.”

Bütün bu yolculukta satın alınmış, asıl olmayan bir ismin varlığında öz bir yaşamın, var oluşun yaşandığını seyrederiz. Mansur, yanarak ölürken bile bir kez olsun kendi adıyla var olmaz, acı çekmez. Ahını adıyla vermez. Çünkü “şimdi bir kalbin atışında durdurulmuş olmayı biliyor olmalıyım” itirafındadır. Mansur, adının aşka emniyetinde.

Nur ve annesi… esamenin getirdiği hayata mahsur… Bir yâ kıvrımında, kalbe dair lisan olan kan pıhtısının kızıl bir gül gibi duruşunda, bir cennet gülü Nur…

Yeniçerilerin yazgısı; kendi ‘ben’liğinde, “biz” ifadesiyle kendi kimliğinin yeniçeriliğinde bütün yeniçerileri kuşanan bir anlatıcı, ölümüne anlatıcı.

Geçmişi iptal edilmiş, sadakati padişahla ve ölümüyle sınanmış. Yalnızlığı padişaha dost, kendine güç olmuş devşirmelerin, Nezukaların tüm yeniçerilerin sesini, nefesini buluruz sadık anlatıcının dilinde. Nezuka’yı, unutulmuş anılarının geri durduğu bahçede bayram sabahları kurulan şenlikli sofrada dağıtılan anne kokulu buğday çorbasının buğusunda bulurken, ordularının başında sefere gitmeyen bir hünkarı, elli beş gün gece gündüz süren, sur-nâmelere kayıtlı tükenişe ışık düğünler, yeniçeri yazılmak isteyip de dileği tutulmuş cambaz hokkabaz perendebaz yeniçeriler görürüz. “Şehzâde” bir kuş olup uçar, “Genç Osman”, yüzünde geçici ve bitimli olan devlet ve ikbale dair çıkarılmış çok acı bir özet taşır, bir göz kırpımı anda ışığı kaybetmeyi öğrenirken, “Muradların dördüncüsü” de aracı kıldığının varlığında sınarken yeniçeri katibini hem de sınanırken kendisi, onların varlıklarıyla mümkün acılarını bulurken biz, hayat ve tarih karşısında bir kez daha çözülürüz.

ATEŞ: Mevsim kardan güle geçerken başlar isimden ateşe geçiş. Bir kar aydınlığının cuma kutsallığında başlarken aşk, gülün, kirazın, ateşin kırmızı, yangın rengi olduğu, gecenin tekinsiz bir vaktinde… bir fısıltıyla, Nihade’nin geceye ve Mansur’a bıraktığı bir fısıltıyla, bir mim, sad ve ra sırrında başlar dağılış, çözülüş… Nihade’de şimdiye kadar hiç olmamış bir kendilik bu fısıltının eşiğinde… bir rüyanın derinliğinde dökülen gözyaşlarının Mansur’un göz kapaklarına değmesiyle… Aşk ve karanlık ateşin ortasında, Mansur’un kalbinde, hayatında durur. Yavaş yavaş yeniçerinin kaderi de padişahların kaderi de ateşe vurgun olur. Gül-ebrû-su Üçüncü Selim bir ney savunmasında cenneti bilirken kaç kez üç kapı açılmış üç mevsim geçmiş üç yıl birbirini kıyamete yakın etmiştir. Üçü olmadığından dördüncüsü hiç olmayan defterler aşkı ateşe ram etmiştir. Mustafaların üçüncüsü üç camii yaptırırken isminden istikbale varlık kalsın diye üç cami, başka isme ‘varlık’ biçmiştir. Kader bu ya.

Turnanın ölümünde düzme solak, düzme solakın varlığında bir efsanenin tebessümü düşer ateşe. Mahmudların ikincisi, ‘büyük yangına az kala’ diye adlandırılmış olan zamanı sabrıyla ateşe dökerken, kapılar açılıp kapanır şerif siyah bayrak cenneti gölgesinde taşırken, Vak’a-i Hayriyye’den sonra adını ‘adlî’ diye temize çekerken başlamış ve bitmiştir ateş. Zaman, ateşin varlığında var ederken örtüşmeyi; Mansur, asıl isim sahibinin mekanında “ocakta” yanarken acısızlığı bulur. Mansur’dan ve aşktan ve yangından sonraya buhurcu-başına, hümayun saraya rengi garib kokusu garib bir buhur sunulur.

Sözün sonu: Gizil anlatıcı çıkarken kendi aydınlığı ve varlığıyla ortaya. Yeniçeri efendisi… yeniçeri katibi… büyük yazıcı… Kendi aydınlığında kelimelerin, hikayelerin yalanını haykırır. Haykırır da yalan olanların yanında yalan olmayanları yeminlerle bir deftere sığdırır:

Yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tamamının olduğu.

Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırası taşıdığı.

Yalan değildi bazı şeylerin hep bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı durduğu.

İsimle Ateş Arasında; okurken gerçekten kalbinize değen bir isimle ateşin ve arasındaki her şeyin içinize girdiği bir roman. Görmek duymak ve dokunmak derinliğinde hem tarihin geçmişine hem ruhunuzun bilinmezliğine sürükleniyorsunuz.

Roman üç katmanda okunurken Mansur’un asıl adı Numan’ın aşkının, bir kalpte sır gibi mucize gibi başlayıp karanlıkla kanda, ölümde, ateşte, bir kalp atışında ve ki bir rüya fısıltısında, sayıklamasında bir isimle çözüldüğünü görüyoruz. Aşkın, Nihade’ye varlık biçişinde kokuların ruhunu, gizemini aşka şekil verişini kendi kalbimiz için de öğreniyoruz. Başka bir gerçek de yeniçerilerin, Osmanlının muhteşem yeniçerilerinin, üzerinden yürüyor. Başlarken muhteşem biterken tükenmiş bir varlıkla yokluğa sürüklenen yeniçerilerin hikayesi…. Mansur’un asıl adı Numan olan onun hayatı da değiyor yeniçerilere bir isimle. Bir ismin sahipliğini satın alırken Numan bozulmuş düzende bir kalpte hiç de bozulmamış; ruhu, bedeni gitse de ismi, varlık nişânesi kalmış o Mansur’un, ismi defterden her nedense çizilmiş hem de kapkara bir mürekkeple iptal serüveni geçilmiş yeniçeri Mansur’un bir kadında Nihade’de nasıl var olduğunu biliyoruz. Numan’ın bir gece üşüyen kalbinde, titreyen alevin ışığında…. Birden hem aşka hem de yeniçerilerin hazin hikayelerine karışan on iki hikayeyi fark ediyoruz. Padişahlar, şehzadeler, düzme solaklar, katar katar turnalar geçiyor sonra bir tas çorba kokusuna sinmiş bir annenin sırrında Nezuka… Bir ateş kapkara duman yükselirken orta camiinden kapılar açılıp kapanırken hep kapanıp yıkılırken ateş değiyor yokluk değiyor yeniçerilere, defterlere ateş değiyor isimlere kapkara mürekkepler bir daha değmesin diye.Bir isimle ateş arasında yürürken varlık hayata değiyor insan isimle ateş arasındaki hayata.

Okumak kalbe indirmektir. Kalbe inmiş bir hayatı bulan yazıcının varlığında hayatın kitaba düşen varlığında, orada hayat; ‘sözün başı’-‘isim’-‘ateş’-‘sözün sonu’

Hayat ruha ve bedene nasıl dökülüyorsa levh-i mahfuzdan ve nasıl biz onu sabırla kuşanıyorsak isimle ateş arasındaki hayatı da kuşanalım sabırla okuyucu olmanın gerçek varlığında
(Okur-Yazar, nr.4’te yer alan yazının tam metni.)

Mustafa TUZCU ; Kendisi ile kendisi arasında: Nazan Bekiroğlu

Kendisi ile kendisi arasında: Nazan Bekiroğlu

Mustafa Tuzcu

Sihirli kelimeler albümünden sağanaklar biriktirdim, alın aranızda paylaşın; roman diyelim adına. Bir roman dizelim ki karman katman, giz giz üstüne yükselen, yükseldikçe yazarının daha çok yazıcı olduğuna okurunun da okuyucu olmaklığına, kalakalmaklığına yollar kuralım. Bir roman diyelim ki Bayezıt’ın korkularından, kaygılarından damıtılmış devletin esameler dükkanında çok eski çağlardan kalma hayatları satın almalarda bir başkasına seslenemediği, ayrı ayrı ama ayrılamayan imge paylaşımlarına yaslanalım. Dedi ki: “suyun kokusu olsaydı bütün kokular birbirine karışırdı. Hele yağmurdan sonra!” Düşlerini görmeyenler de vardır elbet, düşlerini kokulardan kuranlar; limon çiçekleri, buhurlar, tütsüler. Düzeltecek sonra: O demedi, söyleyicisi idi sadece…

Üç ayrı dil üç ayrı hikâye üç ayrı katman. Sayfa sonlarında birbirine seslenen isimler, tütsü kokularının tarih aşımı gücüyle kurgusuz bir yazılar evreninde eşzamanlı olma kaygısı hiç de gözetilmeyen bir anlatıda, na-zan’ın “olumsuzlamayı bizleştiren” dil yangınlarında isimle ateş arasında kalakalan “bir ürpertinin boşlukta asılışı” kadar bizden çıksa da bizim ta içimizde iç çekişler. Kendisi uydurmuş olduğunu tekrarlasa da hikâyelerinin yalan olduğuna inanılmayan masal kuşları, aşk ile insan arasında süslü bir uzaklık kursa yazamazdı kadar gerçek: sonrası… sonrası…Vallahi yalan değildi.

Kuşatmalarda kimse kuş sesleri aramaz… Yangında çiçekleri sulamak aklında değil kimsenin. Bir şehrin hangi zamanların rengini içtiğini, hangi aşklardan yaralandığını, hatıra mahzenlerini kurcalamaz varsıl zamanlar. Aşk her zamanın kelimesidir, çağların dönüştürdüğü anlamlan unutursak daha da. “aşk mümkünler âleminde mutlak değil” :susturun.. .susturun.

İsimle ateş arasında. Yazıcısı, Nazan Bekiroğlu.

İsimle ateş arasında. Hikâyeyle roman arasında. İsimle ateş arasında yeniçeri ile Osmanlı: Osmanlı isimken yeniçeri ateş. tarihin mecrasına itaatten yorgun düşmüştük. Yeniçeri dudaklarında ölüm kıraati, sayfalar boyu. Osmanlı isimken, Kanuniyken en çok, yeniçeri ateştir daha da. Ve Mahmutların ikincisinde ateştedir. İsimle ateş arasında. Esamisi varken sadece yazılar âleminde, cümleler perdesinde Kanuni ile Mansur arasında. İsimle ateş arasında… En çok kendi ile bir başka kendi arasında.

İsim zordur. Adlandırmak, ad değiştirmek, yeniden isimlenmek… Her zamanına başka isim söylediğimiz hayatlar. Bir ismi hiç soyunmasa da, o isimden zorla uzaklaştırılan tarih boyları; belki Osmanlı belki on bir ayrı hikâyenin bütünleyemediği tek isim, belki de nihadeye saklanmış susmalar.

Kokulardan seslenen hafızalara işaret parmaklarının öğretemediği gerçek. O’ndan başlamayanın hiç başlamadığı aşk yeknesaklıklarında bitimler beklenmez ki. Nazan aşkı kelimelerin diplerinde kelamın büyüsünde mevsim telaşlarında bilmemiştir. Aşk hurafeleri dizmez, aşkın sonsuzluğunu sonsuza olan aşkla çoğaltır.

Yazılmıştı ve yazıcısının acıları yazılmasıyla aşılmıştı; içi ılımış, ışımıştı. Ve bütün bunlar dört defterde; nefti, gölgeli dört defterde yaşanmışa. Fakat ne yaşanılırsa yaşansın ve ne yazılırsa yazılsın aşk yine tanımsız kalacaktı. Onu anlatan tüm tanımlar eksik kalacaktı. Oysa yazılmamıştı kalplerin tarihçesi; hala yazılmamıştı…

“Yaşamım sizin oldu, bana ölümümü verin. Ağzımda örselenmiş sevda lafları. Saltanat sürmekti oysa benim işim.” Bir tereddüdün romanı: Dedi ki: na-zan olumsuzluğun bizleştirildiği bir kitap dizimi şüphe. “Heves. Bütün hikâyeyi özetleyecek tek kelime.”
Okuntu nr. 9, kasım-şubat 2003

Alaattin KARACA, NAZAN BEKİROĞLU’NUN İSİMLE ATEŞ ARASINDA ADLI ROMANININ TAHLİLİ

NAZAN BEKİROĞLU’NUN İSİMLE ATEŞ ARASINDA ADLI ROMANININ TAHLİLİ,

Alaattin KARACA[*], Arayışlar -İnsan Bilimleri Araştırmaları- Yıl: 5, Sayı:9-10, 2003…

Abstract: İsimle Ateş Arasında (Between Name and Fire) is Nazan Bekiroğlu’s first novel. There are two stories in the the novel; one is a love story and the other is the story of Yeniçeri Ocağı (Yeniceri Army). The primary concern and feature of the novel is its evaluation of love and history from the standpoint of sufism. The novel deals with one of the most important military institutions of Ottoman Empire from a different angle and hence historically it is of great significance. in this article the novel has been analyzed in respect of plot, theme and narration technique as well as its relation with both traditional and modern narration 1 techniques. 1 Key words :Nazan Bekiroğlu, Between Name and Fire (İsimle Ateş Arasında),Ottoman History, Yeniceri Army, Sufism, love

Tarih, her dönemde edebiyatçıların ilgisini çekmiştir. Türk edebiyatında da özellikle son yıllarda tarihimize ilişkin romanların çoğaldığı ve kimilerinin tartışmalara yol açtıkları gözlenmektedir. Ad vermek gerekirse Yılmaz Karakoyunlu’nun Salkım Hanım’ın Taneleri (1990), Ahmet Altan’ın Isyan Günlerinde Aşk (2001 ) ve Rıdvan Akar’ın Bir Irkçının İhaneti (2002) gibi romanları, geçmişi sorgulayan bakışları ve içlerinde kaçınılmaz olarak barındırdıkları siyasal görüşleriyle tartışmalara neden olmuşlardır. Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında[1] (2002) adlı yapıtı da ”tarihsel”i konu edinmesi bakımından aynı kategoride değerlendirilebilir. Ancak söz konusu üç roman daha çok tezleri, belgesel yönleri ve ideolojik içerikleriyle öne çıkarılmış ve tartışılmıştır. Kuşkusuz İsimle Ateş Arasında’daki tarihe bakış da tartışılabilir; yine de Nazan Bekiroğlu’nun yapıtı, diğer üç romandan farklı olarak tezi, belgeselliği veya ideolojisiyle değil, tarihe bakış açısı, kurgusal tekniği ve diliyle öne çıkar. Her şeyden önce bu romanda tarih, doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılır bir belge veya tez olmaktan öte, ilahi bir yazgı dairesinde, varlıkla yokluk arasındaki bir süreç olarak, mistik bir bakış açısıyla ele alınır. İbn-i Haldun’dan kaynaklanan, devletlerin de insanlar gibi ömürleri olduğu, doğup geliştikleri ve öldükleri düşüncesi, romancının tarihe bakışını da özetlemektedir. Nitekim yapıtta bu düşünceler, ”… Tunuslu tarihçiye bakılırsa, devletler de insanlar gibi doğuyor, yaşıyor ve ölüyorlardı. Her şeyin bir kaderle var olduğu şu alemde, her şey zıddıyla kaim olduğu için, cehennem içinde zemherir taşıyordu ve ümmetlerin de bir kaderle yazılmış ömürleri var oluyordu. Bu ömrü tedbirle uzatmak mümkün olsa da geçici ve bitimliydi devletlerin ömrü neticede. Tunuslu tarihçi ayete yaslanıyordu. “Ümmetlere ecel biçen ayetlerin Sayısı çoktu. Ve ecel geldiği vakit ne bir an geri kalmanın ne de bir an ileri gitmenin imkânı vardı.” (s. 89) diye ifade edilir.

Bu cümleler, tarihin Tanrı tarafından belirlendiğini ve yazgı ile tarih arasında kopmaz bir bağ olduğunu ortaya koymakta ve yapıtta tarihe varlıkla yokluk kavramlarının penceresinden bakıldığını göstermektedir. Dolayısıyla romanda mistik bir tarih felsefesi egemendir.

Hakkında pek çok yazı yayımlanan Nazan Bekiroğlu’nun romanı, ”Sözün Başı” ile ”Sözün Sonu” başlıkları arasında yer alan iki ana bölümden oluşur. Bu bölümlerin ilki ”İsim”, ikincisi ”Ateş” başlığını taşımaktadır. Söz konusu iki bölüm de kendi içinde kimi kez numaralandırılarak, kimi kez de çeşitli başlıklarla alt bölümlere ayrılmıştır.

İsimle Ateş Arasında, iki ana öykü üzerine kurulmuştur. Bunlardan birincisi ”Numan ile Nihade arasındaki aşk”, ikincisi ise ”Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş, bozuluş ve yıkılış öyküsü”dür; hatta bu bağlamda, Osmanlı Devleti’nin çöküşü anlatılmaktadır denilebilir. O halde romanda biri bireysel, diğeri tarihsel olmak üzere iki ana tema vardır. Ancak her iki tema, tasavvufi bir bakış açısıyla işlenir. Bu nedenle romanın en önemli özelliklerinden biri mistik bakıştır. Numan ile Nihade’nin aşk öyküsünde bu mistik bakış; aşkı tasavvufi açıdan yorumlama çabası açıktır. Bir isim satın alarak Yeniçeri Ocağı’na katılan Numan, Nihade’yi sever, aşkı uğruna ailesini terk edip Nihade’yle evlenir. Romanda sık sık siyahlar içinde, kapkaranlık örtülü olarak betimlenen sevgili (s.29;39.63), bu yönüyle aklı peşine düşüren bir gizemdir. Aşık, kendini sevgilinin gizemine kaptırır ve billûr aydınlıkları ”esmer bir gecenin karanlığında…” (s. 63) boğulur. Hüsn-i Aşk’taki Aşk gibi, daha ilk adımda karanlık bir kuyuya düşer. Bu, aklın karanlığıdır. Turgut Uyar’ın deyişiyle ise ”aşkı karanlık”tır.

Bu aşk öyküsünde, arada kalmışlık temi de önemli bir yer tutar. Hatta Nihade ile Numan arasındaki aşk öyküsünün büyük ölçüde arada kalmanın trajikliğine dayandığı söylenebilir. Örneğin Numan, içinde bulunduğu bu durumu şöyle anlatır:

”Her şeyin bir şeyle bir şey Arasında durduğu daha baştan uyarılmış bu hikâyede çok şeyle bir şey arasında kaldım.” (s.26).

Bu cümle, bir yönüyle Numan’ın eski eşi ve kızı Nur ile yeni eşi Nihade arasında kalışını belirtirken, çokluk ve teklik arasında kalmak bakımından tasavvufi anlamlara da açıktır. Söz konusu arada kalmışlık, tasavvufi anlamıyla Numan’ın ”Ben ki aklımla kalbim, kelâmımla halimin arasındayım. ” ( s. 198) sözüyle ifade edilir .

Aşka tasavvufi bakış, romanda kelam-kalp, akıl-duygu çatışmasında iyice belirgindir. Numan, ”Her şeyi kelama yükleme…” (s. 75) alışkanlığıyla, aşka hep aklıyla yaklaşmak ister. Akletmenin yaman istilasına uğramış, aşkı kalbiyle değil aklıyla onaylamanın telaşına kapılmıştır (s. 170). Bu nedenle kuşku düşer aşığın kalbine. çünkü akıl, kuşkudur, huzursuzluktur. Yapıttaki ”Ama akıl şüpheyi, şüphe vehmi, vehim vesveseyi doğurup duruyordu. ” (s.172) cümlesi bu düşünceyi pekiştirir.

Tasavvufta ”Kelam, bilmenin… ” (s. 79) yoludur, aşka kelam (akıl) ile varılmaz. Romanda bu düşünceyi ifade eden, ”Akıl aşka denge değildir. (..) Aşkın pazarında kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun… ” (s. 166), ”…aklın güvenilmez terazisine düşünce bir daha aşkın katıksız sevincine geri dönemedim. ” (172) gibi pek çok cümleye rastlanır. Numan, aşkı kalbiyle bulmaya değil de aklıyla bilmeye kalkışınca, gerçek aşka ulaşamaz, eşikte kalır ve ”Bu yüzden silsile silsile uzandı önümde barikatlar. Aşamadım. ” (s. 171) ”Ama ben, bu kemter kul. Yapamadım. Eşiğin bir adı da acıydı, aşamadım. ” (s. 176) der.

”Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsü”, bu tasavvufi bakış içerisinde sürer ve sevgilinin, akıl dairesinde kalan aşığı terk etmesiyle sona erer. Dolayısıyla bu öyküde, tasavvufi aşk anlatılarının ana teması olan akılla kalp arasındaki çatışma . işlenir ve sonuçta gerçek aşka ulaşmanın kalple olabileceği vurgulanır. Böylece . tematik düzlemde, geleneksel anlatılarımızdan tasavvufi öykülerle bir bağ kurulur.

Aşk öyküsünde işlenen bir başka tema, koku ve çiçeklerdir. Romanda, kokuların yapılışı, kimi çiçekler ve bunların öyküsü uzun uzun anlatılır (s. 68-80). Hatta koku ile tasavvuf arasında ilgiler kurulur, kokunun metafizik nitelikler taşıdığı belirtilir. Kokular arasında filbahri kokusu, ezelden izler taşıyan, insana fizik ötesi evreni, ”sınırsız güzeli ” (s. 79) anımsatan çarpıcı bir kokudur (s. 76- 77).

Romanın ikinci ana öyküsü, ”Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü”dür. Bu öyküde, bir yeniçeri, geriye dönüş tekniğiyle Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunu, devşirme usulünü, başlangıçta ocağın sağlam yapısını, yeniçeriler ile sultan arasındaki güçlü bağları anlatır:- Kuruluş döneminde ordu sultanı, sultan da ordusu için vardır. Ancak bozulma Üçüncü Murat’la başlar. 0, ”ordularının başında sefere çıkmayan alışılmadık bir hünkardı(r). ” (s.. 57). Bu sultan, canbaz, perendebaz, hokkabaz taifesinin Yeniçeri . Ocağı’na girmesine izin vererek bozulmaya zemin hazırlar. Aslında bozulma sadece orduda değildir; on sekizinci yüz yıla gelindiğinde nakış, minyatür, hat, cilt, mimari, saray, ebru, şiir her şey bozulmuş (s. 97-101), sultanla yeniçeriler arasındaki bağlar kopmuştur. Kopuş, yeniçerilerin ağzından ”…biz artık birbirini bütünleyemeyen birer yarımız. ” (s. 110) cümlesiyle ifade edilir. Ardından başkaldırılar başlar. Böylece sözlüklere yeni bir deyim girer: Kazan kaldırmak. Yeniçeriler, ”zorba” diye anılır olmuşlardır. Bu öykü, yeniçerilerin evlenmelerine izin verilmesi, ticarete atılmaları, askerlikten kopmaları ve esame defterlerinde yapılan yolsuzlukların anlatılmasıyla sürer ve İkinci Mahmut döneminde ocağın yıkılmasıyla sona erer. Savaşçılıkları nedeniyle semendere benzetilen yeniçeriler, ateş içinde yok olurlar. Romanda Yeniçerilerin öyküsüne bağlanan küçük öyküler de vardır. ”Nezuka: Devşirme” (s.45- 49) başlıklı ilk öyküde, ”Nezuka adlı bir çocuğun küçük yaşlarda devşirme olarak alınması, ailesinden ve vatanından koparılması, dilini ve kökünü unutması, Yeniçeri Ocağı’na katılmak üzere yetiştirilmesi”, ”Murad:Üçüncü” (s.57-59)de, ”Üçüncü Murat döneminde Yeniçeri Ocağı’na canbaz ve perendebazların alınmasına izin verilmesi ve böylece ilk bozulma” anlatılır. ”Şehzade” (s.113-118), ”kafeslerde kapalı, tedirgin ve halktan kopuk bir yaşam sürdüren şehzadelerin öyküsü”dür. Romanın en etkileyici bölümlerinden olan ”Osman:Genç” (s. 141-147)te, ”Yeniçerilerin Genç Osman’ı acımasızca katletmeleri” anlatılır. ”Murad:Dördüncü” (s. 153- 157) başlıklı bölüm, ”hiddeti ve acımasızlığıyla ünlü Dördüncü Murat’ın, esame defterlerinde yapılan yolsuzluklar ve rüşvetle yaptığı mücadele”nin öyküsüdür. Öyküde, ”Dördüncü Murat’ın Yeniçeri katibini rüşvetle sınaması ve rüşvete kanan katibin boynunu vurdurması” anlatılır. ”Gül-ebru-su: 111. Selim” (s. 187-192), ”yenilikçi ve sanatçı ruhlu bir padişah olan Üçüncü Selim’in yeniçerilerce öldürülmesi”ni anlatan bir öyküdür. ”Mustafa:Üçüncü” (s.203-206) başlıklı bölümde, ”çöküş döneminin çaresiz ve tedirgin, adım tarihe yazdırmayan padişahlarından Üçüncü Mustafa’nın öyküsü” anlatılır. ”Düzme Solak: Turnanın Ölümü” (s. 223- 224), ”Efsane” (s. 225-227) ve başlık verilmemişse de 228-230. sayfalarda anlatılanlar, bir öyküdür denilebilir. Bu bölümde, padişahın muhafız solaklarının askerlik niteliğinden uzaklaşması, turnayla ilgili bir aşk efsanesiyle ilinti kurularak ele alınmıştır. ”Mahmud: İkinci” (s.231-235) ve ”Mahmud: Adli” (s. 269-274) başlıklı bölümlerde ”Sultan İkinci Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmasını” anlatır. Ancak-”Mahmud: Adli” den önce yer alan ”Süleyman” (s. 263-267) başlıklı öykü ise yeniçerilerin veya sultanların öyküsüne bağlanmamakla beraber dünyada bir ad bırakmakla ilgili olması bakımından romana eklemlenir. Öyküde, tersanede körükçü olarak çalışan Süleyman adlı sıradan bir delikanlının, duvara yazdığı şiirle adını geleceğe ulaştırması anlatılır.

Yeniçerilerin öyküsü, kimi yönlerden Numan ile Nihade Arasındaki aşk öyküsüne benzer. Aşk öyküsünde üç aşama söz konusudur. İlk aşamada, aşık (Numan), sevgiliye (Nihade) gönlünü delicesine kaptırır; aşk böylece doğar ve gelişir. İkinci aşamada, aşığın kalbine kuşku düşer, aşka fitne karışır ve kopuş başlar. Son aşamada aşık kuşkunun karanlığında yolunu ve sevgilisini yitirir, gerçek aşka varamaz. Yeniçerilerin öyküsünde de yeniçerilerle sultan arasında böyle bir süreç yaşanır. Ocağın kuruluş döneminde yeniçeriler (aşık), sultana (sevgili) canları pahasına bağlıdırlar. Bu bağlılık, ”Cihanda bir padişahı vardı, bir de kendisi… ” .(s.49), ”Su sızmazdı aramızdan. Ten ve can kadar yakındık. ” (s. 103) cümleleriyle belirtilir. Ancak aşk öyküsündeki gibi, yeniçerilerle sultan arasına da fitne girer. Son aşamada sultanla yeniçeriler koparlar, aşk biter, yeniçeriler ateşte yanarlar. Bu, her iki öyküde olayların, İbn-i Haldun’un devletlerle ilgili görüşüne uygun biçimde doğum, gelişme ve ölüm aşamaları doğrultusunda geliştiğini gösterir. Son bölümdeki şu cümleler bu bakımdan önemlidir: ”Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların devletler gibi ömürleri olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. ,, (s. 296)

Söz konusu iki öykü ”farklı değer veya kavramların karşı karşıya gelmesi” üzerine kurulması bakımından da benzeşirler. Daha önce de inildiği gibi, Numan ile Nihade Arasındaki aşk, akılla kalp arasındaki çatışmaya dayanır. Yeniçerilerin öyküsünde de isim-ateş, sultan ordu, ney-kılıç, Mevlevilik-Bektaşilik, doğu-batı gibi sözcük ve kavramların temsil ettj i değerler Arasında benzer bir çatışma vardır.

Örneğin isim, var olma, hayat, ateş ise yok olma, ölüm demektir .Romanda bu, ” Bir isim koymakla başlar her şey. Bir ismi kaldırmak/a biter aynı şey. ” (s. 274) cümleleriyle belirtilir. Yeniçerilerin öyküsünde, padişahı padişah eden, sikkede yazılan ve hutbede söylenen ismidir. Bir padişahın ismi hutbeden çıkarıldığında sultanlığı son bulur. Bu nedenle padişah, isimdir (s. 12). Yeniçeriler ise, yakan ve yanan bir ateştir, onların tarihteki diğer adı semenderdir. Romandaki, ”Semenderdi lakabımız: Ateşte yanmayan masal yaratığı. Ateşte yaşardık. Ateşle sınanırdık.” (s. 56) cümleleri ateşin bu öyküdeki anlamını açıklar. Ayrıca yeniçerilerin esame defterlerinin romanın sonunda ateşte yakılması da ismin ve ateşin anlamlarını vermesi bakımından önemlidir. Benzer biçimde ”GüI-ebru-su: IlI.Selim” başlıklı öyküde, ney ve kılıç karşı karşıya gelir. Bu öyküde, ney, güzellik, müzik, duygusallıktır; hatta sanatçı bir ruha, duyarlığa sahip Üçüncü Selim’i simgeler. Kılıç ise, savaşı, ölümü, yeniçerileri simgelemektedir. Aynı çerçevede Mevlevilik, sarayın, merkezin, padİşahın bağlandığı tarikat, Bektaşilik ise, yeniçerilerin tarikatıdır. Nizâm-ı Cedit, batıyı, yeniliği: Yeniçeri Ocağı ise, doğuyu temsil ederler. Bu değerler Arasındaki çatışma ikinci ana öyküde, daha üst katmanda sultanlarla Yeniçeri Ocağı Arasındaki çatışma içinde değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak hayat-ölüm, tasavvuf, aşk, akıl-kalp çatışması, koku ve çiçekler, Yeniçeri Ocağı, Osmanlı ordusunun bozulması, toplumsal çözülme, ordu ile sultanlar arasındaki çatışmalar, romanda işlenen başlıca temalardır.

Romanda iki ana öyküye paralel olarak olay örgüsünde de İki zincir vardır. ilk zincir, Numan ile Nihade’nin aşk öyküsündeki olay halkalarından, ikincisi ise, yeniçerilerin öyküsünü oluşturan olay halkalarından meydana gelmektedir.

Numan İle Nihade Arasındaki aşk öyküsünde sırasıyla şu olay halkaları vardır:

1. Numan, Mansur’un ismini satın alarak Yeniçeri Ocağı’na girer (s. 17).

2. Numan, Mansur’un eşi Nihade’ye aşık olur ve ona bağlanır (s.25).

3. Numan, eşinden boşanır, kızı Nur’u terk eder ve Nihadeyle evlenir (s. 60).

4. Aşık, sevgilisine dört defter verir, ondan kendisiyle ilgili. duygularını defterlere yazmasını ve kendisi için filbahri kokusunu damıtmasını ister (s. 83).

5. Aşık, sevgilisinden bir çocuk ister, Nihade buna yanaşmaz (s. 126).

6. Aşığın kalbine kuşku düşer, tedirginlik ve huzursuzluk başlar (s. 128).

7. Nihade uykusunda eski kocası Mansur’un adını sayıklar, bunu duyan Numan yıkılır (s. 162).

8. Aşık, sevgiliden kendisi için yazdığı defterleri göstermesini ve filbahri kokusunu vermesini ister, sevgili reddeder (s. 194).

9. Aşık, dayanamaz, bir gün kapıyı kırarak sevgilinin odasına girer, verdiği defterlere hiçbir şeyin yazılmadığını görür. Filbahri buhuru da yoktur (s. 197).

10. Aşık, yıkılmıştır. Sevgilisi için yazdığı dört defteri öfkeyle yakar (s. 198).

11. Nihade, bu olay üzerine evi terk eder, aşk biter (s. 198).

12. Numan, Nihade’yi arar, ancak bulamaz, bu arada kızı Nur da ölür (s. 222).

13. Numan, yıkılmış bir biçimde Yeniçeri kışlasına döner, Vaka-i Hayriye’deki karmaşada ölür (s. 262).

Bu sıralamadan da anlaşılacağı gibi, Numan ile Nihade’nin aşk öyküsü, zaman zaman yeniçerilerin öyküleri araya girerek olay akışı kesintiye uğrasa da, başı sonu belli, düzenli bir vaka kuruluşuna sahiptir.

Yeniçerilerin öyküsü esas itibariyle Yeniçeri Ocağı’nın kurulması, gelişmesi, bozulması ve İkinci Mahmut döneminde ortadan kaldırılması gibi olaylardan oluşur. Ancak ikinci vaka zinciri, ilkine göre farklı bir yapıdadır. Aşk öyküsünün vaka zincirinde, olay halkaları, sağlam ve düzenli bir örgüyle bir ana vakaya bağlanırken, ikinci vaka zinciri, neden-sonuç ilişkisi bakımından birbirinden ayrı görünen küçük öykülerden meydana gelmektedir. ”Nezuka:Devşirme”, ”Murad:Üçüncü”, ”Şehzade”, ”Osman:Genç”, ”Murad:Dördüncü”, ”Gül-ebru-su:llI. Selim: ”, ‘Mustafa:Üçüncü”, ”Düzme Solak:Turnanın Ölümü”, ”Efsane”, ”Mahmut:İkinci”, ”Süleyman”, ”Mahmud:Adlî” gibi başlıkları taşıyan bu öyküler, her ne kadar olayları, kişileri, zamansal dizimleri ve mekanları bakımından birbirlerine ulanmasalar da, yeniçerilerle ilgili anlamsal ve işlevsel bağlarıyla ikinci vaka zincirine eklemlenirler.

Örneğin ”Osman:Genç” (s.141-147), ”Murad:Dördüncü” (s. 153-157) ve ”Gül-ebru-su: III.Selim” (s.187-192) başlıklı metinler, ilk bakışta birbirlerine bağlanamayan, kendi içlerinde bir bütünlük taşıyan üç ayrı öyküdür. Bunların birinci ve üçüncüsünde ”Yeniçerilerin sultana başkaldırması ve sultanları katletmesi”, ikincisinde ise, ”Yeniçeri Ocağı’ndaki bir rüşvet alma olayı” anlatılır. Alt katmanda birbirinden ayrı olan bu öyküler, bir üst katmanda yeniçerilerin öyküsündeki ”bozulma sürecini ve sultan-yeniçeri çekişmesini” yansıtma işlevleri bakımından ikinci vaka zincirine bağlanıp bir bütünlük oluştururlar. Romandaki vaka kuruluşuna ilişkin şu cümleler, bu yargıları pekiştirmektedir:

“…yeniçeri olmadan ismiyle yeniçeriliğe dahil olan çileli âşıkın ve yeniçerilerin uzun hikâyeleri katman katman ilerlerken; onların da üzerinde aynı metni bütünlesin niyetiyle vakte dahil olacak küçük hikayelerin ilki bu. Ama küçük hikâyeler bu metnin derinlerinde ana ırmağa bağlanıyorken… ” (s. 45) ”Kimi devridaim eden zamanın dairelerinden birini kopartarak bütünlüğünden. Evvelini okumadan ahirini anlattım. Kimi bir hikâyeyi anlatırken bir diğerini hatırladım. Onu anlatırken de bir diğerini.(..) Böylece iç içe açıldı hikâyelerin kapıları, iç içe kapandı. ” (s. 292-293)

Bu örnekler, romandaki bağımsız görünen öykü ve olay halkalarının, üst katmanda, Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde bütünleşerek modern bir yapı kurduklarını göstermektedir. Romanın bu küçük öykülerden oluşan yapısında Nazan Bekiroğlu’nun ‘öykücü duruşu’nun etkisi olsa gerektir. Ayrıca yapıt, bu çerçeve öykü tekniğiyle, Doğu öykücülüğünde Binbirgece Masalları’na dek uzanan bir geleneksel anlatım tekniğine eklemlenir. Sonuç olarak İsimle Ateş Arasında, üç katmandan oluşmaktadır. En üstte hayatla ölüm sürecini anlatan ”isimle ateşin öyküsü”, ikinci katmanda ”Nihade ile Numan’ın ve yeniçerilerin öyküsü”, en alt katmanda ise ”Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünü oluşturan küçük öyküler” yer alır. Bu yapısıyla roman, bir ana vakaya bağlı halkalardan oluşan, düzenli, klasik olay örgüsüne sahip değildir. Olayların anlatımında zaman dizimine uyulmamıştır. Örneğin Numan ile Nihade’nin öyküsü anlatılırken, bu öyküye ait olay akışı kesilmiş, yeniçerilerin öyküsü anlatılmaya başlanmıştır. Hatta Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde de küçük öykülere yer verilmiş, sonra yeniden Numan’ın öyküsüne dönülmüştür. Ancak bu yapı, romanın olay örgüsünde bir kopukluğa yol açmaz, söz konusu alt metinler, sonunda, en üstte bir bütünlüğe kavuşarak ana metni oluştururlar. Ayrıca İsimle Ateş Arasında, gücünü bir ana çatışma çevresinde örülen olaylardan ve entrik öğeden almaz. Bu nedenle yapıtta hareketli bir olaylar dizisi yoktur. Ancak ”Osman:Genç”, ”Murad:Dördüncü” ve ”Gül-ebru-su: lII.Selim” başlıklı küçük öyküler, güçlü entrik yapısıyla dikkat çeker.

İsimle Ateş Arasında’da kişiler iki ana öyküye göre gruplandırılabilir. Romandaki aşk öyküsünde Numan, Nihade, Numan’ın ilk eşi, kızı Nur ve Nihade’nin eski kocası Mansur yer alır. Ancak bu öykünün ana karakterleri Numan ve Nihade’dir.

Numan, aşk öyküsünün hem anlatıcısı, hem kahramanıdır. Otuz üç yaşında, on yıllık evli ve Nur adında bir kızı olan kahraman, İkinci Mahmut döneminde, idam edilen Mansur’un ismini satın alarak Yeniçeri Ocağı’na girer. Mansur’un eşi Nihade’ye aşık olur. Numan’ın en önemli özelliği, aşkta hep akılla kalp arasında kalması, akla yakın durması ve kelam dairesini aşamamasıdır. Kendi deyişiyle, ”Her şeyi kelama yükleme” (s. 75)ye alışkındır, kelam yanını feda edip hal ile yetinmeyi bilemez. 82), ”amasız cümle kurmayı” (s. 167) beceremez. Bu özelliğinden dolayı aşkı aklıyla bilmek, sevgilisinin kendisiyle ilgili duygularını öğrenmek ister. Oysa Nihade, hep suskun ve gizemlidir, aşığa cevap vermez, aşkını bildirmez, defterlere duygularını yazmaz, üstelik bir gece eski kocası Mansur’un adını sayıklar. Numan, iyice kuşkuya düşer, ”Akletmenin yaman istilasına” (s. 171) uğramıştır. Biri aşkta biri şüphede direnen iki kişidir artık (s. 172). Bunalır, tedirginliği giderek artar, ancak cinnet halinden şuur haline geçemez, eşiği aşamaz (s. 176). Gelişen olaylar sonucunda aşk, ayrılıkla noktalanır. Bu sonuçta, Numan’ın akılcı, kuşkucu kişiliğinin yanı sıra, Nihade’nin bu kuşkuyu gidermek için hiçbir çaba sarf etmemesinin ve suskun kalmasının da payı vardır. Numan, öykünün sonunda, Yeniçeri kışlasına döner, ocağın yakılması sırasındaki karmaşada ölür, ateşte yok olur. Özetle 0, aşkında ruhi-felsefi bir bunalım yaşayan, acılar içinde kıvranan, arada kalmış biridir ve romanda daha çok bu psikolojisiyle öne çıkmıştır.

Aşk öyküsünün kadın kahramanı Nihade, eşi Mansur’un ölümünden sonra Numanla evlenir. Romanda dış görünüşü betimlenir. Buna göre oldukça güzel bir kadındır (s. 25), ”Yüzü küçülen ay gibi gölgeli bir aydınlıktı(r).” (5. 25). EIleri esmer bir kelebeğe benzer, sağ bileğinde nakışlı ve Ial taşlı gümüş bir bileklik vardır (5. 24). Esmer, karanlık, siyahlar içinde, meçhul bir kadındır. Romanda, ”Tepeden tırnağa siyahtı.” (5.24), ”karanlıktaki kadına” (s.61), ”Siyahlar içindeydi” (5. 63), ”siyah bir güle benzerdi” (s. 75), ”karanlık kalan yegâne kahramandı.” (s. 130), ”yazıcısına dahi karanlıktı… (s.130), ”bitimsiz bir karanlıktı… (s. 130) gibi ifadeler Nihade’nin bu özelliğini belirtir. Numan’ın kuşkucu, araştırıcı kişiliğine karşılık 0, içe kapanık, suskun ve gizemlidir. Numan, onun gizemini çözmek, duygularını bilmek istedikçe, karanlığına daha bir gömülür, üstelik bu karanlığa aşığını da çeker. Suskun güzelliktir (s. 165) Kocasının aşkı bilmek isteğine sadece bir yerde yanıt verir:

”Bana inanmıyor musun, dedi, kayıtsız şartsız teslimiyet istedi. (..) sen nasıl aşksın, dedi. Bir aşkı tartarsa ancak aşk tartar. Akıl aşka denge değildir. Karanlıksam, karanlığımı, bulanıksam bulanığımı kabul etmezsen nasıl aşksın, diye yineledi. (..) Aşkın pazarında kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun ve aşkın erliğine soyunmuşsun…(s. 166)

Bu cümleler, Nihade’nin aşkta tam bir teslimiyet istediğini gösterir. Ona göre aşkta akla, bilmeye, kuşkuya yer yoktur, aşık sevgiliyi olduğu gibi kabul etmelidir. Sevgili, bu düşünceleriyle tasavvufi aşk anlayışına yakın durur, akıldan değil, kalpten yanadır. Ancak romanda Nihade’nin Numan’ı sevdiğine ilişkin hemen hiçbir işaret yok gibidir. Hatta genç kadın, yalnızca maddi zorluklar nedeniyle Numanla kalır (s.23). Evlendikten sonra ise, aşığın kendisine verdiği defterlere hiçbir şey yazmaz, üstelik bir gece eski kocası Mansur’un adını sayıklar. Bütün bunlar, sevgilinin aşkta açık olmadığını gösterir. Oysa aşk, yalnızca tek tarafa yüklenen bir sorumluluk değildir. Bilmek istemek, aşkta eksikliği göstermez. Tanrı dahi güzelliğinin bilinmesi için evreni yaratmış, muhataplarına kendinden bir iz, bir işaret ulaştırmıştır, çünkü muhataplarının buna ihtiyacı vardır. Bu nedenle Nihade’nin aşk konusundaki düşünce ve tavırları eksik veya yanlıştır. Çünkü aşk da bir imandır, kalpte oluşur, ancak dil ile ”ikrar”ı gerekir. Oysa Nihade, aşkını -eğer aşıksa- söylemeye hiç yanaşmaz, suskun ve karanlıktır. Bu tavrıyla onun tasavvuftaki ”kal” değil de, ”hal ehli”nden olduğu düşünülebilirse de, esas itibariyle bir gizem olarak kalır. Gerçi, çiçek ve kokularla haşır neşir olması nedeniyle, genç kadının metafizik dünyaya daha yakın olduğu izlenimi uyandırılmaya çalışılmışsa da, sonuçta 0, ne ”kal”den ”hal”e ulaşmış, ne de akıldan geçip kalbe varmış bir roman kahramanıdır.

Romandaki kişilerin diğer bir bölümü, “Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü”ndeki kahramanlardır. Ancak bu öyküdeki kahramanlar, aşk öyküsündeki gibi öne çıkan kahramanlar değildir. Aksine ikinci öyküde, tarihin aynasında bir süre kendini gösterip sonra kaybolan pek çok tarihi şahsiyet vardır. Üçüncü Murat, şehzadeler, Genç Osman, Dördüncü Murat, Üçüncü Selim, Üçüncü Mustafa, İkinci Mahmut ve Yeniçeri kâtibi romandaki başlıca öykü kahramanlarıdır. Ancak onların aralarındaki en önemli kişi, ikinci öykünün büyük bir bölümünde anlatıcı konumunda olan “yeniçeri”dir. Yeniçeriler adına konuşan ve ocağın öyküsünü kendileri açısından anlatan bu anlatıcı-kahraman, Osmanlı ordusu ve bozulmayla ilgili yorum ve düşünceleriyle dikkat çeker ve bu öykünün ana karakterlerinden biridir denilebilir. Onun yanı sıra Osmanlı sultanları, bu öykünün diğer grubunu oluşturur. Yapıtta yer alan Üçüncü Murat, Dördüncü Murat, Genç Osman, Üçüncü Selim ve İkinci Mahmut, kimi yönlerden yeniçerilerle çatışan, bazıları acımasızca katledilen padişahlardır.

Romanda sultanlar, sadece tarihi kimlikleriyle değil, psikolojik yönleriyle de verilirler. Kimileri tedirginlikleri, kimileri sertlikleri, kimileri çaresizlikleri, kimileri ince ruhları ve kimileri de kararlılıklarıyla öne çıkarılır. Örneğin Üçüncü Selim, iç dünyasını da açar okuyucuya. Ordunun başında sefere çıkmadığını, çünkü esir düşmekten korktuğunu, bitip tükenmek bilmeyen savaşlardan yıldığını söyler. O da nizam arayışındadır, hastalığın nizamsızlıktan kaynaklandığını bilir. Yeni bir dünyanın eşiğinde olduğumuzu ve batılılaşmanın gereğini kavramıştır. Ancak merhametli ve ince ruhludur, zehirli bir organı kesip atacak sertlikte olmadığı için yenilik hareketini başaramaz, yeniçerilerin gazabına uğrar. Romanın bir başka sultan-kahramanı Üçüncü Mustafa, çöküşün farkında olan, ancak bunu engelleyecek zamanı ve gücü bulamayan çaresiz bir padişah portresi çizer. İkinci Mahmut ise, kararlı, akıllı, yok olmamak için yok etmek gerektiğini bilen, Yeniçeri Ocağı’nı yaktıran, ancak bir yandan da ağlayan bir sultandır. Kişiliğini ve Üçüncü Selim’den farkını “Merhamet değil adalettim. Affetmedim.” cümlesiyle belirtir.

Bu örnekler, romandaki sultan ve şehzadelerin sadece bilinen tarihi kimlikleriyle değil, iç dünyalarıyla da verildiğini, böylece romancının tarihi-belgesel kişiler çizme riskinden uzak durarak insanî özü yakalamaya çalıştığını göstermektedir.

İsimle Ateş Arasında, zaman bakımından da romanın üç katmanlı yapısına uygundur. Yapıtın ilk öyküsü olan Numan ile Nihade arasındaki aşk, Vaka-i Hayriye diye bilinen Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılması(1826)ndan üç yıl önce başlar (s. 16). Numan, Nihade’yle ilk karşılaştığında, soğuk bir kış mevsimidir ve günlerden de cumadır(s. 22). “Zemherir soğukları” (s. 39) sürerken eşinden ayrılır ve Nihadeyle evlenir (s. 60). Evlendiğinde otuz üç yaşındadır (s. 62). Evlendikten sonra aradan üç yıl geçer, Numan otuz altı yaşındadır (s. 123). Bu aşk öyküsü, bir yaz mevsimi, ”Büyük yangına az zaman…” (s. 198) kala biter. Öykünün sonunda Numan, büyük yangın diye nitelenen Vaka-i Hayriye’de ölür (Haziran 1826). Bu bilgiler, romandaki aşk öyküsünde olayların 1823’ün kış mevsiminde başlayıp, 1826 Haziranında sona erdiğini göstermektedir. Söz konusu öyküde zaman, düzenli bir biçimde şimdiki zamandan geleceğe doğru akar.

Romanın ikinci öyküsü olan Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde zaman, ilk öyküdeki gibi düzenli değildir. Bu öykünün büyük bir bölümünü anlatan yeniçeri, geriye dönerek Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu(l362-63)ndan yıkılışına (l826) değin cereyan eden kimi olayları aktarır. Dolayısıyla bu öykü, geriye dönüşler üzerine kurulmuştur . Romanın en alt katmanındaki küçük öykülerde ise, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu ile yıkılışı arasındaki süreçte yer alan küçük zaman duraklarından söz edilebilir. Bu küçük zaman durakları, kuruluş-yıkılış sürecinde bir bütünlüğe ulaşırlarsa da, kendi içlerinde bağımsız birer zaman dilimidir. Örneğin ”Murad:Üçüncü”, ”Osman:Genç”, ”Murad:Dördüncü”, ”Gül-ebru-su:llI.Selim” başlıklı öyküler , birbirinden ayrı zaman diliminde geçen olayları konu edinmekle beraber, sonuçta Yeniçeri Ocağı’nın öyküsündeki zaman ırmağına akarak zamansal bir bütünlük oluştururlar. İsimle Ateş Arasında’daki şu cümleler yapıtın zaman kurgusunu açıklar:

”Kimi devridaim eden zamanın dairelerinden birini kopartarak bütünlüğünden. Evvelini okumadan ahirini anlattım. ” (s. 292)

Sonuç olarak romanda tek ve birbirine bağlı halkalardan oluşan düzenli bir zaman zincirinden söz edilemez. Ancak Numanla Nihade’nin aşk öyküsü, diğerlerine göre düzenli ve art zamanlı halkalarla örülmüş bir zaman zincirine sahiptir. Bu bakımdan söz konusu öyküde klasik bir zaman dizimi vardır. Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde ise, bu anlamda zamansal bir düzen yoktur. Ancak küçük öykülerin birbirinden ayrı gibi görünen zaman dilimleri, Y eniçeri Ocağı ‘nın kuruluş-yıkılış sürecine akarak bu ikinci öyküde bir zamansal bütünlük oluştururlar. En üst katmanda ise, bütün bu zaman dilimleri, ”kemal-zeval, varlık-yokluk” gibi değişmez ilahi sürece ulanarak romanın mistik zamanına bağlanırlar.

Yapıtta dikkati çeken yönlerden biri, çevre betimlemelerinin azlığıdır. Numanla Nihade’nin aşk öyküsünde olayların büyük bir bölümü, Fatih Cami yakınlarındaki bir sokakta, kuytuda kalmış, nefti, gölgeli bir tütsü-buhur dükkanında geçer (s. 22-23) ve öykü Yeniçeri kışlasında Numan’ın ölümüyle sona erer. İkinci ana öyküde, belirli bir mekan yoktur denilebilir. Olaylar kimi kez Tuna nehrinin kıyısındaki Nezuka’nın kentinde, kimi kez sarayda, kimi kez şehzadelerin odalarında, kimi kez Süleyman’ın çalıştığı tersanede geçer. Bu öyküde/öykülerde mekansal bir bütünlük yoktur, hatta mekan önemli bir işleve sahip değildir.

Romanda mekanın öne çıkarılmaması, büyük olasılıkla yazarın seçimidir. çünkü görüldüğü kadarıyla Bekiroğlu, dıştan çok içi yazmaya önem veren bir yazardır.

İsimle Ateş Arasında, dil, anlatıcı ve bakış açısı bakımından da özgünlük arz eder. Yapıtın dikkati çekici yönlerinden biri, şiirsel dilidir. ”Öyle andı beni, kendi adımla bildi beni. Bir defası dışında. Son defası dışında. ” (s.30), ”İlle de o! Yalnızca 0! Evvelen 0! Ahiren 0, dedim. ” (s. 33), ”Çünkü, ‘rağmen ‘, çünkü ‘amma ‘, çünkü: ‘muamma’!” (s. 130) gibi ömeklerde görüldüğü üzere romanda kimi kez tekrarlara, kimi kez de iç kafiyeye dayanan bir ahenk göze çarpar. Bunun yanı sıra yazar, yer yer ”Nerdesin sin? İçimde yankılanan isimle sin! Kalıcı mısın gidici misin sin? Öfkem de rızam da kaderim sin. ” (s. 199) gibi ahenk ve kelime oyunları yapar. Bu nedenle romandaki her metin, mecazlarla, çeşitli kelime ve ahenk oyunlarıyla örülmüş birer mensuredir denebilir.

İsimle Ateş Arasında, çok katmanlı yapıya koşut biçimde, çoklu anlatıcı ve bakış açılarıyla dikkati çeker. Romanın en üst katmanında, ”Sözün Başı” ile ”Sözün Sonu” başlıklı bölümlerde ”Yeniçeri katibi” veya ”Büyük yazıcı” diye adlandırılan bir anlatıcı/yazıcı vardır. Yapıtın başında ve sonunda kendini gösteren bu anlatıcı/yazıcı, ”Ben, yazıcı. Denize bakan odamda oturuyorum. (..) Başlangıç tarihini atabilmem için. Kendi kavmi tarafından çarmıha gerilecek habercinin doğumu üzerinden tam iki bin yıl ile bir de ay geçmesi gerekti. ” (s. 17) diyerek kendi konumunu ve romanı yazmaya başladığı tarihi belirtir. ”Sözün Sonu”nda ise, romanın nasıl yazıldığı açıklanır. Söz konusu anlatıcı, kurgusal dünyada kendini gösteren (intra-diegetique)[2], ancak anlattığı öyküde veya öykülerde yer almayan (hetero-diegetique) bir anlatıcıdır. Bu anlatıcı/yazıcı, anlattığı öykünün dışında, üzerinde, üst bir konumda yer aldığı için ona dış anlatıcı da diyebiliriz. Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsünde anlatıcı, kendi öyküsünün kahramanı olan Numan’dır. Dolayısıyla 0, homo-diegetique (öykü içinde yer alan) bir anlatıcıdır. Tahsin Yücel[3] bu anlatım tarzına özöyküsel anlatı adını verir. Bu öyküde bütün olaylar, onun bilinç süzgecinden geçerek okuyucuya aktarılır. Numan, kendi öyküsünü olaylar anlatım anında geçiyormuş gibi anlattığı için, olaylarla anlatım zamanında bir eş zamanlılık vardır; dolayısıyla bu anlatım tarzı, kahramanın geriye dönerek anlattığı otobiyografik öykü tarzından farklıdır.

Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde ise, bir değil çok sayıda anlatıcıyla karşılaşılır. Bunlardan birisi, anlattığı öyküde yer alan, kimi kez geriye dönüş yapan ve biz diye konuşan bir ”yeniçeri”dir. ”Nezuka:Devşirme”, ”Murad:Üçüncü”, ”Düzme Solak: Turnanın Ölümü”, ”Efsane” başlıklı bölümlerde öykü dışında kalan ve kendini belli etmeyen bir anlatıcı ve nötr bir anlatım vardır. Bunun dışında ”Şehzade”de bir şehzade, ”Murad:Dördüncü”de Yeniçeri katibini sınayan ve padişahça görevlendirilen bir kişi, ”Gül-ebru-su: lll.Selim”de Sultan Üçüncü Selim, ”Mustafa:Üçüncü”de, Sultan Üçüncü Mustafa, ”Mahmud: İkinci” ve ”Mahmud: Adli”de Sultan İkinci Mahmut, ”Süleyman”da ise tersanede işçi olarak çalışan Süleyman, kendi öykülerinin hem kahramanı hem de anlatıcısıdırlar.

Görüldüğü gibi, romanda Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü, farklı anlatıcı ve bakış açıları aracılığıyla anlatılmış ve böylece olaylar farklı bilinç süzgeçlerinden aktarılmışlardır. Bu teknik, yazara oldukça geniş bir bakış açısı olanağı sağlamış ve yapıtı tek bir tarihsel teze bağlanma tehlikesinden de kurtarmıştır.

İsimle Ateş Arasında, tema bakımından geleneğin tasavvuf ve tarih kaynağından beslenen bir romandır. Yapıt, tarih, devlet, aşk ve kokuya ilişkin getirdiği tasavvufi yaklaşımlarıyla özgün bir içerik taş!makta ve bu yönüyle geleneğe eklemlenmektedir. Ancak çok katmanlı ve iç içe geçmiş olay örgüsü, çoklu anlatıcı ve – bakış açısı, zaman dizimindeki düzensizlik bakımından modern romanın yapısal özelliklerine de sahiptir. O halde Nazan Bekiroğlu, bu romanında bilinçli olarak hem içerik, hem de yapı bakımından geleneksel anlatı tarzı ile modem roman tekniğini kaynaştırmaya çalışmıştır. Bu nedenle İsimle Ateş Arasında, hem bir aşk romanı, hem de bir tarihsel roman olarak bir özgünlük ve bize özgülük arayışının ürünüdür.

Roman, tarihe bakışı ve tarihsel olgulara getirdiği yorumlarıyla da tarih ve toplum bilimi açısından dikkate değer. Özellikle tarihsel olayların tek bir neden veya tek bir bakış açısıyla açıklanamayacağını örneklerle vermesi açısından bu yapıt, tarih biliminin yöntemine ilişkin önemli pratikler içermektedir. Bu bakımdan İsimle Ateş Arasında, tarihi sadece bir belgeler yığını olarak görmeyen, belgeleri çoklu bakış açısıyla, çeşitli olasılıkları göz önünde tutarak tahlil etmeye çalışan tarih bilimci için de önemli bir kaynaktır.

Yazar, kimi kez bilgi aktarma, tekrara düşme ve sözü uzatma tehlikesiyle yüz yüze gelmişse de, şiirsel dili ve özenli anlatımıyla bu tehlikeden büyük ölçüde uzak kalmayı başarmıştır. Hatta roman, dili bakımından mensurelerden meydana gelmiştir denilebilir.

Sonuç olarak İsimle Ateş Arasında, çağdaş edebiyatımızda kimi yönleriyle geleneksel anlatılarla benzeşen, kimİ yönleriyle de modern anlatının özelliklerini taşıyan bir romandır.

Özet: İsimle Ateş Arasında Nazan Bekiroğlu’nun ilk romanıdır. Romanda biri aşk, diğeri Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü olmak üzere iki ana öykü vardır. Ancak gerek Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsü, gerekse Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş, gelişme ve yıkılış öyküsü mistik bir felsefe doğrultusunda ele alınır. Tarihin bu mistik felsefe açısından değerlendirilmesi, romanın en dikkate değer yönlerindendir. Yapıtta, kurgu, içerik ve anlatım bakımından da geleneksel özelliklerle modem özelliklerinin kaynaştığı göze çarpar. Bu makalede İsimle Ateş Arasında, kurgu, içerik ve anlatım bakımından tahlil edilmiştir.

Anahtar kelimeler: Nazan Bekiroğlu, İsimle Ateş Arasında, Osmanlı tarihi, Yeniçeri Ocağı, tasavvuf, aşk.
——————————————————————————–

[1] İncelemede romanın şu baskısından yararlanılmıştır: İsimle Ateş Arasında, İstanbul 2002. Roman hakkında ayrıca bkz. Sevi Aral, ”Yazdıklarım Okuyucunun Elini Yaksın İstiyorum”, Zaman Gazetesi, Kültür-Sanat Sayfası, 17/10/2002; Burak Demirci, ”Ya Cinnet, Ya Hicret (Söyleşi}”, Aksiyon, S. 411, 21 Ekim 2002, s.62-64; Ercüment Dursun, ”Her şey İsimle Ateş Arasında (Söyleşi)”, Türk Edebiyatı, S.349, Kasım 2002, s. 44-48; Mustafa Kutlu, ”İsimle Ateş Arasında”, Yeni Şafak, 06/11/2002, s. 16; Hüseyin Kamil, ”Trabzon’un Sultanı”, Bö!gede Gündem, 11 Kasım 2002, s.4; Nazife Şişman, Suavi K. Yazgıç, Fatma K. Barbarosoğlu, ”İsim Varedendir Ateş Yokeden”, Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, s.16; Belkıs İbrahimhakkıoğlu, ”İhtişamın Yokluğa Seyri”, Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, s. 16; İskender Pala, ”İki Ayrı Ateş Topu Var”, Yeni Şafak, 22 Kasım 202, s.16; A. Ömer Türkeş, ”Sahte Yeniçerinin Aşkı”, Virgül, S.57, Aralık 2002; Ercüment Dursun, ”Bu Dünyada Aşk Aslından Bir Surettir (Söyleşi)”, Vakit, 11 Aralık 2002; Ekrem Özdemir, ”Bazılarının Kaderi Sürgündür (Söyleşi)”, Anadolu Gençlik, Aralık 2002.

[2] Bkz.Yves Reuter,Introductional.analysed Roman,Paris, 1991,s.64(dipnot 1).

[3] Bkz.Dr. Yavuz Demir, İlk Dönem Hikayelerinde Anlatıcılar Tipolojisi, Ankara, Nisan 1995, s.34. 4 Tahsin Yücel, Anlatı Yerlemleri, İstanbul. 1993, s.29.
——————————————————————————–

[*] Yard. Doç. Dr. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Anabilim Dalı, Van.

ALPHAN, Zeynep; “Aşkın ateşin ve Yazının Simyacısı Nazan Bekiroğlu”, Turuncu, Mayıs 2003, sayı 1,(İsimle Ateş Arasında)

(Bu söyleşi, sitemizde, Turuncu Dergisi’nden Zeynep ALPHAN‘ın katkılarıyla yayınlanmaktadır.)

Dengeden filan bahsetmeyeceğim, denge burada sevmediğim kelime. Aşksa aşk, akılsa akıl. Teslimiyet kurtarır. Arada kalmışlık yakar kül eder. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. “O diyorsa doğru diyordur” teslimiyeti. Fakat isimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten.

“Nazan Bekiroğlu… 3 Mayıs 1957, Trabzon doğumlu. Dört yıllık üniversite hayatı hariç  hep  bu kentte yaşadı.  Bulut. Deniz. Yağmur. Türk Dili ve Edebiyatı eğitimini Erzurum’da aldı. Kar. Rüzgar. Ova. Halide Edip’le doktor, Nigar Hanım’la doçent. Şimdilerde KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi’nde Profesör. Suyun kıyısında. İki kız çocuğuna anne. Görünürdeki hayatı bundan ibaret.”

Nazan Bekiroğlu, aşkların devletlerin, yeniçerilerin, hattatların, nakkaşların ‘yazıcı’sı. Numanların, Yusufların, Züleyhaların, Nigarların, Nihadelerin ‘yazıcı’sı. Aşkın yazıcısı, ateşin, suyun, mavinin, ismin, kokunun, aherlenmiş kağıtların yazıcısı. Yüzyıllar öncesi ruhunun ‘taşıyıcısı’. O sadece bir yazar değil. Bir türlü ismini koyamadığımız o duygunun, acıtan, kanatan, olgunlaştıran, belki de bozan, yıkan, yakan, devletleri yok eden, aşkları bitiren o duygunun ‘anlatıcısı’. O eksikliği, o muhtaçlığı anlatan yazıcı. Bir yazar-anne-kadın olarak Nazan Bekiroğlu, aşktan bu yüzyılda bile hala umutlu. Çünkü ona göre, aşkın problemi, devirle, dönemle ilgili değil. Bekiroğlu’ya soracak o kadar çok şey vardı ki, biz de en kıyamadıklarımızı seçtik…

-Mavi, filbahri, hattat… İlk aklınıza gelen sözler nelerdir? Mavi nedir sizce, filbahri, hattat?

Mavi: Suya yakamoz bırakan mavi yıldız, bir benim gördüğüm ve dahi bir benim kaybettiğim. Bütün yazdığımın macerası onu gördüğüme dair bir onay mesajı alabilmek: “Doğru evet, vardı ve sen onu gördün”, bunu duyabilmek.

Filbahri: Uzak, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar, ezel kadar uzak ve çok yakıcı bir hatıra.

Hattat: İncecik, dal gibi, fidan gibi bir siluet, karanlıktan gelip yine karanlığa karışıp giden.

-Aşkların mı yoksa devletlerin mi ömrü daha uzun sürer?

İkisinin de doğması, büyümesi ve ölmesi var, Doğması büyümesi ve ölmesi olmayanı unutmasın insanlar diye böyle.

Şu anda Osmanlı döneminde yaşıyor olsaydınız, hangi konumda, kim olmak isterdiniz?

Bu, benim öğrencilerimle oynadığım bir oyun. Genellikle Tanpınar derslerinde oynarız bu oyunu. Bir zaman makinesi icad edilse nereye, ne zamana gideriz? Her biri arzularını sıralar. Sonra bana sorarlar, ya siz hocam? Ben, Osmanlı tarihi ile sınırlarsak, tek zamanla yetinemem çok zamana gitmek isterim. Evvela Kuruluş olarak adlandırılan döneme gitmek istediğimi söylerim onlara. Bu arzum son senelerde belirginleşti, özellikle isim-ateşin yazılma sürecinde. Bozkır yangınından, o sertlikten öyle serin öyle zarif, öyle hatırlatıcı bir rüzgar geçiyor ki, ürpertici. Kıraç toprakla yağmurun buluşması ve bir benzeri daha olmayan yakışması gibi. Ayrıca on altıncı asır ihtişamı. Kanuni, Sinan, Süleyman. Tabii bir de Hürrem. O zamanı da solumak isterdim. Fakat bütün bunların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlının, ikindi güneşi. Trajedi. Ne çare kader! On yedinci ve on sekizinci asırlara gitmek isterdim. III. Mustafa. Fazla bir şey değil; bir şubat akşamüzerinde Boğaz’ın sularına yakın bir yerlerde, gemilere de yakın olsun, gökyüzü gri hatta kurşuni olsun. Ben Üsküdar’da olayım. Ayazma camiine yakın olayım. Kar aniden tane tane yağmaya başlasın. Rüzgar dondurabilir mahzuru yok. Ama bütün bunları yaşarken yanımda yirmi birinci asra ait bilincim de olsun. Yani bu akılla, bu bilinçle bütün bunlar olsun. Yoksa on yedinci asırda yaşayan bir yirmi birinci asırlı olduğumu bilmezsem, yaşadığımı nereden bileceğim? Tanpınar derslerimiz de genellikle zaten bu cümleyle biter. Ve öğrencilerime bilinç olmazsa hiçbir şey de olamayacağını ikaz ederim. Örneğin biz şimdi, bir zaman makinesi icad edilmiş de yirmi birinci asra gönderilmiş yirmi dördüncü asırlılar isek? Ve bunu bilmiyorsak? Ne olacak o zaman? Bu hayal sonsuz açılımlarla süre gider. Örneğin bugünkü giysilerimizle, zahirimizle Topkapu’nun kapısında zuhur ettiğimiz anda hâzirûnun (ki her halde kapıcılar, yeniçeriler, halk ve belki sarayından çıkmak üzere olan padişah olur hâzirûn dediğim) tepkileri de hayalin en ölümcül parçasını oluşturur.

“Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma.”

-Sizce günümüzde Osmanlı yeteri kadar biliniyor mu?

Hayır tabii ki. Hiç kimse yeteri kadar bilemez. Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma. Tarihin gördüğü Osmanlı da buna dahil. Ama yansımayı önemsemeli. Görüntünün sahibine nisbeti vardır. Bu yüzden tarih bütün inanılmazlığına rağmen çok önemli. Daha doğrusu tarihten çok tarihin felsefesi bana önemli geliyor çünkü tarih eğer bir bilinç doğuramıyorsa gelecek için bir faydası yoktur ve o bilinci tarih felsefesi doğurur.

Geçmişi yitirdik mi? Yok olan tarih mi, yoksa biz miyiz?

Geçmiş bir yandan yitirilir ama bir yandan da yeniden kurula durur. Biteviye. Böylece biz baktığımız yerden bireysel ya da toplumsal ölçekte geçmişi yeniden, işimize geldiği gibi, ihtiyaçlarımıza uyacak şekilde kurar dururuz. Cumhuriyetin ilk yılları aydınının geçmişte görmek istediği şey ile günümüz muhafazakâr aydınının, hatta muhafazakâr olmayan aydının da, geçmişte gördüğü şey aynı değildir.

“Filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.”

-Devletlerin kurulma yükselme ve çöküş dönemleri vardır. Eğer aşklar da devletler gibiyse ve her aşkın bir başlangıç ve bitiş noktası varsa, aşklar da devletler gibi o bitiş noktasında sona erer mi? Yoksa bu bitiş ilahi aşka kanatlandığında bir başlangıç sayilabilir mi? Yani kaybedenler aslinda kazananlar midir?

Her kaybeden değil ama bazı kaybedenler kazananlardır elbet.

-Sizce kokuların önemi nereden geliyor? Her insanı tanımlayan bir koku var mı ve sizin kokunuz hangisi?

Kokuya dair düşüncelerimi, daha önemlisi hissettiklerimi ve ona yüklediğim anlamı isim-ateşte geniş biçimde paylaştım. Ezel meselesi benim şu dünya âlemi anlamak için dört elle sarıldığım kavram. Araf 172. Başka türlü şu parça pürçük aklımla altından kalkmam mümkün olmadı, kalbim okyanus kadar olsa da “bu böyle”. Koku, ezel hatırası olduğunu hissettiğim manada beni ilgilendiriyor. Hatırladığım doğrudur. Ama bu kadar kuvvetle hatırladığım ama bir türlü tanıyıp da adını koyamadığım şey nedir? Bir de tabii o meşhur hadis. Bunlar çok önemli şeyler. Kadın, koku ve namaz. En ucuz esanslar dahil bütün güzel kokuları seviyorum. Suyu hatırlatan mavi kokuları çok çok seviyorum. Ama filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.

Yazılan her yazı bir sonrakini getirir ‘yazıcı‘ için. Hep eksik kalan bir şeyler vardır. Bu yüzden tekrar başka yazılarda vücut bulur ‘yazıcı‘. Siz ‘İsimle Ateş Arasında’ kendinizi tamamladığınızı hissediyor musunuz? Yoksa Numan’ın öyküsü sürecek mi?

Numan’ın öyküsü sürecek mi? Bu güzel. Eğer kastettiğiniz şey benim anladığım şeyse çok güzel bu soru. Anladım ki ırmaklar denize kavuşmayınca sükunet olmazmış. Numan’ın öyküsü sürecek, adı Numan olmasa da ve yazıcı her yazdığını yazmazsa öleceğini zannedecek, sonra yazdıktan sonra hiçbir şey yazamamış olduğunu fark edecek, yazdıklarını ve şimdilerde garip bir saplantıyla -biri hariç- bütün okuduklarını yakmayı arzu edecek. Sular durulacak gibi görünmüyor. Hem kim bilir belki Nihade’nin de okumadığımız bir beşinci defteri vardır bir köşede!

“Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı.”

Hayatımıza giren ve bize acı veren şeylere bir isim bulabildiğimiz için mi acı çekeriz? İsmi olmayanın acısı da olmaz mı?

Ben tam tersini düşünüyorum. Belki Numan ile en çok benzeştiğim nokta ve bütün yazıcılar gibi beni de şair kılan nokta hali isimlendirme isteğimiz. Hali isimlendirdiğim an benim acım azalıyor. Çünkü isim kelamın sahası o da aklın. Böylece cinnetten şuura gerçekleştirilen bir sıçrama sahibini koruyor. Söylemiştim, intihar Werther’in payına düşer Goethe yazar kurtulur. Belki içimde şairlere yönelik büyük saygıya rağmen tetik duran bir noktanın varlığı da bu bilgiden kaynaklanmaktadır. Cinnete talip dahası mecnun olanın şiirle işi olamaz. Ezcümle Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı. Ama o ismi bulamadı ve yandı gitti.

“Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet”

Aşkın mı yoksa aklın yolundan gitmek mi daha çok kanatır yaraları?

Dengeden filan bahsetmeyeceğim, denge burada sevmediğim kelime. Aşksa aşk, akılsa akıl. Teslimiyet kurtarır. Arada kalmışlık yakar kül eder. Ama birinin lisanına teslim olmalı. Lakin bu insanın doğası gereği neredeyse imkansız görünüyor. Şimdilerde, hayatımda hiçbir zaman olmadığı kadar çok fark ediyorum insanın yaradılışındaki çift kutupluluğu. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. “O diyorsa doğru diyordur” teslimiyeti. Fakat isimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten. Ama, yine de ama demeden olmuyor. Yani şu; Ebubekir’i Sıddiyk kılan da Peygamber’in sır’atindeki istikamet, o değil miydi? Düşünsenize neden onca yalancı peygambere değil de adı Ahmed ü Mahmud u Muhammed olana bu teslimiyet? Öyleyse aşkın pazarında aklın yeri yok ama. Ama… Yine de siz bilirsiniz.

Yusuf ile Züleyhalar, Leyla ile Mecnunlar sadece romanların satır aralarında mı kaldı? Yoksa aşkın bilgisayar klavyeleri ve telefon tuşlarıyla paylaşıldığı çağda hala aşk var mı?

Yo, bu konuda iyimserim ben. Aşkın her devirde var olduğundan kuvvetle eminim. Ölüm gibi hep de var olacak. Kültürü farklı olacak belki, arazı değişecek ama cevheri hep aynı. Aşkın problemi devirle dönemle ilgili değil. Onun problemleri kendi yapısından, bir mahluk ise, ki öyledir, onun hilkatinden kaynaklanıyor.

“Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense gül bahçesi.”

Ateş yani var olanı yok eden -aşıkın içini kavuran- yok ederken büyüttüğü acıyla sahibini nasıl götürür mutlak aşka?

Ateş iki türlü galiba. Biri yakar kül eder, hû yangını. Aşkınlık ateşi. Diğeri ise tekrarlanıp durur. Tekrarlana duran ateş cehennem ateşidir. Onun aşılması yok. Her defasında yeni ten verilir ki yeniden yansınlar. Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense gül bahçesi.

Yaşadığımız hayatın gerçek olmadığı bilinen bir şey. Yaşananlar ve bu maddi dünya fani. Bir gün her şey bitecek ve biz rüyadan uyanacağız. Bu yüzden somut olarak yaşadıklarımız değil, soyut olarak hissettiklerimiz gerçek aslında. Aşklar, nefretler, sevgiler, sadakat.. Bir de yaşarken gördüğümüz rüyalar ile sizin gibi ‘yazıcı’ların bizi götürdüğü dünyalar. Yaşadığımız alem, rüyalar ve romanlar… Denge nasıl kurulmalı sizce? Bir denge kurulabilir mi?

Yaşadığımız hayat rüya hükmündedir doğru. “Rüya bütün çektiğimiz rüya kahrım rüya zindan”. Fakat burada ince bir nokta var. Ben uzun yıllar bu dünyadaki acıları, rüyada parmağıma batan bir dikenin verdiği kadar hükümlü yani hükümsüz farz ettim. Bir noktaya kadar doğru. Ama o rüya hükmündeki hayat, bu oyun ve eğlence alanı olan dünya, asıl yurdun temel belirleyicisi. O zaman tamam rüya, ama hafifsenmemesi gereken, hükmü olan bir rüya. Yusuf’un rüyası kadar sahih bir rüya. Denge bunu fark edebilmekte galiba.

– “Hikayeyle de hayatla da mücadelem var, anlıyorum.” İkisinin arasında bir yer yok mu? Arafta kalmaya bu yüzden mi mahkum ‘yazıcı’?

Bilmem ki, ben de bilmiyorum ki. Hayatın ve hikâyenin arasında öyle ince bir tül peçe var ki. İnsan hangisini yazdığını şaşırabiliyor ve böyle bir anda artık hikayelerinin kontrolünü de kaybedebiliyor.

“Sevilen bir kadın can demekti. Bu yüzden en çok cânım denirdi ona ortasında bir eliflik nefes hacmiyle. Ve can artık bir yeniçerinin hayatında feda edilmesi gereken değil esirgenmesi gereken bir şey olurdu. Bu yüzden korkar olmuştuk ölmekten” diyor kitabınızda yeniçeriler. Ölmek iki kişi olunca neden zor gelir?

Sevilen bir kadına adanan bir can, artık sahibinin olmaktan çıkmış demektir. Devredilen bir yaşam ve kendi için değil o için yaşanan bir hayat. Eğer böyleyse ölüm hakkınız da sizden alınmıştır. Ve can artık sizin kendiniz için değil sevdiğiniz için korunması gereken bir şey olmuştur. Hani şu gibi: Sana bir şey olursa, sana hakkımı helâl etmem. Hoş doğrusu!

“İsimle Ateş Arasında” romanınızda Nihade, çok da belli olmayan bir yere gidiyor. Sanki kaybolmuş gibi. Ve siz romanın sonunda da söylemiyorsunuz nereye gittiğini. Bu yüzden Numan (belki de Mansur demek gerekir)’ın hissettiği o belirsizlik duygusunu daha çok acıtıyor okuyucuyu. Sizce daha çok böyle belirsizlikler mi, yoksa belirli bir acı mı yangın çıkmasına neden olan?

Nihade’nin belirsizliği Numan’ın yangınının ana nedeni. Çünkü uğrunda o kadar çok şey feda edilmiş. Şer’î manada değilse de kalbî manada bir ihanetin yükünü yüklenerek geliyor Numan ona. Bazı şeyler yasal olabilir ama kalbin yasalarıyla çelişir. Bir Nur’un acısı üzerine kurulan bir Nihade vuslatı. Uğrunda bu kadar çok şey feda edilenin belirsizliği, onun her şeyi sıfırladığı bir ihanet anlamına gelir. Şahıslara değil bizatihi aşkın kendisine ihanet anlamına. Ve her şeyin hiç de olmamış olmadığı anlamına gelir. Belirli bir acının nedeni olan şey Numan’ı daha az acıtırdı. Şüphe yok ki Nihade yok olduğu o günlerde, arabesk bir kurguyla, diyelim Mansur’un mezarına ve hadi yine diyelim ölmemiş olsun, Mansur’a gidiyor olsaydı, bir ihanetle girmiş olsaydı Numan’ın defterine, onu bu kadar çok acıtmazdı. Numan’ı bu kadar çok acıtan şey uğrunda o kadar çok şey feda edilen kadının kayıtsızlığı, aşkın ölmesine bile bile göz yumması. Numan’ın bütün bu sağanak altında, bu hücumlar altında kalmasına izin vermesi. Bu korkunç bir yangın ve hiçbir şey Numan’ı bundan daha fazla yakamazdı. Böyle bir yangını ancak böyle bir belirsizlik çıkarabilirdi.

Romanın sonunda İstanbul’da çıkarılan o büyük yangın, bir şekilde söndürülüyor. Peki Numan’ın ve Numan’ların, Yusufların yangını söner mi bir gün?

Yusuflar’ın yangını farklı. O yangın bu dünya için de öte dünya için de müjde hükmündedir. Sıradan bir fert olarak Numan’ın yangını ise, onun hesabı büyük mahkemeye kalmıştır. Doğrusunu ancak Allah bilir.

Sultan Dergisi, Mayıs 2003 (Genel, İsimle Ateş Arasında ağırlıklı)

1*Mavi, filbahri, hattat… İlk aklınıza gelen sözler nelerdir? Mavi nedir sizce, filbahri, hattat?

1*Mavi: Suya yakamoz bırakan mavi yıldız, bir benim gördüğüm ve dahi bir benim kaybettiğim.

Filbahri: Uzak, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar, ezel kadar uzak ve çok yakıcı bir hatıra.

Hattat: İncecik, dal gibi, fidan gibi bir siluet, karanlıktan gelip yine karanlığa karışıp giden.

2*Aşkların mı yoksa devletlerin mi ömrü daha uzun sürer?

2*İkisinin de doğması, büyümesi ve ölmesi var, Doğması büyümesi ve ölmesi olmayanı unutmasın insanlar diye böyle.

3*Şu anda Osmanlı döneminde yasıyor olsaydınız, hangi konumda, kim olmak isterdiniz?

3*Bu, benim öğrencilerimle oynadığım bir oyun. Genellikle Tanpınar derslerinde oynarız bu oyunu. Bir zaman makinesi icad edilse nereye, ne zamana gideriz? Her biri arzularını sıralar. Sonra bana sorarlar, ya siz hocam? Ben tek zamanla yetinemem çok zamana gitmek isterim. Evvela kuruluş olarak adlandırılan döneme gitmek istediğimi söylerim onlara. Bu arzum son senelerde belirginleşti. Özellikle isim ateşin yazılma sürecinde. Henüz kentlileşmemiş bozkır ruhunun İslamiyet rüzgarıyla aniden karşılaşmasından doğan korkunç bir şey. Üstelik bu içimdeki duyguyu o günlerde elime geçen bir CD vardı, Kültür Bakanlığı’nın Katkılarıyla Tika tarafından çıkarılmış Orta Asya’dan Balkanlar’a Türk Dünyası Müzikleri, onun … parçasında tam anlamıyla hissettim. Bozkır yangınından o kıraçlıktan o ezilen sertlikten öyle serin öyle zarif  öyle hatırlatıcı bir rüzgar geçiyordu ki ürpertici. Kıraç toprakla yağmurun buluşması ve o bir benzeri daha olmayan yakışması gibi. İslamiyet ve Türklüğün buluşmasını ve uyuşmasını bundan daha iyi ifade eden ne bir kitap okudum ne bir resim gördüm ne başka bir şey. Herkese dinletmek istiyorum. Ayrıca on altıncı asır ihtişamı. Kanuni, Sinan, Süleyman. E tabi bir de Hürrem. O atmosferi de solumak isterdim. Fakat bütün bunların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlının, ikindi güneşi. Trajedi. Ne çare kader! On yedinci asra gitmek isterdim. III. Mustafa. Fazla bir şey değil, bir şubat akşamüstünde boğazın sularına yakın bir yerlerde, gemilere de yakın olsun, gökyüzü gri hatta kurşuni olsun, kar da yağmaya başlasın. Ben Üsküdar’da olayım. Ayazma camiine yakın olayım. Kar aniden tane tane yağmaya başlasın. Rüzgar dondurabilir mahzuru yok.

Ama bütün bunları yaşarken yanımda yirmi birinci asra ait bilincim de olsun. Yani bu akılla bu bilinçle bütün bunlar olsun. Yoksa on yedinci asıda yaşayan bir yirmi birinci asırlı olduğumu bilmezsem yaşadığımı nereden bileceğim? Tanpınar derslerimiz de genellikle zaten bu cümleyle biter. Ve öğrencilerime bilinç olmazsa hiçbir şey de olmayacağını ikaz ederim. Örneğin biz şimdi yirmi birinci asırda, bir zaman makinesi icad edilmiş de yirmi birinci asra gönderilmiş yirmi dördüncü asırlılar isek? Ve bunu bilmiyorsak? Ne olacak o zaman? Bu oyun sonsuz açılımlarla süre gider. Örneğin bugünki giysilerimle Topkapu’nun kapısında zuhur ettiğim anda hazirunun (ki her halde kapıcılar, yeniçeriler, halk ve belki sarayından çıkmak üzere olan padişah olur hazirun dediğim) tepkileri de oyunun en eğlenceli parçasını oluşturur.

4*Sizce günümüzde Osmanlı yeteri kadar biliniyor mu?

4*Hayır tabii ki. Hiç kimse yeteri kadar bilemez. Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma. Tarihin gördüğü Osmanlı da buna dahil. Ama yansımayı önemsemeli. Görüntünün sahibine nispeti vardır. Bu yüzden tarih bütün inanılmazlığına rağmen çok önemli. Daha doğrusu tarihten çok tarihin felsefesi bana önemli geliyor çünkü tarih eğer bir bilinç doğuramıyorsa gelecek için bir faydası yoktur ve o bilinci tarih felsefesi doğurur.

5*Geçmişi yitirdik mi?Yok olan tarih mi, yoksa biz miyiz?

5*Geçmiş bir yandan yitirilir ama bir yandan da yeniden kurula durur. Biteviye. Böylece biz baktığımız yerden bireysel ya da toplumsal ölçekte geçmişi yeniden, işimize geldiği gibi, ihtiyaçlarımıza uyacak şekilde kurar dururuz. Cumhuriyet ilk yılları aydınının geçmişte görmek istediği şey ile günümüz aydınının geçmişte gördüğü şey aynı değildir.

6*Devletlerin kurulma yükselme ve çöküş dönemleri vardır. Eğer aşklar da devletler gibiyse ve her aşkın bir başlangıç ve bitiş noktası varsa, aşklar da devletler gibi o bitiş noktasında sona erer mi? Yoksa bu bitiş ilahi aşka kanatlandığında bir başlangıç  sayılabilir mi? Yani kaybedenler aslında kazananlar midir?

6*Her kaybeden değil ama bazı kaybedenler kazananlardır elbet.

7*Sizce kokuların önemi nereden geliyor? Her insani tanımlayan bir koku var mi ve sizin kokunuz hangisi?

7*Kokuya dair düşüncelerimi, daha önemlisi hissettiklerimi ve ona yüklediğim anlamı isim ateşte geniş biçimde anlattım. Ezel meselesi benim şu dünya alemi anlamak için dört elle sarıldığım kavram. Başka türlü altından kalkamadım, mümkün değil. Koku ezel hatırası olduğunu hissettiğim oranda beni ilgilendiriyor. Bu kadarına kuvvetle hatırladığım ama bir türlü tanıyıp da adını koyamadığım şey nedir? Bir de tabii o meşhur hadis. Bunlar çok önemli şeyler. Kadın, koku ve namaz. Bütün güzel kokuları seviyorum. Suyu hatırlatan mavi kokuları çok çok seviyorum. Ama filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.

8*Yazılan her yazı bir sonrakini getirir ‘yazıcı’ için. hep eksik kalan bir şeyler vardır. Bu yüzden tekrar başka yazılarda vücut bulur ‘yazıcı’. Siz ‘İsimle Ateş Arasında’ kendinizi tamamladığınızı hissediyor musunuz? Yoksa Numan’ın öyküsü sürecek mi?

8*Numan’ın öyküsü sürecek mi? Bu güzel. Eğer kastettiğiniz şey benim anladığım şeyse çok güzel bu soru. Anladım ki ırmaklar denize kavuşmayınca sükunet olmazmış. Numan’ın öyküsü sürecek, adı Numan olmasa da ve yazıcı her yazdığını yazmazsa öleceğini zannedecek sonra yazdıktan sonra hiçbir şey yazamamış olduğunu fark edecek, yazdıklarını ve şimdilerde garip bir saplantıyla -biri hariç- bütün okuduklarını yakmayı arzu edecek. Suları durulacak gibi görünmüyor. Hem kim bilir belki Nihade’nin de okumadığımız bir beşinci defteri vardır bir köşede!?

9*Hayatımıza giren ve bize acı veren şeylere bir isim bulabildiğimiz için mi acı çekeriz? İsmi olmayanın acısı da olmaz mi?

9*ben tam tersini düşünüyorum. Belki Numan ile en çok benzeştiğim nokta ve bütün yazıcılar gibi beni de şair kılan nokta varlığı isimlendirme halimiz, isteğimiz. Varlığı isimlendirdiğim an benim acım azalıyor. Çünkü isim kelamın sahası o da aklın. Böylece cinnetten şuura gerçekleştirilen bir sıçrama sahibini koruyor. Söylemiştim, intihar Werther’in payına düşer >Goethe yazar kurtulur. Belki içimde şairlere yönelik büyük saygıya rağmen tetik duran bir noktanın varlığı da bu bilgiden kaynaklanmaktadır. Cinnet isteyenin şiirle işi olamaz. Ezcümle Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı. Ama o ismi bulamadı ve koyamadı, lyandı gitti.

10*Aşkın mı yoksa aklın yolundan gitmek mi daha çok kanatır yaraları?

10* Teslimiyet kurtarır. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyettir elbet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. O diyorsa doğru diyordur teslimiyeti. Fakat. İsimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten ama yine de ama demeden olmuyor. Yani şu Ebubekir’i sıddiyk kılan da Peygamberin istikametindeki doğruluk o değil milydi? Düşünsenize neden kezzab’a değil de Muhmammed’e bu teslimiyet? Öyleyse aşkın pazarında aklın yeri yok ama . Ama…

11*Yusuf ile Züleyhalar, Leyla ile Mecnunlar sadece romanların satır aralarında mı kaldı? Yoksa aşkın bilgisayar klavyeleri ve telefon tuşlarıyla paylaşıldığı çağda hala aşk var mı?

11*Yo, bu konuda iyimserim ben. Aşkın her devirde var olacağından kuvvetle eminim. Ölüm gibi hep de var olacak. Kültürü farklı olacak belki arazı değişecek ama cevheri hep aynı. Aşkın problemi devirle dönemle ilgili değil. Onun problemleri kendi yapısından, bir mahluk ise onun hilkatinden kaynaklanıyor.

12*Ateş yani var olanı yok eden -aşıkın içini kavuran- yok ederken büyüttüğü acıyla sahibini nasıl götürür mutlak aşka?

12*Ateş ya arınmak için ya ceza için. Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense arınışa, gül bahçesine götürür.

13*Yaşadığımız hayatın gerçek olmadığı bilinen bir gerçek. Yaşananlar ve bu maddi dünya fani. Bir gün her şey bitecek ve biz rüyadan uyanacağız. Bu yüzden somut olarak yaşadıklarımız değil, soyut olarak hissettiklerimiz gerçek aslında. Aşklar, nefretler, sevgiler, sadakat.. Bir de yaşarken gördüğümüz rüyalar ile sizin gibi ‘yazıcı’ların bizi götürdüğü dünyalar. Yaşadığımız alem, rüyalar ve romanlar… Denge nasıl kurulmalı sizce? Bir denge kurulabilir mi?

13*Sanırım.

14*Hikayeyle de hayatla da mücadelem var,anlıyorum.” İkisinin arasında bir yer yok mu? Arafta kalmaya bu yüzden mi mahkum ‘yazıcı’?

14*Yaşadığımız hayat rüya hükmündedir doğru. Fakat burada çok ince bir nokta var. Ben uzun yıllar bu dünyadaki acıları, rüyada parmağıma batan bir dikenin verdiği kadar hükümlü yani hükümsüz ancak farz ettim. Bir noktaya kadar doğru. Ama o rüya hükmündeki hayat, bu oyun ve eğlence alanı olan dünya asıl yurt olan ahiret yurdunun temel belirleyicisi. o zaman tamam rüya, ama hafifsenmemesi gereken, Yusuf’un rüyası kadar sahih bir rüya. Denge bunu fark edebilmekte galiba.

15*”Sevilen bir kadın can demekti. Bu yüzden en çok cânım denirdi ona ortasında bir eliflik nefes hacmiyle. Ve can artık bir yeniçerinin hayatında feda edilmesi gereken değil esirgenmesi gereken bir şey olurdu. Bu yüzden korkar olmuştuk ölmekten” diyor kitabınızda yeniçeriler. Ölmek iki kişi olunca neden zor gelir?

15*İki kişi olunca evet.

16*”İsimle Ateş Arasında” romanınızda Nihade, çok da belli olmayan bir yere gidiyor. Sanki kaybolmuş gibi. Ve siz romanın sonunda da söylemiyorsunuz nereye gittiğini. Bu yüzden Numan (belki de Mansur demek gerekir)’ın hissettiği o belirsizlik duygusunu daha çok acıtıyor okuyucuyu. Sizce daha çok böyle belirsizlikler mi, yoksa belirli bir acı mı yangın çıkmasına neden olan?

16*Nihade’nin belirsizliği Numan’ın yangınının ana nedeni. Çünkü uğrunda o kadar çok şey feda edilmiş. Şüphe yok ki Nihade yok olduğu günlerde diyelim Mansur’un mezarına ve hadi yine diyelim mesela ölmemiş olsun Mansur’a gidiyor olsaydı, bya da bir ihanetle girmiş olsaydı Numan’ın defterine bu kadar çok acımazdı. Numan’ı bu kadar çok acıtan şey uğrunda o kadar çok şey feda edilen kadının kayıtsızlığı, aşkın ölmesine bile bile göz yumması. Numan’a bütün bu sağnak altında, bu hücumlar altında kalmasına izin vermesi. Bu korkunç bir yangın ve hiçbir şey Numan’ı bundan daha fazla yakamazdı. Bir başka erkeğin varlığı bile.

17*Romanın sonunda İstanbul’da çıkarılan o büyük yangın, bir şekilde söndürülüyor. Peki Numan’ın ve Numan’ların, Yusufların yangını söner mi bir gün?

17*Yusufların yangını farklı. Onun yangını bu dünya için de öte dünya için de müjde hükmündedir. Sıradan bir fert olarak Numan’ın yangını ise, onun hesabı büyük mahkemeye kalmıştır.

Reyhane KEMERLİ İsim İle Ateş Arasında-Nazan Bekiroğlu

…İsim İle Ateş Arasında/Nazan Bekiroğlu-Okuyan-Yazan: Reyhane KEMERLİ,Dar Vakit E-Dergi, Yıl:1,Sayı:2 …
Gerçeğin yanılabilirliğini farkettiğimde,yer ve gök bir bilinmeze doğru uzanırken korktum kendimden ve ismi anımsadım. Her hayatın bir başka hayatı barındırdığını gördüm içinde.Oysa hayatları tek tek yaşamak bizi zorluyordu ve fazla içinde kalıyorduk yaşamın. Oysa varlığımızdan, benliğimizden, kendimizden koptuğumuz anda başlıyordu hayat. Oysa elimizin altında duran bir yolu vardı başka bir hayata açılan kapıyı bulmanın ve bilinmezin, tatmadığımızın ve duymadığımızın kelimelerle tarife dökülemeyen buğusuna dokunmanın. Bir aşk kelimesi vardı,bir de okumak…

Aşk da ne çok benziyordu bir kitaba. Alemi okumak, insanı okumak, dünyada Tanrıyı okumak gibiydi. Canlıların suretinde Allah’ı hatırlamak ve insan olan yanımızla, hep unutan yanımızla unutmaya benziyordu. Yokluk ve varlık arasında gidip gelmek,ateşin içinde yürümek gibiydi. İnanmaktı aşk sormadan, şüphe duymadan inanmak.Bir taraftan yanarken bir taraftan serpilmesi gibiydi suyun toprağa. Bir kitapta bir aşkı tanımaktı isim ile ateş arasında. Tarihi, aşkı ve isyanı farketmediğimiz yanlarıyla görmek,bir kokuyu kelimelere dökememenin
sizde uyandırdığı duyguların elbiselere bürünüp çeşit çeşit kılıklarla dans etmesi gibiydi gözünüzün önünde. İnce boyunlu bir karanfili elinde tutmak gibiydi,oysa karanfil kokusunu asla tutamazdık bu yüzden karanfil kokusu gibiydi aşk ve bir kitabın sizde uyandırdığı duyguların mahmur bakışlarla hayatı süzüşü gibiydi.Dünyayı tersine çevirip öyle seyretmekti, çünkü aşık olan için dünya dönmeden ya da yer tarafından çekilmeden de biz, devam ederdi yaşam ve ölüm, çünkü mantık çoktan aşkın sonsuz karanlığında kaybolmuştu, aşkın aydınlığıysa inançtaydı ve boyun eğişte.

“Hepsinin illeti su, sebebi su, cevheri su.Ama yine de suyun kokusu
yoktu.Koku, koku özünün havaya karışması ile gerçekleşen bir şeydi.Bu
yüzden değil mi ki üzerine su dokunan sardunya,buharlaşan su damlacıklarının uçucu olan koku zerreciklerini de havaya kaldırmasıyla kokusunu salıyordu. Islanan gülün kokusunu daha iyi salması bu yüzdendi.Her şey dengedeki hikmetteydi.Suyun kokusu olsaydı bütün kokular birbirine karışırdı. Hele yağmurdan sonra!”

Suydu o da, alemlere rahmetti, en sevilendi, hayattı, onun varlığında,
büyüklüğünde ve su gibi mukaddes oluşunda, su gibi aziz oluşunda bizim
varlığımız küçülüyordu.Biz ancak onu severek varolabilir, ancak onu
severek büyüyebilirdik

“Suya versin bağban gülzarı zahmet çekmesin
Bir gül açılmaz yüzün teg verse bin gülzare su”

Onun gidişiyle o ana kadar su verilmiş gül bahçesi suya verildi,
tarumar oldu.Onu unuttukça içimizdeki gül bahçesini seller alıp götürdü.

Yangınımız çok büyüktü, suyumuz az.Bu yüzden hep yandık, çok yandık,
tekrar tekrar yandık.Sular fayda etmezdi bu yaraya.

“Çok iyi hatırlayıp da bir türlü tanıyamadığım çok uzak bir hatıranın
kokusu.Ruh ve ten birbirine dokunamaz demesindi kimse.Bir bedene
hapsolarak geçici bir tutsaklığa mahkum edilmiş fakat mahiyeti sınırsızca özgür olan ruhum dokundu kendi kafesine.O an kokuyla bildiğimi ömrümün evvelinde ne görmekle ne işitmekle ne de dokunmakla bildimdi.Ruhum kafesinden sıyrılarak yükseldi.Gözyaşının ferahlığıyla yıkanmış kocaman bir tebessümdü bu. Uyumuşum.Uyanmışım.Bir de baktım ki acı çeken bir ceset olarak kendimi bir rüyada bırakmışım.Bu dünyadan yükselerek, kendime ve türlü suret acılarıma, hepsinin gelip geçici olduğunu kavrayabileceğim bir noktadan bakmışım.Beni içine alan sonsuz ırmakta bir damlaymışım.Işığın ve suyun ruhuna karışmışım.”

Unutuyorduk…

Nisyandan ibarettik ve her isimde hatırlatılsa da hatırla emri gene de
unutuyorduk. Onun ruhundan üflendiğimizi, onun vasıflarından aldıklarımızı, aynalık görevimizi, güllerin sulanması gerektiğini..
Amaçları unutup amaçlarda takılışımız bu yüzdendi.Çünkü ayrıntılarda
boğulmamız başlamıştı, çoğulluk içinde kayboluşumuz.Şeytan ayrıntılarda
gizliydi ve hızla su alıyorduk, ateş sönüyordu git gide.

Bir gün insan şah damarını unuttu ve olan oldu, kan kesildi, nefes
kesildi, ten soldu, güller kurudu.Artık döndüğümüz her yerde sevdiğimizi değil, aşkı değil korkuyu görür olduk. Akıl girmişti araya, aşk bitiyordu, izah etmeye, mazeretler bulmaya çalışıyorduk, korkumuzu ört pas etmek için, şüpheyi ört pas etmek için. Oysa şüphe giren toprakta güller büyüyemezdi. Aşka şüphe karışmıştı, suyun rengi bulandı. Sonsuzu sonluda göremezdik artık çünkü mantık buna izin vermezdi.Çünkü
sonsuzun açıklamasını yapamaz ancak ruhumuzun kapalı kapılarının
ardında bulabilirdik onu, inanarak.Güller yetişmeliydi inançla, oysa şüphe böcekleri çoktan sarmıştı toprağı. Ben varım dediğimizde sevgilimize, seni sevdiğim için varsın sen dediğimizde yok oluş başladı. Salt boyun eğişin yerini karşı çıkışlar aldığında, sevgilinin emirlerini sorgulamaya başladığımızda, kalbimizden, ateşte büyümüş kızıl bir gül çıkarıp veremediğimizde ona. Kuruduğunda topraklarımız,
ya fazla sudan ya da susuzluktan tarumar olduğumuzda.Çünkü aşk ikisinin
arasında bir yerlerdeydi, sönmeden yanmak, için için yanmak, erimek,
etrafı yakmadan içine yanmaktı.Su serpildikçe büyüyen bir yangındı.Daha çoğunu istemezdik, verilenden fazlasını sorgulamazdık, çünkü yanmak
lütuftu. Oysa istediğimizde fazlasını, dahasını,söndü ateş, korku girdi kalbe.

“Akletmenin istilasına uğradım ben.Aşkı kalbimle değil aklımla
onaylamanın telaşına düştüm ben.Oysa kalbin tafsilatı ancak kalp olduğunda sükunet var. Kalbin tafsilatı fikr olunca muamma. Kalbin fikri ikna edemediği yerin adı nifak. Fikrin terazisine düşen aşkın yekununda kopan kıyametin bir bedende nasıl menzil bulduğuna en yakın tanık tutuldum ben. Fikrin ve muammanın ayrıntısına böyle düşüverdi. Aşkı taşıyan her kalbin muhkem olduğunu zannediyordum oysa.Meğer aşk indiği kalbi ihya ediyordu ya, ihya edemezse yok ediyordu. Kazasız belasız kurtulmanın imkanı yoktu.”

Özümüzü unutunca daha çok yüklendik akla, daha çok zorladık,
açıklamalara dayandırdık etten duvarlarımızı.Bir lafız, bir ses, bir isim uçuramadık göğe. Hu diyemedik. Kendimize yabancı kaldık gitgide, söndü nuru kalbimizin, aklın ışığına el açtık, akıl da bizi tek başına ancak kurumuş bir gül bahçesinin yıkık dökük kapısına kadar getirebildi. Yasalarla, kanunlarla, açıklamalarla kaplandıkça etrafımız bölündük, çoğaldık, tesbihin taneleri koptuğunda tesbih de yoktu artık.
Varlığı yokluğumuzda değil varlığımızda aramaya başladığımızda
merkezden uzaklaşmaya ve dağılmaya başlamıştık. Önce ilham terketti bu şehri, sonra hüzün sonra göz yaşı.Yalnız korkunun ve şüphenin karanlık adımları ve kendi gölgelerinden korkan insanlar kaldı. O’nu kaybettik halbuki kaybetmemiz gereken kendimizdik.Bu müthiş yanılgının içinde katmerlenip çoğalan yanılgılar icat edip durduk. Yargılarımızın doğruluğunu ispata kalkıştık.Halbuki aşkın ispata ihtiyacı yoktu, en çok da bu yüzden, tarifi imkansız kokular, elle tutulması mümkünsüz duygular gibi vardı, en çok varolabilendi. Kainatı kaplayan nuru onu unutan bedenlerimizle kapladık, ışığı, nuru örttü bedenlerimiz, inanç yerini inkara, şüphe yerini isyana bırakmıştı.Unuttuk sözümüzü.Gene bölündük, daha çok bölündük. Nefsani aşktan ilahi aşka geçişimizi de engellemişti kesif bedenlerimiz.Sıkıştık kaldık sonu ve başı iç içe geçmiş fasit bir dairenin içinde.

“Çünkü aşkın alevi de olsa imanın ateşi de olsa eğer beslenmezse her
ateş sönüyordu.”

Ateş söndü,isim kaldı ama “kağıdı tutuşturmuyordu yangının ismi.”
Dar Vakit E-Dergi, Yıl:1,Sayı: 2

Hasan ÖZTÜRK ; isimle ateş arasında: OSMANLIYA DAİR HİKAYAT

…isimle ateş arasında: OSMANLIYA DAİR HİKAYAT – Hasan ÖZTÜRK

MAVİ-YEŞİL, nr. 24, sf.3…
İsimle Ateş Arasında, akademisyen kimliğiyle sanatçılık ruhunu barıştırabilen az sayıda kişilerden biri olan Nazan Bekiroğlu’nun ilk romanı. Adıyla ilk kez Dergah sayfalarında karşılaştığım Nazan Bekiroğlu, nedense bende hoş bir Tanpınar havası çağrıştırır.Bu çağrıştırma ayrı iki yönlerini bir arada kullanabilmelerinden, geçmişe yaşanmış olana bir çeşit kültür özlemiyle bakışlarından ve edebi eserin mesaj yerine estetik kimlikle oluşuna özen göstermelerinden belki de. Geçmişin bir yerinde yaşanmış bitmiş gibi saklı kalan aşkları, cinselliğin iğreti şehvetiyle allayıp pullamadan canlandırmaları da atlanmaması gereken bir ayrıntılarıdır bence.
Dergah dergisinin elli beş sayılık dilimindeki öyküleri değerlendiren yazımda (Kasım 1994, s.57) Nazan Bekiroğlu ile ilgili olarak; ”Osmanlının siyasi ve askeri tarihine hamasi duygularla bakan mesaj yüklü, bildirge nitelikli hikaye/romanlar yerine Nazan Bekiroğlu’nun, Osmanlıyı yaşayan ve hisseden insanların tarihi olarak değerlendiren ‘teknik ve tematik tembelliğe tahammülü olmayan’ sevgi yüklü hikayelerini okumalısınız. Yazarı, hikayelerinin kitaplaşmasını pek istemiyor. Yazarının muhalefetine rağmen Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinin kitaplaşmasına dergi katkıda bulunmalıdır.” şeklindeki değerlendirmeme şimdi iki küçük ekleme yapabilirim ancak. Ekleyeceklerimin ilki yazarın hikayelerinin Nun Masalları (Dergah, 1991) adıyla kitaplaşması ikincisi de onun okunacakları listesine İsimle Ateş Arasında (Tiaş, 2002) romanının da eklenmesidir.
Türk edebiyatında 1980’Ii yılların ortasından sonra tarihi roman yazarlığının önem kazandığı gözlenmektedir. Roman türleri arasından yazımı en zor olanı olarak gösterilen tarihi roman türüne karşılık bu yöneliş, dünyanın gündemindeki küreselleşme sürecinde yeni kimlik arayışlarının yönlendirmesiyle tarihin yeniden yorumlanması çabasının ürünü olarak değerlendirilmelidir.
Siyasal/toplumsal hayattaki sivilleşme hareketiyle ivme kazanan tarihin yeniden yorumlanması bir bakıma resmi tarih tezinin de sorgulanmasıdır. Bu yeni girişimde edebiyatçı/yazarların, akademisyen/tarihçilerden önce davrandığını belirtmek gerek.
Yeniçeri katibi Numan’ın ağzıyla ”devletlerin insanlar gibi aşkların da devletler gibi ömürleri olduğuna neredeyse delil olarak yazılan İsimle Ateş Arasında, ”konunun bitimi, zaman mührünü yemiş olması” durumuyla tarihi roman olarak değerlendirilecektir. Padişahla/devletle neredeyse aynileşen yeniçeri ocağının kuruluşuyla başlayan roman, Osmanlı tarihinin zaman çizgisini sürdürüp yeniçeri ocağının lağvıyla sonlanır.
Padişahların ve yeniçerilerin romanını tarih bilgilerimizle okurken ”tahrif edilmiş” olay veya kişilerle de karşılaştığımız olmuyor. Bu, anlatılanların gerçek/belge olduğu anlamına gelmiyor elbette. Aslına bakılırsa -tarihin kendisi de belgesi de gerçek değil, kurmaca. ”Tarih diye bir şey yok aslında. Kalem kimin elindeyse tarih yazıyor hem de yeniden yazıyor.(…)Sadece olanı ve biteni anlatmayan tarih, yenenlerin, düne baktığında görmek istediği ve yarınlara göstermek istediği tarih. Belge diyor tarihçi. Nedir ki belge? Bizi yenenin, sizin görmenize izin verdiği şey değil mi ? Gördüğünüz, görmenize izin verilen şeyden ibaret değil mi ? Kalemi elinde tutan taraf, şayet zamanın en vahşi savaşını barış için başlattığını belgelere şerh düşerse belgeyi kim ne yapsın?(İAA/s.279)Yaygın tanımıyla, yaşanmış ve yaşanabilir olanı anlatan romanın yaşanmış/yazılmış olanı belgedir ki o da romancı için öncelikli malzemedir. Romancının göstereceği ustalık, yaşanabilir olanı kurgulayarak edebi eser oluşturmaktır. Mehmet Kaplan’ın, ”Tarihi romanı sanat eseri olarak değerli kılan, tarihi kaynak ve gerçeklere uygun olmaktan ziyade kendi içinde bir dünya teşkil etmesidir.” cümlesiyle vurgulamak istediği de bu özellik olmalıdır.
İsimle Ateş Arasında, ardında garip bir hüzün yumağı oluşturan bozulmaların öyküsü olarak okunabilir. Vakanüvis titizliğinde bir tür deneme biçimiyle yazılan bozulma öyküsü, redd-i miras ve yüce devlet karşıtlığı arasına sıkıştırılmış Osmanlı devletinin, ”tam ortasından bir bıçakla kesilmiş gibi okumak mümkün olmayan” öyküleridir. Yüce devlet tepesinden bakıyorsanız eğer II. Murat’ın, oğlunun elli beş gün süren sünnet düğünü eğlencelerinin sonunda düğünü şenlendiren ”canbaz, hokkabaz, peredebaz taifesi”ni padişah iradesine rağmen yeniçeri ocağına yazmayan yeniçeri ağasını azledip yerine itaatkar yeni bir ağa tayin etmesini içinize sindirmeniz zor olabilir. Bozulmanın başlangıcı kabul edilen bu ”anlatılan inanması zor bir masal gibi” olsa da. Redd-i miras kutbu ise duruş yeriniz eğer ”bir yeniçerinin yediği meyvenin bedeli olan akçeleri dallara yapraklara astığı masal değil” demeniz mümkün olmayabilir. İrdeleyen/anlamaya çalışan bir anlayışla bakıyorsanız tarihinize iV. Murat
döneminin bir memurun denetlenmesiyle sağlama çıkarılmasına; II. Mahmut’un yüzünü batıya dönmüşken derin/tekelci devleti diriltmesine; şehzadelerin erken taht sevdasına; bozulmuş olanın yeniçeriler gibi görünmesine karşılık yazının, ciltlerin, tuğranın, kumaşın, mimarinin, sarayın, bahçelerin, musikinin ve bütünüyle hayatın bozulmasına; Osmanlının bozulmasını aklın terazisinin de Gazzali’nin de durdurmaya yetmediğine; nasıl olacak da ”Osmanlının ilerlemek istediği yer birkaç asır geride” kalacağına anlam verebilmeniz için ders notlarınızı gözden geçirmeniz gerekebilir. .
Gök kubbenin altında yeni bir şey yok. Bu bağlamda İsimle Ateş Arasında bilinmeyeni değil, şimdiye dek söylenmiş olanı ”bütün söylemek istediğini, farklı hikayelerde açığa çıkan ortak sözcüklerle ifadeye iktifa edip” söylüyor ya ayrıcalığı burada. Nazan Bekiroğlu, bir öyküsündeki ”hissetmekle dışardan bakmak ne kadar farklı” cümlesini şimdi Osmanlıyı tanımak isteyenler için söylemiş olamaz mı ne dersiniz?

Mavi-Yeşil, nr.24, sf.3

Nihal Bengisu KARACA , Aşkın esamesi yok Cin ile Cennet arasında

Aşkın esamesi yok Cin ile Cennet arasında

Nihal Bengisu Karaca

“Nazan Bekiroğlu’nun hikâye ile roman arasında, koşmayan, coşmayan ama imgelemde derin izler bırakacak kitabı ‘İsimle Ateş Arasında’,aşkın kimyasını ve mantalitesini,padişahın ve yeniçerilerin,siyasetin ve iktidarın, cihadın ve kazan kaldırmanın, ulema ve sadrazamın arasında, ‘devlet meselelerine’ denk bir zaviyeden söyleyebilmiş ilginç bir kitap”

Bir şeyin bir varlık, bir oluş olmasından önceki hali ‘isim’; ilk ve saf. İsim, varlığın hayali. Evrenden önce var olan, evrenin hayalini barındıran ‘söz’ü nitelikli kılan. Tezahür etmiş, yaşanmış, görülmüş ve tüketilmiş, hayat manzumesinde anlamlı bir yer almış, sonra önemsenmemiş, bozulmuş ya da unutulmaya bırakılmış olandan arda kalan son şey. İsim, bir şeyin daha ‘şey’ olmadan var olan şekli. Şeyin yok olmaya yaklaşma süreci isminin kolay kolay hatırlanamaması ile ölçülebilir, yok olma anı isminin tamamen unutulması ile. Yine de birileri halen bu saptamayı yapacak kadar vakıfsa ismine, şey hâlâ var demektir.

Mutlak yokluk kimsenin altını çizemediği gerçekliktir. İsmi olmayan bir şeyin var olduğunu kanıtlayabilmek ne mümkün? İsmi olan bir şeyin aslında olmadığını ispat etmek ise güç. Hep bir muamma kalır, hep bir şüphe. ‘Ateş’ olmayan yerden duman çıkar mı? Var olduğunu bildiğin şeyi isimlendirememenin son kertesi cinnet. İnsan isim koyabilirse teselli bulur, anlam kazanır, acı bir gün çiçek verebilir ama tanıdık, tanımlandık bir iklimle, yapıştırılmamış, eklenmemiş, aynı yataktan geldiğine ikna olduğu bir anlamla. Değilse yangın yeridir şuur, ateş… İsmini koyamadığın bir şeyle dua bile edemezsin çünkü. Akıl haline isim arama telaşında neyi yakaracaksın Tanrı’ya? En fazla ‘hal’ dersin, ‘bu hal’… Tanrı katında aman dilerken düştüğün kekeme durumla duanın dışında kalırsın. Çünkü duanın kolları yalpalayan dilin şirazesini saramaz. Tıpkı Aşk’ın ‘aşkın’ olanı taşıyamayan aklın sorgulama, tanımlama, kodlama alışkanlığına güç yetirememesi gibi.

Nazan Bekiroğlu “yazıcı” nitelemesini yazar tahtına tercih ettiği yerden tarihi ve aşkı tutmaya çalışıyor. “Bunların hepsini ben uydurdum” diyorsa da aldanmayın; “daha yüksek bir gerçeğe işaret etmek için” yaptığı, âşinâ olduğumuz bir tanımla ‘yeniden kurgulamak’. Bunda abes olan bir şey de yok; yenenlerin ve yenilenlerin, yananların ve yakanların mazeretlerine birini diğerine üstün gelmeyecek şekilde bakabilmek, yaşanırken vahşi olan hayata hiç değilse yazılırken şefkat gösterebilmeyi gerektiriyor, şefkat demeyip, adalet ve merhamet de diyebiliriz buna. Payitahtta birine sahip olmak diğerini nakzetmeyi gerektirirken, yani bir padişah hem merhametli hem adaletli olamazken; çünkü şiarı adaletle hükmetmek olan bir padişahın özel iltimaslara neden olacak hissi tarafının “merhamet et” seslerini bastırması gerekli iken, şimdi, kazanmış ve kaybetmemiş olmanın başka tartılarla ölçüldüğü zaman diliminde, 2000’li yıllarda, adalet ve merhameti aynı kapta eritip kalemini ona batırma lüksü var yazarın. Üstelik alaşımın içine kimi yazarların irrite olduğu o ön sıfatı, kadın tarafını katmaktan, hatta bunu okuyucuya hatırlatmaktan geri durmuyor Nazan Bekiroğlu.

‘İsimle Ateş Arasında’, isim, aşk ve ateş cetvelinde ilerleyen hikâyelerden oluşuyor. Padişahların askerinin yanında savaşmaz olduğu, esame ticaretinin yaygınlaştığı ve yeniçerinin her bahaneyle kazan kaldırdığı, tarihçilerin ‘gerileme dönemi’ dediği bir zaman diliminde Osmanlı’nın serencamı ile, hayatı Mansur adlı yeniçerinin ismini satın almakla değişen bir adamın sevdiği kadının yanında, bir aktar dükkanının güzel kokuları arasında aşka ‘düşmesi’ birbirine paralel kanallarda ilerliyor. Yeniçerilerin isim ticaretine başlamasıyla gölgelenen ocağın namusu, yeniçerilerin isimlerinin yazılı olduğu defter, asıl adı Numan olan Mansur’un bir türlü isim koyup tanımlayamadığı aşkı, romanı, ‘isim’ vurgusunun imgesel zemini üzerinde ağır ağır ‘ateş’e yaklaştırıyor. Kendisini daha sonraları ‘Adli’ diye ‘andırmak’ isteyen padişah 2. Mahmud’un topa tutup, ateşe verdiği Yeniçeri Ocağı ile siyah gözlü koku büyücüsü karısını kendisinin yükseldiği aşk katına bir türlü çıkaramayan Mansur’un ateşler içinde kalışı katlanma yerinden üst üste biniyor.

Ateş uyarıcı değil, yakıcı. ‘İsimle Ateş Arasında’, yazarın “günahı bu dünyada su öbür dünyada ateş arındırır” sözüne yaptığı atıfla yerini yurdunu şaşırmış ateşin öyküsü daha çok. Vareden, besleyen, ısıtan, hayat veren ateşin değil; devlete rakip, padişaha kâbus olmuş bir kurumun ölümünü çoğaltan bir ateş; sevdiği kadınla arası tek bir ‘isim’in varlığı ve tek bir ‘isim’in yokluğu yüzünden mesafelenen adamı önce içerden sonra dışardan yakan ateş. İsimle ateş gibi, bir şeyle bir şey arasında kalma halini duyumsanır kılmak için uğranılan sayısız durak ve küçük hikâyecikler, sonuç ateş ise sorun aşk, dedirtiyor insana.

Mansur’un Nihade’ye olan aşkı, yeniçerilerin “ten ve can kadar” yakın, “kandilliğin içindeki alev” kadar teslim oldukları Hünkâr’a duydukları ‘aşk’tan farklı değil. Bu yakınlığın ölçüsü ne sarayın dilsiz duvarlarıyla, ne haremin içli ve dolambaçlı duvarlarıyla ne de Divan’ın siyaset kokan duvarlarıyla sınırlı. Bu yakınlık “savaş meydanları kadar sade ve açık”. Orada “kul ile şah birbirinin dilinden, her erkeğin bir diğer erkeğin dilinden anladığı kadar” anlıyor. Padişahın aşka karşılık verişi savaş meydanında hayatını yeniçerilerinki kadar hiçe sayılmış bir hayat gibi ileri sürmeyi göze alması. Siyah Sancak-ı Şerifin altında yeniçerilerin adımının genişliğince yol alıp, onlar kadar özlemli onlar kadar yorgun olması. İşte o zaman “… Biz artık hepimiz padişahtık. Bütün sualleri cevaplanmış bir kalp kadar doyurulmuş kalplerimizin heyecanıyla ona âşıktık”. Tam da bu nokta ‘aşk’la malûl kalpleri karartan. Zira her şeyin hem bir ömrü, hem de ömrün bitimini haber veren bir yumuşak karnı var, “bütün sualleri cevaplanmış bir kalp kadar doyurulmuş kalplerin” içine sualler sızması zamanla ağır ağır oluyor… Yeniçeriler aşkla bağlı oldukları padişahlarının kendilerini terk etmesiyle başlıyorlar şüpheye; eski Numan yeni Mansur, uğruna eski karısını ve küçük kızını terk etmeyi göze aldığı yeni eşi ve biricik sevgilisi Nihade’nin aşkını yetersiz bulmakla. ‘Aklın çocuğu’ şüphe, aralarında aşk olan tarafların iklimine çürük yumurta gibi bulaşıyor. Sualler doyurulmuş kalpleri açlığa sürüklüyor, siyaset ve kelam mideden kalbe yürüyen ‘yanma’ hissiyle acımaya başlıyor, derken yangın tüm gövdeyi sarıyor; aşkta ve devlette. Bekiroğlu ‘kendisine erilen aşk’ ya da içine ‘düşülen aşk’ ayrımı yapmıyor. Kusursuz bir aşk var, ama o aşkın ‘ismi’dir… ve “… o da her şeyin ismi gibi sadece âlemlerin üstündeki âlemde” durmaktadır. “Her şey gibi aşk da O’nun güzel isimlerinden birinin yansıması”dır. Ne yazık ki “aynanın mahiyeti yansımanın mahiyetini” değiştirir, eğri büğrü aynanın insafına kalmıştır her şey gibi en kusursuzu yine O’nun katında olandan payımıza düşen.

Mansur’un ağzından devletlerin ömrü gibi aşkların da bir ömrü olduğunu, eninde sonunda bitimli olduklarını, en mükemmel aşkın bile onu veren tarafından bir gün geri alınacağını söylüyor Bekiroğlu. O halde, devletin tüm kurumlarıyla kokuşup bozuşması da aşkların gün gelip bitmesi ya da ‘bitimli oldukları’ korkusunu kalplere zerketmesi de bir yerde kader, hikmetleri kendilerinden menkul ve hatta belki yaşayacak olanın yazacağı güne kadar kalsın diye dayanıksız bir ‘isim’le çeperlenip, korunmuş. Belki yazıcı bunun için ‘Füsus’tan bir cümleyle giriyor kitaba: “Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamdolsun.” Yazıcı, her şeyin üzerinden onca zaman geçmiş olmasının verdiği kazançla, bir bütünün tamamına birden bakabilmenin sağladığı olanaklarla, kelimeleri kalplerine inmiş hikmetlerden soyma işine soyunuyor. Her şeyi mükemmel yaratabilecekken onları mükemmelliğini eksilterek yaratan Tanrı’nın hükmündeki hikmet.

Bekiroğlu, tarihi kazanan tarafın yazdığını bilip mağlupların eline tutuşturuyor kalemi; ama sıra kazanan tarafı giriştikleri yıkımda mazur kılacak sebeplere geldiğinde gerçeği ıskalama pahasına

mağdurun tarafında yer alma hatasına düşmekten de koruyor kendini. Mahmud’ların, Selim’lerin, Bayezid’lerin, Mustafa’ların, bir ‘Fatih’, bir ‘Yavuz’, bir ‘Kanuni’ gibi ünvanlanamamış, ne yapıp ettilerse de tarihin şanlı köşebentlerinde kendilerini layıkıyla kalıcı kılacak bir ‘isim’le konuşlanamamış padişahlar kırmızı koltukta hesap verircesine terliyorlar. Yıllar sonra, kendilerini anlayacak birilerini bulmuş olma ihtimalinin verdiği bir ‘iç dökme’ haliyle ve hangi isimle anıldıklarının yahut nasıl da isimsiz kalıp hatırlanmadıklarının bilinciyle çoğunlukla hüzünlü anekdotlar eşliğinde konuşuyorlar. Kendi aşkının tarihçesini yeniçeri katibinin esame defteri kadar titiz, kalem kalem tutan, ama aşkını aklıyla tartmaya engel olamayıp vehm ile teslimiyet, hal ile söz, akıl ile kalp arasında kalan; aynı anda iki şey olunamayacağını büyük bir bedel ödeyerek anlayan Mansur (ya da Numan), cismini zihnimize nakşeden ama yüreği gibi sesi de gizli kalan Nihade’nin aksine, kendi, Nihade ve tüm âşıklar; aşkını aklı ile onaylamaya kalkmış tüm bedbahtlar adına söz alıyor.

Ancak kafası da kalemi gibi kararlı olan, düşünceleri cümleleri kadar ‘dolu’ ve hatta okuyucunun soluk almasına bile olanak vermeyecek kadar yüklü olan yazarın kitabını romana özgü formdan koparan bir öğe bu ‘konuşmalar’, anlatmalar… Buradan yazarın ‘konuşma dilinde’ yazdığı gibi bir sonuç çıkmasın: Asla… Bekiroğlu, her cümlesi uzun uzun düşünülmüş ve öyle kağıda dökülmüş ve okuyucusundan da aynı titizliği istediğini hiç çekinmeden, yüksek sesle isteyen bir kitaba imza atıyor. Kasdettiğim yazarın kitaba giren az sayıdaki karakterin halini izhar etmesine sonsuz olanak tanıması ama aynı tavrı bir roman formu için uygun bir olay örgüsü kurgulamaktan esirgemesi. Cennetten cinnete giden yolda adım adım ilerleyen Mansur’un kendisini kaybettiğini, şuurunu yitirdiğini varsaymamızın istenildiği bölümlerde bile duygularını bir mantık dizgesi içinde ve neredeyse hiç sayıklamadan ‘aktardığını’, bunları yaşayan sanki kendisi değilmiş bir başkasıymış gibi paylaştığını söylersem niyetimin ne olduğu anlaşılır diye umuyorum. Karakterlerin düşüncelerini, romanın zamanını okuyucu için ‘şimdiki zaman’ kılacak, okuyucuda “ben bu karakteri tanıyorum” duygusu uyandıracak malzemeden daha üstün tutuyor yazar. Karakterler, yazıcının kendilerine baktığı açıyla sınırlı, her biri bir diğerinin üslubuyla aslında yazarın uslubuyla anlatan, ama nedense bu deneyimlere bizi tanık tutmayan, yalnızca uslu birer ‘dinleyici’ olmamızı isteyen bir edep-terbiye dairesinde hareket ediyorlar; ellerine verilmiş metni okur gibi, her biri. Yazar belki zamanın yalnızca kendisini değil mekânı da başkalaştırdığı bu düzlemden geriye bakarken bize gösterebileceğinin tarih kitaplarının sunduğu bilgiden süzülebilen ve içindeki aynaya yansıyanla sınırlı olduğunu ve bu mesafeleri azaltmak bağlamında kendisine düşenin söz konusu yansımaları son kertesine kadar ayırıp incelemek olduğunu düşünüyor. Yazar, Umberto Eco’nun “modern zamanlarda metin okuyucu ile yazarın birlikte hazırladıkları bir piknik sepetidir” deyişinin tam aksinin sağlamasını yaparcasına ancak ‘acı’ ile kodlanmış bir aşk tasavvurunun sıkletini karşılayacak sözcüklerin tümünü ‘tek başına’ bulmaya girişiyor; Mansur gibi. Anlamı birbiriyle paslaşa paslaşa açılan cümleler, okuyucunun içinde tamamlanacak küçük yorum paylarını kıskanırcasına çoğalıp, donanıyorlar. Belki şöyle de kurulabilecek olan bir cümle, ya da böyle anlatılacak bir hal, bizzat yazıcının kaleminden çıkmış satırlar arasında zaten yer almış bulunuyorlar. Belki de isim ve ateş arasına çokça güzel çiçek ismi ve kokusu sığdırmış yazarın zahmeti hafifletmek maksadı taşıyan ‘göz kamaştırıcı’ yardımseverliği bunun nedeni. Ama kesin olan, aşkın kimyasını ve mantalitesini, padişahın ve yeniçerinin, siyasetin ve iktidarın, cihadın ve kazan kaldırmanın, ulema ve sadrazamın arasında, ‘devlet meselelerine’ denk bir zaviyeden söyleyebilmiş ilginç bir kitap bu. Hikâye ile roman arasında, koşmayan, coşmayan ama imgelemde derin izler bırakacak bir kitap ‘İsimle Ateş Arasında’…. •
Hürriyet Gösteri, sayı 247, Nisan 2003, sf. 40-41

Dursun Ali TÖKEL, İsimle ateş arasında: İltifata buyrun

İsimle ateş arasında: İltifata buyrun

Dursun Ali Tökel

İltifat et sühan erbabına kim anlardır

Medh-i şâhân-ı cihân-bâna veren unvanı

Kim bilirdi şuarâ olmasa ger sâbıkda

Dehre devletle gelip yine giden sultânı

Haşre dek âb-ı hayât-ı sühan-ı Bakî’dir

Andırıp zinde kılan nâm-ı Süleyman Hân’ı

Nef’î

Kendilerinden marifetler sâdır olanlar, o marifetle toplumunun, tarihinin, mesleğinin, uzayıp giden belirsiz zamanlar boyunca milletinin yüzünü ak edenler, iyi ki şâirin “marifet iltifata tâbidir l müşterisiz meta zâyidir.” sözünü dinlemiyorlar. Eğer dinleselerdi, kendilerinin medâr-ı iftihar olduğundan şüphe edilmeyen o marifetler hangi çılgın ruhun hiç bir mükâfat beklemeyen yüceliğiyle insanlığa miras kalabilirdi? Peygamberler, mutlaklığı en yüce varlıktan onaylanan hakikatleri insanlığa tebliğ eder ve bu tebliğ karşılığında da insanların şaşkın bakışları arasında onlara “biz bu yaptığımız karşılığında sizden hiç bir ücret istemiyoruz.” derken, marifetin iltifatla bir alakasının olamayacağını da göstermiş oluyorlardı. Tarihin; gizli veya açık, gerçek veya efsane; bütün toplum, coğrafya ve zamanlara yayılmış esrarengiz sayfalan arasında, marifeti karşılığında bırakın iltifatı, sadece azap ve işkence görmüş nice ehl-i marifete rastlamak az mı olağan bir rastlantıdır? Ama ne tuhaftır ki, marifetleri karşılığında devrinin insanından sadece ret, inkar ve işkence görenler, gelecek zamanlar boyunca en çok yaşayanlar olmuştur. Muazzep ehl-i marifet muazzez olur da, mütecaviz cahiller ancak nefes aldıkça yaşarlar ve ömürleri de sayılı nefesleri kadar olur. Marifeti alkışlarla yüceltilenler, çok zaman geçmez yuhlarda nisyânın karanlık dehlizlerine yuvarlanır giderler. Marifetleri anlaşılamayanlar, ebediyete kalıcılığın sırrını yakalamış olurlar, eğer bir vakit gelir de anlaşılırlık mümkün olursa o vakit artık epeyi geç olmuştur; zaman, alkışın değil, kaybolacak bir yüceliğin eyvah ve tünleri arasında çırpınmanın zamanıdır artık. Yüce ruhların çok azı bu kuralın istisnası olmuştur ve onlar da kuralların istisnası yaşasın diye varlığın değişmez zannedilen kayıtlarına muhalefet şerhiyle uyarıcılar olarak düşülmüşlerdir.

Kitapla ülfeti hiç eksik olmayan tarihin en şerefli ve mütebahhir ruhları, okumaksızın insanın yinelemeyeceğini bütün zamanlar boyunca haykırıp dursunlar, bu uyarı çok az insan tarafından dikkate alınmıştır. Ve biz de maalesef bu uyarılara en az kulak veren toplumlar arasındayız. Okumamanın hiç durmaksızın şikayetini yapıp duranlar, yazanların haline baktıklarında neler görüyorlar? Her şeye rağmen, marifetlerine iltifat beklemeyen birileri yazıp durmaktadırlar, çılgın bir hissin, yenilmez bir arzunun, önüne geçilmez bir hevesin, karşı konulmaz bir kabulün esiri olan bu ruhlar bir şeyler demenin, bir şeyler haykırmanın, bir şeyler ifşa etmenin peşini bırakmamaktadırlar. Denilme, haykırma, ifşa edilme de onların peşini bırakmamaktadır. Lakin bu insanlar ne yazmaktadırlar, neyi yazmaktadırlar, kuru bir hevesin kurbanı, şöhret olmanın basit ilkelliği, kazanmanın malulü, konuşulmanın tutsağı mıdırlar? Yazdıklarında isabetleri, derinlikleri, ufukları, mesajları nedir, neyi anlatmanın peşindedirler, insanlığın zavallı ufkuna hangi kapıları açmaktadırlar, ne kadar kendileridirler, ne kadar başkalarıdırlar, toplumuna, insanına hangi bilinmezi bilinir kılmakta, bu bilinirlikle insana hangi erdemin kapılarını açmaktadırlar? Yazdıkları okunduğunda insanlar, hangi yitik hazinelerinin farkına varmakta, hangi yüce değerlere kanat açmakta, hangi sırla hemhâl olup, öğrenmenin, bilmenin, bir sırra vâkıf olmanın hazzını yaşamaktadırlar? Yazmakta bu kadar ısrar edenlerin, tarihin sırlı köşelerinde kalmış kendileri gibi bir iltifat beklemeyen ruhlarla irtibatı nedir, onlardan haberdar mıdırlar, onlarla aynı ıstırabın karşı konulmaz sancısını yaşamakta mıdırlar, kendi dünyalarından bîhaber olanlara onlardan bir nebze olsun taze ve iç açıcı kokular mı getirmekte yahut onların da karanlıkta bıraktıklarına mı katılmaktadırlar?

Bütün bu sorulara kim cevap verecek? Zira yazanlar, netliği benim seviyemde anlaşılacak cevaplara tenezzül etmezler, etselerdi onlar da ben gibi olurlardı ve marifet bekleyecek neleri kalırdı? Onlar ancak, ifşası uçsuz bucaksız kapılar açacak sırlara değinirler, hemen anlaşılacak kuru bir cümlenin ifşa edecek neyi vardır? Bütün bu sorulara ancak okuyanlar cevap verecek, yazanın hedeflediği bir donanımla eserin karşısında duranlar, ampirik düzlemden çıkıp, okurluk düzeyi ideali bulanlar, işte ancak onlar bütün bu soruların cevaplarını vermeye soyunacaklar. Cevap veren eğer soru soran, ifşaya kapı açan kadar bir birikime sahip değilse vereceği cevabın ne anlamı olacak? Elinizin hemen altında duran ve marifet beklemeyen – beklese ne yazar, bulamayacak ki!- bir ruhun nice azaplı kıvranmalar, sancılı ve buhranlı anlar, bin doğuma eş olacak ıstıraplar akabinde var olan bir eser binlerce ırmağın suyuyla sulanmış bir okyanus olarak iltifatınızı ve mütecessis nazarlarla iştigalinizi beklemektedir. Okuyun, ama yazanı tarafından bilinmesini istenilen sırları merak edin, onları deşifre etmek için bir çaba içine girin, binlerce bahçeden derlenmiş, binlerce kokuya karşı duyularınızı harekete geçirin neredeyse bir imkânsızı başaran o muazzep ruha karşı takdirlerinizi iletin ve bunu da başkalarıyla paylaşın. Öyle bir çaba içine girin ki, o yazanlar sizlere daha güzelini vermek için sizden bin beter çabalara girsin! Marifeti anlaşıldıkça, marifeti daha da yüce işlere soyunsun. Bunu esirgemeyin, zira esirgediğiniz sadece iltifatınızla kalmayacak, geleceğinizi de harcamak durumunda kalacaksınız. Onları yalnızlığa itmeyin, asıl yalnızlığa ittiğiniz nesilleriniz ve geleceğiniz olacak. Yalnızlığa itmeyen milletlerle, yarıştan kopmuş olacaksınız. Bu kötülüğü kendinize ve geleceğinize yapmayın. Ey okuyanlar, okumayanlara ne diyelim bari sizler uyanık olun!

Bütün bu sözleri, hakkında bir şeyler demek istediğim bir kitap hakkında demek istediklerime giriş için yaptım. Kitapla haşir neşiri fazla olanlar, beğendiğini, karşı konulmaz bir iç güdüyle başkalarıyla paylaşmaktan da derin bir haz duyarlar. Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında adlı eserini okuyup da bitirince, kendimi bütün bunları söylemekten alamadım. Hem ilim-(Profesör), hem de sanat ehli (denemeci – hikayeci – romancı) olan bu yazarımızın, uçsuz bucaksız kaynaklarla süslediği bu romanı, marifete iltifatla cevap vermesi gerekenlerden ne kadar nasipdâr olmuş? Bunun cevabı nereden bulunacak? İşi gücü yayın ve matbuat dünyasını takip etmek olan bir insan bu cevaba ulaşmakta pek de güçlük çekmiyor. Nazan Hanım’ın sitesine girenler bu cevabı almakta gecikmiyorlar. Benim gibi, bu yüce marifete, ayniyle yüce bir iltifat bekleyenler buldukları cevap karşısında da ancak şaşırıp kalıyorlar. Bütün asırların ezeli hakikati yine tecelli ediyor ve marifet yine iltifattan mahrum kalıyor.

Adını bile yeni duyduğunuz çiçeklerden, kokuların imaline, gülün nasıl damıtıldığından, ayet ve hadislerin esrarengiz dünyasına, yeniçerilerin, vuran kıran takım olmaları dışında bir insan olarak ruhlarının o trajik âlemine, aşkın karşı konulmaz yıkıcılığından, başka bir hale çeviren ebedi iksirine, Osmanlı tarihinin belgeli tarihinden, savaşlar dışında, belgelere sinmeyen insanî ıstırabına, devşirme geleneğinin yazılı kaynaklarından, hiç de yazılmayan trajik anne öykülerine, anlatmanın ucuz popülaritesi yerine, felsefik derinlikle süslenmiş imanın gizemine, hattın çizgilerle sunulan büyüsünden, minyatürün renkler cümbüşüne, harflerin gizeminden sayıların yalın diline, kuranların cihanı kendine dar gören sınırsız bakışından, yıkanların silinip gidişine, îmâ ile başlayan, ama ifşa ile bitiren sanatkârın bunu hangi tazyikin gücüyle yaptığının sorulmasına kadar, pek de alışık olmadığımız bir dünyaya kapı açıyor bu eser.

Sizlerden mükemmel bir donanım bekliyor. İmgelerin ve simgelerin sırrına davet ediyor. Mensubu bulunduğu medeniyetin üst ve alt bütün dilleriyle sizlere hitap ediyor. Anlamak için Kur’an’dan, hadislerden imâ ile seçilmiş kutsaldan haberdar olmanız gerekiyor. Kokuları, çiçekleri tanımanız, yeniçerinin ve devşirmenin tarihine bakmanız, Osmanlıyı bir hayli deşifre etmeniz isteniyor. Şiire yaklaşan ve sentaksı bir hayli bozulmuş bir sanatkar diliyle karşı karşıya olduğunuza göre okumada sabırlı davranmanız, metinler arası uzun bir yolculuğa çıkmanız bekleniyor. Sayfalar ilerledikçe olayların bir birinden daha da koptuğunu, zihninizin olay akışını bir türlü takip edemediğini, dolayısıyla “ne diyor bu”ya takılıp kalacağınızı biliyor, ama sabırla son bölümleri beklemenizi tavsiye ediyor ve sihirli bir dokunuşla bütün bu kadar alâkasızmış gibi gelen kopukluğun nasıl mükemmel bir ustalıkla bir birine bağlanacağını görmenizi istiyor. Size aşkın ne kadar çaresiz bırakacağını, bu çaresizlikle bambaşka dünyaların kapılarının nasıl da açıldığını anlatıyor. Tarihi, hiç de sizin bildiğiniz gibi kılıcın ve gücün kahrediciliğiyle yorumlamıyor, fakat kalemin sihrine bulanmış bir tarihin hiç de tarih olmadığını hemen yanı başınızda yaşayanların, hiç de o tarih deyip de bir köşeye attığınızda bir farkı olmadığını imaya çalışıyor. Ey okuyucu, varlığın birbirinden kopukmuş gibi gelen uzaklarda kaldığını zannettiğin gerçekleriyle seni yüz yüze getiriyor. Anlatmak için seçtiği aracıların yalan, ama o araçlarla dile getirmeye çalıştıklarının ezeli doğrular olduğunu söylüyor. Diyor ki, romandaki bir yeniçerinin devşirilmek amacıyla annesinden koparılması ve bu koparılanların da adının şu veya bu olması yalandı ama yavrusundan koparılan bir annenin acısı asla yalan değildi, tarih değildi, sadece Osmanlı da değildi. Bu acıyı temsil için seçilenler yalandı ama bu acıyı yaşamak doğruların en doğrusuydu. Diyor ki, yeniçerileri tarihten silen, yeniçeri adını duymaya bile tahammül edemeyen ve onların kökünü kurutan II. Mahmut maalesef İstanbul’da Yeniçeriler Caddesi’nde yatıyordu.

İsim ve ateşin olabilecek bütün kombinasyonlarına, bütün çağrışımlarına, bu kelimelerle gelen kutsal ve dünyevî bütün anlamlara davet ediyor seni. Bu iki kelimeyle üç yüz sayfa nasıl doldurulur? Bu imkansızı mümkün yapmanın gizemine çağırıyor seni. Bir yazarın, nasıl olup da bu kadar farklı kaynağı, iki kelime etrafında bu kadar gizemli bütünlükle kullanabildiğine şaşmanı bekliyor. Şaşmak, şaşırılana içten de olsa iltifat etmektir.

Yazan, muhtemel ve hatta mutlaktır ki okuyucusunun okuduğu hakkında neler düşündüğünü bilmek istiyor. Ey okuyucu, zaten nâdirâttan olan bu tür eserlerin yazanlarına iltifat et. Duygularını yaz ve habersiz olanları uyarmaya gayret et. Şaşkınlığını, reddini, inkarını, hayret ve sabrını başkalarıyla da paylaş. Ortaya çıkanın değerlendirilmesi, hasretle beklenilen daha nicelerini ortaya çıkaracaktır. Susarak ve yazmayarak, yazılacak o güzelim dünyaların kapılarını kapama. İltifatı eksik etme, marifet ehli beklemiyorsa da. Zira iltifatımız nadir olanı çok kılacak. Ve şikayetlerimizde o nadir olanlar çoğaldıkça azalacak. Tarihten psikolojiye, sanat tarihinden edebiyata kadar daha pek çok ilmin ihtisas erbabına seslenen bu esere, ehl-i vukuf niye bîgâne kalsın? Üşenmeyip ellerine kalemleri alsın da eserin neliğine dâir tekellümâtta bulunsunlar. Eli kalem tutan erbâb-ı üdebâ niye bir araya gelip de bu eseri tartışma dünyasına getirmezler, yazana bir ayna tutup da nelere muktedir olduğunu l olmadığını göstermezler?

Epiğrafta kendisinden alıntı yaptığımız Nef’î’ye kulak verelim. Sühan erbabı bir ebedî çağrı olarak demiş diyeceğini, bu sözleri şimdiye kadar yalanlayan mı çıktı?

Dergah, nr.158, Nisan 2003, sf. 21*22

Mustafa AYYILDIZ, ; “İsim-Aşk-Ateş”

İsim-Aşk-Ateş

Mustafa Ayyıldız

Bazı yazılar soğukkanlılığın sınırlarını aşar, kontrol edemezsiniz. Bu yazıyı yazmak niyetinde değildim. Zira, hocam bu eser hakkında, remizler âlemine vakıf, ihtisas sahası eski edebiyat olanlar tarafından yazılmasını murat ediniyordu. Ama olmadı, yazmadan edemedim. Bir yanıyla, bir şeyler söylemek gereği, kalemimi icbar ediyordu. Gerçi eser hocanın diğer eserlerinden daha çok dikkat çekti, itibar gördü. Hilmi Yavuz’un adlandırmasıyla bizim edebiyat izler çevremiz roman türüne bigâne kalmadığını ortaya koydu. Hiçbir dünya görüşü ayırımı yapılmadan, Türk Edebiyatı, Gerçek Hayat, Virgül tarafından gündeme taşındı. Kapak yapıldı. Eser yerini buldu. Virgül’de özellikle şiirsel dil ve kurgu dikkate alındı. Eski âlemimizin gizemli hayatı da ilgi uyandırdı. Romanın hem kurgusu, hem de dili zaten ön işaretlerini, vermişti. Nun Masalları eski hayatımıza kapıyı aralamış, Tanpınar’ın hasretine cevap vermişti. Deneme’ler özellikle Yusuf u Züleyha, şiirsel bir anlatımı yine geleneğe ilintili ele almıştı. Kurguya konu olan alan kadar, şiirle söyleyen gelenek de hocanın şiirsel üslubunu belirginleştiriyordu. İsimle Ateş Arasında, bu iki özelliğin kemâle ererek tamamlanmasıyla dikkati çekti. Modern öncesi ve ilk devirlerin hâlâ yaşattığı, çoklukla yorumlanmış, işlenmiş, kültür kimliğini kazanmış, tasavvuf literatürü ve o potanın belirlediği hayat, kişisel kimlikte bu eserde buluştu. Canlı kanlı, ihtiraslı, itikatlı bir insan romanı, yanı başında sosyal bir olguyu da kurgulaştırdı. Bir yanda Numan ve Nihâde aynı kişiliklerle iki muamma grubu da roman gerçekliği içinde hayata kattı. Osmanlı’nın iki meçhul ama hem meşhur hem mahzun zümresi, Kadın ve Yeniçeri. Bu otantik kurgu, hem içten hem dıştan hep mahremiyetle ilgi odağı oldu. Aslında vaktiyle meçhul değildi. İnsanın ve toplumun zaten ilgi odağıydı. Zan değişti, uzağa düştüler ve yeniden keşfi beklediler. Nâzan Hoca, yıllardır yoğurduğu, canlı Osmanlı insanının romanını, onların konuştuğu lisanla işleme kudretini gösterdi. Onlar şiirle konuşan, teferruatla yaşayan, doğalla barışık hem de her dem aşkı yaşayan insanlardı. Bu insanların genişleyen, çoğalan mistik hayatı, model bir türe malzeme oldu.

Hayatiyet kazandı.

Eserin asıl iki hususiyeti daha öne çıkarılmalıdır. Birisi Osmanlı alemi, diğeri ise Osmanlı’nın kutsadığı lisan. Ama bunlara geçmeden Romanın kurmacasını özet mahiyette ele almak gerekir. Roman yer yer değişen anlatıcılarla, hale yatkın durumlarla anlatılıyor. Bazı Padişahlar, Yeniçeriler ve montajı çağrıştıran hikâyelerle sürükleniyor. Eserin aşk serüveni Numan’ın Nihâde’ye olan aşkı ile sergileniyor. Numan aşkını isme hapsedince Nihâde’den olup, Hoca’nın deyimiyle, varlıktan önce var olan isme mahkum, “aşk” kelâmı ve gönlün ateşi arasında kalıyor. “Rabbim! Onu senden çok sevmiştim ki rahip sıfatıyla girdin araya! Benim kalbim senin değil miydi Nihâde ‘den başkası sığmadı araya?” (s. 218) deme makamına eriyor. Diğer yandan devletin direği, kudrete ortak olma noktasına geliyor. Sonra öykünün paralelinde ve ortada devlet kelâmı kalıyor. Devlet ismi, ifna ateşi oluverir Yeniçeriye. Ateşi yakan ve içine düşen Numan’dır ve Yeniçeri esâme defterinden de düşüp, dara yürür ve ateşe düşer. Ateşin aslı kelâmın kendisi, hikmetin kapısıdır. Nihâde ocağın başında, aşkın arza inmiş ismidir. Kadın aşkın aynasıdır. Bu kapı felakete açılır, Numan bunu hisseder. Yeniçeri de aynı felakete göstere göstere yol alır. Her iki kutup sonunda şirk ve rakip günahından arınmak üzere ateşe yürürler.

Romanın şifre çözümleri, Nâzan Hoca’nın Gerçek Hayat (Gerçek Hayat, 18-24 Ekim 2002) taki mülakatında tamamlanmıştı. Söylenecek söz azalmıştı. Yine de bir kaç söz, romanın söz sanatına dönük yüzüne ve remzler alemine söylemek gerekir. Çünkü, evet hikmet kelimeye saklı. Var olmak isimle başladı. Osmanlı da varlığı silip yalnız kaldı. Buna işaret eden roman, Padişahların mahsus ismi değil, sayılarla ifadesini bulmasını varla yok arası, adanmışlığı öne çıkarıyor. Ayrıca bir insan özü de hususen öne çıkarılıyor. Ama kalan yalnız isim. İsmi anlamak, hikmete aşina olmak, ateşin gömleğini giyinmek anlamını taşıyor.

Hoca, eserde Mesnevi tarzı bir yapı gözettiğini, aralara yerleştirdiği hikâyelerle ritim kattığını zaten söylüyor. Ara ara postmodern ifadeleri de metne yerleştiriyor. Kariyle konuşup “Bu hikâyenin adını İsimle Ateş Arasında koydum” (s. 17)* tarzı söylemlere de yer veriyor. Gelenekle modernin vazgeçilmez ilgisini pekiştiriyor. Modern insanın mahrum kaldığı söyleyişi, âlemi ve hikmeti iğdiş zihinlerde, sükûn olsun için yeniden inşâ ediyor. Eski alemi anlamlı kılan tütsünün, gül’ün buhurun (s. 23) efsununa çağırıyor. İ. Özel’in şehirden öç alması gibi. “Bir şehrin sokakları buhur kokmuyorsa o şehirden öç almanın zamanıdır.” Yine mistik anlayışın uzantısı, yüzüne daim bakılamayan, bakmaya doyulamayan, Peygamber, mürşit ve sevgili (kadın) (s. 25) kültürün renkleri olarak yerli yerine oturuyor. Ama bütün bu detay bir yana, anlamlandırma dönüp dolaşıp isme karar kılıyor. İsimler, adlandırma, eşyanın hakikatine vukûfiyet ve insan oluş hep öne çıkarılıyor. Bütün kurgu şiirle inşâ ediliyor. Sözün en hâlis ve rafine şekli olan söyleyiş de anlamlandırmayla beraber yürüyor. Kuran’dan sık telmihler ise metni kavileştiriyor. Ama gelenek daha baskın, yer yer hurûfî remzler yoruma alan açıyor. “Bir şın aşkı aşk yapan” (s. 37). Yine harflerle örülen; Nâ-Nur-Nihâde anlam örgüsünde yerini alıyor (s. 39).

Eser bazı malumatı detaylı olarak işleyerek uçukluktan da kurtarılıyor. Bir yeniçerinin devşirilme şartları ve usulü ile bir yeniçerinin çocukluğu, annesi ve kendisinin dramı detaylandırılıyor (s. 47). Bir çok taktiği kullanan hoca, Kurâni ifadeler, hadisler yanında şiir montajları da yapıyor (s. 59). Eski şiirle bir ilgi kurmakla yetinmiyor. O âlemin natural tarzı gereği, bütün bir nebatat ile barışık, onlara birer masal addeden ve Lokmanı söylemin günlük hayatımıza getirdiği sıhhat ve selâmet ancak bu kadar kaleme, kelâma ve kağıda mutabık kalınabilirdi. Yine Peygamberi bir haz olarak çeşit çeşit kokuların, buhurdanlarla, gül suyuyla sokakları, haneleri, sineleri misk-ü anberle süsleyen sahifeler hazla seyrediliyor. Ama insan bütün bu barışıklığı ve sözü unutup en evvel varılan akdi de unutur, bu unutuş onu ateşe sürükler (s. 78). Bozulma, çözülme arza varan, unutan, insanın aşksız kalışını da karşılar. Sonuç hasret ateşidir, cehennem değil.

Hülâsa, Nâzan Hoca’nın hassas işçiliği, berrak muhayyilesi, sağlam kurgusu, şiirsel dili ilmik ilmik işlenen bir romana dönüşmüş. Tasavvufî neşve daha çok zihinsel derunîlikle, içsel alevlenişle örülüyor. Biraz hüzünlü ama ateşi kor bir aşkın etrafına halkalanmış, zengin bir kültürel doku, dokunun özü ise aşk. Tasnifi muhal ve zaid, en hâlis yanıyla aşk medeniyeti, aşkın beşerisi, ilahisi aynı alevden. Tanpınar rahat uyur artık, ceddin resmi yok ama beşer sıcaklığı bir romanla canlı hale getirilmiş.

* İsimle Ateş Arasında, Nâzan Bekiroğlu, Timaş Yay., İst. 2002.
Dergâh, Sayı 156, Şubat 2003, sf. 22

EROĞLU, Emine; Kitabın Meta Oluş Öyküsü Best-seller”, Özgür ve Bilge, Şubat 2003, sf.30-39 (İsimle Ateş Arasında)

Kitabın metâ oluş öyküsü

BEST-SELLER

(Özgür ve Bilge dergisinin “Best-seller” kavramını, farklı kesimlerden insanların fikirleri etrafında sorguladığı araştırma yazısından, İsimle Ateş Arasında’nın editörü Emine Eroğlu’nun fikirleri ve bu konuya dair Yazıcı Nazan Bekiroğlu ile Editör Emine Eroğlu’nun söyleşisi alınmıştır.)

Timaş Yayınları Editörü Emine Eroğlu, best-seller tarihinin modanın tarihiyle paralellik gösterdiğini söylüyor: “Bu kavramın arkasında, çok satan ve çok okunandan daha çok bizim beğenilerimizi, okuyucunun beğenilerini yönlendiren haricî etkenler yer alıyor. Yani ben bu kitabı okurken kendi beğenilerim doğrultusunda değil, kamuoyunun beğenileri doğrultusunda okuyorum. O konuda medyanın çok ciddî bir yönlendirici etkisi oluyor. Bizde de bu kavram çok yeni bir kavramdır. Tanzimat döneminde de insanların beğenilerini haricî unsurlar yönlendiriyordu; fakat bunlar sağlıklı haricî unsurlardı. Beğeni üstadı dediğimiz edebiyat üstatları, meselâ Ahmet Mithat Efendi halka kitap tavsiye ediyordu, halk da okuyordu. Onun tavsiyelerinin halk üzerinde yönlendirici bir etkisi vardı. Kanaat üstatları dediğimiz edebiyat büyükleri kitap tavsiye ederlerdi. Bizim bugün tanıdığımız birçok isim de o tavsiyelerle sivrilmiş ve büyümüşlerdir. O tavsiyelerin, okumadan önce olumlu izi vardır üzerinizde; eğer sizin için çok muteber biri tarafından tavsiye edilmişse onun olumlu başlangıcıyla kitabın sayfalarını çevirirsiniz, yani beğenmeye hazır olarak çevirirsiniz.

“Türkiye’ye gazetenin girmesiyle beraber köşe yazarları halka kitap tavsiye etmeye başladılar. Peyami Safa köşesinden kitap tavsiye ediyor ve bu kitapların satışları birden artıyordu. Böyle bir beğeni yönlendirmesi medyayla beraber kuvvet kazandı.

“Bizde kitapların duyurulması gazetenin tarihiyle, yani Tanzimat’la şekilleniyor. Fakat bu sağlıklı bir süreç; birileri kitap okuyorlar, okudukları kitabı çok beğeniyorlar, ‘Siz de okuyun’ diyorlar. Biz tabii o kişilerin kalemine güvendiğimiz için tavsiyelerine de güveniyoruz ve okuyoruz. Ama daha sonraki dönemlerde, yazılı medya yerini ne zaman ki görsel medyaya bırakıyor, o zaman iş çığırından çıkıyor. Bir sürü kitap, okunmadan, çok iyi anlaşılmadan, tavsiye edilmiyor, lanse ediliyor. Tavsiye etmekle lanse etmek arasında çok ciddî bir fark var. Yazılı medyanın günümüze kadar tavsiye edicilik fonksiyonu büyük bir ölçüde sağlıklı gelmişti; son dönemde yazılı medya da görsel medyadan çok aktif olarak etkilendiği için yazılı medyanın tavsiyeleri de artık bir lanseye dönüşüyor. Size poz poz yazar fotoğrafları veriyorlar ve kitabı mutlaka popülarize ediyorlar. Gazetelerden biri, ciddî bir yazar olan İskender Pala ile röportaj yapıyor ve bu edebiyat profesörünün haberini şöyle veriyor: İslamcıların Ahmet Altan’ı.’ Bu haberi divan edebiyatını sevdiren kişi olarak verse haberin çok ilgi çekmeyeceğini düşünüyor ve böyle bir haber mantığı ile tanıtıyor okuyucusuna. Bu çok sağlıksız bir gelişme. Bu sağlıksız gelişme görsel medyada çok daha kuvvetli şekilde kendisini hissettiriyor.”

Emine Eroğlu, best-seller’ların özelliklerini şöyle sayıyor: “Birincisi, bunların edebî kaliteden taviz veren metinler olması. İkincisi, popülarite dolayısıyla polemiğe açık metinler. Üçüncüsü de organize metinler, yani yazılırken ortaya çıkma stratejileri belirli olan metinler. Siz, daha ortaya çıkmadan Orhan Pamuk’un hangi konuda roman yazdığını biliyorsunuz. Şu tarihte çıkacak diye gününü bile biliyorsunuz. Yazar eserini yazarken onun reklam stratejileri planlanıyor, hattâ polemik stratejileri planlanıyor, kitap öyle piyasaya lanse ediliyor. Orhan Pamuk ve Ahmet Altan örnekleri Avrupa ve Amerika örnekleri olduğu için, tümüyle bu ayaklar üzerine oturuyor. Best-seller’in best-seller olarak lanse edilme programı aynen kopyalanarak alınıyor. Bir psikolojik savaş telkinine dönüştürülüyor kitabın lanse ediliş süreci. Bütün bunların temin edilebilmesi için de eser edebî kaliteden taviz veriyor ve spekülatif metin haline geliyor.”

Çok ciddi konulardan bahseden kitapların popülarize edilemediği için görsel medyaya taşınamadığını belirten Emine Eroğlu, ciddi fikirleri olmayan, üsluplandırma noktasında önemli eksiklikleri olan, problemli pek çok metnin rahat popülarize edildiği için görsel medyaya taşındığını söylüyor: “Yazarlar görsel açıdan medyaya malzeme veriyorsa, bir yazar hitabetiyle polemik üretebiliyorsa, doğrudan görsel medyaya taşınabiliyor. Polemik üretebilmek yazarlar için bir avantaja dönüştü.”

“Okuyucu medyanın tesirinde kitabı alıyor; bu hiç anlamadığı, hiç okuyamayacağı bir kitap da olabilir. Bir dönem Umberto Eco’nun Gülün Adı romanı Türkiye’de satış rekorları kırmış, zor bir postmodern metindi. Fakat gençler ellerinde Gülün Adt’yla dolaşmaktan adetâ bir reklam zevki alıyorlardı. Yani ‘Bakın, ben entellektüel bir kaygı taşıyorum’ görüntüsüyle elinde bu kitapla geziniyordu. Bir dönem Sofi’nin Dünyası ve Simyacı popülarize olmuştu. Medya birtakım şeyleri bize lanse edince, insanlar o konuda konuşurlarken, sizin o konuda söyleyecek sözünüz yoksa kendinizi dışlanmış hissediyorsunuz.”

Emine Eroğlu, büyük yayınevi olmanın avantajları olduğunu, yayınevinin kendisini ve yazarlarını tanıtmasının kolay olabileceğini vurguluyor: “Okuyucuyu daha önce bir kitapla yakalamışsanız, ikinci bir kitabı ortaya çıkardığınız zaman ‘Ben falanca yayıneviyim’ diye çıkarsınız. Yayınevleri kitaplarla beraber aynı zamanda kendi reklamını da yaparlar. Hakeza, yazarlarının reklamını yaparken de kendi reklamlarını yaparlar. O Timaş’ın, o Everest’in yazarıdır, o Can Yayınlarının yazarıdır. Öyle bakılır olaya. Bir yayınevi, yazan ve kitabı reklam ederken kendisini reklam ediyorsa bu şu anlama gelir: Yazar değişir, eser değişir, ama yayınevi sabit kalır. Veya yayınevi aynı yazarın başka bir eseriyle reklam yapar. Meselâ Tavuk Suyuna Çorba‘yı çıkarmış ve hatırı sayılır rakamlar elde etmiştir. Yeni bir kitap çıkardığı zaman üzerine hemen yazar, ‘Tavuk Suyuna Çorba yazarından’ diye. Bir kitabın sattığını gördüğü zaman da onu varyasyonlandırmıştır: çocukların yüreğini ısıtacak öyküler, babaların yüreğini ısıtacak öyküler… Hattâ meslekî platformlara ayırmıştır: doktorların yüreğini ısıtacak öyküler, öğretmenlerin yüreğini ısıtacak öyküler gibi. Siz bir yayın şirketi olarak, okuyucuyu kazanmanın bir yolunu buldunuz mu aynı potansiyeli aynı yolla kazanmayı tekrar denersiniz. Bütün dünya piyasalarında mistik romana bir rağbet olunca siz de mistik romanı yakalar ve okuyucuya sunarsınız. Bu bir yazardan çok yayınevine ait olan bir stratejidir. Yayınevi o konuda başarılı olursa arkasını da getirir. Bir de büyük yayınevleri yazarlara büyük tekliflerle gidebildikleri için iyi yazarları kendi bünyelerinde toplayabilme şansları da vardır. Dolayısıyla ortada dönen isimler sınırlı isimlerdir.”

Emine Eroğlu best-seller listelerinin sağlıklı rakamlara dayanmadığını belirtiyor: “Müzikteki ‘top 10’ listeleri nasıl belirleniyorsa best-seller listeleri de aynı şekilde belirleniyor. Her kesimin verdiği best-seller listesi birbirinden farklı oluyor. Meselâ İslâmî roman çok satar, gözardı edilir. Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı bütün zamanların en çok satılan romanıdır Türkiye’de. Halide Edip Adıvar’lardan, Halit Ziya Uşaklıgil’lerden çok daha fazla satmıştır. Ama hiçbir zaman best-seller listelerinde görünmedi. Çünkü listeleri herkes kendine göre hazırlıyor. Kim sesini daha çok duyurabilirse onun listesi gerçek best-seller listesi olarak kabul ediliyor. Bu listeler, ‘birilerinin en çok hangi kitabın çok satmasını istediği’ noktasında kanaat veriyor.”

Medya desteği almadan yüksek satış rakamlarına ulaşan, edebî değeri yüksek kitapların da olduğunu belirten Eroğlu, az da olsa sağlıklı bir okuyucu kitlesinin olduğunu söylüyor ve kitap piyasasında en sağlıklı sürecin tavsiye süreci olduğuna dikkat çekiyor:

“Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında adlı kitabını biz Kasım ayında çıkardık. Biz kitaplarımızı ikişer bin olarak basıyoruz, iyi satacak bir kitapsa 5 bin basıyoruz. İsimle Ateş Arasındaki ise 30 bin olarak bastık, bu bizim için iyi bir sınama oldu. 30 bin basmış olmanın pazarlama ve dağıtım açısından bir avantajı vardı. Kitapçılara kitapları ikişer üçer bırakmaktansa ellişer yüzer bırakma şansı veriyordu bu bize—tabii satılamama durumunda kitapları geri alma riskini göğüsleyebiliyorsanız. Biz bu riski göğüsledik, 30 bin bastık. Şu andaki depo rakamlarımız 28 bininin Aralık sonunda tükenmiş olduğunu gösteriyor; yani iki ay içinde tüketmiş bulunuyoruz. Nazan Bekiroğlu bir defa televizyona çıkmadı bu kitabı için. Yazılı medyada da sınırlı olarak röportajları yayınlandı. Buna rağmen yüksek bir satış rakamı elde edebildik. Bunun arkasındaki değer gerçek değerdir. İstanbul’da yaşamayan, görsel medyada yer almayan, sempozyum panel diye ortalıkta gezmeyen bir yazar düşünün. Anadolu’nun bir köşesinde üniversite hocası olan bu bayan bir kitap yazıyor. Konuşulmaktan hoşlanmayan, hele özel hayatının malzeme yapılmasına asla tahammülü olmayan birisi. Kitabı iki ayda 28 bin satabiliyor. Türkiye’de medyanın rüzgârından etkilenmeyen, gerçek değerleri araştıran ve okumayı bilen bir okuyucu kitlesi de var. Nazan Bekiroğlu’nun okuyucu kitlesine baktığınız zaman şunu görüyorsunuz hep: seviyeli bir okuyucu kitlesi. Her kesimden okuyucusu var. Bugün Selim İleri Bekiroğlu’dan çok fazla takdirle bahseder, Mustafa Kutlu kalemini yüceltir, onun her kesimden okuyucusu vardır. Ve bu okuyucu seviyeli bir okuyucudur. Bekiroğlu’nun kitabını her okuyan bir yakınına, bir dostuna da mutlaka tavsiye eder, okutur. Kitap piyasasında en sağlıklı süreç, tavsiye sürecidir. Yazılı medya buna çok büyük destek verebilir ve bu destek gereklidir de. Sözlü tavsiye çok uzak alanlara ulaşmayabilir. Radyoların, gazetelerin, hattâ televizyonların tavsiye mekanizmasıyla okuyucuya kitapları sunmaları gerekir. Oysa tavsiye mekanizmasını sarsan bir süreç yaşıyoruz best-seller sürecinde.”

Emine Eroğlu, ideal bir best-seller’da, yazarın eserîni örtaya koyarken ‘Geniş kitlelere ulaşayım, kim ne der, kim ne düşünür, falancaya da göz kırpayım, filancayı da gözardı etmeyeyim’ gibi kaygılardan uzak olması gerektiğini düşünüyor:
“Eğer bir yazarın ortaya koyacağı bir eser varsa, bütünüyle bir tek okuyucu için bile yazsa eserinden taviz vermemelidir. Nazan Bekiroğlu öyle biridir. Eserini ortaya koyarken ‘Kim ne düşünür?’ diye düşünmemiştir. Çok satacakmış, az satacakmış, şu cümle yahut kelimeler falancayı rahatsız edecekmiş gibi kaygılardan arınmış olarak eserini ortaya koyar. Ama şu kaygıyı duyar: Acaba bir bilgi yanlışı olabilir mi?’ Bunun için İsimle Ateş Arasında adlı kitabını yazarken çok derin tarihî araştırmalar yapmıştır. Bir yazarın bu tarz kaygılarla eserini ortaya koyması gerekir. ‘Kurguda bir problem var mı? Verilen bilgilerde aksayan bir nokta var mı?’ gibi düşünceler gerçek bir yazara yakışan kaygılardır. Bekiroğlu’nda bu kaygılar var; kitap yazdığı dönemlerde gazetelerde makale bile neşretmemiştir. Bir yayıncı olarak kitabımı iyi pazarlayabilmek bana yakışır; bir pazarlama müdürüne, bir medya mensubuna yakışır. Bir yazara pazarlamacı olmak yakışmaz, bir yazara yazar olmak yakışır.”
Kitap tanıtımlarında en sağlıklı yolun tavsiye süreci olduğunu belirten Eroğlu, edebî kamuoyunu oluşturan kanaat önderlerinin parmaklarını mutlaka gerçek değerlere yönlendirmesi gerektiğini söylüyor: “Okuyucunun medyanın furyasından etkilenmemesi için bu gerekli. Bizde edebî kamuoyu o noktada yeterince oluşmuş değildir. Medyanın best-seller furyalarının arkasındaki temel gerçeklerden biri de budur. Gerçek kuvvetli edebî bir kamuoyumuz olsaydı, bu tarz furyalar okuyucu üzerinde bu kadar etkili olmazdı. Çünkü bir direnç olurdu, bir set örülmüş olurdu. Edebî kamuoyu da kanaat önderleriyle oluşur. Yazar eserini ortaya koyduktan sonra kanaat önderleri parmaklarını o eserin üzerine basıp ‘İşte hakiki eser budur’ diyebilmeli, bu özelliği taşıyabilmeli. Ondan sonra, okuyucular da kanaat önderlerinin tavsiyelerine riayet edip o kitaba yönelirlerse bu best-seller telâşları olmadan gerçek kitaplar gerçek okuyucularına ulaşmış olurlar. En sağlıklı süreç de bu olur.”
Kanaat önderlerinin kimler olabileceği sorusuna da Eroğlu şu cevabı veriyor: “Her grubun kendi uzmanları, kanaat önderleri olabilir. Bu bir öykü kitabı veya romansa Mustafa Kutlu bir kanaat önderidir. Kutlu fikir beyan eder, söyler ve siz onun görüşlerine itibar edersiniz. Bu bir tarih kitabı ise Halûk Dursun, İlber Ortaylı, Halil İnalcık parmaklarını onun üzerine basarlar, siz o kitabı o şekilde görürsünüz. Uluslararası strateji kitabı ise Ahmet Davutoğlu parmağını onun üstüne basar, siz de dersiniz ki ‘Bunda bir değer olmalı.’ Dergiler, gazeteler, görsel medya da buna destek verebilir. Meselâ Kanal 7’nin haber müdürü Ahmet Hakan pek çok insanın gözünde bir kanaat önderidir. Ahmet Hakan bir kitabı tavsiye ettiği zaman onun satış trendi yükselir. Öyleyse bu, insana bir sorumluluk yükler. Ahmet Hakan’ın televizyona ‘Kur’an’ın şifresini çözdüm’ diyen adamı çıkarmaması gerekir. Kanal 7 bir kitabın kapağını gösterse, yazarıyla iki dakika sohbet etse veya hiç sohbet etmeden kitap hakkında biraz bilgi verse, özellikle Anadolu’da o kitabın satışları birden hızlanıverir. Ahmet Turan Alkan’ın çok güzel tespitleri var bu konuda: ‘Ben okuyucularıma asla ben biliyorum ve anlatıyorum, siz bilmiyorsunuz, okuyup öğrenin demedim, demem de. Onun için dir’li cümleler kullanmam.’ Onun yerine şunu tavsiye eder. ‘Ben şu yoldan yürüyorum; hadi birlikte yürüyelim, birlikte görelim.’ Kanaat önderlerinin de okuyucuya bu tarzda tavsiyelerde bulunması gerekir. ‘Ben okudum, şöyle istifade ettim, şunları buldum, haydi beraber bu hakikatlere ulaşalım.’ Bu bir kanaat önderliğidir. Bu tarz bir tavsiye mekanizmasının işletilmesi lâzım. Yazarın eserini yazması yetmez, tavsiye mekanizmasının çok kuvvetle çalıştırılması lâzım. Ve edebi kamuoyunun mutlaka oluşturulması lâzım.


(Peki yazıcı ne diyor ?)

“KİTAPLARIMA MEDYA DESTEĞİ İSTEMEDİM”

“Piyasaya hak eden bir kitap sunabilmişseniz; bilinçli, kalrteli ve sadık bir okur kitlesinin reklâmından daha iyi reklâm olmaz.”

NUN MASALLARI, Şair Nigâr Hanım, Halide Edip Adıvar, Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha, Mavi Lâle ve İsimle Ateş Arasında eserlerinin sahibi, Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu hem yazar, hem kanaat önderi, hem de bir öğretmen. Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesinde edebiyat dersleri veren Nazan Bekiroğlu best-seller kitaplarının özelliklerinden bahsederken bu kavramın şaibeli olduğunu ve tedirginlik uyandırdığım belirtiyor:

“Bu tedirginlik, terim ve kelime olarak içerdiği anlamlar arasındaki mesafeden kaynaklanıyor. Best-seller: çok satan. Eğer satmak-satılmak, okunmak anlamına geliyorsa ve bu da yazar için anlaşılmanın ve geleceğe seslenmenin kapılarını hiç olmazsa bir ümit olarak açık tutuyorsa, çok satan bir kitap sahibi olmaya kimsenin itirazı yok. Bu güzel. Ama kavram, bir anlam kaymasına maruz kalarak terimleşince, durum değişiyor: Çok satan, ama kıymeti kendinden menkul bir satışla değil, haricî bir destekle satan; çok satan, ama bir yazarı mutlu edecek bir okunuşla değil, kitabı metâlaştıran bir okunuşla okunan; etkisi, izleri, hayatiyeti, kısacası kıymeti gelip geçici olan gibi bir anlam kazanıyor. Ki çoğu best-seller sahiplerinin bile kalbini korkuyla titreten, bu mânânın içerdiği gelip geçicilik. Gelip geçici; çünkü sosyolojik şartların hazırladığı bu olguda mesele pazar ve piyasa meselesidir artık. Marka, seri üretim, reklam ve tüketim. Sonra bir yenisi. Bu pazarın, bu piyasanın kendi koşulları, kendi çarkı çoktan oluşmuş vaziyette. Her ticarî sistem gibi kuralları var. Bağlantıları, projeleri çoktan tespit edilmiş vaziyette. Eğer bu pazarın içinde yer almak istiyorsanız kuralları peşinen kabul etmek ve oyunu kurallarına göre oynamak zorundasınız. Sosyolojik şartların hazırladığı ve eseri de, yazarı da metâlaştıran bu ticarî olguda medya, projenin en etkin kısmını teşkil ediyor. Tabii meselenin bir de diğer yüzü var. Bu arzı besleyen talep kısmı, okuyucu kısmı var. Entellektüel olmayan okuyucu da piyasayı tutan, kendisinden çokça bahsedilen bir romanı okuyarak kültürel var oluşa katılmak istiyor ve fazla zahmet çekmeden, raftan indirilip veya kaldırımdan kaldırılıp önüne sürülüverilmiş bir kitabı (ki bu çoğunlukla roman oluyor) okumakla kültürel gerçekleşmeye katıldığını zannetmekten mutlu oluyor ve kendisini entellektüel okuyucu arasında vehmediyor. Tam bir çark, dönüp duruyor.”

Nazan Bekiroğlu, kaliteyle best-seller arasında ne olumlu, ne de olumsuz mânâda hiçbir ilişkinin olmadığını düşünüyor:

“Çok satanlar arasında ciddî anlamda iyi olanlar, geleceğe kalabileceğini kuvvetle sezdiğim kitaplar var. Gülün Adî bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Keza Nietzsche Ağladığında. Bunlar hem çok iyi, hem de çok iyi satan ve popüler olabilmiş romanlar. Bunun yanı sıra satış rakamları yüz binleri vurduğu halde, yirmi otuz yıl sonra belki sadece edebiyat sosyolojisinin şu an sizinle konuştuğumuz best-seller olgusunun bir örneği olarak adı zikredilebilecek olan, ama hiçbir edebiyat fakültesinde hiçbir hoca tarafından şahsına özgü bir roman örneği olarak öğrenciye takdim edilmeyecek olan kitaplar da var. Ve bunu görmek için kâhin filân olmaya da gerek yok. Netice olarak best-seller olmak bir romanın iyi olması için ne gerekli, ne yeterli şart. Olsa da olur, olmasa da olur. Varlığı mâni değil, yokluğu mâni değil. Çok iyi olduğunu sezdiğiniz, fakat ne popüler, ne best-seller olmuş kitapların varlığım da işaret etmek mümkün. Ki bunların son yıldaki en çarpıcı örneklerinden biri, sade duruşuyla Tahsin Yücel’in Yalan’ı olmalı.”

Piyasada birçok kitap mevcut ve medyanın dışında da bu kitaplar hakkında bilgi verecek, yönlendirecek merciler yok. Gerçekten değerli ve yıllarca okunabilecek kitapların gerçek değerinin kısa vadeli formüllerle ortaya çıkarılamayacağını söyleyen Bekiroğlu, bu tür kitapları ancak ehlinin sezebileceğini, bunun dahi yanılma riski içerdiğini vurguluyor:

“Gerçek kitap kendini zaman içinde gösterir. Bu hususta da kitap adına kendisine güvenebileceğimiz kriterler, zamana direnmek ve halkın uzun vadedeki beğenisini canlı tutabilmektir. Başka bir şey de kalmıyor geriye. Suların durulmasını, sapla samanın birbirinden ayrılmasını beklemek bazan çok zaman kaybına neden olabiliyor. Ama edebiyat da günlük birşey değil ki zaten.”

Nazan Bekiroğlu mümkün olduğunca medyadan uzak durmaya çalışıyor ve kitapları çok fazla medya desteği olmadan yüksek tirajlara ulaşıyor. Bekiroğlu medyadan uzak kalmasının nedenlerini söyle açıklıyor:

“Benim kitaplarımda medya desteği olmaması benim seçimim, benim duruşum. Ben öyle istediğim ve buna izin verdiğim için. Bu yıla kadar medya ile ilişkim fotoğrafı esirgenmemiş söyleşilerden daha ileri gitmiyordu. Bu duruş, İsimle Ateş Arasında için yayınevinin yürüttüğü flu da olsa fotoğraflı bir reklam kampanyası ile nispeten yumuşadı; editörle aynı sayfadayız şu anda, hadi söyleyelim, bir hayli de tartıştıktan sonra. TV-radyo programı kabul etmediğim için yine de buna tam medya desteği demiyorum. Tabii bu reklam kampanyası olmasaydı İsim-Ateş bu sayıya ulaşır mıydı, bu benim de merak konum. Ama bildiğim şu ki, bir yandan daha çok okuyucuya (bu okuyucu sizin olan, ama sizin varlığınızdan haberi olmayan okuyucu) ulaşmanızı sağlayan reklam sizi mutmain kılarken, diğer yandan da hissediyorsunuz ki, benim tarzım bu değil. Hasılı, bir çelişkidir başlıyor. Neden bu kadar baskı rakamına ulaşıyorsunuz, sorusunun cevabına gelince: Bir kere tipik best-seller kitaplarla mukayese edilmeyecek bir rakamdır yirmi bin, otuz bin. Bizim çevrelere göre nisbî bir satış yüksekliği olarak addedilebilir belki. Neden? Eğer piyasaya hak eden bir kitap sunabilmişseniz; bilinçli, kaliteli ve sadık bir okur kitlesinin reklamından daha iyi reklam olamaz. Her okuyanın bir kişiye okuttuğunu ve bunun nasıl büyüyen bir potansiyel oluşturduğunu düşünün. Üstelik sürekli…”

Nazan Bekiroğlu, eserlerini kaleme alırken, okuyucularının beğenilerini ve beklentilerini asla dikkate almadığını belirtiyor:

“Okuyucunun neyi beğeneceğini, neyi beğenmeyeceğini hesaba katarak yazmaya başlayan yazar, kısa vadede değilse de uzun vadede yenilgiyi peşinen kabul etmek mecburiyetindedir. Okuyucu hayatî anlamda önemlidir benim için, ama metnin yazılma serüveninde değil, yazılmış metnin ‘gerçekleştirilme’ serüveninde. Okuyucuyu ölümcül olarak hesaba katmam, yazdığım bittikten sonra başlar. O zaman yazdığım metni bütünleyen taraf olarak girer okuyucu devreye. Kendisiyle aynı mânâ ve his kuşağında kanat çırptığım okuyucuyu beklerim. Ve haber gelmeye başlar. Ve o zaman benim gerçek okuyucumun, beni isim ve ateş arasında dahi, ben bir yangından arda kalırken dahi yalnız bırakmayan, yani ki beni en ‘anlaşılmaz’ olduğum zamanda dahi anlayan okuyucu olduğunu fark ederim. Bu da bana yeter.”

Nazan Bekiroğlu’nun son eseri İsimle Ateş Arasında Osmanlı İmparatorluğu hakkında geniş bilgi ve bakış açısı veriyor. Geniş bir araştırmayı gerektiren bu romanın hayat hikâyesini Bekiroğlu şöyle anlatıyor:

“Buna araştırma safhasından daha ziyade biriktirme safhası diyelim isterseniz. Çünkü hiç kimse kütüphaneye kapanıp da iki ay sonra oradan bir roman yazmış olarak çıkamaz. Bu anlamda benim yazma safham, aşk ve Osmanlı tarihi üzerinden süregelen bir birikimin neticesi. Osmanlı tarihi ile ilgim her halde kitap denen nesneyi ve babamı hatırladığım günden başlıyor. Aşk ise benim için varlığın en kestirme onay yolu, dışımdaki bütünle, mutlak ve kalıcı olanla ilişki kurmanın harikulade güzergâhı.”

Bekiroğlu, bu kitabın yazma süreci olan iki yıl boyunca sadece koku ile ilgili şeyler aradığını ve ana meselelerine eklediğini belirtiyor: “Netice olarak bu kitabın yazılma serüvenine benim ömrüm ve ona ilâve iki yıl olarak bakılabilir.”

Nazan Bekiroğlu, hergün pek çok kitabın yayınlandığı günümüzde okuyuculara medyanın etkisinde kalmadan kitap seçme konusundaki görüşlerini söyle açıklıyor:

“Seçme, iyi kelime. Çünkü ülkemizde dahi, hergün yayımlanan kitap sayısı ve insanın okuma kapasitesi göz önüne alındığı zaman, en olgun okuyucunun bile, bırakın herşeyi, bütüne göre çok şeyi okuması imkânsız. O zaman kalıyor geriye seçerek okumak. Neye göre? Buna karar verecek olan olgun okuyucunun kendisidir elbet. Güzergâh güçlüğü çekenler ise, bir yerden başlamalı ve o yeri suda halkalar gibi genişleterek okumaya devam etmeli herhalde. Örneğin klasiklerden, hele Rus klasiklerinden; bizde de meselâ Cemil Meriç’ten, Nurettin Topçu’dan veya Kemal Tahir’den veya benzer bir başka isimden, ama dağınık değil, mutlaka bir yerden başlamak makul. Öğrencilerime de bunu tavsiye ederim.”

Azade, nr.2, yıl 2, 2003 (Genel, İsimle Ateş Arasında ağırlıklı)

*Her yazıcının – hatta her insanın – bir yazı macerası vardır. Kimi çocukluk yıllarında yazının büyüsüne kapılırken kimisi altmışından sonra katılmıştır bu kervana. Sizin yazı maceranız nasıl başlamıştır. Anlatır mısınız?

*Pek çok defa soruldu, ben de söyledim; daha ilkokul ya da ortaokul sıralarında, yazar olmak için yaratıldığını fark eden talihli yazarlardan değilim ben. Kendimi her anlamda fark etmem çok geç ve güç olmuştur. Fakülte yıllarında bile pek çok şeyin farkında değildim. Ancak bu fark etmeyiş içinde daima huzursuzdum. Güzellik eksikliği çekiyor olduğumu fakat bunun adını koyamadığımı da çok sonraları aklım başıma gelince fark ettim. Güzelliğin kaynağı belli fakat bunu o zaman bilmiyordum. Arayış ama ne aradığını bilememek. Bu ilk dönem. Belirsiz arayışlar dönemi. Ve çok acı. Bulmak için bilmek gerekiyor. Bir süre tam anlamıyla resme vurdum kendimi, minyatür filan. Programsız, bilinçsiz duygu ve düşünce temrinleri. Çok dolu fakat zor yıllardı. Ve en önemlisi paylaşabileceğim hiç kimse yoktu. Öyle yanlış kapılar çaldım, dünyalar bir araya gelse anlamayacaklara öyle güzel hikâyeler anlattım ki. Pişman değilim, helâl ü hoş olsun. Sonra kendini ifade ihtiyacı kaçınılmaz olunca, ve dahi bunun yolunun resim değil de edebiyat, şiir değil de düzyazı olduğunu fark edince hayatım biraz yoluna girdi diyebilirim.

*Biraz mahrem bir soru olacak ama okuyucu sevdiği yazıcıların hayatına dair birçok teferruatı merak eder. Özellikle de yazıyla ilgili anlarını. Mesela bir kitabınızda ‘saat gecenin sıfır üçlerinde’ uyanık olduğunuzu söylüyorsunuz. Eğer bir sakıncası yoksa yazı öncesi, yazı sırasında ve yazıdan sonra yaptıklarınız, yaşadıklarınız ve duyduklarınızı bizimle paylaşmanızı rica edeceğiz?

*Geceyi gündüzden daima daha çok sevenlerdenim. Onun, sırrın kapılarını daha çok açtığını ve insanın kendi içine yönelik gözü daha keskin kıldığını biliyorum. Belki bu yüzden pek çokları için gecenin bitimi olarak alkışlanan şafak vakti bende hiç sevinç uyandırmadı. Üstelik bir tür mutsuzluk ile karşılıyorum daima sabahları. Hayatın sırrını bir şafak vaktinin sevincinde çözenlerden değilim, gecenin karanlığında arayanlardanım. Üstelik bu sevinçsizliği uzun müddet hayatın sırrına yönelik bendeki bir eksiklik gibi taşıdım. Ta ki benimle aynı şeyleri hisseden ve bunu bir eksiklik olara taşımayan biriyle karşılaşıncaya kadar.

Yazıyı ölümüne bir dil işçiliği olarak görmeme rağmen (alelâde tek cümle kurmaya niyetim yok gibi görünüyor), nasıl yazdığımı hatırlamıyorum. Çünkü cümle aniden kendi melodisi ve yapısıyla geliyor ve bütün içindeki karesine yerleşiyor. Böylece bir yanıyla mutlaka ilhama dayanan ama bir yanıyla da dil işçiliğini önemseyen bir yazı anlayışımın varlığından bahsedebilirim. Kalbime inen bir ilham yoksa benden yazı çıkmaz. Ama hiçbir yazıyı da indiği anın dağınıklığı ile sunmayı göze alamam.

*Hikâye, deneme ve roman. Romanlarınızda (Yûsuf ile Züleyha’yı da roman sayarsak), hep bir şiir kokusu var. Sözgelimi yatmadan önce bir şiir antolojisini rasgele açıp bir şiir okuduğumuz gibi, aynı şeyi Yûsuf ile Züleyha’da da yapabiliyoruz. Belki bir gün üzerinde ‘türü: şiir’ yazan bir kitabınızla karşılaşabilir miyiz? Yoksa, şiiri zaten tüm hayatınıza ve yazılarınıza bulaştırdığınızı mı söylüyorsunuz?

*Üzerinde “şiir” yazan bir kitabım olmayacak. Şiirsellik düzyazılarıma bulaşmış vaziyette. Edebi eserin, roman ya da hikâye de olsa, Vırgınıa Woolf’un dediği gibi yüksek sesle okunmak için yazıldığına inandığım için belki bu duruş. Fakat bu şiirsellik fonetik ve imaj düzeni itibarıyle nesri ezmemeli. Yani hikâyedeki şiirsellik sadece seci ile sınırlysa birş eyler aksıyor demektir.

*Işıklı nisan yağmuru, sarmaşık gülü, duman ve buğu, siyah gül, ıtır, kuşlar, gökyüzü…Bunlar bir romanda görmeye alışkın olmadığımız şeyler. İsimle Ateş Arasında, değişik bir tarz / farklı bir soluk diyebilir miyiz?

*İsimle Ateş Arasında’yı yazarken ne yaptığımı biliyordum, neyle karşılaşacağımı da. Kendime sorduğum şey bütün bunları göze alıp alamayacağım oldu. Örneğin alışıldık roman kalıplarının dışında, bunun hemen karşıma dikileceğini, demir leblebi, bunun da karşıma dikileceğini biliyordum. Fakat öyle geldi, öyle hissettim, başka türlü anlatmama imkân yoktu. O zaman göze aldım ve yazdığımı okuyucuyla paylaştım. Bir okuyucunun dediği gibi ilk bölüm, sözün başı peşin bir uyarı zaten: Ey okuyucu bak ben burada duruyorum ve durduğum yeri esirgemeden peşinen ve açık kalplilikle uyarıyorum.

Fakat yine de. İsimle Ateş Arasında zannedildiği kadar da farklı bir soluk mu?

Farklı bir soluk? İsimle Ateş Arasında’yı alışıldık roman kalıplarından farklı kılan şey öyle zannediyorum ki bir yandan Osmanlı ve yeniçerinin, diğer yandan Numan ve Nihade’nin hikâyesi paralel bir akışla süre giderken, üçüncü katmandaki on iki küçük hikâyenin oluşturduğu yapı. Bunların ilk bakışta ana meseleler ile organik anlamdaki ilişkisizliği. Ki romanı demir leblebiye dönüştüren, vasat okuyucu nezdinde zor okunur kılan da bu özelliği zannediyorum. Fakat on iki küçük hikâyenin her biri ana meselelere bir ilgi ile bağlı.

*Yazılarında okuyucuya içini açan bir yazıcı olarak bir yazıda okuyucunun yeri neresidir? Bir yazıcı okuyucu için mi yazar, yoksa kendi “ben”ini ifade etmek için mi yazar?

*Yazı hitaptır. Her hitabın bir muhatabı vardır, muhatap olmazsa hitap eksik kalır. Yazıda okuyucunun yeri bu muhataplık noktasındadır. Ve okuyucu benim için hayati kıymettedir ancak bu kıymet yazının yazılma serüveninde değil, yazının bitişinden sonraki “gerçekleşme” serüveninde devreye girer. Yazıcı meseleleriyle benini ifade eder ve sonra okuyucudan onay bekler. Kendisi ile aynı mana ve his kuşağında kanat çırpmış okuyucunun onayına muhtaç olması bu yüzdendir..   ·

*İsimle Ateş Arasında isimli romanınızın son kısmında bir itiraf var. Anlattığınız her hikayenin bir yalan olduğunu söylüyorsunuz. Ama daha büyük bir gerçeği anlatmak için…Yazının yazıdan öte amacı var mıdır? Anlatır mısınız.

*Elbette yazının yazıdan öte amacı var. Yaradılışı beyhude olmayan insan, yazısı beyhude olmayan yazıcı. Yazı kalıcı, saf, bitimsiz olanı, hasılı mutlak gerçeği işaret eder ve bizatihi yazıcının kendisi gibi okuyucunun da o gerçekle ilişki kurmasını sağlamak ister. Türlü suret sıkıntıdan sonra yazı bittiğinde onu yazanı mutlu eden şey anladım diyen bir sestir, anladım yani işaret ettiğin şeyi gördüm, haklısın o var, ve ben seni onaylıyorum,. Bu yüzden yazıcı okuyucuya muhtaçtır. Dinin söylediğini bir kez de kendi nefsinde tecrübe etmek için. .

*Neden iki şey arasında ; bunlar isim ve ateş dahi olsa ? Niçin o araya – o oraya kadar geri çekilmiş yani niçin “ateş hattında” değil ya da ne bileyim isim peşinde ? Neden o arada – o orada ürperti gibi durulur da rahat durulmaz ?

*Ya tahammül ya sefer, kolaydır. Kendini ve ne istediğini bilen ve buna gidebilecek gücü olanların cümle kapısı. Fakat bir de ne tahammül ne sefer var. Benim için ne tahammül ne sefer daima trajedinin cümle kapısını teşkil etti. Neyi anlatmak ihtiyacındasınız? Gemilerini karadan yürüten Fatih mi, bir labirentte kısılıp kalmış üçüncü Mustafa mı? Hangisini anlatırken kendinizi daha iyi ifade edebiliyorsunuz?

*Yazının çilesi var ve bu çileyi çekemeyen bir çok kişi yorulup geri dönüyor. Bu bağlamda genç yazıcılara neler söyleyebilirsiniz?

Fazla bir şey söyleyemem. Geri dönüyorsa; yazmazsa ölmüyor demektir. O zaman yazmasın zaten. Ne kendi bir şey kaybeder ne de yazı âlemi.

Sami HOCAOĞLU, ; “İbretlik bir hikaye”

İbretlik bir hikaye

Sami HOCAOĞLU
Adı: İsimle Ateş Arasında. Bir romandan daha fazla bir şey bu. Aşk olsun Nazan Bekiroroğlu’na? Zaten “aşk” olmasaydı, yazıya, sanata, estetiğe, öğrenmeye dair her şeyi içeren “meşk” de olmazdı.
Osmanlı hakkında yazmak için sadece Osmanlı’yı iyi bilmek yetmez. Osmanlı’yı Osmanlı eden değerlerin bir numaralısı olan İslam’ı da çok iyi bilmek gerek. Ama, Kur’an’sız bir İslam bilgisi de ne ola ki? Bu olsa olsa, İslam’sız Osmanlı bilgisine benzer.
İsimle Ateş Arasında yazarı, işini ciddiye almış. İslam’sız Osmanlı’nın, Kur’an’sız İslam’ın bilinemeyeceğinin farkına varmış. Bilgisini ve kültürünü romanına kendine özgü bir üslupla yansıtmış. Romanın zamanında ilerlerken yer yer yürümekte zorlansanız da, sizi sizden alıp alıp götüren sayfalar bu açığı kapatıyor.
Maksadım, roman eleştirisi yapmak değil. Esasen, edebi bir ürünün en adil ve mutedil eleştirmeni (=eleği) zamandır. Zaman, kendi kalburuna konulan şeyleri biteviye eleştirir. Zamanın kolları hiç yorulmadan bu kalburu sallar. En sonunda kimileri kalburun üstünde kalır, kimileri de altına geçer.
Ama benim asıl değinmek istediğim, bu topraklarda üretilen değerlerin, bu topraklarla irtibatının sahiciliği sorunu.
Son yıllarda tarihi romanlar hayli moda. Konusu tarih olan bir roman, sadece “bu topraklarda” üretilmekle kalmayıp, “bu topraklar hakkında” üretilmiş bir üründür. İyi de, tasavvur ve aklının bu topraklara aidiyeti kuşkulu bir yazar, bu topraklar üzerine kimin tasavvur ve aklıyla üretecektir ki?

Ödünç alınmış bir tasavvur ve akılla ne kadar başarılabilir bu işler? Elbette bu, “bir kovboyun yerliler üzerine yersiz denemeleri” olmaktan öte gitmez.
Ödünç tasavvur ve akılla bu topraklara ve bu toprakların insanına bakma sorunu keşke sadece edebiyatçıların sorunu olsaydı. Onlar, bu ülkedeki özelde 80, genelde 150 yıllık “ideolojik klonlamanın” ürünlerinden sadece biri.
Resmi ideolojinin yeni bir tür elde etmek için kurduğu laboratuvarlar olan şu eğitim (“eritim” mi demeliydim?) sürecinden, içinde güçlü bir isyan ve itiraz olmadan geçen hangi fani, kendini bu klonlamadan kurtarabilir ki?
Ama arada bir tatlı kazalar da olmuyor değil. Nazan Bekiroğlu ve romanı işte bu tatlı kazalardan biri.
Roman, Osmanlı deyince ilk elde akla gelen üç beş kurumdan biri olan Yeniçeri Ocağı’nı ele alıyor. Fütuhat toprağı olan Balkanların Hıristiyan ahalisinden -tabir caizse- “zekat” olarak toplanan “pencik”lerin 400 yıl süren trajik hikayesi bu.
Yeniçeri adayı Nezuka’nın ana kucağından alınışının acıklı öyküsüyle başlıyor roman.
Yeniçerilerin Osmanlı’nın ikbal ve gücünü temsil ettiği dönemler… Yeniçeri Ocağının bozuluşunun tipik bir göstergesi olan “esame ticareti”… Asıl adı Numan olan birinin Ocak defterine kayıtlı Mansur’un ismini satın alması… ”Ev, evlilik. Nur, Nihade, aşk, çiçekler ve buhur…
Sonunda II. Mahmud’un milletin baştacı iken başbelası haline gelmiş olan ordunun topyekun ortadan kaldırılmasına ilişkin fermanı. Dünün gözbebeği olan ordu öylesine bir nefret odağı haline gelmiş ki, ona dair isimler, ünvanlar, libaslar ve simgeler bile yasaklanıyor. Nihayet, halkın da eline geçirdiği baltalar, nacaklar, kamalar, kılıçlarla katıldığı topyekün bir tenkil harekatı sonucunda, yeniçeri kışlalarının ateşe verilmesiyle hikaye son buluyor. Yani her şey “isimle ateş arasında” olup bitiyor.
Romanın hikayesinin en öğretici tarafı halktan kopmuş, halka yabancılaşmış bir ordunun ilelebet yaşayamayacağı gerçeği.
Yeniçeri ordusu, Osmanlı’yı cihan devleti yapan orduydu. Bu nedenle yeniçeriler kendilerinin devlet için ne denli vazgeçilmez olduklarını iyi bilirlerdi. Bu durum onlarda aşırı bir gurura ve şımarıklığa yol açtı. Ne söz dinlediler, ne hukuk. Kendilerini hukukun/şeriatın üstünde gördüler.
Devlet içinde devlet oldular.
Önceleri “milletin ordusu” idiler. Sonraları milleti “ordunun milleti” olarak gördüler.
En sonunda “millete karşı bir devlet” haline geldiler.
Dün milletin değer ve menfaatlerini savunurken, gün oldu kendi menfaatlerini milletin değer ve menfaatlerinin üstünde görmeye başladılar.
Evvelce milletin inanç ve değerlerinin güvencesiydiler. Fakat gitgide milletin inanç ve değerlerini tehdit eder hale geldiler. Milletin ocağından beslenip milleti tehdit ettiler. En sonunda tehdit ettikleri millet tarafından yok edildiler.
Çok ibretlik bir hikaye değil mi? Bugün de herkesin ibret nazarlarıyla üzerinde bir kez değil, bin kez düşünmeleri gereken yaşanmış bir tarih.
Nasıl hatırlamayız Kur’an Şairi Mehmed Akif’in “İbret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?” diyen çığlığını?
Bu çığlığı bize hatırlattığı için, Bekiroğlu’na bir kez daha teşekkürler.
Yeni Şafak, 10 Ocak 2003, sf. 8

Dursun ŞAHİN ; “İsimle Ateş Arasında’ya Dair Birkaç Kırık Söz”

İSİMLE ATEŞ ARASINDA’YA DAİR BİR KAÇ KIRIK SÖZ

Dursun ŞAHİN

renkler güneşden çıktılar

renkler güneşe girdiler

renkler güneşsiz öldüler

ne renk gerek bana

ne renksizlik

güneşler bir yerden çıktılar

güneşler bir yere girdiler

güneşler onsuz öldüler

ne aydınlık gerek bana

ne karanlık

şekiller bir yerden geldiler

şekiller bir yere gitdiler

şekiller görünmez oldular

büyük köse vur

bütün sesler bu sesde boğuldu

mansûr

mansûuur

(Mansûr – Âsaf Hâlet Çelebi)

Yıl 1362 mi 1363 mü bilinmez de I. Murad’ın “Yeniçeri Ocağı’nı kurduğu beyan edilir tarih kitaplarında. Ardından gelir gider isimler; Üçüncü Murad, Genç Osman, IV. Murad, III: Selim ve III.sü Mustafaların ve Sonunda ise II. Mahmud… ardından önemli bir not düşülür tarih kitaplarına kapanan yeniçeri ocağına dair.

Küçük kızın okuduğu tarih kitapları ne anlatır, nasıl anlatır bilinmez ama, bunlar isimle ateş arasında yer alan isimlerdir.

Oysa küçük kıza öğretilen kimi zevk ve safa düşkünü padişahlar, kimi de kurtları, kuşları doyuran padişahlardı. Hangisini yazar elleri şimdi…

Nedir anlattığı ? Devlet-i Âl-i Osmânî’nin sona giden süreci mi ? Yeniçerilerin tarihi mi ? Kokuların dili mi ? Aşk mı ?

Küçük kız yendi de tüm tarih bilgilerini tarihi yeniden yazdı. Çünkü, o artık bir yazıcıydı, hem dünü hem yarını nasıl da dillendirirdi.

Padişahla yeniçerinin isimleri arasında yazılmıştı bu hikaye. Oysa tarih söylemezdi yeniçeri adını Kabakçı gibi olmadıkça. Çünkü onlar özne değil nesneydiler tarih nazarında. Bu hikayede ise birer ateş oldular.

Bütün öykülerin sonunda olduğu gibi kar yağmadı bu kez. Oysa yüzyıllarca mangalların ve ocakların sıcaklığında kışlar geçirmeye alışkın olan defterler, hiç üşümedikleri kadar üşümekteydiler.

Söz yerini bulmuştu bu kez. Açılıp kapanan parantezlere sıkıştırılmış tarihleri hatırlatan şair acıtırken yürekleri, hep Genç kalacak Osmanlar, özünü arayan Nezukalar, Nihade’yle Nûr arasına sıkışmış Mansûr, sınanan yeniçeri kâtibi, vurulmuş eşinin etrafında pervane olan turnalar acıtmaz mı yürekleri…

Su ile ateş arasında yeni yangınlara gebe İstanbul bu kez bir su kenarında ya da bir evliya türbesinde duramadı da, himmetine muhtaçları himmetsiz koydu Hacı Bektaş…

Bu ateşte yanmak, benzemiyordu İbrahim’in yangınlarına ve dönüşmüyordu gül bahçesine. Şimdi hüznün arka bahçesindesiniz. Yanmamışsa hala ağaçlarınız, yapraklarını dökebilirsiniz.

Yine NUN’da başlayıp NUN’da biten bir maceranın ortasındasınız. Nezuka, Nusret, Numan, Nihâde, Nur… Değil mi ki, hüküm sadece bir NÛN, “KÜN FEYEKÛN” o da O’nun.

İsim yeniçeri ve padişah için ne ifade eder ? Nasıl da silinir birinin adı ve aynı adı taşısa da farklı kaderleri taşır bir padişah bir yeniçeri ?

Girift bir tarihin içinde akmam diye feryat eden Tuna boylarından kendisi gibi koparılıp getirilen filbahri kokularında ana kucağını hatırlamaya çalışan Nezuka…

II. Mahmud döneminde bir yeniçeri. İdam edilen Mansur’un yerinde bedeli ateşle ödenecek bir hayatın sahibi. Ki okuyucu Mansur diye bildi de, yazıcısı Numan bildi. Bu yüzden isimle başlayan hikâye bitecek ateşte ve öyleyse ortasındayız, ismin ya da yangının…

Ne zaman ki dökülür dişleri şın’ın bozulma başlar da ta derinden yayılır ocaklara ve Devlet-i Âl-i Osmânî bulamaz bedelini günahlarının. Yazıcının her bir kelimesi yürekleri acıtarak dökülür:

Düşme. Çürüme. Çökme ?

Bozulma. Nizamdan çıkma. Çözülme ?

Eskime. Değişme ?

Kokuların bilinmeyen dünyasını tanımanın zorluğunda duydu Mansur aşkı ki çıkmazdı, zordu, ulaşılmazdı. Çünkü o, siyah güle benzerdi.

Hayat kokular arasında başlar da alır aklını başından unuttururcasına Nûrunu, ziyasını, tüm aydınlıklarını…

İsminin başına sıra sayı sıfatı almayan Süleyman girmez de hikâyeye, hatırlatır sabrın acı meyvesini tatmış şehzadesinin :

“Ey serâser âleme Sultan Süleymân’ım baba

Tende cânım, canımın içinde cânânım baba”

diyerek kaleme aldığı mektubunu:

“Ey demâdem mahzar-ı tuğyân ü isyânım oğul

Takmayan boynuna hergiz tavk-ı fermânım oğul”

mısra’larıyla cevaplayan ve onun ölüm fermanını boynuna taktırmaktan çekinmeyen Süleyman’ı “Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayâl” diyerek yok saymak… Rüya mı gerçekten çektiklerimiz ?

O bir avuç kadınlardan değildi ama bir romanın sahifeleri arasında İstanbul, ondan üste buhurcu tanımamıştı. O ki kahramanıydı romanın, dört cildi boş bırakarak anlatmıştı yokluğu, kimsenin bilmediği kokuları sarardı İstanbul’u ve o olmasaydı yangın kokusu sonsuza dek saracaktı İstanbul’u sonsuza dek ve dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen yangın neş’esi şarkılar söylenecekti.

İstanbul’un çok yüzü varken yangınını anlatmak niyeydi ?

Sır kâtibi dönüşünce yeniçeri kâtibine tersyüz olur hikâyelerin gerçekleri. Sadece padişahın değil yeniçerinin yüreğini de görüverirsiniz. Yaşamalı ki kâtibü’l-esrâr yazılacaklar yazılabilsin. Değil mi ki padişah güvendi ona, güvendi yeniçeri, Yusuf, Züleyha güvendi. Öyleyse yaşamalı. Lekesiz alınlarda kalan izler de öyle demez mi zaten…

Ve sorular:

Nasıl mümkün olabilir maziye bu denli yakın, ama bir o kadar da uzak olmak… Bir padişah bir yeniçeri; bir Mansûr bir Nihâde bir Nûr bir Nûman; bir yazıcı bir okuyucu olabilmek, yine de ne ona yakın ne buna uzak… Yanarken de hissetmek iliklerinde ölümü, yakarken de. Ve ne tuhaf yine de vehim ve hayâl dünyasında yaşamaya devam etmek…

Hikâyet şikâyetse kimdendir şikâyetin ey Cân ?

İki ölüm arasına mı doğmadayız, yoksa iki hayat arasında mı ölüyüz ?

Hâlâ çığlıklar gelir (mi) Topkapı sarayından ve acır (mı) senin de yüreğin ?

Ve son soru dökülür: YANA-sın, söyle, kimden yanasın ?
Türk Edebiyatı, Ocak 2003, sayı 351, sf. 72,73

DURSUN, Ercüment: “Bu dünyadaki aşk aslından bir surettir”, Vakit, 11 Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

Bu dünyadaki aşk aslından bir surettir

Nazan bekiroğlu’yla “İsimle Ateş Arasında” romanı üzerine Ercüment Dursun’un yapmış olduğu “yazdırılmış tarihe karşı”, “tarihi” konuşmayı sunuyoruz…

KONUŞAN : ERCÜMENT DURSUN

-Sizin ifadenizle “isim, koku, hatıra, karanlık, ateş ve suya dair yazılmış” bu romanda ne söylemek istediniz Nazan Hanım?

-Tek şey değil, bir arada duran çok şey. Ama hepsinin üzerinde galiba şunu söylemek istedim ki: İsmin, kokunun, suyun, bu arada ateşin ve karanlığın aslı bambaşka bir yerde duruyor. Çünkü biz sadece hatırlayıcılarız. Bize kalan sadece, vurup geçen hatıralarla sarsılmak ama tanıyamamak.

-Kusursuz aşk da mı bu dünyada durmuyor? Neden?

-Her şey gibi aşkın da kusursuzu bir başka âlemde duruyor. Bu dünyadaki, aslından eksiltilmiş bir suret, bu yüzden kusur içeriyor.  Aşklar da devletler gibi doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar. Aşk yalanlansın diye değil ama, gerçek aşkın mahiyeti daha iyi anlaşılsın diye.

-Yani geriye sadece hasret mi kalıyor?

-Elbette. Ama ruh kaynağına hasret çekerken kimi çektiği hasretin adını koyabilirken kimisi koyamıyor.

-Romanınızın bir tezi de resmi tarihin güvenilir olmadığı. Tarihe güvenmiyor musunuz?

-Yazdırılmış tarihe güvenmiyorum. Tarihin geçmişle aynı şey olmadığını fark ettiğim günden beri, resmi tarihin hükümleriyle bireysel tarihçelerin ne kadar uyuşmaz olduğunu anlatmayı deniyorum.

-Tarihe duyduğunuz güvensizlik noktasında tarihçilerden gelecek tepkiler sizi korkutmuyor mu?

-Tabii ki hayır. Saptırılmış tarih kavramını tarihçilerden öğrenmedik mi?

-Osmanlı asırlarından sizin ilginizi çekenler hangileri oluyor?

-Güneşe hayran olmamak ve ışıktan gözleri kamaşmamak mümkün değil. Kuranlar ve yükseltenler. Bir yanda bozkırda buğday tarlası, diğer yanda olgunlaşmış saltanat meyvesinin cazibesi, şehir ve saray. Fakat devletin ömrü üzerinde şahsi dehaları kadar nasiplerinin de cömertliği ile duranların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlı’nın. Kaderden başka hiçbir sözcük o asırlarda hiçbir kilide anahtar olmuyor ve trajik padişahlarla aniden burun buruna geliveriyorsunuz. Kadersiz kahramanlar onlar. Tarihin kendilerine yüklediği rolü üstlenmekten başka hiçbir çareleri de yok.

-Trajedileri nerede başlıyor?

-Şimdi Fatih’in yerine IV. Murad’ı, Kanuni’nin yerine III. Mustafa’yı koyuversek, ne olurdu? Bunu düşünmenin anlamı yok , yok ama insan düşünmeden de edemiyor. O zaman içiniz sızlıyor, ürperiyorsunuz. “Herkes kendi kaderini yaşar”, bu çok doğru, padişah da olsanız. Rol biçilmiş, onu giyeceksiniz. Benim kuvvetle hissettiğim trajedi belki “saptırılmış tarihin” onları acımasızca mahkûm ettiğini fark etmemden kaynaklanıyor. Ne yapsın, tam kırk yıl şimşir ağacının acı kokusuyla sarmalanmış bir kafesin içine hapsedilmiş şehzade, padişah olunca ne yapsın? Hiçbir şey, çırpınmaktan başka hiçbir şey. Öyle de oluyor ama onların çoğu inmeden ya da kalpten ölüveriyor. Cephelerden gelen kötü haberler üzerine. I. Abdülhamid, III. Mustafa çaresiz, en fazla kendi kalplerinden vaz geçebiliyorlar. Bu çok beşerî. Ve ben yazıcı konumumla en fazla onlarla ilgiliyim.

-Bu padişahlardan biriyle karşılaşmanız mümkün olsa?

-Biriyle değil, hepsiyle karşılaşmak isterim.

-Biriyle?

-III. Mustafa. Bir labirentte sıkışıp kalmış. Savaş bitse orduyu düzeltecek. Ordu bozuk savaş bitmiyor. Sosyal düzen, devlet kademeleri, her şey bozuk. Her şeyin farkında ama ne yapsın? Onu anlıyorum. Kalbim kopacak sanıyorum. Roman, hikâye, yazı, sanat burada tümü iflâs ediyor. Ki anlatılmasına kelimeler yetmiyor.

-Neden yazar değil de yazıcı? Bu bir tevazu mu?

-Mütevazı olduğunu fark edenin tevazudan bahsetme hakkı yok. Dolayısıyla sorunun bu kısmına cevap verme tasarrufunda değilim. Diğer yandan yazıcı’nın sadece “printer” anlamına gelmediğini görecek göze de sahibim. (Gerçi printer anabilgisayara bağlıysa bunda da mahzur yok!). Yazıcı, kâtip demektir ve kâtip de kendisine yazdırılan metin karşısında iradesi, müdahil alanı sıfırlanan âdemdir. Lâkin imlâ hatalarının sorumlusudur. Böylece yazarlığın, “hikmeti kendinden menkul” duruşuna bir alternatif olarak daha çok yazıcı olmaya talep edersiniz. O bir yandan sözü kendisine değil, asıl sahibi olana irca ederken kusurlarından da kendisini sorumlu tutar. Şahsi bir duruş.

-Romanınızın koku katmanı ve filbahri çiçeğine yüklenen ezel hatırası ilgi çekici.  Filbahri çiçeğini yeni nesiller tanıyor mu?

-Zannetmiyorum. Bahçesi olmayan, filbahriyi (fûl-i bahrî) ya da diğer ismiyle limon çiçeğini nasıl tanısın?

-Peki siz nasıl tanıdınız ve sizin için anlamı ne?

-Ben kendisini çok geç fark eden biriyim. Şimdi düşünüyorum da, fakültede olduğum yıllarda bile, çektiğim mahiyeti meçhul bir arayış acısı mevcut olmakla birlikte, çocukça resim arayışlarımın dışında, bir bilincim yoktu. Fakülteyi bitirdiğim yıl oldu büyük uyanış. 79’ yazı. Uyanışımın refakatinde iki katlı eski bir Trabzon evinin bahçesindeki bir filbahri fidanı vardır.  Sonraları ’94 yazında ikinci bir uyanıştan ya da ikinci bir kendini buluştan söz edebilirim hayatımda, o zaman da ömrümün galiba en güzel yıllarını geçirdiğim kumsalda, hanımeliler bulunan bir bahçede dört buçuk yıl yaşadım. O bahçede yıldızların, servilerin tepesine kadar  inebileceğini, gökyüzünün başımın üzerinde dönebileceğini, denizin bir sis perdesi arkasına nasıl sığınabileceğini, şehirde hiç fark etmediğimiz şeyleri, toprağın şubat sonundan itibaren nasıl uyandığını fark ettim. Papatyalı bir Nisan toprağına gerçekten ama gerçekten yüz üstü kapandığım bir gün oluşa vasıtasız katılmanın ne anlama geldiğini fark ettim. Orada da ön bahçede bir filbahri fidanı vardı. Yine refakatteydi. Kokusu. Bana her kokudan daha fazla hatırlatıyor.

-Peki tanıyor musunuz?

-Hayır, hatırlıyorum ama tanıyamıyorum. Yani adını koyamıyorum hatırladığım şeyin. Ve bu çok güzel ama çok acı. Hazdan acıya geçilen o ürpertici an parçası. Sadece aslının orada durduğunu biliyorum. Burada duran sureti.

“Aşkın tükenişe varan yolculuğu”, Dergibi.Com, 3 Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

Aşkın tükenişe varan yolculuğu

Nun Masalları adlı hikaye kitabından sonra uzun bir sessizliğe gömülen Nazan Bekiroğlu, en son Yusuf ile Zuleyha’yla okur karşısına çıkmıştı. Ara dönemde dergi ve gazete sayfalarında yer alan deneme ve makalelerinden oluşan Mor Mürekkep ve Mavi Lale’yi saymazsak pek sık ürün veren bir kalem değil Bekiroğlu. Sadık ve özel bir okur kitlesinin oluştuğunu bildiğimiz Nazan Bekiroğlu, en son bir sürpriz yaparak romanla çıktı okurlarının karşısına.

İsimle Ateş Arasında, adını verdiği bu romanında Nun Masalları’ndaki atmosfere benzer ama hikayeden biraz öte, romandan biraz beri bir dünyaya, ama aynı duyarlıkların hakim olduğu bir dünyaya götürüyor. Nazan Bekiroğlu ile son kitabı İsimle Ateş Arasında’nın serüvenini, son dönemde yükseliş gösteren tarihi romanlara, Osmanlı’ya, aşka, kadına ve kokulara dair uzun bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ercüment DURSUN
ercumentdursun@lycos.com

• Sizi şimdiye kadar bir hikâyeci olarak tanıdık. Yûsuf ile Züleyha’da hacimli metnin ilk örneğini vermiştiniz. Şimdi de bir roman. Neden roman ve neden İsimle Ateş Arasında?

Bu soru çok soruluyor, ve ben benzer sorulara benzer cevapları veriyorum, bağışlansın. Hikâye bitip de içinizdekinin bitmediğini fark ederseniz eğer, hattatın öyküsüne her bitti dediğinizde, o yeni bir öyküyle dikilirse karşınıza. O zaman ya Nun Masalları’ndaki gibi bir birbirine bağlı öyküler yazmaya başlarsınız, ya da büyük metni tercih edersiniz. Çünkü büyük metin, yazarını, onun içini, hissini, fikrini daha geniş bir zaman aralığında derleyip toparlar. Bu, romanın hikâyeye göre daha kolay sayılabilecek yanıdır. Şimdi bir roman yazmış olmamın nedenine, anlatma ihtiyacı, diyelim. Yûsuf ile Züleyha’dan bu yana kendimi geniş hacimli metinle daha iyi ifade edebildiğimi fark etmiştim. Bu defa da anlatmak istediklerime bir hikâyenin hacmi yetmeyecekti, bu yüzden roman. Bir veya iki değil, o kadar çok hikâye anlatmak istiyordum ki. Bu yüzden roman.

Neden İsimle Ateş Arasında, buna gelince. Çok defa bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı kalırız biz. Aynı anda tek şey olmak, en azından bazı kıymetler bakımından, çok beşeri gibi durmuyor. Bu romanın dünyasında da her şey, bir şeyle bir şey arasında asılı. Bu arada kalmışlığın simgesel yükünü en fazla taşıyabilecek olan değerler bir yandan isim bir yandan ateş gibi göründü bana.

Hem felsefi, hem imgesel/sembolik ve hem de gerçeklik düzleminde. Romanın üç katmanı var. Hem padişah ve yeniçerinin, hem Numan ve Nihade’nin, hem de küçük hikâyelerin anlatıldığı katmanlarda geçerli ismin ve ateşin temsil ettiği kıymetlerin çatışması: Padişah isimle ateş arasındadır. Her şey bir isim etrafında döner saltanatta. O, koruması gereken bir hanedan ismidir en fazla ve nihayetinde ilâhi bir ismin yüceltilmesine hizmet eder. İktidarının hem onaylayıcısı ve hem de tehdidi olan yeniçerisi, o ise bir ateş ismidir. Yakıcı ve sonunda kendisi de yanan. Bir yeniçeri olan Sinan, “semender”e benzetir yeniçerileri, ateşte yanmayan masal yaratığı. Diğer yandan Numan’ın aşk hikâyesinde Numan isimle ateş arasındadır. İsim, Numan’ın kelâm yanını, akıl yanını temsil eder. İsim, bütün bir felsefedir çünkü.

İlm-i kelâm, Allah’ın varlığını ve ona ait bahisleri İslâm’ın izin verdiği ölçüler içinde de olsa akıl ve mantık yoluyla çözmeye çalışan ilmin adıdır. Nutk, Arapça’da aynı zamanda hem konuşma hem düşünme anlamına geliyor. Nutk ve mantık aynı kökten gelme. Kelâm düşünmenin, düşünme kelâmın eseri. Ve bunlar aklın sahasında kalan oluşlar. Bu yorumlar çok uzatılabilir. Neticede, Numan, kendisini başlangıçta sadece aşk zanneder. Oysa baskın bir kelâmcılığı vardır. Fark etmek, öğrenmek, anlamak, zannetmek, adlandırmak Numan’ın en çok kullandığı fiiller. Nitekim uyuyan aklı Nihade’nin vurduğu darbelerle açığa çıkar ve Numan’ı yakar sonunda. Okyanus bir kalp ve serçe kadar akla sahip olmakla övünen, bir gün zannettiği gibi olmadığını, ve aklın ve onun çocukları olan şüphe ile vesvesenin pençesine düştüğünü fark eder. Bu yüzden “İsimle Ateş Arasında”.

Bütün bu ayrıntılar bir yana, romanın isme dair bütün açılımlarının, ilk sahifede yer alan “Füsus, ilk cümle” kabulüne dayalı olduğunu belirterek bu cevabı bitirmek isterim. “Hikmetleri kelimelerin kalbine indiren Allah’a hamd olsun”. “Allah’ın kelimeleri”, yine Füsus’da M. Arabi’nin ifadesiyle, mevcut varlıkların ayân-ı sabitesinden başka bir şey değildir. Ayan-ı sabite ise gelmiş ve gelecek bütün şeylerin ve hadiselerin gayb âleminde ve ilâhi bilinçteki tasavvuru, yani onların ismidir. Yani ki Âdem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir. Vahdet-i vücud’un yirmi yedi meselesinin/”hikmet”inin, yirmi yedi Peygamberin ismine izafe edilerek tefsir edildiği Füsus’da, ilk bahsin Âdem fassı olması ve onda da ünlü “Âdem’e isimler öğretildi” âyetinin yorumlanması, bu romanın yazılma sürecinde beni çok ilgilendirdi.

• Nasıl yazdınız bu romanı? Yûsuf ile Züleyha’yı âdeta kendiliğinden, su akar gibi yazdığınızı çeşitli söyleşileriniz vesilesiyle biliyoruz. Bu da öyle mi oldu?

Yûsuf ile Züleyha, haklısınız, âdeta kendiliğinden, su gibi akarak yazılmıştı. Bunu arayarak buldum. Yûsuf ile Züleyha âni ilhamlarla, bölüm bölüm, hiç olmazsa geniş metin parçaları halinde yazılmıştı. Orada en son yaptığım bölümlerin ses ve tema ritmini düzene koymaktı. Fakat bu romanda her şey cümle cümle, en fazla paragraf paragraf geldi. Hatta bazen bir tek kelime veya bir tek imaj. Sonra bütün o cümlelerin, paragrafların, imajların bir kanaviçe üzerinde bir kadının renk ve motif tanzimi gibi yerlerine yerleştirilmesi gerekti. Bu yanıyla meşakkatliydi. Diğer yandan bir tek cümlenin bile büyük bir metnin bütünü içinde sadece kendisinin doldurabileceği bir yere sahip olduğunu en baştan kabul ederek yazmış olmam zannımca hikâyelerine ayrılarak yazılmış bu romanı en fazla roman kılan yanı.

• Romanınızın üç katmanı var. Bunların ilkinde bütün bir Osmanlı tarihi, devlet ve onun Yeniçeri ordusu ölçeğinde yoruma tabi tutulmuş. İkinci katman bir isim ticaretinde esame satın alan taraf olarak hayatı değişen Numan’ın tutkulu aşkının acı hikâyesi. Üçüncü katmanda ise çoğu, padişahlar ağzından anlatılan on bir küçük öykü var. Ve sonunda her şey II. Mahmud’un yeniçeri ocağını topa tutarak kışlaları yaktırmasıyla muazzam bir yangında yok oluyor. II. Mahmud, Yeniçeriler. Devlet, ordu. Osmanlının tarihsel sürecine yüklediğiniz bu yorum denemesinde kim haklı?

Nasreddin Hoca gibi durmasın ama herkes haklı değilse de mazur. Yeniçeri bozulmakta mazur. Yeniçeri bozulduğunda ne kalmıştı ki bozulmayan? Şehzade iyi padişah olamamakta mazur. Padişah ordularının başında sefere çıkamamakta mazur.

Ekonomi bozulmakta mazur. Yönetim sekteye uğramakta. Padişah kendi ordusunu yok etmekte mazur. II. Mahmud yeniçerileri topa tutmayıp da daha ne yapsındı? Belki romanın trajedisi bu zaten. Herkes mazur ama birileri yanmak zorunda. Bir yerde ipin koptuğunu, kaderin kırıldığını görmek zorundasınız.

• Peki siz nerede durdunuz?

Ben hepsine eşit mesafede durdum. Politik olsun diye değil. Cevabını bulamadığımdan da değil. Her duruş noktasına göre tarihin yeniden yazılabilirlik taşıdığını artık öğrenmiş bulunduğumdan. Asıl söylemek istediğim zaten bu. Tarih bilimi, vahiy gibi mutlak değildir. Farklı duruş noktalarından farklı haritalar çıkarılabilir. Farklı bakış açılarından farklı tarihler yazılabilir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir.

• Bu durum çok farklı “gerçekler” doğurmaz mı? Ve bu da “yalan” anlamına gelmez mi? Sizin kahramanınızın o kadar korktuğu şey.

Tamam işte. Beni korkutan da bu. Tarih ve geçmişin aynı şey olamaması “farklı gerçekler” riskini artırıyor.

• Tarihe duyduğunuz itimatsızlık noktasında tarihçilerden gelebilecek tepkiler sizi korkutmadı mı?

Tabii ki hayır. Benim problematiğimin en fazla da “tarihçiler” farkında. “Saptırılmış tarih” kavramını tarihçilerden öğrenmedik mi?

• Sizce bu romanın asıl kahramanı kim?

Kanuni. Hiç görünmese de varlığı daima hissedilen Süleyman.

• Bu, tarihi düzlemde böyle. Peki bireysel ölçekte, akıttığınız o tutkulu aşk hikâyesinde?

Orada da asıl kahraman, görüntüye hiç girmese de varlığı daima hissedilen Mansur gibi duruyor. Numan’ın tükeniş süreci, “Mansur” adının Nihâde tarafından telâffuzuyla, sadece telâffuzuyla, yani bilinçaltından bilinç alanına çıkartılmasıyla başlamıyor mu?

• Görüntüye girmeyen iki kahraman nasıl olup da romanın diğer kahramanlarından daha etkin olabiliyorlar?

İsmin gücü. Kelimenin gücü. İsimleri varlıkları beyanındadır çünkü.

• Numan neden yaşadıklarına isim koymaya, bir bakıma şair olmaya çalışıyor ki boyuna? Bunu başaramadığı için mi bunca acı?

Evet, yaşadıklarına isim koyabilse biraz teselli olacak. Çünkü cinnet halinden şuur haline atlayabilecek, kurtulacak. Hicret edecek. Fuzuli’nin hicreti Mecnun’du, Nedim’in hicreti de, vasfettiği dilberden özge dilber. Cinneti önleyen hicretler bunlar, sığınmalar, korunmalar. Numan’ın bu şansı yok. Hem yaşadığından hem onları vasfedecek kelimeleri bulamamaktan muztarip ve bu gerçekten büyük bir çile.Kelâma mecbur olan için böyle.

• Numan neden kendisini ifade edemiyor ki kelimelerle?

Çünkü dilin kusursuzu bu dünyada durmuyor ve bütün yaşadıklarını yepyeni bir yorumla fark eden Numan’a artık kendi dili yetmiyor. Yetseydi kurtulabilirdi, çünkü isim koymak bir bakıma tefrik etmektir, ayırt edebilmek, yani aklın alanında bir eylem. Numan yine arada kalıyor. Tükenişinin nedeni olan akıl, onun kurtuluşu olamıyor. Ne cinnet ne makuliyet. Ne tahammül ne sefer. Sadece yangın.

• Sizin diliniz size yetiyor mu?

Ben ne yazık ki hicret edebilenlerdenim, cinnet getiremeyecek kadar makul olanlardan. Ne yazık ki! Böyle zannediyorum. En azından şimdilik.

• Ne bekliyorsunuz bu romandan?

Başlarken sadece yazmak ihtiyacını hissettiğim için yazıyordum. Acım azalsın, içim ılınsın diye. Işısın diye. Beklentilerim daha sonra, metin büyüdükçe oluştu. Şimdi ise, benim için önemli olan şu iki şeyi bekliyorum: Bu romanda, bir roman yazmış olmama rağmen, kendimde bir hikâyeci duruşu hissettim. Hikâyeci ve romancı duruşu nedir, bunun üzerinde durulsun, bunu bekliyor ve istiyorum. Tabii bunlar çok teorik ve teknik düzlemde çözülmesi gereken ve ehlini bekleyen meseleler. Bir de romanın bireysel ölçekteki düğüm noktası var. Numan’ın tıkandığı nokta. Aşkın iki tanımı. Aşk kayıtsız şartsız güvenmek ve inanmak mıdır, yoksa bu güvenin ve inancın gerçekleşmesi için muhataba yüklenen bir sorumluluk dairesi de var mıdır? Yani aşkın alanı içinde, sorgusuz sualsiz teslimiyeti şarta bağlamak doğru mudur? Bunun da tartışılmasını isterdim. Lâkin bu konuda ümitsiz olduğumu peşinen belirtmem gerek. Hangi tanımı yapılsa da eksik kalacak. Aşkın ismi yok çünkü.

• Yeniçeriler ve Osmanlı ile ilgili bir şey söylenmesini beklemiyor musunuz?

Yeniçeriler ve Osmanlılar’a ilişkin olarak kronolojik ayrıntıda değilse de genel hüküm verme noktasında benim öğrenmek istediğim bir şey kaldığını zannetmiyorum. Bu yüzden kendi namıma Yeniçeriler ve Osmanlı ile ilgili bir söylem geliştirilmesi beklentim yok. Lâkin bu, kendi yorumunu henüz kurmamış genç okuyucu için faydalı olabilir. Ancak yine de benim romandan beklediğim asıl şey okuyucuya tarih öğretmesi değildir. Bir evvelki cevapta belirttiğim tartışmaların açılması beni daha çok ilgilendiriyor.

• Bu padişahlardan biriyle karşılaşmanız mümkün olsa?

Ne güzel. Biriyle? Hayır, hepsiyle karşılaşmak isterim. Muhal farz. Lâkin “arzu sergeşte-i fikr-i muhal” eyliyor insanı.

• Nun Masalları’ndan bu yana neden ki bu padişah ilgisi? Soyluluk kavramı, aile, sülâle üstünlüğü anlayışlarına karşı tavrınız nedir ki?

Nun Masalları’nda soyutlanmış bir padişah gerçeği vardı. Toplum piramidinin üst noktasında konumlanmış olana kaderinin yüklediği görev ve bireysellik çatışmasıydı beni ilgilendiren. Fakat İsimle Ateş Arasında, belki Nun Masalları yazıcısından beklenemeyecek kadar tarihi ve somut düzlemdeki bir padişah imgesiyle biçimlendi. Öyle ya da böyle kendimdeki ilginin nedenini ben de çok düşündüm. Kendi ilgime şaşırdığım, adını koyamadığım zamanlar oldu. Çünkü soy sop, aile sülâle üstünlüğü, asalet kan kalitesi gibi feodal kavramlar karşısında fevkalâde tepkisel bir yapıya sahibim. (Çocukluğumda, ağabeylerimin üzerimdeki etkisi olmasaydı, bu tepkiselliğin romantizmiyle, söylemi eşitlikçilik-paylaşımcılık etrafında biçimlenen ideolojileri benimseyebilirmişim gibi gelir bana hep).

Bu ilginin adını çok sonraları koyabildim. O da, bir sahneyi tasavvur ederken. Yaşlı vezirleri, mağrur kumandanları, güçlü beyleri, paşaları, gül kurusu giysileri içindeki yeniçerileri, muazzam bir kös ve davul gürültüsü ve toz bulutu arasında ve bir şerif sancak arkasında, sevdiklerinden, ülkelerinden bu kadar uzağa düşüren şeyin ne olduğunu merak ederken. Ve hepsinin arasında onun, padişahın yüzünü görürken. Bir an, bu muazzam kalabalığı arkasında sürükleyebilen ve kendisi de sancak-ı şerif arkasına düşmüş bu yüzde ilâhi erkin tecelli ettiğini gördüm. Buna siz inanabilir ya da inanmayabilirsiniz Mesaj, dönemden döneme geçerliğini yitirebilir fakat o dünyanın içerdiği temel mesaj doğrultusunda padişaha yüklenen en yüksek kıymet budur ve bu çok ürpertici.

• Osmanlı’nın kuruluş, yükselme, duraklama, gerileme, yıkılma… tasnifi içinde bir yaşam şemasına hapsedilmesi hususunda tarihçilerden yükselen ciddi itirazlar var. Oysa sizin romanınızda tam anlamıyla bu doğrultuda değilse de yine bir ömür şeması teklif ediliyor. En azından İbn Haldun’un Mukaddimesinden gelen ve devletlerin bir ömrü olduğuna dair meşhur görüşün etkisi aşikâr. Ne dersiniz?

Benim yaslandığım şema ilkokul kitaplarından bu yana ezberlediğimiz kuruluş, yükselme, duraklama … şeması değil, doğru. Tarihin sonsuz gibi görünen ölçeğinde hiçbir devir bir diğerinden siyahla beyazın birbirinden ayrıldığı netlikte ayrılmaz. Pek çok yeni, beraberinde eskinin varlığını da sürdürür. Avrupa’da Rönesans diye bildiğimiz aydınlanma, içinde çok uzun zaman engizisyon yangını barındırır. Bu bakımdan tarihçilerin ciddi tepkilerini haklı buluyorum. Lâkin Mukaddime’de sözü edilen görüş; devletlerin de insanlar gibi bir ömrü olduğu, doğduğu, büyüdüğü ve ciddi tedbirlerle geciktirilse de ölümü olduğu, bu hiç olmazsa romancı duruşumla, bana hiç de yabana atılacak bir görüş gibi gelmiyor. Tarihin kendi ölçeğindeki onaması bir yana, görüş, birkaç yerde tekrarlanan bir ayete de yaslanıyor. Ümmetlerin de insanlar gibi ecelleri olduğunu, ve bunu ne bir saat ileri ne de bir saat geri almanın mümkün olduğunu ayet söylüyorsa, itirazın artık anlamı var mı? Ve evet ben elbette tarih âlimi duruşuyla değil ama romancı duruşumla, devletlerin de insanlar gibi ömrü olduğuna inanıyorum. Neden ki? İnsanlar faniliği duysunlar diye. Sonsuzluk vehmine kapılmasınlar diye. Geçici ve bitimli olmayanın sadece O olduğu anlaşılsın diye. Diğer yandan evet, kuruluş, yükselme, duraklama modası geçmiş bir masal gibi dursa da, büyük ve uzun bir oluşun içindeki iniş ve çıkışları görmezden gelmek mümkün değil. Çünkü o devlet varlığının bir “var oluş gayesi” yani ki mesajı vardır ve bu mesajın en fazla gerçekleştirildiği dönem ya da dönemler vardır. Bu gayenin tahakkukuna göre devletlerin ömründe bir altın çağ, bir klasik dönem, mesaja en çok yaklaşılan bir dönemin, bir zirvenin varlığı inkâr edilemez. Yükselme şaibeli bir terim olsa da, kemâl inkar edilemez. Kemâl var. Bu da Osmanlı’da on altıncı asır gibi duruyor. Ve etkisi on yedinci asrı da içine alıyor.

• Ne var on altıncı asırda?

“Bir Sinan bir de Süleyman” desem yetecek. Ekonomi, kültür, sanat, teknoloji ve devletin belirlediği varlık gayesini gerçekleştirebilmiş olması alanlarında bir arada duran çok şey. Sinan, Itri, Baki, Karahisari, Nakkaş Osman, Barbaros, Fuzuli ve nihayet Zembilli Ali Cemali, Ebüssuud ve Süleyman. Bunların bir araya gelmesi tesadüfi değil. Sonraki asırlarda da münferit yıldız parlamaları var elbet, Şeyh Galip gibi. Ancak burada topyekûn bir parıltı söz konusu. Arkadaki hayatın sağlamlığıyla, bütün kurumların sükûnetiyle bağlantılı. Çürümeden bir an önceki mükemmeliyet hali.

• Osmanlı asırlarından sizin de ilginizi çeken o parlak on altıncı asır mı oluyor?

Güneşe hayran olmamak ve ışıktan gözleri kamaşmamak mümkün değil. Dolayısıyla Fatih Yavuz Kanuni üçlemesinin cazibesine kapılmamam imkânsız. İhtişam asırlarını bu ismiyle ayrı tutalım. Bunun dışında, hayran olmamız için bize âdeta dayatılanın dışında, kendi özgür hissimizle fark edebileceğimiz, “Kuruluş” denebilecek dönemin bambaşkalığı var. Başkalığı hem fazla bilinmeyişinden, ne kadar az ve uzak tanıdığımızı bir düşünün, hem de farklılığından. Cazibesi, trajedisi, etkileyiciliği, merak uyandırıcılığı, kaderinin şaşırtıcı rengi inkâr edilemez Türkmen varlığı, heterodoks yapının devletle hoşça birlikteliği. Üzerinden serin rüzgâr geçen bozkırda buğday tarlası. O asırlara, bir gün aşikâr olacak ve sonucunu bildiğim bir sebep sırrı gibi çekiliyorum.

Bir yanda bozkırda buğday tarlası, diğer yanda olgunlaşmış saltanat meyvesinin cazibesi, şehir ve saray. Kuranlar ve yükseltenler. Bunlara hayran olmak kolay gibi görünüyor. Fakat kuranların ve yükseltenlerin, devletin ömrü üzerinde şahsi dehaları kadar nasiplerinin de cömertliği ile duranların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlı’nın. Kaderden başka hiçbir sözcük o asırlarda hiçbir kilide anahtar olmuyor ve trajik padişahlarla aniden burun buruna geliveriyorsunuz. Kadersiz kahramanlar onlar. Tarihin kendilerine yüklediği rolü üstlenmekten başka hiçbir çareleri de yok. Şimdi Fatih’in yerine IV. Murad’ı, Kanuni’nin yerine III. Mustafa’yı bırakıversek ne olurdu? Bunu düşünmenin anlamı yok , yok ama insan düşünmeden de edemiyor. O zaman içiniz sızlıyor, ürperiyorsunuz. “Herkes kendi kaderini yaşar”, bu çok doğru, padişah da olsanız. Rol biçilmiş, onu giyeceksiniz. Benim kuvvetle hissettiğim trajedi belki “saptırılmış tarihin” onları acımasızca mahkûm ettiğini fark etmemden kaynaklanıyor. Ne yapsın, tam kırk yıl şimşir ağacının acı kokusuyla sarmalanmış bir kafesin içine hapsedilmiş şehzade, padişah olunca ne yapsın? Ne yapma şansı var ki? Hiçbir şey, çırpınmaktan başka hiçbir şey. Öyle de oluyor ama onların çoğu inmeden ya da kalpten ölüveriyor. Cephelerden gelen kötü haberler üzerine. I. Abdülhamid, III. Mustafa çaresiz, en fazla kendi kalplerinden vaz geçebiliyorlar. Bu çok beşerî. Ve ben yazıcı konumumla en fazla onlarla ilgiliyim. Parlayan güneşe meczub olmak kolay. Onları ise fark etmek, anlamak, şefkat etmek lazım. III. Mustafa’nın kaderine bakın, III. Selim’in babası. Bir labirentte sıkışıp kalmış. Savaş bitse orduyu düzeltecek. Ordu bozuk savaş bitmiyor. Sosyal düzen, devlet kademeleri, her şey bozuk. Ne yapsın? Üstelik bir de tarihe, devleti müneccimlikle yönetmek, Prusya kralından müneccimlerini sordurmuş olmak gibi bir garabet anekdotla kalıyor. Mümkün mü, topçu ocağını ıslah etsin diye Avrupa’dan Baron dö Tott’u getirten, Mühendishaneler açtıran bir adamdan bu beklenebilir mi? İlm-i Nücme merak duymakla bunun pratiğinin yayılma alanı karıştırılmamalı. Çok kadersiz, çok nasipsiz, daha doğrusu kendilerine biçilen kaderi yaşayan insanlar bunlar. Yıkılmanın bütün faturası onlara çıkartılmış. Onlara kendimi çok yakın buluyorum. Onları anlıyorum. Kalbim kopacak sanıyorum. Roman, hikâye, yazı, sanat burada tümü iflâs ediyor. Sadece benim mahremiyetim. Ki anlatılmasına bu dünyanın kelimeleri yetmiyor.

• Safiye Sultan ve benzeri “tarihi” romanlar ile kendi yazdıklarınızı mukayese ediyor musunuz? Okudunuz mu bu romanları?

Ben edebiyat akademisyeniyim. Edebiyat sosyolojisinin nabzını ölçmek adına, özel bir alan teşkil eden popüler/piyasa romanlarını (şimdilerde kaldırım romanlarını) okumam gerektiğini biliyorum. Elbette ki okudum. Okurken hoşça vakit geçirdim de. Bundan sonra da okumam gerekecek. Okumadan eleştiremem, eleştirme hakkını kendimde bulmam için okumam gerekir. Piyasa romanının tarih-aşk-entrika kolundan başlayarak gelişen ve modernleşerek, evrilerek bu güne ulaşan çok güçlü bir geçmişi var. Tecrübesiz okuyucunun bu cazibeye ilgisiz kalması mümkün değil.

Bu romanların bir yandan yorucu olmayan bir sadelik katmanında içerdiği entrika, bir yandan akıcı ve sağlam bir dille anlatılmış olması, diğer yandan okuyucunun kendi vechesinde oluşturduğu sanat’a katılıyor olma hazzı ve tarih öğreniyor olma yanılsaması böylece “entelektüel” olmuşluk tatmini, güçlü bir piyasa oluşturuyor. Safiyeler de yabancı gezginlerden/ressamlardan başlayarak asırlarca devam etmiş oryantalist bakış açısının roman düzlemindeki tezahürü. Yeni bir şey değil. Bence üzerinde durulması gereken Safiyeler’in ne olduğundan ya da olmadığından daha ziyade bizim okuyucumuzun ne olamadığı.

• Peki siz neredesiniz?

Ben ayaklarımın yere sağlam bastığı bir yerdeyim. Beşir Ayvazoğlu’nun işaretiyle; oryantalist ressamların aygın baygın, muhayyileyi gıcıklayıcı, bol gölgeli gravürlerinin karşısında, sade ve gerçekçi bir Osmanlı minyatürüne benzetiyorum kendimi. Modern fakat yerliyim. Edebiyat tarihine şerefim namına geçecek bir şey varsa onun da bu yerli duruş olmasını isterim.

• Eşiği giderek yükseltiyorsunuz. Bir yazdığınızı aşamamak sizi korkutmuyor mu?

Her sanatkâr bir külliyedir. O zaman: Ana kubbeyi kurdu bırak yan kubbecikleri kondursun. Ya da: Yan kubbecikleri konduruyor, bekle, yakında ana kubbeyi kuracak. Demek istediğim, sanatkâra başarısızlık hakkını vermelidir okuyucu. Ama samimiyetsizlik hakkını asla.

• Eleştirmenlerle aranız nasıl?

“Eleştiri bir okuldur” ama okulu yok. Türkiye’de bu işi münferit yapanlar var. Geleneğimiz olmadığı için münferit örnekler de literatür oluşturamıyor ve bu kısır bir döngü. Halli zamana bağlı bir mesele. Diğer yandan kendi adıma konuşacak olursam; canımı acıtsa da bir şey öğretecek olana can feda, nadirattan da olsa bunu yaşamışlığım vardır. Ama eleştiriyi ciddiye almam için eleştirmenin, edebiyatın teknik ve teorik meselelerini en az benim kadar bildiğine inanmam gerekiyor. Değilse, dudak ucu bir tebessüm, gülümser geçerim. Fakat söz gelimi “Mayıs doğmak için iyi mevsim” dediğimde, eleştiri anlayışı Mayıs’ın mevsim değil ay olduğunu işaret eden “eleştirmen” için de üzülürüm. Ancak eleştirmenin eli göz yaşıma uzanmamalı. O zaman hesap gününe havale edilmiş bir hakka dönüşür bu ki bende mahfuzdur.

• Neden yazar değil de yazıcı? Bu bir tevazu mu?

Mütevazi olduğunu fark edenin tevazudan bahsetme hakkı yok. Dolayısıyla sorunun bu kısmına cevap verme tasarrufunda değilim. Diğer yandan yazıcı’nın sadece “printer” anlamına gelmediğini görecek göze sahibim elbette ben. Yazıcı, kâtip demektir ve kâtip de kendisine yazdırılan metin karşısında iradesi, müdahil alanı sıfırlanan âdem demektir. Lâkin imlâ hatalarının sorumlusudur. Böylece yazarlığın, “hikmeti kendinden menkul” duruşuna bir alternatif olarak daha çok yazıcı olmaya talep edersiniz. O bir yandan sözü kendisine değil, asıl sahibi olana irca ederken kusurlarından da kendisini sorumlu tutar. Bir edep duruşu diyelim. Bir cesaretsizlik ya da. Sadece şahsi bir duruş.

• Filbahri çiçeğini yeni nesiller tanıyor mu?

Zannetmiyorum. Bahçesi olmayan, filbahriyi (fûl-i bahrî) ya da diğer ismiyle limon çiçeğini nasıl tanısın?

• Peki siz nasıl tanıdınız ve sizin için anlamı ne?

Ben kendisini çok geç fark eden biriyim. Şimdi düşünüyorum da, fakültede olduğum yıllarda sınıfımızda ya da alt üst sınıflarda kabiliyetli öğrenciler vardı, onlar kendilerinin farkındaydılar, hikâyeci filan olacaklarını biliyorlar, hesaplarını buna göre yapıyorlardı. Benim, çektiğim mahiyeti meçhul bir arayış acısı mevcut olmakla birlikte, çocukça resim arayışlarımın dışında, böyle bir bilincim yoktu.

Fakülteyi bitirdiğim yıl oldu büyük uyanış. 79′ yazı. Uyanışımın refakatinde bir filbahri fidanı vardır. O yıl bahçeli ve iki katlı eski bir Trabzon evine taşınmıştık. Biraz viraneydi ama ağabeylerimin merakıyla köpeklerimiz vardı ve apartmanda bakımları çok meşakkatliydi, o yüzden. O evin bahçesinde bir filbahri fidanı vardı. O işte! Sonraları ’94 yazında ikinci bir uyanıştan ya da ikinci bir kendini buluştan söz edebilirim hayatımda, o zaman da ömrümün galiba en güzel yıllarını geçirdiğim deniz kıyısında, bahçesinde hanımelleri bulunan bir evde dört buçuk yıl yaşadım.

O evde yıldızların, servilerin tepesine kadar inebileceğini, gökyüzünün başımın üzerinde nasıl dönebileceğini, denizin bir sis perdesi arkasına nasıl sığınabileceğini, şehirde hiç fark etmediğimiz şeyleri, toprağın şubat sonundan itibaren nasıl uyandığını fark ettim. Papatyalı bir Nisan toprağına gerçekten ama gerçekten yüz üstü kapandığım bir gün oluşa vasıtasız katılmanın ne anlama geldiğini fark ettim. Orada da ön bahçede bir filbahri fidanı vardı. Yine refakatteydi. Kokusu. Bana her kokudan daha fazla hatırlatıyor.

• Peki tanıyor musunuz?

Hayır, hatırlıyorum ama tanıyamıyorum. Yani adını koyamıyorum hatırladığım şeyin. Ve bu çok güzel ama çok acı. Hazdan acıya geçilen o ürpertici an parçası. Sadece aslının orada durduğunu biliyorum. Burada duran sureti.

• Bundan sonra ne yapacaksınız? Yine roman mı? Yine Osmanlı mı?

Ben, her bitirdiğinin arkasından “bitti, artık bir şey yazamam”, diye feryad edenlerdenim. Osmanlı ve aşk hakkında söyleyebileceğim her şeyi bu romanda söyledim zannediyorum. Elimde bir deneme ve bir de hikâye kitabının çalışmaları var. Onları bitirebilirim.

• Konusu bugünde geçen bir roman ya da hikâye yazmayacak mısınız?

Bilmem ki. İçimden ne gelir ne gider? Zaman bana “hiç ummadığımı ve biriktirmediğimi” getirebilir.

• Sizin tabirinizle “son söz” yerine, Yeniçeriler ve II. Mahmud düzleminde size kaderin acı bir cilvesi gibi gelen, buruk bir tebessüm veren şey var mı?

Olmaz mı? Acı ve tebessüm verici. Yeniçeriliğin bütün isimlerini kaldırmış ve yasaklamış olan II. Mahmud’un, bu kez padişahlığın bütün isim ve kavramlarının kaldırılmış olduğu bir zamanda, “Yeniçeriler” adı verilmiş bir cadde üzerine kurulu türbesinde hesap gününü bekliyor olması. Reşat Ekrem’in tecahül-i arifanesiyle, kaderin adaletle hükmü mü, intikamı mı, ne demeli? Oradan geçerken caddeye ve türbeye benim için bakmanızı isterim.

• Siz kaç defter doldurdunuz bu roman yazılıncaya kadar?

Ben de dört defter doldurdum. Nefti, gölgeli.

• Niye ki bunca söz?

Niye ki bunca acı?

• Arka kapakta âdeta sizin roman anlayışınızı özetleyen bir paragraf var. Romanı bir yalan olarak mı görüyorsunuz?

Sanat sun’iliği doğasında barındırır. Çünkü onda her şey kurmacanın aynasında görüntü verir. Bu teorik sabiteyi kabul ettikten sonra geliyor cümlenin ikinci kısmı. Roman, tamam, yalandır ama daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenen bir yalan. Böylece Nezuka tarihi bir şahsiyet olmamış olabilir, hatta benim aynama düşen bir Genç Osman da taşıdığı gerçeklik itibarıyle tarih âlimlerinin işine yaramaz. Ama bir çocuk yokluğunun anne kalbinde yarattığı acı, bu işte yalan değildir. Ve sanırım “soyutlayıcı” sanatın etkileyici gerçekliği burada giriyor işin içine. Ve ben romanın bu tanımını çok seviyorum. Hasılı tezat içeren bu cümleden olarak; daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenmiş bir yalan, yalan olma hükmünü kaybeder. Artık onun yalanlığını sorgulamak kimsenin aklına gelmez. Çünkü o artık en fazla doğruyu söylemektedir.

• İç kapaktaki özgeçmiş sizin mi kaleminizden çıktı.

Evet.

• Çok sade bir özgeçmiş değil mi bu?

Soyutlanmış diyelim. Soyutlama mizacımda var galiba. Çok karmaşık şeylerden aklımda özetleyici ve tefsir sunucu birkaç çizgi kalıyor. Erzurum’dan, rüzgârın uğultusu eşliğinde yaptığımız dersler, üzerine bulutların gölgesini düşüren ova ve dağ. Trabzon’dan da aklımda deniz, bulut ve yağmur kalacak.

• Bu kadar sade mi yaşamınız?

Görünürde evet bundan ibaret. Ben mahşerini içinde taşıyan kâtipler zümresine aidim.

• Alışıldık roman kalıplarını bekleyen okuyucu için romanınız bir tür beklenti sekmesi oluşturuyor. Hayal kırıklığı değil çünkü metin parçalarının her biri tek başına çok cazip. Fakat aksiyon eksikliği okuma temposunu ağırlaştırıyor. Bu, romanda hikayeci kimliğinizin ön plana çıkmasından mı kaynaklanıyor? Nasıl okuyacağız bu romanı?

Aksiyon eksikliğini, roman için bir zaaf sayıyorsanız eğer, bunu taşıyabilirim. Nasıl yazdığımı baştan beri biliyordum ve ben uyarmıştım: “Hikâyelerine ayrılarak yazılmış bu romanda son kez yemin ediyorum ki”… Hikayecinin, evreni, romancının bakış açısından farklı bir bakış açısıyla kavradığı muhakkak. Bunu hikayeciler de romancılar da iyi biliyorlar.

O zaman: Bu, bir hikayecinin duruş noktasından bakılarak yazılmış bir roman. Bu satırların yazanı bu duruşu memnuniyetle sahipleniyor.

• Bu imaj yoğunluğuna ne demeli?

İmaj, dilin imkansızlığına düşen şairin-yazarın önerdiği çözümdür. Anlatamazsa ölecek ya da çıldıracak olan, dil ile yetinemediğini fark edince (yetinemez çünkü dil sayılı kelimeden ibarettir insan ruhu ise sayısız duyguda durur), dilin yan anlamlarını zorlamaya başlar.

Önce yaygın olarak kullanılan mecazlar, mazmunlar, teşbihler, istiareler… o da yetmeyince kendi şahsi lügatini kurmaya çalışır. Bu yüzden evren karşısında sıradışı bir duruş sahip olan şairin-yazarın mevcut kelimelere yeni anlam yükleme çabasıdır imaj. Özellikle de gerçeği olduğu gibi değil de tecrid ederek alan ve aktaran yazıcının imajla işi vardır.

Ve onun hikayesinin “şiire yaslanıyor” olması içerdiği secilerden, simetriden, tekrirlerden yani fonetiğinden filan değil öncelikle bu imaj yoğunluğundandır. Lakin bunca ifadeye imkan tanıyan imaj, yazarı-şairi aynı zamanda bayağı, klişe, kabuk, soğuk, sun’i bir dil kullanma tehlikesiyle de karşı karşıya bırakır. Süs! Ya da hiç anlaşılamama tehlikesiyle. Eğer imaj anlatma ihtiyacıma cevap vermiyorsa, ve en fazla süse hizmet ediyorsa, has okuyucu bunu hisseder ve yazarını reddeder. Diğer yandan araya okuyucunun atlayamayacağı kadar derin bir uçurum koyuyorsa yine yazar reddedilir. Ezcümle, benim imajdan anladığım dilin bana yetmediği yerde yangınımın yansımasına vasıta olmasıdır. Canıma tenime yangın değmiyorsa, imaj kuru kalabalık.

• Metnin zor okunması, vasat okuyucu nezdinde geçerli bir tanım gibi mi duruyor? Ve böyle bir roman, yayınevinin bastığı kadar satılabilecek mi?

Cümle cümle yazılan bir romanın paragraf paragraf okunmasını istemeye hakkı olmasın mı yazarın? Baskı sayısına gelince, bunu editör düşünsün.

• Editörün elinde kalırsa bütün bu kitaplar?

Atılacağı bir ateş bulunur mutlaka.

• Bu sizi üzmez mi?

Beni kazanamadığım değil kaybettiğim şey üzer.

• İstanbul’da bir güzergâhınız oldu mu bu romanı yazarken? Nerelerde dolaştınız? Neler kalmış Yeniçeriler’den bize?

Çok dolaştım. Ama yeni bir güzergâh değil bu. On altı yaşımda öbür tarafına geçtiğim aynanın beni getirdiği güzergâh. Lâkin huzursuz bir ruh gibi hep kapılarda kaldım. Yeniçeriler’den kalma tek özgün yapı olan Acemoğlanı Hamamı’nın (ki asıl adı Acemioğlanı Hamamı) yan sokaklarında dolanıp durdum. Puslu bir Mart akşam üzeriydi. Patrona’ya izafe edilen hamamın hep önünden geçerdim, bu kez arka tarafına geçtim. Eski Odalar’ın, Yeni Odalar’ın, Et Meydanının bir zamanlar var olduğu yerlerde. Zaman değişmiş, dünya bitmiş. Her şey başka bir boyuta geçmiş.

Tekke Meydanı’nda Orta Camii, ki gördüklerini her halde Osmanlı tarihinde hiçbir cami görmedi, şimdi Ahmediye Camii olarak biliniyor, oraya gittim. Şimdi, şu son gelişimde, eylül sonuydu, 1826 Haziranının on altıncı gününde havanın olmuş olabileceği kadar sıcak ve latif bir gündü. İki vakit arası, cami bomboştu. Oturdum bir köşede. Cami elbet o cami değil, Bu, 1912 yapısı. Ama nokta o nokta. Koordinatlar aynı. 1826 eylülünde gölgeler hangi yönden geliyor idiyse, o aynı. Boşluğa bakıp durdum. Ruhun kesafeti. Ruhların katman katman birbiri üzerine yığılıp durması. Ve orada, 2002 yılının Eylülünde bir kadın, yeniçeriler için göz yaşı döktü. II. Mahmud için göz yaşı döktü. Kendisi için göz yaşı döktü. Ve bu kez İstanbul’dan Trabzon’a her zamankinden daha zor döndü.

• Peki yazıcının bir kıssa nasibinden başkaca mutlu bir öykü kahramanı neden yok?

Dilin, güzel kokunun ve aşkın kusursuzu bir başka dünyada durduğundan her halde.

Esra KANDEMİR ; “‘Var’la ‘Yok’ Arasında”

‘VAR’LA ‘YOK’ ARASINDA

Esra Kandemir

Nazan Bekiroğlu, son kitabı “İsimle Ateş Arasında” adlı eseriyle Türk romanında son birkaç yıldır yaygın hale gelen tarihi roman tarzına bir yenisini ekledi. Roman yazarı kimliğiyle ilk defa okurunun karşısına çıkan Bekiroğlu geleneksel bir temadan yola çıkarak fantastik romana cesur bir giriş yapmış. Bu bildik tema, asırlardır Doğu edebiyatında dilden dile, gönülden gönüle dolaşan, tasavvuf erbabının marifetullah mertebelerine tırmanmada basamak olarak kullana geldiği “Leyla ile Mecnun” hikâyesinden başka bir şey değil. Yalnız bir farkla ki Bekiroğlu kendisinden önceki pek çok yazarın duçar olduğu oryantalizm hastalağına yakalanmadan bu derin ve girift konuyu sanatsal bir dille işlemeyi başarmış.

Batı’daki roman tarzına karşılık, Doğu edebiyatının “Mesnevi”si var ve “Leyla ile Mecnun” mesnevi tarzının en önemli konularından biri. Zahiren basit bir aşk hikâyesi olarak görülse de, “Leyla ile Mecnun” tasavvuf ehlinin elinde dünyevi aşkın ilahi aşka dönüşmesinin, efsanevi bir sembolü haline gelmiş, bir marifet olgusu olarak kabul edilmiştir. Batı, aşkı dünyevi ve bedensel haz olarak romanlarına taşırken, Doğu ilahi bir potaya taşır, ruh ve teninin mahremiyetlerini ve istemek ulaşmaktan önemli olur. Öyle önemli olur ki bakır altına, kömür elmasa dönüşür. Yıllardır gazete yazılarında bile “varlık, vahdet, isim” gibi tasavvufi kavramlar etrafında tefekkürünü hissettiren Bekiroğlu’nün romanındaki benzer tat doğrusu bizi heyecanlandırdı. “İsimle Ateş Arası”ndaki tasavvufi ağırlık yazarın bu alandaki birikimini de ortaya koyuyor. Roman, Osmanlı’nın son dönemlerinde ölmüş bir yeniçerinin esamesini satın alan (yeniçeri ocağında ölen bir yeniçerinin listede isminin üzerine kırmızı bir çizgi çekilirmiş. Ancak son dönemlerde rüşvetin yaygınlaşmasıyla, bu ismin üzeri çizilmeyerek ocak dışında birisine satılırmış. Böylece bu esameyi alan kişi ölen yeniçerinin ulufesini aldığı gibi ocağın dışındaki servetinin de sahibi olurmuş.) Numan’ın, ölümüyle esamesini satın aldığı yeniçerinin (Mansur’un) geride bıraktığı karısına aşık olması etrafında cereyan eden olayları konu ediniyor. Romanda Mansur’un mecazi aşk ateşleri içinde çektiği acılarla, Osmanlı’daki padişah ve yeniçeri aşkının küllenmesinin ironisi altında Devlet-i Aliye’nin çöküş sürecine de atıfta bulunuluyor. Bahsettiğimiz mecazi-ilahi aşk ikilisini romanın her sayfasına işleyebilen yazar, bu bildik eski temayı yeni yorumlar ve farklı bakış açılarıyla bizlere sunuyor; aşkın çemberinde dönen insanlarla birlikte devlet, insan, mefkure, hayat ve ölüm gibi temaları kendine has bir üslupla irdeliyor. Her cümleye içirilmiş şiirsel anlatımın, romanın bütününe yaydığı hava okuru, her cümleyi anlama ve yorumlama bağlamında zorluyor. Bu durum romanı nazlı bir kitap haline getirmekle birlikte, onu daha çekici ve esrarengiz bir hale sokuyor. Türk romanındaki yıllardır içinden çıkılmaz bir hale dönüşen “yabancılaşma” Ve kendi toplumumuza -sanki kendisi başkasıymış gibi!- ‘öteki’ nazarıyla bakma bayağılığına düşmeden atılan bu yeni adım, Tarihi romandaki ‘iyileştirme’ adına sevinilecek bir durum. Gönül, “İsimle Ateş Arasında”nm kendi kültürüyle, batı kültürü arasında sıkışıp kalan aydınımıza bir kıyaslama imkanı sunmasını istiyor. Ancak kim kopartacak roman üstünde fırtınaları? Hangi gazeteler, hangi edebi çevreler? İlk baskısının 35.000 adet yapıldığını söylemek sadra şifa olacak mı?

İsim ile ateş ya da varoluş ile yokoluş arasında gergefini kuran bu romanın bizce bir kez okunması yetmez. Ancak bikaç kez okumakla tadına varılır diyebiliriz.
Kitaphaber, Aralık 2002 – Ocak 2003, sayı 14, sf. 65

Ekrem ÖZDEMİR, : “Bazılarının kaderi sürgündür”

İsimle Ateş Arasında

Hasan Ahmed Gökçe

“Kimin ismi kalacak geriye? Bir Nezuka bir de Mansur. O kadar mesafe varken arada, bir tarihçenin bir başlangıcı bir sonucu. Biri sebebi biri sonucu. Bu yüzden bunca kopuk bunca dağınık, bunca hikâye. Her şeyin arkasında tek bir şey, her ismin arkasında tek bir isim olduğuna duyduğum sonsuz inançla Nezuka’nın hikâyesinin başlangıcı ve Mansur’un hikâyesinin kendisine bile ait olmayan sonucuyla iktifa ettim. Çünkü benim anlatmak istediğim Nezuka’nın ve Mansur’un hikâyelerinin de üstündeki hikâyeydi. Çünkü ben bütün söylemek istediğini, faklı hikâyelerde açığa çıkan ortak sözcüklerle ifadeye iktifa ettim.”

Daha çok hikayeci ve denemeci yanıyla tanıdığımız Nazan Bekiroğlu’nun son kitabı “İsimle Ateş Arasında’ için özet olarak “yeter” diyebiliriz yukarıdaki paragraf için. Bekiroğlu, Nun Masalları, Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha ve Mavi Lâle’den sonra yine tepeden tırnağa ‘kuşanılmış’ bir tevazuyla kendisine ‘yazıcı’ sıfatını bir kez daha yakıştırarak çıktı karşımıza, yeni kitabı “İsimle Ateş Arasında” ile. Başlarken, sadece yazmak ihtiyacını hissettiği için, acısı azalsın, içi ılınsın diye yazan Bekiroğlu bu eserinde de roman yazıyor olmasına rağmen kendisinde bir hikayeci duruşu hissettiğini itiraf ediyor kendisine.

İsimle Ateş Arasında, birbiriyle pek de bağlantılı gibi durmayan birden çok hikâyeden müteşekkil bir roman. Bekiroğlu, romanı üç katmanlı olarak işliyor. Osmanlı tarihini, yeniçeriler ve padişahlar parantezinde kaleme aldığı bölüm birinci katmanı, esâme ticaretinde bir ‘isim’ satın alarak hayatının ruhî coğrafyasını değiştiren Numan’ın hikâyesi ikinci katmanı ve ağırlıklı olarak padişahların dilinden anlatılmış küçük hikâyecikler de üçüncü katmanı teşkil ediyor.

İsimle Ateş Arasında, geneli itibariyle tarihî ve somut düzlemdeki bir padişah imgesiyle şekillenmiş. Bu bilinçli biçimlendiriliş, İbni Haldun’un mukaddimesinde geçen; “devletlerin de bir ömrü olduğuna dair” meşhur gücün etkisini aşikâr kılıyor. Kitapta tarihin sonsuz gibi görünen ölçeğinde hiçbir devrin bir diğerinden, siyahla beyazın bir birinden ayrıldığı nitelikte, ayrılmadığı da gösteriliyor. Tarih biliminin vahiy gibi mutlak olmadığının bilincinde olan Nazan Bekiroğlu’nun; yeniçerilerin bozulmakla, yıllardır saltanata hem kendi ruhunda hem çevresinin ruhunda özenle hazırlanan biri değil, taht boşaldığında kafesin bir köşesinden ve pek çok benzeri arasından bulunup çıkarılır hâle gelen şehzadelerin iyi bir padişah olamamakla, ekonominin pörsümekle, padişahın ordusunun başında sefere çıkmamakla suçlu olarak addedilebileceği bir somut harita üzerinde, tarihin hemen her duruş noktasına göre farklı farklı tablolarının çıkarılabileceği gerçeğini göstermek istemesi belki de birinci katmanı oluşturmasındaki esas. Belki de yeniçerilerin ateşle onca fazla oynamasının doğal neticesi olarak kendi tutuşturdukları ocakta kendilerinin yandığının altını çizmek istemesi. Ve bozulma dönemi padişahlarının zararın neresinden dönerlerse dönsünler bir türlü kârlı çıkamayan hikayeleri…

Tarihi alâkadar eder kısmıyla yukarıdaki gibi şekillenen kitapta ‘kalbi’, ‘akla’ alternatif sunan olarak bilinen tavrıyla Bekiroğlu aşkı da en pembe haliyle işliyor. Gerçekleşebilir olanın kuralları korunarak yazılmış olan bu hikayede akılcı açıklaması olmayan bir kabus sahnesinin koyu remzine düşüveren Mansur’un hikayesini. Soğuk bir şubat günü kirli bir İstanbul sokağının kuytusunda birkaç altın karşılığında eline tutuşturulan bir esame kağıdıyla girdiği hikayeden yanan bir defterdeki isim olarak çıkan ve bu fasıladan sonra en az kendi olan Mansur’un kazandığı aşkı ve ismini satın aldığı yeniçerinin karısı Nihade’yi bir buhur dükkanında ve tütsü kokuları arasında uzak düşler üretmekten başka tanımı olmayan bir isimlik hacmiyle ve dahi su katılmamış üslupla anlatıyor.

Nazan Bekiroğlu’nun diğer türlerde verdiği eserlerinde olduğu gibi bu kitabında da alâkasına talip olduğu çok sınırlı bir okur kitlesi var. O, her kitabıyla, suda açılan halkalar gibi her okuyucuya, okuyucunun kendi hacmi kadar söylemeyi esas alıyor.
Anadolu Gençlik, Aralık 2002

ÖZDEMİR, Ekrem: “Bazılarının kaderi sürgündür”,Anadolu Gençlik, Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

SUNUŞ

Bir vehimden ibaret olsa da insan, aşkın kaynağı, sebebi, bahanesi sorulur mu hiç? Her aşkın kaynağı O’ndandır ve insan bilse de, bilmese de her aşk O’nadır. Işığın güneşten başka kaynağı yok ve ay’ın hükmü güneşten öteye geçmiyor. Hikmetini kendinden menkul zanneden aşkların batan ay gibi karanlığa gömülmesi bundan.
Kelimenin kalbine hikmeti indiren Allah ‘a şükürler olsun.
Su kıyısında. Mavinin hüznü ve yeşilin sükûtu eşliğinde. Havf ve reca arasında. Nakş-ı ber âb âleminde bir yazıcı. Bir kadın. İki çocuğa anne. Daha sonra yazar. Bir üniversitede ders veriyor. Hayatının özeti tek kelime “Sürgün.” Ezel günü, kaderler dağıtılırken, o buna talip olmuş olmalı. Yaşadığı ve yaşayamadığı bunun süreği. Amenna!
“Su üstüne nakış tutmaz diyen bura gelsin.” Ebrunun hikayesini konuşuyoruz. “Adem kadar masum. Havva’nın bağışlanışı kadar inandırıcı.” Aşklar ve suretler aynasında. Ben sordum, O cevapladı. Bir üçüncü vardı bunu bilen. O, her şeyi hakkıyla bilendi.


Önce müessir. Yazı talep. Yazar isee talip. Öte yandan kadın. Talip-matlup ilişkisinde, dünden bugüne matlup olan kadın. Hem kadın (Matlup), hem yazar (Talip). Üstelik de anne. Bu nasıl bir denklem? Hayat size nasıl bakıyor?
– Hayır, yazı talep değil. Benim zaviyemmden bakınca, yazarın talip olduğu doğru, ama yazıya değil, yazının “hatırlattığı” şeye talip. Yazının hatırlattığı şey ise, meselâ Tanpınar’ın “ruhun ani bir cehdle kendi gerçeği ile karşı karşıya gelmesi” olarak tarif ettiği şey. Yazarken hatırladığınız şey. Bunu özlediğiniz ve en önemlisi bunu özlediğinizi fark ettiğiniz, yani adını koyduğunuz zaman, gündelik talep matlub ilişkileri çoktan aradan çıkıyor ve kalplerin cinsiyeti kalmıyor. Kaldı ki hem kadın, hem anne, hem yazar olanın, yani ki bütün evrenin özeti esma cihetiyle kendisinde çıkartılmış olanın yazıdan yana bereketi azımsanamayacak bir bereket. İyi bir denklem hasılı.


– Bir annenin ve bir yazarın coğrafyası. Hangisi daha geniş? Mehmet Kaplan’ın “Bütün edebiyat fakültelerinde kitapları okutulan meşhur bir yazar yerine, aile sahibi bir çoban olmayı yeğlerdim” ızdırabına binaen.
– Hoca’ya hak vermemek mümkün değil. Annneliğin coğrafyası elbet en geniş olan coğrafya ve cennet yazarların değil, annelerin ayakları altında, hâlâ. Fakat melekler harflerini terk etmeye görsün, o zaman insanın gerçek anlamda mutlu olması için “aile sahibi bir çoban” olduğunu da bilmesi ve bunun adını koyabilmesi gerekiyor. Eğer mutlu olduğumu bilmezsem, mutlu olduğumdan nasıl bahsedebilirim? Anlayacağınız hal ile kal, mesnevi ile roman, cennet İle sürgün arasında. Yine.


– Sahi. Niçin yazıyorsunuz? “Huz ma safa, dağ ma keder” mi?
– “Hoşuna gideni al, gitmeyeni bırak!” Hayır, tabii ki değil. Yanmanın tarihini yazmak için, içinde ateş sözcüğü geçen bütün yazıları okuyacak ve aralarında seçim yapacak zamanım yok benim. Sadece ateşe düşebilirim. Düşerken çıkardığım ses bir çift kanat yangını, duyarsınız, hoşunuza giderse, a sesi ne kadar güzelmiş, dersiniz. Bir bu. Bir başka istiareyle: İnanılmaz bir fanilik duygusuna düşen, fanilik duygusunu yenmek için ezelî olduğunu hatırlamak ister. Ve ruhu kendi ezeli gerçeğiyle karşı karşıya getirecek, yani ki hatırlatacak kapıları çalmaya başlar bir bir. Bilim, felsefe, sanat, din. Ve kendi defterlerinin arasında ya da edebiyat tarihinin sahifeleri arasında fani olacak yazılar yazmaya başlar. Çünkü yazının kendisi değil, hatırlattığı, ona bekayı temin etmektedir. Gerçek yazma anları, yazının en haber verici, en peçe kaldırıcı olduğu o anlardır. Size neden yazdığıma ilişkin böyle birkaç istiare daha çıkarabilirim, hepsi aynı son-uca çıkar. Fakat bütün bunlara rağmen hiçbir şey aynı anda tek şey olmadığından, belki öyledir de ben öyle olamadığımdan, söylemesem ölüyorum, söylesem söylediğim beni öldürüyor. Bütün yazdıklarımı toplayıp Ayasofya hamamının külhanında yakmak arzusu geçiyor içimden sonra. Sonra oturup yeniden yazıyorum. Ezel günü kaderler dağıtılırken buna talip olmuş olmalıyım. Mukavele.


– Şimdi eser. Önce Nun Masalları. İnanmak mı öncedir, anlamak mı? “Anlatsam ben aşkımı yok ediyorum, anlatmasam aşkım beni” diyen Genç Mezarlık Bekçisi neyi görmek istiyordu hayattan? “Heme O’st-heme ez O’st” (Herşey O’dur-Herşey O’ndandır) arasında bir tercih mi?
— Nun Masalları XX. Asrın “bilinci yaralı” yazıcısının kıymetleri ile giydirilmiş kahramanların hikâyeleri. Anlatmak isteyen yanıyla modern, anlat
tığını yakmak isteyen yanıyla geleneksel kahramanlardır onlar. Bu yüzden sık sık Nun Masalları’nın tarihi gibi görünen ama tarihi olmayan hikâyeler olduklarını tekrar etmek ihtiyacını hissediyorum. “Kalıcı ve saf olanı, bitimsiz olanı” görmek isteyen Genç Mezarlık Bekçisi, kapıları açamayandır. Onun gerçek “bulması” ancak Onların Son Hikâyeleri iledir, ki o zaman da hikâye çoktan Genç Mezarlık Bekçisinin hikâyesi olmaktan çıkıp Son Padişah ve Onun Şehzadesine devredilmiştir. Yeni acılar ve yeni hikâyeler olsun diye. Bulanlar sessiz sedasız yaşayıp gidiyorlar, çığlık bulamayanların payı, demişti bir öğrencim bir gün. Ve modern zamanların yazıcısı bu çığlığın arkasında. Nun Masalları bu yüzden mesnevi değil. Mesnevi olsa, kaynağından ayrı düşen suyun daha başlangıçtan belli güzergâhında çatışmasız çektiği acıları anlatacak sadece. Roman/hikâye ise meçhul güzergâhında meçhul macerasını yaşayan bireyin çatışmalarını anlatmaya talip. İnanmak mı, anlamak mı, “Her şey O’ndan mı, O mu?” tercihlerinde tökezlemesi ise, Genç Mezarlık Bekçisinin bu bilinci yaralılıktan. Cenneti bir kez kaybedenin ona bakabileceği yer ancak bir dünya sürgünü olabilir. Masum ve mazlum belki, ama yine de sürgün.


– Sonra Mor Mürekkep ve Mavi Lale. Mevlâna’nın “Arayan insana arayış verir” dediği kelimeler. Kelimenin de bir perde olduğunu bilen Nâzan Bekiroğlu, vardığı yerde aradığını bulabildi mi? Yoksa aramaya yeni mi başlıyordu?
– “Kelimelerin kifayetsiz olduğunu” fark ettiğim günden bu yana lisanın ve her şeyin kusursuzunun başka bir dünyada durduğunu biliyorum. Ve her şey gibi, aşk gibi, güzel koku gibi, kelimelerin de bu dünyaya düşen gölgesi, “Sanat gibi, kandırmıyor sadece susatıyor”. Öyleyse varılan yerde aradığını bulmak yok, sadece haber var. Kusurlu kelimelerle konuşuyor ve yazıyoruz biz. Buna son yok. Hep böyle olacak. Ya susacaksınız ya kusurlu kelimelerle anlatmanın yangınını deneyeduracaksınız. Onlarla hicrete mahkûmuz. Fuzuli Mecnun’a, Nedim vasfettiği dilberden özge dilbere. Yazıcı Mansur’a, göçüp duracağız. Mevlâna’nın susmanın güzellemesini yapan mısralarına fazla aldanmamak lâzım. Susmanın o kadar güzellemesini yapmasına rağmen ondan da geriye bir koca Mesnevi kalmıyor mu? Mevlâna gümüş değilse, susmanın hiç olmazsa bazı durumlardaki altınlığı tartışılmalı. Kutsanan susmak, söyleyen susmak değil mi, susan susmayı kim ne yapsın? Öyleyse hâle uyan sözdür makbul olan, Mevlâna’yı kıymetdar kılan. “Gül gibi hem susan hem söyleyen”.


– Ve Yusuf ile Züleyha. Bir peygamberin aşkını yazmak. Kelâmın kaldırabildiği kadar. Sormak istiyorum: Bütün isteklerinden vazgeçmek, hangisinin tercihiydi? Yusuf’un mu Züleyha’nın mı?
– Harama dokunan bütün isteklerinden vazgeçmek, makul mesaj içinde işaret edilen noktaysa eğer, Yusuf zaten bu donanımla yaratılmıştır. Peygamberdir ve masun ve ma’sumdur. Korunmuştur. Tercih hakkı yok. Diyor ya ayet, “Eğer Rabbinin işaretini görmeseydi”. Oysa Züleyha peygamber değil, melek de değil, günaha açık bir yanı var, bütün zaaflarıyla insan, dahası kadın. O zaman harama dokunan bütün isteklerinden vazgeçmeyi öneren yolda yürümeyi başarmak Züleyha’nın payına düşüyor. Tekâmül. Ve böylece biz (mesnevi dünyasında görüntü veren bir Züleyha figüründe) “arınan kadın” tipi ile karşılaşıyoruz. Mesnevi’de aklanan Züleyha Kur’anîdir. Çünkü kötülük mutlak değildir ve kendisini tezkiye eden her ruhun Rabbisine geri dönebileceği Kur’an’daki temel müjdelerden birisidir. Ve dahi bir yazar için statik Yusuf tipine rağmen bir değişimi yüklenen Züleyha tipinin daha fazla yazma bereketi ve kışkırtıcılığı taşıması da bundandır. Bir başka deyişle mesnevi şairinin hareket noktası Yusuf’tur, ama modern bir metin yazan yazıcının ilgisi Züleyha tipi üzerinde yoğunlaşır. Biraz önceki cevapta değindiğim suyun kaynağına dönme macerası yüzünden. Yûsuf malûm macerasını yaşarken, kendi macerasını çizmek Züleyha’nın yazgısının bir parçasıdır.


– “Allah bir kulunun, başka bir kulunu kendisini sevdiği gibi sevmesine müsaade etmiyor.” Sizin kahramanlarınız bunu ne zaman öğrenecek? Başka bir ifadeyle, Nazan Bekiroğlu’nun kahramanları, aşkı daima “Cem” makamında yaşıyorlar. Nedendir, bir türlü “Fark” makamına geçemiyorlar. Geçseler bile aşkları çoktan bitmiş oluyor. Bunun nedeni, sizin dünyanız mı, yoksa sizin seyrettiğiniz dünya mı?
– Görüp de kılamayan, bilip de eyleyemeyen. Yolu yürüyen, kapının önüne gelen, ama bir türlü eşiği geçip de içeriye giremeyen. (Tek istisnası Yusuf ile Züleyha. Ki o da bir kıssa nasibinden nasiplendiği için böyle). Ne zaman öğrenirler bilmem, ama Numan “Rabbim” dememiş miydi?” Onu senden daha çok sevmemiştim ki, neye rakip sıfatınla girdin araya?”. Hayat, bilginin de üstünde seyredecek kadar abes. Bunun nedeni yazıcının hem dünyası, hem seyrettiği dünya elbette. Hiç kimse masum değil.


– Ve “İsimle Ateş Arasında” tarih. Osmanlı’nın en çetrefilli meselesi Yeniçeri. Ve onun hikâyesini yazmak. Buhur tütsüleri ve filbahri kokusuyla, “Geç geldin, erken gittin” bir sevgili, beklenen ölümleri geciktirmeye çalışan veya istemese de kabul eden padişahlar. Bugüne değin, “günah keçisi” olarak bilinen Yeniçeri’ye tarihçiler haksızlık mı yapıyor? Gücü elinde tutana hizmet eden tarihin, kadın kalbinin merhamet ırmağında yıkanması, onu insaflı olmaya bir davet midir?
– Öyledir. Ben, “İstanbul’u fetheden Yeniçeri”nin hadisle övülmüş bir ordunun neferi olduğuna inanarak yazdım, ama Genç Osman’ı Yedikule yollarında yürütenlerin de yine Yeniçeriler olduğuna inanarak yazdım. Zaten onların hikâyelerinin içerdiği müthiş trajedi, öyle başlayıp böyle bitmenin şaşkınlığı, başlarken muhteşem, biterken erzel, savunusuna memur olduğu el tarafından vurulan Yeniçeri, ve savunusuna memur olduğu başı götüren yeniçeri. Bu müthiş ve yazar olarak bu trajediye kayıtsız kalmak mümkün değil. Tarihe gelince. Tarih bilimi vahiy gibi mutlak değil. Farklı noktalardan bakıldığında, dünya haritası farklı çiziliyor. Öyleyse “bir de böyle bakalım, bir de bu taraftan”, bu. Merakı aykırı, bakışı aykırı, yazısı aykırı bir kadın eli. Kim haklı diye sorarsanız, kesin cevabı yok, bilmediğimden değil, olamaz da ondan. Herkes haklı değilse de, mazur. Yeniçeri bozulmakta, II.Mahmud onları ateşe atmakta mazur. Şehzade iyi padişah olamamakta, padişah sefere çıkmamakta. Yeniçerilerin tarihini tarihçiler yazsın elbet. Fakat birey kalbinin tarihçesinin resmi tarihin hükümleriyle ne kadar az uyuştuğunu fark ettiğimden beri bunu anlatmayı deniyorum.


– “Kayra” Galiba eksik olan bu. Nazan Bekiroğlu’nun kahramanları, var olmak kayrasından mahrum. “Ya aklım ya aşkım beni terk etsin” istiyorlar. Öyle, bir susuzluk ki bu! Küple, testiyle gitmeyen bir sarhoşluk. Ama sevgilinin güzelliği de yetmiyor bu aşıklara. Mesela Mansur. Daha fazlasını istiyor. Derdi ne bu aşığın? Dağın parçalandığını görüp, bayılmak mı?
– Derdi ne bu âşığın? Ne acı soru! Numan’ın, siz Mansur diyorsunuz ama, ben onu kendi adıyla anıyorum, Numan’ın derdi elbette dağın parçalandığını görmek ve bayılmak. Aşkın varmak istediği nihai nokta, aklın iflâsına memnuniyetle tanık olmak değil midir? Lakin niyeti halis olana, aklın terazisi hediye edilir, Nihade tarafından. Ev, diyor ev yok, defter diyor, defter yok, koku diyor, koku yok. Karanlık, muamma! Ama muhabbetin bir anlamı da safiyet. Nihade’den geriye eğer hastalık değilse, koca bir yalan kalıyor. Oysa aşkın külli lisanında Yeri olmayan tek şeydir yalan. Çünkü yalan bir anda her şeyi geçersiz kılıyor, en fazla da doğruları. Ne yapsındı Numan? Bilirsiniz, eğer beslenmezse, imanın ateşi bile söner. Kimse aşkın sorumluluğu yok demesin. Ve aşkın sorumluluğu en fazla da aklın devreye girmesini önlemek. Seven kayıtsız şartsız teslimiyetle mükellef ise, sevilen de bu teslimiyetin aklın terazisine düşmesini önlemekle sorumlu.
Aslında Numan, Nihade, akıl bahane. Aslolan şu ki, kusursuzu bir başka dünyada duran aşk, onu yaratan tarafından mükemmelliği azaltılarak yaratılmış bir duygu. Sahipleri faniliği duysun da, O’nu bırakıp aşka tapmasın diye. Bunun tek kurtuluşu vekâleten sevmekten geçiyor, mânâyı harfi cihetiyle sevmekten.

– Eserlerinizde sadece kahramanlar yok. Zaman zaman bir görünüp, bir kaybolan Nazan Bekiroğlu da var. Bu görünmek isteği ne diyorum. Samimiyet mi? Yazıyı kaderine terk etmemek mi? Yoksa aşklarınızın sizi bırakıp gitmesinden mi korkuyorsunuz? Cahit Zarifoğlu’nun, “Şiirlerimi elimden alınmış gibi özlüyorum” dediğini biliyoruz mesela.
– Samimiyettir herhal. Söylemiştim, Yedikule zindanlarında o da kaybediyorsa, dağılan görüntüsünü girişteki aynaya bırakıp da çıkışta toplayamıyorsa, neden yazdığının dışında kalsın ki? Yazdığı onun dışında değil ki, o da yazdığının dışında kalsın. Nakkaşla bir kumsalın rüzgârında karşılaşan da o değil miydi?


– Her Eylül başı. Bir haber dolaşır içimizde. Nazan Bekiroğlu, bu yıl İstanbul’a geçecek. Akan su yatağını bulacak. Üsküdar randevusu, nihayet
mümkündür. Ne ki, gözümüz Trabzon ‘da, kulağımız gelenlerde. Orada mı? “Evet orada.” Bu kaçıncı Eylül, Üsküdar randevusunu erteleyen?
– Bazılarının kaderi sürgündür. Üstelik sürgünlük de halka halka açılır. Önce bu dünyada bir sürgünsünüz, sonra bir nabız atışı gül kokan toprakların dışında, sonra İstanbul dışında. İstanbulsuzluğa tahammül söz konusu olunca, aradığım şehirlerin, bulduğum şehirler karşısında artık yorulduğunu ve ben artık İstanbullarla da avunamadığımı fark ettiğimi ve dayanabileceğimi zannetmiştim. Ama bu eylülün ikinci yarısında İstanbul’daydım. İzlediğim güzergâh beni II. Mahmud türbesinden, Yeniçerilerin meşhur Orta Camii yerinde yapılmış Ahmediye Camiine getirip de bırakınca. Ve sıcak bir eylül öğleden sonrasında iki vakit arası bomboş olan camide bir kadın Yeniçeriler için, II. Mahmud için ve kendisi için ağlayınca. Bu kez Trabzon’a hiç olmadığı kadar zor döndü. Üsküdar randevusu çok kolay gerçekleşeceğe benzemiyor. Randevu gerçekleşmiyorsa, randevuya ya biri geç kalmış ya da o biri erken gelmiş demektir. Korkarım ben geç kalan tarafım.


– Son niyetine. Sular ne zaman durulacak?
– Durulacak gibi görünüyor mu sizce?


“Aşklar ve suretler” adına teşekkür ederim.

A. Ömer TÜRKEŞ, : “Sahte Yeniçerinin Aşkı”

Sahte Yeniçerinin aşkı

A. Ömer TÜRKEŞ

Nazan Bekiroğlu, 1997 yılından bu yana yayımlanan hikâye ve biyografi kitaplarıyla edebiyat dünyasının aşina olduğu, deneyimli bir yazar.

Daha önce okumamıştım Nazan Bekiroğlu’nun kitaplarını, ilk dikkatimi çeken -ki hiç de zor değildi- yazarın dile, biçime verdiği önem oldu; yeni nesillerin neredeyse hiç bilmediği “eski” Türkçeyi kusursuz kullanarak şiirsel bir anlatı kurmuş Bekiroğlu. Yeniçeri Ocağı’nın son demlerinde geçen bir aşk, ocağın yerle bir edilmesiyle birlikte hikâye ettiği romanında bir yandan resmi tarihi, diğer yandan kadın erkek ilişkilerinin, daha doğrusu aşkın hallerini sorguluyor. Kullandığı dil sürüklüyor hikâyesini.

Tarihçilerin Vaka-i Hayriye olarak adlandırdığı olayın üç yıl öncesindeyiz. Bir çöküş, bir çözülme yaşanıyor Osmanlı’da. Yeniçerilerin kaydedildiği Esame defterlerinden henüz düşmemiş, ölmüş yeniçerilerin isimlerinin para ile alınıp satıldığı günlerde, kendisine böyle bir kimlik edinerek hayatını kurtarmaya çalışan evli ve bir çocuk babası genç bir adamı tanıtıyor yazar. Ölen adamın karısı Nihade’den satın aldığı isimle Yeniçeri Mansur’dur şimdi o. Ne yazık ki sadece isimle bağlanmaz Nihade’ye; sever, âşık olur, karısından ayrılıp çiçeklerden tütsüler, türlü kokular üreten Nihade’ye adar hayatını.

Metnin bu bölümünü Mansur’un bakış açısından aktarmış Bekiroğlu. “Ben o zaman, ismini koyamadığım hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamayan kelam yanımı ve serçe aklımdan baskın olduğunu zannettiğim okyanus kalbimle; isme yaslanan aşkın eksik bir aşk olabileceğini hesaba katmıyordum” ifadesiyle zamanlar arasındaki farkın altını çizer bu bahtsız adam. Ardından hikâyenin sonuna dair bir şeyler fısıldar kulağımıza: “Kelam aşka bakar, aşk hisse. Hisseden âşıklarla söyleyen kelimelerin arasının nerede açıldığını henüz görmüyordum. Ve benim, bir türlü tam teslim olmayan ve direnen isimlerden başlayıp felakete uzayacak bir yolum, yolculuğum vardı da, o zaman bilmiyordum…” Ama artık okuyucu bilmekte, beklemektedir Mansur’un roman sonundaki akıbetini…

Anlatıcının ifadesiyle “zaman dizimi ihlal edilmiş” bu hikâyede, anlatıcı kimlikleri ve anlatım konusu da sıklıkla değişiyor. Kimi zaman bir yeniçeri alıyor sözü, ocak tarihinin çeşitli dönemlerini tasvir ediyor, kimi zaman bir devşirmenin devşirilme hikâyesi yansıyor Bekiroğlu’nun romanına. Böylelikle yeniçeriliğin, küçücük çocukların annelerinin kucağına, anadillerine, çocukluklarına doyamadan sultana kul edilmelerinin lanetli tarihine uzanıyoruz. Kimi zaman da Osmanlı sultanları sesleniyor sayfalar arasından. III. Murad, Genç Osman, IV. Murad, III. Selim, II. Mahmud teker teker anlatıyorlar saltanatlarını, yeniçerilere ilişkin düşüncelerini. Her anlatımda o bildik son biraz daha yakınlaşıyor.

Dilsel bir zenginlikle aşkın ve tarihin sorgulandığı isimle Ateş Arasında’nın kısa bir özete sığdırılmayacak hikâyesinin peşine düşmektense, bu iki ana temayı yansıtan iki alıntı ile bitirmek istiyorum yazımı, ilki aşka dair; Mansur’un Nihade’ye duyduğu, ama karşılığından bir türlü tatmin olamadığı sonu ayrılıkla bitecek yakıcı aşkına: “Onu, gözlerime sinen manayı puslanmış ve kenarı kırık bir aynanın önünde izleyerek. Yüzümün çizgilerinin bir çocuktan bir delikanlıya, bir delikanlıdan yaşlı bir adama ve tekrar bir çocuğa geçişini fark ederek sevdim. Onu, otuz üç yaşıma kadar yaşadıklarımın acemiliği ve tecrübesiyle, yaşamadıklarımın acemiliği ve gençliğiyle sevdim” diyor Mansur. “Aşktım, iştiyaktım. Kelamdım. Zaaftım. Aklettim. Fikrettim. Zikrettim. Sıyırdım bütün örtülerinden onu aysız gecenin karanlığında. Ama ardından ortaya çıkan daha esmer bir gecenin karanlığında boğuldu bütün aydınlıklarım.”

Ve yeniçeriler… Yükselme devrinin büyük ordusu, gerilemenin lanetlenen başıbozukları… Biliriz, böyle kaydedilmişlerdi tarihe. Ancak bir tek onlar mı suçluydu çöküşten, bozulmadan? işte bu soru etrafında dönüyor hikâyenin diğer yanı. Bekiroğlu, mazlumların diliyle yorumlamış tarihi: “Tarih diye bir şey yok aslında. Tarih, yenenlerin tarihi. Kalem kimin elindeyse tarihi o yazıyor hem de yeniden yazıyor. Tarihi istanbul yazarsa Edirne’nin payitahtlığı unutuluyor elbet ve Bursa’ya na-muradlık kalıyor Sadece olanı ve biteni anlatmayan tarih, yenenlerin düne baktığında görmek istediği ve yarınlara göstermek istediği tarih. Belge diyor tarihçi. Nedir ki belge? Bizi yenenin, sizin görmenize izin verdiği şey değil mi? Gördüğünüz, görmenize izin verilen şeyden ibaret değil mi? Kalemi elinde tutan taraf, şayet zamanın en vahşi savaşını barış için başlattığını belgelere şerh düşerse belgeyi kim ne yapsın?”

Virgül, Sayı 57, Aralık 2002

Belkıs İBRAHİMHAKKIOĞLU ; “İhtişamın Yokluğa Seyri”

İHTİŞAMIN YOKLUĞA SEYRİ

Belkıs İBRAHİMHAKKIOĞLU

“İsimle Ateş Arasında, alışılmış, kalıplardan farklı bir roman. Hikâyeler bir roman. Hikâyeler bütünlüğü içerisinde ihtişamdan yokluğa, ateşten küllere bir seyrin romanı. Dünyaya ait olan büyüklüğün hacmi en fazla dünya kadar. Devlet de olsa, aşk da olsa bu böyle. Bana göre Bekiroğlu romanında dünyevî olan her mükemmelliğin sonu olduğunu ve her sonlunun yaşattıkları, hatırlattıkları, fark ettirdikleriyle ötelere pencere açtığını duyuruyor.”
Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

İskender PALA ; “İki Ayrı Ateş Topu Var”

İki ayrı ateş topu var

İskender PALA

İsimle Ateş Arasında geçen her şey, aslında zihin ile gönül arasındaki tedahüllerin bir anlatısı gibi geldi bana. Tarihe bakış ve doğru tesbitler bakımından fevkalade güzel araştırılmış, sonra da seçkinci bir üslupla yazılmış bir kitap. Sayın Nazan Bekiroğlu öncekilerde olduğu gibi, bu kitabında da, okumayı lezzete dönüştürmüş. Kendine has cümle anlatımı, zihnin hayal sınırlarını açtıkça açan benzetmeleri ve konu bütünlüğü ile bize yeniçeriler hakkında çok şey öğretiyor. Yasuka’nın gedik ismi çevresindeki tarihi bilgi ile Nihade’nin geçişken aşkı çevresinde büyüyen lirizm, romanda iki ayrı ateş topu gibi yuvarlanıyor. Yeniçeri düşüncesinin. modern yazarlara her zaman zor ama zengin bir malzeme sağlaması da romanda fevkalade başarı ile işlenip sindirilmiş. Okurken gerçeklerin kuşatıcılığını ve olayların akıcılığını hissediyorsunuz. Romanda bir seviye var ve belki de bu seviye yüzünden bazılarınca anlaşılmayabilir. Az da olsa bîr kültür altyapısı gerektiriyor çünki. İsimle Ateş Arasında, benim son dönemde okuduğum en güzel roman. Hele tarih romancılığının piyasa yaptığı bir dönemde böyle bir romanın çıkmış olmasını anlamlı ve sevindirici buldum. Nazan Hanım’ı tebrik etmek gerekir.

Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

Fadime ÖZKAN, ; “Yazar, kapak resmini anlatıyor”

Yazar, kapak resmini anlatıyor

Kitabın kapağındaki resmi “I.Beyazıt Beylikten sultanlığa evrilen padişahın imgesi. Karanlıkların, tarihin ağırlığı içinden gelen kurşun gibi bir bakış. O bakışlardaki karanlığa, muammaya, kırgınlığa, yenilgiye, öfkeye fakat yine de mağrurluğa vuruldum ben.” diyerek anlatan Nazan Bekiroğlu, bir su kıyısı kentinde yaşıyor. Trabzon’da. İki kız çocuğu annesi. KTÜ’nde profesör. Nun Masalları, Mavi Lale, Mor Mürekkep, Şair Nigar Hanım, Halide Edip, Yusuf île Züleyha’yı yazdı, yayınladı. Ateş topu bir kitap olan İsimle Ateş Arasında, Timaş Yayınları arasından çıktı. Bilgi tel: (0212) 665 35 56
Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

Şişman, Nazife – YAZGIÇ, Suavi K. – BARBAROSOĞLU, Fatma K.; “İsim Varedendir, Ateş Yokeden”

İSİM VAREDENDİR, ATEŞ YOKEDEN…

Nazife ŞİŞMAN:

Genelde elime aldığım bir romanı, atmosferi dağılmasın diye en fazla birkaç oturuşta bitiren bir okuyucu olmama rağmen, isimle Ateş Arasında’yı oldukça uzun bir sürede bitirdim. Zira yoğun bir felsefeye sahip Nazan Bekiroğlu’nun bu ilk romanı. İsim, varlık, yazı, tarih, zaman, insan, koku, hatırlama, aşk gibi pek çok soyut, metafizik konu romanın akışı içinde önemli bir yer tutuyor. Yeniçeriliğin tarihi ve adının ortadan kalkışı ile bir yeniçerinin aşkı ve bu aşkın kendisini yok eden bir ateşe dönüşmesini iç içe bir anlatımla sunan anlatıcı, özellikle hem kitabın isminin ilk bölümü, hem de romanın ilk bölümü olan isim üzerine kuruyor felsefesini. Endülüslü alimin ifadesiyle ‘Hikmetler kelimelerin kalplerine indirilmişse de “isme sığan her şeyin kendisinden bir parça az” olduğunu da teslim ediyor anlatıcı. Yine de kelimelerden başka sığınak bulamıyor ve kelimenin manaya, ismin hayata önceliği olan bir alanda, yazıda karar kılıyor. “Zira hayat geçiyor, tarih kalıyor | ve tarih yazıya nasıl geçirilmişse öyle kalıyor.” işte bu nedenle yeniçeriliğin tarihinin, sağ ve sol omzundaki yazıcı meleklerin varlığının şuurunda olan bir anlatıcının ağzından yazıya geçirilmiş olması özellikle önemli.

Suavi K. YAZGIÇ:

İsimle Ateş Arasında, belli bir zaman diliminde, belli kahramanlar etrafında gelişen olayları anlatan, yani tarihi bir fon olarak kullanan bir tarihi roman değil. Pek çok ‘öznenin’ farklı zamanlarda yer aldığı bir kitap. Sanki bir çok ‘ben’ bir araya gelmesinden oluşan kesret, romanın asıl kahramanı olan ‘biz’i, farklı zaman dilimleri de romanın dokusunu, iskeletini teşkil eden ‘geniş zaman tayfını’ oluşturuyor. Nazan Bekiroğlu, tarihi anlatmayı amaçlayan bir yazar değil. Daha mutlak, daha üst bir gerçekliğe, doğru ifadesiyle hakikate sahih atıfta bulunmayı / sahici bir rabıta kurmayı hedefliyor. Romanda aşk; isimle ateş, varlıkla yokluk, kurguyla gerçek arasındaki diyalektikte terennüm ediyor.

Fatma K. BARBAROSOĞLU:

Şimdiye kadar Türkçe yazılmış güzel romanlar olmadığı üzerinden tartışmalar yapıldı. Ben bu yaz okuduğum Tahsin Yücel’e ait “Yalan” ve Sonbaharda okuduğum Nazan Bekiroğlu’na ait “İsimle Ateş Arasında” adlı romanlar dolayımından tartışmanın Türkiye’de roman okurunun olmadığı üzerinden yapılması gerektiğini düşünüyorum. Her iki roman da son derece felsefi derinliğe sahip. Romanın aktığı ana damarlardan biri dil ve iletişim, isim ve varlık. Fakat ne “Yalan”, ne de “İsimle Ateş Arasında” üzerine konuşacak tartışacak yüz kişi bulmamız mümkün değil gibi. Bekiroğlu bütün Ortaçağı meşgul etmiş olan nominalistler ve konseptualistler arasındaki tartışmayı kitabın ana damarı olarak ortaya koyarken, yavaş ve ağır bir üslup kullanıyor. Bu üslup, Kundera sonrası roman için söz konusu olan, dünyadaki globalleşmeye paralel olarak edebi türler arasındaki sınırların ortadan kalkışına işaret ediyor. Şiir, deneme, hikaye, kıssa roman içinde birbirinin içine geçmiş bir şekilde yer alıyor. Ön planda yeniçerilerin bozulması geri planda bütün bir imparatorluğun bozulmasını, isim kazanamayan yani varlık kazanamayan, kifayetsiz padişahlar ile açıklayan Bekiroğlu’nun görüşlerinden keşke bütün tarih, edebiyat, felsefe öğrencileri haberdar olabilse. “Saraydan Sürgüne” Fransa’da Sosyal Antropoloji bölümünde yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor. Türkiye’de tarih ve felsefe bölümlerinde yardımcı ders kitabı olarak okutulan kaç tane edebi eser var?

Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

Fadime ÖZKAN, ; “Nazan Bekiroğlı “İsimle Ateş Arasında”da zor bir düzlemi, yaman bir dille anlatıyor”

Nazan bekiroğlu “İsimle ateş Arasında”da zor bir düzlemi, yaman bir dille anlatıyor

Fadime ÖZKAN

Bir isimle başlıyor herşey ve ateşle son buluyor. Nazan Bekiroğlu, “Yazamazsam öleceğimden korktum” dediği romanı (ki roman; bir hikayecinin, hikayelerine ayırarak anlattığı bir romandır) “İsimle Ateş Arasında”da okuyucuya, ismin hatırlattığı / ateşin yakıp kavurduğu, dil ve üslup zenginliği ile bezeli, lezzetli ve ezel hatırası taşıyan kokularla efsunlu bir roman sunuyor. Hikaye ve denemeleriyle tanınan ancak özellikle “Yusuf ile Züleyha”dan bu yana içindeki şeyin hacmi ve mahiyeti büyüdükçe daha uzun anlatılara yönelen yazarın son kitabı çok katmanlı okumaya müsait bir kitap. Yazar, Tuna Boyları’ndan gelen ve yeni bir isimle yeni bir hayata başlayan devşirmenin öyküsünden başlayarak modernleşme tarihimizin dönüm noktalarından biri olan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışını, isimsiz padişahların, yeniçerinin ve imparatorluğun birbirini tetikleyerek nasıl bozulduğunu, zaman dizimi ihlâl edilmiş bir kurguyla ele alıyor. Herşeyin isimle ateşin temsil ettiği değerler arasında durduğu bir düzlemi anlatıyor yazar, padişah ile yeniçeriyi, romanı tarihi bir roman olduğu kadar büyük bir aşk romanı da kılan Numan ile Nihade’yi ve iki şey arasında duran diğerlerinin hikayelerini… Anlatıyor ve “Ben uydurdum bütün bu hikayeleri. Ama size şunu söylüyorum ki: Daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için bunca hikaye uydurdum.” diyor ve anlatmaya devam ediyor Nazan Bekiroğlu. Aşağıda ise, onun anlattıklarını okuyup, son dönemde yazılan en iyi roman / anlatılardan biri olan “İsimle Ateş Arasında”dan sizin de haberiniz olsun isteyenler anlatıyor.
Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

Hüseyin KAMİL, ; “İsimle Ateş Arasında”

İSİMLE ATEŞ ARASINDA

Hüseyin KAMİL

Bu sultanın tacı kelimeler, tahtı da kalbinin uçsuz bucaksız okyanusunda hüküm süren daima suda yalpalanan küçük bir sandaldır. Ki kah hoyrat dalgalarla boğuşur, yorgun düşer; kah durulan okyanusun mavi suyunda dipteki cevherlerden inciler dizer boynunuza.

İnsanın aklıselim olması otuz üç yaşına kadem basmaksa eğer o günden sonra kalemine çekti mürekkebi. Ve kalbine mülhem olanları yazdı satır satır.

Baharın başlangıcıydı. Güneşi ve suyu görünce goncalaştı dikenli yeşil dallardaki tomurcuklar. Durgun akan sular gibiydi. Sabrediyordu. Ki biliyordu meyvelerin sabırla olgunlaştığını. O yazmakta daimdi. Kaç gece dolunayın ısıttığı geceyi şafak vakti mahmur güneşe kalbetti.

Damıta damıta geliyordu kelimeler. Yıldız yıldız yağıyordu sayfalar. Mehtabın serkeşliği vardı sözcüklerde. Ve sağanak sağanak yağdı gökten kelimeler. Cümle cümle. Kitap kitap.

Her gün yazılan sayfalar üçyüzaltmışbeş gün sonra bir eser oluyordu nihayet. Okuyucu istedi, o yazdı. Okuyucu istedi, o yazdı. Onun için yazmak yemek içmek gibi bir şeydi. Bir kelime yazmak için yüz kelime okudu.

Neden sonra tomurcuk patladı, gonca ‘gül’ oldu. Güneşi gördükçe ve toprak suya doydukça gülün zarif yapraklan kızardı. Kıpkırmızı oldu.

Evvelinde nakkaştı. Hayaldi. Şiirdi.

Ahirinde biyografi. Deneme. Roman oldu. Bu minval üzere seyretti yazın hayatı.

Yenilerde rayihasını ve yangını her sayfada hissedeceğiniz isimle Ateş Arası’ındası neşredildi. Nazan Bekiroğlu’nun. Timaş’tan.

Ön kapaktaki sert bakışlı, kirli, gür sakallı; kaftanı ve kavuğuyla padişahlığını silmeyen Yıldırım Beyazid. Arka kapakta yine yıldırımın keskin bakışları arasında koca Osmanlı saray felsefesinin küçücük minyatürlerde vücut bulan temsili, içe kıvrılan iç kapakta Nazan Bekiroğlu’nun özgeçmişi. Kendi dilinden.

3 Mayıs 1957,Trabzon.

Dört yıllık üniversite hayatı hariç hep bu kentte yaşadı. Bulut. Deniz. Yağmur.

Türk dili ve Edebiyatı Eğitimini Erzurum’da aldı. Kar. Rüzgar. Ova.

Halide Edip’le doktor, Nigar Hanımla doçent.

Şimdilerde KTÜ Fatih Eğitim Fakültesinde profesör. Suyun kıyısında, iki kız çocuğuna anne. Görünürdeki hayatı bundan ibaret.

Evvel emirde ismin hikmetini anlatıp başladı romana.

‘Sebepleri önce yazan ve sonra yaratan Tanrı, Adem’e önce isimleri öğretmişti de hayatları sonradan vermişti. Ki Adem bildiği isimlerle meleklere üstün kılındı, bir sürgünün ardından onlarla tevbe kıldı, onlarla secde kıldı, isimleri varlıkları beyanındaydı çünkü, isim hayattan evveldi, isim sebepti, isim her şeydi.’

Bir gün esameyi satışa çıkaranlar yani ki hayatlar taciri, bir yeniçerinin -Mansur’un- eline birkaç kağıtla birlikte tütsü- buhur dükkanının anahtarını tutuşturur. Esasında hikayenin anahtarı da bu gidiştedir. Yeniçeri. Tütsü- buhur dükkanı. Nihade. Yani aşk. Nur ve işte İstanbul.

‘… Camilerin ve sarayların, beyaz gemilerle lacivert suların, kurşun kablı kubbelerin ve servili mezarlıkların kenti olan ve her mahallesi bir tepenin eteğinde kurulu bulunan İstanbul’da. Fatih’in büyük ve güzel camiine yakın, çıkışı hiç yokmuş gibi kıvrılan aralıklarda dolanıp durduktan sonra bulduğum iç sokakta.

… Ebedi kentin kargir ve güzel binalarından biri olmayan. Kuytuda kalmış. Nefti. Gölgeli. Bir dükkanın kapısını açacaktım ki baktım, zaten açıktı. Yüzüme birbirine karışmış onlarca tütsü, buhur ve baharatın kokusu çarptı önce.

Tarçın. Zencefil. Karanfil. Sersemledim.

Sonra. Dipteki dolapların ve camekanların arkasında onu gördüm…’ (syf- 23).

Nihade’yle ilk karşılaşması böyledir yeniçerinin, Mansur’un. Aylar yıllar geçecek birlikteliğin, ilk buluşma anı. Aşkın ve tütsünün ilk kokusu.

Biliyorum ki odasında hep kurumuş güller, karanfiller olurdu Nazan Hanımın. . Yıl geçse de üstünden onları korurdu. Her çiçeğin efsanesini anlatırdı kimi zaman. Bundan sonraki hayat, buhur dükkanında, Mısır çarşısındaki attar dükkanlarında alışverişle geçer.

‘… Bir yığın koku, şişe, yağ, duman, buğu, is, ışıltı arasında baharat taciri, tekinsiz bir büyücüye benzerken çok sevdim. Amber, misk, lotus, nilçiçeği, sandal; top mimoza, beyazı kirlenmiş akaysa, pembe gülün kurutulmuş yaprakları arasında. Koku ustasıydı o…’ (syf-65)

Yazar yeniçeriyi ve Osmanlı ordusundaki bozulmayı anlatmadan önce neyi kıstas alacağını belirtir.

‘…En başta biline ki, tarihin akışı içinde göz alıcı bir güneşin gökyüzünde zirveye tuttuğu Muhteşem Süleyman’ın asrına göre. Çünkü tarih ileriye doğru gitse de gördüğü sadece geçmiştir,

Süleyman’ın asrı. vakt-i Süleyman, sadece geçmişi görebilen bizler için vakt-i saadetimizdir…’

Sonra orduda bozulmanın nedenlerini şöyle açıklar.

‘ Nasıl oldu da muhteşem bir ordunun itibarlı kullarıyken biz, ismimiz sadece bozguncu bir kalabalık olarak anılır oldu? Nasıl oldu da öyle yazılan bir hikaye bir anda böyle okunur oldu? ismimiz karalandı, namazımız bozuldu. Nasıl oldu da bir zamanlar bütün Avrupa’yı korkutan ordu, şimdi sadece korunmaya memur olduğu, kendi padişahının ve onun halkının korkulu rüyası oldu?

Kuşku yok kine olduysa bir anda değil asırlar içinde sinsi ve sessiz oldu. Ama o kadar şiddetli oldu ki sebebi gibi neticesi de bir değil çoktu…’ (Syf- 84)

On altıncı asrın Muhteşem Süleyman’ı, güneşi guruba dönmüştü artık. Büyümek bozulmanın tohumunu içinde taşıyordu. Ve kanundu var olan her şey bir müddet sonra bozuluyordu.

‘…Guruba bakmaya başlayınca bir kere.., Gündüz bitip gece kalıyordu. ihtişam bitip sefalet başlıyordu.’

Mimari Sinan’dan, Süleymaniye’den sonra bozuldu. Bozulmayan ne kaldı ki? ‘

‘…Suda ebru, tezgahta cilt, suhufta hat bozuldu. Geç oldu sözün bozulması. Kendi içindeki sınırları ihlal etse bir türlü, etmese bir türlü, derinliğinde devinip duran şiir bozuldu.

Bir kuyruklu yıldız gibi ‘Geçti Galip Dede’ şiirin semalarından: ‘Ya hu!’ ışığı kaldıysa da kendisi sonsuza değin görünmez oldu. Nihayet en fazla dayanıklı çıkan musiki oldu, ondan da kubbede kalan son seda ‘Itri’ oldu. Besteye şelale olan kalp bir bestekarı padişah kıldığı için hayat bozuldu…Sevdayı taşıyan hayat bozuldu. Görüntüden sonra ayna bozuldu…’ (syf-99)

Belki kitabın şahdamarı diyeceğimiz bir efsane anlatır yazıcı. Tüm bozulmanın sırrı da bu hikayede yatar.

‘…Göklerin uzaklarından ‘V biçiminde göründü turna katarı.

En önde bir efsaneyi, bir hikaye uğruna kendisinde taşıyan öncü, arkasında kendisini ona emanet etmiş sürüsü. Öncü turna ki bir katarın kaderi, o yolunu sasırsa bütün sürü şaşkın, o vurulursa bütün sürü ölü demekti. Sürünün sol kanadında, öncünün tek eşi tek sevgilisi.’

…Kalbi hevesle dolu olan güzel delikanlı. Tüfeğini doğrulttu. Ya şu en öndeki ya da onun sol arkasındaki iyi hedefti. Kararını verdi… Dişi turnanın bedeni kendi hacminin fazlası bir ağırlıkla yerin yüzüne doğru yaklaşırken geride döne döne uçuşan birkaç mavi tüy kaldı. Allı pullu telli.

Gökyüzünde durmak mümkün olsaydı öncü turna oracıkta duracaktı. Lakin gökler ileriye veya geriye, inmeye ya da yükselmeye izin veriyordu da durmaya izin yoktu.

O gün bugün turna tek eşli. Eşi vurulan turna o gün bugün katarını terk ederek yere iner. Çığlık çığlığa, Eşini bırakıp da ölümün siyah koynuna, havalanmak istemez. O zaman onu da vurmak zorunda kalır avcı. Zaruri bir ölüm olur bu!”

İş yeniçeri ocağının bozulmasına gelince:

‘ …Ocağa rüşvetle yeniçeri kaydetmek de artık sıradan bir şeydi. Böyle başladı bozulmanın hem sebep hem de neticesi olan kollarından biri. Bir ocağın mevcudu kağıt üzerinde böyle büyüdü. Böyle zuhur etti adı var kendisi yok askerler. Ama artık bu ordu görünmeyen askerlerle desteklenen bir ordu değildi ( Syf- 152)

“Ne Dördüncü Murad, yeniçeri Katibinin başını vurdurmakla bu ocağı susturdu ne de üçüncü Selim Nizam-ı Cedidi kurarak. Ancak Hayırlı olay: Vaka-i Hayriyye ile II.Mahmud kaldırdı bu ocağı. Bir daha yeniçeri kazan kaldırmayacaktı.

Bozulan düzenden geriye ateşle biten mısralar kalmıştı:

‘Gül ateş gülbün ateş gülsen ateş cuy-bar ateş

Semender tıynetan-ı aşka besdir lalezar ateş’

Şeyh Galip

‘…Ne kadar alevli olsa da yangını yazarken tutuşmadı yapraklar, tutuşmazdı kalemin ucu. Biz ateşi kendi nefsimizde duya duya yandık. Yana yana yandık.’

Yazar son bölümde katılır bu hikayeye. Ve sorar:

‘…Kimin sözcükleriyle yazıldı bu hikaye?

isim. Koku. Hatıra?

Karanlık. Ateş. Su?

Kim hayatı, isim koku hatıra, karanlık ateş ve suya dair isimler arasında yorumladı? Kim kendi hikayesine dair asıl ismin ateş olduğunu bilmeden düştü ateşe? Ve kim sözcükleriyle teker teker ateşten topladı?

Şimdi ben. Yeniçeri Katibi. Büyük yazıcı.

‘…Bütün yeniçeri katiplerinin harfleri üzerinden geçmiş olmalıyım ki hepsinin isimlerini. Onları kendi şuurumda bir kez daha görünür kıldım, son bir kez onayladım. Bu yüzden bütün yeniçeri katiplerinden ibaret bir katip gibi ilk devşirmeden son yeniçeriye, hafızama kazıdım. Lakin. Uzun süreli değildi benim de hatırlayışım. Bir aynadan bir an için geçen ışık ya da bir şimşek parıltısı an kadar okudum kaderleri. Üstelik beşerdim, benim de hafızam unutucuydu.’ (syf-291)

Ezcümle:

‘…Yalan değildi kemalin arakasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların da devletler gibi ömrü olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu…

‘…Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırası taşıdığı.

‘…Günahı ve ihaneti bu dünyada su öbür dünyada ateş arıtacakken, suyla arınmayan aşık kalbinin ancak ateşle durulduğu’

Bütün bunları ateşten toplayarak anlattım. Her şey bir isim kalsın diye geriye.

Günebakış, 10 Kasım 2002, sf.6

Özcan ÜNLÜ, ; “Sessiz Bir Çığlık”

Türkiye, 7 Kasım 2002, sf.12

Sessiz bir çığlık

Özcan ÜNLÜ

1957 tarihinde Trabzon’da doğan Nazan Bekiroğlu, ilk ve orta tahsilini aynı şehirde yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998’den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Bekiroğlu, 4 Mayıs 2001 ‘de profesör oldu. Çeşitli dergilerde çok sayıda bilimsel makale, deneme ve öyküsü yayımlanmakta olan yazarın eserleri şunlar:

Nun Masalları (Öykü, Dergâh Yayınları, 1997), Şair Nigâr Hanım (İnceleme, İletişim Yayınlan, 1998) Halide Edih Adıvar (İnceleme, Şule Yayınlan, 1999), Mor Mürekkep(Deneme, İyiadam Yayınları, 1999), Yusuf ile Zûleyha (Şark Mesnevisi, Timaş Yayınları, 2000), Mavi Lâle (Deneme, İyiadam Yayınları, 2001), İsimle Ateş Arasında (Roman, Timaş Yayınları, 2002)

Özcan ÜNLÜ ; “Ateşle Sınanma” , Türkiye, 7 Kasım 2002

İSİMLE ATEŞ ARASINDA NAZAN BEKİROĞLU

Nazan Bekiroğlu’nun yeni romanı “isimle Ateş Arasında”, Timaş Yayınları’ndan çıktı. Geçmişte yaşanan bir olayın baştan sona belli bir sırayla anlatıldığı sıradan bir tarihi bir romandan ziyade ‘zaman ve kader içindeki’ insanın hikayesinin lirik bir üslûpla anlatıldığı özel bir roman olan “İsimle Ateş Arasında” da “Yeniçeri Ocağı” ve son yeniçerilerden birinin yaşadıkları, anlatılanların omurgasını oluşturuyor.

Kitapta pek çok ‘isim’ ve ziyadesiyle de ‘ateş’ mevcut. Romanınızı niçin bu iki imgenin üstüne inşa ettiniz?

Gülün adının mı yoksa bu dünyadaki varlığının mı önce geldiğini kavramak için kırk yıl beklemesi gerekenlerdenim ben. Gülün ve her şeyin adının önce, hayatın sonra geldiğini kavramam uzun zaman aldı. Fakat bunu bir kez anlayınca, her bir şeyin de anlamını vermek kolaylaştı. Romanın isim imgesindeki bütün açılımlar bu ilk kabule dayalı, isim ve hayat, isim ve mana ve isim ve yokluk, isim/kelime, aklın alanındaki eylemlerden biri olarak da bu roman içinde temsil kıymetine «sahip. Nutuk ve mantığın aynı kökten geldiği hatırlansın, ilm-i kelâmın içerdiği akıl ve mantığa dayalı yöntem bilgisi göz önüne alınınca sevdiği kadının önce ismini öğrenmek isteyen Numan’ın, kendisini aşk zannederken, açığa çıkan baskın bir kelâm yanıyla neden tıkandığını ve tükendiğini fark etmek mümkün. Diğer yandan ateş ise bir yanıyla yokluğu bir yanıyla da arınmayı temsil eder. Yokluk aynı zamanda başlangıçtır bu romanda beni ilgilendiren yanı başlangıçtan çok azabı ve yok oluşu temsil ediyor olması. Böylece bütün bir romanda bir yandan isim ve onun temsil ettiği felsefi, sembolik ve nihayet gerçek kıymetler, diğer yandan ateş ve onun temsil ettiği sembolik ve gerçek kıymetler (ateşin felsefesinden çok azabı var), çeşitli düzlemlerde okuma teklifleri taşıyor. Ezcümle romanın vak’a düzlemlerini, düşey olarak isim ve ateşin temsil ettiği kıymetlerin böldüğünü düşünebiliriz..

Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamd olsun”. Bu ilgiyle mi romanın başında yer alıyor?

Evet. Muhyiddin Arabi, Füsus, ilk cümle sonu. “Allah’ın kelimeleri”, yine^ Füsus’da M. Arabi’nin ifadesiyle, mevcut varlıkların ayân-ı sabitesinden başka bir şey değildir. Ayan-ı sabite gelmiş ve gelecek bütün şeylerin ve hadiselerin gayb âleminde ve ilâhi bilinçteki tasavvuru, yani onların ismidir. Yani ki dem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir. Vahdet-i vücud’un yirmi yedi meselesinin/”hikmet”inin, yirmi yedi Peygamberin ismine izafe edilerek tefsir edildiği Füsus’da, ilk bahsin dem fassı olması ve onda da ünlü “dem’e isimler öğretildi” âyetinin yorumlanması, bu romanın yazılma sürecinde beni çok ilgilendirdi.

Kitabın kapağında, isminizdeki “na” vurgusu ne ifade ediyor?

Nâ hem bir olumsuzluk/yokluk eki, hem biz anlamında şahıs zamiri. Beni daha çok olumsuzluk/yokluk manası içeren yanı ilgilendiriyor. Daha Zaman’daki Mor Mürekkep yazılarında itibaren isminin ilk hecesi na (olumsuzluk/yokluk) son hecesi zan (vehim) olan bir yazıcı tipi üzerinde durmuştum. Yokluk ve zan arasında her şey bir vehme dönüşüyor. İbn Arabi’nin kâinat tefsirini yeni ve çok şahsi bir morfoloji denemesiyle de olsa ismimde özetlenmiş bulmak bana buruk bir tebessüm veriyor: “Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal. Yahut perdelere vuran akisler veyahut gölgeler”. “isimle Ateş Arasında”da alışılmış tarihi romanlardan farklı bir yapı ile karşılaşıyoruz. Çünkü kitap, bir zaman dilimiyle ya da bir kişiyle sınırlanamayacak bir roman,

“biz”le “ben”, belli bir dönemle ondan çok daha geniş bir zaman dilimi arasında nasıl bir denge gözettiniz?

Ben’in zamanı dar, biz’in zamanı geniştir. Gözettiğim denge, romanın yapı şeması ile ilgili. Vak’anın üç katmanı var. Bunların ilki bütün bir Osmanlı tarihi önünde yeniçerilerin hikâyesi. Ocağın kuruluşundan yok edilişine kadar geçen süre. ikinci katman, Numan ve Nihade’nin hikâyesi ki ocağın yok edilişi tarihi olan 1826 Haziran’ının on beşine takaddüm eden üç yıl üç buçuk aylık dönem. Üçüncü katmanda ise her biri kendi zamanları ile kurulmuş on bir küçük hikâye var. Zaman üzerindeki bu tasarrufun, romanı, geleneksel romandan, ve onun mantıkla çelişmeyen zaman anlayışından ayırdığı ve modern romana yaklaştırdığı düşünülebilir.

Ana metnin dünyasında onunla gevşek bağlar kurmuş bu küçük hikâyeler? Nereye bağlıyor sizi bu yapı?

Mesnevilerde, bilirsiniz, ana metnin yeknesaklığını kırmak için araya yerleştirilen farklı nazım biçimleri vardır. Yusuf ile Züleyha’daki “Öykü”lerle denediğim buydu. Bu defa yine, ana metin üzerinde, onun hem fonetik hem tematik olarak monotonluğunu kırma niyetinde olan küçük metin parçaları. Buna bir tür gelenek ilgisi diyelim. Fakat bazen ırmaklar çok derin kanallarla birbirine bağlanıyor ve gelenek ilgisi olarak gördüğünüz “kırılmalar”, örneğin II. Cihan harbi sonrasının parçalanmış roman dünyasından bir yansıma olarak da okunabiliyor. Yani ki bu metne bir yanıyla modern bir yapıyla izah edilebilir bir veçhe de kazandırıyor. Bu ilgilerin ikisini de taşımaya hazırım. Diğer yandan, muhteva olarak baktığımızda ana metin ile küçük hikâyeler arasındaki gevşek bağıntılar için de bir iki söz söylemek gerekirse: Ben de Çehov’un ünlü cümlesini samimiyetle sahiplenenlerdenim. Duvarda asılı tüfeğin hikâye sonunda patlaması meselesi. Lakin Tahsin Yücel’in de kendi romanı Yalan ile ilgili ifade ettiği gibi, her tüfeğin görünürde patlaması gerekmiyor. Bazen o tüfek ilk anda dikkat çekmeyecek kadar derinlerde patlayabilir. Ve bunu ancak kulakları çok keskin olanların işitebileceğini de yazarın hesaba katması gerekir. Neticede, hayat, hikâyelerden yapılma bir şey zaten. Ve bir romanı anlatmanın en güzel yolu onu hikâyelerine ayırarak anlatmak.

Kitabın ‘anlatıcısı’, “Ben uydurdum bütün bu hikâyeleri. Daha yüksekte duran bir gerçeğe işaret etmek için” diyor. Nazan Bekiroğlu hem genel olarak hem de İsimle Ateş Arasında nasıl bir gerçeğin peşinde?

isimle Ateş Arasında romanında arkasında olunan gerçek, resmi tarihlerin karşısına alternatif olarak sunulan, insan kalbinin hesap gününe havale edilmiş tarihidir. Bunun anlamı da tarih biliminin vahiy gibi mutlak olmadığı, farklı noktalardan bakıldığı zaman farklı tarihler yazılabileceği cümlesindendir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir. İnsan kalbinin tarihçesinin resmi tarihin içerdiklerinden çok daha muteber olduğuna her zaman inandım. Romanın son cümlesi bu ihtiyaçla yazıldı: “Kalplerin tarihçesi yazılmadıkça ne tarihe ne romana inanacağım”. Nazan Bekiroğlu’nun genel olarak arkasında olduğu gerçek ise, geçici ve bitimli olmayan, kalıcı ve saf olandır.

Mustafa KUTLU ; “İsimle Ateş Arasında”, Yeni Şafak, 6 Kasım 2002, sf.16

isimle Ateş Arasında

Mustafa KUTLU

Nazan Bekiroğlu da ilk romanını yayımladı: İsimle Ateş Arasında (Timaş Yay. Ekim 2002). Buna “ilk roman” demek doğru mudur, bilemiyorum; çünkü daha önce Yusuf ile Züleyha çıkmıştı. Roman denilince ben esasen XIX. asır klasik romanını anladığım için türlerin iyice birbirine karıştığı günümüzde bir tefrik ve tarif yapmaktan kaçınıyorum.

İsimle Ateş Arasında okunması ve kavranılması zor bir eser. Daha ilk sayfalarından itibaren isim, cisim, varlık, yokluk, ölüm, dirim, ateş, sır, ses, söz, yazı, tarih, zaman, insan ve ağırlıklı olarak aşk ile koku kitaba damga vuran soyut-mistik-metafizik meseleler olarak okuru düşündürüyor. Eserin dış yüzünde Osmanlı ordusunun Yeniçeri teşkilatı bulunuyor. Yeniçeri denilen olgunun ortaya çıkışı, padişah ve devlet ile bağlantısı, özel yaşantısı, varoluşu – yokedilişi çeşitli bölümlerde dile getiriliyor. “Deftere yazılarak” varolan birinin yaşadığı gizemli bir aşk da roman boyunca bir batıp, bir çıkarak meseleye hususî bir anlam yüklüyor.

“İsim” ve “Ateş” başlıkları ile iki ana bölüme ayrılan romanın ilk kısmında yeniçerinin varoluşu ile yaşadığı aşk; ikinci kısımda aşk ile birlikte kendinin ve ocağın yokoluşu dile getiriliyor.

Bu kitap için çok şey söylenebilir; ben burada en önde duran özelliğine dikkat çekmek istiyorum. O da Nazan Bekiroğlu’nun geleneksel kültürümüzün-dilimizin imbiğinden çekerek imal ettiği üslubu.

Bir kere şu açıkça görülüyor ki, yazar üç yüz sayfalık eserinde alelade olan bir tek cümle bile kurmak niyetinde değil. Bir doğulu olarak sürekli harikuladenin peşindedir. Bu temel tercih Nazan Bekiroğlu’nun hikâyelerinde de var idi; ama Yusuf ile Züleyha’da olgunlaşarak bu romana olağanüstü renkleri ile yansıyor.

“Neftî renkli gölgelerle örtülü dükkânın karanlığında” görerek âşık olunan kadın bir türlü bu karanlıktan aydınlığa çıkamaz. Tütsü-buhur imalathanesinin şişe, yağ, duman, buğu, is, ışıltı, …amber, misk, nilçiçeği, sandal, top mimoza, gül, filbahri gibi yüzlerce unsurundan oluşan büyülü atmosferi okuru kuşatır. III. Murad, Şehzade, Osman (Genç), IV. Murad, III. Selim, III. Mustafa, Düzme Solak: Turnanın ölümü, Efsane, II. Mahmud, Süleyman gibi müstakil addedilecek hikâye-bölümler Yeniçeriliğin kronolojik macerasının duraklarını ve romanın modern yapısını okuyorlar. Yine de bu bölümlerde yazarın “romanda bilgi aktarımı” sorunu ile boğuştuğunu; bunu aşmak için üsluba iltica ettiğini, her biri tarih öğrencisi-hocası-meraklısı için örnek okuma parçaları oluşturduğunu belirtmeliyiz. Beni en çok saran “Tersanede Körükçü Süleyman” ile ‘Turnanın ölümü” parçaları oldu.

Yusuf ile Züleyha için yazdığım yazıda N. Bekiroğlu’nun “geleneği yenilediği”ni yazmıştım. Biraz zorlama tabirle de olsa, bu kitabı için “tarihi yeniliyor” diyeceğim. Bu yenilik tahlilde, tarifte, tasvirde, ruhta, kelimede, kısası üslupta gerçekleşiyor.

Şarka mahsus sanatın temeli olan “hikmet ile ahengin izdivacı”dır bu. “Ateş” bölümünde okuduklarımız bizi kolaylıkla Şeyh Galib’e götürür. “Kelime”nin saltanatı son bölüme kadar sürer: İsim, korku, hatıra, ateş, su. Tarih yazıcılığı bir kez daha sorgulanır. [Yeniçeri’nin tarihi nasıl yazılabilir?]

N. Bekiroğlu’nun kelime-dil-üslup hususundaki tutumunu, estetik endişesini biraz Tanpınar’a benzetiyorum. Kitabî kalma tehlikesini dahi göze alarak sözün büyüsünü terketmiyor; bir nevi ifrat. “Suya şiirler yazan mürekkep balığı” buna şahitlik eder.

Bu kitapta aksiyon arayanlar sükut-ı hayale uğrayacak, ama şüphesiz insana, tarihe ve elbette aşka dair çok şey bulacak.

mkutlu@yenisafak.com

“Her şey isimle ateş arasında”, Türk Edebiyatı, Kasım 2002, sayı 349, sf.44-48 (İsimle Ateş Arasında)

Her şey isimle ateş Arasında

Konuşan: Ercüment Dursun

Nun Masalları, Mor Mürekkep, Mavi Lâle, Yûsuf ile Züleyha. Sizi denemelerinizden, hikâyelerinizden tanıyoruz. Şimdi de İsimle Ateş Arasında, bir roman. Neden roman? Yazdıklarınızın arasında bir de roman bulunsun niyetiyle mi? Yoksa roman mı kendisini size mecbur bıraktı ?

*Hikâye yazıp da, yazdığınız bitip de, içinizdekinin bitmediğini fark edince, daha uzun bir şeyler söylemek ihtiyacını hissediyorsunuz. Nun Masalları’nda, arka arkaya eklenebilecek hikâyeler bu ihtiyacın neticesiydi. Hattatın öyküsünü her bitirdiğimde, bitmediğini fark ediyordum. Yusuf ile Züleyha’dan bu yana büyük metinle uğraşmanın heyecanını, kendimi uzun metinle daha iyi ifade edebildiğimi fark etmiştim. Bu, içteki şeyin hacmi ve mahiyetiyle ilgili. Anlatma ihtiyacı diyelim. Bazen bir deneme bir hikâye yetiyor içinizdekini ifade etmeye, bazen bir roman bile az geliyor.

Türk Edebiyatı: Bu yönelişle, romana edebî türler arasında varılacak bir nihai nokta, bir üstünlük izafe etmiş olmayı da kabul ediyor musunuz?

*Hayır. Hikâye ile roman arasında yazar nezdinde bir gereklik/yeterlik farkı gözetmediğimi özellikle ifade etmek isterim. Sait Faik, Refik Halid, Çehov, Mauppasant hikâyecilikleriyle var olan yazarlar. Kaldı ki yazdığım romanda, benim hikayeci duruşumun, özel bir çaba sarf etmeksizin, muhafaza edildiği de aşikâr. Yazdığım, bir hikayecinin yazdığı romandır. “Hikâyelerine ayrılarak anlatılmış bir roman” derken kastettiği şeyi bilinçle sahipleniyor bu sorunun muhatabı.

Türk Edebiyatı: Peki zorluk-kolaylık farkı var mı arada?

*Edebî eserin temelinde durması gereken duygu yoğunluğu olarak değilse de hendese olarak fark var tabii ki. Roman daha meşakkatli. Dört-beş yüz sahifelik bir metinle uğraşırken (bu üç yüz sahifelik metin benim eksilte eksilte yazma alışkanlığımın bir neticesi, başlangıçta çok daha fazlaydı) her şeyden evvel hafızanız çok kuvvetli olmak mecburiyetinde. Tamam; duygunuz, ilhamınız yerinde olabilir ama hendese hafıza istiyor. Elinizdeki hacimli metnin içsel ritmini sağlamak zorundasınız. Ve bir paragrafı, hatta bir imgeyi tanzim ederken onun metnin bütünü ile ses ve mana olarak ilişkisini bir an bile gözden kaçırmamanız gerekiyor.

Türk Edebiyatı: Kapak resmi? İç kapakta, metnin kurgusal dünyasına ait gibi duran ama kapak resmini yorumlayan bir paragraf var. Bu yeni bir tasarım, hoş sürpriz, nereden aklınıza geldi?

*Bütün kitaplarda ama bilhassa roman ve hikâyelerde kapak resimlerini önemsiyorum. Her kapak resminin bir söylediği var, romanın dünyasına ait bir şey bu. Ve kapak resimlerini mutlaka yazarların seçmesi gerektiğine inanıyorum ben. Şayet kapak resmini yazar seçmişse, onun için ifade ettiği şeyi de bilmeli okur. Yıldırım’ın o resmi, romanı yazmaya başladığım sıralarda, tarihî düzlem biçim almayla başladığı sıralarda karşıma çıktı. I.Bayezid. Beylikten sultanlığa evrilen padişahın imgesi. Sarığının sağ ucu omzuna sarkan “bey” padişahlardan biri olsa da altın telli elbise giyen padişahların ilki. Karanlıkların, tarihin ağırlığı içinden gelen kurşun gibi bir bakış. O bakışlardaki karanlığa, muammaya, kırgınlığa, yenilgiye, öfkeye fakat yine de mağrurluğa vuruldum ben. Gözlerinde, başında bulunduğu devlet ve adına hüküm sürdüğü “ad” adına üstün olduğunu bilmenin mağrurluğu. Ama nerede ve nasıl kaybettiğini de bilmiyor olmanın şaşkınlığı. Akıbetini henüz kendisi bilmiyor, ressam da bilmiyor ama muhteşem bir karakter portresi. Diğer yandan bütün bu manaları taşıyan çok güzel bir erkeğin baktıkça derinleşen ve içe işleyen bakışları. Güçlü, mağrur ve yenik! Müthiş! Hani, içimizdeki resim dışımızdaki resimden daima daha fazla ama Yıldırım’ın o resmi ve o bakış sanırım içimdeki romanın resmine tıpatıp uydu. Bütün bunları hissedince ben, hissettiklerimi okuyucunun da bilmesi şart oldu. “Kapak resmi” paragrafı o ihtiyaçla yazıldı.

Türk Edebiyatı: Neden ”isimle Ateş Arasında”?

*Romanla ilgili bana en çok sorulan soru bu oluyor, ben de benzer cevaplar veriyorum. Tercih yapmak zorunda kalan kahramanların boy gösterdiği bu romanın dünyasında, her şey bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı duruyor. Ve her şey en fazla da ismin ve ateşin temsil ettiği kıymetler arasında duruyor, hem felsefî, hem imgesel/sembolik ve hem de gerçeklik düzleminde. Hem padişah ve yeniçerinin, hem Numan ve Nihade’nin, hem de küçük hikâyelerin anlatıldığı katmanlarda böyle bu: Padişah isimle ateş  arasındadır. Saltanatta her şey bir isim etrafında döner. Padişah, koruması gereken bir hanedan ismidir en fazla ve bir ismin yükseltilmesine hizmet eder: İlâ­yı Kelirnetullah. İktidarının hem onaylayıcısı ve hem de tehdidi olan yeniçerisi, o ise bir ateş ismidir. Yakıcı ve sonunda kendisi de yanan. Sinan, yeniçerileri semender’e benzetir, ateşte yanmayan masal yaratığı. Diğer yandan bireysel aşk hikâyesinde Numan, isimle ateş arasındadır. İsim Numan’ın kelâm yanını, akıl yanını temsil eder. İsim; bütün bir felsefedir. İlm-i kelâm Allah’ın varlığını ve ona ait bahisleri İslâm’ın izin verdiği ölçüler içinde de olsa akıl ve mantık yoluyla çöz meye çalışan ilmin adıdır. Nutk, Arapça’da aynı zamanda hem konuşma hem düşünme anlamında ve mantık ile aynı kökten gelme. Bunlar aklın sahasında kalan oluşlar. Numan, kendisini sadece aşk zanneder, oysa baskın bir kelâmcılığı vardır. Fark etmek, öğrenmek, anlamak, zannetmek, adlandırmak Numan’ın en çok kullandığı fiiller. Nitekim uyuyan aklı, Nihade’nin vurduğu darbelerle açığa çıkar ve Numan’ı yakar sonunda. Okyanus bir kalp ve serçe kadar akla sahip olmakla övünen, bir gün, zannettiği gibi olmadığını, ve aklın ve şüphenin ve vesvesenin pençesine düştüğünü fark öder. Diğer yandan isim sözdür, kelâmdır, kelimedir, akıldır, bilinçtir, her şeydir. Bu yüzden tehlikedir. Tarih boyunca mütecavizler, müstevliler önce yerli gücün sözünü yasaklamayı, hiç olmazsa kayıt altına almayı gaye edinmişlerdir. Söz hüküm altına alınırsa her şeye de hükmetmek kolaydır çünkü. Bu yüzden II. Mahmud yeniçeri ocağını ateşe attıktan .sonra onlara dair bütün kelime ve terimlerin kullanımını yasaklarken bütün bir isim felsefesinin pratikte özetini çıkarıyor. Bu yüzden isimle ateş arasında.

Türk Edebiyatı: Romanınızın çok katmanlı bir okumaya müsait ve bu katmanlar arasında incecik ilgilerle örülmüş bir yapı şeması var. Üstelik bu ilişkiler sade bir hikâyeden, eşelendikçe yorgunluk veren felsefî meselelere kadar uzanıyor. Hangi okur tahammül edecek bu yapıya ? Geniş kitlelere uzanamamak sizi korkutmuyor mu ?

*Benim,  ilgisine  talip olduğum okuyucu profili bellidir, deyip kenara çekilme  hakkım  var   ama  bu  hakkı kullanmayacağım hu defa, mahfuz kalmakla birlikte.  Çünkü çok geniş kitlelere  ulaşma niyetinde olan popüler romanla daha dar kitlelere hitap etmeyi başlangıçta   göze   almış   kültür   romanı her ne kadar ayrı mecralardan aksa da, kültür   romanı  yazarının da  sorumluluğu var. Beni anlamadılar  demek kolaydır   Derin metin    tükenmeyen  metin bir bakıma Eco’nun “açık yapıt”ı, yanı ki çoğalan metin, suda açılan halkalar gibi her okuyucuya okuyucunun kendi hacmi kadar söylemeyi başaran metindir. O. en dıştaki tek katmanlı ve en sade anlamdan başlayarak içe doğru derinleşen anlamlarda okunabilir. Gülün Adı bunun ilginç bir örneğidir ve en sade katmanında bir cinayet romanı olarak okuyup çıkabilirsiniz metnin dün yasından. Fuzulî şiirlerinin rağbeti de bundandır. Onda herkesin okuyabileceği bir şey vardır. Neticede, anlamak için çaba sarf etmek okuyucunun sorumluluğunda dır lâkin buna mukabil yazarın da sorumluluğu vardır: Köprü kurmak. Ama köprü kurmak, yazarı yazdığından fedakârlık etmeye zorlamamalı. Bunları benim ne kadar gerçekleştirebildiğim cevap sınırlarımın dışında elbet, fakat benim veçhemden bakılınca niyet, sebep. manzara böyle görünüyor.

Türk Edebiyatı: Romanınızda aşkın iki tanımı arasında tıkanan, tükenen bir kahraman var. Kahramanınızın ateş yanı aşkı sorgusuz sualsiz teslimiyet olarak kabullenirken ısım yanı sorgusuz sualsiz teslimiyeti şarta bağlıyor. Sizce aşkın bu roman içinde tartışmaya açtığınız iki tanımı arasında geçerli olan hangisi ?

*Bilmiyorum. Bilsem, bu romanın o katmanı yazılmazdı.

Türk Edebiyatı: Aşkların da devletler gibi ömrü mü var ?

*Var, nazarlar ilâhı bakışa çevrilememişse ne yazık ki vat.

Türk Edebiyatı: Nedenini düşündünüz mü ?

*Geçici ve bitimli olmayanın sadece O olduğu anlaşılsın diye. Numan’ı düsünsenize. Nıhade’yi bu kadar sevdikten ve yaşadıktan sonra, hiç olmamış gibi olmak. Kaderin hangi cilvesi ? Faniliği mi duyurmak istiyor? Neticede, vekâleten severiz biz, emaneten. Emanetin   asıl   sahibi unutulunca   aşkların   ömrü  tükeniyor. Numan’ın bir sıkıntısı da eşiği atlayamaması. Yani cinnet getirememesi. Ancak  ölebiliyor. Aklını   feda etmek istese de edemiyor.

Türk Edebiyatı: Sizin hangi yanınız baskın, isim mi ateş mi, kelâm mı aşk mı?

*Beni hiç bırakmayan bir akademik yanımın, kelâm yanımın varlığını artık iyi biliyorum. Ben de “gülün adının” bu dünyadaki varlığından önce geldiğini kavradığında imanın meselelerini ancak halledebilenlerdenim. Belki bu kırklı yaşların “akıllılığıyla” da ilgilidir. Lâkin ben kalbi akla alternatif olarak sunan olarak da bilinirim. Hâsılı ben de aradayım. Akıl ile kalp, ısım ile ateş. Kaderim arada kalmışlık belki de.

Türk Edebiyatı: Sözün Sonu, çok etkileyici. Aniden ortaya çıkan Yeniçeri Katibi. Bu sadece romanı teknik açıdan kurtarmak için yazılmış bir bölüm mü?

*Değil. Sözün Sonu’nun romanı teknik açıdan derleyip toparladığı doğrudur. Ama mana olarak da işaret ettiği çok kuvvetli bir şey var: Bir kez olsun ismi koyulmuş olana ilâhı muhayyilede unutuluş yok. Tarihin bir döneminde şaşaayla var olmuş ve sonra sonsuza değin unutulmuş şehirler var. Ama kim için? Allah’ın defterleri yakılabilir mi?

Türk Edebiyatı: Bir yanda Yeniçerilerin hikâyesi, bir yanda Numan’ın hikâyesi, diğer yanda hepsinin üzerine serpiştirilmiş padişah hikâyeleri. Kını anlattı bütün bu hikâyeleri?

*Üst üste anlatıcıları var bu hikâyelerin. Numan “ben” ağzından kendi hikâyesini anlatıyor Yeniçeriler “biz” ağzından kendi hikâyelerini. Küçük hikayelerin de muhtelif anlatıcıları var. Fakat teknik olarak bütün bunları gören, romanın dünyasında toplayan biri de var olmalı: Bütün bunları gören Yeniçeri Katibi. Büyük Yazıcı. Nasıl ? Bütün bu asırlara yayılmış hikayeleri nasıl biliyor ? Önünde asırlardan ben tutulmuş defterler var Onlara bakarak okuyor yaşantıları. Ve tabi onun da üstün de varlığı hissedilen ve gerçek dünyaya ait bir figür olarak kurmaca dünyada görüntü veren “Yazıcı” var.

Türk Edebiyatı. “Yazıcı” yazdığının dışında kalmaya hiç tahammül edemeyecek mi ?

*Zannetmiyorum Yedikule zindanında gencecik bir Osman’ın idam edildiği yerde askeri bir müzenin med halindeki ayna önünde o da kaybediyorsa, o da bir yangın risalesine düşeduruyorsa. ateşi saklamak mümkün olsa da dumanı saklamanın imkanı yoksa, yazdığının dışında nasıl ve neden kalsın ?

Türk Edebiyatı: Yazdığınıza nerede güvenmeye başlıyorsunuz ? Ya da ipler nerede kopuyor ?

*Bitirmeden öleceğimden korkuyorsam yazdığım, yazı demektir. Ve dahi yazmazsam öleceğimden korkuyorsam yazdığım yazı demektir.

Türk Edebiyatı: Bu romanı yazarken ölüm korkusu sardı mı içinizi ?

*Yazamazsam öleceğimden korktum.

Türk Edebiyatı: Peki Nazan Hanım, yaşanan nereye gidiyor ?

Rüyaların gittiği yere. Çünkü yaşanan da bir rüya.

Türk Edebiyatı: Akademisyenliğiniz sanatkarlığınıza tehdit oluşturmuyor mu ?

*Bu tür ayrımların isabetli olduğuna inanmıyorum İnsanın mahşeri onun içidir. Akacak su, yatağını mutlaka bulur. Tahammülün eşiği vardır. Nereye kadar giderse. Gelmiş geçmiş romancıların en büyüklerinden biridir Kafka ve ömrünün önemi azımsanamayacak bir kısmında, amirlerine saygılı, silik bir  devlet memurudur. Akademisyen sanatkar tezadını tedavüle sürmek yanlış bir ölçek zannımca. Sadece 2457’li olmak mı ? Bir vergi levhasına sahip olmak da bir kayda tabi olmak ve sanatkârlığa tehdit olduğu varsayılan sistemle ilişki anlamına gelmiyor mu? Meğer ki Van Gogh kadar azade olalım,   Cezanne  gibi  bankadaki   görevimizden   istifa edelim Kaldı ki ben postahanede damga memuresi değilim. Edebiyat akademisyeniyim ve bütün şikâyetlerime, kaçıp gitmeye dair bütün arzulanma rağmen bu yerde duracaksam, durabileceğim en uygun yerdir durduğum yer. Ne kadar suret ? Onu bilemem   Hasılı beni hayat tehdit ediyorsa, hava su ateş toprak tehdit ediyorsa, akademisyenliğin tehdidi hatif kalıyor.

Türk Edebiyatı: Başlangıçtan bu yana yazdıklarınızla bilinçli olarak yöneldiğiniz bir oklur kitlesi var. Bu kitle daha ziyade üniversite öğrencisi ya da mezun durumdaki genç ve entelektüel kitle. Ancak bu kitle sizi okurken “sizinle birlikte” okumak istiyor. Bir taşra kentinde yaşamanıza, sizi TV ekranlarında görmememize rağmen okuyucu kitlenizin okuma eylemine yazarı da dahil etmeye uğraştığını fark ediyoruz. Bu duruşun sebebi ne ?

*Okuyucunun, okuma eyleminin bir nedeni olarak yazara yönelmesi, edebiyat teorisinin meselelerinden birisidir   okuyucu, adeta eseri ne için okur ki ? Edebıyat teorisi  buna dört türlü cevap veriyor: Bir/Edebi eserde kendisini bulduğu için. İki/Yazara yöneldiği, onu merak ettiği için. Üç/ Sadece edebi eserin kendisi için ve; Dört/Harici âleme yöneldiği için. Bunların ağırlığı okuyucunun edebi esere yönelmesinin nedenini verir. Benim kendi okuyucumda fark ettiğim şu oluyor  ki, bir yandan, evet, doğrudan benim şahsıma yönelen bir ilgi var ve bu benim çok da ortalarda görünmeyişimin bilinçli ya da bilinçsiz körüklediği bir merak. Fakat benim okuyucumun kendisinin de önemli olduğunu ve onun bunu fark ettiğini yani kendisini önemsediğini de fark ediyorum. Yani ki eserde kendisini de buluyor. Sizin yazdığınızın rüyasını o görüyor. Demek bir buluşma söz konusu, aynı lisanı konuşma, aynı mana kuşağında kanat çırpma, meşrep uyuşması söz konusu. O zaman arkadaşa dönüşüyorsunuz, dertdaşa, hatta sırdaşa. Düşünsenize, elinizi yakan ve tutmaya tahammül edemeyerek masa üzerine fırlatıp attığınız mektuplarda ateş cümleler. Kaç yazara nasip olur?. Böylece biz; ben, yazdığım ve beni okuyan. Metnin dünyasını da taşan, okurun tamamlayıcı olduğu, yazarından hesap sorabildiği, onu sarsabildiği bir dünyayı tamamlayıp duruyoruz biteviye. Ezcümle esas olan yazıdır, ama bir okuyucusu ve bir yazarı var olduğu için.

Türk Edebiyatı: Romancının kendisine bu kadar hassasiyetle yönelen okuyucuya karşı sorumluluk taşıdığına inanıyor musunuz?

*Elbette. Yaradılışı beyhude olmayan insan, sanatı beyhude olmayan sanatkâr.

Türk Edebiyatı: Toplum dışında kalan, yadırganan sanatçı tipine ne dersiniz?

*Yadırganması toplumun önüne düşmesindense, ileride yürümesindense muteberdir, farklılığı bundandır. Geride kalmasından değil. Geride kalan da farklıdır.

Türk Edebiyatı: Romanın ilginç bir koku katmanı var. Kokuya karşı ilgili misiniz ? *Çok fazla. Yakınlarım güzel kokuya olan aşırı düşkünlüğümü bilirler. Pek çok kokuyu birbirinden ayırabiliyorum.

Türk Edebiyatı: Nedir ki güzel koku sizce ?

*Ünlü hadisi bilirsiniz. “Bana sizin dünyanızdan kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz sevdirildi”. Bu hadis çok geniş tefsire müsait, öyle de olmuş. Özellikle 5 kadın sevgisi kısmı çok dikkat çekici. Evrenin özetini kadında çıkaran, bütün esmanın tecelligâhı olarak kadın’ı gören Muhammedi bir mizaç söz konusu burada. Basit bir kadın-perestlik değil. Namaz zaten malûm. Biri de koku. Koku hamil-i hatıradır, deniyor yanı hatıra taşıyıcı. Hepsini değil, bazı güzel kokuları içimize çekip de hatırlayamadığımız, çok uzak bir hatırayla içimizin ezildiği ve hıçkıra hıçkıra ağlama arzusu duyduğumuz anlar vardır bilirsiniz. Ben kokuyu içime çekip de gözlerimi kapatarak ağladığım haz fakat çaresizlik anlarını çok hatırlarım. Hatırlar ama adını koyamaz yani tanıyamazsınız. Bunların bir kısmı çocukluğunuzu, genç kızlığınızı, bir kısmı ya da bir teki ise çok daha uzak bir hatırayı taşırlar. Böyle anların yorumu ezel hatırasından başka nasıl yapılabilir ki? Kokunun ezel hatırası taşıdığına inanıyorum. Ve bu dünyaya düşen görüntüsü bu kadar güzelse kokunun aslı kim bilir ne kadar güzel olmalı. Her şey gibi kokunun da mükemmeli bir başka âlemde duruyor olmalı. Ve insan, ruhu bedenine girmekten asi olduğunda kendisine cennetten getirilen bir musikinin yanı sıra güzel koku ile de mestîlik verilmiş olmalı. Yoksa bu tavus bu deri torbaya girmeyi nasıl kabul eder ki?

Türk Edebiyatı: Pratik anlamda koku ile ilgili yeni bir şey fark ettiniz mi bu süreç içinde?

*Bir değil pek çok şey, ama en fazla etkilendiğim fark ediş. zaten bilinen bir şeyin işaret ettiği hikmeti kavrayışım oldu. Ben hep suyun kokusunu merak ederdim. Yok, ama olsa nasıl olur? Hatta “su grubu” kokular dan bahsedilir kozmetik sanayiinde. Bunlar genellikle beyaz ya da hafif mavi renkli kokulardır, denizi hatırlatırlar, yosunu. Bu bir fantezi sadece. Fakat hikmet o ki sonsuz devridaiminde buharlaşan su, bitkilerin uçucu olan koku maddelerini de beraberinde yükselterek kokunun gerçekleşmesini sağlıyor ve meselâ üzerine su dokunan sardunya, ağustos sabahında kokusunu salıyor. Suyun kokusuzluğunun hikmeti burada çıkıyor ortaya. Suyun kokusu olsa, her şeyin kokusu birbirine karışacaktı, çünkü tabiatta en çok bulunan madde su. Oysa su kokusuz olduğu için her şey kendi kokusu ile mevcut. Yağmurdan sonra duyduğumuz sadece toprağın, gülün ve her şeyin kendi kokusu oluyor. İyi ki suyun kokusu yok!

Türk Edebiyatı: Bu romanın ismi hangi romanların ismi arasında anılacak?

*Her hâlde yangın romanları arasında.

Türk Edebiyatı: Peki Nazan Hanım, hangi isimle anacak sizi anacak olan ?

*Size baktığımı ve tebessüm ettiğimi yazın buraya.

Türk Edebiyatı Dergisi – Kasım 2002

Nermin SAYIN ; “isimle ateş arasında”, Dünya Kitap, 25 Ekim 2002, sayı 133

isimle ateş arasında

Alparslan, Diyojen’e “tarih okur musun?” diye sorar. “Hayır,” diye yanıtlar Diyojen onu ve neden sorduğunu da merak eder. “Çünkü tarihini bilmeyen milletlerin sonu, seninki gibi olur” sözleriyle karşılar Alparslan bu soruyu…

“Kahve Molası”ndandı. Kalktık artık, doğru Timaş standına…

Son yıllarda tarihini merak edenlerimizin çoğu, ilginçtir inceleme-araştırma kitaplarından çok, geçmişten beslenen romanlara yöneliyor. Bu türe her zaman rağbet vardı, ama son yıllarda bunun arttığı yadsınamaz bir gerçek. Başka bir ilginç nokta da; şimdilerde kendi tarihimizi dışarıda yazılmış kitaplardan okumakta oluşumuz. Batılı için yazılan ve örneklersek ezanın ya da şerbetin bile ne olduğu kurgu içinde açıklanan bu romanların çoğu bizim için cazip değil, aslında. Neyse ki, eğilimin tarihi romanlara kaydığını farkeden yayıncılarımız, böylesi yerli romanları da zaman zaman okurlarla buluşturuyorlar. Akademisyen Nazan Bekiroğlu’nun yazdığı yeni bir tarihi roman da, fuar ziyaretçilerinin beğenileriyle sunuluyor: “İsimle Ateş Arasında”.

“Başladığım isimdi, bitirdiğim ateş. İsimle ateş arasında dolandım durdum. Bu hikayenin adını İsimle Ateş Arasında’ koydum.” diyor Bekiroğlu kitabı için. Eser II. Mahmud döneminde, bir sürü canın bedenden ayrılmasına neden oluşuna rağmen “Vak’â-i Hayriye” olarak adlandırılan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kısa bir zaman kala başlıyor. Hikaye, bu mecliste “ateş” olarak anılacak olan Yeniçerilerin öyküsü… Peki, isim mi kim: “İsim sebebti. İsim her şeydi.”

İsim kitapta, birçok anlamla kuşatılabilecek bir metafor. Padişah hutbesi okunurken bir “isim”, yeniçeri Ocak Defteri’nde yer alan bir başkası… Anlatılanlarsa, çok da uzak olmayan bir tarihin, sisleri dağıtarak aralanan penceresi.

Nazan Bekiroğlu, hiçbir yabancı tarih kitabında rastlayamayacağınız bir yetkinlikle yaşananların doğasını hissettiriyor okura. Çünkü o, bu hikayelerin beslediği bir kültürde yeşeren bir kalem. Ö yüzyılın sesini işitmiş çınar ağaçlarının altında, yabancılık çekmeden yazabilir bu satırları.

Kitabın dili ahenkli, anlatımı süslü, cümle yapısı şiirsel. Bu, edebi tatlar peşindekileri memnun edecek bir metin demek. Konuşurken kullandığımız kelime sayısının hızla düştüğü geribilgisini hatırlayacak olursak, Bekiroğlu’nun “sanat”ı önemseyen tavrının cesurca olduğu söylenebilir.

Ercüment DURSUN ; “Raftakiler”-Her şey isimle ateş arasında-, Türk Haber, 21 Ekim 2002, sayı 28

İSİMLE ATEŞ ARASINDA

Ben uydurdum bütün bu hikâyeleri. Ama size şunu söylüyorum ki: Daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için bunca hikâye uydurdum. Demek istediğim, hepsi yalanken anlattıklarımın, anne kalbinde bir çocuk yokluğunun işaret ettiği acı yalan değildi. Yalan değildi eşi zalim avcı tarafından vurulan turnanın zaruri ölümü. Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Bir şey bozulurken onunla birlikte başka şeylerin de bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların da devletler gibi ömürleri olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. Yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tanımının olduğu.

Bu tanımlardan biri sorgusuz sualsiz teslimiyet anlamına gelirken, diğerinin, sorgusuz sualsiz teslimiyetin kurulumu demek olduğu. Böylece aşkın mutlak tanımının mümkünler âleminde nâ-mümkün olduğu. Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırasını taşıdığı. Yalan değildi bazı şeylerin hep bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı durduğu.

Günahı ve ihaneti bu dünyada su öbür dünyada ateş arıtacakken, suyla arınmayan âşık kalbinin ancak ateşle durulduğu. Belki de bu yüzden bir büyük yangının koptuğu. Bir ocağın; kelâma mecbur çileden yenik elemden ibaret bir kalpten kopa gelen yangınla tutuşup kül olduğu.

Hikâyelerine ayrılarak anlatılmış bir romanda son kez yemin ediyorum ki: Vallahi yalan değildi!

“Ya Cinnet,Ya Hicret”, Aksiyon, 21 Ekim 2002, sayı 411, sf.62-64 (İsimle Ateş Arasında)

“YA CİNNET,  YA HİCRET”

Fuzûlî’nin hicreti Mecnun’du, Nedim’in hicreti de, vasfettiği dilberden özge dilber. Cinneti önleyen hicretler bunlar, sığınmalar, korunmalar. Yaşadığına isim koyabilirse insan tecelli olur, korunur. Çünkü isimlendirmek tefrik etmektir, aklın alanına giren bir eylemdir.

Burak DEMİRCİ

Nazan Bekiroğlu’nu daha çok hikayeci ve deneme yazarı kimliği ile tanıdık; su gibi akan Yusuf ile Züleyha’sı ile hacimli metinde ne kadar başarılı olduğunu gördük. Roman yazdığını duyduğumuzda dile getirilmemiş ve içimizde sıkışıp kalmış beklentilerin manevi ‘baskısı’na direnemediğini düşünüp hin hin gülümsedik. Kendisine yazar değil yazıcı demeyi uygun gören, takınılmış değil kuşanılmış bir tevazuyla yazan Bekiroğlu ‘isimle ateş arasında’ adını almış, adı gibi sarsıcı, yakıcı, muallakta bırakıcı tarih ve insan hallerini alarak geldi aramıza. İç içe hal, ışık, doku ve hikaye ördü. İlkin romanın ‘ismini’ sorduk, ‘ateş’i sonraya bırakarak. ” Çok defa bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı kalırız” dedi Bekiroğlu ve devam etti:

“Aynı anda tek şey olmak, en azından bazı kıymetler bakımından, çok beşeri gibi durmuyor. Bu romanın dünyasında da her şey, bir şeyle bir şey arasında asılı. Bu arada kalmışlığın simgesel yükünü en fazla taşıyabilecek olan değerler bir yandan isim bir yandan ateş gibi göründü bana. Hem felsefi, hem imgesel/sembolik ve hem de gerçeklik düzleminde. Romanın isme dair bütün açılımlarının, ilk sahifede yer alan ‘Füsus, ilk cümle’ kabulüne dayalı olduğunu belirtmek isterim. ‘Hikmetleri kelimelerin kalbine indiren Allah’a hamd olsun’. Yani ki Âdem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir.

-Romanınızın üç katmanı var. Bunların ilkinde bütün bir Osmanlı tarihi, devlet ve onun yeniçeri ordusu ölçeğinde yoruma tabi tutulmuş, ikinci katman bir isim ticaretinde esame satın alan taraf olarak hayatı değişen Numan’ın hikâyesi, üçüncüsü çoğu, padişahlar ağzından anlatılan on bir küçük öykü. II.Mahmud, yeniçeriler, devlet, ordu. Osmanlının tarihsel sürecine yüklediğiniz bu yorum denemesinde kim haklı?

Nasreddin Hoca gibi durmasın ama herkes haklı değilse de mazur. Yeniçeri bozulmakta mazur. Yeniçeri bozulduğunda ne kalmıştı ki bozulmayan? Şehzade iyi padişah olamamakta mazur. Padişah ordularının başında sefere çıkamamakta mazur. Ekonomi bozulmakta mazur. Yönetim sekteye uğramakta. Padişah kendi ordusunu yok etmekte mazur. II.Mahmud yeniçerileri topa tutmayıp da daha ne yapsındı? Belki romanın trajedisi bu zaten. Herkes mazur ama birileri yanmak zorunda. Bir yerde ipin koptuğunu, kaderin kırıldığını görmek zorundasınız.

-Peki siz nerede durdunuz?

Ben hepsine eşit mesafede durdum. Politik olsun diye değil. Cevabını bulamadığımdan da değil. Her duruş noktasına göre tarihin yeniden yazılabilirlik taşıdığını artık öğrenmiş bulunduğumdan. Asıl söylemek istediğim zaten bu. Tarih bilimi, vahiy gibi mutlak değildir. Farklı duruş noktalarından farklı haritalar çıkarılabilir. Farklı bakış açılarından farklı tarihler yazılabilir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir.

-Sizce bu romanın asıl kahramanı kim?

Kanuni. Hiç görünmese de varlığı daima hissedilen Süleyman.

-Numan neden yaşadıklarına isim koymaya, bir bakıma şair olmaya çalışıyor ki boyuna? Bunu başaramadığı için mi bunca acı?

Evet, yaşadıklarına isim koyabilse biraz teselli olacak. Çünkü cinnet halinden şuur haline atlayabilecek, kurtulacak. Hicret edecek. Fuzuli’nin hicreti Mecnun’du, Nedim’in hicreti de, vasfettiği dilberden özge dilber. Cinneti önleyen hicretler bunlar, sığınmalar, korunmalar. Numan’ın bu şansı yok. Hem yaşadığından hem onları vasfedecek kelimeleri bulamamaktan muzdarip ve bu gerçekten büyük bir çile. Kelâma mecbur olan için böyle.

-Numan neden kelimelerle ifade edemiyor kendisini?

Çünkü dilin kusursuzu bu dünyada durmuyor ve bütün yaşadıklarını yepyeni bir yorumla fark eden Numan’a artık kendi dili yetmiyor. Yetseydi kurtulabilirdi, çünkü isim koymak bir bakıma tefrik etmektir, ayırt edebilmek, yani aklın alanında bir eylem. Numan yine arada kalıyor. Tükenişinin nedeni olan akıl, onun kurtuluşu olamıyor. Ne cinnet ne makuliyet. Ne tahammül ne sefer. Sadece yangın.

-Sizin diliniz size yetiyor mu?

Ben ne yazık ki hicret edebilenlerdenim, cinnet getiremeyecek kadar makul olanlardan. Ne yazık ki! Böyle zannediyorum. En azından şimdilik.

-Ne bekliyorsunuz bu romandan?

Başlarken sadece yazmak ihtiyacını hissettiğim için yazıyordum. Acım azalsın, içim ılınsın diye. Isısın diye. Beklentilerim daha sonra, metin büyüdükçe oluştu. Şimdi ise, benim için önemli olan şu iki şeyi bekliyorum: Bu romanda, bir roman yazmış olmama rağmen, kendimde bir hikayeci duruşu hissettim. Hikayeci ve romancı duruşu nedir, bunun üzerinde durulsun, bunu bekliyor ve istiyorum. Tabii bunlar çok teorik ve teknik düzlemde çözülmesi gereken ve ehlini bekleyen meseleler. Bir de romanın bireysel ölçekteki düğüm noktası var. Numan’ın tıkandığı nokta. A§kın iki tanımı. Aşk kayıtsız şartsız güvenmek ve inanmak mıdır, yoksa bu güvenin ve inancın gerçekleşmesi için muhataba yüklenen bir sorumluluk dairesi de var mıdır? Yani aşkın alanı içinde, sorgusuz sualsiz teslimiyeti şarta bağlamak doğru mudur? Bunun da tartışılmasını isterdim. Lâkin bu konuda ümitsiz olduğumu peşinen belirtmem gerek. Hangi tanımı yapılsa da eksik kalacak. Aşkın ismi yok çünkü.

-‘Padişah’ Nun Masalları’ndan bu yana severek kullandığınız bir figür. Kimi zaman mecazi, kimi zaman somut bir düzlemde çıkıyor karşımıza; soyluluk kavramı, aile, sülâle üstünlüğü de metinlerinizde rastladığımız ilgi noktaları…

Nun Masalları’nda soyutlanmış bir padişah gerçeği vardı. Fakat İsimle Ateş Arasında, tarihi ve somut düzlemdeki bir padişah imgesiyle biçimlendi. Öyle ya da böyle kendimdeki ilginin nedenini ben de çok düşündüm. Kendi ilgime şaşırdığım, adını koyamadığım zamanlar oldu. Çünkü soy sop, aile sülâle üstünlüğü, asalet kan kalitesi gibi feodal kavramlar karşısında fevkalâde tepkisel bir yapıya sahibim. Bu ilginin adını çok sonraları koyabildim. O da, bir sahneyi tasavvur ederken. Yaşlı vezirleri, mağrur kumandanları, güçlü beyleri, paşaları, gül kurusu giysileri içindeki yeniçerileri, muazzam bir kös ve davul gürültüsü ve toz bulutu arasında ve bir şerifi sancak arkasında, sevdiklerinden, ülkelerinden bu kadar uzağa düşüren şeyin ne olduğunu merak ederken. Ve hepsinin arasında onun, padişahın yüzünü görürken. Bir an, bu muazzam kalabalığı arkasında sürükleyebilen ve kendisi de sancak-ı şerif arkasına düşmüş bu yüzde ilâhi erkin tecelli ettiğini gördüm. Buna siz inanabilir ya da inanmayabilirsiniz. Mesaj, dönemden döneme geçerliliğini yitirebilir fakat o dünyanın içerdiği temel mesaj doğrultusunda padişaha yüklenen en yüksek kıymet budur ve bu çok ürpertici.

-Osmanlı’nın kuruluş, yükselme, duraklama, gerileme tasnifi içinde bir yaşam şemasına hapsedilmesi hususunda tarihçilerden yükselen ciddi itirazlar var. Sizin romanınızda da İbn Haldun’un Mukaddime’sinden gelen ve devletlerin bir ömrü olduğuna dair meşhur görüşün etkisi aşikâr. Ne dersiniz?

Benim yaslandığım şema ilkokul kitaplarından bu yana ezberlediğimiz kuruluş, yükselme, duraklama… şeması değil, doğru. Tarihin sonsuz gibi görünen ölçeğinde hiçbir devir bir diğerinden siyahla beyazın birbirinden ayrıldığı netlikte ayrılmaz. Lâkin Mukaddime’de sözü edilen görüş; devletlerin de insanlar gibi bir ömrü olduğu, doğduğu, büyüdüğü ve ciddi tedbirlerle gecik-tirilse de ölümü olduğu, bu hiç olmazsa romancı duruşumla, bana hiç de yabana atılacak bir görüş gibi gelmiyor. Tarihin kendi ölçeğindeki onaması bir yana, görüş, birkaç yerde tekrarlanan bir ayete de yaslanıyor. Ümmetlerin de insanlar gibi ecelleri olduğunu ve bunu ne bir saat ileri ne de bir saat geri almanın mümkün olduğunu ayet söylüyorsa, itirazın artık anlamı var mı? Ve evet ben elbette tarih âlimi duruşuyla değil ama romancı duruşumla, devletlerin de insanlar gibi ömrü olduğuna inanıyorum. Neden ki? İnsanlar faniliği duysunlar diye. Sonsuzluk vehmine kapılmasınlar diye. Diğer yandan evet, kuruluş, yükselme, duraklama modası geçmiş bir masal gibi dursa da, büyük ve uzun bir oluşun içindeki iniş ve çıkışları görmezden gelmek mümkün değil. Çünkü o devlet varlığının bir “var oluş gayesi” yani ki mesajı vardır ve bu mesajın en fazla gerçekleştirildiği dönem ya da dönemler vardır. Bu gayenin tahakkukuna göre devletlerin ömründe bir altın çağ, mesaja en çok yaklaşılan bir dönemin, bir zirvenin varlığı inkâr edilemez. Yükselme şaibeli bir terim olsa da, kemâl inkar edilemez. Kemâl var. Bu da Osmanlı’da on altıncı asır gibi duruyor. Ve etkisi on yedinci asrı da içine alıyor.

-Ne var on altıncı asırda?

“Bir Sinan bir de Süleyman” desem yetecek. Ekonomi, kültür, sanat, teknoloji ve devletin belirlediği varlık gayesini gerçekleştirebilmiş olması alanlarında bir arada duran çok şey. Sinan, Itri, Baki, Karahisari, Nakkaş Osman, Barbaros, Fuzuli ve nihayet Zembilli Ali Cemali, Ebussuud ve Süleyman. Bunların bir araya gelmesi tesadüfi değil. Sonraki asırlarda da münferit yıldız parlamaları var elbet, Şeyh Galip gibi. Ancak burada topyekûn bir parıltı söz konusu. Arkadaki hayatın sağlamlığıyla, bütün kurumların sükûnetiyle bağlantılı. Çürümeden bir an önceki mükemmeliyet hali.

-Safiye Sultan ve benzeri “tarihi” romanlar ile kendi yazdıklarınızı mukayese ediyor musunuz? Okudunuz mu bu romanları?

Ben edebiyat akademisyeniyim. Edebiyat sosyolojisinin nabzını ölçmek adına, özel bir alan teşkil eden popüler/piyasa romanlarını (şimdilerde kaldırım romanlarını) okumam gerektiğini biliyorum. Elbette ki okudum. Okurken hoşça vakit geçirdim de. Bundan sonra da okumam gerekecek. Okumadan eleştiremem, eleştirme hakkını kendimde bulmam için okumam gerekir. Piyasa romanının tarih-aşk-entrika kolundan başlayarak gelişen ve modernleşerek, evrilerek bugüne ulaşan çok güçlü bir geçmişi var. Tecrübesiz okuyucunun bu cazibeye ilgisiz kalması mümkün değil. Bu romanların bir yandan yorucu olmayan bir sadelik katmanında içerdiği entrika, bir yandan akıcı ve sağlam bir dille anlatılmış olması, diğer yandan okuyucunun kendi veçhesinde oluşturduğu sanat’a katılıyor olma hazzı ve tarih öğreniyor olma yanılsaması böylece “entelektüel” olmuşluk tatmini, güçlü bir piyasa oluşturuyor. Safiyeler de yabancı gezginlerden/ressamlardan başlayarak asırlarca devam etmiş oryantalist bakış açısının roman düzlemindeki tezahürü. Yeni bir şey değil. Bence üzerinde durulması gereken Safiyeler’in ne olduğundan ya da olmadığından daha ziyade bizim okuyucumuzun ne olamadığı.

-Eşiği giderek yükseltiyorsunuz. Bir yazdığınızı aşamamak sizi korkutmuyor mu?

Her sanatkâr bir külliyedir. O zaman; ana kubbeyi kurdu bırak yan kubbecikleri kondursun. Ya da; yan kubbecikleri konduruyor, bekle, yakında ana kubbeyi kuracak. Demek istediğim, sanatkâra başarısızlık hakkını vermelidir okuyucu. Ama samimiyetsizlik hakkım asla.

-Eleştirmenlerle aranız nasıl?

“Eleştiri bir okuldur” ama okulu yok. Türkiye’de bu işi münferit yapanlar var. Geleneğimiz olmadığı için münferit örnekler de literatür oluşturamıyor ve bu kısır bir döngü. Halli zamana bağlı bir mesele. Diğer yandan kendi adıma konuşacak olursam; canımı acıtsa da bir şey öğretecek olana can feda, nadirattan da olsa bunu yaşamışlığım vardır. Ama eleştiriyi ciddiye almam için eleştirmenin, edebiyatın teknik ve teorik meselelerini en az benim kadar bildiğine inanmam gerekiyor. Değilse, dudak ucu bir tebessüm, gülümser geçerim. Fakat söz gelimi “Mayıs doğmak için iyi mevsim” dediğimde, eleştiri anlayışı Mayıs’ın mevsim değil ay olduğunu işaret eden “eleştirmen” için de üzülürüm. Ancak eleştirmenin eli göz yaşıma uzanmamalı. O zaman hesap gününe havale edilmiş bir hakka dönüşür bu ki bende mahfuzdur.

-Bundan sonra ne yapacaksınız? Yine roman mı? Yine Osmanlı mı?

Ben, her bitirdiğinin arkasından “bitti, artık bir şey yazamam”, diye feryad edenlerdenim. Osmanlı ve aşk hakkında söyleyebileceğim her şeyi bu romanda söyledim zannediyorum. Elimde bir deneme ve bir de hikâye kitabının çalışmaları var. Onları bitirebilirim.

-Konusu bugünde geçen bir roman ya da hikâye yazmayacak mısınız?

Bilmem ki. içimden ne gelir ne gider? Zaman bana “hiç ummadığımı ve biriktirmediğimi” getirebilir.

-Sizin tabirinizle “son söz” yerine, Yeniçeriler ve II. Mahmud düzleminde size kaderin acı bir cilvesi gibi gelen, buruk bir tebessüm veren bir şey var mı?

Olmaz mı? Acı ve tebessüm verici. Yeniçeriliğin bütün isimlerini kaldırmış ve yasaklamış olan II.Mahmud’un, bu kez padişahlığın bütün isim ve kavramlarının kaldırılmış olduğu bir zamanda, ‘Yeniçeriler” adı verilmiş bir cadde üzerine kurulu türbesinde hesap gününü bekliyor olması. Reşat Ekrem’in tecahül-i arifanesiyle, kaderin adaletle hükmü mü, intikamı mı, ne demeli? Oradan geçerken caddeye ve türbeye benim için bakmanızı isterim.

-Kaç defter doldurdunuz bu roman yazılıncaya kadar?

Dört defter doldurdum. Nefti, gölgeli.

-Niye ki bunca söz?

Niye ki bunca acı?

“İsimle ateş arasında Nazan Bekiroğlu”, Gerçek Hayat, 18 Ekim 2002, sayı 2002-42, sf.31 (İsimle Ateş Arasında)

İSİMLE ATEŞ ARASINDA NAZAN BEKİROĞLU

Nazan Bekiroğlu’nun yeni romanı “isimle Ateş Arasında”, Timaş Yayınları’ndan çıktı. Geçmişte yaşanan bir olayın baştan sona belli bir sırayla anlatıldığı sıradan bir tarihi bir romandan ziyade ‘zaman ve kader içindeki’ insanın hikayesinin lirik bir üslûpla anlatıldığı özel bir roman olan “İsimle Ateş Arasında” da “Yeniçeri Ocağı” ve son yeniçerilerden birinin yaşadıkları, anlatılanların omurgasını oluşturuyor.

Kitapta pek çok ‘isim’ ve ziyadesiyle de ‘ateş’ mevcut. Romanınızı niçin bu iki imgenin üstüne inşa ettiniz?

Gülün adının mı yoksa bu dünyadaki varlığının mı önce geldiğini kavramak için kırk yıl beklemesi gerekenlerdenim ben. Gülün ve her şeyin adının önce, hayatın sonra geldiğini kavramam uzun zaman aldı. Fakat bunu bir kez anlayınca, her bir şeyin de anlamını vermek kolaylaştı. Romanın isim imgesindeki bütün açılımlar bu ilk kabule dayalı, isim ve hayat, isim ve mana ve isim ve yokluk, isim/kelime, aklın alanındaki eylemlerden biri olarak da bu roman içinde temsil kıymetine «sahip. Nutuk ve mantığın aynı kökten geldiği hatırlansın, ilm-i kelâmın içerdiği akıl ve mantığa dayalı yöntem bilgisi göz önüne alınınca sevdiği kadının önce ismini öğrenmek isteyen Numan’ın, kendisini aşk zannederken, açığa çıkan baskın bir kelâm yanıyla neden tıkandığını ve tükendiğini fark etmek mümkün. Diğer yandan ateş ise bir yanıyla yokluğu bir yanıyla da arınmayı temsil eder. Yokluk aynı zamanda başlangıçtır bu romanda beni ilgilendiren yanı başlangıçtan çok azabı ve yok oluşu temsil ediyor olması. Böylece bütün bir romanda bir yandan isim ve onun temsil ettiği felsefi, sembolik ve nihayet gerçek kıymetler, diğer yandan ateş ve onun temsil ettiği sembolik ve gerçek kıymetler (ateşin felsefesinden çok azabı var), çeşitli düzlemlerde okuma teklifleri taşıyor. Ezcümle romanın vak’a düzlemlerini, düşey olarak isim ve ateşin temsil ettiği kıymetlerin böldüğünü düşünebiliriz..

Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamd olsun”. Bu ilgiyle mi romanın başında yer alıyor?

Evet. Muhyiddin Arabi, Füsus, ilk cümle sonu. “Allah’ın kelimeleri”, yine^ Füsus’da M. Arabi’nin ifadesiyle, mevcut varlıkların ayân-ı sabitesinden başka bir şey değildir. Ayan-ı sabite gelmiş ve gelecek bütün şeylerin ve hadiselerin gayb âleminde ve ilâhi bilinçteki tasavvuru, yani onların ismidir. Yani ki dem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir. Vahdet-i vücud’un yirmi yedi meselesinin/”hikmet”inin, yirmi yedi Peygamberin ismine izafe edilerek tefsir edildiği Füsus’da, ilk bahsin dem fassı olması ve onda da ünlü “dem’e isimler öğretildi” âyetinin yorumlanması, bu romanın yazılma sürecinde beni çok ilgilendirdi.

Kitabın kapağında, isminizdeki “na” vurgusu ne ifade ediyor?

Nâ hem bir olumsuzluk/yokluk eki, hem biz anlamında şahıs zamiri. Beni daha çok olumsuzluk/yokluk manası içeren yanı ilgilendiriyor. Daha Zaman’daki Mor Mürekkep yazılarında itibaren isminin    ilk   hecesi    na (olumsuzluk/yokluk) son hecesi zan (vehim) olan bir yazıcı tipi üzerinde durmuştum. Yokluk ve zan arasında her şey bir vehme dönüşüyor. İbn Arabi’nin kâinat tefsirini yeni ve çok şahsi bir morfoloji denemesiyle de olsa ismimde özetlenmiş bulmak bana buruk bir tebessüm veriyor:   “Kâinatta   ne varsa hepsi vehim ve hayal. Yahut perdelere vuran akisler veyahut gölgeler”. “isimle Ateş Arasında”da alışılmış tarihi romanlardan farklı bir yapı ile karşılaşıyoruz. Çünkü kitap, bir zaman dilimiyle ya da bir kişiyle sınırlanamayacak bir roman,

“biz”le “ben”, belli bir dönemle ondan çok daha geniş bir zaman dilimi arasında nasıl bir denge gözettiniz?

Ben’in zamanı dar, biz’in zamanı geniştir. Gözettiğim denge, romanın yapı şeması ile ilgili. Vak’anın üç katmanı var. Bunların ilki bütün bir Osmanlı tarihi önünde yeniçerilerin hikâyesi. Ocağın kuruluşundan yok edilişine kadar geçen süre. ikinci katman, Numan ve Nihade’nin hikâyesi ki ocağın yok edilişi tarihi olan 1826 Haziran’ının on beşine takaddüm eden üç yıl üç buçuk aylık dönem. Üçüncü katmanda ise her biri kendi zamanları ile kurulmuş on bir küçük hikâye var. Zaman üzerindeki bu tasarrufun, romanı, geleneksel romandan, ve onun mantıkla çelişmeyen zaman anlayışından ayırdığı ve modern romana yaklaştırdığı düşünülebilir.

Ana metnin dünyasında onunla gevşek bağlar kurmuş bu küçük hikâyeler? Nereye bağlıyor sizi bu yapı?

Mesnevilerde, bilirsiniz, ana metnin yeknesaklığını kırmak için araya yerleştirilen farklı nazım biçimleri vardır. Yusuf ile Züleyha’daki “Öykü”lerle denediğim buydu. Bu defa yine, ana metin üzerinde, onun hem fonetik hem tematik olarak monotonluğunu kırma niyetinde olan küçük metin parçaları. Buna bir tür gelenek ilgisi diyelim. Fakat bazen ırmaklar çok derin kanallarla birbirine bağlanıyor ve gelenek ilgisi olarak gördüğünüz “kırılmalar”, örneğin II. Cihan harbi sonrasının parçalanmış roman dünyasından bir yansıma olarak da okunabiliyor. Yani ki bu metne bir yanıyla modern bir yapıyla izah edilebilir bir veçhe de kazandırıyor. Bu ilgilerin ikisini de taşımaya hazırım. Diğer yandan, muhteva olarak baktığımızda ana metin ile küçük hikâyeler arasındaki gevşek bağıntılar için de bir iki söz söylemek gerekirse: Ben de Çehov’un ünlü cümlesini samimiyetle sahiplenenlerdenim. Duvarda asılı tüfeğin hikâye sonunda patlaması meselesi. Lakin Tahsin Yücel’in de kendi romanı Yalan ile ilgili ifade ettiği gibi, her tüfeğin görünürde patlaması gerekmiyor. Bazen o tüfek ilk anda dikkat çekmeyecek kadar derinlerde patlayabilir. Ve bunu ancak kulakları çok keskin olanların işitebileceğini de yazarın hesaba katması gerekir. Neticede, hayat, hikâyelerden yapılma bir şey zaten. Ve bir romanı anlatmanın en güzel yolu onu hikâyelerine ayırarak anlatmak.

Kitabın ‘anlatıcısı’, “Ben uydurdum bütün bu hikâyeleri. Daha yüksekte duran bir gerçeğe işaret etmek için” diyor. Nazan Bekiroğlu hem genel olarak hem de İsimle Ateş Arasında nasıl bir gerçeğin peşinde?

isimle Ateş Arasında romanında arkasında olunan gerçek, resmi tarihlerin karşısına alternatif olarak sunulan, insan kalbinin hesap gününe havale edilmiş tarihidir. Bunun anlamı da tarih biliminin vahiy gibi mutlak olmadığı, farklı noktalardan bakıldığı zaman farklı tarihler yazılabileceği cümlesindendir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir. İnsan kalbinin tarihçesinin resmi tarihin içerdiklerinden çok daha muteber olduğuna her zaman inandım. Romanın son cümlesi bu ihtiyaçla yazıldı: “Kalplerin tarihçesi yazılmadıkça ne tarihe ne romana inanacağım”. Nazan Bekiroğlu’nun genel olarak arkasında olduğu gerçek ise, geçici ve bitimli olmayan, kalıcı ve saf olandır.