Ayşe Sevim , Cümle Kapısı

Cümle Kapısı, Ayşe SEVİM, KİTAPHABER, Eylül-Ekim 2004, s. 36-37…

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Bu kapının ardında binlerce yıldır güneş ışığını görmemiş mahkumlar yatıyor. Onlara dokunan bir tek sevgili kalem. Bazen Dostoyevski olup bazen Nazım Hikmet olup bazen O’Henry olup sürekli yazıyorlar. Sanki bir tren yolculuğunda camdan dışarıya bakıyorsunuz. Siz yerinizde otururken camın karşısındaki simalar hızla değişiyor. Birinin acısını içinize sindiremeden bir diğeri gelip başlıyor hikayesini anlatmaya. Onurlu bir sürü erkek. Yeryüzünün topraklarından alınıp sizin önünüze getirilmişler. Nazan Bekiroğlu getirmiş onları. Hayatının bir dönemi zindanlarca yutulan bir sürü güzel insanı çağırmış. Fareli köyün kavalcısını dinler gibi onlar da bu çağrıya uymuşlar. Suçları, zekâları, hinlikleri, aşkları da yanlarındaki valizlerine tıkıştırılmış. Nazan Bekiroğlu, mahkumların huzursuz evlerini de getirmiş; Bastille, Anemis zindanları, Bodrum Kalesi ve diğerleri…

“Inde Deus Abest” bu yazı Gatineau Kulesi’nin yirmi üç basamakla inilen zindan kapısının üzerinde yazıyor. Saint-Jean şövalyeleri tarafından Latince yazılmış bir yazı. Anlamı “Burada Tanrı yoktur” Şövalyelerdeki kibri resmediyor bu cümle. Kişi ne kadar suçlu olursa olsun cezayla başbaşa kaldığında sığındığı her şeydir Tanrı. İster Allah olsun ister Tanrı olsun isterse küçük bir heykel olsun suçlunun göğsüne bastırdığı son ve ilk şeyidir. Buradaki işkenceleri tahayyül etmek istemiyorum. Her ne kadar Nazan Bekiroğlu kulağıma eğilip ” Kapı önündeki balkondan işkence odasına bakıldığında oraya neden “Inde deus abest” denildiği anlaşılmakta” diye ipucu verse de… Mahkumlar arasında dolaşırken bazen Adnan Menderes’in eşine yazdığı mektupları okuyorum, bazen Necip Fazıl’ın şiirlerini dinliyorum bazen de Verlaine ve Rimbaud’un birbirlerine çevirdikleri namluluların arasında kalıyorum. Başımdan aşağı insan hikayeleri yağıyor, elimi diğer bir kapıya uzatıyorum.

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Şu kapının ardından gelen ayak seslerini duyuyor musunuz? Birileri dans ediyor. Şems ve Mevlana sema yapıyorlar, Mevlana bu kapının arkasında bakın nasıl: “Mevlana temsil resimlerinde, sonradan çizilmiş minyatürlerinde tahayyül edildiği gibi şişman ve saçları beyazlamış, omuzları çökük ve ihtiyar bir adam değil. Benim gördüğüm bütün enerjisini gri renkli gözlerinden bir cezbe halinde etrafa saçan, duru saz benizli, elli yaşın çok üzerinde fakat çok genç bir adamın, öyleyse dünya zamanıyla yaşı olmayan bir adamın resmiydi. İnce ama yapılı, heybetli fakat çok zarif. Ve mutlaka şehirli. Öylesine soylu öylesine seçkin…” Nazan Bekiroğlu Şems’le Mevlana’nın aşkını ise şöyle anlatıyor ; “Gündelik hayatın dağdağasından farklı bir boyutta, suyun toprağa kavuşması gibi değil, iki suyun birbirine kavuşması gibi kavuşurlar. Bu yüzden hocası ve talebesi. Canı hem cananı olur Mevlana’nın. Müridi ve mürşidi…”

Bu odanın kapısını kapamadan Şems’in cinayetine tanık olacaksınız. Mevlana’nın Şems’den sonraki haline de tanık olacaksınız. Ben odanın kapısını kapatıyorum.

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Şimdi başka bir kapıyı itin elinizle. Elinize hüzün bulaşacak. Burada Hz. İsa’yı onun yedi havarisini sonra Hz. İsa’yı ve onun yedi yalancısını bulacaksınız. “İsa akşam yemeğinden sonra zeytin bahçesine çıktı, orada tutuklandı. Yuda İsa’yı onu yanaklarından öperek ihbar edeceğini söylemişti. Öptüğüm odur! Zeytin bahçesinde sarılıp onu yanaklarından öptü. O zaman askerler İsa’nın üzerine atladılar. Yuda’nın öpücüğü. İhanetin resmi. İçinden yılan çıkan bir kadeh de o gün bugün Batı sanatında Yuda’nın simgesi….. Askerler üzerine üşüşünce en sevenleri en bağlıları havarileri onu terk etti. Hiç ayartılmayacağını, hiç sürçmeyeceğini iddia eden Petrus, ilk inananı ilk bağlısı en sadık havarisi bile onu tanıdığını üç kez inkar etti. Sonra da acı acı ağladı. Çünkü İsa akşam yemeğinde ona, gün doğmazdan, horoz ötmezden evvel beni üç kez inkar edeceksin demişti..”

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Burada babalar ve oğulları duruyor. Eski bir ayini hatırlatıyor insana bu ilişki. Eski ama kutsal. Eski ama değiştirilemez. Eski ama güzel. Eski ama zor. Eski ama bu dinde olan herkes için yapılması mecburi bir ayin. Yani babası olan her erkek çocuk ve oğlu olan her büyük erkek için geçilmesi gereken bir yol. “Mevzu olduğu iddia edilen bir hadise göre “Oğul babanın sırrıdır” Onun suyundan toprağındandır. Boy veren sürgün, çatlattığı tohumun mahiyetincedir. Oğlun mahiyeti babasında saklı olduğu gibi babanın açıklaması da oğulda gizli. İkisinin manası birbirindedir.” Sarayın daha pek çok kapısı var. İntihar edenlerin içeride söyleştiği bir oda kapısı, ihaneti birbirlerinin kalplerinde işaretleyenlerin oda kapısı, hocasına vefa borcunu ödeyen talebenin oda kapısı, roman kahramanlarının hayata karıştığı bir oda kapısı, küçük bir kızın çekmecedeki eşyaları savurur gibi bulutları savurduğu oda kapısı…

Nazan Bekiroğlu’nun bir kitabın sayılı sayfalarına bunca hikayeyi resmetmesi bana bir avuç yemi saçtığında kalabalık bir kuş sürüsünün havalanmasını hatırlatıyor. Ne muhteşem bir görüntü değil mi?

KİTAPHABER, Sayı 22, Eylül-Ekim 2004, s. 36,37

H. Ömer CAMCI , Kitap Ayrıntı (Cümle Kapısı – Nazan Bekiroğlu)

Cümle Kapısı Vesilesiyle, Mustafa AYYILDIZ, Dergah, Sayı 172, Haziran 2004, s. 23…

Nazan Bekiroğlu Hoca’nın ona yakın eserini büyük bir ilgi ve hararetli hissiyatla takip ettim. Nun Masalları’ndan başlayarak büyük bir heyecan duydum. 15-20 yıl önce yazıları, hikayeleri dergilerden takip eder ve kitap hacminde, derli toplu elimizin altında bulundurmayı arzulardık, -aramızda kalsın Hoca’nın şiirleri de vardı başlangıçta-. Bu arzumuzu biz hiç bir zaman yüz yüze açığa vurmadık. Hoca’nın Prof. Dr. Orhan Okay için kaleme aldığı enfes denemeden cesaret bularak, ben de hocam Nazan Bekiroğlu için, Cümle Kapısı’ndan kalkarak yazma cüretini buldum. Bir nevi Hoca’nın Orhan Hoca için yazdığı yazıya nazire öykünmesi olacak. Öncelikle düzineye yakın eser içinde son denemelerin zirveye tırmandığını rahatlıkla söylemek mümkün. Eseri okumakla kalmayıp, özellikle Hz. Isa faslı başta olmak üzere Rus edebiyatı fasıllarını ve bir çoğunu, Mins Devlet Yabancı Diller Üniversitesi Çeviri Fakültesi Türkçe Bölümü öğrencileriyle, yani Beyaz Rus gençlerle bile paylaştım. Çok haz aldım ve öğrencilerin de gözlerinin parladığını, -bir kısmının inançsız olmasına rağmen- gördüm. Hoca eserine Konya, daha doğrusu Mevlana rüyasıyla başlıyor. Ben bu rüyanın aynısını Eva Hanım’ın satırlarından hatırlıyorum. Aynı rüyayı iki insan, çok farklı zamanlarda görebiliyormuş anladım. Hayatın uyanık görülen nice rüya içre olduğunu kavradım. Sonra Orhan Hoca için kaleme alınmış samimi satırlar.

Ben esere sonra kapı aralamayı düşünüyordum ama başlamışken eserin en çok etkileyici bölümünü, nerdeyse mahpuslukla ilgili bir adı hak edecek kadar güzel bir bölümü anmak gerekli. Dünya’dan ve bizden eskiden ve yeniden hapis-esaret maceraları ve edebiyata ruh verişlerinin enfes bir üslupla denemeleşmesi çok çok güzel duruyor. Bir sürü bilinen bir kısmı yeniden öğrendiğimiz, Batı edebiyatından, tefekkür dünyasından örnekler ama aslolan edebî boyut. Harikulade bir anlatım, nezih bir üslub ve çok derin bir hissiyat. Öbür denemelerindekinden çok çok ileri bir hassasiyetle Hoca’nın gönül ve zihin kıvrımlarını kelimeler ve cümlelerde hayatiyet bulmuş şekilde görüyorsunuz. Bunlar cümle olmaktan çıkıp Hoca olarak görünüyor gölge âlemde. Diğer denemeler Mavi Lâle, Mor Mürekkep, Cümle Kapısı’ndan biraz uzaktalar bence. Her şey mükemmel, Batı ve özellikle Rus roman kahramanları, kurmaca bile olsa -ki kurmaca gerçekten çok daha güzel ve gerçek- Hoca’nın denemelerine yakışmış. Ama Hocam beni hoş görün, Tanzimat’ın hele Servetifünun’un roman kahramanlarını içselleştiremiyor. Sizin üslubunuza da yazık oluyor. Güzelim metinlere hafif kalıyorlar. Şiiri söze kattığınızda akan sular duruyorken, bu roman kahramanları duyguyu aksatıyor. Çünkü siz bizim şiirimizin denemesini yazan, şairin sustuğu yerde sözü kanatlandıran bir sanatkâr oldunuz.

Doğrusu Hoca’nın yeni ve yakın geçmiş öğrencilerine imreniyorum, biraz da kıskanıyorum galiba. Onlar Hoca’nın hem olgunluk zamanına kaldılar, hem de çok daha kolay konuşulan bir döneme şahit oldular. Elbette kıymetini biliyorlardır, hatta daha kavrayıcı, irdeleyici, daha konuşkan nesillerdir. Ne yazık ki bizler Hoca’nın yalnız ilk yıllarına şahit olduk. Bizim de doyumsuz, ufuk açıcı belki tek düşünüp konuşmayı fırsat bulduğumuz dersler, Edebiyat Bilgi ve Teorileri ile Yeni Türk Edebiyatı derslerinde oldu. Hoca o zamanlarda ama yalnız derslerde, Orhan Hoca’nın halefi ve öğrencisi olarak bizlere çok şey kavrattı, fark ettirdi. Ondandır sonrasında Yeni Türk Edebiyatı tercihimiz. Ama hep sınırlı kaldı irtibatlar. Belki Hoca’nın da yaşadığı gibi asıl hoca- talebe ilişkisi doktorada mümkün ve bizler bu şansı yakalayamadık. Bunun da ötesinde bizlerin biraz çekingen, biraz kalıpsal kafalarımız, gençlikte bu irtibatı olumsuz seyrettirdi. Bunda Hoca’nın dahli ne kadardı bilemiyorum. Ben bizim dönem şanslılarından sayılırım. Hocayla irtibatı koparmadım. Doktora savunması, bir kaç kitabına değerlendirme yazmak ve Trabzon’a yakın düşünce ziyaretlerle şanslı sayılırım. Ama 15 yıllık mesafe hep yerinde kaldı. Belki öbür arkadaşlarım çok daha fazlasını, estetik, edebî, irfanî paylaşımla pişmeyi hak ediyorlardı. Hoca şimdi deryalar misali kaynamakta, ırmaklar misali taşmada. Cümle Kapısı’nı okuyunca bunu çok daha sarih olarak fark ettim. Gerçi Hoca bir eseri için yine yazmayı -ki doğrusu yeterli, kapasiteli ve derinlikli yazılar yazamadığımı biliyorum- düşündüğümde pek memnun olmamış, bir yanlış aktarma ve benim hatalı bir cümlemden de alınmıştı ama ben kaleme mani olamıyorum ve yine bir şeyler karalıyorum. Hocamın gönlüne ve kalemine sağlık, bu sefer de hoş görüle kusur ve kabahatlerimiz.

Okur-Yazar, Mart-Nisan 2004, s. 6-7

Mustafa AYYILDIZ , Cümle Kapısı Vesilesiyle

Kitap Ayrıntı (Cümle Kapısı – Nazan Bekiroğlu), H. Ömer CAMCI, Okur-Yazar, Mart-Nisan 2004, s. 6-7…

Her ay ne kadar çok kitap çıkıyor, farkında mısınız? Hangisini okumalı bu kadar kitabın ? Çölde su arayan bir bedevi gibiyiz kitap raflarının önünde. Sıcaktan dudakları çatlamış okur, hangi gerçek kâseye elini uzatmalı? Bence bir vaha bulmakta fayda var. Bekiroğlu işte o vahalardan biri.

Cümle Kapısı, o vahadan serin ve esenlikli bir kâse olarak uzanıyor ellerimize.

İşte ilk kelimeler, işte ilk cümleler…

“Cümleyi bulan insanın ilk öyküsü neden Şems ve Mevlâna? Çünkü güneş, çünkü güneşten sonra aydınlık bir yüz; Mevlâna. Mevlâna mı Şems’i buldu, Şems mi Mevlâna’yı Şam sokaklarında? Şems, karanlık Tebrizli. Şems diye biri gerçekten var mıydı? Yoksa onu Mevlâna mı vehmetti? Şems, güneş demekti, ilk kez Şam’da karşılaştılar. Şam akşam anlamı taşıyordu. Yani Mevlâna, bir akşam vakti, rivayetlerde Mehdi’nin ya da Mesih’in yeryüzüne geleceği yerde Şems’le (güneşle) karşılaşmıştı. Artık karanlıkta kalmak, aydınlanmamak mümkün müydü? Yaşamın ışığını bulmuş biri tekrar karanlıklara mı dönerdi?

Sufi imgeleminde renklerin de anlattıkları vardır. Dikkat çekilen bir renk; yeşil, İslâm dünyasında iki tane yeşil kubbe var. Biri tüm evrenin merkezi Medine’de. Biri Konya’da Hz. Mevlâna’nın pak ve nezih kabrinin üzerinde.” (Cümle Kapısı yazarına Şam’da, Hz. Muhyiddin bin Arabi’nin kabrini hatırlatmakta fayda var.)

Şems ve Mevlâna öyküsünden o ince, kırılgan ve cisimleşmiş sevgi abidesi Hz. İsa’ya geçiyoruz. “Ben seni affettim sen de öyleyse başkasını affet.” cümlesini öğreniyoruz Cümle Kapısı’ndan. Ne olursan ol gel, ‘Gel ama öyle kalma!’, İncil’i Isa yazmadı. O okuma yazma bilirdi, ama ne yazdı, ne yazdırdı. Sadece tebliğ etti. Yazılmayan kutsal kitap niçin aslında gerçekten hiç yazılamadı?

Daha sonra gemilerin geçtiği umman. Daha sonra “Sizi Erzurum’da tanıdım.” diyen puslu, mahcup bir ses. “Sınıflarımız rüzgâr kokardı, yaşayanlar şahidimdir. Şahidimdir, denize değil dağlara açılan pencereler.” Gerçi birkaç yıl sonra -muhtemelen dört yıl- pencereler artık denize açılacaktı. Ama güzeller güzeli hoca hep akılda kalacaktı. Gemiler geçmeyen bir ummanda herhalde o güzel kalemiyle yine yazıyordur, olacaktı.

Ardından zindan risalesi’nde kadim dostlarla karşılaşıyoruz; Dosto, Hugo, Campenella, Defoe, Wilde. Imam-ı Âzam, Imam-ı Hanbel, Hallaç, Ibn Sina, Ibn Haldun, Necip Fazıl, Kemal Tahir, Bediüzzaman Said Nursi…

Ölüm cezası hapse çevrilen Dosto, Sibirya’da Omsk hapishanesine düşer, insan olmaktan çıkmış suçlularla dört yıl birlikte kalır. “Fakat Dosto, yıldızın parladığı an bilgisiyle hepsini önce insan, sonra suçlu olarak algılamayı başarır ve onları kutsar. Çünkü Isa, en kirli ruhun bile içinde barındırdığı bir safiyetten emindir ve her şey aslında o noktaya avdet için değil midir?”

Dosto, Omsk’ta bir an bile yalnız kalamadı, İncil’den başka hiçbir şey okumasına izin verilmedi, kağıtsız ve kalemsizdi, yazmak yasaktı. Yıllar sonra, çok uzak coğrafyalarda zaman üstü sözler söyleyen Said Nursi de Dosto gibi cümle söylemekten uzaklaştırılmak isteniyordu. Düşündüğü bir şeyi bir kâğıt parçasına aktarmasından korkuyorlardı. Biliyorlardı ki iman, hem nurdur hem kuvvettir, hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.

Cümle Kapısı sonra aşktan bahsediyor. Hemen ardından ihanetten. Aşkla ihanet arasında neden bu kadar ince bir çizgi var? ‘Sevgilim İhanet’ ve ‘Ölümümden Kimse Mesul Değildir. Garip ki Ben de Değilim.’ Son cümlede, Cümle Kapısı kelimelerden yeni bir dünya kuruyor.
Dergah, Sayı 172, Haziran 2004, s. 23

Mehtap GÜR , Karanlıktaki Aydınlık

…Karanlıktaki Aydınlık – Mehtap GÜR, KİTAPHABER, sayı 20, mart-nisan 2004, sf. 20-22 …
Cümle Kapısı, Nazan Bekiroğlu’nun sıra dışı bir deneme çalışması. Bu inceleme yazısıyla sınırlamaya çalıştığım sınırsızlığın, “Cümle Kapısına” çarptığı yerde ufalanan kelimelerimin eseri yansıtmakta oldukça kifayetsiz olduğunu ifade etmeliyim. Çünkü satırlara vuran her dalga, okyanuslar kadar mavi ve bir o kadar derin. Timaş yayınlarından çıkarak okuyucu-suyla buluşan bu eşsiz eserin karanlık sayfalan arasında saklı, mavi bir aydınlıkla karşılaşacaksınız. Tutsak soyluların, mahkum ruhları ve ölümsüz eserleriyle. Yazar bu eseriyle okuyucuyu “Cümle Kapısı”nın loş koridorlarında gölgede kalan bir edebiyat gerçeğiyle göz göze getiriyor. Kitapta, derin izler bırakan hapislikler bazen kronolojik bazen de tematik olarak inceleniyor. Zindana düşenlerin gizli dünyalarına kıvrılan labirentlerin her köşe başında, ayırım gözetmeksizin karşılaştırdığı tanıdık mahkumların saklı dünyalarını keşfetmek, parmaklıklar ardında sonsuza dek susmayacak iniltilerine kulak kesilmek istiyorsanız vakit kaybetmeden aralanan Cümle Kapısından içeri girmeli ve o derinliğe doğru çıkan loş merdivenlerden koşarak tırmanmaksınız. Burası Ölüler evi, yani geçmiş ve geleceği ikiye bölen parmaklıkların arkasıdır. Nemli ve basık hücrelerdeki küf kokusunun yaktığı genzinizin sızısına aldırmayacak kadar içiniz titriyor, ürperiyorsunuzdur. Dev hüzün dalgalarının isyanlarla dövdüğü soğuk zindanın, yosun tutmuş kalın duvarları ardındaki yok edici tutsaklık. Ah o tutsaklık yok mu, alan, boğan, hırpalayan ve yok eden… Düşünen, gerçeği farklı bir gözle görerek topluma gösterebilen insanların, eserleriyle birlikte sürüklendikleri kimsesiz bir bitişin efsaneleşerek başlangıca durduğu o en zifiri nokta. Sistemlerin eğrilerinin dikenli tel olup yüreklere, düşüncelere örüldüğü yok olası zindanlar. Yüreği, düşleri ve kalemleriyle karanlığın rahminde, yani hücrelerde bir cenin gibi çile çeke çeke devinen özgür ruhların yalnızlığı ve mahkumiyeti. O boğuntu ve karaltı içerisinde filize duran tohum gibi soğuk taşların arasındaki “garip ve küçük pencerecikten”, dünyaya kapalı ama sonsuzluğa aralı pencereden, eserleriyle boy boy sürgün verdiklerini görürsünüz ve göğe uzanan umutlarının çileyle dövülüp, ıstırapla harmanlandığını.

Bu kitabın Zindan Risalesinin ilk satırlarına yüreğinizi yaslar yaslamaz, edebiyat tarihindeki tüyler ürperten çığlığın gözlerinizde donan ıstırabıyla iç çekerken, sanki o karanlık boşluğa sarkıp, uçsuz bucaksız bir kimsesizlikte tükeniyormuşsunuz gibi gelir. O sıfır noktasında, adı konulamayan bir belirsizlikle kışa duran ruhunuz buz keser. İçinizdeki beni bulduran Cümle Kapısında, avuçlarınızdan çekilip alınan hayatınızın yoksunluğunu duyarsınız. Her tutsakla mahkum olur, her tutsaklıkta kendi tutsaklıklarınıza çarpıp dağılır ve bir cesetmiş gibi hissedersiniz. O andan sonra Ölüler evinde “beklediğiniz tek şey cümle kapısının öbür tarafında, yani dışarıda alınacak bir nefestir”. Mukavemetinizi kuşanır, karanlığınızın aydınlanacağı o anı beklersiniz. “Kendi ıstırabında bütün bir beşeriyetin ıstırabını görerek bu yaradan korkmamayı öğrenerek” sonsuz bir körlük ve ağrılı bir teslimiyetle ruh tırnaklarınızı kemirerek beklersiniz. Ölüler evi, geçmişten başlayan ve geleceğin bilinmezliği içinde kaybolan Grek mitolojisindeki labirentos isimli sınama mekanlarını andırır. O dolambaçlı yolların her bir kuytusunda Prometre, Sisifos ve Tantal’m bitmeyen işkencelerinin ıstırabıyla inleyen ayrı yüzlerin aynı tutsaklığıyla karşılaşırsınız.

Labirentin bu noktasında sokaklara dökülen keşiş ve rahiplerden oluşan bir kalabalığın “Gebersin büyücüüü” diye homurtular çıkararak öfkeyle yürüdüklerini görürsünüz. Bu gürültüyle kendinizi boğucu bir karmaşanın ortasında buluverirsiniz. Büyütecin mucidi Oxford’lu Hoca olarak bilinen Rahip Roger Bacon’la beraber yuhalanır (evreni farklı bir gözle görmeyi ve görünenin ötesindeki görünmeyenleri görmeyi isteyen), diri diri yakılmaktan kıl payı kurtularak on beş yıl zindan hayatına mahkum edilirsiniz. Hayır! Bitmedi, kızıl loş ışıklı labirentteki yolculuğa devam edeceksiniz.

Bilindiği üzere, her yeniliğe direnç uygulamak iktidarların ritüelidir. Bu kez, her yeniyi ya da başka olanı öteleyen ve içine sindiremeyen sistemle başınız daha büyük bir beladadır. Her şeyin kendi etrafında döndüğüne inanan kiliseye karşı, evrenin Güneş etrafında döndüğünü söyleme gafletinde bulunduğunuzdan ötürü Galileo’yla beraber kilise erkanının önünde diz çöker, doğrunuzun” apaçık bir sapkınlık olduğunu” sesli bir şekilde itiraf ederek pahalı bir bedel ödemek zorunda kalırsınız. İktidarı, boyun eğip diz çökmeyle tatmin edemediğinizden “Gökselliğin sınırlarını kiliseye devredeceğinize” dair söz vererek “tövbekar” olursunuz. Ancak benzer şeyler söylediği için Roma’nın orta yerindeki meydanda diri diri yakılan Buruno’nun acı çığlıkları ve cesedinden tüten dumanlar soluk kesmekteyken, “tövbekar”lık bile sizi yetmiş yaşında zindanla tanışmaktan kurtaramayacaktır. Suçlu eserinizin hücre hapsine, yazarının ölümü bile son veremeyecektir. Diyalog, iki yüz yıl daha yasaklanmış kitaplar arasında mahkumiyet çekmeye devam edecektir.

Buruno’nun küllerini savuran zaman rüzgarı, sizi bu kez farklı bir hücreye savurur. İktidar söylemine karşı çıkarak “doğruyu söylemek, çoğu kez ölüm, değilse zindan armağan ettiğinden” labirentin bu dönemecinde Aristoculuğa karşı (deneyselliği mesnet edinerek önerdikleriyle) cephe almanın bedeli olarak, İtalyan düşünür Tommaso Campanella ile beraber zincire vurulur, öğrencilerinizle birlikte yirmi yedi yıl İspanya zindanlarında süründürülürsünüz. Sonra küf kokulu koridorda ilerlerken iktidarı eleştiren bir şiir yazarak, adi suçluların başının ve ellerinin kıstırılarak teşhir edildiği tomrukta çile çeken Daniel Defoe ile karşılaşırsınız. Teşhir edilerek aşağılanan sizmişsiniz gibi gelir ve onurunuzun kırıldığını en az onun kadar derin hissedersiniz. Bu tomruk, taraftarlannızca çiçeklerle bezense de tutunduğunuz her şeye karşı inancınızı yitirir, Robenson Crusoe ile dünya edebiyatının baş yapıtlarından birinin altına imza atana dek darmadağın olursunuz. Toparlanamadan bu kez Körler Üzerine Mektup’la iktidarı tedirgin ederek Ölüler evine sürüklenen Diderot’un kalın bir duvar dibinde, donmak üzereyken ağzından buharlar çıkarak inlediğini görürsünüz. O’nü öylece bırakıp Fransız Devrim’inin mimarı Rousseau’nun eline yapışıp nefes nefese kaçarak saklanır ve Emilie yüzünden tutuklanmaktan son anda kurtulursunuz. “Büyük ihtilalin kopmasına sebebiyet verecek adaletsizlikleri hicveden” Voltaire’de hemen oracıkta, ölüler evinin konuğudur. Tıpkı susmayı sevmeyen diğerleri gibi… Siz yani Voltaire, Fransız İhtilali’ni göremeden ölen muhalif birisiniz artık.İhtilalin korku saldığı dönemde mahkemeler ya ölüm karan veriyorlardı ya beraat. İkisinin arası yoktu. İşte bu sahneler karşısında gözlerinizde biriken tek şey yığın yığın korku. Eşini giyotine vermiş genç bir erkeğin mısraları yüreğinize korku biriktirir. Ölümü soluklayan o mısralar eşliğinde aykırı kraliçe Marie’yle birlikte boynunuzu (eşi XVLLois’in de kellesini uçuran) giyotine uzatırsınız. İzleyen kalabalıkta derin bir sessizlik. Sonra o sessizliği bıçak gibi kesen bir gürültü, bedeninizden kopan bir çığlık ve sepete yuvarlanan gözleri yuvalarından fırlamış kesik bir baş. Dehşet içerisinde ve ıstıraptan iki büklüm bir halde dar zindan koridorlarından yön değiştirerek ilerlersiniz. Mevcut siyasi rejim nezdinde her aykırı söylem, sahibi için ölüm ya da zindan hazırlığıdır. Çünkü iktidarların en korktuğu şey, devlete karşı isyan. “Ve tüm isyanlar muhalif siyasiler kadar, yürekli şair ve yazarların yürekli kalemlerinden besleniyor. Bu yüzden yolu hapisten geçenlerin büyük bir kısmı özgürlük savaşçısı ediplerdir.” Silvio Pellico’da İtalyan gizli örgütüyle ilgisi olduğu gerekçesiyle zindana kapatılanlardan. O’na sağlığını kaybettiren uzun ve ıstırap dolu zindan yılları, Hapishanelerim adlı efsanevi eserini kazandıracaktır.

O loş ve soğuk labirentte ilerlemeye devam ederken bir takım karaltılar olduğunu fark edersiniz ve “birden, Kazak askerlerinden oluşan ölüm mangası, tüfeklerin mekanizmasını şakırdatır.” İşte o anda Dostoyevski’yle birlikte dişlerinizin arasından köpükler saçarak yüzüstü yere yığılıverirsiniz. ‘Yazamazsam ölürüm’ diyen Dostoyevski’nin yazması da yasaktır. O ve kalemi tutsak. Kollarınızdan ve bacaklarınızdan zincire vurulmuş, “Karamazovlar’ın sapsarı kahkahası altında”, Sibirya’daki Omsk hapishanesine beraber tıkılmışsmızdır. Yüreğiniz aynı cinnetle kuşanıp bir kördüğüm halinde boğazınıza tıkılarak soluğunuzu keser. Ölüler Evinden Hatıraları yazarken birlikte üşürsünüz. Kalemin soğukluğunu parmaklarınızı dondururcasına yaşatan yazar, sizi içinizdeki benden yakalayarak bu kez Sibirya’ya sürgün eder. Sonra Zamyatin, Kuzmin, Babençikov ve Soljenitsin gibi kendi yavrularını yiyen sistemlerin “küs” çocuklarından biri olursunuz. “Sibirya, Hıristiyani temeller üzerinde yükselen romanın çarmıhıdır.” Acılar içinde çarmıha gerilerek işkence çekersiniz. Ve, Nikolay Buharin’nin paslı parmaklıklardan yükselen: “Kağıt kalem kullanmazsam burada yaşayamam” haykırışıyla irkilirken, avuçlarınıza çakılı çivilerden karanlık tarihe kan sızıyordun Ünlü Marksist Buharin, Sovyetlerin önde gelen kuramcısı Lenin’in sürgün arkadaşlarındandı. Kırk altı yaşında “Büyük idealinin gerçekleştiğini görecek kadar bahtlı, aynı idealin dönüştüğü sistem tarafından vurulacak kadar da bahtsız” olan bu adamla beraber, inandığınız ve ikame ettiğiniz sistemce tutuklanarak kurşuna dizilirsiniz. “Hücrede geriye bıraktıklarınız: bitirilmemiş bir otobiyografik roman, şiirler ve politik yazılardan oluşan el yazmalarıdır”. Buharin, akibetini sezen bir ruhun yangınıyla: “El yazmalarımın çoğunu cezaevinde, geceleyin, harfleri tek tek yüreğimden kopararak kaleme aldım. Bu yazıların kaybolmaması için size tüm gücümle yalvarıyorum. Çalışmalarımın yok olmasına izin vermeyin. Elveda sevgilim…” diye feryat eder ve birlikte hıçkırırsmız. Yüreğinizin derinliklerine yansıyarak sizi acılarla tutuşturan bu çığlık ve avuçlarınızda Buharin’in delik deşik kanlı gömleğiyle kalakalırsınız.

Arthu Koestler’in meşhur romanı Gün Ortasında Karanlık, sistemce yenen bu başların, hayal kırıklıklarının resmidir aslında. Komünizm ideali uğruna acıyı göze alıp idam mahkumu olarak üç ay hapis yattıktan sonra Komünist Parti’den istifa etmesine neden olan aynı hayal kırıklığı, ümit kesimidir. Ölüm mahkumu olarak geçirdiği üç ayı İspanya Vasiyetnamesi eseriyle ölümsüzleşecektir. Ancak Koestler, tecrübe ettiği zindanın ruhunda yarattığı acıyı, özgürlüğün önlenemez insiyakını ve tutsaklığa duyduğu beşeri öfkeyi en çok Spartaküs romanında, Spartaküs kimliğiyle yansıtacaktır. Çünkü Spartaküse kendi kimliğini yüklemiştir. O Spartaküs karakteriyle ölümsüzleşecektir. Bu zindan sarkılan sürüp gidiyor ama 12 Eylül sonrası siyasi tutukluların hapishane koşuları iyice değişti. Kemal Tahir romanlarından iyi tanıdığımız, mürekkep yalamışlığından ötürü hem hapishane idaresi hem diğer mahkumlar nezdinde saygınlığı bulunan anlatıcı figür, siyasi hükümlü/tutuklu, romantik bir slüet olarak tarihe kanşıyor. Hapishaneler de değişti. Abemas, Baba Cafer, Yedikule, Metris, Mamak… Ne oluyor da bir zamanlar hükmi şahsiyet taşıyan zindanlar şimdilerde kimliksizleşiyor, sadece bir koddan ibaret kalıyor? A, B ve C tipi, yanı sıra K tipi, Özel tip. E belalı harf, açığı-kapalısı var, E tipi; ama harflerin en zalimi F mi ki? F tipi! Harflerin hepsi tükenecek mi böyle? İçimizdeki Hapishane; Labirentin sonu yazarının içerden bir bakışla soruverdiği soruyla insan merak etmeden duramıyor: ‘Hapishaneler nereye doğru gidiyor?”‘ Labirentin ezel ve ebed arasında kıvrılan dar koridorlarında, hapishane ve iktidar arasındaki o tehlikeli noktada tarih yazan daha nice ölümsüz karakterin yiten yüzlerini seyrederken hatta bir parçanız onlarla birlikte sizden ayrılıp o loş labirentin karanlık ve küf kokulu koridorlarına savrulurken bu sorun ilmek ilmek ruhunuza dolanır. Hapislik kadar bu da bir trajedidir aslında. Cümle Kapısı işte bu trajediyi paylaşılır kılar ve anlamlandırır. Cümle Kapısını okurken satırları arasına kayan hayatının buna değdiğini düşünüyor insan. Eksilmiyor artıyor. Mevlana tekkesinden Nazım Hikmet’e, Kemal Tahir’den Necip Fazıl’a kadar sayamadığım daha nice renkleri, tarafsız bir üslupla aynı çile tezgahında dokuyan ve zindanların ruhunda izler bıraktığı birçok kimseyi sayfaları arasında bulabileceğiniz tek eser.

KİTAPHABER, sayı 20, mart-nisan 2004, sf. 20-22

Elif TOPÇU, Hocam, Nazan BEKİROĞLU İçin

Hocam, Nazan BEKİROĞLU İçin- Elif TOPÇU, mavi yeşil, mart-nisan 2004, sayı 26, sf. 13…
Fakülte hayatım boyunca derslerini büyük bir keyifle dinlediğim, yıl sonunda dağıttığı ders değerlendirme formunun “düşünceler” kısmına düşünmeden “Derslerin dinleyici sayısı artırılmalı.” dediğim hocamın yazmış olduğu kitap için bir şeyler söylemek zevkli; bir o kadar da zor benim için.

Cümlelerle düşündüğünü fark eden Nazan Hanım’ın cümlelerindeki farklı, akıcı, estetik yapı, kendi ifadesiyle “karmaşık”, bana göre “çok boyutlu” düşünmenin ürünüdür. Nazan Hanım’ın yazıları belki de en çok bu yeteneği kazanmak,geliştirmek için okunmalıdır.

Yüzyıllar önce “kötü” sıfatıyla nitelenmiş Züleyha’yla çok başarılı bir empati kurup parmaklarımızı kesmek pahasına anlayamadığımızı anlamamızı sağlayan bilinç, müthiş kıssanın aynasını, kuyusunu, kurdunu bizimle konuşturan üstün fark ediş Timaş Yayınlan aracılığıyla okurlarını düşüncelerinin Cümle Kapısı’na davet ediyor.İhtimal, davetin herkese açık olduğunu ifade etmek için “Ne olursan ol, gel!” diyen Mevlana’nın şehrinden başlıyor anlatmaya. Yazar, Mevlana’nın şehrinde Mevlana’yı Mevlana yapan; fakat şimdilerde yalnız kalmış olan Tebrizli Şems’e dikkatleri çekiyor, ardından aklımıza takılanı açıklıyor:

“Yalnızlık aşkın vekaletidir.

Ölüm aşkın kefaretidir.

Her aşk bir baş götürür. Bu kez başını veren Şems olmuştur.”

İkinci denemede yazar Hz. İsa’nın doğumunu, yaşadıklarını, uğradığı ihaneti, Batı’nın ve Doğu’nun bu haksızlığa uğramış hayatın hikayesine yaklaşımlarını kırıp dökmeyen nazik bir eleştiriyle anlattıktan sonra Yahudilerin ihanetine uğrayan merhametli elçinin aynı elden vurulacak olan kutsal şehre hitabıyla sözünü noktalıyor:

“Ey Kudüslüyle günler gelecek ki düşmanların seni setlerle çevirecek, kuşa tıp her yanından sıkıştıracaklar.Seni ve sende oturan çocukların yere çalacak, sende taş üstünde taş bırakmayacaklar.”

Yazar I.bölümü, kitabını ithaf ettiği hocası Orhan Okay’a yazdığı açık mektupla bitiriyor.Orhan Bey’le Nazan Hanım’ın mektupları doğrultusunda geliştirilen bu bölümle ilgili söylenecek çok şey var;ben yalnızca birini söyleyerek söyleyip geçeceğim: Öğretmenleri de öğrencileri de kıskandıracak bir hoca-talebe ilişkisi içten bir dille anlatılmış.

II.Bölüm: Zindan Risalesi:Yazar, “zindan” kavramını açıkladıktan sonra ömrünün uzun ya da kısa bir döneminde o dört duvar arasında kalmış kişileri ziyaret ediyor. Nazan Bekiroğlu’nun Zindan Risalesi’nde Yüce bir ideal uğruna acımasız dalgalar önünde direnenler, idealleri tarafından öğütülenler, adi suçtan yatanlar var. “Her hapislik elbet bir trajedi içerebilir. Geriye ‘yazı’ bırakılmış olması bu trajediyi paylaşılır kılar, “diyen yazar okurlarını Batı’da Daniel Defoe, Rousseau, Voltaire, Stendhal, Verlaine, Oscar Wilde, Dostoyevski gibi pek çok ünlü isme ve eserlerine götürüp kendi penceresinden gösterdikten sonra Wilde’ın “Reading Hapishanesi Baladı” hakkında yaptığı “…suçun mahiyetinin önemini yitirdiği ve geriye sadece cezanın acısının, beşer ıstırabının kaldığı yerden seslenmektedir, “yorumuyla bütün anlattığı mahkumların ve eserlerinin değerlendirmesini yapıyor aslında.

Zindan Risalesi’nin “Doğu” bölümünde İmam-ı Azam, Ebu Hanife, Ahmet bin Hanbel, Hallac-ı Mansur gibi İslam dünyasının önde gelen isimleri, Osmanlı zindanları,kafesteki şehzadeler; çileler, zindanlar dönemin şartları ihmal edilmeden, dokunaklı bir sezgiyle anlatılıyor.

“Tanzimat, Meşrutiyet, Mütareke” başlığı altında Tanzimat’tan 12 Eylül’e kadar bizdeki “siyasi suçlular” anlatılıyor. Namık Kemal, Nazım Hikmet, Can Yücel, Necip Fazıl, Süleyman Hilmi Tunahan, Said Nursi, Osman Yüksel Serdengeçti, Nihal Atsız, Adnan Menderes, Faruk Nafiz… Kader bambaşka dünyaların insanlarını aynı mekanda buluşturdu.Yazar, bu insanların hikayelerinden aşkı ve ıstırabı çekip aldı, anlattı; ama ne aşk ne ıstırap ne de hükümlüler bitecek gibidir. Belki de bu nedenle şu iki dize zindan hikayelerinin sonuna çok yakışmıştır:

“Şu Metris’in önü bir uzun alan

Bir tek seni sevdim gerisi yalan!”

Aşk, ihanet, intihar üzerine bu kavramları dağarcığımızda “okumadan önce-okuduktan sonra” diye ikiye bölecek kadar değiştirecek denemelerin ardından deneme türüne en uygun başlıkla akıcı bir bilinç yolculuğu: “İç/dökümü”. Arkasından “Cümle Kapısı”,son.

Cümle Kapısı kapalı, bu yazı kapı ötesinde benim görüp aktarabildiklerim. Cümle Kapısı’nın ötesini kendi gözlerinizle görmenizi tavsiye ederim. Acemi bir kalemin anlattıklarından çok daha fazlasını bulacağınızdan eminim.

Not: Kitabı okuduktan sonra kendinizi ifade ederken kurduğunuz cümlelerin öğe sıralanışının, en çok da düşünme tarzınızın, hayata ve olaylara bakışınızın değişeceğini garanti ediyorum.

– , mavi yeşil, mart-nisan 2004, sayı 26, sf. 13

Adem E. YILMAZ Cümle Kapısı:Nazan Bekiroğlu

…Cümle Kapısı:Nazan Bekiroğlu – Adem E. YILMAZ, Vakit, 16 ocak 2004 Cuma, sf. 14…

“Söz de, aşk da ne benim, ne senin. Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya, Ağustos göklerinde başımın üstünden geçen bulut, mayıs gülü, ışıklı Nisan yağmuru ne kadar Allah’tansa, mülk gibi söz ve aşk da O’ndan. Beşeri bir sevgili ya da cismani bir aşk gibi görünen hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, ‘gönül tahtına O’ndan özge sultan’ olmuyor”

Yılın En İyi Deneme Yazan

Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Cümle Kapısı” isimli eseriyle Nazan Bekiroğlu yılın en iyi deneme yazarı seçildi. Daha önce “Mor Mürekkep” ve “Mavi Lale” isimli iki deneme kitabı yayınlayan Bekiroğlu’nun “Cümle Kapısı” isimli kitabı iki ay önce yayınlanmıştı. Zarif bir dil, kendine özgü söyleyiş biçimi ve ayrıntıları ortaya çıkarmadaki maharetiyle dikkat çeken Nazan Bekiroğlu, son kitabında da farklı bir deneme tarzı sergiledi. Bekiroğlu, “Cümle Kapısı”nda biyografyanın deneme tarzıyla anlatımını seçti. Akademisyen titizliğiyle disiplinize ettiği sanat anlayışı, çağdaşlarından farklı bir çizgi elde etmesinde en büyük etken. Hem hikâye ve hem de deneme tarzıyla büyük beğeni toplayan Bekiroğlu, popüler kültüre kapı aralamayan duruşuyla edebiyat dünyasında hak ettiği yeri çoktan aldı. “Cümle Kapısı: Kalbin Kapısı”

“Cümle Kapısı” neden Hz. Mevlana’nın kapısında karşılıyor okurlarını bilinmez, ama onlar için birçok ‘cümle kapısı’nı imlediği muhakkak. Bekiroğlu’nun öğrenciliğinden hocalığına kadar sürekli yakınında bulduğu Orhan Okay’ın hatıralarından Doğu ve Batı’nın zindan risalelerine kadar birçok konu(k) ele alınmış kitapta. Kitabının belkemiğini oluşturan ‘Zindan Risalesi’nde zindan kavramının tarihsel art alanı gözler önüne serilmiş. Zindan Risalesi; Zindanın Doğu ve Batı medeniyetlerinde binlerce yıllık hikâyesi; zindanın hikâyesi, zindanındakinin hikâyesi, zindandakini bekleyenin hikâyesi. Antikitemden modern zamanlara uzanan zindan risalesi boyunca diri gömülenlerin, nemli karanlıktan soluyanların hayat hikâyeleri çarpıcı yönleriyle anlatılmış. Batı edebiyat ve düşünce dünyasından onlarca çilekeş isim: Dostoyevski, Puşkin, 0. Wilde, Mayakovski, Verlaine, D. Defoe… ve Doğu. Bekiroğlu İslâm dünyası bahsinde çarpıcı bir farkındalık sunuyor okurlarına “Hazreti Peygamber zamanında Müslümanlar hapishane adlı bir mekân tanımıyorlardı.” Emevi, Abbasi, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinin hapishane dökümleri ve binlerce isimden birkaç münzevi yıldız: İmam Ebu Hanife, İbn Teymiye, İbn Haldun, Süleyman Hilmi Tunahan, Said Nursi, Kemal Tahir, Necip Fazıl, Nazım Hikmet… Nazan Bekiroğlu bir bakıma bu ünlü mahpusların ortaya koydukları sah eserlerin de mayalandığı/üretildiği soğuk/küflü mekânlara konuk ediyor okurlarını.

Sevgilim İhanet

Son bölümde ise birbirinden farklı konuların ele alındığı altı deneme var: Babalar ve Oğullar/ Ölümümden Kimse Mes’ul Değildir, Garip Ki Ben De Mes’ul Değilim/ Sevgilim ihanet/ Son için Güzelleme/ îçdökümü/ Cümle Kapısı. Güçlü deneme kurgusuyla dikkat çeken “Cümle Kapısı”, Nazan Bekiroğlu’nun entelektüel birikimi, emsalsiz duyuş gücü, müthiş farkındalığı ve içgörüsüyle layık görüldüğü ödülü çoktan hak etmiş.

Vakit, 16 ocak 2004 Cuma, sf. 14

DURSUN, Ercüment; 5.Hafta, nr.7, Ocak 2004 (Cümle Kapısı)

1-Mor Mürekkep, Mavi Lale ve son olarak da Cümle Kapısı, denemeler.Farklı bir kulvarda hikayeleriniz ve bir de roman. Akademik çalışmalarınız,makalelerinizi de katarsak oldukça geniş bir yazı serüveniniz var. Fakat;bütün bu duraklarda dikkatimi çeken şöyle bir nokta var: Sizin yazıyla kurduğunuz ilişki, nesnelerle kurduğunuz ilişkileri birebir yansıtıyor. Saf duygudan mücerred bir ilişki bu. Eşya/yazı ile kurulan bu duygusal bağ/ilişkinin çok yoğun olduğu izlenimi ediniyoruz. Bu çok yorucu bir süreç değil mi?

1-Doğru, yorucu bir süreç. İşte geldik gidiyoruz telaşesi içinde benim bir yerlerle kurmak isteğim irtibat için yüklenebildiğim söylem yazı biçiminde tezahür etti, benim dilim yazı oldu, son zamanlarda sık kullandığım bir cümle bu. Ama yetti mi? Hayır yetmedi. Gayeniz nesnenin kendisi ile sınırlı değilse, o kapının arkasını talep ediyorsanız, en azından merak ediyorsanız, gördüğünüz ile yetinemiyorsanız, yazı yetmiyor. Getirip büyülü kapının, cümle kapısının önünde bırakıyor sizi. Üstelik yazı, çizi, bilim, düşünce, hepsi de aynı kapıya çıkıyor. Aynı kapının sadece önüne. Sadece bir hatırla/t/manın heyecanı. Haber verdiği bir şey. Haber ama kendisi değil. Onun için yazının benim için anlamı giderek katmerleşen bir acıya dönüşüyor. Ve bütün bunların anlamı benim nezdimde yazının küçümsenebilirliğini itiraf oluyor. Yazının getirip de önünde bıraktığı kapıya nisbetle, arkasından haber verdiği ve hatırlattığı muazzamaya nisbetle yazı sadece haberci. Haber bile değil. Yazmakla olmuyor gitmek lazım.

2-Cümle Kapısı’nın sonunda, Cümle Kapısı, kalbin kapısı, ifadesi var? Kelimelerden kalbe giden bir köprü mü inşa ediyorsunuz?

2-Kalbi daima önemsedim. Kalbi en fazla önemsedim. Akla değil ama batıdaki manasıyla akılcılığa karşı çıkan bir yanım var ve bunlar birbirinden çok farklı şeyler. Bir kere bu kompozisyonu kurduğunuz zaman, aklın çıkamadığı yücelere kalbin çıktığını fark ettiğiniz zaman, biraz evvel sözünü ettiğim işte geldik gidiyoruz telaşesi içinde değerler sıralamanızı kurmuş oluyorsunuz. Ve dünyalara sığmayanı içine alabilen kalp bu sıralamada en üst sırada duruyor. Gelgelelim cümleye. Dil ile varlık arasında çok kuvvetli bir bağ var. Dil hayattır, düşüncedir. Büyük laflar etmekten korkmasaydım cümle şerefimdir filan derdim. Çünkü varlığı cümle biçiminde, cümle hacminde, cümle ritminde kavradığım fark ettim. Cümle, manamın birimidir. Yazıda da böyle, bölüm bölüm değil, cümle cümle yazabiliyorum ben. Dolayısıyla evet, cümle kapısı, kalbin kapısıdır. Ama o da yetmiyor. Cümle kapısı da kapalı. Ve ben hâlâ anlatamıyorum. Esamenin ateşe düştüğü an, üç yüz sahifeye rağmen sadece bana malum bir hikaye olarak kalıyor. Meğer ki anlayan birkaç kalp. Kalbin suda açtığı halkalar varmış. Gidip onlar da birkaç kalbe çarparmış. Hepsi bu.

3-Aşk, sizin yazı serüveninizde önemli bir izlek. Cümle Kapısı’nda yer alan denemelerin hemen hepsinde; doğrudan veya dolaylı olarak aşkı buluyoruz. ‘Aşk ile yazmak’ ile, aşk hakkında yazmak aynı şey olmasa gerek?

3-Hayatın özü hasret. Varlığın hasretten öte manası yok. Ben başkasını bulamadım. Altından başka türlü kalkamadım bu muammanın. Bunu herkes yaşıyor ama ismini kimi koyabiliyor kimi koyamıyor. Hasretinin kimi bilincinde, kimi değil. O büyük kapının arkasındaki ezel gerçeğinden bahsediyorum. Sanat da bilim de, düşünce de, Aliya’nın (ve diğerlerinin) işaretiyle varlığın özünden haber vermiyorsa hiçbir anlamı yok. Aşk da sanat gibi. O da varlığın özünden haber veriyor. Ama bunu herkes bilmiyor. Mahiler derya içinde yüzüyorlar da deryanın adını koyamıyorlar. Fark etseniz de fark etmeseniz de böyle bu. Onun için aşk benim için yazıda birinci dereceden kuvvet taşıyor. Kuvvetli bir haber.

4-Cümle Kapısı’nın önemli bir bölümü Zindan Risalesi’nden oluşuyor. Handiyse, müstakil bir kitap olacak boyutta. Besbelli ki; zindanlar çok şey söyletecek cinsten. Neden müstakil bir kitap olarak düşünmediniz bu bölümü? Mesela, Zindan Risalesi adı altında.

4-Müstakil bir kitap olarak düşünmedim ama bunun olabilirliğinin başlangıçtan bu yana farkındaydım. Üstelik elimdeki malzemenin tamamını da kullanmadım. Açılmış dosyalarda bir yığın zindan-zedenin adı kayıtlı duruyor. Hepsinin de kendine özgü bir yığın hikayesi var. Fakat benim yapmak istediğim zindan-zedelerin hikayelerini anlatmak değildi. Zindan-zedelerin hikayeleriyle bir formülasyon kurmaktı yapmak istediğim şey. Yolu zindandan geçen insan; siyasi ve sosyal manada bu nedir? Bunun için de elimdeki kadro yeterliydi. Daha fazlası benim kurmak istediğim formülü sadece daha geniş bir kelime kadrosuyla ifade zenginliğinden ibaret olurdu ki bunu gerekli görmedim. Bu kadarı benim için yeterli.

5-Zindan Risalesi’nde yine, bizatihi zindanlardan ziyade, oradan geçip giden, ya da orada sona eren yaşamlarla anlam kazanıyor mekanlar. Size Zindan Risalesi’ni yazdıran saik bu mu acaba? Yani trajik, dramatik veya melodramatik insan öyküleri.

5-Bir yanıyla “intihar” bir yanıyla “ihanet” üzerinde duran, zindana da kayıtsız kalamaz, varlığın kapıları bunlar. Varlığın bittiği yerde bütün beşeriyet için geçerli formüllerin sınanması sevdasına düştüğümü varsayalım. İnsan ruhunun orada neleri koruyup neleri koruyamadığını merak ettiğimi. Basit bir merakla değil ama ölümcül bir onanma ihtiyacıyla. Ruhun zindanda koruduğu şey benim için çok önemliydi. Çünkü bu, insanın ezeli gerçeği. Hani her şeye rağmen Dostoyevski’nin Omsk’ta fark ettiği şey. Oradaki herkesin evvela insan olduğunu fark ettiği yer. İnsana ilahi el dokunmuştur. Budur benim görmek istediğim. Ve galiba entelektüel zindanı bunun en açık ve seçik ifadesini bulduğu yer. Diğer yandan toplumun en altında duranla en üstünde duranı bir araya getiren zindan çoğu kez o toplumun keskin bir profilidir. Bunlar yazıcı için es geçilecek sabiteler değil.

6-Kurgusal karakterleri anlatmakta olduğu kadar, gerçekten yaşamış, kanlı canlı tarihsel kişilikleri anlatmakta ve tanımlamakta da bir o kadar mahir bir kaleminiz var. Bir insanı yazarken, başlangıç noktanız neresi olur? Hangi noktalardır ki sizin yazı evreninize o insanı konuk eder?

6-Bu nokta, yaşamış insanları anlatırken onları kendi kalbimin ölçeğine vurduğumda elimde bir şey kalıyorsa eğer o noktadır. Yani bir buluşma noktamız varsa. Gördüğüm şeyi hikayeleştirebiliyorsam. Daha doğrusu gördüğümün hikayesini seçebiliyorsam. Anlattığım, yaşayandan ziyade benim onda gördüğüm olabiliyorsa. Okuduğum bana bir hayatı kendi hayatımda, kendi hayatımı da onun hayatında yeniden üretme imkanı veriyorsa, sonsuz deneyim alanı sağlıyorsa. Kendi üzerime almayayım ama zaten sanatçı dediğimiz hayata yönelik yeni bir bakış açısı önermekten başka ne yapar?

7-İç Dökümü, başlıklı yazı, otobiyografik izler taşıyor sanki. Oysa sizi, kitaplarının önünde yürüyen bir yazar olarak tanımadık. Kendinizi gizlemeye çalıştınız demiyorum ama, kendinizi yazınsal kimliğiniz ötesinde bir varlık olarak sunmadınız hiç. İç Dökümü bu anlamda bir istisna mı oluşturuyor? Çok özel ve öznel, hatta itiraf nevinden konular var sanki?

7-Yazmanın benim için dağın dağ olduğunu anlatmakla eş anlamlı olmadığını, mimesis hikayesinden şiddetle kaçtığımı, şimdiye kadar ısrarla, inatla tekrar ettim. Bu yüzden tarihi gibi görünen hikayelerim tarihi değildi. Ateşi anlattığımda anlattığım ateşten ötesiydi. Beni Ali’nin gelmesi ilgilendirmedi hiç. Ali’nin neden geldiği ve onun gelişlerinin bütün insanların gelişleriyle kurduğu alaka, bütün gelişleri ne kadar ifade edebildiği, dahası Ali’nin gelişinin de arkasında neyin yattığıyla ilgiliydim ben. Benim formülasyon dediğim şey olsun bu. Necip Fazıl’ın meşhur tecrid nazariyesi. Diyelim ki benim bu yaşa kadar, sizin de ilk soruda merak ettiğiniz şey, nesnelerle kurduğum ilişki ve o ilişkiyi kurarken kurduğum bir formül var. Şimdi de diyelim ki şimdiye kadar nesnelerle kurduğum ilişkiyi bu kez de kendi hayatıma bakarak kurmaya kalkışmışım. Bu kez de kendi hayatımda sınamışım nesnelerin arkasında varlığını sınadığım şeyi. Ve şimdi ben sizin sorunuzu sorarken tebessüm ediyorum. Çünkü hayır, İçdökümü istisna değil, yazıcı yazısının önüne çıkmıyor. Tam tersine onun içine cekiliyor. Kendisine bazı okurların sorduğu şeyin cevabını veriyor belki de. Kendisini en fazla anlattığı, içini en fazla döktüğü yazı/lar/da bile böyle saklı kalmasının izahı da bu. Bütün bunlardan sonra en görünür düzlemde sadeleştirerek, bütün fazlalıklarını atarak hem sizin sorunuzun, hem benim cevabımın şu da çıkar: Evet iç dökümü. Çünkü dağın arkasını merak eden, dağın dağ olduğunu dinlemekle avunmayan okuyucuya ihtiyacım var. Belki benim bildiklerimden daha fazla harf biliyordur. Bunu bilmiyorsa da belki benim bilmediğim bir harfi biliyordur. İnsanlığımın, bütün acziyeti ve hevesi ile böyle bu.

8-Son olarak; Trabzon’da denize nazır odanızdan, İstanbul ve İstanbul’un edebiyat ortamı nasıl görünüyor?

8-Sessiz sedasız, görünüyor. Ağır ağır akan bir ırmak. Arada sırada bir silkiniş bir kımıldanma. Ama arkası gelmiyor. Herkes kendi hikayesini yazmakla meşgul hasılı. Ama edebiyat tarihleri de böyle yazılıyor. Biz zirve isimleri görüyoruz yüzyıllar ötesinden. Kaç taneler? Ve arada unutulup gidenler, esamisi okunmayanlar? Irmağın ağır akışını üstlenen ve zirveleri taşıyan isimsiz kahramanlar da onlar oluyor galiba.

Selçuk Orhan, Romanla Ateş Arasında – Acemi Şansı

“Nazan Bekiroğlu’nun “İsim ile Ateş Arasında”sı yoluyla hakim bir anlatım biçimini ele almaya çalıştım; Bekiroğlu’nun neredeyse ses özelliklerine kadar özenilmiş anlatımının örtemediği teknik zaafları açıklıkla dile getirmeye çalıştım. Bu yazı okunurken Bekiroğlu’nun roman hatta tarih anlayışına yakın durmadığım göz önünde tutulmalıdır…”

Selçuk Orhan, “Giriş”, Acemi Şansı, Birun yay. İst, ocak 2004, sf. 16

Romanla Ateş Arasında

Geçmiş nasıl tasavvur edilebilir? Soru, romancı ve tarihçi tarafından aynı şekilde anlaşılmayacağı gibi farklı romancılar ya da tarihçiler arasında da farklı şekilde yanıtlanacaktır. Tarihçi kuşkusuz soruyu yöntemine ilişkin bir değerlendirmeyle yanıtlamaya çalışacak; sonuçta geçmişin, tarihten bir dönemin, tasavvur edilmesinin ancak olumsal bir çerçevede mümkün olabileceğini, izlerin ve kalıntıların farklı bir kurguyla değişik yorumlara yol açabileceğini kabul edecektir. Gerçi bir fermanın ya da kendi başına bir divanın çok karmaşık ve çelişkili yorumlara yol açmayacağı söylenebilir, ama geçmiş zamanlar çoğu zaman kendi yanıltıcı/yargılayıcı anlayışlarıyla karşımıza çıktıklarında parçaları doğru yere oturtmak isteyen kişiye pek de yardımcı olmazlar. Bir şiir görünüşte bir şiirdir; kullanılan dil aynı olsa bile şairin sözünü ettiği şarabın simgesel karşılığının ne olduğu bile başlı başına bir sorun haline gelebilir. Sanatçının geçmişi tasavvur etme çabası da tarihçininkinden daha az sıkıntılı değildir; ama daha coşkulu, daha keyifli dolayısıyla daha serbest ve kendiliğinden olabilir. Belki de bu yüzden ‘tarihsel’ roman adını verdiğimiz alt türle ‘fantastik’ romanın yolları kaçınılmaz olarak kesişir; nasılsa sanat açısından geçmişi tasavvur etmekle olmayan bir alemi tasavvur etmek arasında körlükle alacakaranlık kadar bir yakınlık olsa gerektir. Aslında el yordamıyla da olsa derlenebildiği ve bazı şeyler yanlışlığı kanıtlanana kadar böylece doğru kabul edilebildiği müddetçe mutlak körlük yoktur; diğer bir deyişle mutlak bir tarih de yoktur, kişi kendi geçmişini bile unutabildiği müddetçe geçmişin gerçekliğine ilişkin bir bilginin ancak el yordamıyla da olsa ilerlemeyi mümkün kıldığı sürece değeri vardır. Böylece, romancıyla tarihçinin yolları pek de olumlu sayılmayacak bir biçimde kesişir; tarihsel bir konuyu işlemek ya da uzak geçmişte geçen bir olayı anlatmak isteyen romancı için her zaman kolaycı bir tarihçi, bir hevesli durumuna düşmek tehlikesi söz konusudur. Bir bakıma, oldukça yaygın bir kanıya göre, tarihsel bir dönemi işleyen romancı açısından gerçeklerle kurduğu ilişkinin birinci dereceden önemi yoktur; amacı, sanatsal yetkinliğini kavramış, güzel bir yapıt vermektir. Kendi sanat anlayışı doğrultusunda, sözgelimi okurun vaktini kolayca ve keyif alarak geçirmesini sağlayacak ya da diyelim ki içini kemiren bir meseleyi sanatıyla teşrih edecek bir çözüm aramaktadır. Sanatçının kendi anlayışı ve arayışının zenginliği ölçüsünde yapıtıyla kurduğu ilişki de karmaşıklaşabilir ve kendisi için bile içinden çıkılmaz bir hal alabilir. Sonuçta, en azından genel kanı itibarıyla tarihçiyle sanatçı arasındaki temel ayrım olarak birinciye yüklenen sorumluluk ödevinin yerini ikincide geniş bir serbestlik ve deneme-yanılma özgürlüğünün almasıdır. Öte yandan, bu ayrımı pek önemsemeden tarihe karşı kendiliğinden sorumluluk üstlenen yazarlar da olmuştur; bu durumda bile, yazar, konusuna nasıl yaklaşacağı sorun olduğunda tarihçiye göre daha özgürdür. Eninde sonunda tarihsel bir karşılığı olmayan eski bir destanı yeniden yazmakla bile politik bir sorumluluk yüklenebilir yazar; tarihçi nesnel olmadığı için suçlanabilir, ancak sanatçı bir tek nesnel olmadığı için suçlanamaz.

Tarih kavramı, geçmişin nasıl tasavvur edilmesi gerektiği ya da benzer konularda kafa yormanın amacı çoğunlukla çağdaş gerçekliği daha iyi kavramak ve gelecek için izlenecek yolu saptayabilmektir. Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı ya da Tarık Buğra’nın Osmancık’ında olduğu gibi uzak geçmişte aranılan, izi sürülen şey aslında birçok bakımdan günümüze ait bir mesele olabilir. Ulusal kimlik ve kültür üstüne düşünen yazarlar açısından tarihin kaçınılmaz bir başvuru kaynağı olacağı kesindir; öte yandan, geniş anlamda bile politik diye tasnif edilemeyecek bir yapıtla meşgul olan kişi için de tarih kendi ülkülerini ve ütopyasını kurgulaması açısından uygun bir ortam sağlayabilir. Nazan Bekiroğlu’nun yapıtlarında geçmişin sürekli ve çekici bir başvuru kaynağı olarak karşımıza çıkmasının bana kalırsa başlıca nedeni bu ikincisidir. Nun Masalları’yla başlayan tasavvur dolayısıyla büyük bir değişiklik olmadan üç aşağı beş yukarı aynı yapıda İsimle Ateş Arasında ismindeki yeni romanına taşınmış görünmektedir. Birbiriyle bağlantılı hikayelerden oluştuğu için bir bakıma Nun Masalları da, eleştirel adlandırmalar işimize yarayacaksa, romanesk bir yapıya sahipti denebilir; en azından İsimle Ateş Arasında’nın olduğu kadar romandır.

Roman kuramı açısından nereye oturduğu bir yana Nazan Bekiroğlu dönemin benzer yazarları arasında hemen hemen sadece tarih görüşü bakımından ayrı durmaktadır. Günümüzde bir roman konusu olarak tarihe, yakın geçmişe göre daha yoğun bir ilgi olduğunu söylemek mümkündür. Okurun yeni ilgileri ya da yayıncılık sektörünün genel taleplerinden çok geçmişin işlenmesi 90’ların öne çıkan eğilimlerinden olarak göze çarpmıştı. Elif Şafak’ın Pinhan’ı, İhsan Oktay’ın romanları hatta Mustafa Altıoklar’ın İstanbul Kanatlarımın Altında’sı ve benzer birçok yapıt üç aşağı beş yukarı aynı tarih görüşü etrafında konuca olmasa da zihnen ortak bir alana çekildiler. Çekildikleri alanda tarih yarı fantastik yarı mistik bir serüvenin sahnesi olarak tasavvur ediliyordu. Aynı alan içinde kalmak üzere ikinci bir eğilim de geçmişi tasavvur ederken günümüzde hakim olan haz anlayışının kurgulanması biçiminde karşımıza çıkıyordu. Dolayısıyla sözgelimi Ağır Roman’ın kenar mahalle ilgisiyle Elif Şafak’ın Pinhan’ındaki külhanbeyliği ilgisi birbiriyle çakışıyor; aslında özde aynı zihnin ürünü olduklarını ortaya seriyordu. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sı ise hemen hemen her dönem rüzgarın estiği yöne uygun bir yapıt vermiş olan yazarın durumu pekiştirdiğini açıkça gösteriyordu. Başlangıçta, ‘yüksek edebiyat’ın bir eğilimi olarak ortaya çıkan tarihsel-fantastik romancılık giderek popüler romanların bölünerek çoğalmaya müsait ortamına sıçradı. Özet olarak 90’lar, edebiyata dizginsiz düşgücüne boyun eğmiş bir tarih ilgisi getirdiler. Bir bakıma 90’larda özellikle roman yazarlarını etkisi altına alan bu eğilimin kökleri Latife Tekin’in masalsı anlatımında ve Marquez’le birlikte ‘büyülü gerçekçi’ dünya edebiyatının bütün dönemi kaplayan ününde aranabilir.

Nazan Bekiroğlu’nun sözünü ettiğimiz tarihsel-fantastik alanla zihinsel ilişkisi ve yakınlığı neydi, ne dereceydi? Nun Masallan’ndan itibaren Nazan Bekiroğlu’nun, bu eğilimin ‘mistik’ tarafına ait olduğunu gözlemleyebiliriz. Mistik’in anlamı kuşkusuz değişik dönem ve başka dillerin edebiyatlarında çeşitli boyutlarıyla genişletilebilir; burada en genel, en çok kabul görmüş anlamıyla kullanabiliriz. Ancak Bekiroğlu’nun tarihe ilgisinin mistik boyutu mesela Elif Şafak’ta olduğu gibi yavan da olsa bir çeşit içrekliği (ezoterizm) içermediğinden Nun Masalları’nda en son çözümlemede geçmiş özlemi halinde gerçekleşiyordu. Nazan Bekiroğlu, Elif Şafak ya da İhsan Oktay gibi kuşağının yazarlarının belki de pek dikkatini çekmemiş bir yazarın, Mustafa Kutlu’nun da (özellikle dil ve anlatım özellikleri bakımından) etkisi altında görünüyordu. İkincisi, özellikle dini-mistik nitelikleri olan konularda daha serbest davranabilen çağdaşlarına kıyasla bir çeşit özdenetimle hareket etmek zorundaydı. O kadar ki sözgelimi ‘intihar’ konusuna duyduğu lirik ilgiyi bile yeterince derinleştirmeye kalkışmamış görünmektedir. Bu açıdan bakıldığında Nazan Bekiroğlu’nun, Elif Şafak ya da İhsan Oktay’da oldukça belirgin bir biçimde farkına vardığımız hazcılıktan uzak durduğu ya da bu hazcılığı kendi tarih görüşüne uygun bir biçimde yeniden ürettiğini söylemek mümkündür. Öte yandan tarihin kesin bir bütünlük ve keşfedilmemiş bir düşlem sağladığı konusunda çağdaşlarına yakın görünmektedir. Dahası Bekiroğlu, sözünü ettiğimiz çağdaşları kadar serüven-kurgu arayışı içinde değildir; bunun yerinde anlatıya aldığı bir kişi, olay ya da nesne vasıtasıyla insanın içine bakmak eğilimi ağır basar. Özellikle İsim ve Ateş Arasında’da deneme niteliğinde bölümlerin nicelikçe kurguya galebe çalmasından yazarın roman anlayışı adına bir şeyler çıkarılabilir. Bütün bunlar biraz da yazarın ‘kötülükle yukarıda örnek olarak saydığımız yazarlar kadar kolayca irtibat kuramamasıdır.

Bu anlamda Elif Şafak’ın Pinhan’ıyla, Bekiroğlu’nun Nun Masalları arasında kısa ama genel bir karşılaştırmaya gitmek dönemin edebiyatını anlamak açısından da yararlı olabilir. Bana kalırsa, geçmişi kurgulamak açısından Bekiroğlu Nun Masalları’nda pek çok çağdaşına üstün olduğu gibi açıkçası İsimle Ateş Arasında’da olduğundan da daha başarılıdır. Elif Şafak’ın, Pinhan’ında yazarın dikkati, daha sonraki romanlarında olduğu gibi suskun kalmış, göz ardı edilmiş, kendi tabiriyle ‘öteki’ olan bir şeye dönüktür. Çeşitli mistik görüşlerle tasavvufu harmanlayarak, edilgen, dişil bir kişilik yaratmış ve bu kişiliğin iç karmaşasından insanın çelişkili yönüyle ilgili bir serüven kurmaya çalışmıştı. Oysa Şafak’ın karşılaştığı ve aşamadığı ilk zorluk dile getirmek istediği iç karmaşayı imgesel bir düzleme taşıyamaması olmuştu» (Elif Şafak, gerçi kişilerin iç çelişkisini düşsel bir tasarımla aktarmaya eğilimliydi; sözgelimi, romanın baş kişisi, Pinhan’ın, cinsel ikilemini nesneler ya da renkler üstündeki karşıtlıklar üstünden betimlemeye çalışmıştı. Ancak ne yazık ki bu simgeleştirmelerde Şafak’ın, romanın genel kurgusu ve anlatımı denli başarılı olamadığı söylenebilir.) Bekiroğlu’nun Nun Masalları ise kenarda kalmış bir şeye dönük sayılmazdı; Nun Masalları’nda anlatılan Hattat’ın hikayesi gerçi edebiyatta pek işlenmiş bir konu da sayılmazdı ama düşsel yönü kuşkusuz Pinhan denli serbest olamayacağından yazarı tarihi dört dörtlük olmasa da akla uygun bir tasavvura zorluyordu. Bir hattatın yaşamını anlatabilmek için yazarın tarihi belgelerden öte güçlü ve yaratıcı bir özdeşleşme ortaya koyabilmesi gerekiyordu; bu da kuşkusuz, anlatılan tarihsel dönemin inandırıcı bir biçimde kurgulanmasıyla mümkündü. Nun Masalları’ndan edindiği deneyim Bekiroğlu’nu yıldırmış olmalı ki İsimle Ateş Arasında’da özellikle kurguladığı dönemin gündelik yaşamına ilişkin ayrıntılardan olabildiğine kaçınmak yolunu seçmiş görünüyor. Elif Şafak tarihsel tasavvur zorluğuyla karşılaştığında nasıl bir çözüm bulmuştu? Pinhan yazarı, romanı başından masalsı bir hava içinde kurguladığı için dönemin gerçekliğine okuru ikna etmeye yetecek kadar değinmekle yetinebiliyordu. Diğer bir deyişle, masalsılık roman açısından tarihsel tasavvurdan daha fazla öne çıkıyordu. Nazan Bekiroğlu’nun romancı olarak çelişkisi de tam bu noktada ortaya çıkıyor: Bekiroğlu, masalsı bir anlatım yerine, Nun Masalları’ndan sonra İsimle Ateş Arasında’da tarih tasavvurunu ikame etmek istiyor; ancak Benim Adım Kırmızı’nın yazarı kadar pervasız olmadığı için bu mükemmel arayışı onu konusunu silikleştirmeye, okurun bakışından kaçırmaya zorluyor. Sonuçta Elif Şafak’ın, Pinhan’ını, kişilerin üç aşağı beş yukarı aynı yalınlıkta ve temelde birbiriyle ilişkisiz olarak kurgulandığı birkaç roman izledi. Nazan Bekiroğlu içinse, İsimle Ateş Arasında’yla birlikte tarih tasavvuru hâlâ aşılamamış bir sorun olarak duruyor.

İsimle Ateş Arasında’yı dönemi için öneminin de yine çağdaşlarına kıyasla ortaya çıkıyor; çünkü Bekiroğlu’nun romanı, kendi türündeki romanların imkanları açısından son sınıra dayanmış durumdadır. Geçmişi tasavvur etmek konusunda 90 döneminin tarihsel roman yazarlarının hiçbiri belki de saklı öncüleri sayılabilecek olan Safiye Erol’u aşamadılar. Ciğerdelen’in yazarı, günümüz yazarlarına kıyasla oldukça cesur bir denemeye girişmiş ve 17. yüzyılın gündelik yaşamına dahası zihniyetine ve duygu dünyasına nüfuz etmeye çalışmıştı; kurgusu, tarihsel gerçekleri yansıtmak bakımından kusurlu da sayılabilir kuşkusuz, ancak İslam tarihindeki içrek tarikatleri oldukça öznel bir görüşle kurgulayan Elif Şafak’tan daha inandırıcı olduğu söylenebilir. Nazan Bekiroğlu’yla, Safiye Erol, geçmişin tasavvur edilmesi konusunda aslında aynı yolu izlemiş gibidirler; her ikisi de kişilerin gündelik yaşamı üstüne düşünmüştür. Ancak Bekiroğlu’nun mükemmelciliği, anlattığı kişileri bazen en temel insani güdülerden yoksun kılabiliyor. Safiye Erol, bu iki yazarın tersine “zaafları anlatabiliyordu. Bekiroğlu, Nun Masalları’nda olduğu gibi zaafla karşılaştığı noktada kurguyu gözden çıkarıp bir deneme yazarı olarak romana müdahale ediyor. Elif Şafak’sa, basite indirgiyor. (Sözgelimi Mahrem’deki şişmanlığıyla öne çıkan anlatıcının yiyeceklere karşı duyduğu zaafla kişileşmesi oldukça can sıkıcı bir basitleştirmedir.)

İsimle Ateş Arasında, bir aşk romanı olarak başlıyor; Bekiroğlu, konu bakımından gerçekten de yaratıcı bir buluşla karşımıza çıkıyor: Farklı dönemlerden söz ediliyor olmasına karşın anlatının başlangıç noktası II. Mahmut dönemi, Vak’a-i Hayriye’nin üç sene öncesi olarak kesin biçimde belirlenmiş. Romanın çoğu bölümünde anlatıcı olarak karşımıza çıkacak bir adam, Mansur isminde, ölümü kütüğe bildirilmemiş bir Yeniçeri’nin ismini satın alıyor. Bu isimle birlikte ölen kişinin maaşı dahil olmak üzere bütün bir servetinde hak sahibi oluyor. Bir isimle üstüne konduğu bu mülkün içine, ölen Yeniçeri’nin eşi Nihade tarafından işletilen Buhur dükkanı da dahil. Bekiroğlu, romanın kurgusal düzleminde Mansur ismini satın alan kişinin Nihade’ye aşkını anlatıyor. (Bu arada okura, benim verdiğim “kaba” özetle romancının üsluplu anlatımı arasında derin bir fark olduğunu belirtmek zorundayım.) Bekiroğlu’nun oldukça durgun bir anlatımı var; çoğu zaman olayların anlatılması işini birkaç satırda halledip oluşan durumla ilgili yorumlar getiriyor. Özeti tamamlamak gerekirse, Mansur, önce boşadığı eski eşinden olan kızı Nur’u kaybediyor; hikaye Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı Vak’a-i Hayriye günlerinde son buluyor. Kuşkusuz, “bir başkasının yerine geçme” durumu simgesel anlamda genişlemeye uygun bir konudur. Bekiroğlu da duygulan gerçekçi roman geleneğinde alıştığımız biçimde dışsal olgular ve iç dünya betimlemelerinden çok simgeler üstünden vermeye çalışıyor. Böylece sözgelimi padişah-kul ilişkisiyle Nihade-Mansur ilişkisi divan şiirini anımsatan bir düzlemde koşutluk gösteriyor. (Burada örneğin V. Holbrooke’un Divan şiirini üç ayrı düzlemde okuyarak yaptığı tahlillerden yararlanarak Nazan Bekiroğlu’nun romanı incelenebilir; hatta padişah-kul ilişkisi üstünde uzun uzadıya durmasından ve bu ilişkiyi aşk biçimiyle kurgulamasından açıkçası yazarın Holbrooke’u okuduğu sonucuna da varılabilir. Ancak, bu tür bir şerh olanağı ne kadar geçerli olursa olsun, bir eleştiri değil bir okuma üretmeye yarayacaktır; böyle bir derin okuma, gerçi malumatfuruş okurun gözünde yapıtın değerini arttıracak olsa da, aslında içerdiği yüksek yanılma payını da düşünürsek, kesinlikle bir “değerlendirme” sağlamaz. Günümüzde yazılan “yeniden inşa” ya da “…göre okuma” denemelerinin sayıca usandırıcı çokluğuna karşın, eleştirel söylemdeki boşluğu yamamaya elverişli olmayışı da bu yüzdendir.)

Mansur romanın tek anlatıcısı değil; padişahlar ya da tüzel bir ses olarak yeniçeriler de zaman zaman ‘ben’, zamiriyle anlatmaya başlıyorlar. O durumda, Osmanlı tarihinin anlatılan dönemine ve özellikle yeniçeriliğin kurulması ve kaldırılması hadiselerine ilişkin içerikçe pek şaşırtıcı olmayan denemeler okumaya başlıyoruz. Nazan Bekiroğlu, sözgelimi Yeniçeri Ocağı’nı bir insanı konuşturur gibi konuşturuyor; her söz alan kendi tarihini aktarmaya, hikaye etmeye başlıyor ancak konuşan kim olursa olsun yazarın roman boyunca hiç değişmeyen üslubuyla konuştuğu için konudaki fark dile yansımıyor. Bekiroğlu’nun sanatı kurgudan çok anlatımda kendini gösteriyor; tarihi üç aşağı beş yukarı okullarda öğretildiği biçimde anlatıyor aslında.

Romanın anlatımı büyük ölçüde anıştırmalara (telmih) dayanıyor; hemen her bölümde yazar tarihteki bilindik bir olaya ya da tarihle ilgisi olmasa da herkesçe malum bir dış olguya temas ediyor. Sözgelimi “Tunuslu tarihçinin büyüleyici teorisiyle..” diyerek İbn Haldun’a ya da tek eşlilikle ilgili bir bölümde hadislere gönderme yapıyor. Sadece tarihsel dönemlerle de kısıtlı kalmıyor; romanda yazarın okumalarının ve çağdaş diye vasıflandırılabilecek tarih görüşünün doğrudan anlatıma katıldığı yerler rastlamak da mümkün. Sözgelimi, Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşilikle ilişkisini anlattığı bir bölümde aynen aşağıdaki cümleler geçiyor:

“Dairenin dışı? Adı üstünde. Yangın yeri buğday tarlası. İslam öncesi alışkanlıklarını gözden çıkaramamış bir Türkmen İslamı. Bektaşi.”

Üslubu katmazsak Bekiroğlu’nun cümleleri düpedüz günümüze ait bir yaklaşımın, bir bilme biçiminin yansımalarıdır. Bektaşiliğin kendini değerlendirmesiyle bir ilgisi yoktur. Benzer yaklaşım, II. Mahmut’un kendini Batılaşma konusunda yargılayışında da yer alıyor. Anlatımı telmihlerle oluşturduğu gibi çoğunluğu deneme biçiminde olan romanın düşünsel yapısını da telmihlerle oluşturuyor. Sözgelimi, “Dili eviydi, evini unuttu.” derken belli ki Heidegger’e atfedilen ünlü bir dil-ev eğretilemesinden yararlanıyor. Diğer bir deyişle, yazar düşünmek yerine düşünceyi alıntılıyor; yorumlamadan ya da kurguyla bütünleştirmeden doğrudan veriyor.

Romanın bütünü açısından ele alındığında Nazan Bekiroğlu’nun üslubu bana kalırsa ciddi bir çıkmazdadır: Baştan ele alırsak, birincisi anlatı zamanını, geçmişi, diğer bir deyişle söz konusu tarihsel dönemi tasavvur etme zorluğu karşısında ya da tamamen kendi sanat anlayışı doğrultusunda romanını kurgusal düzlemden, yazarın şu veya bu kişileştirmeyle de olsa müdahale ettiği, doğrudan fikir bildirdiği denemelere kaydırıyor. Bu durumda Mansur’un hikayesini takip ederken araya örneğin padişahların kendini anlattığı bölümler giriyor; ancak bu özdeşleşme kesin bir özdeşleşme olmuyor, yazar konu ettiği padişahla ilgili tarihsel bilgiyi en dar haliyle alıp kendi anlatımıyla sunuyor: Bu durumda sözgelimi Bektaşilik, dilbilim ya da Batılaşma yönündeki reformlarla ilgili denemeler ortaya çıkıyor. Döneme ilişkin tarihsel bilgiyi kabul görmüş en genelgeçer gerçeklerin çerçevesinden taşmadan aktardığı için okur açısından büyük olasılıkla bildiklerini yeniden okumak anlamını taşıyor bu. Gerçeklere bağlı kalma bilinci bana kalırsa olumlu değerlendirilmesi gereken bir nitelik olmasına karşın bu noktada Nazan Bekiroğlu’nun aleyhine işliyor. Anlattığı hikayenin olası kusurlarını gidermeye çalışırken kendi mükemmellik tuzağına düşüyor. Anlattığı kişilerin zihinlerini tasavvur etmenin imkansız olduğunu baştan kabule etmiş olduğundan sözgelimi Mansur’un düşüncelerini aktarırken oldukça inandırıcı oluyor; çünkü sözgelimi, babanın, çocuğunun ölümü karşısında duyduğu pişmanlık gibi her çağın insanına aynı biçimde hitap edebilecek bir insanlık halini anlatırken dört dörtlük bir geçmiş tasavvuruna ihtiyaç duymuyor. Ancak, anlattığı kişiyi sokağa çıkardığında o dönemde İstanbul’da olan kimi yapılara değinmek gibi birtakım yüzeysel belirtiler dışında hiçbir şeye değinemiyor; iş, geçmişi anlatmaya geldiğinde, bir padişahın ya da yeniçerinin ağzından konuşuyor. Bu konuşmalarda da deneme havasından kurtulmuyor; anlatıcı, kendi tarihsel rolünü ve etrafında olup biteni hem de yaşadığımız çağın tarih görüşü açısından değerlendirmiş ve yargılamış oluyor. Padişahların kendilerini anlattığı bölümlerle asıl hikaye arasındaki bağlantılar da sadece simgesel olduğu için roman iki bakımdan da Nun Masallarının gerisinde kalıyor. Bekiroğlu’nun kendine özgü bir tarih görüşü ya da tarihi kendi üslubuyla ‘yemden yazdığı’ daha doğrusu yazılanı taklit ettiği bölümlerde ilginç bir buluşla karşımıza çıkmadığı, için romanın bu bölümlerinin üslubu pekiştirmek dışında bir katkısı olmuyor.

Geçmişi tasavvur etmek sorunuyla ilk karşılaşan romancılar kuşkusuz 90 kuşağının fantastik eğilimli romancıları değiller. Türk Edebiyatı dahilinde konuşursak pek çok romancımız için geçmiş bir özün, bir ruhun arandığı bir alan olmuş. Burada ‘ruh’ sözcüğünün manevi anlamını vurgulamıyorum. Sözgelimi Türk kimliğinin nasıl oluştuğu çeşitli nedenlerle birtakım romancılarımızın meselesi olmuştur. Kişiliklerin nasıl oluştuğu, geçmişte meselelere nasıl bakıldığı, sorunlara nasıl çözümler getirildiği, zaaflar ve güçlü yanlarımızın köklerinin neler olduğu gibi ulusal sorular bir arada ele alabileceğimiz birçok yazarı meşgul etmiştir. Ahmet Mithat’ın, 90’ların çizgisine daha yakın olan fantastik-tarihsel romanlarını atlarsak bana kalırsa sözünü ettiğim ulusal/dini kimlik arayışı ilk olarak Namık Kemal’in Cezmi’sinde ortaya çıkmıştır. Kemal Tahir, Tarık Buğra, Oğuz Atay ya da Tanpınar da kimi zaman tezleri doğrultusunda kimi zaman da öznel kişiliklerinin oluşumunu kavrama çabasıyla tarihe yönelmiş, geçmişin tasavvur edilmesi sorunuyla karşı karşıya kalmışlardır. Kemal Tahir ve Tarık Buğra romanlarında tarihsel konuları işlerken aslında bir ütopya tasarlama peşindedir; kimi zaman da kendi insan kavramlarını tarihte meşrulaştırırlar ama anlattıkları özünde, yaşadıkları çağda bir eşini görmeyi umdukları bir ruhtur. Oğuz Atay geçmişin tasavvur edilmesinin imkansızlığı karşısında parodiye yönelmiştir. 90’lardaki fantastik-tarihselin kökleri daha çok Ahmet Mithat’la, İstanbul Ansiklopedisi’nin çalışkan yazarı Reşat Ekrem arasında aranmalıdır. Özellikle Elif Şafak’ın ve İhsan Oktay’ın her ne kadar düşsel bir serbestliği varsa da romanlarında Reşat Ekrem’in izlerini takip etmek mümkündür. Nazan Bekiroğlu’nun dönemdeşleriyle ortak köklerden beslendiğini pek sanmıyorum; ancak daha mistik yönelimlerle birleşmiş olsa da Bekiroğlu’nda da hazcılık eğiliminin olduğunu söylemek mümkündür. Bekiroğlu, geçmişin tasavvur edilmesi konusunda anladığım kadarıyla Tanpınar’ın yolunu izlemekte ve bunun zorluğunu çekmektedir; çünkü Tanpınar, üslubu ve meselesi gereğince hiçbir zaman kendi tanıklık ettiği çağla kıyaslanmayacak bir uzak geçmişin hikayesini yazmaya yeltenmemiştir. İkincisi Tanpınar, anahatlarıyla açık seçik ortaya konabilecek bir tezle değilse bile kendi içinde tutarlı bir tarih görüşü ve bilinciyle yazar. Bekiroğlu’nun ne kapsamlı ne de yenileyici bir yaklaşımı olduğu söylenebilir; kuşkusuz bir roman yazarından da beklenen her zaman dört başı mamur bir kültür adamı olarak karşımıza çıkması değildir. Ancak roman yazarının tarihin tasavvur edilmesi konusundaki zoraki tutukluğu romanı teknik açıdan da zaafa düşürmüştür.

Geçmişi tasavvur edemeyiz; hatta yaşadığımız bir günü bile ayrıntılarıyla tam olarak anlatmak melekesi insandan esirgenmiştir. Nazan Bekiroğlu’nu, bir dönemi yeterince iyi sahneleyemediği için eleştirmek yersiz olur. Ancak, bana göre bir romanda tarihin bildiğimiz yalınlıkta ve doğrudan anlatılmasındansa saptırılması ve bazı bakımlardan ‘ateş’e atılması yeğdir. İsimle Ateş Arasında’nın üslup değeri ve yazarının kendi dönemdeşlerine göre daha parlak olan yaratıcı simgeselliği gözden kaçırılamaz. Daha da önemlisi, Nazan Bekiroğlu bu romanla aslında bütün bir dönemin sınırına dayanmıştır; geçmişin, düşsel hikayelerle tasavvur edilmesinin imkansızlığı roman bünyesinde de belirginleşmiş, bütün fantastik-tarihsel romancılığın tükendiği noktayı işaret etmiştir; çünkü Bekiroğlu belki de tarihsel gerçekle kurguyu, sorumlu bir bilinçle, birbirine örseletmeden ele alma tehlikesini tanımış son yazarımızdır.

Selçuk Orhan, Acemi Şansı, Birun yay. İst, ocak 2004, sf. 71-83
Birun yay. İst, ocak 2004, sf. 71-83

Kılavuz Cümle Kapısı (Kitap tanıtımı)

…Cümle Kapısı (Kitap tanıtımı) Kılavuz, Ocak 2004, sayı 10, sf. 17…
Türkiye’nin iyi kadın hikayecilerinden (bu sayıda kendisiyle bir söyleşi yapma imkanı bulduğumuz Ayfer Tunç, sanatta kadın-erkek ayrımının bir anlamı olmadığını söylüyor ama biz, Ayfer Tunç’un da müsadesiyle ifadeyi bu şekilde kullanmakta bir sakınca görmüyoruz) olduğunu düşündüğümüz Nazan Bekiroğlu’nun serbest çağrışımlar sonucu ortaya çıkan denemelerini topladığı kitabı Cümle Kapısı Timaş Yayınlarından çıktı. Hikayelerini okumuş olanlar yazarın Türkçe sevgisinden, okuyucuyu sarıp sarmalayan üslubundan haberdardırlar, dolayısıyla cümlelerin akıp gittiği kitabı edinmek için zaman kaybetmeyeceklerdir. Bunun için sözümüz daha çok, Bekiroğlu’nun yazdıklarıyla tanışma imkanı bulamamış okuyucularımıza. Konuştuğu dile önem veren, kalemiyle, pek dikkat etmediğimiz, fakat bize hatırlatıldığında “Evet, evet,… haklı. Ben de öyle düşünmüştüm” şeklinde tepki verdiğimiz ayrıntılara büyük bir beceriyle dokunduran bu yazarı ıskalamasınlar.

Kitapta, birkaç küçük bilgi yanlışı var, fakat serbest çağrışımla yazılan metinlerde bu türden hatalara takılmayı pek anlamlı bulmuyoruz. Yayınevine bir sitemimiz olacak yalnız.- Kitabın girişinde yazarın özgeçmişi için bir sayfa ayırmak bu kadar zor muydu?
Ocak 2004, sayı 10, sf. 17

YALSIZUÇANLAR, Sadık; Nazan BEKİROĞLU “Denemenin parlayan bir yıldızı var”, E, Ocak 2004,sayı 58, sf.46-48 (Cümle Kapısı)

Merhum Cemil Meriç’in nitelemesine (deneme piç bir tür) katılır mısınız? Neden? Severek hangi yazarların denemelerini okursunuz, okudunuz?

Denemenin “şaibeli” bir tür olduğunu ima etmek istiyorsa eğer üstat, bu şaibe, zannımca, bir kredi eksikliği doğuracak mahiyette değil. Başlangıçta sadece tiyatro ve şiir vardır. Roman dahil diğerleri sonradan gelir, hem de çok sonradan. Hayat değiştikçe edebi türlerin bir kısmı ihmale uğrar ve dahi yeni türler oluşur. Denemenin parlayan bir yıldızı var ve bu yıldızın ışığı giderek artıyor. Çünkü okur gerçeklik duygusunu yazarın şahsiyetinde tatmin etme niyetinde çoğu kez. Hiç olmazsa yazarın kalbini daha yakından görmek niyetinde, işin enteresanı, yazar da aynı duyguyu okuyucu üzerinden onaylama niyetinde. Benim gördüğümü sen de gördün mü? Şu var ki bütün bunlardan bahsedebilmek için hayatı edebiyat kılan o zaruri çizginin çizilmiş olması gerekir.

Deneme okuyorum, iyi bir deneme kitabı kötü yazılmış bir romandan çok daha ilgi çekici geliyor bana. Ama ilgim daha da fazla biyografya kitapları üzerinde. Yaşanmış hayatların üzerinde kendi yaşantımızı sınamak mıdır bunun adı bilmem. Ki bu ilgi Cümle Kapısı’nı çok yerde biyografyalardan devşirilmiş bir deneme kitabına dönüştürüyor.

Sizi öykü (hikâye mi demeliydim?), roman, makale ve ‘deneme’lerinizle tanıyoruz, bize yaşamın fark edemediğimiz görünümlerini sunuyorsunuz her metninizle. Öykü ve roman tamam da bu ‘makale’ ve ‘deneme’ neden? Niçin (hadi makale’yi de anlamış olalım, çünkü bir bilim insanısınız, tezleriniz vs) deneme? Deneme sizde hangi ihtiyaca karşılık geliyor ? Okurla, mesela hikâye ile karşılaşmakla bir deneme yazarı olarak karşılaşmak arasında ne türden farklar okunabilir? (Yoksa bunu okura mı sormalı?)

Makale evet, ben bir bilim adamıyım. Lakin bilimsel yazılarımda da, özellikle doçentlik çalışmam olan Nigar Hanım’da akademisyenliğin temel şartlarını yerine getirdikten sonra cümlemin ve kalbimin kapılarını aralamakta çok da cimri davranmamıştım, incecik bir nokta bu. “Bu budur ama bunun karşısında benim kalbim biraz sızlıyor” diyebilme noktası.

Deneme neden? Hikâye ve roman nedense deneme de o yüzden, işte geldik gidiyoruz telaşesi içinde benim söylemim yazı biçiminde tezahür etti. Her yangının kendine göre kabı var. Korkarım yazı ile hayatın, düşle gerçeğin tam da kırılma noktasında bir algı düzlemim var benim. Bu cümlenin içerebileceği bütün çağrışımları peşinen kabule hazırım. Yoksa böyle yazamazdım “Adı Muhammed Babası Ali Memleketi Tebriz” olanın denemesini. Şems’in sandukasının başındaki sarığın rengini böylesine unutmazdım. Belki hayatla kurgusal olanın birbirine karıştığı noktada duran, bütün bu kırılmaları nefsinde birbirine karıştıran için deneme uygun bir türdür. Ama yine de. Yine de içimin kırık kayığı kâğıt ve kalem üzerinden yazıya dönüştüğünde kâğıttan gemiler gibi duruyor. Ve bu, ayakları suya ermiş olana kocaman bir tebessüm armağan ediyor. Ne çare. Kader! Ve ki bu yüzden deneme de hikâye gibi, roman gibi ve her şey gibi hiçbir şeye yetmemektedir. Yani, yazmakla olmuyor gitmek lazım, noktasında hepsi de birbirine benzemektedir.

Türler arasındaki sınırlar kesin/belirgin midir, yoksa bir geçişlilik var mı, bu sadece deneme-makale vs. için değil, roman, öykü, anlatı, masal, destan vs. için de söz konusu edilebilir mi?

Türlerin sabit kalmadığını kabul ederek başlamıştık ilk cevapta. Bütün duvarlar yıkılırken türler arasındaki geçişlilikten de söz edebiliriz. Metin, anlatı, alıştırma olarak adlandırılan nev-zuhur türler var, henüz rüştlerini ispat edememiş olsalar bile. Bu, edebiyat adına bir zenginleşme midir yoksa bir yozlaşma mı? Tartışılabilir elbet. Ben, temel türlerin ölmeyeceğine, roman, tiyatro ve şiirin daima var olacağına inanıyorum. Ama türler arasındaki muaşaka hususunda tutucu olmadığımı, bunu, sonsuz deneyim imkânı veren bir zenginlik alanı olarak algıladığımı da belirtmeliyim. Yeter ki edebiyat olsun. Bunun öznel tarihçemdeki sınanması îsimle Ateş Arasında’ki maceramdır. Üç yüz sahifelik bu metin bir yanıyla denemeye, bir yanıyla hikâyeye, bir yanıyla romana bağlıdır. Ve onun yadırganır “anlaşılmaz”lığını en fazla besleyen yanı da sanırım bu cüretkârlığıdır.

Neden Cümle Kapısı?

Cümle Kapısı tevriyeli olsun. Hem külliyenin ana kapısı hem de benim mana birimim olan cümlenin kapısı. Cümle ile düşündüğünü biraz endişe, biraz da ferahlama ile fark eden yazıcının cümle kapısı. Ferahlama, çünkü mana biriminin cümle olduğunu, cümle hacminde, cümle ritminde ve cümle biçiminde düşündüğünü fark eden yazıcı için çetrefil cümlelerle konuşuyor olmak, artık bir itham vesilesi olmaktan çıkar. Bu ithamdan muaftır artık, çünkü öyle düşünebiliyordur ancak ve başka türlü de anlatmasına imkân yoktur. Yapmacıklık aradan çıkmıştır. Mazurdur. Çünkü Cümle Kapısı ona Kalbin Kapısı’dır. Ama endişeyle, çünkü külliyenin cümle kapısı onun en önemli mimari unsurudur. Hem estetik açıdan hem stratejik açıdan. En kuvvetli olması gereken yerdir cümle kapısı. Ama aynı zamanda en zaif olduğu yerdir de, çünkü en fazla yüklenilen.

Peki Orhan Okay?

Orhan Hocam benim için gerçek bir cümle kapısıdır. O kapıları açtı. Ben kendi hacmimce girdim ya da giremedim.

Peki ya Mevlana?

Evet. Mevlana. Gecikmiş bir ziyaretti benimkisi. Yıllardır beni çağırdığını zannediyordum. Zamanı gelmemiş demek. Nisan’da oldu. Mevlana için gittim, Şems’i buldum ve döndüm.

Sandukanın başındaki sarığın renginin siyah mı beyaz mı olduğunu hatırlayabildiniz mi?

Hayır hatırlayamıyorum ve birinin bunu bana yazmasını özlemle bekliyorum.

Bu, ‘kelimelerin kalpleri’, biraz bunun cümle kapısını aralayalım mı? Şeyhü’l-Ekber’in Füsus’un girişinde sözünü ettiği kelimeler. Nedir onlar ve sizde kelime dendiğinde, cümle dendiğinde neler beliriyor? (Kelime’yle değil, cümle ile düşündüğünüzü söylüyorsunuz)

“Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamd olsun” diyor Şeyhü’l-Ekber. Hamd olsun. Bu cümledeki “kelime” sözcüğü ile neyin kastedildiği hususunda geniş ve farklı yorumlar var. Aslında fark etmez. Kelime en dar manasından en geniş manasına kadar kelimedir, İsa’nın Allah’ın kelimesi olduğunu düşünerek işe başlayalım. Adem’e öğretilen kelimelerin hayat anlamına geldiğini, varlığın evvel-ilahi tasarımları olan ayan-ı sabitelerin birer isim olduğunu da unutmazsak, Şeyhü’l-Ekber’in “kelime” kelimesinde, onun dilbilimsel anlamının hiç de göz ardı edilmeyecek cinsten var olduğunu görebiliriz. Varlık ismin tecellisinden başka bir şey değildir. Varedici her yerdedir ama hiçbir yerde değildir. Çünkü bütün bir varlık O’nun zatının değil ama isimlerinin, sıfatlarının ve eylemlerinin tecellisidir. Hasılı bütün bir evren isimleri, sıfatları ve fiilleri zahir, lakin öznesi gizli bir cümledir, isim çok mühim bir şeydir. Bu kadar mühim olmasaydı zaten tasavvuf, felsefe ve din onun üzerinde bu kadar ısrarlı olmazdı. Ve neticede hepsi de aynı kapının önünde buluşmazdı. Cümle kapısının. Çünkü kâinat evveli ve ahiriyle, görünürü ve görünmeziyle bir cümledir.

Mor Mürekkeple, Cümle Kapısı arasında belirmeleri ve ‘dil’leri bakımından bir ayrım var mı? ‘Deneme’ diliniz nereye gidiyor?

Şüphe yok ki içimin, ruhumun savruluşlarına benzer bir değişimi dilim de içerir. Lakin Mavi Lale-Mor Mürekkep dönemi itibariyle temel meselelerimde belirgin bir farklılık söz konusu değil. Bunun deneme dilimde bariz bir farklılığın ortaya çıkmasını engellediğini zannediyorum.

Cümle Kapısı’ndan anlayabildiğim kadarıyla, yazılar ortaya çıkmadan önce, sanırım zihninizde bir ‘sorunsal’ beliriyor, bir zaman zihnin tavanında bir çengele asılı duruyor sorular, ardından bir Veri’ toplama süreci ve kaleme alış… Doğru mu? (Bunu biraz da Zindan Risalesi’nden çıkarıyorum)

Hemen hemen doğru. Biyografyaya düşkün olduğumu söylemiştim. Bu da ister istemez ansiklopedi sevdalılarından kılıyor sizi. Kalbe dokunan bir sorunsal, veriye dayalı bir taban ve mutlaka cümleye dayanan dokunaklı bir anlatış. Bu benim denemeden anladığım şey. Zindan bir kamaşma olarak içimde belirip de bu kamaşmayı beslemesi için ‘Zindan Risalesi’nin verilerini toplarken, hiç aklımda olmadığı halde bir ‘Âmâ’ yazısının temeli atıldı. Yani Galileo ile ilgili bir metni okurken eğer, bütün işi gökleri gözlemlemek olan bir adamın ömrünün sonunda yarı karanlığa gömüldüğünü ve son bir şarkı olarak son bir şey daha gördüğünü, Ay’ın gözümüze hep aynı görünen yüzü, hep aynı yüzmüş, dediğini okuyup da sarsılıyorsam bir ‘Âmâ’ denemesi çıkarabilirim ben. Ne kadar müthiş! “Gözümüze hep aynı görünen yüz hep aynı yüzmüş!” Aksi halde dünyanın bütün ansiklopedileri ile beni bir odaya kapatsanız, eğer onlardan kalbime çarpan bir hikâye okuyamıyorsam bir deneme çıkaramam. Ben olmazsam olmaz, hasılı. Ama bir ‘Zindan Risalesi’ yazıyorsam bütün bir yazı da ansiklopedi ve biyografya okuyarak geçirmem gerekir.

Yazı ansiklopedi okuyarak mı geçirdiniz?

Hemen hemen. Sonra vakit ağustosu bulunca Sinop Cezaevi’ni görme zamanımın geldiğini fark ettim.

Gittiniz mi?

Evet. Sinop’a gittim. Cezaevini birkaç defa gezdim. Nazlı Eray, Sis Kelebeklerinde haklı. Garip, tekinsiz bir cazibesi var o yerin, insanı şiddetle çarpan yanı hâlâ bir cezaevi olması. Müşahade hücrelerinin kapıları ardına kadar açık. Yazılar duvarlarda. Kiri pası, teri çığlığı üzerinde bir cezaevi ama mahkûmu yok. Bu müthiş. Sonra Akliman mevkiinde Yeni Cezaevi var. Dönüp tarafına bakmıyor kimse. Fakat ben dönüp tarafına baktım uzun uzun.

Neden bir ‘Zindan Risalesi’, bu sıradışı ilginin nedeni ne?

“İntihar”, “ihanet” ve “son” üzerinde ısrar eden, ısrar ederken alışıldık değer yargılarının sınırlarını ihlal etmek isteyen, bu uç noktalarda da bütün beşeriyet için geçerli formülasyonu sınama endişesine düşen yazıcı; hayatın son-ucu zindana da kayıtsız kalamaz. Aynı çatı altında bir araya getirdiği insan profili itibariyle cezaevi bir toplumun özeti. En mükemmel olanla en sefil olan aynı çatı altında. Bir adesenin bütün ışık çubuklarını bir araya toplaması gibi. Böyle bir gerçeğe nasıl kayıtsız kalabilirim ki? Sadece üç isim. Atsız, Nâzım ve Necip Fazıl. Yazıcının zindan üzerinde düşünmesi için yetmez mi? Dünyada kendinizi bir ‘zindan’da hissettiğiniz oluyor mu? ‘Zindan Risalesi’ni biraz da bu veçhesiyle okumak mümkün mü?

Hayır, dünyayı levmedenlerden değilim. Dünyayı önemsiyorum. Ama diğer yandan onun bir rüya olduğunun bilincine fevkalade varmış olmaktan dolayı da çok bahtiyarım. O bir rüya evet. Ama hükmü rüyadan öteye geçiyor. Bu manada, kendimi “Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûm” hissetmedim hiç. Ütopyalarım ancak bu dünyama güç kattığı oranda muteber oldu. Kaçmak sığınmak için değil. Ama öznel tarihçemle ilgili olarak şu var ki, dönüp geriye baktığımda hep canım sıkılmış benim. Çocukken, genç kızken, yetişkinken. Bütün bunları sürdürür ya da sürdüremezken. Şimdilerde de ruhumun bedenime sığmayıp da çıkacak gibi olduğu zamanlar oluyor. Sonra kalp çatlıyor ve muhatap makamında kimseyi bulamadığınızda başlıyor kıyamet. Artık siz buna zindan der misiniz, bilemem.

İçinizin kırık kayığını en fazla anlattığınız yazıda bile, içinizi en fazla döktüğünüz yazıda bile gerçeklik ve somut yaşanmışlık adına bir mesafe var okuyucu ile aranızda. Üstelik bu kitabın arka kapağında, sizi okuyanla daha yakından tanışma beklentisi açık kalplilikle itiraf edilmiş olduğu halde. Neden böyle? Kendinizi gizlemek tavrı mı bu?

Hayır. Cümle Kapısı’nda hükmedemeyeceğim denli ortadayım ben. Öyleyse o kadarım ben. O da, benim, dağdan ziyade dağın arkasıyla ilgili olmamla izah edilebilir. Dağın değil dağın arkasındakinin arkasında isem, anlatabildiğim de dağ değil dağın arkasındakidir, tabii ne kadar görebiliyorsam. Ve ki daha yakından tanışmayı beklediğim okuyucu da dağın dağ olduğunu dinlemekle oyalanabilecek okuyucu değil. Dağın arkasından bahsedebilecek okuyucudur. Belki benden fazla bir harf biliyordur. Benden fazla harf bilmiyorsa da belki benim bilmediğim bir harfi biliyordur.

Tezgâhta neler var?

Şimdilik bir şey yok. Ne, ne zaman ve nasıl gelir, dahası gelir mi, hiçbir fikrim de yok. Ama “her şeyi özetleyecek bir cümle” fikrinde hâlâ ısrarlıyım.

İbrahim ŞAHİN, ParaMedikal, nr.12, Yıl 7 (Cümle Kapısı)

1. Kelimeler gerçekleri saklıyor diyor yazar. Müşahedeler vehim, işittiklerimiz vehim. İfadeler birer düş. Öyleyse gerçekler yazıların da ötesinde. Peki yazmak ne diye?

1-En çok sorulan sorunun cevabının en az bilinen olmasında şaşılacak bir şey yok aslında. Kalp çatladığında başlıyor kıyamet. Ve okumaktan başka oyalanması olmayanın neticesi yazmak oluyor. Dağılıp gitmemek için, bir daha bir bütüne dönüşebilmek için. Bazen hayata tutunduğum, dahası hayatın ötesine de tutunduğum ipin ucunu karıştırmış gibi olduğumda. Ruhum tenimi yırtıp da çıkacak gibi olduğu zamanlarda. Söz, tanık olsun diye yaşadığıma. İrşad etmek için değil, sadece paylaşmak için. Belim bükülüyor, birisi benim gördüğüm için evet ben de gördüm desin diye. Ölecektim, ölmekten beni yazı kurtarmadığında. Ne kadar anlatırsam anlatayım bütün anlattıklarımın toplamı bile camdan süzülen yağmur damlasını anlatmaya yetmediğinde. Ve bütün sayılıp dökülebileceklerden sonra hepsini ifade edecek tek cümleyle, yazının kendisi için değil, kalpte uyandırdığı hatırlamanın yüzü suyu hürmetine yazı dediğimde, yazının da küçümsenebilir olduğunu belirtmem benim üzerime borç olduğunda. Belki de bu yüzden şimdilik yazı.

2. Hem yazar hem eğitmen. Yazmak ve anlatmak. Yürekten mürekkebe dökülenler ve idrakten dile inenler. Anlamak ve anlatmak arasında bir çizgi. Siz bu çizginin neresindesiniz?


2-Eğer yazarlığınızın ve akademik hayatın türlü suret meşakkat ve terbiyesinden geçmiş biri olarak hocalığınızın bir bünye üzerinde nasıl bağdaştığı soruluyorsa size; alışıldık yazarlara ve alışıldık hocalara benzemediğinizi fark ederek cevaplayabilirsiniz bu merak konusunu. Yazıdan ve hocalıktan beklenmeyen şey ve temel felsefeler üzerinde çokça kafa yormazsanız ikisi bir arada iyi duruyor. Üstelik başkalarının sığacağı kadar da yer kalıyor geride. Bir taşra üniversitesinde ders veriyorum. Bir gün verdiğim ders ve öğrencilerimle olan ilişkim, onlar üzerinde oluşturduğum etki itibarıyle küçümsenemeyecek bir sarsıntı yaşadım, bu bana yaşatıldı. Yaptığımın, oluşturduğum etkinin ne olduğunu sarsılarak sordum kendime. Şimdi mutmainim. Ben bir taşra üniversitesinde hocayım. Yaptığım işi fevkalade önemsiyorum ve sahte tevazu göstermeden burada verdiğim bir hizmet olduğunu idrak ediyorum. Bir kere bunu idrak edince, ene razı, ente razı. Bu defa yazıdan beklediğiniz şey de bir öğrenci grubu karşısında hissettiğiniz şeyle veya bir fincan kahve içmeden kendinize gelemeyeceğiniz bir dersin sonunda hissettiğiniz şeyle birleşiyor.

BİRAZ ESER


3.’Anlatsam ben aşkımı yok ediyorum, anlatmasam aşkım beni’ diyen Nun Masalları’ndaki genç mezarlık bekçisinin hayatla meselesi nedir ? Tercih mi yoksa bir çeşit çaresizlik mi?

3-Elbette çaresizlik. Çünkü Nun Masalları’nda değilse de “isimle ateş” arasına düştüğümde fark ettiğim gerçekle söylersek aşkın bu dünyada mükemmeli yok. Dünya güzelliğinin sınırı var, ötesinin olmadığı yani bittiği bir yer var. Kalbin çatlaması, bunun çaresizliği. Ve hepsi tek cümlede toplanıyor aslında. Bu dünya hiçbir şeye sığmıyor. Aşk da bu dünyaya sığmıyor. Ama nereye gidilecekse de bu dünyanın limanından kalkılarak gidilecek. E, Adem’in oğullarına da bu kadar meşakkat reva olsun.

4. ‘Sen suretsin o asıl, sen fersin o mana.Sen bedensin o ruh,sen gurbetsin o yurt.Sen parçasın o bütün sen gölgesin o ışık’

Yusuf peygambere böyle sesleniyor bedevi .Neyin farkına varıyor bu bedevi ?

4-Ruhun evi vardır, yurdu vardır. Bedevinin farkındalığı yazıcının ürküntü ve hayranlıkla fark ettiği ruhun evinedir elbet. Öyle aşikar ki görmeyenleri anlamamakta direniyorum da diyebiliriz. Ölüm öyle yakın, doğum evveli bu kadar yakınken gaflet çok ağır kelime.

5.’Gözlerimle gören ey, ey gözleriyle gördüğüm’

‘Ey kalbimle seven , ey kalbiyle sevdiğim’

Diye hitab ediyor Züleyha. Senlerin ve benlerin anlamsızlaştığı an. Bu nasıl bir aşktır ki ruhlar ve bedenler tek olur?

5-Olur. Olur da bu dünyada olmuyor galiba. Hepsi bir iyi evden haber olsun diye bütün bunlar.

6. Ve ‘İsimle Ateş Arasında ‘ bir tarih.Bir Murad’ın kurduğu bir Murad’ın bozduğu yeniçeri.’Önceleri devletin kuluyduk sonraları kul arar olduk.’ ‘Tek bozulan biz miydik.’ Sizi yeniçerinin bu trajik hikayesini yazmaya iten ne oldu?

6-Benim mizacımda birisi için bu hikayeye kayıtsız kalmak mümkün değil ki kayıt altına girmiş olmamın nedenini arayayım. O kadar trajik öyle acı ki her şey.Fakat asıl önemli olan sanıyorum Numan ile Nihade’nin aşkını bütün ağırlığıyla, bütün yüküyle yüklemek istediğim hikaye ile tıpatıp uyuşuyor/örtüşüyor olması. Onca trajik hikaye varken Osmanlı tarihinde veya dünya tarihinde, benim anlatmak istediğim hikayeyi taşımaya en müsait hikaye olması.

7.Aşkın olduğu yerde akıl, aklın olduğu yerde aşk manasız. Ferhat olmak isteyen Mansur ve kendi içine akan bir nehir olan Mansur’un maşuku Nihade. Yani Karanlık ! Neydi yanlış olan bu hikayede?

7-Neyin yanlış olduğunu anlamak için yazıldı zaten bu hikaye. Ve asıl ürkütücü olan, Yusuf ile Züleyha’da bulunanın İsim-Ateş’te yitmiş gibi durduğunu fark etmekti. Ama bir nehir roman olsun. Belki bundan sonra, bir hamle, bütün yitikler yeniden yerine oturtulacak. Yazılmasa bile idrak sathında bunun gerçekleşmesi gerek. Yoksa benim işim zor.

8. Bulut ,yağmur ve deniz. Yani rahmet. Suyun kıyısında bir kent. Yani Trabzon ve karşısında fırtınalı deniz. Aşk hikayelerinizi böyle yoğun ve fırtınalı yazmaya bir neden mi bu şehir?

8- Bir şehir tek başına, yazmaya saik olacaksa bu benim yaşadığım şehir olamaz. Bu kadarı yeterli değil. Ben bu kadarıyla yetinemem. Dahası her şey benim içimde başlar ve biter. Lakin içinde yaşadığım doğa, yazmamın, böyle yazmamın saiklerinden belki biridir. Bu kente eklemlenme noktalarımın en kuvvetlisinin yine de onun doğasından geldiğini defalarca söyledim. Bundan şikayetçi de değilim. Ve artık benim için bu dünya âlem üzerinde bir kent seçmek, anlamını çoktan yitirmiş gibi görünüyor.

9.’ilk sözcükler mürekkebi mor kalemin ucundan dökülürken, Ayasofya’da değil idiysem de Hamdullah Hamdi Hazretleri gibi kendimce bir Ayasofya’daydım.’ Şairlerin ve edebiyatçıların şehri İstanbul. Vuslata yogun bir hasret.Akan su yakınlarda yatağını bulacak mı?

9-Hayır. Böyle kalsın. Bundan sonra benim için bir şehir değişikliği olacaksa da hayatın pratiklerinin dayatmasıyla olacak bu. Yazma serüvenimle ilgisi olabilir bir şehir değişikliğinin ideası İstanbul’u çoktan aştı.

10.’Ne güzel ölecek olmanın muştusu ölmeyecek olmanın tahayyülünden , ne güzel’ Bu sözler hayata nasıl bakıyor? nedir farklı kılan bu sözleri diğerlerinden?

10-İnsan hayatının temel gerçeğinin hasret, Adem’in geldiği yere ve onun koptuğu cevhere hasret, olduğunu artık iyi biliyorum. Bunu insanlar adlandırabilir ya da adlandıramaz, yani bilir ya da bilmez, o ayrı bir mesele. Balık, içinde yüzdüğü suyun mahiyetinden bîhaberse de suyun mahiyetini değiştirmez bu. Ben bu hasreti biliyorum ama bu biliş beni ölüm karşısında donanımlı kılmıyor. Herkes kadar korkulu herkes kadar mahzunum dağların taşıyamadığı gerçek benim sırtıma vurulduğu için. Lakin sırtıma vurulmuş bu gerçekle salıverildiğim hayatın içinde, arzın sathında, ölüm ve ötesi olmazsa çıldıracağımı zannettiğim algılarım var. Bu, ölümün ödülüdür. Ölüme şükredilen nokta burası işte. Belki de ölüme bu kadar şükürle bakmamın nedeni, bu dünyanın tekilliğinden, bir devamının olmadığı teorik endişesinden beni kurtaran en pratik çözümün yegane kapısının ölüm gibi görünüyor olmasıdır. Evladını kaybeden annenin ödülünün ancak cennet kapısında verileceğini bildiğimdendir. Bu dünyanın tekilliğine tahammülüm yok.

11.Son söz niyetine . Çatlayan yüreğinizden gelen nefes devam edecek mi?

11-Bunu ben bilemem ki. Fakat sular durulacak gibi görünmüyor. Savrulup duruyorum. Her şey günden güne daha da çalkantılı bir hal alıyor.

Nilüfer TUNALI ; “Buruyor Gönlümü Bu Şehrin Sabahları”

Buruyor Gönlümü Bu Şehrin Sabahları – NİLÜFER TUNALI

www.hisargazetesi.com 24. 12. 2003…
Zaman öylesine boğucu bir sis olup siniyor ki bu şehre, değil başımı kaldırmak yastığın yumuşaklığından, nefes almak bile büyük bir külfet gözümde. Her sabahın mütemadiyen aynı olan havası puslarını dağıtmıyor susmuş gönlümün. Sabah oluyor ama inceden söken şafak vaktinin huzur veren serinliğinde ve derin sessizliğinde değil… Daha gün doğmadan, şehrin üzerine asılıp kalıvermiş gecenin karamsarlığını otomobillerin homurtuları delip geçiyor ve ne olduğunu anlamadan yüz binlerce insan sokaklara dökülüyor.

Perdeyi aralayıp şöyle bir bakıvermek henüz doğamayan güne, çile sepetimden umut tomurcuklarının elenmesine yetiyor. Evlerin arasına sıkışmış, sanki süs olsun, dünyanın dekoru buysa tamamlasın bari denilerek yapıştırılmış gibi duran sema, şiirlerdeki gibi eflatuni değil, gri mi gri. Sabah ayazı evden dışarı adım atmama izin vermeyecek denli keskin. Karşı çatıdaki kuşlar, hububatçının dükkanını açmasını bekleyemeyecek kadar bezgin, gagalarını boyunlarına gömmüş titreşiyorlar. Hemen Yeni Cami’ni avlusundaki binlerce kuşun çırpınmaları düşüyor aklıma. Serin ve sisli Eminönü sabahlarında, ağır ağır havada dönen, müdavimlerinin kahvaltılarını getirecek olduğunun farkındaki talihli kuşların görüntüleri. Camiler, çeşmeler ve türbelerle dolu bir şehrin sabahlarını düşünmek ılıtmaya yetiyor içimi. Gecenin son demlerinde, son durağı Sirkeci olan tren yolculuklarını düşünüyorum seneler evvelinin. Yeni yeni uyanmaya çalışan bir şehrin evlerinin hayali her istasyonda camlara vuruyor. Çekilen perdeleri, sulanan çiçekleri, buz gibi havayı dolduran “günaydın” seslerini, hiç olmazsa bir taze simit ile içilen çayları ve sayısız eve rağmen, gerçekten orada olduğunu bildiğim gökyüzünü tüm maviliğiyle odama doldurmaya çalışıyorum.

“Dışarı çıkmak niyetindeysen vazgeç”, diye mırıldanıyor ruhumun üşengeç yanı ve devam ediyor “Bir kitap al eline doya doya okuyabileceğin, bir ince belli bardağı da yaren et kitabına ve unut dünyayı.” Öyle bir kitap olmalı ki gerçekten unutturmalı bana bu tatsız saatleri. Nazan Bekiroğlu ve “Cümle Kapısı” yerine getiriveriyor dileğimi. Hocası Orhan Okay’a ithaf ettiği kitabı perdelerini aralıyor karanlıkların. Puslu Erzurum sabahlarından, dalgalı Trabzon sahillerine ve güller şehrine uzanan bir yazarın, kadın kalbinin olanca kırılganlığı ile yazdığı satırlar hüzün serpiyor gönlüme. Mevlana’nın yankıları dinmeden, Şems’in yangını kavuruyor içimi. Yüzyıllar bir kitaba sığıveriyor, Meryem oğlu İsa’dan başlayan, Şems ile devam eden ve bizim ellerin mağdur ve dahi mazlumlarına uzanan denemeler vaktimi bereketlendiriyor.

Bir de bakıyorum ki güneş yüzünü gösterivermiş bulutların arasından. Kış güneşine kanmamak gerektiğini bilmezden geliyorum, camları açıyorum sonuna kadar. Hani aralık olsalar azıcık, güneş girivermez, aydınlatamaz evimi gibi geliyor. Sanki insanlar daha telaşsız, hayat daha durgun, karşı çatıdaki kuşlar daha az bezgin gözükmeye başlıyorlar. Kalkmak ve güne merhaba demek için geç değil. Daha yapılacak dünya kadar iş var, pişirilecek yemekler, yıkanacak çamaşırlar, alınacak eksik-gedik sıra sıra dizilmeye başlıyor önüme. Uykudan gözlerini açamayan minicik yüzler eteklerime yapışıveriyor “acıktık” nidalarıyla. Büyülü vaktin sonunun geldiğini hisseden ben, tüm sakinliğimle yeni günü karşılamaya hazırlanıyorum şimdi.

Hayallerimde Sirkeci garının telaşlı kalabalığına karışıp giden bir kız var seneler evvelinden bana hayretle bakan. Dünyayı kitaplar ve elmalarla dolu kocaman bir kütüphane hayal eden o kızın saflığına gülmekten ziyade saygı duyuyorum şimdi. Camiler ve güller şehrinde her sabahı büyük bir sevinçle karşılayan, doğan güneşi de batan ayı da aynı iştiyakla selamlayan, kitapların İstanbul’unu hafızasından söküp atamayan o, her sabahı kırık-dökük tebessümlerle geçiştirmeye çalışan bana ne kadar kızsa yeridir diyorum. İçimi ürperten bakışlarını görmezden geliyorum, camı kapatıyor, perdeleri çekiyor ve bu şehrin aldatan güneşine sırtımı dönüyorum…
www.hisargazetesi.com, 24 Aralık 2003

Enis BATUR, ; “23 Aralık Haftasının Kitapları”

23 Aralık haftasının kitapları “CÜMLE KAPISI” Enis BATUR (Kitap Tanıtımı) www.ntvmsnbc.com…

Satırlarında, hayatın aktığını izlediğimiz Nazan Bekiroğlu’nun son kitabı ‘Cümle Kapısı’, birikimin, derin bir tecrübenin ve elbette bir söyleyiş biçiminin ürünü.

‘Cümle Kapısı’nda kâh Bekiroğlu’nun hayatında silinmez izler bırakan bir hoca hatırasına yazılanlara, kâh tüm zamanların en önemli meselelerinden olan baba oğul diyaloguna, kâh zindanlarda düşülmüş kayıtlara rastlayacaksınız.

Güçlü bir deneme tadındaki ‘Cümle Kapısı’, yazarın sezi gücüyle bir kez daha buluşmak isteyen okuyucunun arayışını dindirirken, Mevlana’dan Kemal Tahir’e, Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e kadar birbirinden farklı simâlara da ayna tutuyor.

Kitabın omurgasını ‘Zindan Risalesi’ adlı bölüm oluşturuyor. İşte, Zindan’ın Batı ve Doğu medeniyetlerindeki yüzlerce yıllık hikayesi; zindanın hikayesi, zindandakinin hikayesi, zindandakini bekleyenin hikayesi…

Bekiroğlu, hayatı yüzeyinden yaşayıp geçenlerden değil. Hayata, topluma, sanata, tarihin omuzlarında yaşanmış ve yaşanacak olanlara müthiş bir farkındalık ve içgörüyle bakıyor. Ve cümle cümle ördüğü bu birikimi, sakınmadan okuyucusuyla paylaşıyor.

Timaş Yayınları, 240 sayfa

Tür: Deneme
www.ntvmsnbc.com, 23 Aralık 2003

Elif TUNCA ; “Nazan Bekiroğlu ‘Cümle Kapısı’nda İçini Döküyor”

Nazan Bekiroğlu ‘Cümle Kapısı’nda İçini Döküyor Elif TUNCA…
Cümle kapısı: Temel anlamıyla yapıların ana kapısı. Dinî mimaride; camilerde halkın kullandığı ve mihrabı gösteren kapı. Kavramın edebiyattaki karşılığı ise Nazan Bekiroğlu’nun “Cümle Kapısı” (Timaş Yayınları) adlı son kitabının karşısında yazılı. “Yazmasam çıldıracaktım.” diyen Sait Faik’in izinden gidiyor Nazan Bekiroğlu; ‘faturaların arkasına, davetiyelerin boşluklarına, peçetelerin üzerine’ diye ekleyerek de yazma eylemine adres gösteriyor. Yazar, kendisine ‘mânâ birimi’ olarak cümleyi seçmiş, bu yüzden de dünyasını yazıyla açarken ‘cümle kapısı’ndan geçmemizi istiyor. Ki o kapıdan açılan yolun sonunda, bir ‘içdökümü’ne varılıyor. Nazan Bekiroğlu’na âşinâ olanlar, ‘cümle kapısı’nın ardında ‘zengin’ bir yapıyla karşılaşınca şaşırmayacaklardır. Mevlânâ’nın elimizden tutup çektiği sayfalar arasında İsa Mesih’in diriltici nefesi esiyor. “Öyle günler gelecek ki” başlıklı yazı, bir yandan, bakire olan Hz. Meryem’in çocuk doğurması ile ümmî olan ‘Hüzün Peygamberi’nin dünyanın en muhteşem metnini getirmesi arasında paralellik kurarken, bir yandan da ileride ayrı bir başlık altında ele alınacak olan ‘ihanet’ kavramına değiniyor. Bu yazıda, Yahuda’dan Hz. İsa’ya yönelen ‘ihanet’, kitabın ilerleyen bölümlerinde eşe, arkadaşa, dünyaya ve nihayet kendine dönük bir eylem olarak ele alınıyor.

“Zindan Risalesi” ise kitap içinde adeta ayrı bir kitap gibi değerlendirilebilecek bir bölüm. Şimdiye dek edebiyatçılar, birçok tema altında buluşturuldu; aşklarıyla, benzer tarzdaki eserleriyle, meftun oldukları kentlerle, yazma biçimleriyle… Nazan Bekiroğlu ise ‘zindana düşmüş’ yazarları bir araya getirmiş satırlarında, çünkü ona göre “en eşrefin de en eslefin de yolu buradan geçiyor”. Hayli kapsamlı bu çalışma, aynı zamanda Bekiroğlu’nun akademisyen titizliğini de yansıtıyor. Başta kavram olarak zindanı ele alan yazar, ardından Batı’dan ve Doğu’dan olmak üzere iki büyük başlık altında ‘mahpus yazarlar’dan örnekler veriyor. Bunlar arasında Campanella, Dostoyevski, Oscar Wilde, İmam-ı Âzam, Necip Fazıl ve Bediüz-zaman gibi tanıdık simalar var.

“Zindan Risalesinin ardından ‘ihanet’ ve ‘intihar’ yazılan bekliyor okuyucuyu. Yazar, ihaneti insanlar arasında yaşanan boyutundan çıkarıp, hafızamızın, anılarımızın, bedenimizin ihanetine dikkat çekiyor; yoksa bütün hayat hepi topu bir ihanet mi? “İhanetin güzellemesini yapmadım.” diyor Bekiroğlu. Sıradışı diye sunulanı anlama çabasında olduğunu ve bu kavramlarda insanın temel yapılanmasını bulmaya çalıştığını söylüyor. “Ölümümden kimse mes’ul değildir; garip ki ben de değilim” başlıklı intihar yazısı da aynı sebepten kaleme alınmış. Nazan Bekiroğlu, aşırı uçlar arasında gidip gelmeyi, zıt kutuplara kanat açmayı seviyor. Bu da onu birçok [bayan] yazardan ayıran yönü.

Nazan Bekiroğlu, her ne kadar eski tarihlerde “Kitaba istiğna” yazıp bütün kitaplara, ırmaklarda ya da ateşlerde yok olma yolunu gösterdiyse de “Cümle Kapısı” olsa olsa başucumuza yakışır. Çünkü doğrudur ‘şairlerin kötü âşıklar’ olduğu…
Zaman, 22 Aralık 2003, sf.15

“Cümle Kapısı” , Zaman

Cümle Kapısı: Kalbin Kapısı: Nazan Bekiroğlu, Timaş Yayınları…

Nazan Bekiroğlu, yeni deneme kitabı Cümle Kapısı’nda, “Kelimeyle değil, cümleyle düşündüğümü fark ettim.” diyor. Kitap, yazarın okurlarla daha yakından tanışma isteğinin ya da kim bilir defterinde kalan cümlelerden kurtulma arzusunun eseri. Denemeler beş başlık altında toplanmış: Gemilerin Geçtiği Umman, Zindan Risalesi, Sevgilim İhanet, İçdökümü ve Cümle Kapısı. Doğu’da ve Batı’da zindana giren edebiyatçılara ilişkin denemelerde şaşırtıcı ve merak uyandırıcı detaylar var. Aslında bu bölüm müstakil bir kitabı hak ediyor. Gemilerin Geçtiği Umman adlı deneme, kitabın bütünüyle ithaf edildiği Orhan Okay’a ‘açık mektup’ niteliğinde. İçdökümü ise yazarın küçük bir kız çocuğu olduğu günlere dönüş özlemi… Cümle Kapısı, Bekiroğlu’nun denemeciliğinde bir dönüm noktası.
02 Aralık 2003

Mehtap GÜR ; “Ölüler Evinden”

ÖLÜLER EVİNDEN – Mehtap GÜR…

Nazan Bekiroğlu’nun yeni deneme kitabı Cümle Kapısı’nın satırları arasından bir hayat akıyor. Eksilmiyor artıyor. Sayısız rengi tarafsız bir üslupla aynı çile tezgahında dokuyan Kitap herkesi tek kapıda buluşturacak nitelikte.

Cümle Kapısı, Nazan Bekiroğlu’nun sıra dışı bir deneme çalışması. Timaş Yayınlan’ndan çıkan ve okuyucusuyla henüz buluşan bu eşsiz eserin sayfaları arasında saklı bir umman bulacaksınız. Gazete sayfasıyla sınırlanan bir sınırsızlığın, “Cümle Kapısına” çarptığı yerde ufalanan kelimeler, eseri yansıtmakta oldukça kifayetsiz. Satırlara vuran her dalga okyanuslar kadar mavi ve bir o kadar derin. Yazar, sizi gölgede kalan bir edebiyat gerçeğine yaklaştırıyor. Hapishaneye düşenlerin gizli dünyalarına kıvrılan koridorların her köşe başında, ayırım gözetmeksizin karşılaştırdığı tanıdık mahkumların saklı dünyalarını keşfetmek, parmaklıklar ardında sonsuza dek susmayacak iniltilerine kulak kesilmek istiyorsanız vakit kaybetmeden aralanan Cümle Kapısından içeri girmeli, o muhteşem derinliğe doğru çıkan merdivenlerden koşarak tırmanmalısınız.

Zindandan yükselen çığlık

Burası geçmiş ve geleceği ikiye bölen parmaklıkların arkasıdır. Nemli ve basık hücrelerdeki küf kokusunun yaktığı genzinizin sızısına aldırmayacak kadar içiniz titriyor, ürperiyorsunuzdur. Dev hüzün dalgalarının isyanlarla dövdüğü soğuk zindanın yosun tutmuş kalın duvarları ardındaki yok edici tutsaklık. Ah o tutsaklık yok mu, alan, boğan, hırpalayan ve yok eden… Düşünen, hissedebilen insanların eserleriyle sürüklendiği loş ve kimsesiz bir bitişin başlangıca durduğu en zifiri nokta. O boğuntu karaltı içerisinde filize duran tohum gibi soğuk taşların arasındaki “garip ve küçük pencerecikten”, dünyaya kapalı ama sonsuzluğa aralı pencereden, eserleriyle boy boy sürgün verdiklerini görürsünüz ve göğe uzanan umutların çileyle dövülüp, ıstırapla harmanlandığını. Ölürken, ama bir kere değil bin kere öldürülürken yazdıkları, sonsuza dek diri kalacak ölümsüz eserler.

Bu kitabın Zindan Risalesinin ilk satırlarına yüreğinizi yaslar yaslamaz, edebiyat tarihindeki tüyler ürperten çığlığın gözlerinizde donan ıstırabıyla iç çekerken, sanki o karanlık boşluğa sarkıp, ebetler boyu, uçsuz bucaksız bir kimsesizlikte tükeniyormuşsunuz gibi gelir. O sıfır noktasında, adı konulamayan bir belirsizlikle kışa duran ruhunuz buz keser. İçinizdeki beni bulduran Cümle Kapısında, avuçlarınızdan çekilip alınan hayatınızın yoksunluğunu duyarsınız. O andan sonra “beklediğiniz tek şey cümle kapısının öbür tarafında, dışarıda alınacak bir nefestir. Ölüler evinde” bir cesetmiş gibi hissedersiniz. Mukavemetinizi kuşanır karanlığınızın aydınlanacağı o anı beklersiniz. “Kendi ıstırabında bütün bir beşeriyetin ıstırabını görerek bu yaradan korkmamayı öğrenerek.” Sonsuz bir körlük ve ağrılı bir bekleyişle ruh tırnaklarınızı kemirerek beklersiniz.

Sonra “birden, Kazak askerlerinden oluşan ölüm mangası, tüfeklerin mekanizmasını şakırdatır”. İşte o anda Dostoyevski’yle birlikte yüzüstü yere yığıverirsiniz. Canınız çok yanmıştır. Bakın! Şu sıçrayan göz yaşlarım, kendi tutsaklıklarıma çarparak kanayan yaralarımın mahfeden sızısından. Burada Bekiroğlu’na “daha ne kadar yanacak ve ne kadar yakacaksın?” diye sormalıyım. “Yüreğimizin kavruk kokusunu Sümela Manastın’nı bekleyen dağlardan duyabiliyor musunuz?”

Çoğul bir çoğalma yaşatıyor

“Yazamazsam ölürüm’ diyen Dostoyevski’nin yazması da yasaktır. O ve kalemi tutsak. Bu “bahtsız adamla beraber” inandığınız ve ikame ettiğiniz sistemce tutuklanarak vurulursunuz. His dünyasının dibine benliğinizle hapishane ve iktidar arasındaki o tehlikeli noktada tarih yazan daha nice ölümsüz karakterin yiten yüzlerini seyredersiniz.

Cümle Kapısını okurken satırları arasına kayan hayatının buna değdiğini düşünüyor insan. Eksilmiyor artıyor. Mevlana tekkesinden Nazım Hikmet’e, Kemal Tahir’den Necip Fazıl’a kadar sayamadığım renkleri, tarafsız bir üslupla aynı çile tezgahında dokuyan ve herkesi bir eserde bulabileceğiniz tek eser. Cümle Kapısı bir okunup bırakılacak değil, saklanası bir eser. Mutlaka ama mutlaka okunulası bir eser.

Yeni Şafak, 21 Kasım 2003, sf.18