Star – Ádem ile Havva’yı farklı okumak

Nazan Bekiroğlu, Timaş Yayınları’ndan çıkan La: Sonsuzluk Hecesi adlı romanında binlerce yıllık bir hikayeyi, Ádem ile Havva kıssasını yeniden kurguluyor. Dünyadaki bu ilk hikayenin anlamını çözmeye çalışan Bekiroğlu, Ádem ile Havva romanında referanslarını Kur’an’dan seçiyor. Yazarın bu tercihi de şüphesiz onun bu anlamı nerede aradığını bize gösteriyor

Batı edebiyatın hemen hemen tüm anlatılarında, sanatında karşımıza çıkan ilk hikayenin, Adem ile Havva kıssasının farklı bir yorumunu sunmak istemiş Nazan Bekiroğlu. Batılı bir paradiğmadan değil de bu defa İslami bir dünya görüşünden insanlığı sembolize eden kıssayı, yine sembolik bir çerçevede anlatır. Bekiroğlu’nun bu kaygısıyla, hikayenin içeriği uyuştuğu gibi, içinden baktığı dünyanın da zorladığı bir anlatım biçimi aynı zamanda. Burada bir okur için önemli olan farklı tercihin farklı bir anlamlar dünyası yarattığıdır. Yazarın bu bilinçli tercihi, aynı zamanda Müslüman bir öznelliği de kuruyor. Bunun yanısıra belki vurgulamam gereken başka önemli nokta da bu tercihin altında yatan feminist bir duyarlılıktır.

Oldukça karmaşık ve bol referans verilen Ádem ile Havva kıssasının Kutsal Kitap’taki biçimiyle Kur’an’daki biçiminin ayrı olduğu herkesçe malum. İlk Günah, Şeytan, kötülük ve yaratıcılık meselesinin tartışılabileceği bir hikaye olarak karşımıza çıkar roman.

Nazan Bekiroğlu da aslında bu hikayeyle alternatif bir dil oluşturmaya çalışıyor. Bu dili oluştururken sembollere yaslanması, demin dediğim gibi hikayenin kendi örtüklüğünün yanısıra Ádem ile Havva’ya atfedilen saf iyilik kavramıyla da ilintilidir.. İslami bir epistemik yapıda kötücülük nasıl olamaz? Bu roman bunun bir kanıtı gibi sunulur. Dramatik bir sahneden ziyade anlatmayı tercih ederek semboller üzerinden bir gerçeklik yaratan anlatıcı, roman boyunca Kur’an’i dayanaklara sadık kalmaya özen gösterir.

Bir okur olarak beklediğimiz belki de romanda öykünün zengin çağrışımlarının detaylıca işlenmesidir ancak bu anlatıcının kaçındığı bir noktadır, çünkü hikayenin kendisi sınırlarını belirler. Burada açmaya çalıştığım mesele kötülücüllüğün de örtük ve çizgisel biçimde aktarılmasıdır. Şeytan figürü, Batı edebiyatının klasik metinlerinde, sözgelimi Kayıp Cennet, Faust, İlahi Komedya’da çok canlı bir figür olarak karşımıza çıkacakken bu romanda kötülüğe teşvik eden, vesvese veren bir tiptir sadece… Bekiroğlu, hikayeyi buradan beslemiyor, Ádem ve Havva arasındaki yakınlıktan, aşktan yola çıkarak öyküsünü kurmayı tercih ediyor. Ve tabii yazar da çok bilinçli olarak anakronik bir dil yaratır; kılavuz bir kitap eşliğinde ilk hikayeyi yine aynı referanslar dünyasından çizmeye çalışır.

Roman üzerinde tartışılması gereken çok mesele var: Batı medeniyetine, edebiyatına, sanatına temel oluşturan Ádem ile Havva’nın tam zıddıyla edebiyatımızda anlam bulmasını çok önemli buluyorum. İslam kaynaklarındaki hikayelerin edebiyatta girmesini farklı bir öznellik tercihi olarak okumak lázım. Üstelik dil de Kur’an’ın öne sürdüğü paradigmaya da çok uygun. Yalnız hikayede kötücüllüğü ortadan kaldırınca, cazibe noktalarını da yok ediyorsunuz. Yaratcılığın Batı edebiyatında tam bu kötücül damardan ortaya çıktığını, beslendiğini söylemek lazım.. Türk edebiyatında bile kötü karakterin olmayışı Doğulu geleneğe bağlanır. Kötülüğün ve günahın çok soyut ve de içsel olması, hikayenin yapısını ister istemez sembolik kılıyor. Şimdi isterseniz romanda bütün bu sorunların nasıl işlendiğine bakalım:

Roman ‘Lá Sahifesi’ diye bir girişle başlar. Kelime-i Tevhid’in (Lá İlahe İllallah) ilk hecesi olan lá’yı bir isyan tecrübesi olarak görür anlatıcı. Adem’in İlallah’a varması için geçirmesi gereken bir tecrübe; bu tecrübe Cennetten Kovuluş ve İlk Günah’tır.. Anlatıcı böylesi derin bir hikayenin akla sığmayacağını, ancak kalbe doğacağını söyler…

‘Terazinin kefelerini zorlayıp da melek-şeytan, Ádem-Havva, iyilik-kötülük, şuur-irade, kaza-kader hakkında düşünüp durduğum geceler boyunca.. hem kötülük nedir? Kime göredir? Hál irade midir? Şeytan sonra! Kötülüğün nesidir? Sebebi midir bahanesi midir? Benzeyeni midir benzetileni midir? Dahası Ádem, kendi kaderinin neresindedir?’

Anlatıcı bu sorulara yanıt ararken, evet ya da hayır gibi çözümler sunmaz. Bu soruların içinde anlam bulacağı bir kader algısını görürüz.

Anlatıcı Ádem’in şahsında insanın hem iyi hem de kötü melekelere sahip olduğunu vurgular. İnsandaki bu ikiliklerin bir iktidar yarattığına dikakt çeken anlatıcı, Ádem’in insanlığın bir temsili olduğunu vurgular.

İlk günah, yasak ağaç ve kadın

Kutsal Kitap’ta ilk günahın müsebbibi olarak kadın gösterilir; dolayısıyla kadın en başından beri suçludur. Ve ilk günahı işledikleri için tabii insan temiz değildir… Oysa İslam’da insan fıtraten temizdir; günahsız doğar. Bekiroğlu, İslamî bir yaklaşımı hikayeye esas kılar. Bu günaha teşviki merak unsuruyla verir. Yasak meyveyi bir şuur hali olarak sunuyor. Bir günah değil de insanın kendi farkındalığını bulduğu, meleklerle sınırının çizildiği bir durum..

Bir yanıyla Ádem’in trajik durumunu yansıtırken, onun imdadına kelimelerin gelmesi, yani bilginin önceden verilmiş olması meselesi de Kur’anî bir yorum. Çünkü Ádem’e ‘kelimeler verilmişti.’ Bu kelimelerden kasıt apriorik bilgi sistemidir. Zaten romanda bu apriori üzerinden kurulur..

Anlatıcı Batı geleneğinde yer eden kötülük anlayışına karşı bir epistemik yapı kuruyor..

‘Ádem gibi, Havva da dünyaya geldiğinde erkeğini baştan çıkaran, onun yolunu kaydıran ilençli kadın değildi. Bütün bir kadın cinsine üç büyük sancı, üçü de tende, armağan etmemişti…

Lanetlenmemişti..

İlk günahın yüküyle salınmadı bu ilk insan çifti dünyaya…

İlk hata: Evet.

Ama lánet?

Asla!

Yaratan yarattığını lánetlemedi.

Hayır. Lánetlenmiş değillerdi..’ (158)

Ádem’in dünyaya gelişini, dünyada yaşadıklarını, oğullarıyla ilişkisini bir imtihan vesilesi, bir yolculuk olarak okuyan kitap, Habil’le Kabil hikáyesini de insanlığın bir tecrübesi olarak sunar..

Lá, ismi gibi varolagelen bir hikayeyi farklı bir bakış açısıyla ele alıyor… Bekiroğlu’nun bu romanı, Müslüman bakışını, öznelliğini alternatif olarak sunuyor…

AHMET SAİT AKÇAY

Star Gazetesi

6 Aralık 2008 Cumartesi

Kitap Zamanı – İnsanın bütün halleri Âdem’de gizli

Nun Masalları’nın anlatıcısıydı, Yusuf ile Züleyha’nın yazıcısı… Defterin sahifelerine Mor Mürekkep’inden düşürdü harfleri. İsim ile Ateş arasında kalbine sığanları söyledi hep.

Adem ile Havva’nın hikâyesini anlamanın bütün insanlığın hikâyesini anlamak manasına geldiğini öğrendiği gün, Adem’in hikâyesini yazmaya karar verdi.

Çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizliydi. Nazan Bekiroğlu, yeni romanı Lâ’da Âdem ile Havva’yı anlatıyor. Hikâyenin merkezinde Kur’an’daki kıssa ve Hz. Âdem var. Yazar, metninin aynasını dolduran onca anlatının birer “temsil” ve “mecaz” olmaktan öte anlam taşımadığının altını özellikle çiziyor. Nazan Bekiroğlu, coşkulu bir dille söylüyor hikâyesini.

Sizinle yaptığımız son görüşmede,”Bu yıl içinde okurlarınız yeni bir Nazan Bekiroğlu kitabı raflarda görebilecek mi?” sorusuna şu cevabı vermiştiniz: “Yıllardır zihinde gezdirilen, kendisiyle defterler doldurulan, bilek ağrıtan, uyku bölen bir şey var. Şimdi biraz olsun ufkun üzerinden seren direklerinin, en yüksek flamaların görünmeye başladığını söyleyebilirim. Ya kısmet. İnşallah. Ama hâlâ ismini söyleyemem.” Geçtiğimiz günlerde Lâ çıkageldi. Artık biraz daha huzurludur uykularınız. “Uyku bölen” süreçten biraz bahseder misiniz?

İnsan olan, bu ağır emaneti üzerinde taşıyan bir varlık hiçbir zaman huzurlu uykulara kavuşamayacak demektir. Bu metni anlatırken bütün istediğim insan olmanın manasına biraz daha hakkıyla erebilmek, bu doğrultuda anlayabildiğim birkaç şeyi de özellikle gençlerle paylaşmak arzusundan ibaretti. Yoksa Âdem’e, onun gaybî yönüne dair birçok sorunun yakîn cevabı hiç verilemezken bilmenin bize sağlayacağı huzura ermek mümkün değildir. Fakat sadece şu noktada daha huzurlu olduğum söylenebilir ki, bu yazma sürecinde cevabı peşinen verilmiş bir bilgiye farklı bir güzergâhı dolaşarak yeniden vardığım söylenebilir. O da bazı bilginin bize verilmediği, onların üzerindeki örtünün hiç açılmayacağına dair bilgidir. Bunu bilmek bile, yani bilginin bir noktadan sonra bilinmezlikle örtüldüğünü bir kez daha anlamak bile, kurcalamamak, sorgu sual etmemek, verildiği kadarıyla imân ve iktifa etmek, bir çemberin üzerinde aynı yönde ilerleyip de başlangıç noktasına varmak gibi insana bir huzur veriyor. Diğer yandan bu metnin kaleme alınma sürecinde çok şey okuduğumu da sancılı sürecin bir izdüşümü olarak ifade etmeliyim. O kadar ki metin, içimde bir iskelete kavuştuktan yani 2003’ten sonra, bir bakıma metin bittikten sonra okuduklarım bile bir vagon doldurabilecek hacimde. Fakat en fazla Mesnevi, İbn Arabi ve Şeyh Galib’i zikretmeliyim. Hele Şeyh Galip. O kadar ki onu düşünmeden açtığım her paragrafta bile onu hazır buldum. Büyük laflar sarf etmekten korkmasaydım, bütün bir Lâ’nın, Galib’in o meşhur Terci-i Bend’ini, onun da tek bir beytini tefsir için kaleme alındığını, ben fark etmeden bile bunun böyle olduğunu söyleyebilirdim: Hoşça sak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen. Lâ’nın cesareti biraz da bu beytin verdiği güçtendir.

Kitabın “Lâ Sahifesi”nde iddialı bir cümle var: “Bir ömür boyu aradığım hece harfinin Lâ olduğunu bildim”. Bu cümleden ne anlamalıyız?

Çok iddialı değil, çünkü buldum, değil bildim, deniyor. Buldum dense idi bence bu iddia olurdu. Fakat bilmek daha kolay. Bulmanın arkadan geldiğine her zaman inandım. “Lâ”nın aranan harf oluşu meselesine gelince. “Lâ” olumsuzluk ekidir. Hiçlik mesabesidir. Bu hece harfini, insan olmayı yaratılmışların en şereflisi kılan “özgür bilinç tercih hakkı” içindeki inkâr gücü potansiyeli olarak yorumluyorum. İnsan, seçebilen bir varlıktır. Onu diğer yaratılmışlardan farklı ve üstün kılan yanı bu yanıdır. Yani o, reddetmeye gücü olduğu halde özgür iradesiyle doğruyu bulabildiği için değerlidir. Yani İllallah lafzı, oluşun ve idrakin üst aşamasıysa, insan bu aşamaya kendiliğinden değil bile isteye, özgür iradesi ile varabildiği için muteberdir. Bu itibarla “Lâ” hece harfi, insan olmanın kıymetini içkin bir bilinç halinin mümkün olumsuzluk aşaması olarak “Lâ” gerçeğini ifade eder.

Romanda anlatılan Âdem ile Havva, Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı mıdır? Kutsal metinlerdeki kıssa ne kadarıyla yer aldı kitapta?

Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı temel mesaj itibarıyla Kur’an’daki Âdem’den hareketle kaleme alınmıştır. Hikâye Tevrat’ta ayrıntılı denebilecek bir biçimde iki yerde anlatılır, İncil’de ise fazla ayrıntıya inmeksizin zikredilir; bunlar beni ilgilendirmedi. İslâmî gelenek ise Kur’anî kıssayı sabit tefsirinin yanı sıra zaman zaman da birçok ayrıntıyla “süsleyerek” anlatmaktan imtina etmez. Bunların bir kısmı doğrudan İsrailiyat nevindendir ve tefsir kitaplarına bile sirayet etmiştir. İsrailiyattan da mümkün mertebe kaçınmaya dikkat ettim. Ve çok dikkate değer bir husus ki, Yusuf ile Züleyha’nın geleneksel edebiyatımız içinde mesnevi geleneğinde pek çok versiyonu olduğu halde, ki bunların bir kısmı Hamdullah Hamdi gibi İslâmî ilimler açısından fevkalade itibarlı zatlar tarafından kaleme alınmıştır, Âdem etrafında oluşmuş bir mesnevi geleneği yoktur. Demek istediğim, Yusuf ile Züleyha yazarken bana kalemimin manevra alanını genişletme cesareti veren bir mesnevi geleneğine yaslanabiliyordum fakat Âdem hikâyesinde böyle bir gelenek alanından da mahrumdum. O zaman, çoğu kez söylediğim gibi, Kur’an’daki temel mesajla çelişmemek kaydıyla kalem oynatmaya cesaret ettim. Bunu söylerken, Kur’an’da anlatılmayan şeylerin anlatılması meselesinin beni çok zorlayacağını biliyordum. Fakat burada da “kıssa üzerinde düşünme” ifadesini bir izin olarak telakki etmeye cesaret ettiğimi söyleyebilirim. Çünkü bu satırları kaleme alırken özellikle de gençleri insan olmanın anlamı üzerinde düşünmeye sevk etmek gibi ahlâki bir gaye taşıdığımı (belki hiçbir kitabımda olmadığı kadar baskın bir ihtiyaçla) her an hissettim. Onların daha kolay anlayabileceği bir formata cesaretim bu gaye ile izah olunabilir ancak.

Kitapta birkaç yer yerde okuru şöyle uyarıyorsunuz: “Bu aynada her şey temsil, her şey mecaz”…

Bir önceki cevapta dile getirdiğim niyet, ama bu niyete rağmen her an ensemde hissettiğim tedirginlik alanıyla ilgili bir açıklama bu. Gaybî kapıların bize kapalı olduğu bir âleme ilişkin her sahne birer temsil olmaktan öte anlam taşıyamaz yeryüzü muhayyilesinde. Bu temsillerin daha yüksek bir gerçeğin kavranması gayesine hizmet ettiğinden emin olabildiğim anlarda ensemdeki soluğun baskısı azaldı. Bu uyarı bu nedenle yapıldı.

Lâ klasik bir roman değil. Romanla mesnevi arası olarak isimlendiriyorsunuz. Biraz açar mısınız? Niye roman diyemiyoruz?

Bu sorunun cevabı Müslüman Şark’ın Batı’daki anlamda romanın teşekkülüne neden izin vermediğinin de cevabıdır aynı zamanda. Âdem’e ilişkin bir hikâye anlatırken en fazla anlatılmış bir hikâyeye yeni bir dil giydirebileceğimi, bir romancı muhayyilesine sahip olarak bundan öteye geçemeyeceğimi hissettim. Tanpınar, Şark’taki mesnevi geleneğini, bütün gayesi kaynağına dönmek olan suyun belli güzergâhının farklı dillerle yeniden yeniden anlatılması olduğuna dikkat çeker. Ehl-i sünnet itikadı ile çelişmemesi için azami özen gösterilmiş bir metinden de roman olması beklenemez. Bu nedenle bu metni yazarken Şark’ın neden bir romanı olmadığını bir kez daha anladım. Araya sokuşturulmuş ve hayalin kışkırttığı birtakım sahneler, tasvirler, öykücüklerin var oluşu bu gerçeği değiştirmez. Romancının, muhayyilesini en başta kendisinin sansürlediği bir metne de her anlamda roman demek mümkün değildir elbet. Bu kapsamda ilâve etmeliyim ki yazma sürecinde hatırı sayılır hacimde mürekkebi de işin teorik kısmını kendime açmak için tükettim. Yazdığım şeyi ne tam roman ne de tam mesnevi olarak adlandırabildim. Hatta roman kategorisinde takdim etmek hususunda bile tereddüt ettim. Bu süreçte en fazla da romanla mesnevi arasında yeni bir türün ihdası ihtiyacını hissettim. Üstelik bu ihtiyacın hissedilmesi noktasında yalnız olmadığımı, benzer metinlerin de varlığını biliyorum. Gördüm ki mesnevinin dünyasından beslenen azımsanmayacak sayıdaki kalemler yeni bir türe emek veriyor. Bana öyle geliyor ki ya gerçekten iki dünya arasında yeni bir türe ihtiyaç duyuyoruz ya da roman içinde bu türe yer açmak zorunluluğu hasıl oluyor. Roman çok baskın bir tür. Fakat mesnevi zihniyeti de roman içinde kendisine bir yer açmaya çalışıyor. Bu, bence romanın da tanımının genişlemesi anlamına geliyor. Yani bizim romanımız. Roman, temel ucu sabit kalmakla birlikte diğer ayağını dolaştıran bir pergel gibi. Neticede belki benim hayalim gerçekleşip de roman ile mesnevi arasında yeni bir tür ihdas edip onun adını koyamayacağız ama ihatalı bir tür olarak romanın, bizim dünyamızda, kendi alanının genişlemesine izin vermek mecburiyetinde kalacağına muhakkak gözüyle bakıyorum.

Daha önce Yusuf ile Züleyha’nın hikâyesini sizin kaleminizden okumuştuk. Şimdi Âdem ile Havva. Kutsal metinlerde geçen bu kıssaları merkeze alarak bir eser ortaya koymak aynı zamanda “riskli” bir tercih. Bu endişeyi yaşadınız mı hiç?

Bu söyleşide başlangıçtan bu yana sizin sorularınızın bir kısmı gibi benim de verdiğim bütün cevaplarda bu riskin farkında olduğumu, bu endişeyi yaşadığımı anlattım. Risk, Kur’an’da zaten anlatılmış bir metni neden bir kez daha anlatmak gereğini hissettiğim sorusunun muhatabı olmamla ilgilidir. Ancak daha evvelki cevaplarıma da yayılmış olan cümleyi bir kez daha tekrarlarsam, temel mesajla çelişmek, endişemin kaynağı. Bu mesajla çelişmemek kaydıyla anlatmak ise endişelerimin izalesi kaynağı. Risk aslında, oynatılan her kalem, sarf edilen her dize her cümle için de geçerli değil mi? Şuarâ Sûresi’ndeki o tüyler ürpertici uyarıyı hatırlarsak ne yazarsak yazalım, kalemimizin hangi ilhamla oynadığını, hangi vadilerde hangi hallerde dolaştığımızı ayırt etmek çok da kolay görünmüyor.

Yusuf ile Züleyha’da, Züleyha’yı her sahifede görüyorduk. Cümlelerin en güzeli onu anlatıyordu. Lâ’da ise Âdem’in gölgesinde bir Havva var…

Doğrudur. Çünkü benim anlatmak dolayısıyla anlamak istediğim şey bir “Âdem ile Havva” hikâyesi değil. Beni insanın hikâyesi ilgilendiriyor. İnsanın bütün hallerini içkin bir hikâyenin kahramanı olarak da Âdem’i gördüm. Yani hikâye Âdem’in. Bunun dışında her şey Âdem’in yani insanın hikâyesinin oluşması sürecinde görüntüye giren tali unsurlar. Havva’nın bir görünüp bir yok olması, Havva’yı merkeze almamışlığım bu nedenledir. Havva üzerinde ısrar, temel meseleyi anlatmak adına bir görmezden gelme içerir. İkisi bir arada ama hikâye Âdem’in.

Âdem ile Havva’nın hikâyesinin ilk sahifesini yazarken Nazan Bekiroğlu’nun muradı neydi? Kitaba son noktayı koyduğunda kalbi mutmain miydi?

Hayır. Böyle bir metin hiçbir zaman tam anlamıyla tamamlanamaz. Dolayısıyla da böyle bir metnin yazarı hiçbir zaman tam anlamıyla mutmain olamaz. Bu metin kuşku yok ki benim içimde genişleyip duracak, yazılması hiç bitmeyecek. Ama buraya kadar, dediğim bir noktaya geldiğimde yaman bir hesabın içine düştüğümü, bütün bir metni ya topyekûn yok edeceğimi ya da artık onu yayımlamam gerektiğini hissettim. Anlattığımı göstermek de istedim yoksa dediğim gibi anladığımı da unutabilirdim. Benimki sadece sınırlar içinde kalarak sınır ötesine ilişkin bir anlama (tahmin değil) çabası. Kadere, ruha, günaha, iyiliğe, kötülüğe, iradeye.. dair “benci” bir okuma (yorum değil).

Sizi Âdem ile Havva’nın hikâyesini yazmaya iten sebepler nelerdi?

Bundan tam yirmi sene evvel Belkıs (İbrahimhakkıoğlu) ile tanıştım. İlk karşılaşmamız onun beni Trabzon’da ziyareti ile gerçekleşti. O ilk tanışma heyecanına, yirmi yıl boyunca akmak isteyen yanlarımın önünde duran bendlerin bir kısmını belki o bile fark etmeden bir bir kaldırmasının etkileri de sirayet etti. O ilk karşılaşma günlerinin birinde bana, Nazan, demişti, bir gün Âdem’in hikâyesini (Âdem ile Havva’nın değil) anlatabilirsem kendimi bütün bir insanlığın hikâyesini de anlamış sayacağım, çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizli, çünkü Âdem cem makamında. “Lâ Sahifesi”nde dile getirdiğim gibi bu cümleyi hiç unutmadım. Yıllarca içimde gezdirdim. Ve yirmi yıldan bu yana farkında ya da farkında değil, yaşadığım her şey gibi okuduğum her şeyi de bir Âdem hikâyesi olarak, insanın bütün gerçeğini içkin bir hikâyenin dipnotları suretinde bir köşede biriktirdim. Zaman içinde bu birikim öncelikle bir Âdem hikâyesi anlatmak gayesine matuf olmasa da sahnelere büründü, cümleler birikti. Ve yeryüzü yalnızlığı elli yıllık bir sürece yaklaştığında bundan daha fazlasını anlayamayacağım ve anlatamayacağım bir raddede geldi durdu. O zaman anlatmaya karar verdim. Çünkü öyle görünüyor ki anlayabileceğim buraya kadar ve anladığımı unutmamak için anlatmak ihtiyacını daha fazla saklayamadım. Bilgisayarda ilk dosya 2003’te açılmış. O tarihte bilgisayarda bir dosya açtıysam metnin çoğu demek öncesinde defterlerde biçimlenmiş demektir. Ondan sonrası fiilî derleyip toplama, kompozisyona nizama sokma sürecidir.

Romanda daha önce öykülerinizden ve Yusuf ile Züleyha’dan, İsimle Ateş Arasında’dan bildiğimiz coşkun bir dil var. Bu dilin “kalp genişliği” ile bir ilgisi olmalı. Bu zor ve sancılı bir seçim değil mi?

Dili, insanın hacmidir. Buradan bakınca genişlik olarak görünen şeyin şu gelip geçici dünya üzerinde ızdıraplarımızın kaynağı ve en azından onun sadakatle yansıtıcı aynası da olduğu çıkar ortaya. Bu nedenle haklı olduğunuz düşünülebilir. Ama ne çare! Başka türlü hissetmek ve düşünmek elimden gelmediği için başka türlü söylemek de elimden gelmez.

MURAT TOKAY

Kitap Zamanı Sayı:35

Haber7 – Nazan Bekiroğlu, Lâ dedi ve yazdı!

Nazan Bekiroğlu, Lâ dedi ve yazdı!

Edebiyatımızın özgün kalemi Nazan Bekiroğlu, anlatım ustalığını bu kez sonsuzluk hecesi Lâ için kullandı. Adem ile Havva’yı bir de kadın gözüyle okuyun:

Türk okurlarının çoğu onu “Mor Mürekkep” ile tanısa da o edebiyat severleri ilk olarak “Nun Masalları” ile selamlamıştı. Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha ve Mavi Lale ile edebiyatta usta ve kalıcı bir yazar olduğunu ispatlayan Nazan Bekiroğlu, Cümle Kapısı ile 2003 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Deneme Ödülüne, 2006 yılında ise Cam Irmağı Taş Gemi ile Türkiye Yazarlar Birliği Hikaye ödülüne layık görülmüştü.

Bekiroğlu’nun doktora tezi olan Halide Edip Adıvar adlı araştırması 1999, Doçentlik tezi olan Şair Nigâr Hanım ise 1998 yılında kitaplaşmıştı.

Halen karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapan Prof. Nazan Bekiroğlu, pek çok edebiyatçının aksine doğup büyüdüğü kentten hiç ayrılmadan ünlü olmayı başarabilen ender edebiyatçılardan.

Nazan Bekiroğlu, son kitabında Sonsuzluk Hecesi Lâ’ya getirdiği yorumla adından söz ettirecek.

384 sayfalık hatırı sayılır bir kalınlığa sahip olan La / Sonsuzluk Hecesi, iyi edebiyatın lezzetini bilenlerin “bitti mi?” diye hayıflanalacağı bir anlatım şöleni. La Sahifesi ile başlıyor yazan kitabına ve diyor ki:

“Bir gün Sabâ Melikesi Belkıs’tan Havva’nın hikayesini anlamanın bütün bir insanlığın hikayesini anlamak anlamına geldiğini öğrendim. Çünkü Âdem cem makamındaydı, yani hayatları, hikayeleri kendinde toplayıcıydı. İnsanların bütün halleri Âdem’de gizliydi ve bütün macera onun hikâyesinde özetlenmişti.

Bu cümleyi yıllarca içimde gezdirdim de bir türlü kalemi elime alamadım, anlatmaya kalkışamadım. Oysa anlatmak, benim için anlamanın en yetkin biçimiydi.

Ne zaman ki, kalmak için değil uğrayıp geçmek için kadem bastığımız, kök attığımız değil kısa bir gölge saldığımız şu dünyada bir cennet sürgünüyle yazgılandığımı anladım Kelimeler Kitabı çift isimler sahifesinde, âdem’le Havva’nın yanına bir de Habil’le kabil ekledim. O zaman anladım anlatma zamanının geldiğini.

Hikayenin ismi düştü dilime bir gece: LÂ

İLLÂ, dedim.

Bir ömür boyu aradığım hece harfinin LÂ olduğunu bildim…”

Ve Anlatıyor Nazan Bekiroğlu, o muhteşem kalemiyle dünyanın yaratıldığı günden bu yana dillerden düşmeyen Adem ve Havva’nın öyküsünü kendine has özgün yorumuyla…

Ağaç, Adem’i dünyaya nasıl çağırıyorsa bu kitap okuru hayatı okumaya öyle çağırıyor desek, işi abartmış olur muyuz bilinmez. Ama eserin cazibesi böyle söylettirmiş oldu bir kez…

(Haber 7)

TimeTurk – Nazan Bekiroğlu bu kez “Lâ” dedi

Nazan Bekiroğlu bu kez “Lâ” dedi

Nazan Bekiroğlu yeni bir romanı Lâ (Sonsuzluk Hecesi) ile okuyucularının karşısına çıkıyor. Bekiroğlu, Hazreti Âdem’in insan olarak hikâyesini anlatıyor.

Gerçeği bulabileceği en uzak yere kadar ulaşmak niyetinde olan Nazan Bekiroğlu, ‘Nun Masalları’nda Osmanlı’ya, ‘Yusuf ile Züleyha’da ‘kıssaların en güzeli’ne, ‘Cam Irmağı Taş Gemi’de antik dünyaya götürmüştü okurunu.Bu kez gerçeği, Hazreti Âdem’e kadar giderek arıyor ve okuru mesnevi ile roman arasında biçimlenen Lâ (Sonsuzluk Hecesi) adlı yeni romanına davet ediyor. Bu hafta Timaş Yayınları’ndan çıkacak kitapta Bekiroğlu, Hazreti Âdem’in insan olarak hikâyesini anlatıyor. Yazar, insanlığın Hazreti Âdem’de toplanan mânâsını hikâyenin diline yaslıyor.

Metninin aynasını dolduran onca anlatının ‘birer temsil, mecaz’ olmaktan öte anlam taşımadığını peşinen belirten Bekiroğlu, içeriğe dair pek çok ipucunu da ‘Lâ Sahifesi’ adını verdiği Giriş’te anlatıyor. İyilik ve kötülük, kötülüğün varlık nedeni romanın ana meseleleri. Nazan Bekiroğlu, iyi ile kötünün zannedildiği kadar birbirinden uzak olmadığını, romana yerleştirdiği Şeytan ve Kabil figürlerinde hissettiriyor. Ve şefkatini bu figürlerden de esirgemiyor, yani onları anlamaya çalışıyor. Bekiroğlu’nun, alışageldiğimiz imajlarla örülü şiirsel dili Lâ’da da karşımıza çıkıyor. Ve roman, Bekiroğlu’nun bir ömür boyu aradığını bildiğimiz hece harfinin Arapça’daki olumsuzluk edatı ‘Lâ’ olduğunu hissettirmekle yazarının eserleri arasında özel bir yer ediniyor: Olgunluk. Kültür-Sanat

ÖLÜMÜYLE YÜZLEŞENİN HALLERİ

Bulutlar üzerine eğilince,

Habil bu dünyadan geçmiş. Fazlasını istiyor.

Kalbe ancak sığan duru aklın, emniyetli gönül görüşünün keskinliğinde, görüyor ki:

Her bir yan gölge üstüne gölge.

Gölge gölgeyle didişip duruyor. Her şey oluyor ama hiçbir şey de olmuyor.

Tufan kopuyor ama Habil’in ayakları

bile ıslanmıyor.

Yangının ortasında, ateş yakmıyor,

saçının tek teli tutuşmuyor.

Can acısa bir türlü, acımasa bir türlü. Perdeyi göremeyen bütün gölgeleri gerçek sanıyor.

Ve oyunu buna göre kuruyor, buna göre oynuyor.

Habil’se gölgelerin üzerinden geçip gidiyor. İndirmiş kılıçlarını. Gölgelerle savaşmaya kalkışmıyor. Göklerin vâhid

makamına doğru yer’den geçiyor.

Çünkü acı can evine değince her şey yerine döner.

Her şey gölgeye döner.

Kabil diye biri yok aslında. Bir Allah var, bir de Habil.

Kabil, Habil’in ne kadar dayanacağı sınanırken sadece içi boş bir gölge. Çünkü masumlar da gölgeden ateşler çıkararak sınanır.

Kabil bir bahane.

Ve. Habil diye biri de yok aslında. Bir Allah var bir de Kabil. Kabil sınanırken de Habil bir gölge. Çünkü zalimler de sınanır. Habil bir bahane.

Habil Kabil’e gölge.

Kabil Habil’e gölge.

Hatta:

Bir Allah var.

İkilik yok arada.

Kabil Kabil’e gölge.

Habil Habil’e gölge.

Allah’a göre:

Habil gölge. Kabil gölge.

Gölge üstüne gölge.

Öyleyse:

Gölgenin derdiyle

dertlenmek niye?

BANA BİR İSİM VER, VARLIĞIM OLSUN

Öyle bir çığlıkla attı ki kendini Âdem uykusundan, gerçekte çığlık atıp atmadığını bile bilmedi. Ama iki uyku arasında rüyasının bölündüğü gün gibi gerçekti. Ve başına bir şey gelmiş gibiydi.

O zamansızlık zamanında, cennet ırmağının kıyısında Âdem onunla göz göze geldi. Kuşları, tüyleri ürkütmekten korkarcasına elini uzattı yavaşça. Parmaklarının ucundan dökülen yaseminleri gösterdi. İçine dolan ses ve ışığa, sevince sarmaşığa, usulca, sen kimsin, dedi. Bildiğini bir kez daha bilmek, kelimesini bir de ondan duymak istedi.

Ben kadınım, dedi Havva, ama bu benim sıfatım. Adımı henüz bilmiyorum.

Sonra döndü Âdem’e,

aklına bir şey gelmişti.

Sesi, bengisular gibiydi.

Bana, dedi, bir isim ver,

varlığım olsun.

Durdu, aklından yeni bir şey geçti. Bana, dedi, sen isim ver, varlığım senin olsun.

Bana öyle bir isim ver ki senin adının yanında dursun.

Seni anan beni de ansın. Seni hatırlayan beni hatırlamadan olmasın.

Bir “ile” koy aramıza bizi

birbirimize bağlasın.

kaynak:timeturk

Kitap Zamanı – Nun Masalları’ okuru benim için özeldir

Acılı ve hüzünlü bir kalbi var, şiirli bir dili.. Nun Masalları`nın sahibi. Yusuf ile Züleyha`nın yazıcısı. Mor mürekkebinden yağmur damlıyor. Karadeniz`e bakan odasında, yıllardır defterine ağrılı bir yaşamak düşüyor.

Yazının kendisi için değil, kalpte titrettiği hatırlamanın yüzü suyu hürmetine, bir kalem tutulmasının kalbe yüklediği ağırlığı sırtlamaya çalışarak yazıyor. Yazmak onun için metafizik bir hal. Hem Nun, hem de N… Noktası aşk. Akademisyen, öykücü, romancı, denemeci ve bir anne: Nazan Bekiroğlu. Trabzon`da yaşıyor. Nun yaşında. Nun ebcedle 50`ye karşılık geliyor. Nun Masalları`nın yayınlanışının da 10. yılı. Timaş Yayınları bu ilk eser için bin adet `nun baskısı` yaptı. Sadece bir defaya mahsus olmak üzere özel bir ebatta, kapaklı, sarı şamua kâğıda basılan kitap yazar tarafından imzalanacak. Nazan Bekiroğlu 8 Aralık Cumartesi günü Timaş Yayınları`nın merkez ofisindeki Kitap Kafe`de, Nun Masalları`nda yer alan Akşamın Ağası isimli öyküsünü okuyacak. Nazan Bekiroğlu ile aradan geçen on yılın ardından Nun Masalları`nı konuştuk.

Nun Masalları ilk göz ağrınız. İki karton kapak arasına toplanmış suhuf üzerine imza düşürüşünüzün onuncu yılı. Timaş Yayınları güzel bir sürprizle sayısı binle sınırlı, özel bir baskı yaptı ve adını `nun baskısı` koydu. Bu özel baskının özel bir sebebi var mı?

Gerçekten güzel sürpriz. Bu projenin kayıt altına alındığı eylül ayından bu yana, bütün bir Timaş ailesi özellikle de editörüm Seval Akbıyık ve iç-dış tasarımın, hele o harikulade kapakların sahibi MimEmin`in ve tabii Emine Eroğlu`nun refakatinde öyle güzel (fakat hayli yorucu) bir seyrüsefer içindeyiz ki. Ben Nun Masalları okuyucusuna bir armağan vermek isterken hadise benim için bir armağana dönüştü. Hepsine teşekkürler.

Özel bir baskı. Benim okuyucu kitlem Zaman`da yazdığım yılların ürünü olan Mor Mürekkep ve Mavi Lale`de, hele Yusuf ile Züleyha`da ciddi bir kırılmaya uğradı. Hiçbir zaman genel geçer anlamıyla popüler bir yazar olmadım; fakat bu üç kitap beni nispeten geniş kitlelerle tanıştırdı. Fakat Nun Masalları`nın o dar ve derin okuyucu kitlesinin yeri her zaman özel kaldı. İlk kitap olmasının içerdiği bütün söz ve mana acemiliklerine, taşkın heyecanlara, hayatla yazının sınırları arasındaki kaybolmuşluklarıma rağmen o okuyucu, o soyut dünyayı öylesine paylaştı ve metni öylesine tamamladı ki, “Benim gördüğümü sen de gördün mü, söyle yoksa çıldıracağım” heyecanıyla yazan, ifratlı tefritli bir yazıcı için böyle bir okuyucu hep onay makamında durdu. Nun Masalları`ndan Cam Irmağı`na bir ırmak akışı gibi düşünürsek, o okuyucu hep yanımdaydı. Sessiz, vakur. Onlara bir armağan. Bir de bu özel baskıyı kışkırtan rakamların, sayıların tevafuku var. Benim nun yaşım. Nun ebcedle elli demek. Nun Masalları`nın (1997) onuncu yılı. Bir armağan için daha uygunu olamazdı.

Okur sizi Nun Masalları`yla tanıdı. Sonra Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha, Mavi Lale, İsimle Ateş Arasında, Cümle Kapısı ve Cam Irmağı Taş Gemi geldi. Nun Masalları`nın ilk cümlesi “Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek, yazmak istiyordu.” Öyküdeki hattatın dileğinin ne kadarını paylaşıyorsunuz?

Şu sıralar iki kelimeyi çok seviyorum. Biri sarmal, diğeri çember. On yıl üzerine çemberin iki kırık ucu bir araya geliyor. Yani aynı nokta. Fakat arada hayli fark var. Çok mesafe kat edilmiş. Lakin bütün kat edilmiş mesafelere, gözlerimin hayata dair yepyeni yorumlarla yıkanmış olmasına rağmen sanırım yazı hususunda değişen bir şey yok. İki nun arasında duran birisinin (nun`un anlamı bir yanıyla yazıya yaslanır) kaderinde yazıya dair bir şeyler okumasından bir memnuniyet hesabı çıkarması kaçınılmaz. Demem o ki hâlâ denize bakan odamda, evde de, fakültede de yazıyorum. Başka bir şey yok. Yazmak ki anlatmaktır, benim için bilgi (marifet anlamında) edinmenin yollarından en elverişlisi. Anlatmak bir bakıma anlama çabası değil mi?

Son kitabınız Cam Irmağı Taş Gemi de şu cümlelerle bitiyor: “Tanrım kanatlanmaya kalktıkça düşüşümden şikayet etmeyeceğim artık sana. Ama bir tek kelime ver bana. Öyle bir kelime ki onunla bütün manaları konuşmak mümkün olsun. Ya da tek bir cümle.” Neler söyleceksiniz?

Yazmaya dair ağır bir eleştiri bu. Demek ki şu güne kadar yazmakla başlamışım yazmakla bitirmişim. Lakin yazmanın da hiçbir ağrıya derman olmadığını fark etmişim. Doğrudur. Bütün manaları ifade edecek, sahteciliklerden uzak hakiki bir kelimem olsaydı, bunca sayfayı herhalde yazmazdım. Ama yok. Kelime bile değil, bütün manaları içeren bir noktaya da razıyım. Nokta ki sıfır hacim sonsuz kütle. Yani zor iş.

Nun Masalları`ndaki öyküler yüksek sesle okunan türden metinler. Kitaptaki öyküleri kalbimde titrek bir hüzünle yeniden okumaya başladığımda bir heyecan duyduğumu, kimi cümleleri birkaç kez tekrarlayarak okuduğumu, hatta odanın içerisinde adımladığımı söylemeliyim. `Okuru ayağa kaldıran bu metinler kim bilir nasıl yazılmıştır?` diye düşünmeden edemedim.

Siz nasıl okuyorsanız öyle yazılmışlardır.

Hiç kendi kendinize, `yazmasaydım` dediğiniz oluyor mu? Nazan Bekiroğlu yazmasaydı, okur için büyük eksiklik olurdu, ya yazar için?

Şu halimle, şu benle, şu benliğimle yazmadan olamazdım. Çünkü yazmanın anlamı yazmaktan başka bir şeye dayanıyor. Giderek bir noktaya razı olan birisi için yazı bir tür yaşama beceriksizliğinin telafisi.

Nun Masalları çıktığı ilk günlerde bir söyleşide şu cümleleri kurmuşsunuz “Ben yazdım, o aldı (aldı mı?) Bundan ibaret. Ben paylaştım mı, çoğaldım mı, büyüdüm mü, zamanın aynasında görüntümü görmekten mahzuz mu oldum, yazdıklarımı kendilerine yaşam bilenler mi çıktı, bunların hepsi mi, hiçbiri mi, başka bir şey mi? Pek de bilmiyorum, hattâ hiç bilmiyorum.” Geçen on yılın ardından hâlâ cevabınız yok mu?

Nun baskısına mukaddimede söyledim bunu. Her ilk yazının hem bir önsöz hem de bir sonsöz olduğu hususunda samimiyim. Sonradan yazılan her yazı da ilk yazıya düşülen bir dipnot kadarmış. Nun Masalları bu yüzden benim için önemli. Bu noktada yazının da küçümsenebilir olduğunu fark ediş belki en büyük kazanım. Yazmadan şimdilik yapamasam da.

`Nazan Bekiroğlu`nun metinlerinin gücü samimiyetinden geliyor. Çünkü aşkla yazıyor, kalbî olanı işaretliyor.` desem, siz neler söylersiniz?

Yazıda samimiyet bir bıçak sırtıdır. Samimiyetin kendisi bir zaafa dönüşebilir eğer ortada sanat diye bir şey yoksa, yazı, hatıra defteriyle karıştırılıyorsa. Bu alanı peşinen belirleyebilirsek, edebi eserde samimiyetin içerdiği manayı doğru okuyabilirsek, evet samimiyet aynı zamanda edebi eserin gücüdür de. Çünkü kalbin dili tek. Okuyanı yazanı aynı. Yıllar sonra bana bir ilk kitaba yeniden dönmek, ona özenle muamele etmek, huzura çıkarmak cesaretini veren şey de Nun Masalları`ndan bu samimiyeti esirgememiş olmam. Yoksa içerdiği zaaflara rağmen, bunu yapamazdım. Bu cümleyi söylerken Nun Masalları`nın içerdiği zaafları fark ve kabul ettiğimi de ifade etmiş oluyorum. Hatta bu metni birisi düzeltecekse bunun benden başka bir kimse olamayacağı düşüncesinden hareketle ölçülü bir müdahaleye kalkıştığımı da itiraf etmeliyim. Çok daha az kusurlu, çok daha sağlam bir şey çıkabilirdi ortaya. Fakat baktım ki görece acemiliğin taşkınındaki o kekremsi tat yok oluyor, bıraktım. Sadece çok az. Zaman içinde dilin doğal bünyesinde kabuklaşmış bazı söyleyişleri, bazı imajları değiştirdim. Metin aynı.

Yeni bir çalışmanız var mı? Okurlarınız 2008`de kütüphanelerine Nazan Bekiroğlu imzalı yeni bir kitap koyabilecekler mi?

Cam Irmağı Taş Gemi`den sonraki süreç içinde bu sorunun bana her soruluşunda, var ama henüz ufkun arkasında diye cevap veriyordum. Yıllardır zihinde gezdirilen, kendisiyle defterler doldurulan, bilek ağrıtan, uyku bölen bir şey var. Şimdi biraz olsun ufkun üzerinden seren direklerinin, en yüksek flamaların görünmeye başladığını söyleyebilirim. Ya kısmet. İnşaallah. Ama hâlâ ismini söyleyemem.

Murat Tokay
05 Aralık 2007, Çarşamba

Ayşe Sevim , Cümle Kapısı

Cümle Kapısı, Ayşe SEVİM, KİTAPHABER, Eylül-Ekim 2004, s. 36-37…

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Bu kapının ardında binlerce yıldır güneş ışığını görmemiş mahkumlar yatıyor. Onlara dokunan bir tek sevgili kalem. Bazen Dostoyevski olup bazen Nazım Hikmet olup bazen O’Henry olup sürekli yazıyorlar. Sanki bir tren yolculuğunda camdan dışarıya bakıyorsunuz. Siz yerinizde otururken camın karşısındaki simalar hızla değişiyor. Birinin acısını içinize sindiremeden bir diğeri gelip başlıyor hikayesini anlatmaya. Onurlu bir sürü erkek. Yeryüzünün topraklarından alınıp sizin önünüze getirilmişler. Nazan Bekiroğlu getirmiş onları. Hayatının bir dönemi zindanlarca yutulan bir sürü güzel insanı çağırmış. Fareli köyün kavalcısını dinler gibi onlar da bu çağrıya uymuşlar. Suçları, zekâları, hinlikleri, aşkları da yanlarındaki valizlerine tıkıştırılmış. Nazan Bekiroğlu, mahkumların huzursuz evlerini de getirmiş; Bastille, Anemis zindanları, Bodrum Kalesi ve diğerleri…

“Inde Deus Abest” bu yazı Gatineau Kulesi’nin yirmi üç basamakla inilen zindan kapısının üzerinde yazıyor. Saint-Jean şövalyeleri tarafından Latince yazılmış bir yazı. Anlamı “Burada Tanrı yoktur” Şövalyelerdeki kibri resmediyor bu cümle. Kişi ne kadar suçlu olursa olsun cezayla başbaşa kaldığında sığındığı her şeydir Tanrı. İster Allah olsun ister Tanrı olsun isterse küçük bir heykel olsun suçlunun göğsüne bastırdığı son ve ilk şeyidir. Buradaki işkenceleri tahayyül etmek istemiyorum. Her ne kadar Nazan Bekiroğlu kulağıma eğilip ” Kapı önündeki balkondan işkence odasına bakıldığında oraya neden “Inde deus abest” denildiği anlaşılmakta” diye ipucu verse de… Mahkumlar arasında dolaşırken bazen Adnan Menderes’in eşine yazdığı mektupları okuyorum, bazen Necip Fazıl’ın şiirlerini dinliyorum bazen de Verlaine ve Rimbaud’un birbirlerine çevirdikleri namluluların arasında kalıyorum. Başımdan aşağı insan hikayeleri yağıyor, elimi diğer bir kapıya uzatıyorum.

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Şu kapının ardından gelen ayak seslerini duyuyor musunuz? Birileri dans ediyor. Şems ve Mevlana sema yapıyorlar, Mevlana bu kapının arkasında bakın nasıl: “Mevlana temsil resimlerinde, sonradan çizilmiş minyatürlerinde tahayyül edildiği gibi şişman ve saçları beyazlamış, omuzları çökük ve ihtiyar bir adam değil. Benim gördüğüm bütün enerjisini gri renkli gözlerinden bir cezbe halinde etrafa saçan, duru saz benizli, elli yaşın çok üzerinde fakat çok genç bir adamın, öyleyse dünya zamanıyla yaşı olmayan bir adamın resmiydi. İnce ama yapılı, heybetli fakat çok zarif. Ve mutlaka şehirli. Öylesine soylu öylesine seçkin…” Nazan Bekiroğlu Şems’le Mevlana’nın aşkını ise şöyle anlatıyor ; “Gündelik hayatın dağdağasından farklı bir boyutta, suyun toprağa kavuşması gibi değil, iki suyun birbirine kavuşması gibi kavuşurlar. Bu yüzden hocası ve talebesi. Canı hem cananı olur Mevlana’nın. Müridi ve mürşidi…”

Bu odanın kapısını kapamadan Şems’in cinayetine tanık olacaksınız. Mevlana’nın Şems’den sonraki haline de tanık olacaksınız. Ben odanın kapısını kapatıyorum.

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Şimdi başka bir kapıyı itin elinizle. Elinize hüzün bulaşacak. Burada Hz. İsa’yı onun yedi havarisini sonra Hz. İsa’yı ve onun yedi yalancısını bulacaksınız. “İsa akşam yemeğinden sonra zeytin bahçesine çıktı, orada tutuklandı. Yuda İsa’yı onu yanaklarından öperek ihbar edeceğini söylemişti. Öptüğüm odur! Zeytin bahçesinde sarılıp onu yanaklarından öptü. O zaman askerler İsa’nın üzerine atladılar. Yuda’nın öpücüğü. İhanetin resmi. İçinden yılan çıkan bir kadeh de o gün bugün Batı sanatında Yuda’nın simgesi….. Askerler üzerine üşüşünce en sevenleri en bağlıları havarileri onu terk etti. Hiç ayartılmayacağını, hiç sürçmeyeceğini iddia eden Petrus, ilk inananı ilk bağlısı en sadık havarisi bile onu tanıdığını üç kez inkar etti. Sonra da acı acı ağladı. Çünkü İsa akşam yemeğinde ona, gün doğmazdan, horoz ötmezden evvel beni üç kez inkar edeceksin demişti..”

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Burada babalar ve oğulları duruyor. Eski bir ayini hatırlatıyor insana bu ilişki. Eski ama kutsal. Eski ama değiştirilemez. Eski ama güzel. Eski ama zor. Eski ama bu dinde olan herkes için yapılması mecburi bir ayin. Yani babası olan her erkek çocuk ve oğlu olan her büyük erkek için geçilmesi gereken bir yol. “Mevzu olduğu iddia edilen bir hadise göre “Oğul babanın sırrıdır” Onun suyundan toprağındandır. Boy veren sürgün, çatlattığı tohumun mahiyetincedir. Oğlun mahiyeti babasında saklı olduğu gibi babanın açıklaması da oğulda gizli. İkisinin manası birbirindedir.” Sarayın daha pek çok kapısı var. İntihar edenlerin içeride söyleştiği bir oda kapısı, ihaneti birbirlerinin kalplerinde işaretleyenlerin oda kapısı, hocasına vefa borcunu ödeyen talebenin oda kapısı, roman kahramanlarının hayata karıştığı bir oda kapısı, küçük bir kızın çekmecedeki eşyaları savurur gibi bulutları savurduğu oda kapısı…

Nazan Bekiroğlu’nun bir kitabın sayılı sayfalarına bunca hikayeyi resmetmesi bana bir avuç yemi saçtığında kalabalık bir kuş sürüsünün havalanmasını hatırlatıyor. Ne muhteşem bir görüntü değil mi?

KİTAPHABER, Sayı 22, Eylül-Ekim 2004, s. 36,37

Kemal Batmaz , Derviş Gönüllü “Yazıcı” ve Aşk

Derviş Gönüllü “Yazıcı” ve Aşk, Kemal Batmaz, Bizim Külliye, Sayı: 20,

Haziran-Temmuz-Ağustos 2004, s. 31-33…

“Yazıcı” diyor kendisine Nazan Bekiroğlu; çünkü o sadece bir elçi, söz elçisi. Bildiği sözcüklerle meleklere üstün kılınan ve sürgünlerin en büyüğünü yaşayan Hz. Âdem gibi…

Yazarı ya da yazıcıyı ilk olarak “Nun Masalları” adlı eserde tanıma fırsatı buldum. Eseri okumakta epey zorlanmıştım. Çünkü dağınık bir vak’a ve yoğun bir anlatım vardı. Sadece üslûp ile roman yazmak hayli güçtür ve yeni bir anlayıştır, Nazan Bekiroğlu’nda olduğu gibi. Bazı okuyucular vak’ayı takip eder bazıları da üstün bir üslûpla kendinden geçmeyi umar. Bu, yazar için bir farklılık, okuyucu için ise anlaşılması ve kavranması biraz daha zor bir metin anlamına gelir. Yazdığınız, yaşadığınız aşk ise, bunu kazanç hanesine yazabiliriz.

Yazarın ya da yazıcının “isimle ateş arasında” adlı romanı yukarıda bahsettiğim roman ölçüleri içinde… Söyleyeceklerimiz daha çok bu eser hakkındadır. Dolayısıyla kabaca romanın/ Mesnevinin özetini vermek istiyorum:

Roman, Vak’a- i Hayriyye’nin üç sene öncesinde başlar. Nu’mân adlı biri, ölümü kütüğe bildirilmemiş Mansur adında bir yeniçerinin ismini satın alır. Böylelikle ölen kişinin her şeyine- mal varlığına, işine, hatta eşine- sahip olur. Ölen kişi buhur (güzel koku imalâtı) dükkânı işlettiği için bu işi Nu’mân devam ettirmek ister. Ama işten anlamadığı için Mansur’un karısı Nihâde ile ortak olarak yürütür. Bu arada Nihâde’ye âşık olur. Nu’mân eşini ve kızı Nur’u bir kenara bırakıp Nihâde ile evlenir. Nihâde’den aşkına karşılık ister, bulamadığını düşününce her şeyini kaybeder, önce boşadığı eşinden olan kızı -Nur’u, sonra Yeniçeri Ocağının kaldırıldığı Vak’a-i Hayriyye günlerinde hayatını kaybeder.

“İsimle Ateş Arasında” tarihî bir eser olmaktan çok mistik, hatta mitolojik bir eser havası veriyor okuyucuya. Mitolojinin tarihe bakışı farklıdır, sıra dışıdır, “İsimle Ateş Arasında” adlı eserde de farklı bir bakış var. Biz bu bakışı kaderci olarak görüyoruz. Çünkü herkes her şeyi yapmakta mazurdur. Yeniçeri kazan kaldırmakta, II. Mahmut Yeniçeri Ocağını topa tutmakta Yeniçeri Kâtibi isim satmakta, Nu’mân isim satın almakta, Nihâde; koku, defter ve çocuktan azade olmakta mazurdur. Aslında bunların hepsi ama hepsi, turnanın ölümü kadar zarurîdir. Yazar “İsimle Ateş Arasında” adlı eserde bunu birkaç defa şu şekilde ifade eder:

“…Yalan değildi eşi zalim avcı tarafından vurulan turnanın zaruri ölümü. Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Bir şey bozulurken onunla birlikte başka şeylerin de bozulduğu. ”

Zincirleme bir reaksiyon hâlinde devam eden alternatifsiz bir yaşamın ifadesi.

Romanın kahramanları; Nezuka, Nihâde, Nu’mân sultanlar ve şehzadeler, Yeniçeri Kâtibi ve Yeniçeri…. Hepsi de bir tek şey için vardır: Yazarın kurguladığı aşk ekseninde isimleriyle var olmak, değilse ateştir. Hikâyeler, isimlerin zikredilmesiyle başlar, kemale erer ve ateşe döner. Yani isim ile ateş arasında yaşanan hayatlar vardır. Kahraman Nezuka ismini kaybeder ve Mansur adıyla bir hayata başlar. Mansur’un hayatının bittiği yerde aynı isimle Nu’mân hikâyenin kahramanları arasına girer. Bir başka deyişle Mansur gömleğini Nu’mân giyer. Bu kısım, kitapta şöyle ifade edilir:

“Esame. Bir kâğıt parçasıydı nihayetinde. Dokundum. İçim titredi. Kaderimin onda yazılı olduğunu o vakit nereden bilecektim? Yeni hayatımı elime aldım, açtım baktım. ”

Yazıcı satın alınan bu hayat karşılığında bir ücret ödendiğini ama bir de bedel ödenmesi gerektiğini düşünür ve ileriki satırlarda bu bedel yavaş yavaş ödetilir.

Nu’mân, Mansur adıyla kaderine devam eder. Yani önce Nihâde vardı, Âdem’e önce isimler öğretildiği için. Bu durumda şu soruyu sormak gerekir: “Nu’mân Nihâde’ye olan aşkını Mansur adını almasaydı yine yaşayacak mıydı?” Aslında bu bir mesnevi, mesnevi olduğu için de daha önce defalarca anlatılmış bir hikâyenin farklı bir yürekten ‘Yazıcı’ mahlasıyla yeniden okumak ya da dinlemek manasına geldiğini göz ardı etmemeliyiz. Yani burada aşkın mahiyetinden çok aşkın ifadesine bakmak gerekir diye düşünüyorum.

Güzel sevme fenni ya da aşk, bir meslektir. Bu mesleğin bilinen en tanınmış temsilcisi ise bülbüldür. Eserde de bu işe talip olan kişiler var ama hiçbiri bülbül kadar başarılı değil.

Mansur adıyla eserin kahramanları arasına giren Nu’mân’ı ele alalım. Bir isim satın alır. Bu kaderini yaşaması için gereklidir. İsmini satın aldığı kişinin her şeyine sahip olmaya çalışır: Eşi Nihâde’ye, buhur dükkânına en önemlisi de aşkına sahip olmaya çalışır. Ama yazarın da belirttiği gibi bedelsiz bir aşk mümkün değildir. Aşk padişahı hangi gönül şehrine gelirse beraberinde sıkıntı, gam, keder, belâ da gelir. Aşk mesleğinde bir süreç gereklidir. Olgunlaşma ve pişme süreci. Nu’mân bu süreci düşük dozda acı ile geçirmiştir. Oysa aşk sürekli gerilimli bir ortam anlamına gelir. Nu’mân, sürekli Nihâde’den aşkını ifade etmesini ister. Defterler doldurmasını, filbahri buhuru yapmasını, çocuk vermesini. Aşkın ifadesi yoktur, aşk vardır. Aşk anlatılmaz, yaşanır. Nihâde ile Mansur arasındaki aşkın tamam olmasını gösterecek semboller eserde şöyle ifade edilir:

“Ondan aşkın isimleriyle defterler doldurmasını, benim için bir filbahri buhuru yapmasını ve nihayet bana bir çocuk vermesini hep onun ismiyle başlayan cümlelerin arkasından istemiştim.”

Yazıcı ismini koyduğu şeyin var olacağı düşüncesinden hareketle bunları söyletir, hiçbiri gerçekleşmez. Nu’mân, şüpheye düşer. Burada aşk, gerçek olma yolunda büyük bir yara alır. II. Mahmut’un top ateşleri altında hayatını kaybeder Nu’mân. Bu, aşk uğruna bir bedel gibi görünse de aslında aşkın bedeli değil, satın alınan ismin bedelidir. Kemalden sonra gelen zevalden başka bir şey değildir. Yani Nu’mân, gerçek aşk makamına ulaşamamış. İsmini koyduğu aşkının karşılığını bulamayınca Yazıcı’nın deyişiyle zaten eksik olan dünyevi aşk onu ateşe sürüklemiştir. Yeniçeri olmuştu parasını ödeyerek ama Semender olmak için de önemli bir bedel gerekiyordu. Nu’mân sınavı verememiş, turnanın kaderini yaşamak zorunda kalmıştır. Çünkü turna gibi gökyüzünde hareketsiz kalmıştır. Yere inmiştir. Avcının kucağına.

Yazıcı Nu’mân’ın yaşadığı aşkı önceden kurgulamıştır. Yaşananların kaderden başka bir şey olmadığını kitapta şu cümlelerle ifade eder:

“Muhakkak ki onunla aramda doğumdan önceye ve ölümümden sonraya uzanan bir hesap vardı.”

Burada aşkın hem bu dünyada hem de öbür dünyada yegâne amaç olduğu da sezdirilir. Bu amaçla koku da çok yerde kullanılır. Özellikle filbahri çiçeği. Filbahri çiçeğinin Yazıcı’nın hayatında önemli bir yeri olmakla beraber eser boyunca “ezel hatırası”na işaret ettiği ifade edilir. Koku semboller saltanatı Osmanlı döneminde geçen bu eserin önemli aşk sembollerinden biridir.

Aslında Nu’mân’ın adını koyduğu aşk, istediği sevgidir. Çünkü karşılık istemektedir. Oysa aşk tek taraflıdır, sevginin iki ucu vardır.

Aşkın en önemli ifadelerinden biri olan; aşkın olduğu yerde aklın mekânı terk edişi ise daha çok yeniçerilerin padişaha duyduğu aşkta ve bağlılıkta ortaya çıkar. Yeniçeriler gerçek birer âşıktır, Padişahları, gönüllerinin de padişahıdır. En zor sınavlara tâbi tutulmuşlar ve defalarca aşklarını ispat etmişlerdir. Onlar aşk kandilinin etrafında dönen birer pervanedir.

Aşk kandilinin ateşi bildiğimiz ateşlere benzemez; öylesine yakıcıdır ki Semender bile korkmuştur bu ateşten. -Semender; âşık olup aşk ateşine yanmaktansa ateşte yaşamayı tercih eden efsanevî bir yaratıktır. -Yeniçerililer de Semender’dir, ateşi içlerinde taşırlar. Bahsedilen aşk ateşinden kaçan Semender değildir. Onların gönülleri aşk ateşine öyle aşinadır ki dışarıdaki ateş onlara kâr etmez. Padişahları uğruna ateşten ateşe atılırlar. Onlar Osmanlı padişahının Semenderleridir:

“Bizi gören, görmese de bilen her yüreğin titremesi; ödediğimiz ağır bedelin göz kamaştırıcı neticesiydi. Semenderdi lâkabımız: Ateşte yanmayan masal yaratığı. Ateşte yaşardık. Ateşle sınanırdık. Semender olmak için ateşten, bir efsaneden arda kalmak için de ölümden geçmek gerektiğini iyi bilirdik. Büyüktü ödediğimiz bedel”

Aşk, iman etmek gibi bir durum… İnanmak; görmek, belki dokunmak demektir. İman ise görmediğine de inanmaktır. İnsan görmediğine inandığı zaman, bir âşık gibi görülemeyecek olanları da görür.

Klâsik gelenekte isimlerle kahramanların şahsiyetleri arasında bir ilişki olabilir, burada da var mı diye, küçük bir sözlük araştırması yaptım ve şöyle bir durumla karşılaştım. Yazıcı, isimlerle şahsiyetlerin kaderi arasında bir ilişki kurmuş. Nu’mân, Nihâde’ye âşıktır ama bu aşkı sadece Nu’mân koymuştur yüreğine, Nihâde’nin tarafından baktığımız zaman bir aşk yoktur. Nihâde: konulmuş, anlamındadır. Nu’mân: kan, dem anlamlarına gelmektedir. Mansûr: Allah’ın yardımıyla galip, üstün gelmiş. Yani yazıcı kahramanlarının adını verirken bir nev’i kaderini de çizmiş olur. Ne ilginçtir ki Nu’mân’ın satın aldığı isim Mansûr’dur. II.Mahmut’un Yeniçeri Ocağını kaldırdıktan sonra yerine kurduğu ordunun adı da Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’dir. Çünkü Nu’mân esame satın aldıktan sonra hep kanar. Gönlü bir türlü sükût bulmaz. Ateş onu temizleyinceye kadar…

Roman boyunca Yeniçeri, Nü’mân ve Padişahın kaderi ortak bir seyir halindedir. Şöyle ki:

Yeniçerinin varlık amacı Padişahın, Nu’mân’ın varlık amacı Nihâde, Padişahın varlık amacı Yeniçeri tarafından desteklenir. Ama halkada bir kopma olunca, dünyanın dönüş yönünün değişmesi gibi; tek aşkı Padişah olan Yeniçeri, aşkını (güveni) kaybeder, aşkı bitiren yegâne insanî hastalık; yeis ve şüphe ki, aşkta bunlara yer yoktur, Padişah da Yeniçeriyi kaybeder. Burada Padişah baskın güç olduğu için müdahalecidir. Diğer ikisi ise ateşe düşer. Yeniçeri son yangınını aşkının eliyle yaşar ve Semenderliği para etmez. Kemalden sonra zeval gelir fikri Yeniçeri için doğrudur da Nu’mân için pek sayılmaz. Nu’mân’ın aşkı karşılık bulmamıştır, kemale ermemiştir zaten.

Aşkın nasıl muhataba ihtiyacı varsa, Padişahın da tebaaya, orduya, yeniçeriye ihtiyacı vardır. Hiç ordusuz padişahlık olur mu? Yeniçerinin yüreğinde padişah varken Semender idi. Ateş yaratığıydı. Ama ne zaman ki ateşi kaburga kemiğinden yaratıldı o zaman kendi ateşine yandı.

İnsan âşık olurken kendinde olmayana âşık olur. Padişah uğrunda düşünmeden ölünecek bir sevgilidir. Yeniçeride olmayan vardır Padişahta.

Yazıcının eserde kullandığı dil bana çoğu zaman bilinç dışı bir akışkanlık gibi gelmekte. Yani bilinçaltının esere yansıması gibi. Bu da bana Necip Fazıl’ın poetikasını hatırlatıyor: Sanatçının eserini oluşturmaktaki gayesinin bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek de olsa Mutlak Hakikat’i arama yolundaki çaba oluşu.

Fuzuli, klâsik şiirin en içli ve en samimî âşığıdır. O hayata bakışını sanatına yansıtır. Ona göre insan bu dünyaya acı çekmeye gelmiştir. Bu dünyada aranan bulunmaz. Aranılan şey yolunda gerekli olan bedel ödenir. Bu anlayış Nazan Bekiroğlu’nda da dikkati çekmektedir. Bir derviş edası görüyoruz. Kişiliği ve hayata bakışı eserlerinin önüne geçiyor.

Yahya Akengin’in söylediği gibi , “Leylâ bakışlı. Ama Mecnunsuz bir dünyaya bakıyor. ”

Hayat defterine isminiz nasıl kaydolmuşsa o şekilde varsınız. İlâhî defterdir bu değiştirilemez.

Dosto, Omsk’ta bir an bile yalnız kalamadı, İncil’den başka hiçbir şey okumasına izin verilmedi, kağıtsız ve kalemsizdi, yazmak yasaktı. Yıllar sonra, çok uzak coğrafyalarda zaman üstü sözler söyleyen Said Nursi de Dosto gibi cümle söylemekten uzaklaştırılmak isteniyordu. Düşündüğü bir şeyi bir kâğıt parçasına aktarmasından korkuyorlardı. Biliyorlardı ki iman, hem nurdur hem kuvvettir, hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.

Cümle Kapısı sonra aşktan bahsediyor. Hemen ardından ihanetten. Aşkla ihanet arasında neden bu kadar ince bir çizgi var? ‘Sevgilim İhanet’ ve ‘Ölümümden Kimse Mesul Değildir. Garip ki Ben de Değilim.’ Son cümlede, Cümle Kapısı kelimelerden yeni bir dünya kuruyor.

Kemal Batmaz, Bizim Külliye, Sayı: 20, Haziran-Temmuz-Ağustos 2004, s. 31-33

H. Ömer CAMCI , Kitap Ayrıntı (Cümle Kapısı – Nazan Bekiroğlu)

Cümle Kapısı Vesilesiyle, Mustafa AYYILDIZ, Dergah, Sayı 172, Haziran 2004, s. 23…

Nazan Bekiroğlu Hoca’nın ona yakın eserini büyük bir ilgi ve hararetli hissiyatla takip ettim. Nun Masalları’ndan başlayarak büyük bir heyecan duydum. 15-20 yıl önce yazıları, hikayeleri dergilerden takip eder ve kitap hacminde, derli toplu elimizin altında bulundurmayı arzulardık, -aramızda kalsın Hoca’nın şiirleri de vardı başlangıçta-. Bu arzumuzu biz hiç bir zaman yüz yüze açığa vurmadık. Hoca’nın Prof. Dr. Orhan Okay için kaleme aldığı enfes denemeden cesaret bularak, ben de hocam Nazan Bekiroğlu için, Cümle Kapısı’ndan kalkarak yazma cüretini buldum. Bir nevi Hoca’nın Orhan Hoca için yazdığı yazıya nazire öykünmesi olacak. Öncelikle düzineye yakın eser içinde son denemelerin zirveye tırmandığını rahatlıkla söylemek mümkün. Eseri okumakla kalmayıp, özellikle Hz. Isa faslı başta olmak üzere Rus edebiyatı fasıllarını ve bir çoğunu, Mins Devlet Yabancı Diller Üniversitesi Çeviri Fakültesi Türkçe Bölümü öğrencileriyle, yani Beyaz Rus gençlerle bile paylaştım. Çok haz aldım ve öğrencilerin de gözlerinin parladığını, -bir kısmının inançsız olmasına rağmen- gördüm. Hoca eserine Konya, daha doğrusu Mevlana rüyasıyla başlıyor. Ben bu rüyanın aynısını Eva Hanım’ın satırlarından hatırlıyorum. Aynı rüyayı iki insan, çok farklı zamanlarda görebiliyormuş anladım. Hayatın uyanık görülen nice rüya içre olduğunu kavradım. Sonra Orhan Hoca için kaleme alınmış samimi satırlar.

Ben esere sonra kapı aralamayı düşünüyordum ama başlamışken eserin en çok etkileyici bölümünü, nerdeyse mahpuslukla ilgili bir adı hak edecek kadar güzel bir bölümü anmak gerekli. Dünya’dan ve bizden eskiden ve yeniden hapis-esaret maceraları ve edebiyata ruh verişlerinin enfes bir üslupla denemeleşmesi çok çok güzel duruyor. Bir sürü bilinen bir kısmı yeniden öğrendiğimiz, Batı edebiyatından, tefekkür dünyasından örnekler ama aslolan edebî boyut. Harikulade bir anlatım, nezih bir üslub ve çok derin bir hissiyat. Öbür denemelerindekinden çok çok ileri bir hassasiyetle Hoca’nın gönül ve zihin kıvrımlarını kelimeler ve cümlelerde hayatiyet bulmuş şekilde görüyorsunuz. Bunlar cümle olmaktan çıkıp Hoca olarak görünüyor gölge âlemde. Diğer denemeler Mavi Lâle, Mor Mürekkep, Cümle Kapısı’ndan biraz uzaktalar bence. Her şey mükemmel, Batı ve özellikle Rus roman kahramanları, kurmaca bile olsa -ki kurmaca gerçekten çok daha güzel ve gerçek- Hoca’nın denemelerine yakışmış. Ama Hocam beni hoş görün, Tanzimat’ın hele Servetifünun’un roman kahramanlarını içselleştiremiyor. Sizin üslubunuza da yazık oluyor. Güzelim metinlere hafif kalıyorlar. Şiiri söze kattığınızda akan sular duruyorken, bu roman kahramanları duyguyu aksatıyor. Çünkü siz bizim şiirimizin denemesini yazan, şairin sustuğu yerde sözü kanatlandıran bir sanatkâr oldunuz.

Doğrusu Hoca’nın yeni ve yakın geçmiş öğrencilerine imreniyorum, biraz da kıskanıyorum galiba. Onlar Hoca’nın hem olgunluk zamanına kaldılar, hem de çok daha kolay konuşulan bir döneme şahit oldular. Elbette kıymetini biliyorlardır, hatta daha kavrayıcı, irdeleyici, daha konuşkan nesillerdir. Ne yazık ki bizler Hoca’nın yalnız ilk yıllarına şahit olduk. Bizim de doyumsuz, ufuk açıcı belki tek düşünüp konuşmayı fırsat bulduğumuz dersler, Edebiyat Bilgi ve Teorileri ile Yeni Türk Edebiyatı derslerinde oldu. Hoca o zamanlarda ama yalnız derslerde, Orhan Hoca’nın halefi ve öğrencisi olarak bizlere çok şey kavrattı, fark ettirdi. Ondandır sonrasında Yeni Türk Edebiyatı tercihimiz. Ama hep sınırlı kaldı irtibatlar. Belki Hoca’nın da yaşadığı gibi asıl hoca- talebe ilişkisi doktorada mümkün ve bizler bu şansı yakalayamadık. Bunun da ötesinde bizlerin biraz çekingen, biraz kalıpsal kafalarımız, gençlikte bu irtibatı olumsuz seyrettirdi. Bunda Hoca’nın dahli ne kadardı bilemiyorum. Ben bizim dönem şanslılarından sayılırım. Hocayla irtibatı koparmadım. Doktora savunması, bir kaç kitabına değerlendirme yazmak ve Trabzon’a yakın düşünce ziyaretlerle şanslı sayılırım. Ama 15 yıllık mesafe hep yerinde kaldı. Belki öbür arkadaşlarım çok daha fazlasını, estetik, edebî, irfanî paylaşımla pişmeyi hak ediyorlardı. Hoca şimdi deryalar misali kaynamakta, ırmaklar misali taşmada. Cümle Kapısı’nı okuyunca bunu çok daha sarih olarak fark ettim. Gerçi Hoca bir eseri için yine yazmayı -ki doğrusu yeterli, kapasiteli ve derinlikli yazılar yazamadığımı biliyorum- düşündüğümde pek memnun olmamış, bir yanlış aktarma ve benim hatalı bir cümlemden de alınmıştı ama ben kaleme mani olamıyorum ve yine bir şeyler karalıyorum. Hocamın gönlüne ve kalemine sağlık, bu sefer de hoş görüle kusur ve kabahatlerimiz.

Okur-Yazar, Mart-Nisan 2004, s. 6-7

Mustafa AYYILDIZ , Cümle Kapısı Vesilesiyle

Kitap Ayrıntı (Cümle Kapısı – Nazan Bekiroğlu), H. Ömer CAMCI, Okur-Yazar, Mart-Nisan 2004, s. 6-7…

Her ay ne kadar çok kitap çıkıyor, farkında mısınız? Hangisini okumalı bu kadar kitabın ? Çölde su arayan bir bedevi gibiyiz kitap raflarının önünde. Sıcaktan dudakları çatlamış okur, hangi gerçek kâseye elini uzatmalı? Bence bir vaha bulmakta fayda var. Bekiroğlu işte o vahalardan biri.

Cümle Kapısı, o vahadan serin ve esenlikli bir kâse olarak uzanıyor ellerimize.

İşte ilk kelimeler, işte ilk cümleler…

“Cümleyi bulan insanın ilk öyküsü neden Şems ve Mevlâna? Çünkü güneş, çünkü güneşten sonra aydınlık bir yüz; Mevlâna. Mevlâna mı Şems’i buldu, Şems mi Mevlâna’yı Şam sokaklarında? Şems, karanlık Tebrizli. Şems diye biri gerçekten var mıydı? Yoksa onu Mevlâna mı vehmetti? Şems, güneş demekti, ilk kez Şam’da karşılaştılar. Şam akşam anlamı taşıyordu. Yani Mevlâna, bir akşam vakti, rivayetlerde Mehdi’nin ya da Mesih’in yeryüzüne geleceği yerde Şems’le (güneşle) karşılaşmıştı. Artık karanlıkta kalmak, aydınlanmamak mümkün müydü? Yaşamın ışığını bulmuş biri tekrar karanlıklara mı dönerdi?

Sufi imgeleminde renklerin de anlattıkları vardır. Dikkat çekilen bir renk; yeşil, İslâm dünyasında iki tane yeşil kubbe var. Biri tüm evrenin merkezi Medine’de. Biri Konya’da Hz. Mevlâna’nın pak ve nezih kabrinin üzerinde.” (Cümle Kapısı yazarına Şam’da, Hz. Muhyiddin bin Arabi’nin kabrini hatırlatmakta fayda var.)

Şems ve Mevlâna öyküsünden o ince, kırılgan ve cisimleşmiş sevgi abidesi Hz. İsa’ya geçiyoruz. “Ben seni affettim sen de öyleyse başkasını affet.” cümlesini öğreniyoruz Cümle Kapısı’ndan. Ne olursan ol gel, ‘Gel ama öyle kalma!’, İncil’i Isa yazmadı. O okuma yazma bilirdi, ama ne yazdı, ne yazdırdı. Sadece tebliğ etti. Yazılmayan kutsal kitap niçin aslında gerçekten hiç yazılamadı?

Daha sonra gemilerin geçtiği umman. Daha sonra “Sizi Erzurum’da tanıdım.” diyen puslu, mahcup bir ses. “Sınıflarımız rüzgâr kokardı, yaşayanlar şahidimdir. Şahidimdir, denize değil dağlara açılan pencereler.” Gerçi birkaç yıl sonra -muhtemelen dört yıl- pencereler artık denize açılacaktı. Ama güzeller güzeli hoca hep akılda kalacaktı. Gemiler geçmeyen bir ummanda herhalde o güzel kalemiyle yine yazıyordur, olacaktı.

Ardından zindan risalesi’nde kadim dostlarla karşılaşıyoruz; Dosto, Hugo, Campenella, Defoe, Wilde. Imam-ı Âzam, Imam-ı Hanbel, Hallaç, Ibn Sina, Ibn Haldun, Necip Fazıl, Kemal Tahir, Bediüzzaman Said Nursi…

Ölüm cezası hapse çevrilen Dosto, Sibirya’da Omsk hapishanesine düşer, insan olmaktan çıkmış suçlularla dört yıl birlikte kalır. “Fakat Dosto, yıldızın parladığı an bilgisiyle hepsini önce insan, sonra suçlu olarak algılamayı başarır ve onları kutsar. Çünkü Isa, en kirli ruhun bile içinde barındırdığı bir safiyetten emindir ve her şey aslında o noktaya avdet için değil midir?”

Dosto, Omsk’ta bir an bile yalnız kalamadı, İncil’den başka hiçbir şey okumasına izin verilmedi, kağıtsız ve kalemsizdi, yazmak yasaktı. Yıllar sonra, çok uzak coğrafyalarda zaman üstü sözler söyleyen Said Nursi de Dosto gibi cümle söylemekten uzaklaştırılmak isteniyordu. Düşündüğü bir şeyi bir kâğıt parçasına aktarmasından korkuyorlardı. Biliyorlardı ki iman, hem nurdur hem kuvvettir, hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.

Cümle Kapısı sonra aşktan bahsediyor. Hemen ardından ihanetten. Aşkla ihanet arasında neden bu kadar ince bir çizgi var? ‘Sevgilim İhanet’ ve ‘Ölümümden Kimse Mesul Değildir. Garip ki Ben de Değilim.’ Son cümlede, Cümle Kapısı kelimelerden yeni bir dünya kuruyor.
Dergah, Sayı 172, Haziran 2004, s. 23

Mehtap GÜR , Karanlıktaki Aydınlık

…Karanlıktaki Aydınlık – Mehtap GÜR, KİTAPHABER, sayı 20, mart-nisan 2004, sf. 20-22 …
Cümle Kapısı, Nazan Bekiroğlu’nun sıra dışı bir deneme çalışması. Bu inceleme yazısıyla sınırlamaya çalıştığım sınırsızlığın, “Cümle Kapısına” çarptığı yerde ufalanan kelimelerimin eseri yansıtmakta oldukça kifayetsiz olduğunu ifade etmeliyim. Çünkü satırlara vuran her dalga, okyanuslar kadar mavi ve bir o kadar derin. Timaş yayınlarından çıkarak okuyucu-suyla buluşan bu eşsiz eserin karanlık sayfalan arasında saklı, mavi bir aydınlıkla karşılaşacaksınız. Tutsak soyluların, mahkum ruhları ve ölümsüz eserleriyle. Yazar bu eseriyle okuyucuyu “Cümle Kapısı”nın loş koridorlarında gölgede kalan bir edebiyat gerçeğiyle göz göze getiriyor. Kitapta, derin izler bırakan hapislikler bazen kronolojik bazen de tematik olarak inceleniyor. Zindana düşenlerin gizli dünyalarına kıvrılan labirentlerin her köşe başında, ayırım gözetmeksizin karşılaştırdığı tanıdık mahkumların saklı dünyalarını keşfetmek, parmaklıklar ardında sonsuza dek susmayacak iniltilerine kulak kesilmek istiyorsanız vakit kaybetmeden aralanan Cümle Kapısından içeri girmeli ve o derinliğe doğru çıkan loş merdivenlerden koşarak tırmanmaksınız. Burası Ölüler evi, yani geçmiş ve geleceği ikiye bölen parmaklıkların arkasıdır. Nemli ve basık hücrelerdeki küf kokusunun yaktığı genzinizin sızısına aldırmayacak kadar içiniz titriyor, ürperiyorsunuzdur. Dev hüzün dalgalarının isyanlarla dövdüğü soğuk zindanın, yosun tutmuş kalın duvarları ardındaki yok edici tutsaklık. Ah o tutsaklık yok mu, alan, boğan, hırpalayan ve yok eden… Düşünen, gerçeği farklı bir gözle görerek topluma gösterebilen insanların, eserleriyle birlikte sürüklendikleri kimsesiz bir bitişin efsaneleşerek başlangıca durduğu o en zifiri nokta. Sistemlerin eğrilerinin dikenli tel olup yüreklere, düşüncelere örüldüğü yok olası zindanlar. Yüreği, düşleri ve kalemleriyle karanlığın rahminde, yani hücrelerde bir cenin gibi çile çeke çeke devinen özgür ruhların yalnızlığı ve mahkumiyeti. O boğuntu ve karaltı içerisinde filize duran tohum gibi soğuk taşların arasındaki “garip ve küçük pencerecikten”, dünyaya kapalı ama sonsuzluğa aralı pencereden, eserleriyle boy boy sürgün verdiklerini görürsünüz ve göğe uzanan umutlarının çileyle dövülüp, ıstırapla harmanlandığını.

Bu kitabın Zindan Risalesinin ilk satırlarına yüreğinizi yaslar yaslamaz, edebiyat tarihindeki tüyler ürperten çığlığın gözlerinizde donan ıstırabıyla iç çekerken, sanki o karanlık boşluğa sarkıp, uçsuz bucaksız bir kimsesizlikte tükeniyormuşsunuz gibi gelir. O sıfır noktasında, adı konulamayan bir belirsizlikle kışa duran ruhunuz buz keser. İçinizdeki beni bulduran Cümle Kapısında, avuçlarınızdan çekilip alınan hayatınızın yoksunluğunu duyarsınız. Her tutsakla mahkum olur, her tutsaklıkta kendi tutsaklıklarınıza çarpıp dağılır ve bir cesetmiş gibi hissedersiniz. O andan sonra Ölüler evinde “beklediğiniz tek şey cümle kapısının öbür tarafında, yani dışarıda alınacak bir nefestir”. Mukavemetinizi kuşanır, karanlığınızın aydınlanacağı o anı beklersiniz. “Kendi ıstırabında bütün bir beşeriyetin ıstırabını görerek bu yaradan korkmamayı öğrenerek” sonsuz bir körlük ve ağrılı bir teslimiyetle ruh tırnaklarınızı kemirerek beklersiniz. Ölüler evi, geçmişten başlayan ve geleceğin bilinmezliği içinde kaybolan Grek mitolojisindeki labirentos isimli sınama mekanlarını andırır. O dolambaçlı yolların her bir kuytusunda Prometre, Sisifos ve Tantal’m bitmeyen işkencelerinin ıstırabıyla inleyen ayrı yüzlerin aynı tutsaklığıyla karşılaşırsınız.

Labirentin bu noktasında sokaklara dökülen keşiş ve rahiplerden oluşan bir kalabalığın “Gebersin büyücüüü” diye homurtular çıkararak öfkeyle yürüdüklerini görürsünüz. Bu gürültüyle kendinizi boğucu bir karmaşanın ortasında buluverirsiniz. Büyütecin mucidi Oxford’lu Hoca olarak bilinen Rahip Roger Bacon’la beraber yuhalanır (evreni farklı bir gözle görmeyi ve görünenin ötesindeki görünmeyenleri görmeyi isteyen), diri diri yakılmaktan kıl payı kurtularak on beş yıl zindan hayatına mahkum edilirsiniz. Hayır! Bitmedi, kızıl loş ışıklı labirentteki yolculuğa devam edeceksiniz.

Bilindiği üzere, her yeniliğe direnç uygulamak iktidarların ritüelidir. Bu kez, her yeniyi ya da başka olanı öteleyen ve içine sindiremeyen sistemle başınız daha büyük bir beladadır. Her şeyin kendi etrafında döndüğüne inanan kiliseye karşı, evrenin Güneş etrafında döndüğünü söyleme gafletinde bulunduğunuzdan ötürü Galileo’yla beraber kilise erkanının önünde diz çöker, doğrunuzun” apaçık bir sapkınlık olduğunu” sesli bir şekilde itiraf ederek pahalı bir bedel ödemek zorunda kalırsınız. İktidarı, boyun eğip diz çökmeyle tatmin edemediğinizden “Gökselliğin sınırlarını kiliseye devredeceğinize” dair söz vererek “tövbekar” olursunuz. Ancak benzer şeyler söylediği için Roma’nın orta yerindeki meydanda diri diri yakılan Buruno’nun acı çığlıkları ve cesedinden tüten dumanlar soluk kesmekteyken, “tövbekar”lık bile sizi yetmiş yaşında zindanla tanışmaktan kurtaramayacaktır. Suçlu eserinizin hücre hapsine, yazarının ölümü bile son veremeyecektir. Diyalog, iki yüz yıl daha yasaklanmış kitaplar arasında mahkumiyet çekmeye devam edecektir.

Buruno’nun küllerini savuran zaman rüzgarı, sizi bu kez farklı bir hücreye savurur. İktidar söylemine karşı çıkarak “doğruyu söylemek, çoğu kez ölüm, değilse zindan armağan ettiğinden” labirentin bu dönemecinde Aristoculuğa karşı (deneyselliği mesnet edinerek önerdikleriyle) cephe almanın bedeli olarak, İtalyan düşünür Tommaso Campanella ile beraber zincire vurulur, öğrencilerinizle birlikte yirmi yedi yıl İspanya zindanlarında süründürülürsünüz. Sonra küf kokulu koridorda ilerlerken iktidarı eleştiren bir şiir yazarak, adi suçluların başının ve ellerinin kıstırılarak teşhir edildiği tomrukta çile çeken Daniel Defoe ile karşılaşırsınız. Teşhir edilerek aşağılanan sizmişsiniz gibi gelir ve onurunuzun kırıldığını en az onun kadar derin hissedersiniz. Bu tomruk, taraftarlannızca çiçeklerle bezense de tutunduğunuz her şeye karşı inancınızı yitirir, Robenson Crusoe ile dünya edebiyatının baş yapıtlarından birinin altına imza atana dek darmadağın olursunuz. Toparlanamadan bu kez Körler Üzerine Mektup’la iktidarı tedirgin ederek Ölüler evine sürüklenen Diderot’un kalın bir duvar dibinde, donmak üzereyken ağzından buharlar çıkarak inlediğini görürsünüz. O’nü öylece bırakıp Fransız Devrim’inin mimarı Rousseau’nun eline yapışıp nefes nefese kaçarak saklanır ve Emilie yüzünden tutuklanmaktan son anda kurtulursunuz. “Büyük ihtilalin kopmasına sebebiyet verecek adaletsizlikleri hicveden” Voltaire’de hemen oracıkta, ölüler evinin konuğudur. Tıpkı susmayı sevmeyen diğerleri gibi… Siz yani Voltaire, Fransız İhtilali’ni göremeden ölen muhalif birisiniz artık.İhtilalin korku saldığı dönemde mahkemeler ya ölüm karan veriyorlardı ya beraat. İkisinin arası yoktu. İşte bu sahneler karşısında gözlerinizde biriken tek şey yığın yığın korku. Eşini giyotine vermiş genç bir erkeğin mısraları yüreğinize korku biriktirir. Ölümü soluklayan o mısralar eşliğinde aykırı kraliçe Marie’yle birlikte boynunuzu (eşi XVLLois’in de kellesini uçuran) giyotine uzatırsınız. İzleyen kalabalıkta derin bir sessizlik. Sonra o sessizliği bıçak gibi kesen bir gürültü, bedeninizden kopan bir çığlık ve sepete yuvarlanan gözleri yuvalarından fırlamış kesik bir baş. Dehşet içerisinde ve ıstıraptan iki büklüm bir halde dar zindan koridorlarından yön değiştirerek ilerlersiniz. Mevcut siyasi rejim nezdinde her aykırı söylem, sahibi için ölüm ya da zindan hazırlığıdır. Çünkü iktidarların en korktuğu şey, devlete karşı isyan. “Ve tüm isyanlar muhalif siyasiler kadar, yürekli şair ve yazarların yürekli kalemlerinden besleniyor. Bu yüzden yolu hapisten geçenlerin büyük bir kısmı özgürlük savaşçısı ediplerdir.” Silvio Pellico’da İtalyan gizli örgütüyle ilgisi olduğu gerekçesiyle zindana kapatılanlardan. O’na sağlığını kaybettiren uzun ve ıstırap dolu zindan yılları, Hapishanelerim adlı efsanevi eserini kazandıracaktır.

O loş ve soğuk labirentte ilerlemeye devam ederken bir takım karaltılar olduğunu fark edersiniz ve “birden, Kazak askerlerinden oluşan ölüm mangası, tüfeklerin mekanizmasını şakırdatır.” İşte o anda Dostoyevski’yle birlikte dişlerinizin arasından köpükler saçarak yüzüstü yere yığılıverirsiniz. ‘Yazamazsam ölürüm’ diyen Dostoyevski’nin yazması da yasaktır. O ve kalemi tutsak. Kollarınızdan ve bacaklarınızdan zincire vurulmuş, “Karamazovlar’ın sapsarı kahkahası altında”, Sibirya’daki Omsk hapishanesine beraber tıkılmışsmızdır. Yüreğiniz aynı cinnetle kuşanıp bir kördüğüm halinde boğazınıza tıkılarak soluğunuzu keser. Ölüler Evinden Hatıraları yazarken birlikte üşürsünüz. Kalemin soğukluğunu parmaklarınızı dondururcasına yaşatan yazar, sizi içinizdeki benden yakalayarak bu kez Sibirya’ya sürgün eder. Sonra Zamyatin, Kuzmin, Babençikov ve Soljenitsin gibi kendi yavrularını yiyen sistemlerin “küs” çocuklarından biri olursunuz. “Sibirya, Hıristiyani temeller üzerinde yükselen romanın çarmıhıdır.” Acılar içinde çarmıha gerilerek işkence çekersiniz. Ve, Nikolay Buharin’nin paslı parmaklıklardan yükselen: “Kağıt kalem kullanmazsam burada yaşayamam” haykırışıyla irkilirken, avuçlarınıza çakılı çivilerden karanlık tarihe kan sızıyordun Ünlü Marksist Buharin, Sovyetlerin önde gelen kuramcısı Lenin’in sürgün arkadaşlarındandı. Kırk altı yaşında “Büyük idealinin gerçekleştiğini görecek kadar bahtlı, aynı idealin dönüştüğü sistem tarafından vurulacak kadar da bahtsız” olan bu adamla beraber, inandığınız ve ikame ettiğiniz sistemce tutuklanarak kurşuna dizilirsiniz. “Hücrede geriye bıraktıklarınız: bitirilmemiş bir otobiyografik roman, şiirler ve politik yazılardan oluşan el yazmalarıdır”. Buharin, akibetini sezen bir ruhun yangınıyla: “El yazmalarımın çoğunu cezaevinde, geceleyin, harfleri tek tek yüreğimden kopararak kaleme aldım. Bu yazıların kaybolmaması için size tüm gücümle yalvarıyorum. Çalışmalarımın yok olmasına izin vermeyin. Elveda sevgilim…” diye feryat eder ve birlikte hıçkırırsmız. Yüreğinizin derinliklerine yansıyarak sizi acılarla tutuşturan bu çığlık ve avuçlarınızda Buharin’in delik deşik kanlı gömleğiyle kalakalırsınız.

Arthu Koestler’in meşhur romanı Gün Ortasında Karanlık, sistemce yenen bu başların, hayal kırıklıklarının resmidir aslında. Komünizm ideali uğruna acıyı göze alıp idam mahkumu olarak üç ay hapis yattıktan sonra Komünist Parti’den istifa etmesine neden olan aynı hayal kırıklığı, ümit kesimidir. Ölüm mahkumu olarak geçirdiği üç ayı İspanya Vasiyetnamesi eseriyle ölümsüzleşecektir. Ancak Koestler, tecrübe ettiği zindanın ruhunda yarattığı acıyı, özgürlüğün önlenemez insiyakını ve tutsaklığa duyduğu beşeri öfkeyi en çok Spartaküs romanında, Spartaküs kimliğiyle yansıtacaktır. Çünkü Spartaküse kendi kimliğini yüklemiştir. O Spartaküs karakteriyle ölümsüzleşecektir. Bu zindan sarkılan sürüp gidiyor ama 12 Eylül sonrası siyasi tutukluların hapishane koşuları iyice değişti. Kemal Tahir romanlarından iyi tanıdığımız, mürekkep yalamışlığından ötürü hem hapishane idaresi hem diğer mahkumlar nezdinde saygınlığı bulunan anlatıcı figür, siyasi hükümlü/tutuklu, romantik bir slüet olarak tarihe kanşıyor. Hapishaneler de değişti. Abemas, Baba Cafer, Yedikule, Metris, Mamak… Ne oluyor da bir zamanlar hükmi şahsiyet taşıyan zindanlar şimdilerde kimliksizleşiyor, sadece bir koddan ibaret kalıyor? A, B ve C tipi, yanı sıra K tipi, Özel tip. E belalı harf, açığı-kapalısı var, E tipi; ama harflerin en zalimi F mi ki? F tipi! Harflerin hepsi tükenecek mi böyle? İçimizdeki Hapishane; Labirentin sonu yazarının içerden bir bakışla soruverdiği soruyla insan merak etmeden duramıyor: ‘Hapishaneler nereye doğru gidiyor?”‘ Labirentin ezel ve ebed arasında kıvrılan dar koridorlarında, hapishane ve iktidar arasındaki o tehlikeli noktada tarih yazan daha nice ölümsüz karakterin yiten yüzlerini seyrederken hatta bir parçanız onlarla birlikte sizden ayrılıp o loş labirentin karanlık ve küf kokulu koridorlarına savrulurken bu sorun ilmek ilmek ruhunuza dolanır. Hapislik kadar bu da bir trajedidir aslında. Cümle Kapısı işte bu trajediyi paylaşılır kılar ve anlamlandırır. Cümle Kapısını okurken satırları arasına kayan hayatının buna değdiğini düşünüyor insan. Eksilmiyor artıyor. Mevlana tekkesinden Nazım Hikmet’e, Kemal Tahir’den Necip Fazıl’a kadar sayamadığım daha nice renkleri, tarafsız bir üslupla aynı çile tezgahında dokuyan ve zindanların ruhunda izler bıraktığı birçok kimseyi sayfaları arasında bulabileceğiniz tek eser.

KİTAPHABER, sayı 20, mart-nisan 2004, sf. 20-22

Elif TOPÇU, Hocam, Nazan BEKİROĞLU İçin

Hocam, Nazan BEKİROĞLU İçin- Elif TOPÇU, mavi yeşil, mart-nisan 2004, sayı 26, sf. 13…
Fakülte hayatım boyunca derslerini büyük bir keyifle dinlediğim, yıl sonunda dağıttığı ders değerlendirme formunun “düşünceler” kısmına düşünmeden “Derslerin dinleyici sayısı artırılmalı.” dediğim hocamın yazmış olduğu kitap için bir şeyler söylemek zevkli; bir o kadar da zor benim için.

Cümlelerle düşündüğünü fark eden Nazan Hanım’ın cümlelerindeki farklı, akıcı, estetik yapı, kendi ifadesiyle “karmaşık”, bana göre “çok boyutlu” düşünmenin ürünüdür. Nazan Hanım’ın yazıları belki de en çok bu yeteneği kazanmak,geliştirmek için okunmalıdır.

Yüzyıllar önce “kötü” sıfatıyla nitelenmiş Züleyha’yla çok başarılı bir empati kurup parmaklarımızı kesmek pahasına anlayamadığımızı anlamamızı sağlayan bilinç, müthiş kıssanın aynasını, kuyusunu, kurdunu bizimle konuşturan üstün fark ediş Timaş Yayınlan aracılığıyla okurlarını düşüncelerinin Cümle Kapısı’na davet ediyor.İhtimal, davetin herkese açık olduğunu ifade etmek için “Ne olursan ol, gel!” diyen Mevlana’nın şehrinden başlıyor anlatmaya. Yazar, Mevlana’nın şehrinde Mevlana’yı Mevlana yapan; fakat şimdilerde yalnız kalmış olan Tebrizli Şems’e dikkatleri çekiyor, ardından aklımıza takılanı açıklıyor:

“Yalnızlık aşkın vekaletidir.

Ölüm aşkın kefaretidir.

Her aşk bir baş götürür. Bu kez başını veren Şems olmuştur.”

İkinci denemede yazar Hz. İsa’nın doğumunu, yaşadıklarını, uğradığı ihaneti, Batı’nın ve Doğu’nun bu haksızlığa uğramış hayatın hikayesine yaklaşımlarını kırıp dökmeyen nazik bir eleştiriyle anlattıktan sonra Yahudilerin ihanetine uğrayan merhametli elçinin aynı elden vurulacak olan kutsal şehre hitabıyla sözünü noktalıyor:

“Ey Kudüslüyle günler gelecek ki düşmanların seni setlerle çevirecek, kuşa tıp her yanından sıkıştıracaklar.Seni ve sende oturan çocukların yere çalacak, sende taş üstünde taş bırakmayacaklar.”

Yazar I.bölümü, kitabını ithaf ettiği hocası Orhan Okay’a yazdığı açık mektupla bitiriyor.Orhan Bey’le Nazan Hanım’ın mektupları doğrultusunda geliştirilen bu bölümle ilgili söylenecek çok şey var;ben yalnızca birini söyleyerek söyleyip geçeceğim: Öğretmenleri de öğrencileri de kıskandıracak bir hoca-talebe ilişkisi içten bir dille anlatılmış.

II.Bölüm: Zindan Risalesi:Yazar, “zindan” kavramını açıkladıktan sonra ömrünün uzun ya da kısa bir döneminde o dört duvar arasında kalmış kişileri ziyaret ediyor. Nazan Bekiroğlu’nun Zindan Risalesi’nde Yüce bir ideal uğruna acımasız dalgalar önünde direnenler, idealleri tarafından öğütülenler, adi suçtan yatanlar var. “Her hapislik elbet bir trajedi içerebilir. Geriye ‘yazı’ bırakılmış olması bu trajediyi paylaşılır kılar, “diyen yazar okurlarını Batı’da Daniel Defoe, Rousseau, Voltaire, Stendhal, Verlaine, Oscar Wilde, Dostoyevski gibi pek çok ünlü isme ve eserlerine götürüp kendi penceresinden gösterdikten sonra Wilde’ın “Reading Hapishanesi Baladı” hakkında yaptığı “…suçun mahiyetinin önemini yitirdiği ve geriye sadece cezanın acısının, beşer ıstırabının kaldığı yerden seslenmektedir, “yorumuyla bütün anlattığı mahkumların ve eserlerinin değerlendirmesini yapıyor aslında.

Zindan Risalesi’nin “Doğu” bölümünde İmam-ı Azam, Ebu Hanife, Ahmet bin Hanbel, Hallac-ı Mansur gibi İslam dünyasının önde gelen isimleri, Osmanlı zindanları,kafesteki şehzadeler; çileler, zindanlar dönemin şartları ihmal edilmeden, dokunaklı bir sezgiyle anlatılıyor.

“Tanzimat, Meşrutiyet, Mütareke” başlığı altında Tanzimat’tan 12 Eylül’e kadar bizdeki “siyasi suçlular” anlatılıyor. Namık Kemal, Nazım Hikmet, Can Yücel, Necip Fazıl, Süleyman Hilmi Tunahan, Said Nursi, Osman Yüksel Serdengeçti, Nihal Atsız, Adnan Menderes, Faruk Nafiz… Kader bambaşka dünyaların insanlarını aynı mekanda buluşturdu.Yazar, bu insanların hikayelerinden aşkı ve ıstırabı çekip aldı, anlattı; ama ne aşk ne ıstırap ne de hükümlüler bitecek gibidir. Belki de bu nedenle şu iki dize zindan hikayelerinin sonuna çok yakışmıştır:

“Şu Metris’in önü bir uzun alan

Bir tek seni sevdim gerisi yalan!”

Aşk, ihanet, intihar üzerine bu kavramları dağarcığımızda “okumadan önce-okuduktan sonra” diye ikiye bölecek kadar değiştirecek denemelerin ardından deneme türüne en uygun başlıkla akıcı bir bilinç yolculuğu: “İç/dökümü”. Arkasından “Cümle Kapısı”,son.

Cümle Kapısı kapalı, bu yazı kapı ötesinde benim görüp aktarabildiklerim. Cümle Kapısı’nın ötesini kendi gözlerinizle görmenizi tavsiye ederim. Acemi bir kalemin anlattıklarından çok daha fazlasını bulacağınızdan eminim.

Not: Kitabı okuduktan sonra kendinizi ifade ederken kurduğunuz cümlelerin öğe sıralanışının, en çok da düşünme tarzınızın, hayata ve olaylara bakışınızın değişeceğini garanti ediyorum.

– , mavi yeşil, mart-nisan 2004, sayı 26, sf. 13

Adem E. YILMAZ Cümle Kapısı:Nazan Bekiroğlu

…Cümle Kapısı:Nazan Bekiroğlu – Adem E. YILMAZ, Vakit, 16 ocak 2004 Cuma, sf. 14…

“Söz de, aşk da ne benim, ne senin. Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya, Ağustos göklerinde başımın üstünden geçen bulut, mayıs gülü, ışıklı Nisan yağmuru ne kadar Allah’tansa, mülk gibi söz ve aşk da O’ndan. Beşeri bir sevgili ya da cismani bir aşk gibi görünen hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, ‘gönül tahtına O’ndan özge sultan’ olmuyor”

Yılın En İyi Deneme Yazan

Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Cümle Kapısı” isimli eseriyle Nazan Bekiroğlu yılın en iyi deneme yazarı seçildi. Daha önce “Mor Mürekkep” ve “Mavi Lale” isimli iki deneme kitabı yayınlayan Bekiroğlu’nun “Cümle Kapısı” isimli kitabı iki ay önce yayınlanmıştı. Zarif bir dil, kendine özgü söyleyiş biçimi ve ayrıntıları ortaya çıkarmadaki maharetiyle dikkat çeken Nazan Bekiroğlu, son kitabında da farklı bir deneme tarzı sergiledi. Bekiroğlu, “Cümle Kapısı”nda biyografyanın deneme tarzıyla anlatımını seçti. Akademisyen titizliğiyle disiplinize ettiği sanat anlayışı, çağdaşlarından farklı bir çizgi elde etmesinde en büyük etken. Hem hikâye ve hem de deneme tarzıyla büyük beğeni toplayan Bekiroğlu, popüler kültüre kapı aralamayan duruşuyla edebiyat dünyasında hak ettiği yeri çoktan aldı. “Cümle Kapısı: Kalbin Kapısı”

“Cümle Kapısı” neden Hz. Mevlana’nın kapısında karşılıyor okurlarını bilinmez, ama onlar için birçok ‘cümle kapısı’nı imlediği muhakkak. Bekiroğlu’nun öğrenciliğinden hocalığına kadar sürekli yakınında bulduğu Orhan Okay’ın hatıralarından Doğu ve Batı’nın zindan risalelerine kadar birçok konu(k) ele alınmış kitapta. Kitabının belkemiğini oluşturan ‘Zindan Risalesi’nde zindan kavramının tarihsel art alanı gözler önüne serilmiş. Zindan Risalesi; Zindanın Doğu ve Batı medeniyetlerinde binlerce yıllık hikâyesi; zindanın hikâyesi, zindanındakinin hikâyesi, zindandakini bekleyenin hikâyesi. Antikitemden modern zamanlara uzanan zindan risalesi boyunca diri gömülenlerin, nemli karanlıktan soluyanların hayat hikâyeleri çarpıcı yönleriyle anlatılmış. Batı edebiyat ve düşünce dünyasından onlarca çilekeş isim: Dostoyevski, Puşkin, 0. Wilde, Mayakovski, Verlaine, D. Defoe… ve Doğu. Bekiroğlu İslâm dünyası bahsinde çarpıcı bir farkındalık sunuyor okurlarına “Hazreti Peygamber zamanında Müslümanlar hapishane adlı bir mekân tanımıyorlardı.” Emevi, Abbasi, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinin hapishane dökümleri ve binlerce isimden birkaç münzevi yıldız: İmam Ebu Hanife, İbn Teymiye, İbn Haldun, Süleyman Hilmi Tunahan, Said Nursi, Kemal Tahir, Necip Fazıl, Nazım Hikmet… Nazan Bekiroğlu bir bakıma bu ünlü mahpusların ortaya koydukları sah eserlerin de mayalandığı/üretildiği soğuk/küflü mekânlara konuk ediyor okurlarını.

Sevgilim İhanet

Son bölümde ise birbirinden farklı konuların ele alındığı altı deneme var: Babalar ve Oğullar/ Ölümümden Kimse Mes’ul Değildir, Garip Ki Ben De Mes’ul Değilim/ Sevgilim ihanet/ Son için Güzelleme/ îçdökümü/ Cümle Kapısı. Güçlü deneme kurgusuyla dikkat çeken “Cümle Kapısı”, Nazan Bekiroğlu’nun entelektüel birikimi, emsalsiz duyuş gücü, müthiş farkındalığı ve içgörüsüyle layık görüldüğü ödülü çoktan hak etmiş.

Vakit, 16 ocak 2004 Cuma, sf. 14

DURSUN, Ercüment; 5.Hafta, nr.7, Ocak 2004 (Cümle Kapısı)

1-Mor Mürekkep, Mavi Lale ve son olarak da Cümle Kapısı, denemeler.Farklı bir kulvarda hikayeleriniz ve bir de roman. Akademik çalışmalarınız,makalelerinizi de katarsak oldukça geniş bir yazı serüveniniz var. Fakat;bütün bu duraklarda dikkatimi çeken şöyle bir nokta var: Sizin yazıyla kurduğunuz ilişki, nesnelerle kurduğunuz ilişkileri birebir yansıtıyor. Saf duygudan mücerred bir ilişki bu. Eşya/yazı ile kurulan bu duygusal bağ/ilişkinin çok yoğun olduğu izlenimi ediniyoruz. Bu çok yorucu bir süreç değil mi?

1-Doğru, yorucu bir süreç. İşte geldik gidiyoruz telaşesi içinde benim bir yerlerle kurmak isteğim irtibat için yüklenebildiğim söylem yazı biçiminde tezahür etti, benim dilim yazı oldu, son zamanlarda sık kullandığım bir cümle bu. Ama yetti mi? Hayır yetmedi. Gayeniz nesnenin kendisi ile sınırlı değilse, o kapının arkasını talep ediyorsanız, en azından merak ediyorsanız, gördüğünüz ile yetinemiyorsanız, yazı yetmiyor. Getirip büyülü kapının, cümle kapısının önünde bırakıyor sizi. Üstelik yazı, çizi, bilim, düşünce, hepsi de aynı kapıya çıkıyor. Aynı kapının sadece önüne. Sadece bir hatırla/t/manın heyecanı. Haber verdiği bir şey. Haber ama kendisi değil. Onun için yazının benim için anlamı giderek katmerleşen bir acıya dönüşüyor. Ve bütün bunların anlamı benim nezdimde yazının küçümsenebilirliğini itiraf oluyor. Yazının getirip de önünde bıraktığı kapıya nisbetle, arkasından haber verdiği ve hatırlattığı muazzamaya nisbetle yazı sadece haberci. Haber bile değil. Yazmakla olmuyor gitmek lazım.

2-Cümle Kapısı’nın sonunda, Cümle Kapısı, kalbin kapısı, ifadesi var? Kelimelerden kalbe giden bir köprü mü inşa ediyorsunuz?

2-Kalbi daima önemsedim. Kalbi en fazla önemsedim. Akla değil ama batıdaki manasıyla akılcılığa karşı çıkan bir yanım var ve bunlar birbirinden çok farklı şeyler. Bir kere bu kompozisyonu kurduğunuz zaman, aklın çıkamadığı yücelere kalbin çıktığını fark ettiğiniz zaman, biraz evvel sözünü ettiğim işte geldik gidiyoruz telaşesi içinde değerler sıralamanızı kurmuş oluyorsunuz. Ve dünyalara sığmayanı içine alabilen kalp bu sıralamada en üst sırada duruyor. Gelgelelim cümleye. Dil ile varlık arasında çok kuvvetli bir bağ var. Dil hayattır, düşüncedir. Büyük laflar etmekten korkmasaydım cümle şerefimdir filan derdim. Çünkü varlığı cümle biçiminde, cümle hacminde, cümle ritminde kavradığım fark ettim. Cümle, manamın birimidir. Yazıda da böyle, bölüm bölüm değil, cümle cümle yazabiliyorum ben. Dolayısıyla evet, cümle kapısı, kalbin kapısıdır. Ama o da yetmiyor. Cümle kapısı da kapalı. Ve ben hâlâ anlatamıyorum. Esamenin ateşe düştüğü an, üç yüz sahifeye rağmen sadece bana malum bir hikaye olarak kalıyor. Meğer ki anlayan birkaç kalp. Kalbin suda açtığı halkalar varmış. Gidip onlar da birkaç kalbe çarparmış. Hepsi bu.

3-Aşk, sizin yazı serüveninizde önemli bir izlek. Cümle Kapısı’nda yer alan denemelerin hemen hepsinde; doğrudan veya dolaylı olarak aşkı buluyoruz. ‘Aşk ile yazmak’ ile, aşk hakkında yazmak aynı şey olmasa gerek?

3-Hayatın özü hasret. Varlığın hasretten öte manası yok. Ben başkasını bulamadım. Altından başka türlü kalkamadım bu muammanın. Bunu herkes yaşıyor ama ismini kimi koyabiliyor kimi koyamıyor. Hasretinin kimi bilincinde, kimi değil. O büyük kapının arkasındaki ezel gerçeğinden bahsediyorum. Sanat da bilim de, düşünce de, Aliya’nın (ve diğerlerinin) işaretiyle varlığın özünden haber vermiyorsa hiçbir anlamı yok. Aşk da sanat gibi. O da varlığın özünden haber veriyor. Ama bunu herkes bilmiyor. Mahiler derya içinde yüzüyorlar da deryanın adını koyamıyorlar. Fark etseniz de fark etmeseniz de böyle bu. Onun için aşk benim için yazıda birinci dereceden kuvvet taşıyor. Kuvvetli bir haber.

4-Cümle Kapısı’nın önemli bir bölümü Zindan Risalesi’nden oluşuyor. Handiyse, müstakil bir kitap olacak boyutta. Besbelli ki; zindanlar çok şey söyletecek cinsten. Neden müstakil bir kitap olarak düşünmediniz bu bölümü? Mesela, Zindan Risalesi adı altında.

4-Müstakil bir kitap olarak düşünmedim ama bunun olabilirliğinin başlangıçtan bu yana farkındaydım. Üstelik elimdeki malzemenin tamamını da kullanmadım. Açılmış dosyalarda bir yığın zindan-zedenin adı kayıtlı duruyor. Hepsinin de kendine özgü bir yığın hikayesi var. Fakat benim yapmak istediğim zindan-zedelerin hikayelerini anlatmak değildi. Zindan-zedelerin hikayeleriyle bir formülasyon kurmaktı yapmak istediğim şey. Yolu zindandan geçen insan; siyasi ve sosyal manada bu nedir? Bunun için de elimdeki kadro yeterliydi. Daha fazlası benim kurmak istediğim formülü sadece daha geniş bir kelime kadrosuyla ifade zenginliğinden ibaret olurdu ki bunu gerekli görmedim. Bu kadarı benim için yeterli.

5-Zindan Risalesi’nde yine, bizatihi zindanlardan ziyade, oradan geçip giden, ya da orada sona eren yaşamlarla anlam kazanıyor mekanlar. Size Zindan Risalesi’ni yazdıran saik bu mu acaba? Yani trajik, dramatik veya melodramatik insan öyküleri.

5-Bir yanıyla “intihar” bir yanıyla “ihanet” üzerinde duran, zindana da kayıtsız kalamaz, varlığın kapıları bunlar. Varlığın bittiği yerde bütün beşeriyet için geçerli formüllerin sınanması sevdasına düştüğümü varsayalım. İnsan ruhunun orada neleri koruyup neleri koruyamadığını merak ettiğimi. Basit bir merakla değil ama ölümcül bir onanma ihtiyacıyla. Ruhun zindanda koruduğu şey benim için çok önemliydi. Çünkü bu, insanın ezeli gerçeği. Hani her şeye rağmen Dostoyevski’nin Omsk’ta fark ettiği şey. Oradaki herkesin evvela insan olduğunu fark ettiği yer. İnsana ilahi el dokunmuştur. Budur benim görmek istediğim. Ve galiba entelektüel zindanı bunun en açık ve seçik ifadesini bulduğu yer. Diğer yandan toplumun en altında duranla en üstünde duranı bir araya getiren zindan çoğu kez o toplumun keskin bir profilidir. Bunlar yazıcı için es geçilecek sabiteler değil.

6-Kurgusal karakterleri anlatmakta olduğu kadar, gerçekten yaşamış, kanlı canlı tarihsel kişilikleri anlatmakta ve tanımlamakta da bir o kadar mahir bir kaleminiz var. Bir insanı yazarken, başlangıç noktanız neresi olur? Hangi noktalardır ki sizin yazı evreninize o insanı konuk eder?

6-Bu nokta, yaşamış insanları anlatırken onları kendi kalbimin ölçeğine vurduğumda elimde bir şey kalıyorsa eğer o noktadır. Yani bir buluşma noktamız varsa. Gördüğüm şeyi hikayeleştirebiliyorsam. Daha doğrusu gördüğümün hikayesini seçebiliyorsam. Anlattığım, yaşayandan ziyade benim onda gördüğüm olabiliyorsa. Okuduğum bana bir hayatı kendi hayatımda, kendi hayatımı da onun hayatında yeniden üretme imkanı veriyorsa, sonsuz deneyim alanı sağlıyorsa. Kendi üzerime almayayım ama zaten sanatçı dediğimiz hayata yönelik yeni bir bakış açısı önermekten başka ne yapar?

7-İç Dökümü, başlıklı yazı, otobiyografik izler taşıyor sanki. Oysa sizi, kitaplarının önünde yürüyen bir yazar olarak tanımadık. Kendinizi gizlemeye çalıştınız demiyorum ama, kendinizi yazınsal kimliğiniz ötesinde bir varlık olarak sunmadınız hiç. İç Dökümü bu anlamda bir istisna mı oluşturuyor? Çok özel ve öznel, hatta itiraf nevinden konular var sanki?

7-Yazmanın benim için dağın dağ olduğunu anlatmakla eş anlamlı olmadığını, mimesis hikayesinden şiddetle kaçtığımı, şimdiye kadar ısrarla, inatla tekrar ettim. Bu yüzden tarihi gibi görünen hikayelerim tarihi değildi. Ateşi anlattığımda anlattığım ateşten ötesiydi. Beni Ali’nin gelmesi ilgilendirmedi hiç. Ali’nin neden geldiği ve onun gelişlerinin bütün insanların gelişleriyle kurduğu alaka, bütün gelişleri ne kadar ifade edebildiği, dahası Ali’nin gelişinin de arkasında neyin yattığıyla ilgiliydim ben. Benim formülasyon dediğim şey olsun bu. Necip Fazıl’ın meşhur tecrid nazariyesi. Diyelim ki benim bu yaşa kadar, sizin de ilk soruda merak ettiğiniz şey, nesnelerle kurduğum ilişki ve o ilişkiyi kurarken kurduğum bir formül var. Şimdi de diyelim ki şimdiye kadar nesnelerle kurduğum ilişkiyi bu kez de kendi hayatıma bakarak kurmaya kalkışmışım. Bu kez de kendi hayatımda sınamışım nesnelerin arkasında varlığını sınadığım şeyi. Ve şimdi ben sizin sorunuzu sorarken tebessüm ediyorum. Çünkü hayır, İçdökümü istisna değil, yazıcı yazısının önüne çıkmıyor. Tam tersine onun içine cekiliyor. Kendisine bazı okurların sorduğu şeyin cevabını veriyor belki de. Kendisini en fazla anlattığı, içini en fazla döktüğü yazı/lar/da bile böyle saklı kalmasının izahı da bu. Bütün bunlardan sonra en görünür düzlemde sadeleştirerek, bütün fazlalıklarını atarak hem sizin sorunuzun, hem benim cevabımın şu da çıkar: Evet iç dökümü. Çünkü dağın arkasını merak eden, dağın dağ olduğunu dinlemekle avunmayan okuyucuya ihtiyacım var. Belki benim bildiklerimden daha fazla harf biliyordur. Bunu bilmiyorsa da belki benim bilmediğim bir harfi biliyordur. İnsanlığımın, bütün acziyeti ve hevesi ile böyle bu.

8-Son olarak; Trabzon’da denize nazır odanızdan, İstanbul ve İstanbul’un edebiyat ortamı nasıl görünüyor?

8-Sessiz sedasız, görünüyor. Ağır ağır akan bir ırmak. Arada sırada bir silkiniş bir kımıldanma. Ama arkası gelmiyor. Herkes kendi hikayesini yazmakla meşgul hasılı. Ama edebiyat tarihleri de böyle yazılıyor. Biz zirve isimleri görüyoruz yüzyıllar ötesinden. Kaç taneler? Ve arada unutulup gidenler, esamisi okunmayanlar? Irmağın ağır akışını üstlenen ve zirveleri taşıyan isimsiz kahramanlar da onlar oluyor galiba.

Selçuk Orhan, Romanla Ateş Arasında – Acemi Şansı

“Nazan Bekiroğlu’nun “İsim ile Ateş Arasında”sı yoluyla hakim bir anlatım biçimini ele almaya çalıştım; Bekiroğlu’nun neredeyse ses özelliklerine kadar özenilmiş anlatımının örtemediği teknik zaafları açıklıkla dile getirmeye çalıştım. Bu yazı okunurken Bekiroğlu’nun roman hatta tarih anlayışına yakın durmadığım göz önünde tutulmalıdır…”

Selçuk Orhan, “Giriş”, Acemi Şansı, Birun yay. İst, ocak 2004, sf. 16

Romanla Ateş Arasında

Geçmiş nasıl tasavvur edilebilir? Soru, romancı ve tarihçi tarafından aynı şekilde anlaşılmayacağı gibi farklı romancılar ya da tarihçiler arasında da farklı şekilde yanıtlanacaktır. Tarihçi kuşkusuz soruyu yöntemine ilişkin bir değerlendirmeyle yanıtlamaya çalışacak; sonuçta geçmişin, tarihten bir dönemin, tasavvur edilmesinin ancak olumsal bir çerçevede mümkün olabileceğini, izlerin ve kalıntıların farklı bir kurguyla değişik yorumlara yol açabileceğini kabul edecektir. Gerçi bir fermanın ya da kendi başına bir divanın çok karmaşık ve çelişkili yorumlara yol açmayacağı söylenebilir, ama geçmiş zamanlar çoğu zaman kendi yanıltıcı/yargılayıcı anlayışlarıyla karşımıza çıktıklarında parçaları doğru yere oturtmak isteyen kişiye pek de yardımcı olmazlar. Bir şiir görünüşte bir şiirdir; kullanılan dil aynı olsa bile şairin sözünü ettiği şarabın simgesel karşılığının ne olduğu bile başlı başına bir sorun haline gelebilir. Sanatçının geçmişi tasavvur etme çabası da tarihçininkinden daha az sıkıntılı değildir; ama daha coşkulu, daha keyifli dolayısıyla daha serbest ve kendiliğinden olabilir. Belki de bu yüzden ‘tarihsel’ roman adını verdiğimiz alt türle ‘fantastik’ romanın yolları kaçınılmaz olarak kesişir; nasılsa sanat açısından geçmişi tasavvur etmekle olmayan bir alemi tasavvur etmek arasında körlükle alacakaranlık kadar bir yakınlık olsa gerektir. Aslında el yordamıyla da olsa derlenebildiği ve bazı şeyler yanlışlığı kanıtlanana kadar böylece doğru kabul edilebildiği müddetçe mutlak körlük yoktur; diğer bir deyişle mutlak bir tarih de yoktur, kişi kendi geçmişini bile unutabildiği müddetçe geçmişin gerçekliğine ilişkin bir bilginin ancak el yordamıyla da olsa ilerlemeyi mümkün kıldığı sürece değeri vardır. Böylece, romancıyla tarihçinin yolları pek de olumlu sayılmayacak bir biçimde kesişir; tarihsel bir konuyu işlemek ya da uzak geçmişte geçen bir olayı anlatmak isteyen romancı için her zaman kolaycı bir tarihçi, bir hevesli durumuna düşmek tehlikesi söz konusudur. Bir bakıma, oldukça yaygın bir kanıya göre, tarihsel bir dönemi işleyen romancı açısından gerçeklerle kurduğu ilişkinin birinci dereceden önemi yoktur; amacı, sanatsal yetkinliğini kavramış, güzel bir yapıt vermektir. Kendi sanat anlayışı doğrultusunda, sözgelimi okurun vaktini kolayca ve keyif alarak geçirmesini sağlayacak ya da diyelim ki içini kemiren bir meseleyi sanatıyla teşrih edecek bir çözüm aramaktadır. Sanatçının kendi anlayışı ve arayışının zenginliği ölçüsünde yapıtıyla kurduğu ilişki de karmaşıklaşabilir ve kendisi için bile içinden çıkılmaz bir hal alabilir. Sonuçta, en azından genel kanı itibarıyla tarihçiyle sanatçı arasındaki temel ayrım olarak birinciye yüklenen sorumluluk ödevinin yerini ikincide geniş bir serbestlik ve deneme-yanılma özgürlüğünün almasıdır. Öte yandan, bu ayrımı pek önemsemeden tarihe karşı kendiliğinden sorumluluk üstlenen yazarlar da olmuştur; bu durumda bile, yazar, konusuna nasıl yaklaşacağı sorun olduğunda tarihçiye göre daha özgürdür. Eninde sonunda tarihsel bir karşılığı olmayan eski bir destanı yeniden yazmakla bile politik bir sorumluluk yüklenebilir yazar; tarihçi nesnel olmadığı için suçlanabilir, ancak sanatçı bir tek nesnel olmadığı için suçlanamaz.

Tarih kavramı, geçmişin nasıl tasavvur edilmesi gerektiği ya da benzer konularda kafa yormanın amacı çoğunlukla çağdaş gerçekliği daha iyi kavramak ve gelecek için izlenecek yolu saptayabilmektir. Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı ya da Tarık Buğra’nın Osmancık’ında olduğu gibi uzak geçmişte aranılan, izi sürülen şey aslında birçok bakımdan günümüze ait bir mesele olabilir. Ulusal kimlik ve kültür üstüne düşünen yazarlar açısından tarihin kaçınılmaz bir başvuru kaynağı olacağı kesindir; öte yandan, geniş anlamda bile politik diye tasnif edilemeyecek bir yapıtla meşgul olan kişi için de tarih kendi ülkülerini ve ütopyasını kurgulaması açısından uygun bir ortam sağlayabilir. Nazan Bekiroğlu’nun yapıtlarında geçmişin sürekli ve çekici bir başvuru kaynağı olarak karşımıza çıkmasının bana kalırsa başlıca nedeni bu ikincisidir. Nun Masalları’yla başlayan tasavvur dolayısıyla büyük bir değişiklik olmadan üç aşağı beş yukarı aynı yapıda İsimle Ateş Arasında ismindeki yeni romanına taşınmış görünmektedir. Birbiriyle bağlantılı hikayelerden oluştuğu için bir bakıma Nun Masalları da, eleştirel adlandırmalar işimize yarayacaksa, romanesk bir yapıya sahipti denebilir; en azından İsimle Ateş Arasında’nın olduğu kadar romandır.

Roman kuramı açısından nereye oturduğu bir yana Nazan Bekiroğlu dönemin benzer yazarları arasında hemen hemen sadece tarih görüşü bakımından ayrı durmaktadır. Günümüzde bir roman konusu olarak tarihe, yakın geçmişe göre daha yoğun bir ilgi olduğunu söylemek mümkündür. Okurun yeni ilgileri ya da yayıncılık sektörünün genel taleplerinden çok geçmişin işlenmesi 90’ların öne çıkan eğilimlerinden olarak göze çarpmıştı. Elif Şafak’ın Pinhan’ı, İhsan Oktay’ın romanları hatta Mustafa Altıoklar’ın İstanbul Kanatlarımın Altında’sı ve benzer birçok yapıt üç aşağı beş yukarı aynı tarih görüşü etrafında konuca olmasa da zihnen ortak bir alana çekildiler. Çekildikleri alanda tarih yarı fantastik yarı mistik bir serüvenin sahnesi olarak tasavvur ediliyordu. Aynı alan içinde kalmak üzere ikinci bir eğilim de geçmişi tasavvur ederken günümüzde hakim olan haz anlayışının kurgulanması biçiminde karşımıza çıkıyordu. Dolayısıyla sözgelimi Ağır Roman’ın kenar mahalle ilgisiyle Elif Şafak’ın Pinhan’ındaki külhanbeyliği ilgisi birbiriyle çakışıyor; aslında özde aynı zihnin ürünü olduklarını ortaya seriyordu. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sı ise hemen hemen her dönem rüzgarın estiği yöne uygun bir yapıt vermiş olan yazarın durumu pekiştirdiğini açıkça gösteriyordu. Başlangıçta, ‘yüksek edebiyat’ın bir eğilimi olarak ortaya çıkan tarihsel-fantastik romancılık giderek popüler romanların bölünerek çoğalmaya müsait ortamına sıçradı. Özet olarak 90’lar, edebiyata dizginsiz düşgücüne boyun eğmiş bir tarih ilgisi getirdiler. Bir bakıma 90’larda özellikle roman yazarlarını etkisi altına alan bu eğilimin kökleri Latife Tekin’in masalsı anlatımında ve Marquez’le birlikte ‘büyülü gerçekçi’ dünya edebiyatının bütün dönemi kaplayan ününde aranabilir.

Nazan Bekiroğlu’nun sözünü ettiğimiz tarihsel-fantastik alanla zihinsel ilişkisi ve yakınlığı neydi, ne dereceydi? Nun Masallan’ndan itibaren Nazan Bekiroğlu’nun, bu eğilimin ‘mistik’ tarafına ait olduğunu gözlemleyebiliriz. Mistik’in anlamı kuşkusuz değişik dönem ve başka dillerin edebiyatlarında çeşitli boyutlarıyla genişletilebilir; burada en genel, en çok kabul görmüş anlamıyla kullanabiliriz. Ancak Bekiroğlu’nun tarihe ilgisinin mistik boyutu mesela Elif Şafak’ta olduğu gibi yavan da olsa bir çeşit içrekliği (ezoterizm) içermediğinden Nun Masalları’nda en son çözümlemede geçmiş özlemi halinde gerçekleşiyordu. Nazan Bekiroğlu, Elif Şafak ya da İhsan Oktay gibi kuşağının yazarlarının belki de pek dikkatini çekmemiş bir yazarın, Mustafa Kutlu’nun da (özellikle dil ve anlatım özellikleri bakımından) etkisi altında görünüyordu. İkincisi, özellikle dini-mistik nitelikleri olan konularda daha serbest davranabilen çağdaşlarına kıyasla bir çeşit özdenetimle hareket etmek zorundaydı. O kadar ki sözgelimi ‘intihar’ konusuna duyduğu lirik ilgiyi bile yeterince derinleştirmeye kalkışmamış görünmektedir. Bu açıdan bakıldığında Nazan Bekiroğlu’nun, Elif Şafak ya da İhsan Oktay’da oldukça belirgin bir biçimde farkına vardığımız hazcılıktan uzak durduğu ya da bu hazcılığı kendi tarih görüşüne uygun bir biçimde yeniden ürettiğini söylemek mümkündür. Öte yandan tarihin kesin bir bütünlük ve keşfedilmemiş bir düşlem sağladığı konusunda çağdaşlarına yakın görünmektedir. Dahası Bekiroğlu, sözünü ettiğimiz çağdaşları kadar serüven-kurgu arayışı içinde değildir; bunun yerinde anlatıya aldığı bir kişi, olay ya da nesne vasıtasıyla insanın içine bakmak eğilimi ağır basar. Özellikle İsim ve Ateş Arasında’da deneme niteliğinde bölümlerin nicelikçe kurguya galebe çalmasından yazarın roman anlayışı adına bir şeyler çıkarılabilir. Bütün bunlar biraz da yazarın ‘kötülükle yukarıda örnek olarak saydığımız yazarlar kadar kolayca irtibat kuramamasıdır.

Bu anlamda Elif Şafak’ın Pinhan’ıyla, Bekiroğlu’nun Nun Masalları arasında kısa ama genel bir karşılaştırmaya gitmek dönemin edebiyatını anlamak açısından da yararlı olabilir. Bana kalırsa, geçmişi kurgulamak açısından Bekiroğlu Nun Masalları’nda pek çok çağdaşına üstün olduğu gibi açıkçası İsimle Ateş Arasında’da olduğundan da daha başarılıdır. Elif Şafak’ın, Pinhan’ında yazarın dikkati, daha sonraki romanlarında olduğu gibi suskun kalmış, göz ardı edilmiş, kendi tabiriyle ‘öteki’ olan bir şeye dönüktür. Çeşitli mistik görüşlerle tasavvufu harmanlayarak, edilgen, dişil bir kişilik yaratmış ve bu kişiliğin iç karmaşasından insanın çelişkili yönüyle ilgili bir serüven kurmaya çalışmıştı. Oysa Şafak’ın karşılaştığı ve aşamadığı ilk zorluk dile getirmek istediği iç karmaşayı imgesel bir düzleme taşıyamaması olmuştu» (Elif Şafak, gerçi kişilerin iç çelişkisini düşsel bir tasarımla aktarmaya eğilimliydi; sözgelimi, romanın baş kişisi, Pinhan’ın, cinsel ikilemini nesneler ya da renkler üstündeki karşıtlıklar üstünden betimlemeye çalışmıştı. Ancak ne yazık ki bu simgeleştirmelerde Şafak’ın, romanın genel kurgusu ve anlatımı denli başarılı olamadığı söylenebilir.) Bekiroğlu’nun Nun Masalları ise kenarda kalmış bir şeye dönük sayılmazdı; Nun Masalları’nda anlatılan Hattat’ın hikayesi gerçi edebiyatta pek işlenmiş bir konu da sayılmazdı ama düşsel yönü kuşkusuz Pinhan denli serbest olamayacağından yazarı tarihi dört dörtlük olmasa da akla uygun bir tasavvura zorluyordu. Bir hattatın yaşamını anlatabilmek için yazarın tarihi belgelerden öte güçlü ve yaratıcı bir özdeşleşme ortaya koyabilmesi gerekiyordu; bu da kuşkusuz, anlatılan tarihsel dönemin inandırıcı bir biçimde kurgulanmasıyla mümkündü. Nun Masalları’ndan edindiği deneyim Bekiroğlu’nu yıldırmış olmalı ki İsimle Ateş Arasında’da özellikle kurguladığı dönemin gündelik yaşamına ilişkin ayrıntılardan olabildiğine kaçınmak yolunu seçmiş görünüyor. Elif Şafak tarihsel tasavvur zorluğuyla karşılaştığında nasıl bir çözüm bulmuştu? Pinhan yazarı, romanı başından masalsı bir hava içinde kurguladığı için dönemin gerçekliğine okuru ikna etmeye yetecek kadar değinmekle yetinebiliyordu. Diğer bir deyişle, masalsılık roman açısından tarihsel tasavvurdan daha fazla öne çıkıyordu. Nazan Bekiroğlu’nun romancı olarak çelişkisi de tam bu noktada ortaya çıkıyor: Bekiroğlu, masalsı bir anlatım yerine, Nun Masalları’ndan sonra İsimle Ateş Arasında’da tarih tasavvurunu ikame etmek istiyor; ancak Benim Adım Kırmızı’nın yazarı kadar pervasız olmadığı için bu mükemmel arayışı onu konusunu silikleştirmeye, okurun bakışından kaçırmaya zorluyor. Sonuçta Elif Şafak’ın, Pinhan’ını, kişilerin üç aşağı beş yukarı aynı yalınlıkta ve temelde birbiriyle ilişkisiz olarak kurgulandığı birkaç roman izledi. Nazan Bekiroğlu içinse, İsimle Ateş Arasında’yla birlikte tarih tasavvuru hâlâ aşılamamış bir sorun olarak duruyor.

İsimle Ateş Arasında’yı dönemi için öneminin de yine çağdaşlarına kıyasla ortaya çıkıyor; çünkü Bekiroğlu’nun romanı, kendi türündeki romanların imkanları açısından son sınıra dayanmış durumdadır. Geçmişi tasavvur etmek konusunda 90 döneminin tarihsel roman yazarlarının hiçbiri belki de saklı öncüleri sayılabilecek olan Safiye Erol’u aşamadılar. Ciğerdelen’in yazarı, günümüz yazarlarına kıyasla oldukça cesur bir denemeye girişmiş ve 17. yüzyılın gündelik yaşamına dahası zihniyetine ve duygu dünyasına nüfuz etmeye çalışmıştı; kurgusu, tarihsel gerçekleri yansıtmak bakımından kusurlu da sayılabilir kuşkusuz, ancak İslam tarihindeki içrek tarikatleri oldukça öznel bir görüşle kurgulayan Elif Şafak’tan daha inandırıcı olduğu söylenebilir. Nazan Bekiroğlu’yla, Safiye Erol, geçmişin tasavvur edilmesi konusunda aslında aynı yolu izlemiş gibidirler; her ikisi de kişilerin gündelik yaşamı üstüne düşünmüştür. Ancak Bekiroğlu’nun mükemmelciliği, anlattığı kişileri bazen en temel insani güdülerden yoksun kılabiliyor. Safiye Erol, bu iki yazarın tersine “zaafları anlatabiliyordu. Bekiroğlu, Nun Masalları’nda olduğu gibi zaafla karşılaştığı noktada kurguyu gözden çıkarıp bir deneme yazarı olarak romana müdahale ediyor. Elif Şafak’sa, basite indirgiyor. (Sözgelimi Mahrem’deki şişmanlığıyla öne çıkan anlatıcının yiyeceklere karşı duyduğu zaafla kişileşmesi oldukça can sıkıcı bir basitleştirmedir.)

İsimle Ateş Arasında, bir aşk romanı olarak başlıyor; Bekiroğlu, konu bakımından gerçekten de yaratıcı bir buluşla karşımıza çıkıyor: Farklı dönemlerden söz ediliyor olmasına karşın anlatının başlangıç noktası II. Mahmut dönemi, Vak’a-i Hayriye’nin üç sene öncesi olarak kesin biçimde belirlenmiş. Romanın çoğu bölümünde anlatıcı olarak karşımıza çıkacak bir adam, Mansur isminde, ölümü kütüğe bildirilmemiş bir Yeniçeri’nin ismini satın alıyor. Bu isimle birlikte ölen kişinin maaşı dahil olmak üzere bütün bir servetinde hak sahibi oluyor. Bir isimle üstüne konduğu bu mülkün içine, ölen Yeniçeri’nin eşi Nihade tarafından işletilen Buhur dükkanı da dahil. Bekiroğlu, romanın kurgusal düzleminde Mansur ismini satın alan kişinin Nihade’ye aşkını anlatıyor. (Bu arada okura, benim verdiğim “kaba” özetle romancının üsluplu anlatımı arasında derin bir fark olduğunu belirtmek zorundayım.) Bekiroğlu’nun oldukça durgun bir anlatımı var; çoğu zaman olayların anlatılması işini birkaç satırda halledip oluşan durumla ilgili yorumlar getiriyor. Özeti tamamlamak gerekirse, Mansur, önce boşadığı eski eşinden olan kızı Nur’u kaybediyor; hikaye Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı Vak’a-i Hayriye günlerinde son buluyor. Kuşkusuz, “bir başkasının yerine geçme” durumu simgesel anlamda genişlemeye uygun bir konudur. Bekiroğlu da duygulan gerçekçi roman geleneğinde alıştığımız biçimde dışsal olgular ve iç dünya betimlemelerinden çok simgeler üstünden vermeye çalışıyor. Böylece sözgelimi padişah-kul ilişkisiyle Nihade-Mansur ilişkisi divan şiirini anımsatan bir düzlemde koşutluk gösteriyor. (Burada örneğin V. Holbrooke’un Divan şiirini üç ayrı düzlemde okuyarak yaptığı tahlillerden yararlanarak Nazan Bekiroğlu’nun romanı incelenebilir; hatta padişah-kul ilişkisi üstünde uzun uzadıya durmasından ve bu ilişkiyi aşk biçimiyle kurgulamasından açıkçası yazarın Holbrooke’u okuduğu sonucuna da varılabilir. Ancak, bu tür bir şerh olanağı ne kadar geçerli olursa olsun, bir eleştiri değil bir okuma üretmeye yarayacaktır; böyle bir derin okuma, gerçi malumatfuruş okurun gözünde yapıtın değerini arttıracak olsa da, aslında içerdiği yüksek yanılma payını da düşünürsek, kesinlikle bir “değerlendirme” sağlamaz. Günümüzde yazılan “yeniden inşa” ya da “…göre okuma” denemelerinin sayıca usandırıcı çokluğuna karşın, eleştirel söylemdeki boşluğu yamamaya elverişli olmayışı da bu yüzdendir.)

Mansur romanın tek anlatıcısı değil; padişahlar ya da tüzel bir ses olarak yeniçeriler de zaman zaman ‘ben’, zamiriyle anlatmaya başlıyorlar. O durumda, Osmanlı tarihinin anlatılan dönemine ve özellikle yeniçeriliğin kurulması ve kaldırılması hadiselerine ilişkin içerikçe pek şaşırtıcı olmayan denemeler okumaya başlıyoruz. Nazan Bekiroğlu, sözgelimi Yeniçeri Ocağı’nı bir insanı konuşturur gibi konuşturuyor; her söz alan kendi tarihini aktarmaya, hikaye etmeye başlıyor ancak konuşan kim olursa olsun yazarın roman boyunca hiç değişmeyen üslubuyla konuştuğu için konudaki fark dile yansımıyor. Bekiroğlu’nun sanatı kurgudan çok anlatımda kendini gösteriyor; tarihi üç aşağı beş yukarı okullarda öğretildiği biçimde anlatıyor aslında.

Romanın anlatımı büyük ölçüde anıştırmalara (telmih) dayanıyor; hemen her bölümde yazar tarihteki bilindik bir olaya ya da tarihle ilgisi olmasa da herkesçe malum bir dış olguya temas ediyor. Sözgelimi “Tunuslu tarihçinin büyüleyici teorisiyle..” diyerek İbn Haldun’a ya da tek eşlilikle ilgili bir bölümde hadislere gönderme yapıyor. Sadece tarihsel dönemlerle de kısıtlı kalmıyor; romanda yazarın okumalarının ve çağdaş diye vasıflandırılabilecek tarih görüşünün doğrudan anlatıma katıldığı yerler rastlamak da mümkün. Sözgelimi, Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşilikle ilişkisini anlattığı bir bölümde aynen aşağıdaki cümleler geçiyor:

“Dairenin dışı? Adı üstünde. Yangın yeri buğday tarlası. İslam öncesi alışkanlıklarını gözden çıkaramamış bir Türkmen İslamı. Bektaşi.”

Üslubu katmazsak Bekiroğlu’nun cümleleri düpedüz günümüze ait bir yaklaşımın, bir bilme biçiminin yansımalarıdır. Bektaşiliğin kendini değerlendirmesiyle bir ilgisi yoktur. Benzer yaklaşım, II. Mahmut’un kendini Batılaşma konusunda yargılayışında da yer alıyor. Anlatımı telmihlerle oluşturduğu gibi çoğunluğu deneme biçiminde olan romanın düşünsel yapısını da telmihlerle oluşturuyor. Sözgelimi, “Dili eviydi, evini unuttu.” derken belli ki Heidegger’e atfedilen ünlü bir dil-ev eğretilemesinden yararlanıyor. Diğer bir deyişle, yazar düşünmek yerine düşünceyi alıntılıyor; yorumlamadan ya da kurguyla bütünleştirmeden doğrudan veriyor.

Romanın bütünü açısından ele alındığında Nazan Bekiroğlu’nun üslubu bana kalırsa ciddi bir çıkmazdadır: Baştan ele alırsak, birincisi anlatı zamanını, geçmişi, diğer bir deyişle söz konusu tarihsel dönemi tasavvur etme zorluğu karşısında ya da tamamen kendi sanat anlayışı doğrultusunda romanını kurgusal düzlemden, yazarın şu veya bu kişileştirmeyle de olsa müdahale ettiği, doğrudan fikir bildirdiği denemelere kaydırıyor. Bu durumda Mansur’un hikayesini takip ederken araya örneğin padişahların kendini anlattığı bölümler giriyor; ancak bu özdeşleşme kesin bir özdeşleşme olmuyor, yazar konu ettiği padişahla ilgili tarihsel bilgiyi en dar haliyle alıp kendi anlatımıyla sunuyor: Bu durumda sözgelimi Bektaşilik, dilbilim ya da Batılaşma yönündeki reformlarla ilgili denemeler ortaya çıkıyor. Döneme ilişkin tarihsel bilgiyi kabul görmüş en genelgeçer gerçeklerin çerçevesinden taşmadan aktardığı için okur açısından büyük olasılıkla bildiklerini yeniden okumak anlamını taşıyor bu. Gerçeklere bağlı kalma bilinci bana kalırsa olumlu değerlendirilmesi gereken bir nitelik olmasına karşın bu noktada Nazan Bekiroğlu’nun aleyhine işliyor. Anlattığı hikayenin olası kusurlarını gidermeye çalışırken kendi mükemmellik tuzağına düşüyor. Anlattığı kişilerin zihinlerini tasavvur etmenin imkansız olduğunu baştan kabule etmiş olduğundan sözgelimi Mansur’un düşüncelerini aktarırken oldukça inandırıcı oluyor; çünkü sözgelimi, babanın, çocuğunun ölümü karşısında duyduğu pişmanlık gibi her çağın insanına aynı biçimde hitap edebilecek bir insanlık halini anlatırken dört dörtlük bir geçmiş tasavvuruna ihtiyaç duymuyor. Ancak, anlattığı kişiyi sokağa çıkardığında o dönemde İstanbul’da olan kimi yapılara değinmek gibi birtakım yüzeysel belirtiler dışında hiçbir şeye değinemiyor; iş, geçmişi anlatmaya geldiğinde, bir padişahın ya da yeniçerinin ağzından konuşuyor. Bu konuşmalarda da deneme havasından kurtulmuyor; anlatıcı, kendi tarihsel rolünü ve etrafında olup biteni hem de yaşadığımız çağın tarih görüşü açısından değerlendirmiş ve yargılamış oluyor. Padişahların kendilerini anlattığı bölümlerle asıl hikaye arasındaki bağlantılar da sadece simgesel olduğu için roman iki bakımdan da Nun Masallarının gerisinde kalıyor. Bekiroğlu’nun kendine özgü bir tarih görüşü ya da tarihi kendi üslubuyla ‘yemden yazdığı’ daha doğrusu yazılanı taklit ettiği bölümlerde ilginç bir buluşla karşımıza çıkmadığı, için romanın bu bölümlerinin üslubu pekiştirmek dışında bir katkısı olmuyor.

Geçmişi tasavvur etmek sorunuyla ilk karşılaşan romancılar kuşkusuz 90 kuşağının fantastik eğilimli romancıları değiller. Türk Edebiyatı dahilinde konuşursak pek çok romancımız için geçmiş bir özün, bir ruhun arandığı bir alan olmuş. Burada ‘ruh’ sözcüğünün manevi anlamını vurgulamıyorum. Sözgelimi Türk kimliğinin nasıl oluştuğu çeşitli nedenlerle birtakım romancılarımızın meselesi olmuştur. Kişiliklerin nasıl oluştuğu, geçmişte meselelere nasıl bakıldığı, sorunlara nasıl çözümler getirildiği, zaaflar ve güçlü yanlarımızın köklerinin neler olduğu gibi ulusal sorular bir arada ele alabileceğimiz birçok yazarı meşgul etmiştir. Ahmet Mithat’ın, 90’ların çizgisine daha yakın olan fantastik-tarihsel romanlarını atlarsak bana kalırsa sözünü ettiğim ulusal/dini kimlik arayışı ilk olarak Namık Kemal’in Cezmi’sinde ortaya çıkmıştır. Kemal Tahir, Tarık Buğra, Oğuz Atay ya da Tanpınar da kimi zaman tezleri doğrultusunda kimi zaman da öznel kişiliklerinin oluşumunu kavrama çabasıyla tarihe yönelmiş, geçmişin tasavvur edilmesi sorunuyla karşı karşıya kalmışlardır. Kemal Tahir ve Tarık Buğra romanlarında tarihsel konuları işlerken aslında bir ütopya tasarlama peşindedir; kimi zaman da kendi insan kavramlarını tarihte meşrulaştırırlar ama anlattıkları özünde, yaşadıkları çağda bir eşini görmeyi umdukları bir ruhtur. Oğuz Atay geçmişin tasavvur edilmesinin imkansızlığı karşısında parodiye yönelmiştir. 90’lardaki fantastik-tarihselin kökleri daha çok Ahmet Mithat’la, İstanbul Ansiklopedisi’nin çalışkan yazarı Reşat Ekrem arasında aranmalıdır. Özellikle Elif Şafak’ın ve İhsan Oktay’ın her ne kadar düşsel bir serbestliği varsa da romanlarında Reşat Ekrem’in izlerini takip etmek mümkündür. Nazan Bekiroğlu’nun dönemdeşleriyle ortak köklerden beslendiğini pek sanmıyorum; ancak daha mistik yönelimlerle birleşmiş olsa da Bekiroğlu’nda da hazcılık eğiliminin olduğunu söylemek mümkündür. Bekiroğlu, geçmişin tasavvur edilmesi konusunda anladığım kadarıyla Tanpınar’ın yolunu izlemekte ve bunun zorluğunu çekmektedir; çünkü Tanpınar, üslubu ve meselesi gereğince hiçbir zaman kendi tanıklık ettiği çağla kıyaslanmayacak bir uzak geçmişin hikayesini yazmaya yeltenmemiştir. İkincisi Tanpınar, anahatlarıyla açık seçik ortaya konabilecek bir tezle değilse bile kendi içinde tutarlı bir tarih görüşü ve bilinciyle yazar. Bekiroğlu’nun ne kapsamlı ne de yenileyici bir yaklaşımı olduğu söylenebilir; kuşkusuz bir roman yazarından da beklenen her zaman dört başı mamur bir kültür adamı olarak karşımıza çıkması değildir. Ancak roman yazarının tarihin tasavvur edilmesi konusundaki zoraki tutukluğu romanı teknik açıdan da zaafa düşürmüştür.

Geçmişi tasavvur edemeyiz; hatta yaşadığımız bir günü bile ayrıntılarıyla tam olarak anlatmak melekesi insandan esirgenmiştir. Nazan Bekiroğlu’nu, bir dönemi yeterince iyi sahneleyemediği için eleştirmek yersiz olur. Ancak, bana göre bir romanda tarihin bildiğimiz yalınlıkta ve doğrudan anlatılmasındansa saptırılması ve bazı bakımlardan ‘ateş’e atılması yeğdir. İsimle Ateş Arasında’nın üslup değeri ve yazarının kendi dönemdeşlerine göre daha parlak olan yaratıcı simgeselliği gözden kaçırılamaz. Daha da önemlisi, Nazan Bekiroğlu bu romanla aslında bütün bir dönemin sınırına dayanmıştır; geçmişin, düşsel hikayelerle tasavvur edilmesinin imkansızlığı roman bünyesinde de belirginleşmiş, bütün fantastik-tarihsel romancılığın tükendiği noktayı işaret etmiştir; çünkü Bekiroğlu belki de tarihsel gerçekle kurguyu, sorumlu bir bilinçle, birbirine örseletmeden ele alma tehlikesini tanımış son yazarımızdır.

Selçuk Orhan, Acemi Şansı, Birun yay. İst, ocak 2004, sf. 71-83
Birun yay. İst, ocak 2004, sf. 71-83

Kılavuz Cümle Kapısı (Kitap tanıtımı)

…Cümle Kapısı (Kitap tanıtımı) Kılavuz, Ocak 2004, sayı 10, sf. 17…
Türkiye’nin iyi kadın hikayecilerinden (bu sayıda kendisiyle bir söyleşi yapma imkanı bulduğumuz Ayfer Tunç, sanatta kadın-erkek ayrımının bir anlamı olmadığını söylüyor ama biz, Ayfer Tunç’un da müsadesiyle ifadeyi bu şekilde kullanmakta bir sakınca görmüyoruz) olduğunu düşündüğümüz Nazan Bekiroğlu’nun serbest çağrışımlar sonucu ortaya çıkan denemelerini topladığı kitabı Cümle Kapısı Timaş Yayınlarından çıktı. Hikayelerini okumuş olanlar yazarın Türkçe sevgisinden, okuyucuyu sarıp sarmalayan üslubundan haberdardırlar, dolayısıyla cümlelerin akıp gittiği kitabı edinmek için zaman kaybetmeyeceklerdir. Bunun için sözümüz daha çok, Bekiroğlu’nun yazdıklarıyla tanışma imkanı bulamamış okuyucularımıza. Konuştuğu dile önem veren, kalemiyle, pek dikkat etmediğimiz, fakat bize hatırlatıldığında “Evet, evet,… haklı. Ben de öyle düşünmüştüm” şeklinde tepki verdiğimiz ayrıntılara büyük bir beceriyle dokunduran bu yazarı ıskalamasınlar.

Kitapta, birkaç küçük bilgi yanlışı var, fakat serbest çağrışımla yazılan metinlerde bu türden hatalara takılmayı pek anlamlı bulmuyoruz. Yayınevine bir sitemimiz olacak yalnız.- Kitabın girişinde yazarın özgeçmişi için bir sayfa ayırmak bu kadar zor muydu?
Ocak 2004, sayı 10, sf. 17

Kübra Demiray İSİMLE ATEŞ ARASINDA

İSİMLE ATEŞ ARASINDA, Kübra Demiray, (Okur-Yazar, nr.4’te yer alan yazının tam metnidir.)…

Biz okuyucuyuz. Levhi okuyan suhufu okuyan.

Biz ‘o kuyucuyuz’. Derin bir kuyu açıp kendimize o kuyudan nazar ederiz, seyr-i âlem isteyen seyyareleri. Biz, kendi kuyusuna yakîn gelen semaları, yıldızları nazar eden ‘o-kuyucularız’. Biz bazen ‘ok-uyucularız’ ‘Levh’den izin alıp da yola düşen her ‘kelâm oku’nun menzil bulduğu kalb-i sâdıkız.

Su kıyısında… Su kıyısında bir şehirde size dair kader âmâde olunca, bir kitaba âmâdesinizdir. Ruh âmâde. Kan âmâde. Ten âmâde.

Kitaplar vardır, yani ki yazılmışlar, yazdırılmışlar vardır size kader olsun diye okursunuz. Yusuf u Züleyha… “Bende” olurken lügatlerden “kelime-i âzâd” kaldırılsın hükmünde ferman buyurursunuz. Çünkü ibtidâ Yusuf sonra Züleyha bendedir! Yusuf’un üstünden Züleyha’nın şahlığı, Züleyha’nın kanından, nefsinden Yusuf’un bendeliği geçerken sizin de kaderinizden hem Yusufluk hem Züleyhalık size düşer.

Su kıyısında bulutlar âmâde.. su âmâde… onlar ki “kün” emrine âmâde. Siz, kitaplar yazılır bilirsiniz, kalemin kağıtta seyr-i sülûku, yazanın gayba, karanlığa hem muhataplığı hem imtihanı vardır. Bilirsiniz. Bilirsiniz de Mansur’un yani ki Numan’ın boğulduğu gibi karanlıkta gayba boğulmamak için, susmamak için… En çok da yazılana, açık bir hayat olmamak için kaçarsınız “isimden” “ateşten” ve “arasındaki her şeyden”. Kaçarsınız, kadere kitaba âmâde olmaktan. Allah’ın “evvel” “ahir” isimlerinde seyreder sığınışlığınız. Kaderinizin takvim zamanı karşılaşmasını evvel ya da ahire alırsınız duayla.

“Ben” karanlıktan, isimden ve ateşten öne alınmış bir kaderi yaşarken “yazıcı” isimle ateş arasında, hayatı okumuş “yazılan” kendi takvim zamanının kalbinde durmuştu.

Herkes ‘isimle ateş arasında’yı okuyup kendi karanlığını aşkını ve tarihini demlerken kalbinin seyrinde “ben”, okuyucu! o-kuyucu… ok-uyucu… İsimle ateşin ve arasındaki her şeyin sonrasından durdum zamana. İki yıl sonra… isimden, ateşten karanlıktan tam iki yıl sonra, “yazılmışları” kader olmayacağını bilmenin emniyetinde okudum. İtiraf; öz emniyetle… İsimden ateşten yani ki aşktan değildi kaçışım sığınışım. Karanlıktan.

Şimdi:

‘İsimle Ateş Arasında’, kader karşısında hayatı okumak. İnsanın bütün imanıyla, iç zenginliğinin sırrıyla, acıyla Rabbinin huzuruna durduğu duanın derinliğinde! Ki ânın hükmünde kaderi bilme arzusu ne kadar kesifse, hisseye düşen “hayatı okuma çözülüşleri” de o kadar kesif, derûn… Kaderi bilmeye, bir ânlık da olsa bilmeye doğruyken aczimiz o acıyla bir perde aralanır bir ışık düşer kalp lisanımıza muhatap. Bu, muhataplığa denk lâkin hayat lisanında çokça geniş bir okumadır. Muhtevanın nihayeti kader gibi meçhul ve muhkem. Kurgusal metin düzleminde hem bidayet hem nihayet, bir hayat okuması. Bir acının bir duanın mukabil müsadesinde, sırlı bir hayat okuması. Sanat oyunu, kurgu yağmacılığı değil. Tenin kanın canın ruhun durduğu yer. Kalbin, ruhun “levh-i mahfuza” yakın geldiği nizam sarhoşluğu, kelâm şuuru. “isimle ateş arasında” “sadece” bir “roman” değil!

Okumak kalbe indirmektir. Kalbe indirilene vesika olsun diye küçük bir deneme mahiyetinde…

Hem de kalbe indirilişine hiç de muhatap olmayan bir lisanın disiplininde özetle…

ÖZETLE….

‘isimle ateş arasında’ kurgusal bir metin olarak üç katmanlı bir duruşa sahip. Her şeylerin bozulduğu ölümlerin bile hayat diye sunulduğu devirlerin birinde, satın alınmış yeni bir isimle hayatı, aşkı kuşanan Mansur’un onun karanlık muhatabı Nihade’nin aşk hikayeleri birinci katmanda okunurken Osmanlı Yeniçerilerinin başlarken muhteşem biterken tükenmiş olan, bozulan, nizamdan çıkan, çözülen, eskiyen ve değişen, bir mânâya çokça isim karşılık gelen hikayeleri sunulur ikinci katmanda. Bir birinden bağımsız ama bir o kadar da aşka ve yeniçerilere dair bütün çağrışımları kuşanan “bağımlı” aşka ve yeniçeriye bağımlı on iki hikaye örülür metnin içinde.

SÖZÜN BAŞI:Gizil anlatıcı. Bütün derinliğine rağmen sade söylemiyle metni hem şifre hem de deşifre eden. Tanrı, Âdem’e önce isimleri öğrettiği için bize hikayeyi kelimelerle öğreten.

İSİM:Gizil anlatıcı iş başında: Çalıntı bir esame, satın alınmış iyi bir hayat soğuk bir kış günü… Birkaç kağıt parçası. Bir tütsü buhur dükkanının anahtarı. “Kıyametin kopmasına daha çok vardı ya vakit ikindi ile akşam arası, günlerden cumaydı.”

Buhur dükkanı…

“Tarçın, zencefil, karanfil. sersemledim.

Sonra. Dipteki dolapların ve camekanların arkasında onu gördüm.

Benden önce dükkana inmiş. Kendisindeki anahtarla kapıyı açmış. Beni bekliyormuş, öyle dedi.”

“Baştan savılacak tatlı bir bela sarmaşığından daha fazlası olduğunu biraz sonra gördüm. Ayağa kalktı. Tepeden tırnağa siyahtı. Boşlukta kapladığı hacme bakakaldım. Usulca yürüdü.

…..

Buhur yandı. Saldı kokusunu. Ben dayandım”

“…..

Hangi unutulmuş hatıranın tanışıklığıyla duruyordu ki orada gelişi de daveti de ölüm kadar kaçınılmaz oluyordu. Hep vardı da adı yeni koyuluyordu. Bir sefer hazırlığı tamamlanıp durmuştu da içimde vaktini bilmiyorumdu.

Sefer vakti vurup duruyordu”

Vurup duran sefer vaktini derununda taşırken Mansur, “İSİM” gizil anlatıcının seyrinde başka hikayelerde ahenk bulur. Mansur-Nihade aşkının yolculuğu, varlığı yokluğu kahraman anlatıcı yani ben anlatıcı(Mansur) ağzından anlatılırken anlatılanın yani ki yaşanılanın kalp lisanından duyulduğu görülür. Fiiller hareket nizamında değil düşünce nizamındadır: “Adı koyulmamış hiçbir şeyin gerçek anlamda var olduğuna ikna olamayan bir kalbin sahibiyim. Hayatı kelimelerle hükmeden biriydim ben. Var olanla yok olan arasındaki fark bir isim. Onunla başlayan hayatımı onun ismini bilmekle başlamak istedim.”

Bütün bu yolculukta satın alınmış, asıl olmayan bir ismin varlığında öz bir yaşamın, var oluşun yaşandığını seyrederiz. Mansur, yanarak ölürken bile bir kez olsun kendi adıyla var olmaz, acı çekmez. Ahını adıyla vermez. Çünkü “şimdi bir kalbin atışında durdurulmuş olmayı biliyor olmalıyım” itirafındadır. Mansur, adının aşka emniyetinde.

Nur ve annesi… esamenin getirdiği hayata mahsur… Bir yâ kıvrımında, kalbe dair lisan olan kan pıhtısının kızıl bir gül gibi duruşunda, bir cennet gülü Nur…

Yeniçerilerin yazgısı; kendi ‘ben’liğinde, “biz” ifadesiyle kendi kimliğinin yeniçeriliğinde bütün yeniçerileri kuşanan bir anlatıcı, ölümüne anlatıcı.

Geçmişi iptal edilmiş, sadakati padişahla ve ölümüyle sınanmış. Yalnızlığı padişaha dost, kendine güç olmuş devşirmelerin, Nezukaların tüm yeniçerilerin sesini, nefesini buluruz sadık anlatıcının dilinde. Nezuka’yı, unutulmuş anılarının geri durduğu bahçede bayram sabahları kurulan şenlikli sofrada dağıtılan anne kokulu buğday çorbasının buğusunda bulurken, ordularının başında sefere gitmeyen bir hünkarı, elli beş gün gece gündüz süren, sur-nâmelere kayıtlı tükenişe ışık düğünler, yeniçeri yazılmak isteyip de dileği tutulmuş cambaz hokkabaz perendebaz yeniçeriler görürüz. “Şehzâde” bir kuş olup uçar, “Genç Osman”, yüzünde geçici ve bitimli olan devlet ve ikbale dair çıkarılmış çok acı bir özet taşır, bir göz kırpımı anda ışığı kaybetmeyi öğrenirken, “Muradların dördüncüsü” de aracı kıldığının varlığında sınarken yeniçeri katibini hem de sınanırken kendisi, onların varlıklarıyla mümkün acılarını bulurken biz, hayat ve tarih karşısında bir kez daha çözülürüz.

ATEŞ: Mevsim kardan güle geçerken başlar isimden ateşe geçiş. Bir kar aydınlığının cuma kutsallığında başlarken aşk, gülün, kirazın, ateşin kırmızı, yangın rengi olduğu, gecenin tekinsiz bir vaktinde… bir fısıltıyla, Nihade’nin geceye ve Mansur’a bıraktığı bir fısıltıyla, bir mim, sad ve ra sırrında başlar dağılış, çözülüş… Nihade’de şimdiye kadar hiç olmamış bir kendilik bu fısıltının eşiğinde… bir rüyanın derinliğinde dökülen gözyaşlarının Mansur’un göz kapaklarına değmesiyle… Aşk ve karanlık ateşin ortasında, Mansur’un kalbinde, hayatında durur. Yavaş yavaş yeniçerinin kaderi de padişahların kaderi de ateşe vurgun olur. Gül-ebrû-su Üçüncü Selim bir ney savunmasında cenneti bilirken kaç kez üç kapı açılmış üç mevsim geçmiş üç yıl birbirini kıyamete yakın etmiştir. Üçü olmadığından dördüncüsü hiç olmayan defterler aşkı ateşe ram etmiştir. Mustafaların üçüncüsü üç camii yaptırırken isminden istikbale varlık kalsın diye üç cami, başka isme ‘varlık’ biçmiştir. Kader bu ya.

Turnanın ölümünde düzme solak, düzme solakın varlığında bir efsanenin tebessümü düşer ateşe. Mahmudların ikincisi, ‘büyük yangına az kala’ diye adlandırılmış olan zamanı sabrıyla ateşe dökerken, kapılar açılıp kapanır şerif siyah bayrak cenneti gölgesinde taşırken, Vak’a-i Hayriyye’den sonra adını ‘adlî’ diye temize çekerken başlamış ve bitmiştir ateş. Zaman, ateşin varlığında var ederken örtüşmeyi; Mansur, asıl isim sahibinin mekanında “ocakta” yanarken acısızlığı bulur. Mansur’dan ve aşktan ve yangından sonraya buhurcu-başına, hümayun saraya rengi garib kokusu garib bir buhur sunulur.

Sözün sonu: Gizil anlatıcı çıkarken kendi aydınlığı ve varlığıyla ortaya. Yeniçeri efendisi… yeniçeri katibi… büyük yazıcı… Kendi aydınlığında kelimelerin, hikayelerin yalanını haykırır. Haykırır da yalan olanların yanında yalan olmayanları yeminlerle bir deftere sığdırır:

Yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tamamının olduğu.

Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırası taşıdığı.

Yalan değildi bazı şeylerin hep bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı durduğu.

İsimle Ateş Arasında; okurken gerçekten kalbinize değen bir isimle ateşin ve arasındaki her şeyin içinize girdiği bir roman. Görmek duymak ve dokunmak derinliğinde hem tarihin geçmişine hem ruhunuzun bilinmezliğine sürükleniyorsunuz.

Roman üç katmanda okunurken Mansur’un asıl adı Numan’ın aşkının, bir kalpte sır gibi mucize gibi başlayıp karanlıkla kanda, ölümde, ateşte, bir kalp atışında ve ki bir rüya fısıltısında, sayıklamasında bir isimle çözüldüğünü görüyoruz. Aşkın, Nihade’ye varlık biçişinde kokuların ruhunu, gizemini aşka şekil verişini kendi kalbimiz için de öğreniyoruz. Başka bir gerçek de yeniçerilerin, Osmanlının muhteşem yeniçerilerinin, üzerinden yürüyor. Başlarken muhteşem biterken tükenmiş bir varlıkla yokluğa sürüklenen yeniçerilerin hikayesi…. Mansur’un asıl adı Numan olan onun hayatı da değiyor yeniçerilere bir isimle. Bir ismin sahipliğini satın alırken Numan bozulmuş düzende bir kalpte hiç de bozulmamış; ruhu, bedeni gitse de ismi, varlık nişânesi kalmış o Mansur’un, ismi defterden her nedense çizilmiş hem de kapkara bir mürekkeple iptal serüveni geçilmiş yeniçeri Mansur’un bir kadında Nihade’de nasıl var olduğunu biliyoruz. Numan’ın bir gece üşüyen kalbinde, titreyen alevin ışığında…. Birden hem aşka hem de yeniçerilerin hazin hikayelerine karışan on iki hikayeyi fark ediyoruz. Padişahlar, şehzadeler, düzme solaklar, katar katar turnalar geçiyor sonra bir tas çorba kokusuna sinmiş bir annenin sırrında Nezuka… Bir ateş kapkara duman yükselirken orta camiinden kapılar açılıp kapanırken hep kapanıp yıkılırken ateş değiyor yokluk değiyor yeniçerilere, defterlere ateş değiyor isimlere kapkara mürekkepler bir daha değmesin diye.Bir isimle ateş arasında yürürken varlık hayata değiyor insan isimle ateş arasındaki hayata.

Okumak kalbe indirmektir. Kalbe inmiş bir hayatı bulan yazıcının varlığında hayatın kitaba düşen varlığında, orada hayat; ‘sözün başı’-‘isim’-‘ateş’-‘sözün sonu’

Hayat ruha ve bedene nasıl dökülüyorsa levh-i mahfuzdan ve nasıl biz onu sabırla kuşanıyorsak isimle ateş arasındaki hayatı da kuşanalım sabırla okuyucu olmanın gerçek varlığında
(Okur-Yazar, nr.4’te yer alan yazının tam metni.)

YALSIZUÇANLAR, Sadık; Nazan BEKİROĞLU “Denemenin parlayan bir yıldızı var”, E, Ocak 2004,sayı 58, sf.46-48 (Cümle Kapısı)

Merhum Cemil Meriç’in nitelemesine (deneme piç bir tür) katılır mısınız? Neden? Severek hangi yazarların denemelerini okursunuz, okudunuz?

Denemenin “şaibeli” bir tür olduğunu ima etmek istiyorsa eğer üstat, bu şaibe, zannımca, bir kredi eksikliği doğuracak mahiyette değil. Başlangıçta sadece tiyatro ve şiir vardır. Roman dahil diğerleri sonradan gelir, hem de çok sonradan. Hayat değiştikçe edebi türlerin bir kısmı ihmale uğrar ve dahi yeni türler oluşur. Denemenin parlayan bir yıldızı var ve bu yıldızın ışığı giderek artıyor. Çünkü okur gerçeklik duygusunu yazarın şahsiyetinde tatmin etme niyetinde çoğu kez. Hiç olmazsa yazarın kalbini daha yakından görmek niyetinde, işin enteresanı, yazar da aynı duyguyu okuyucu üzerinden onaylama niyetinde. Benim gördüğümü sen de gördün mü? Şu var ki bütün bunlardan bahsedebilmek için hayatı edebiyat kılan o zaruri çizginin çizilmiş olması gerekir.

Deneme okuyorum, iyi bir deneme kitabı kötü yazılmış bir romandan çok daha ilgi çekici geliyor bana. Ama ilgim daha da fazla biyografya kitapları üzerinde. Yaşanmış hayatların üzerinde kendi yaşantımızı sınamak mıdır bunun adı bilmem. Ki bu ilgi Cümle Kapısı’nı çok yerde biyografyalardan devşirilmiş bir deneme kitabına dönüştürüyor.

Sizi öykü (hikâye mi demeliydim?), roman, makale ve ‘deneme’lerinizle tanıyoruz, bize yaşamın fark edemediğimiz görünümlerini sunuyorsunuz her metninizle. Öykü ve roman tamam da bu ‘makale’ ve ‘deneme’ neden? Niçin (hadi makale’yi de anlamış olalım, çünkü bir bilim insanısınız, tezleriniz vs) deneme? Deneme sizde hangi ihtiyaca karşılık geliyor ? Okurla, mesela hikâye ile karşılaşmakla bir deneme yazarı olarak karşılaşmak arasında ne türden farklar okunabilir? (Yoksa bunu okura mı sormalı?)

Makale evet, ben bir bilim adamıyım. Lakin bilimsel yazılarımda da, özellikle doçentlik çalışmam olan Nigar Hanım’da akademisyenliğin temel şartlarını yerine getirdikten sonra cümlemin ve kalbimin kapılarını aralamakta çok da cimri davranmamıştım, incecik bir nokta bu. “Bu budur ama bunun karşısında benim kalbim biraz sızlıyor” diyebilme noktası.

Deneme neden? Hikâye ve roman nedense deneme de o yüzden, işte geldik gidiyoruz telaşesi içinde benim söylemim yazı biçiminde tezahür etti. Her yangının kendine göre kabı var. Korkarım yazı ile hayatın, düşle gerçeğin tam da kırılma noktasında bir algı düzlemim var benim. Bu cümlenin içerebileceği bütün çağrışımları peşinen kabule hazırım. Yoksa böyle yazamazdım “Adı Muhammed Babası Ali Memleketi Tebriz” olanın denemesini. Şems’in sandukasının başındaki sarığın rengini böylesine unutmazdım. Belki hayatla kurgusal olanın birbirine karıştığı noktada duran, bütün bu kırılmaları nefsinde birbirine karıştıran için deneme uygun bir türdür. Ama yine de. Yine de içimin kırık kayığı kâğıt ve kalem üzerinden yazıya dönüştüğünde kâğıttan gemiler gibi duruyor. Ve bu, ayakları suya ermiş olana kocaman bir tebessüm armağan ediyor. Ne çare. Kader! Ve ki bu yüzden deneme de hikâye gibi, roman gibi ve her şey gibi hiçbir şeye yetmemektedir. Yani, yazmakla olmuyor gitmek lazım, noktasında hepsi de birbirine benzemektedir.

Türler arasındaki sınırlar kesin/belirgin midir, yoksa bir geçişlilik var mı, bu sadece deneme-makale vs. için değil, roman, öykü, anlatı, masal, destan vs. için de söz konusu edilebilir mi?

Türlerin sabit kalmadığını kabul ederek başlamıştık ilk cevapta. Bütün duvarlar yıkılırken türler arasındaki geçişlilikten de söz edebiliriz. Metin, anlatı, alıştırma olarak adlandırılan nev-zuhur türler var, henüz rüştlerini ispat edememiş olsalar bile. Bu, edebiyat adına bir zenginleşme midir yoksa bir yozlaşma mı? Tartışılabilir elbet. Ben, temel türlerin ölmeyeceğine, roman, tiyatro ve şiirin daima var olacağına inanıyorum. Ama türler arasındaki muaşaka hususunda tutucu olmadığımı, bunu, sonsuz deneyim imkânı veren bir zenginlik alanı olarak algıladığımı da belirtmeliyim. Yeter ki edebiyat olsun. Bunun öznel tarihçemdeki sınanması îsimle Ateş Arasında’ki maceramdır. Üç yüz sahifelik bu metin bir yanıyla denemeye, bir yanıyla hikâyeye, bir yanıyla romana bağlıdır. Ve onun yadırganır “anlaşılmaz”lığını en fazla besleyen yanı da sanırım bu cüretkârlığıdır.

Neden Cümle Kapısı?

Cümle Kapısı tevriyeli olsun. Hem külliyenin ana kapısı hem de benim mana birimim olan cümlenin kapısı. Cümle ile düşündüğünü biraz endişe, biraz da ferahlama ile fark eden yazıcının cümle kapısı. Ferahlama, çünkü mana biriminin cümle olduğunu, cümle hacminde, cümle ritminde ve cümle biçiminde düşündüğünü fark eden yazıcı için çetrefil cümlelerle konuşuyor olmak, artık bir itham vesilesi olmaktan çıkar. Bu ithamdan muaftır artık, çünkü öyle düşünebiliyordur ancak ve başka türlü de anlatmasına imkân yoktur. Yapmacıklık aradan çıkmıştır. Mazurdur. Çünkü Cümle Kapısı ona Kalbin Kapısı’dır. Ama endişeyle, çünkü külliyenin cümle kapısı onun en önemli mimari unsurudur. Hem estetik açıdan hem stratejik açıdan. En kuvvetli olması gereken yerdir cümle kapısı. Ama aynı zamanda en zaif olduğu yerdir de, çünkü en fazla yüklenilen.

Peki Orhan Okay?

Orhan Hocam benim için gerçek bir cümle kapısıdır. O kapıları açtı. Ben kendi hacmimce girdim ya da giremedim.

Peki ya Mevlana?

Evet. Mevlana. Gecikmiş bir ziyaretti benimkisi. Yıllardır beni çağırdığını zannediyordum. Zamanı gelmemiş demek. Nisan’da oldu. Mevlana için gittim, Şems’i buldum ve döndüm.

Sandukanın başındaki sarığın renginin siyah mı beyaz mı olduğunu hatırlayabildiniz mi?

Hayır hatırlayamıyorum ve birinin bunu bana yazmasını özlemle bekliyorum.

Bu, ‘kelimelerin kalpleri’, biraz bunun cümle kapısını aralayalım mı? Şeyhü’l-Ekber’in Füsus’un girişinde sözünü ettiği kelimeler. Nedir onlar ve sizde kelime dendiğinde, cümle dendiğinde neler beliriyor? (Kelime’yle değil, cümle ile düşündüğünüzü söylüyorsunuz)

“Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamd olsun” diyor Şeyhü’l-Ekber. Hamd olsun. Bu cümledeki “kelime” sözcüğü ile neyin kastedildiği hususunda geniş ve farklı yorumlar var. Aslında fark etmez. Kelime en dar manasından en geniş manasına kadar kelimedir, İsa’nın Allah’ın kelimesi olduğunu düşünerek işe başlayalım. Adem’e öğretilen kelimelerin hayat anlamına geldiğini, varlığın evvel-ilahi tasarımları olan ayan-ı sabitelerin birer isim olduğunu da unutmazsak, Şeyhü’l-Ekber’in “kelime” kelimesinde, onun dilbilimsel anlamının hiç de göz ardı edilmeyecek cinsten var olduğunu görebiliriz. Varlık ismin tecellisinden başka bir şey değildir. Varedici her yerdedir ama hiçbir yerde değildir. Çünkü bütün bir varlık O’nun zatının değil ama isimlerinin, sıfatlarının ve eylemlerinin tecellisidir. Hasılı bütün bir evren isimleri, sıfatları ve fiilleri zahir, lakin öznesi gizli bir cümledir, isim çok mühim bir şeydir. Bu kadar mühim olmasaydı zaten tasavvuf, felsefe ve din onun üzerinde bu kadar ısrarlı olmazdı. Ve neticede hepsi de aynı kapının önünde buluşmazdı. Cümle kapısının. Çünkü kâinat evveli ve ahiriyle, görünürü ve görünmeziyle bir cümledir.

Mor Mürekkeple, Cümle Kapısı arasında belirmeleri ve ‘dil’leri bakımından bir ayrım var mı? ‘Deneme’ diliniz nereye gidiyor?

Şüphe yok ki içimin, ruhumun savruluşlarına benzer bir değişimi dilim de içerir. Lakin Mavi Lale-Mor Mürekkep dönemi itibariyle temel meselelerimde belirgin bir farklılık söz konusu değil. Bunun deneme dilimde bariz bir farklılığın ortaya çıkmasını engellediğini zannediyorum.

Cümle Kapısı’ndan anlayabildiğim kadarıyla, yazılar ortaya çıkmadan önce, sanırım zihninizde bir ‘sorunsal’ beliriyor, bir zaman zihnin tavanında bir çengele asılı duruyor sorular, ardından bir Veri’ toplama süreci ve kaleme alış… Doğru mu? (Bunu biraz da Zindan Risalesi’nden çıkarıyorum)

Hemen hemen doğru. Biyografyaya düşkün olduğumu söylemiştim. Bu da ister istemez ansiklopedi sevdalılarından kılıyor sizi. Kalbe dokunan bir sorunsal, veriye dayalı bir taban ve mutlaka cümleye dayanan dokunaklı bir anlatış. Bu benim denemeden anladığım şey. Zindan bir kamaşma olarak içimde belirip de bu kamaşmayı beslemesi için ‘Zindan Risalesi’nin verilerini toplarken, hiç aklımda olmadığı halde bir ‘Âmâ’ yazısının temeli atıldı. Yani Galileo ile ilgili bir metni okurken eğer, bütün işi gökleri gözlemlemek olan bir adamın ömrünün sonunda yarı karanlığa gömüldüğünü ve son bir şarkı olarak son bir şey daha gördüğünü, Ay’ın gözümüze hep aynı görünen yüzü, hep aynı yüzmüş, dediğini okuyup da sarsılıyorsam bir ‘Âmâ’ denemesi çıkarabilirim ben. Ne kadar müthiş! “Gözümüze hep aynı görünen yüz hep aynı yüzmüş!” Aksi halde dünyanın bütün ansiklopedileri ile beni bir odaya kapatsanız, eğer onlardan kalbime çarpan bir hikâye okuyamıyorsam bir deneme çıkaramam. Ben olmazsam olmaz, hasılı. Ama bir ‘Zindan Risalesi’ yazıyorsam bütün bir yazı da ansiklopedi ve biyografya okuyarak geçirmem gerekir.

Yazı ansiklopedi okuyarak mı geçirdiniz?

Hemen hemen. Sonra vakit ağustosu bulunca Sinop Cezaevi’ni görme zamanımın geldiğini fark ettim.

Gittiniz mi?

Evet. Sinop’a gittim. Cezaevini birkaç defa gezdim. Nazlı Eray, Sis Kelebeklerinde haklı. Garip, tekinsiz bir cazibesi var o yerin, insanı şiddetle çarpan yanı hâlâ bir cezaevi olması. Müşahade hücrelerinin kapıları ardına kadar açık. Yazılar duvarlarda. Kiri pası, teri çığlığı üzerinde bir cezaevi ama mahkûmu yok. Bu müthiş. Sonra Akliman mevkiinde Yeni Cezaevi var. Dönüp tarafına bakmıyor kimse. Fakat ben dönüp tarafına baktım uzun uzun.

Neden bir ‘Zindan Risalesi’, bu sıradışı ilginin nedeni ne?

“İntihar”, “ihanet” ve “son” üzerinde ısrar eden, ısrar ederken alışıldık değer yargılarının sınırlarını ihlal etmek isteyen, bu uç noktalarda da bütün beşeriyet için geçerli formülasyonu sınama endişesine düşen yazıcı; hayatın son-ucu zindana da kayıtsız kalamaz. Aynı çatı altında bir araya getirdiği insan profili itibariyle cezaevi bir toplumun özeti. En mükemmel olanla en sefil olan aynı çatı altında. Bir adesenin bütün ışık çubuklarını bir araya toplaması gibi. Böyle bir gerçeğe nasıl kayıtsız kalabilirim ki? Sadece üç isim. Atsız, Nâzım ve Necip Fazıl. Yazıcının zindan üzerinde düşünmesi için yetmez mi? Dünyada kendinizi bir ‘zindan’da hissettiğiniz oluyor mu? ‘Zindan Risalesi’ni biraz da bu veçhesiyle okumak mümkün mü?

Hayır, dünyayı levmedenlerden değilim. Dünyayı önemsiyorum. Ama diğer yandan onun bir rüya olduğunun bilincine fevkalade varmış olmaktan dolayı da çok bahtiyarım. O bir rüya evet. Ama hükmü rüyadan öteye geçiyor. Bu manada, kendimi “Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûm” hissetmedim hiç. Ütopyalarım ancak bu dünyama güç kattığı oranda muteber oldu. Kaçmak sığınmak için değil. Ama öznel tarihçemle ilgili olarak şu var ki, dönüp geriye baktığımda hep canım sıkılmış benim. Çocukken, genç kızken, yetişkinken. Bütün bunları sürdürür ya da sürdüremezken. Şimdilerde de ruhumun bedenime sığmayıp da çıkacak gibi olduğu zamanlar oluyor. Sonra kalp çatlıyor ve muhatap makamında kimseyi bulamadığınızda başlıyor kıyamet. Artık siz buna zindan der misiniz, bilemem.

İçinizin kırık kayığını en fazla anlattığınız yazıda bile, içinizi en fazla döktüğünüz yazıda bile gerçeklik ve somut yaşanmışlık adına bir mesafe var okuyucu ile aranızda. Üstelik bu kitabın arka kapağında, sizi okuyanla daha yakından tanışma beklentisi açık kalplilikle itiraf edilmiş olduğu halde. Neden böyle? Kendinizi gizlemek tavrı mı bu?

Hayır. Cümle Kapısı’nda hükmedemeyeceğim denli ortadayım ben. Öyleyse o kadarım ben. O da, benim, dağdan ziyade dağın arkasıyla ilgili olmamla izah edilebilir. Dağın değil dağın arkasındakinin arkasında isem, anlatabildiğim de dağ değil dağın arkasındakidir, tabii ne kadar görebiliyorsam. Ve ki daha yakından tanışmayı beklediğim okuyucu da dağın dağ olduğunu dinlemekle oyalanabilecek okuyucu değil. Dağın arkasından bahsedebilecek okuyucudur. Belki benden fazla bir harf biliyordur. Benden fazla harf bilmiyorsa da belki benim bilmediğim bir harfi biliyordur.

Tezgâhta neler var?

Şimdilik bir şey yok. Ne, ne zaman ve nasıl gelir, dahası gelir mi, hiçbir fikrim de yok. Ama “her şeyi özetleyecek bir cümle” fikrinde hâlâ ısrarlıyım.

İbrahim ŞAHİN, ParaMedikal, nr.12, Yıl 7 (Cümle Kapısı)

1. Kelimeler gerçekleri saklıyor diyor yazar. Müşahedeler vehim, işittiklerimiz vehim. İfadeler birer düş. Öyleyse gerçekler yazıların da ötesinde. Peki yazmak ne diye?

1-En çok sorulan sorunun cevabının en az bilinen olmasında şaşılacak bir şey yok aslında. Kalp çatladığında başlıyor kıyamet. Ve okumaktan başka oyalanması olmayanın neticesi yazmak oluyor. Dağılıp gitmemek için, bir daha bir bütüne dönüşebilmek için. Bazen hayata tutunduğum, dahası hayatın ötesine de tutunduğum ipin ucunu karıştırmış gibi olduğumda. Ruhum tenimi yırtıp da çıkacak gibi olduğu zamanlarda. Söz, tanık olsun diye yaşadığıma. İrşad etmek için değil, sadece paylaşmak için. Belim bükülüyor, birisi benim gördüğüm için evet ben de gördüm desin diye. Ölecektim, ölmekten beni yazı kurtarmadığında. Ne kadar anlatırsam anlatayım bütün anlattıklarımın toplamı bile camdan süzülen yağmur damlasını anlatmaya yetmediğinde. Ve bütün sayılıp dökülebileceklerden sonra hepsini ifade edecek tek cümleyle, yazının kendisi için değil, kalpte uyandırdığı hatırlamanın yüzü suyu hürmetine yazı dediğimde, yazının da küçümsenebilir olduğunu belirtmem benim üzerime borç olduğunda. Belki de bu yüzden şimdilik yazı.

2. Hem yazar hem eğitmen. Yazmak ve anlatmak. Yürekten mürekkebe dökülenler ve idrakten dile inenler. Anlamak ve anlatmak arasında bir çizgi. Siz bu çizginin neresindesiniz?


2-Eğer yazarlığınızın ve akademik hayatın türlü suret meşakkat ve terbiyesinden geçmiş biri olarak hocalığınızın bir bünye üzerinde nasıl bağdaştığı soruluyorsa size; alışıldık yazarlara ve alışıldık hocalara benzemediğinizi fark ederek cevaplayabilirsiniz bu merak konusunu. Yazıdan ve hocalıktan beklenmeyen şey ve temel felsefeler üzerinde çokça kafa yormazsanız ikisi bir arada iyi duruyor. Üstelik başkalarının sığacağı kadar da yer kalıyor geride. Bir taşra üniversitesinde ders veriyorum. Bir gün verdiğim ders ve öğrencilerimle olan ilişkim, onlar üzerinde oluşturduğum etki itibarıyle küçümsenemeyecek bir sarsıntı yaşadım, bu bana yaşatıldı. Yaptığımın, oluşturduğum etkinin ne olduğunu sarsılarak sordum kendime. Şimdi mutmainim. Ben bir taşra üniversitesinde hocayım. Yaptığım işi fevkalade önemsiyorum ve sahte tevazu göstermeden burada verdiğim bir hizmet olduğunu idrak ediyorum. Bir kere bunu idrak edince, ene razı, ente razı. Bu defa yazıdan beklediğiniz şey de bir öğrenci grubu karşısında hissettiğiniz şeyle veya bir fincan kahve içmeden kendinize gelemeyeceğiniz bir dersin sonunda hissettiğiniz şeyle birleşiyor.

BİRAZ ESER


3.’Anlatsam ben aşkımı yok ediyorum, anlatmasam aşkım beni’ diyen Nun Masalları’ndaki genç mezarlık bekçisinin hayatla meselesi nedir ? Tercih mi yoksa bir çeşit çaresizlik mi?

3-Elbette çaresizlik. Çünkü Nun Masalları’nda değilse de “isimle ateş” arasına düştüğümde fark ettiğim gerçekle söylersek aşkın bu dünyada mükemmeli yok. Dünya güzelliğinin sınırı var, ötesinin olmadığı yani bittiği bir yer var. Kalbin çatlaması, bunun çaresizliği. Ve hepsi tek cümlede toplanıyor aslında. Bu dünya hiçbir şeye sığmıyor. Aşk da bu dünyaya sığmıyor. Ama nereye gidilecekse de bu dünyanın limanından kalkılarak gidilecek. E, Adem’in oğullarına da bu kadar meşakkat reva olsun.

4. ‘Sen suretsin o asıl, sen fersin o mana.Sen bedensin o ruh,sen gurbetsin o yurt.Sen parçasın o bütün sen gölgesin o ışık’

Yusuf peygambere böyle sesleniyor bedevi .Neyin farkına varıyor bu bedevi ?

4-Ruhun evi vardır, yurdu vardır. Bedevinin farkındalığı yazıcının ürküntü ve hayranlıkla fark ettiği ruhun evinedir elbet. Öyle aşikar ki görmeyenleri anlamamakta direniyorum da diyebiliriz. Ölüm öyle yakın, doğum evveli bu kadar yakınken gaflet çok ağır kelime.

5.’Gözlerimle gören ey, ey gözleriyle gördüğüm’

‘Ey kalbimle seven , ey kalbiyle sevdiğim’

Diye hitab ediyor Züleyha. Senlerin ve benlerin anlamsızlaştığı an. Bu nasıl bir aşktır ki ruhlar ve bedenler tek olur?

5-Olur. Olur da bu dünyada olmuyor galiba. Hepsi bir iyi evden haber olsun diye bütün bunlar.

6. Ve ‘İsimle Ateş Arasında ‘ bir tarih.Bir Murad’ın kurduğu bir Murad’ın bozduğu yeniçeri.’Önceleri devletin kuluyduk sonraları kul arar olduk.’ ‘Tek bozulan biz miydik.’ Sizi yeniçerinin bu trajik hikayesini yazmaya iten ne oldu?

6-Benim mizacımda birisi için bu hikayeye kayıtsız kalmak mümkün değil ki kayıt altına girmiş olmamın nedenini arayayım. O kadar trajik öyle acı ki her şey.Fakat asıl önemli olan sanıyorum Numan ile Nihade’nin aşkını bütün ağırlığıyla, bütün yüküyle yüklemek istediğim hikaye ile tıpatıp uyuşuyor/örtüşüyor olması. Onca trajik hikaye varken Osmanlı tarihinde veya dünya tarihinde, benim anlatmak istediğim hikayeyi taşımaya en müsait hikaye olması.

7.Aşkın olduğu yerde akıl, aklın olduğu yerde aşk manasız. Ferhat olmak isteyen Mansur ve kendi içine akan bir nehir olan Mansur’un maşuku Nihade. Yani Karanlık ! Neydi yanlış olan bu hikayede?

7-Neyin yanlış olduğunu anlamak için yazıldı zaten bu hikaye. Ve asıl ürkütücü olan, Yusuf ile Züleyha’da bulunanın İsim-Ateş’te yitmiş gibi durduğunu fark etmekti. Ama bir nehir roman olsun. Belki bundan sonra, bir hamle, bütün yitikler yeniden yerine oturtulacak. Yazılmasa bile idrak sathında bunun gerçekleşmesi gerek. Yoksa benim işim zor.

8. Bulut ,yağmur ve deniz. Yani rahmet. Suyun kıyısında bir kent. Yani Trabzon ve karşısında fırtınalı deniz. Aşk hikayelerinizi böyle yoğun ve fırtınalı yazmaya bir neden mi bu şehir?

8- Bir şehir tek başına, yazmaya saik olacaksa bu benim yaşadığım şehir olamaz. Bu kadarı yeterli değil. Ben bu kadarıyla yetinemem. Dahası her şey benim içimde başlar ve biter. Lakin içinde yaşadığım doğa, yazmamın, böyle yazmamın saiklerinden belki biridir. Bu kente eklemlenme noktalarımın en kuvvetlisinin yine de onun doğasından geldiğini defalarca söyledim. Bundan şikayetçi de değilim. Ve artık benim için bu dünya âlem üzerinde bir kent seçmek, anlamını çoktan yitirmiş gibi görünüyor.

9.’ilk sözcükler mürekkebi mor kalemin ucundan dökülürken, Ayasofya’da değil idiysem de Hamdullah Hamdi Hazretleri gibi kendimce bir Ayasofya’daydım.’ Şairlerin ve edebiyatçıların şehri İstanbul. Vuslata yogun bir hasret.Akan su yakınlarda yatağını bulacak mı?

9-Hayır. Böyle kalsın. Bundan sonra benim için bir şehir değişikliği olacaksa da hayatın pratiklerinin dayatmasıyla olacak bu. Yazma serüvenimle ilgisi olabilir bir şehir değişikliğinin ideası İstanbul’u çoktan aştı.

10.’Ne güzel ölecek olmanın muştusu ölmeyecek olmanın tahayyülünden , ne güzel’ Bu sözler hayata nasıl bakıyor? nedir farklı kılan bu sözleri diğerlerinden?

10-İnsan hayatının temel gerçeğinin hasret, Adem’in geldiği yere ve onun koptuğu cevhere hasret, olduğunu artık iyi biliyorum. Bunu insanlar adlandırabilir ya da adlandıramaz, yani bilir ya da bilmez, o ayrı bir mesele. Balık, içinde yüzdüğü suyun mahiyetinden bîhaberse de suyun mahiyetini değiştirmez bu. Ben bu hasreti biliyorum ama bu biliş beni ölüm karşısında donanımlı kılmıyor. Herkes kadar korkulu herkes kadar mahzunum dağların taşıyamadığı gerçek benim sırtıma vurulduğu için. Lakin sırtıma vurulmuş bu gerçekle salıverildiğim hayatın içinde, arzın sathında, ölüm ve ötesi olmazsa çıldıracağımı zannettiğim algılarım var. Bu, ölümün ödülüdür. Ölüme şükredilen nokta burası işte. Belki de ölüme bu kadar şükürle bakmamın nedeni, bu dünyanın tekilliğinden, bir devamının olmadığı teorik endişesinden beni kurtaran en pratik çözümün yegane kapısının ölüm gibi görünüyor olmasıdır. Evladını kaybeden annenin ödülünün ancak cennet kapısında verileceğini bildiğimdendir. Bu dünyanın tekilliğine tahammülüm yok.

11.Son söz niyetine . Çatlayan yüreğinizden gelen nefes devam edecek mi?

11-Bunu ben bilemem ki. Fakat sular durulacak gibi görünmüyor. Savrulup duruyorum. Her şey günden güne daha da çalkantılı bir hal alıyor.

Nilüfer TUNALI ; “Buruyor Gönlümü Bu Şehrin Sabahları”

Buruyor Gönlümü Bu Şehrin Sabahları – NİLÜFER TUNALI

www.hisargazetesi.com 24. 12. 2003…
Zaman öylesine boğucu bir sis olup siniyor ki bu şehre, değil başımı kaldırmak yastığın yumuşaklığından, nefes almak bile büyük bir külfet gözümde. Her sabahın mütemadiyen aynı olan havası puslarını dağıtmıyor susmuş gönlümün. Sabah oluyor ama inceden söken şafak vaktinin huzur veren serinliğinde ve derin sessizliğinde değil… Daha gün doğmadan, şehrin üzerine asılıp kalıvermiş gecenin karamsarlığını otomobillerin homurtuları delip geçiyor ve ne olduğunu anlamadan yüz binlerce insan sokaklara dökülüyor.

Perdeyi aralayıp şöyle bir bakıvermek henüz doğamayan güne, çile sepetimden umut tomurcuklarının elenmesine yetiyor. Evlerin arasına sıkışmış, sanki süs olsun, dünyanın dekoru buysa tamamlasın bari denilerek yapıştırılmış gibi duran sema, şiirlerdeki gibi eflatuni değil, gri mi gri. Sabah ayazı evden dışarı adım atmama izin vermeyecek denli keskin. Karşı çatıdaki kuşlar, hububatçının dükkanını açmasını bekleyemeyecek kadar bezgin, gagalarını boyunlarına gömmüş titreşiyorlar. Hemen Yeni Cami’ni avlusundaki binlerce kuşun çırpınmaları düşüyor aklıma. Serin ve sisli Eminönü sabahlarında, ağır ağır havada dönen, müdavimlerinin kahvaltılarını getirecek olduğunun farkındaki talihli kuşların görüntüleri. Camiler, çeşmeler ve türbelerle dolu bir şehrin sabahlarını düşünmek ılıtmaya yetiyor içimi. Gecenin son demlerinde, son durağı Sirkeci olan tren yolculuklarını düşünüyorum seneler evvelinin. Yeni yeni uyanmaya çalışan bir şehrin evlerinin hayali her istasyonda camlara vuruyor. Çekilen perdeleri, sulanan çiçekleri, buz gibi havayı dolduran “günaydın” seslerini, hiç olmazsa bir taze simit ile içilen çayları ve sayısız eve rağmen, gerçekten orada olduğunu bildiğim gökyüzünü tüm maviliğiyle odama doldurmaya çalışıyorum.

“Dışarı çıkmak niyetindeysen vazgeç”, diye mırıldanıyor ruhumun üşengeç yanı ve devam ediyor “Bir kitap al eline doya doya okuyabileceğin, bir ince belli bardağı da yaren et kitabına ve unut dünyayı.” Öyle bir kitap olmalı ki gerçekten unutturmalı bana bu tatsız saatleri. Nazan Bekiroğlu ve “Cümle Kapısı” yerine getiriveriyor dileğimi. Hocası Orhan Okay’a ithaf ettiği kitabı perdelerini aralıyor karanlıkların. Puslu Erzurum sabahlarından, dalgalı Trabzon sahillerine ve güller şehrine uzanan bir yazarın, kadın kalbinin olanca kırılganlığı ile yazdığı satırlar hüzün serpiyor gönlüme. Mevlana’nın yankıları dinmeden, Şems’in yangını kavuruyor içimi. Yüzyıllar bir kitaba sığıveriyor, Meryem oğlu İsa’dan başlayan, Şems ile devam eden ve bizim ellerin mağdur ve dahi mazlumlarına uzanan denemeler vaktimi bereketlendiriyor.

Bir de bakıyorum ki güneş yüzünü gösterivermiş bulutların arasından. Kış güneşine kanmamak gerektiğini bilmezden geliyorum, camları açıyorum sonuna kadar. Hani aralık olsalar azıcık, güneş girivermez, aydınlatamaz evimi gibi geliyor. Sanki insanlar daha telaşsız, hayat daha durgun, karşı çatıdaki kuşlar daha az bezgin gözükmeye başlıyorlar. Kalkmak ve güne merhaba demek için geç değil. Daha yapılacak dünya kadar iş var, pişirilecek yemekler, yıkanacak çamaşırlar, alınacak eksik-gedik sıra sıra dizilmeye başlıyor önüme. Uykudan gözlerini açamayan minicik yüzler eteklerime yapışıveriyor “acıktık” nidalarıyla. Büyülü vaktin sonunun geldiğini hisseden ben, tüm sakinliğimle yeni günü karşılamaya hazırlanıyorum şimdi.

Hayallerimde Sirkeci garının telaşlı kalabalığına karışıp giden bir kız var seneler evvelinden bana hayretle bakan. Dünyayı kitaplar ve elmalarla dolu kocaman bir kütüphane hayal eden o kızın saflığına gülmekten ziyade saygı duyuyorum şimdi. Camiler ve güller şehrinde her sabahı büyük bir sevinçle karşılayan, doğan güneşi de batan ayı da aynı iştiyakla selamlayan, kitapların İstanbul’unu hafızasından söküp atamayan o, her sabahı kırık-dökük tebessümlerle geçiştirmeye çalışan bana ne kadar kızsa yeridir diyorum. İçimi ürperten bakışlarını görmezden geliyorum, camı kapatıyor, perdeleri çekiyor ve bu şehrin aldatan güneşine sırtımı dönüyorum…
www.hisargazetesi.com, 24 Aralık 2003

Enis BATUR, ; “23 Aralık Haftasının Kitapları”

23 Aralık haftasının kitapları “CÜMLE KAPISI” Enis BATUR (Kitap Tanıtımı) www.ntvmsnbc.com…

Satırlarında, hayatın aktığını izlediğimiz Nazan Bekiroğlu’nun son kitabı ‘Cümle Kapısı’, birikimin, derin bir tecrübenin ve elbette bir söyleyiş biçiminin ürünü.

‘Cümle Kapısı’nda kâh Bekiroğlu’nun hayatında silinmez izler bırakan bir hoca hatırasına yazılanlara, kâh tüm zamanların en önemli meselelerinden olan baba oğul diyaloguna, kâh zindanlarda düşülmüş kayıtlara rastlayacaksınız.

Güçlü bir deneme tadındaki ‘Cümle Kapısı’, yazarın sezi gücüyle bir kez daha buluşmak isteyen okuyucunun arayışını dindirirken, Mevlana’dan Kemal Tahir’e, Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e kadar birbirinden farklı simâlara da ayna tutuyor.

Kitabın omurgasını ‘Zindan Risalesi’ adlı bölüm oluşturuyor. İşte, Zindan’ın Batı ve Doğu medeniyetlerindeki yüzlerce yıllık hikayesi; zindanın hikayesi, zindandakinin hikayesi, zindandakini bekleyenin hikayesi…

Bekiroğlu, hayatı yüzeyinden yaşayıp geçenlerden değil. Hayata, topluma, sanata, tarihin omuzlarında yaşanmış ve yaşanacak olanlara müthiş bir farkındalık ve içgörüyle bakıyor. Ve cümle cümle ördüğü bu birikimi, sakınmadan okuyucusuyla paylaşıyor.

Timaş Yayınları, 240 sayfa

Tür: Deneme
www.ntvmsnbc.com, 23 Aralık 2003

Elif TUNCA ; “Nazan Bekiroğlu ‘Cümle Kapısı’nda İçini Döküyor”

Nazan Bekiroğlu ‘Cümle Kapısı’nda İçini Döküyor Elif TUNCA…
Cümle kapısı: Temel anlamıyla yapıların ana kapısı. Dinî mimaride; camilerde halkın kullandığı ve mihrabı gösteren kapı. Kavramın edebiyattaki karşılığı ise Nazan Bekiroğlu’nun “Cümle Kapısı” (Timaş Yayınları) adlı son kitabının karşısında yazılı. “Yazmasam çıldıracaktım.” diyen Sait Faik’in izinden gidiyor Nazan Bekiroğlu; ‘faturaların arkasına, davetiyelerin boşluklarına, peçetelerin üzerine’ diye ekleyerek de yazma eylemine adres gösteriyor. Yazar, kendisine ‘mânâ birimi’ olarak cümleyi seçmiş, bu yüzden de dünyasını yazıyla açarken ‘cümle kapısı’ndan geçmemizi istiyor. Ki o kapıdan açılan yolun sonunda, bir ‘içdökümü’ne varılıyor. Nazan Bekiroğlu’na âşinâ olanlar, ‘cümle kapısı’nın ardında ‘zengin’ bir yapıyla karşılaşınca şaşırmayacaklardır. Mevlânâ’nın elimizden tutup çektiği sayfalar arasında İsa Mesih’in diriltici nefesi esiyor. “Öyle günler gelecek ki” başlıklı yazı, bir yandan, bakire olan Hz. Meryem’in çocuk doğurması ile ümmî olan ‘Hüzün Peygamberi’nin dünyanın en muhteşem metnini getirmesi arasında paralellik kurarken, bir yandan da ileride ayrı bir başlık altında ele alınacak olan ‘ihanet’ kavramına değiniyor. Bu yazıda, Yahuda’dan Hz. İsa’ya yönelen ‘ihanet’, kitabın ilerleyen bölümlerinde eşe, arkadaşa, dünyaya ve nihayet kendine dönük bir eylem olarak ele alınıyor.

“Zindan Risalesi” ise kitap içinde adeta ayrı bir kitap gibi değerlendirilebilecek bir bölüm. Şimdiye dek edebiyatçılar, birçok tema altında buluşturuldu; aşklarıyla, benzer tarzdaki eserleriyle, meftun oldukları kentlerle, yazma biçimleriyle… Nazan Bekiroğlu ise ‘zindana düşmüş’ yazarları bir araya getirmiş satırlarında, çünkü ona göre “en eşrefin de en eslefin de yolu buradan geçiyor”. Hayli kapsamlı bu çalışma, aynı zamanda Bekiroğlu’nun akademisyen titizliğini de yansıtıyor. Başta kavram olarak zindanı ele alan yazar, ardından Batı’dan ve Doğu’dan olmak üzere iki büyük başlık altında ‘mahpus yazarlar’dan örnekler veriyor. Bunlar arasında Campanella, Dostoyevski, Oscar Wilde, İmam-ı Âzam, Necip Fazıl ve Bediüz-zaman gibi tanıdık simalar var.

“Zindan Risalesinin ardından ‘ihanet’ ve ‘intihar’ yazılan bekliyor okuyucuyu. Yazar, ihaneti insanlar arasında yaşanan boyutundan çıkarıp, hafızamızın, anılarımızın, bedenimizin ihanetine dikkat çekiyor; yoksa bütün hayat hepi topu bir ihanet mi? “İhanetin güzellemesini yapmadım.” diyor Bekiroğlu. Sıradışı diye sunulanı anlama çabasında olduğunu ve bu kavramlarda insanın temel yapılanmasını bulmaya çalıştığını söylüyor. “Ölümümden kimse mes’ul değildir; garip ki ben de değilim” başlıklı intihar yazısı da aynı sebepten kaleme alınmış. Nazan Bekiroğlu, aşırı uçlar arasında gidip gelmeyi, zıt kutuplara kanat açmayı seviyor. Bu da onu birçok [bayan] yazardan ayıran yönü.

Nazan Bekiroğlu, her ne kadar eski tarihlerde “Kitaba istiğna” yazıp bütün kitaplara, ırmaklarda ya da ateşlerde yok olma yolunu gösterdiyse de “Cümle Kapısı” olsa olsa başucumuza yakışır. Çünkü doğrudur ‘şairlerin kötü âşıklar’ olduğu…
Zaman, 22 Aralık 2003, sf.15

“Cümle Kapısı” , Zaman

Cümle Kapısı: Kalbin Kapısı: Nazan Bekiroğlu, Timaş Yayınları…

Nazan Bekiroğlu, yeni deneme kitabı Cümle Kapısı’nda, “Kelimeyle değil, cümleyle düşündüğümü fark ettim.” diyor. Kitap, yazarın okurlarla daha yakından tanışma isteğinin ya da kim bilir defterinde kalan cümlelerden kurtulma arzusunun eseri. Denemeler beş başlık altında toplanmış: Gemilerin Geçtiği Umman, Zindan Risalesi, Sevgilim İhanet, İçdökümü ve Cümle Kapısı. Doğu’da ve Batı’da zindana giren edebiyatçılara ilişkin denemelerde şaşırtıcı ve merak uyandırıcı detaylar var. Aslında bu bölüm müstakil bir kitabı hak ediyor. Gemilerin Geçtiği Umman adlı deneme, kitabın bütünüyle ithaf edildiği Orhan Okay’a ‘açık mektup’ niteliğinde. İçdökümü ise yazarın küçük bir kız çocuğu olduğu günlere dönüş özlemi… Cümle Kapısı, Bekiroğlu’nun denemeciliğinde bir dönüm noktası.
02 Aralık 2003

Mehtap GÜR ; “Ölüler Evinden”

ÖLÜLER EVİNDEN – Mehtap GÜR…

Nazan Bekiroğlu’nun yeni deneme kitabı Cümle Kapısı’nın satırları arasından bir hayat akıyor. Eksilmiyor artıyor. Sayısız rengi tarafsız bir üslupla aynı çile tezgahında dokuyan Kitap herkesi tek kapıda buluşturacak nitelikte.

Cümle Kapısı, Nazan Bekiroğlu’nun sıra dışı bir deneme çalışması. Timaş Yayınlan’ndan çıkan ve okuyucusuyla henüz buluşan bu eşsiz eserin sayfaları arasında saklı bir umman bulacaksınız. Gazete sayfasıyla sınırlanan bir sınırsızlığın, “Cümle Kapısına” çarptığı yerde ufalanan kelimeler, eseri yansıtmakta oldukça kifayetsiz. Satırlara vuran her dalga okyanuslar kadar mavi ve bir o kadar derin. Yazar, sizi gölgede kalan bir edebiyat gerçeğine yaklaştırıyor. Hapishaneye düşenlerin gizli dünyalarına kıvrılan koridorların her köşe başında, ayırım gözetmeksizin karşılaştırdığı tanıdık mahkumların saklı dünyalarını keşfetmek, parmaklıklar ardında sonsuza dek susmayacak iniltilerine kulak kesilmek istiyorsanız vakit kaybetmeden aralanan Cümle Kapısından içeri girmeli, o muhteşem derinliğe doğru çıkan merdivenlerden koşarak tırmanmalısınız.

Zindandan yükselen çığlık

Burası geçmiş ve geleceği ikiye bölen parmaklıkların arkasıdır. Nemli ve basık hücrelerdeki küf kokusunun yaktığı genzinizin sızısına aldırmayacak kadar içiniz titriyor, ürperiyorsunuzdur. Dev hüzün dalgalarının isyanlarla dövdüğü soğuk zindanın yosun tutmuş kalın duvarları ardındaki yok edici tutsaklık. Ah o tutsaklık yok mu, alan, boğan, hırpalayan ve yok eden… Düşünen, hissedebilen insanların eserleriyle sürüklendiği loş ve kimsesiz bir bitişin başlangıca durduğu en zifiri nokta. O boğuntu karaltı içerisinde filize duran tohum gibi soğuk taşların arasındaki “garip ve küçük pencerecikten”, dünyaya kapalı ama sonsuzluğa aralı pencereden, eserleriyle boy boy sürgün verdiklerini görürsünüz ve göğe uzanan umutların çileyle dövülüp, ıstırapla harmanlandığını. Ölürken, ama bir kere değil bin kere öldürülürken yazdıkları, sonsuza dek diri kalacak ölümsüz eserler.

Bu kitabın Zindan Risalesinin ilk satırlarına yüreğinizi yaslar yaslamaz, edebiyat tarihindeki tüyler ürperten çığlığın gözlerinizde donan ıstırabıyla iç çekerken, sanki o karanlık boşluğa sarkıp, ebetler boyu, uçsuz bucaksız bir kimsesizlikte tükeniyormuşsunuz gibi gelir. O sıfır noktasında, adı konulamayan bir belirsizlikle kışa duran ruhunuz buz keser. İçinizdeki beni bulduran Cümle Kapısında, avuçlarınızdan çekilip alınan hayatınızın yoksunluğunu duyarsınız. O andan sonra “beklediğiniz tek şey cümle kapısının öbür tarafında, dışarıda alınacak bir nefestir. Ölüler evinde” bir cesetmiş gibi hissedersiniz. Mukavemetinizi kuşanır karanlığınızın aydınlanacağı o anı beklersiniz. “Kendi ıstırabında bütün bir beşeriyetin ıstırabını görerek bu yaradan korkmamayı öğrenerek.” Sonsuz bir körlük ve ağrılı bir bekleyişle ruh tırnaklarınızı kemirerek beklersiniz.

Sonra “birden, Kazak askerlerinden oluşan ölüm mangası, tüfeklerin mekanizmasını şakırdatır”. İşte o anda Dostoyevski’yle birlikte yüzüstü yere yığıverirsiniz. Canınız çok yanmıştır. Bakın! Şu sıçrayan göz yaşlarım, kendi tutsaklıklarıma çarparak kanayan yaralarımın mahfeden sızısından. Burada Bekiroğlu’na “daha ne kadar yanacak ve ne kadar yakacaksın?” diye sormalıyım. “Yüreğimizin kavruk kokusunu Sümela Manastın’nı bekleyen dağlardan duyabiliyor musunuz?”

Çoğul bir çoğalma yaşatıyor

“Yazamazsam ölürüm’ diyen Dostoyevski’nin yazması da yasaktır. O ve kalemi tutsak. Bu “bahtsız adamla beraber” inandığınız ve ikame ettiğiniz sistemce tutuklanarak vurulursunuz. His dünyasının dibine benliğinizle hapishane ve iktidar arasındaki o tehlikeli noktada tarih yazan daha nice ölümsüz karakterin yiten yüzlerini seyredersiniz.

Cümle Kapısını okurken satırları arasına kayan hayatının buna değdiğini düşünüyor insan. Eksilmiyor artıyor. Mevlana tekkesinden Nazım Hikmet’e, Kemal Tahir’den Necip Fazıl’a kadar sayamadığım renkleri, tarafsız bir üslupla aynı çile tezgahında dokuyan ve herkesi bir eserde bulabileceğiniz tek eser. Cümle Kapısı bir okunup bırakılacak değil, saklanası bir eser. Mutlaka ama mutlaka okunulası bir eser.

Yeni Şafak, 21 Kasım 2003, sf.18

Mustafa TUZCU ; Kendisi ile kendisi arasında: Nazan Bekiroğlu

Kendisi ile kendisi arasında: Nazan Bekiroğlu

Mustafa Tuzcu

Sihirli kelimeler albümünden sağanaklar biriktirdim, alın aranızda paylaşın; roman diyelim adına. Bir roman dizelim ki karman katman, giz giz üstüne yükselen, yükseldikçe yazarının daha çok yazıcı olduğuna okurunun da okuyucu olmaklığına, kalakalmaklığına yollar kuralım. Bir roman diyelim ki Bayezıt’ın korkularından, kaygılarından damıtılmış devletin esameler dükkanında çok eski çağlardan kalma hayatları satın almalarda bir başkasına seslenemediği, ayrı ayrı ama ayrılamayan imge paylaşımlarına yaslanalım. Dedi ki: “suyun kokusu olsaydı bütün kokular birbirine karışırdı. Hele yağmurdan sonra!” Düşlerini görmeyenler de vardır elbet, düşlerini kokulardan kuranlar; limon çiçekleri, buhurlar, tütsüler. Düzeltecek sonra: O demedi, söyleyicisi idi sadece…

Üç ayrı dil üç ayrı hikâye üç ayrı katman. Sayfa sonlarında birbirine seslenen isimler, tütsü kokularının tarih aşımı gücüyle kurgusuz bir yazılar evreninde eşzamanlı olma kaygısı hiç de gözetilmeyen bir anlatıda, na-zan’ın “olumsuzlamayı bizleştiren” dil yangınlarında isimle ateş arasında kalakalan “bir ürpertinin boşlukta asılışı” kadar bizden çıksa da bizim ta içimizde iç çekişler. Kendisi uydurmuş olduğunu tekrarlasa da hikâyelerinin yalan olduğuna inanılmayan masal kuşları, aşk ile insan arasında süslü bir uzaklık kursa yazamazdı kadar gerçek: sonrası… sonrası…Vallahi yalan değildi.

Kuşatmalarda kimse kuş sesleri aramaz… Yangında çiçekleri sulamak aklında değil kimsenin. Bir şehrin hangi zamanların rengini içtiğini, hangi aşklardan yaralandığını, hatıra mahzenlerini kurcalamaz varsıl zamanlar. Aşk her zamanın kelimesidir, çağların dönüştürdüğü anlamlan unutursak daha da. “aşk mümkünler âleminde mutlak değil” :susturun.. .susturun.

İsimle ateş arasında. Yazıcısı, Nazan Bekiroğlu.

İsimle ateş arasında. Hikâyeyle roman arasında. İsimle ateş arasında yeniçeri ile Osmanlı: Osmanlı isimken yeniçeri ateş. tarihin mecrasına itaatten yorgun düşmüştük. Yeniçeri dudaklarında ölüm kıraati, sayfalar boyu. Osmanlı isimken, Kanuniyken en çok, yeniçeri ateştir daha da. Ve Mahmutların ikincisinde ateştedir. İsimle ateş arasında. Esamisi varken sadece yazılar âleminde, cümleler perdesinde Kanuni ile Mansur arasında. İsimle ateş arasında… En çok kendi ile bir başka kendi arasında.

İsim zordur. Adlandırmak, ad değiştirmek, yeniden isimlenmek… Her zamanına başka isim söylediğimiz hayatlar. Bir ismi hiç soyunmasa da, o isimden zorla uzaklaştırılan tarih boyları; belki Osmanlı belki on bir ayrı hikâyenin bütünleyemediği tek isim, belki de nihadeye saklanmış susmalar.

Kokulardan seslenen hafızalara işaret parmaklarının öğretemediği gerçek. O’ndan başlamayanın hiç başlamadığı aşk yeknesaklıklarında bitimler beklenmez ki. Nazan aşkı kelimelerin diplerinde kelamın büyüsünde mevsim telaşlarında bilmemiştir. Aşk hurafeleri dizmez, aşkın sonsuzluğunu sonsuza olan aşkla çoğaltır.

Yazılmıştı ve yazıcısının acıları yazılmasıyla aşılmıştı; içi ılımış, ışımıştı. Ve bütün bunlar dört defterde; nefti, gölgeli dört defterde yaşanmışa. Fakat ne yaşanılırsa yaşansın ve ne yazılırsa yazılsın aşk yine tanımsız kalacaktı. Onu anlatan tüm tanımlar eksik kalacaktı. Oysa yazılmamıştı kalplerin tarihçesi; hala yazılmamıştı…

“Yaşamım sizin oldu, bana ölümümü verin. Ağzımda örselenmiş sevda lafları. Saltanat sürmekti oysa benim işim.” Bir tereddüdün romanı: Dedi ki: na-zan olumsuzluğun bizleştirildiği bir kitap dizimi şüphe. “Heves. Bütün hikâyeyi özetleyecek tek kelime.”
Okuntu nr. 9, kasım-şubat 2003

Alaattin KARACA, NAZAN BEKİROĞLU’NUN İSİMLE ATEŞ ARASINDA ADLI ROMANININ TAHLİLİ

NAZAN BEKİROĞLU’NUN İSİMLE ATEŞ ARASINDA ADLI ROMANININ TAHLİLİ,

Alaattin KARACA[*], Arayışlar -İnsan Bilimleri Araştırmaları- Yıl: 5, Sayı:9-10, 2003…

Abstract: İsimle Ateş Arasında (Between Name and Fire) is Nazan Bekiroğlu’s first novel. There are two stories in the the novel; one is a love story and the other is the story of Yeniçeri Ocağı (Yeniceri Army). The primary concern and feature of the novel is its evaluation of love and history from the standpoint of sufism. The novel deals with one of the most important military institutions of Ottoman Empire from a different angle and hence historically it is of great significance. in this article the novel has been analyzed in respect of plot, theme and narration technique as well as its relation with both traditional and modern narration 1 techniques. 1 Key words :Nazan Bekiroğlu, Between Name and Fire (İsimle Ateş Arasında),Ottoman History, Yeniceri Army, Sufism, love

Tarih, her dönemde edebiyatçıların ilgisini çekmiştir. Türk edebiyatında da özellikle son yıllarda tarihimize ilişkin romanların çoğaldığı ve kimilerinin tartışmalara yol açtıkları gözlenmektedir. Ad vermek gerekirse Yılmaz Karakoyunlu’nun Salkım Hanım’ın Taneleri (1990), Ahmet Altan’ın Isyan Günlerinde Aşk (2001 ) ve Rıdvan Akar’ın Bir Irkçının İhaneti (2002) gibi romanları, geçmişi sorgulayan bakışları ve içlerinde kaçınılmaz olarak barındırdıkları siyasal görüşleriyle tartışmalara neden olmuşlardır. Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında[1] (2002) adlı yapıtı da ”tarihsel”i konu edinmesi bakımından aynı kategoride değerlendirilebilir. Ancak söz konusu üç roman daha çok tezleri, belgesel yönleri ve ideolojik içerikleriyle öne çıkarılmış ve tartışılmıştır. Kuşkusuz İsimle Ateş Arasında’daki tarihe bakış da tartışılabilir; yine de Nazan Bekiroğlu’nun yapıtı, diğer üç romandan farklı olarak tezi, belgeselliği veya ideolojisiyle değil, tarihe bakış açısı, kurgusal tekniği ve diliyle öne çıkar. Her şeyden önce bu romanda tarih, doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılır bir belge veya tez olmaktan öte, ilahi bir yazgı dairesinde, varlıkla yokluk arasındaki bir süreç olarak, mistik bir bakış açısıyla ele alınır. İbn-i Haldun’dan kaynaklanan, devletlerin de insanlar gibi ömürleri olduğu, doğup geliştikleri ve öldükleri düşüncesi, romancının tarihe bakışını da özetlemektedir. Nitekim yapıtta bu düşünceler, ”… Tunuslu tarihçiye bakılırsa, devletler de insanlar gibi doğuyor, yaşıyor ve ölüyorlardı. Her şeyin bir kaderle var olduğu şu alemde, her şey zıddıyla kaim olduğu için, cehennem içinde zemherir taşıyordu ve ümmetlerin de bir kaderle yazılmış ömürleri var oluyordu. Bu ömrü tedbirle uzatmak mümkün olsa da geçici ve bitimliydi devletlerin ömrü neticede. Tunuslu tarihçi ayete yaslanıyordu. “Ümmetlere ecel biçen ayetlerin Sayısı çoktu. Ve ecel geldiği vakit ne bir an geri kalmanın ne de bir an ileri gitmenin imkânı vardı.” (s. 89) diye ifade edilir.

Bu cümleler, tarihin Tanrı tarafından belirlendiğini ve yazgı ile tarih arasında kopmaz bir bağ olduğunu ortaya koymakta ve yapıtta tarihe varlıkla yokluk kavramlarının penceresinden bakıldığını göstermektedir. Dolayısıyla romanda mistik bir tarih felsefesi egemendir.

Hakkında pek çok yazı yayımlanan Nazan Bekiroğlu’nun romanı, ”Sözün Başı” ile ”Sözün Sonu” başlıkları arasında yer alan iki ana bölümden oluşur. Bu bölümlerin ilki ”İsim”, ikincisi ”Ateş” başlığını taşımaktadır. Söz konusu iki bölüm de kendi içinde kimi kez numaralandırılarak, kimi kez de çeşitli başlıklarla alt bölümlere ayrılmıştır.

İsimle Ateş Arasında, iki ana öykü üzerine kurulmuştur. Bunlardan birincisi ”Numan ile Nihade arasındaki aşk”, ikincisi ise ”Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş, bozuluş ve yıkılış öyküsü”dür; hatta bu bağlamda, Osmanlı Devleti’nin çöküşü anlatılmaktadır denilebilir. O halde romanda biri bireysel, diğeri tarihsel olmak üzere iki ana tema vardır. Ancak her iki tema, tasavvufi bir bakış açısıyla işlenir. Bu nedenle romanın en önemli özelliklerinden biri mistik bakıştır. Numan ile Nihade’nin aşk öyküsünde bu mistik bakış; aşkı tasavvufi açıdan yorumlama çabası açıktır. Bir isim satın alarak Yeniçeri Ocağı’na katılan Numan, Nihade’yi sever, aşkı uğruna ailesini terk edip Nihade’yle evlenir. Romanda sık sık siyahlar içinde, kapkaranlık örtülü olarak betimlenen sevgili (s.29;39.63), bu yönüyle aklı peşine düşüren bir gizemdir. Aşık, kendini sevgilinin gizemine kaptırır ve billûr aydınlıkları ”esmer bir gecenin karanlığında…” (s. 63) boğulur. Hüsn-i Aşk’taki Aşk gibi, daha ilk adımda karanlık bir kuyuya düşer. Bu, aklın karanlığıdır. Turgut Uyar’ın deyişiyle ise ”aşkı karanlık”tır.

Bu aşk öyküsünde, arada kalmışlık temi de önemli bir yer tutar. Hatta Nihade ile Numan arasındaki aşk öyküsünün büyük ölçüde arada kalmanın trajikliğine dayandığı söylenebilir. Örneğin Numan, içinde bulunduğu bu durumu şöyle anlatır:

”Her şeyin bir şeyle bir şey Arasında durduğu daha baştan uyarılmış bu hikâyede çok şeyle bir şey arasında kaldım.” (s.26).

Bu cümle, bir yönüyle Numan’ın eski eşi ve kızı Nur ile yeni eşi Nihade arasında kalışını belirtirken, çokluk ve teklik arasında kalmak bakımından tasavvufi anlamlara da açıktır. Söz konusu arada kalmışlık, tasavvufi anlamıyla Numan’ın ”Ben ki aklımla kalbim, kelâmımla halimin arasındayım. ” ( s. 198) sözüyle ifade edilir .

Aşka tasavvufi bakış, romanda kelam-kalp, akıl-duygu çatışmasında iyice belirgindir. Numan, ”Her şeyi kelama yükleme…” (s. 75) alışkanlığıyla, aşka hep aklıyla yaklaşmak ister. Akletmenin yaman istilasına uğramış, aşkı kalbiyle değil aklıyla onaylamanın telaşına kapılmıştır (s. 170). Bu nedenle kuşku düşer aşığın kalbine. çünkü akıl, kuşkudur, huzursuzluktur. Yapıttaki ”Ama akıl şüpheyi, şüphe vehmi, vehim vesveseyi doğurup duruyordu. ” (s.172) cümlesi bu düşünceyi pekiştirir.

Tasavvufta ”Kelam, bilmenin… ” (s. 79) yoludur, aşka kelam (akıl) ile varılmaz. Romanda bu düşünceyi ifade eden, ”Akıl aşka denge değildir. (..) Aşkın pazarında kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun… ” (s. 166), ”…aklın güvenilmez terazisine düşünce bir daha aşkın katıksız sevincine geri dönemedim. ” (172) gibi pek çok cümleye rastlanır. Numan, aşkı kalbiyle bulmaya değil de aklıyla bilmeye kalkışınca, gerçek aşka ulaşamaz, eşikte kalır ve ”Bu yüzden silsile silsile uzandı önümde barikatlar. Aşamadım. ” (s. 171) ”Ama ben, bu kemter kul. Yapamadım. Eşiğin bir adı da acıydı, aşamadım. ” (s. 176) der.

”Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsü”, bu tasavvufi bakış içerisinde sürer ve sevgilinin, akıl dairesinde kalan aşığı terk etmesiyle sona erer. Dolayısıyla bu öyküde, tasavvufi aşk anlatılarının ana teması olan akılla kalp arasındaki çatışma . işlenir ve sonuçta gerçek aşka ulaşmanın kalple olabileceği vurgulanır. Böylece . tematik düzlemde, geleneksel anlatılarımızdan tasavvufi öykülerle bir bağ kurulur.

Aşk öyküsünde işlenen bir başka tema, koku ve çiçeklerdir. Romanda, kokuların yapılışı, kimi çiçekler ve bunların öyküsü uzun uzun anlatılır (s. 68-80). Hatta koku ile tasavvuf arasında ilgiler kurulur, kokunun metafizik nitelikler taşıdığı belirtilir. Kokular arasında filbahri kokusu, ezelden izler taşıyan, insana fizik ötesi evreni, ”sınırsız güzeli ” (s. 79) anımsatan çarpıcı bir kokudur (s. 76- 77).

Romanın ikinci ana öyküsü, ”Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü”dür. Bu öyküde, bir yeniçeri, geriye dönüş tekniğiyle Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunu, devşirme usulünü, başlangıçta ocağın sağlam yapısını, yeniçeriler ile sultan arasındaki güçlü bağları anlatır:- Kuruluş döneminde ordu sultanı, sultan da ordusu için vardır. Ancak bozulma Üçüncü Murat’la başlar. 0, ”ordularının başında sefere çıkmayan alışılmadık bir hünkardı(r). ” (s.. 57). Bu sultan, canbaz, perendebaz, hokkabaz taifesinin Yeniçeri . Ocağı’na girmesine izin vererek bozulmaya zemin hazırlar. Aslında bozulma sadece orduda değildir; on sekizinci yüz yıla gelindiğinde nakış, minyatür, hat, cilt, mimari, saray, ebru, şiir her şey bozulmuş (s. 97-101), sultanla yeniçeriler arasındaki bağlar kopmuştur. Kopuş, yeniçerilerin ağzından ”…biz artık birbirini bütünleyemeyen birer yarımız. ” (s. 110) cümlesiyle ifade edilir. Ardından başkaldırılar başlar. Böylece sözlüklere yeni bir deyim girer: Kazan kaldırmak. Yeniçeriler, ”zorba” diye anılır olmuşlardır. Bu öykü, yeniçerilerin evlenmelerine izin verilmesi, ticarete atılmaları, askerlikten kopmaları ve esame defterlerinde yapılan yolsuzlukların anlatılmasıyla sürer ve İkinci Mahmut döneminde ocağın yıkılmasıyla sona erer. Savaşçılıkları nedeniyle semendere benzetilen yeniçeriler, ateş içinde yok olurlar. Romanda Yeniçerilerin öyküsüne bağlanan küçük öyküler de vardır. ”Nezuka: Devşirme” (s.45- 49) başlıklı ilk öyküde, ”Nezuka adlı bir çocuğun küçük yaşlarda devşirme olarak alınması, ailesinden ve vatanından koparılması, dilini ve kökünü unutması, Yeniçeri Ocağı’na katılmak üzere yetiştirilmesi”, ”Murad:Üçüncü” (s.57-59)de, ”Üçüncü Murat döneminde Yeniçeri Ocağı’na canbaz ve perendebazların alınmasına izin verilmesi ve böylece ilk bozulma” anlatılır. ”Şehzade” (s.113-118), ”kafeslerde kapalı, tedirgin ve halktan kopuk bir yaşam sürdüren şehzadelerin öyküsü”dür. Romanın en etkileyici bölümlerinden olan ”Osman:Genç” (s. 141-147)te, ”Yeniçerilerin Genç Osman’ı acımasızca katletmeleri” anlatılır. ”Murad:Dördüncü” (s. 153- 157) başlıklı bölüm, ”hiddeti ve acımasızlığıyla ünlü Dördüncü Murat’ın, esame defterlerinde yapılan yolsuzluklar ve rüşvetle yaptığı mücadele”nin öyküsüdür. Öyküde, ”Dördüncü Murat’ın Yeniçeri katibini rüşvetle sınaması ve rüşvete kanan katibin boynunu vurdurması” anlatılır. ”Gül-ebru-su: 111. Selim” (s. 187-192), ”yenilikçi ve sanatçı ruhlu bir padişah olan Üçüncü Selim’in yeniçerilerce öldürülmesi”ni anlatan bir öyküdür. ”Mustafa:Üçüncü” (s.203-206) başlıklı bölümde, ”çöküş döneminin çaresiz ve tedirgin, adım tarihe yazdırmayan padişahlarından Üçüncü Mustafa’nın öyküsü” anlatılır. ”Düzme Solak: Turnanın Ölümü” (s. 223- 224), ”Efsane” (s. 225-227) ve başlık verilmemişse de 228-230. sayfalarda anlatılanlar, bir öyküdür denilebilir. Bu bölümde, padişahın muhafız solaklarının askerlik niteliğinden uzaklaşması, turnayla ilgili bir aşk efsanesiyle ilinti kurularak ele alınmıştır. ”Mahmud: İkinci” (s.231-235) ve ”Mahmud: Adli” (s. 269-274) başlıklı bölümlerde ”Sultan İkinci Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmasını” anlatır. Ancak-”Mahmud: Adli” den önce yer alan ”Süleyman” (s. 263-267) başlıklı öykü ise yeniçerilerin veya sultanların öyküsüne bağlanmamakla beraber dünyada bir ad bırakmakla ilgili olması bakımından romana eklemlenir. Öyküde, tersanede körükçü olarak çalışan Süleyman adlı sıradan bir delikanlının, duvara yazdığı şiirle adını geleceğe ulaştırması anlatılır.

Yeniçerilerin öyküsü, kimi yönlerden Numan ile Nihade Arasındaki aşk öyküsüne benzer. Aşk öyküsünde üç aşama söz konusudur. İlk aşamada, aşık (Numan), sevgiliye (Nihade) gönlünü delicesine kaptırır; aşk böylece doğar ve gelişir. İkinci aşamada, aşığın kalbine kuşku düşer, aşka fitne karışır ve kopuş başlar. Son aşamada aşık kuşkunun karanlığında yolunu ve sevgilisini yitirir, gerçek aşka varamaz. Yeniçerilerin öyküsünde de yeniçerilerle sultan arasında böyle bir süreç yaşanır. Ocağın kuruluş döneminde yeniçeriler (aşık), sultana (sevgili) canları pahasına bağlıdırlar. Bu bağlılık, ”Cihanda bir padişahı vardı, bir de kendisi… ” .(s.49), ”Su sızmazdı aramızdan. Ten ve can kadar yakındık. ” (s. 103) cümleleriyle belirtilir. Ancak aşk öyküsündeki gibi, yeniçerilerle sultan arasına da fitne girer. Son aşamada sultanla yeniçeriler koparlar, aşk biter, yeniçeriler ateşte yanarlar. Bu, her iki öyküde olayların, İbn-i Haldun’un devletlerle ilgili görüşüne uygun biçimde doğum, gelişme ve ölüm aşamaları doğrultusunda geliştiğini gösterir. Son bölümdeki şu cümleler bu bakımdan önemlidir: ”Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların devletler gibi ömürleri olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. ,, (s. 296)

Söz konusu iki öykü ”farklı değer veya kavramların karşı karşıya gelmesi” üzerine kurulması bakımından da benzeşirler. Daha önce de inildiği gibi, Numan ile Nihade Arasındaki aşk, akılla kalp arasındaki çatışmaya dayanır. Yeniçerilerin öyküsünde de isim-ateş, sultan ordu, ney-kılıç, Mevlevilik-Bektaşilik, doğu-batı gibi sözcük ve kavramların temsil ettj i değerler Arasında benzer bir çatışma vardır.

Örneğin isim, var olma, hayat, ateş ise yok olma, ölüm demektir .Romanda bu, ” Bir isim koymakla başlar her şey. Bir ismi kaldırmak/a biter aynı şey. ” (s. 274) cümleleriyle belirtilir. Yeniçerilerin öyküsünde, padişahı padişah eden, sikkede yazılan ve hutbede söylenen ismidir. Bir padişahın ismi hutbeden çıkarıldığında sultanlığı son bulur. Bu nedenle padişah, isimdir (s. 12). Yeniçeriler ise, yakan ve yanan bir ateştir, onların tarihteki diğer adı semenderdir. Romandaki, ”Semenderdi lakabımız: Ateşte yanmayan masal yaratığı. Ateşte yaşardık. Ateşle sınanırdık.” (s. 56) cümleleri ateşin bu öyküdeki anlamını açıklar. Ayrıca yeniçerilerin esame defterlerinin romanın sonunda ateşte yakılması da ismin ve ateşin anlamlarını vermesi bakımından önemlidir. Benzer biçimde ”GüI-ebru-su: IlI.Selim” başlıklı öyküde, ney ve kılıç karşı karşıya gelir. Bu öyküde, ney, güzellik, müzik, duygusallıktır; hatta sanatçı bir ruha, duyarlığa sahip Üçüncü Selim’i simgeler. Kılıç ise, savaşı, ölümü, yeniçerileri simgelemektedir. Aynı çerçevede Mevlevilik, sarayın, merkezin, padİşahın bağlandığı tarikat, Bektaşilik ise, yeniçerilerin tarikatıdır. Nizâm-ı Cedit, batıyı, yeniliği: Yeniçeri Ocağı ise, doğuyu temsil ederler. Bu değerler Arasındaki çatışma ikinci ana öyküde, daha üst katmanda sultanlarla Yeniçeri Ocağı Arasındaki çatışma içinde değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak hayat-ölüm, tasavvuf, aşk, akıl-kalp çatışması, koku ve çiçekler, Yeniçeri Ocağı, Osmanlı ordusunun bozulması, toplumsal çözülme, ordu ile sultanlar arasındaki çatışmalar, romanda işlenen başlıca temalardır.

Romanda iki ana öyküye paralel olarak olay örgüsünde de İki zincir vardır. ilk zincir, Numan ile Nihade’nin aşk öyküsündeki olay halkalarından, ikincisi ise, yeniçerilerin öyküsünü oluşturan olay halkalarından meydana gelmektedir.

Numan İle Nihade Arasındaki aşk öyküsünde sırasıyla şu olay halkaları vardır:

1. Numan, Mansur’un ismini satın alarak Yeniçeri Ocağı’na girer (s. 17).

2. Numan, Mansur’un eşi Nihade’ye aşık olur ve ona bağlanır (s.25).

3. Numan, eşinden boşanır, kızı Nur’u terk eder ve Nihadeyle evlenir (s. 60).

4. Aşık, sevgilisine dört defter verir, ondan kendisiyle ilgili. duygularını defterlere yazmasını ve kendisi için filbahri kokusunu damıtmasını ister (s. 83).

5. Aşık, sevgilisinden bir çocuk ister, Nihade buna yanaşmaz (s. 126).

6. Aşığın kalbine kuşku düşer, tedirginlik ve huzursuzluk başlar (s. 128).

7. Nihade uykusunda eski kocası Mansur’un adını sayıklar, bunu duyan Numan yıkılır (s. 162).

8. Aşık, sevgiliden kendisi için yazdığı defterleri göstermesini ve filbahri kokusunu vermesini ister, sevgili reddeder (s. 194).

9. Aşık, dayanamaz, bir gün kapıyı kırarak sevgilinin odasına girer, verdiği defterlere hiçbir şeyin yazılmadığını görür. Filbahri buhuru da yoktur (s. 197).

10. Aşık, yıkılmıştır. Sevgilisi için yazdığı dört defteri öfkeyle yakar (s. 198).

11. Nihade, bu olay üzerine evi terk eder, aşk biter (s. 198).

12. Numan, Nihade’yi arar, ancak bulamaz, bu arada kızı Nur da ölür (s. 222).

13. Numan, yıkılmış bir biçimde Yeniçeri kışlasına döner, Vaka-i Hayriye’deki karmaşada ölür (s. 262).

Bu sıralamadan da anlaşılacağı gibi, Numan ile Nihade’nin aşk öyküsü, zaman zaman yeniçerilerin öyküleri araya girerek olay akışı kesintiye uğrasa da, başı sonu belli, düzenli bir vaka kuruluşuna sahiptir.

Yeniçerilerin öyküsü esas itibariyle Yeniçeri Ocağı’nın kurulması, gelişmesi, bozulması ve İkinci Mahmut döneminde ortadan kaldırılması gibi olaylardan oluşur. Ancak ikinci vaka zinciri, ilkine göre farklı bir yapıdadır. Aşk öyküsünün vaka zincirinde, olay halkaları, sağlam ve düzenli bir örgüyle bir ana vakaya bağlanırken, ikinci vaka zinciri, neden-sonuç ilişkisi bakımından birbirinden ayrı görünen küçük öykülerden meydana gelmektedir. ”Nezuka:Devşirme”, ”Murad:Üçüncü”, ”Şehzade”, ”Osman:Genç”, ”Murad:Dördüncü”, ”Gül-ebru-su:llI. Selim: ”, ‘Mustafa:Üçüncü”, ”Düzme Solak:Turnanın Ölümü”, ”Efsane”, ”Mahmut:İkinci”, ”Süleyman”, ”Mahmud:Adlî” gibi başlıkları taşıyan bu öyküler, her ne kadar olayları, kişileri, zamansal dizimleri ve mekanları bakımından birbirlerine ulanmasalar da, yeniçerilerle ilgili anlamsal ve işlevsel bağlarıyla ikinci vaka zincirine eklemlenirler.

Örneğin ”Osman:Genç” (s.141-147), ”Murad:Dördüncü” (s. 153-157) ve ”Gül-ebru-su: III.Selim” (s.187-192) başlıklı metinler, ilk bakışta birbirlerine bağlanamayan, kendi içlerinde bir bütünlük taşıyan üç ayrı öyküdür. Bunların birinci ve üçüncüsünde ”Yeniçerilerin sultana başkaldırması ve sultanları katletmesi”, ikincisinde ise, ”Yeniçeri Ocağı’ndaki bir rüşvet alma olayı” anlatılır. Alt katmanda birbirinden ayrı olan bu öyküler, bir üst katmanda yeniçerilerin öyküsündeki ”bozulma sürecini ve sultan-yeniçeri çekişmesini” yansıtma işlevleri bakımından ikinci vaka zincirine bağlanıp bir bütünlük oluştururlar. Romandaki vaka kuruluşuna ilişkin şu cümleler, bu yargıları pekiştirmektedir:

“…yeniçeri olmadan ismiyle yeniçeriliğe dahil olan çileli âşıkın ve yeniçerilerin uzun hikâyeleri katman katman ilerlerken; onların da üzerinde aynı metni bütünlesin niyetiyle vakte dahil olacak küçük hikayelerin ilki bu. Ama küçük hikâyeler bu metnin derinlerinde ana ırmağa bağlanıyorken… ” (s. 45) ”Kimi devridaim eden zamanın dairelerinden birini kopartarak bütünlüğünden. Evvelini okumadan ahirini anlattım. Kimi bir hikâyeyi anlatırken bir diğerini hatırladım. Onu anlatırken de bir diğerini.(..) Böylece iç içe açıldı hikâyelerin kapıları, iç içe kapandı. ” (s. 292-293)

Bu örnekler, romandaki bağımsız görünen öykü ve olay halkalarının, üst katmanda, Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde bütünleşerek modern bir yapı kurduklarını göstermektedir. Romanın bu küçük öykülerden oluşan yapısında Nazan Bekiroğlu’nun ‘öykücü duruşu’nun etkisi olsa gerektir. Ayrıca yapıt, bu çerçeve öykü tekniğiyle, Doğu öykücülüğünde Binbirgece Masalları’na dek uzanan bir geleneksel anlatım tekniğine eklemlenir. Sonuç olarak İsimle Ateş Arasında, üç katmandan oluşmaktadır. En üstte hayatla ölüm sürecini anlatan ”isimle ateşin öyküsü”, ikinci katmanda ”Nihade ile Numan’ın ve yeniçerilerin öyküsü”, en alt katmanda ise ”Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünü oluşturan küçük öyküler” yer alır. Bu yapısıyla roman, bir ana vakaya bağlı halkalardan oluşan, düzenli, klasik olay örgüsüne sahip değildir. Olayların anlatımında zaman dizimine uyulmamıştır. Örneğin Numan ile Nihade’nin öyküsü anlatılırken, bu öyküye ait olay akışı kesilmiş, yeniçerilerin öyküsü anlatılmaya başlanmıştır. Hatta Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde de küçük öykülere yer verilmiş, sonra yeniden Numan’ın öyküsüne dönülmüştür. Ancak bu yapı, romanın olay örgüsünde bir kopukluğa yol açmaz, söz konusu alt metinler, sonunda, en üstte bir bütünlüğe kavuşarak ana metni oluştururlar. Ayrıca İsimle Ateş Arasında, gücünü bir ana çatışma çevresinde örülen olaylardan ve entrik öğeden almaz. Bu nedenle yapıtta hareketli bir olaylar dizisi yoktur. Ancak ”Osman:Genç”, ”Murad:Dördüncü” ve ”Gül-ebru-su: lII.Selim” başlıklı küçük öyküler, güçlü entrik yapısıyla dikkat çeker.

İsimle Ateş Arasında’da kişiler iki ana öyküye göre gruplandırılabilir. Romandaki aşk öyküsünde Numan, Nihade, Numan’ın ilk eşi, kızı Nur ve Nihade’nin eski kocası Mansur yer alır. Ancak bu öykünün ana karakterleri Numan ve Nihade’dir.

Numan, aşk öyküsünün hem anlatıcısı, hem kahramanıdır. Otuz üç yaşında, on yıllık evli ve Nur adında bir kızı olan kahraman, İkinci Mahmut döneminde, idam edilen Mansur’un ismini satın alarak Yeniçeri Ocağı’na girer. Mansur’un eşi Nihade’ye aşık olur. Numan’ın en önemli özelliği, aşkta hep akılla kalp arasında kalması, akla yakın durması ve kelam dairesini aşamamasıdır. Kendi deyişiyle, ”Her şeyi kelama yükleme” (s. 75)ye alışkındır, kelam yanını feda edip hal ile yetinmeyi bilemez. 82), ”amasız cümle kurmayı” (s. 167) beceremez. Bu özelliğinden dolayı aşkı aklıyla bilmek, sevgilisinin kendisiyle ilgili duygularını öğrenmek ister. Oysa Nihade, hep suskun ve gizemlidir, aşığa cevap vermez, aşkını bildirmez, defterlere duygularını yazmaz, üstelik bir gece eski kocası Mansur’un adını sayıklar. Numan, iyice kuşkuya düşer, ”Akletmenin yaman istilasına” (s. 171) uğramıştır. Biri aşkta biri şüphede direnen iki kişidir artık (s. 172). Bunalır, tedirginliği giderek artar, ancak cinnet halinden şuur haline geçemez, eşiği aşamaz (s. 176). Gelişen olaylar sonucunda aşk, ayrılıkla noktalanır. Bu sonuçta, Numan’ın akılcı, kuşkucu kişiliğinin yanı sıra, Nihade’nin bu kuşkuyu gidermek için hiçbir çaba sarf etmemesinin ve suskun kalmasının da payı vardır. Numan, öykünün sonunda, Yeniçeri kışlasına döner, ocağın yakılması sırasındaki karmaşada ölür, ateşte yok olur. Özetle 0, aşkında ruhi-felsefi bir bunalım yaşayan, acılar içinde kıvranan, arada kalmış biridir ve romanda daha çok bu psikolojisiyle öne çıkmıştır.

Aşk öyküsünün kadın kahramanı Nihade, eşi Mansur’un ölümünden sonra Numanla evlenir. Romanda dış görünüşü betimlenir. Buna göre oldukça güzel bir kadındır (s. 25), ”Yüzü küçülen ay gibi gölgeli bir aydınlıktı(r).” (5. 25). EIleri esmer bir kelebeğe benzer, sağ bileğinde nakışlı ve Ial taşlı gümüş bir bileklik vardır (5. 24). Esmer, karanlık, siyahlar içinde, meçhul bir kadındır. Romanda, ”Tepeden tırnağa siyahtı.” (5.24), ”karanlıktaki kadına” (s.61), ”Siyahlar içindeydi” (5. 63), ”siyah bir güle benzerdi” (s. 75), ”karanlık kalan yegâne kahramandı.” (s. 130), ”yazıcısına dahi karanlıktı… (s.130), ”bitimsiz bir karanlıktı… (s. 130) gibi ifadeler Nihade’nin bu özelliğini belirtir. Numan’ın kuşkucu, araştırıcı kişiliğine karşılık 0, içe kapanık, suskun ve gizemlidir. Numan, onun gizemini çözmek, duygularını bilmek istedikçe, karanlığına daha bir gömülür, üstelik bu karanlığa aşığını da çeker. Suskun güzelliktir (s. 165) Kocasının aşkı bilmek isteğine sadece bir yerde yanıt verir:

”Bana inanmıyor musun, dedi, kayıtsız şartsız teslimiyet istedi. (..) sen nasıl aşksın, dedi. Bir aşkı tartarsa ancak aşk tartar. Akıl aşka denge değildir. Karanlıksam, karanlığımı, bulanıksam bulanığımı kabul etmezsen nasıl aşksın, diye yineledi. (..) Aşkın pazarında kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun ve aşkın erliğine soyunmuşsun…(s. 166)

Bu cümleler, Nihade’nin aşkta tam bir teslimiyet istediğini gösterir. Ona göre aşkta akla, bilmeye, kuşkuya yer yoktur, aşık sevgiliyi olduğu gibi kabul etmelidir. Sevgili, bu düşünceleriyle tasavvufi aşk anlayışına yakın durur, akıldan değil, kalpten yanadır. Ancak romanda Nihade’nin Numan’ı sevdiğine ilişkin hemen hiçbir işaret yok gibidir. Hatta genç kadın, yalnızca maddi zorluklar nedeniyle Numanla kalır (s.23). Evlendikten sonra ise, aşığın kendisine verdiği defterlere hiçbir şey yazmaz, üstelik bir gece eski kocası Mansur’un adını sayıklar. Bütün bunlar, sevgilinin aşkta açık olmadığını gösterir. Oysa aşk, yalnızca tek tarafa yüklenen bir sorumluluk değildir. Bilmek istemek, aşkta eksikliği göstermez. Tanrı dahi güzelliğinin bilinmesi için evreni yaratmış, muhataplarına kendinden bir iz, bir işaret ulaştırmıştır, çünkü muhataplarının buna ihtiyacı vardır. Bu nedenle Nihade’nin aşk konusundaki düşünce ve tavırları eksik veya yanlıştır. Çünkü aşk da bir imandır, kalpte oluşur, ancak dil ile ”ikrar”ı gerekir. Oysa Nihade, aşkını -eğer aşıksa- söylemeye hiç yanaşmaz, suskun ve karanlıktır. Bu tavrıyla onun tasavvuftaki ”kal” değil de, ”hal ehli”nden olduğu düşünülebilirse de, esas itibariyle bir gizem olarak kalır. Gerçi, çiçek ve kokularla haşır neşir olması nedeniyle, genç kadının metafizik dünyaya daha yakın olduğu izlenimi uyandırılmaya çalışılmışsa da, sonuçta 0, ne ”kal”den ”hal”e ulaşmış, ne de akıldan geçip kalbe varmış bir roman kahramanıdır.

Romandaki kişilerin diğer bir bölümü, “Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü”ndeki kahramanlardır. Ancak bu öyküdeki kahramanlar, aşk öyküsündeki gibi öne çıkan kahramanlar değildir. Aksine ikinci öyküde, tarihin aynasında bir süre kendini gösterip sonra kaybolan pek çok tarihi şahsiyet vardır. Üçüncü Murat, şehzadeler, Genç Osman, Dördüncü Murat, Üçüncü Selim, Üçüncü Mustafa, İkinci Mahmut ve Yeniçeri kâtibi romandaki başlıca öykü kahramanlarıdır. Ancak onların aralarındaki en önemli kişi, ikinci öykünün büyük bir bölümünde anlatıcı konumunda olan “yeniçeri”dir. Yeniçeriler adına konuşan ve ocağın öyküsünü kendileri açısından anlatan bu anlatıcı-kahraman, Osmanlı ordusu ve bozulmayla ilgili yorum ve düşünceleriyle dikkat çeker ve bu öykünün ana karakterlerinden biridir denilebilir. Onun yanı sıra Osmanlı sultanları, bu öykünün diğer grubunu oluşturur. Yapıtta yer alan Üçüncü Murat, Dördüncü Murat, Genç Osman, Üçüncü Selim ve İkinci Mahmut, kimi yönlerden yeniçerilerle çatışan, bazıları acımasızca katledilen padişahlardır.

Romanda sultanlar, sadece tarihi kimlikleriyle değil, psikolojik yönleriyle de verilirler. Kimileri tedirginlikleri, kimileri sertlikleri, kimileri çaresizlikleri, kimileri ince ruhları ve kimileri de kararlılıklarıyla öne çıkarılır. Örneğin Üçüncü Selim, iç dünyasını da açar okuyucuya. Ordunun başında sefere çıkmadığını, çünkü esir düşmekten korktuğunu, bitip tükenmek bilmeyen savaşlardan yıldığını söyler. O da nizam arayışındadır, hastalığın nizamsızlıktan kaynaklandığını bilir. Yeni bir dünyanın eşiğinde olduğumuzu ve batılılaşmanın gereğini kavramıştır. Ancak merhametli ve ince ruhludur, zehirli bir organı kesip atacak sertlikte olmadığı için yenilik hareketini başaramaz, yeniçerilerin gazabına uğrar. Romanın bir başka sultan-kahramanı Üçüncü Mustafa, çöküşün farkında olan, ancak bunu engelleyecek zamanı ve gücü bulamayan çaresiz bir padişah portresi çizer. İkinci Mahmut ise, kararlı, akıllı, yok olmamak için yok etmek gerektiğini bilen, Yeniçeri Ocağı’nı yaktıran, ancak bir yandan da ağlayan bir sultandır. Kişiliğini ve Üçüncü Selim’den farkını “Merhamet değil adalettim. Affetmedim.” cümlesiyle belirtir.

Bu örnekler, romandaki sultan ve şehzadelerin sadece bilinen tarihi kimlikleriyle değil, iç dünyalarıyla da verildiğini, böylece romancının tarihi-belgesel kişiler çizme riskinden uzak durarak insanî özü yakalamaya çalıştığını göstermektedir.

İsimle Ateş Arasında, zaman bakımından da romanın üç katmanlı yapısına uygundur. Yapıtın ilk öyküsü olan Numan ile Nihade arasındaki aşk, Vaka-i Hayriye diye bilinen Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılması(1826)ndan üç yıl önce başlar (s. 16). Numan, Nihade’yle ilk karşılaştığında, soğuk bir kış mevsimidir ve günlerden de cumadır(s. 22). “Zemherir soğukları” (s. 39) sürerken eşinden ayrılır ve Nihadeyle evlenir (s. 60). Evlendiğinde otuz üç yaşındadır (s. 62). Evlendikten sonra aradan üç yıl geçer, Numan otuz altı yaşındadır (s. 123). Bu aşk öyküsü, bir yaz mevsimi, ”Büyük yangına az zaman…” (s. 198) kala biter. Öykünün sonunda Numan, büyük yangın diye nitelenen Vaka-i Hayriye’de ölür (Haziran 1826). Bu bilgiler, romandaki aşk öyküsünde olayların 1823’ün kış mevsiminde başlayıp, 1826 Haziranında sona erdiğini göstermektedir. Söz konusu öyküde zaman, düzenli bir biçimde şimdiki zamandan geleceğe doğru akar.

Romanın ikinci öyküsü olan Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde zaman, ilk öyküdeki gibi düzenli değildir. Bu öykünün büyük bir bölümünü anlatan yeniçeri, geriye dönerek Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu(l362-63)ndan yıkılışına (l826) değin cereyan eden kimi olayları aktarır. Dolayısıyla bu öykü, geriye dönüşler üzerine kurulmuştur . Romanın en alt katmanındaki küçük öykülerde ise, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu ile yıkılışı arasındaki süreçte yer alan küçük zaman duraklarından söz edilebilir. Bu küçük zaman durakları, kuruluş-yıkılış sürecinde bir bütünlüğe ulaşırlarsa da, kendi içlerinde bağımsız birer zaman dilimidir. Örneğin ”Murad:Üçüncü”, ”Osman:Genç”, ”Murad:Dördüncü”, ”Gül-ebru-su:llI.Selim” başlıklı öyküler , birbirinden ayrı zaman diliminde geçen olayları konu edinmekle beraber, sonuçta Yeniçeri Ocağı’nın öyküsündeki zaman ırmağına akarak zamansal bir bütünlük oluştururlar. İsimle Ateş Arasında’daki şu cümleler yapıtın zaman kurgusunu açıklar:

”Kimi devridaim eden zamanın dairelerinden birini kopartarak bütünlüğünden. Evvelini okumadan ahirini anlattım. ” (s. 292)

Sonuç olarak romanda tek ve birbirine bağlı halkalardan oluşan düzenli bir zaman zincirinden söz edilemez. Ancak Numanla Nihade’nin aşk öyküsü, diğerlerine göre düzenli ve art zamanlı halkalarla örülmüş bir zaman zincirine sahiptir. Bu bakımdan söz konusu öyküde klasik bir zaman dizimi vardır. Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde ise, bu anlamda zamansal bir düzen yoktur. Ancak küçük öykülerin birbirinden ayrı gibi görünen zaman dilimleri, Y eniçeri Ocağı ‘nın kuruluş-yıkılış sürecine akarak bu ikinci öyküde bir zamansal bütünlük oluştururlar. En üst katmanda ise, bütün bu zaman dilimleri, ”kemal-zeval, varlık-yokluk” gibi değişmez ilahi sürece ulanarak romanın mistik zamanına bağlanırlar.

Yapıtta dikkati çeken yönlerden biri, çevre betimlemelerinin azlığıdır. Numanla Nihade’nin aşk öyküsünde olayların büyük bir bölümü, Fatih Cami yakınlarındaki bir sokakta, kuytuda kalmış, nefti, gölgeli bir tütsü-buhur dükkanında geçer (s. 22-23) ve öykü Yeniçeri kışlasında Numan’ın ölümüyle sona erer. İkinci ana öyküde, belirli bir mekan yoktur denilebilir. Olaylar kimi kez Tuna nehrinin kıyısındaki Nezuka’nın kentinde, kimi kez sarayda, kimi kez şehzadelerin odalarında, kimi kez Süleyman’ın çalıştığı tersanede geçer. Bu öyküde/öykülerde mekansal bir bütünlük yoktur, hatta mekan önemli bir işleve sahip değildir.

Romanda mekanın öne çıkarılmaması, büyük olasılıkla yazarın seçimidir. çünkü görüldüğü kadarıyla Bekiroğlu, dıştan çok içi yazmaya önem veren bir yazardır.

İsimle Ateş Arasında, dil, anlatıcı ve bakış açısı bakımından da özgünlük arz eder. Yapıtın dikkati çekici yönlerinden biri, şiirsel dilidir. ”Öyle andı beni, kendi adımla bildi beni. Bir defası dışında. Son defası dışında. ” (s.30), ”İlle de o! Yalnızca 0! Evvelen 0! Ahiren 0, dedim. ” (s. 33), ”Çünkü, ‘rağmen ‘, çünkü ‘amma ‘, çünkü: ‘muamma’!” (s. 130) gibi ömeklerde görüldüğü üzere romanda kimi kez tekrarlara, kimi kez de iç kafiyeye dayanan bir ahenk göze çarpar. Bunun yanı sıra yazar, yer yer ”Nerdesin sin? İçimde yankılanan isimle sin! Kalıcı mısın gidici misin sin? Öfkem de rızam da kaderim sin. ” (s. 199) gibi ahenk ve kelime oyunları yapar. Bu nedenle romandaki her metin, mecazlarla, çeşitli kelime ve ahenk oyunlarıyla örülmüş birer mensuredir denebilir.

İsimle Ateş Arasında, çok katmanlı yapıya koşut biçimde, çoklu anlatıcı ve bakış açılarıyla dikkati çeker. Romanın en üst katmanında, ”Sözün Başı” ile ”Sözün Sonu” başlıklı bölümlerde ”Yeniçeri katibi” veya ”Büyük yazıcı” diye adlandırılan bir anlatıcı/yazıcı vardır. Yapıtın başında ve sonunda kendini gösteren bu anlatıcı/yazıcı, ”Ben, yazıcı. Denize bakan odamda oturuyorum. (..) Başlangıç tarihini atabilmem için. Kendi kavmi tarafından çarmıha gerilecek habercinin doğumu üzerinden tam iki bin yıl ile bir de ay geçmesi gerekti. ” (s. 17) diyerek kendi konumunu ve romanı yazmaya başladığı tarihi belirtir. ”Sözün Sonu”nda ise, romanın nasıl yazıldığı açıklanır. Söz konusu anlatıcı, kurgusal dünyada kendini gösteren (intra-diegetique)[2], ancak anlattığı öyküde veya öykülerde yer almayan (hetero-diegetique) bir anlatıcıdır. Bu anlatıcı/yazıcı, anlattığı öykünün dışında, üzerinde, üst bir konumda yer aldığı için ona dış anlatıcı da diyebiliriz. Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsünde anlatıcı, kendi öyküsünün kahramanı olan Numan’dır. Dolayısıyla 0, homo-diegetique (öykü içinde yer alan) bir anlatıcıdır. Tahsin Yücel[3] bu anlatım tarzına özöyküsel anlatı adını verir. Bu öyküde bütün olaylar, onun bilinç süzgecinden geçerek okuyucuya aktarılır. Numan, kendi öyküsünü olaylar anlatım anında geçiyormuş gibi anlattığı için, olaylarla anlatım zamanında bir eş zamanlılık vardır; dolayısıyla bu anlatım tarzı, kahramanın geriye dönerek anlattığı otobiyografik öykü tarzından farklıdır.

Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde ise, bir değil çok sayıda anlatıcıyla karşılaşılır. Bunlardan birisi, anlattığı öyküde yer alan, kimi kez geriye dönüş yapan ve biz diye konuşan bir ”yeniçeri”dir. ”Nezuka:Devşirme”, ”Murad:Üçüncü”, ”Düzme Solak: Turnanın Ölümü”, ”Efsane” başlıklı bölümlerde öykü dışında kalan ve kendini belli etmeyen bir anlatıcı ve nötr bir anlatım vardır. Bunun dışında ”Şehzade”de bir şehzade, ”Murad:Dördüncü”de Yeniçeri katibini sınayan ve padişahça görevlendirilen bir kişi, ”Gül-ebru-su: lll.Selim”de Sultan Üçüncü Selim, ”Mustafa:Üçüncü”de, Sultan Üçüncü Mustafa, ”Mahmud: İkinci” ve ”Mahmud: Adli”de Sultan İkinci Mahmut, ”Süleyman”da ise tersanede işçi olarak çalışan Süleyman, kendi öykülerinin hem kahramanı hem de anlatıcısıdırlar.

Görüldüğü gibi, romanda Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü, farklı anlatıcı ve bakış açıları aracılığıyla anlatılmış ve böylece olaylar farklı bilinç süzgeçlerinden aktarılmışlardır. Bu teknik, yazara oldukça geniş bir bakış açısı olanağı sağlamış ve yapıtı tek bir tarihsel teze bağlanma tehlikesinden de kurtarmıştır.

İsimle Ateş Arasında, tema bakımından geleneğin tasavvuf ve tarih kaynağından beslenen bir romandır. Yapıt, tarih, devlet, aşk ve kokuya ilişkin getirdiği tasavvufi yaklaşımlarıyla özgün bir içerik taş!makta ve bu yönüyle geleneğe eklemlenmektedir. Ancak çok katmanlı ve iç içe geçmiş olay örgüsü, çoklu anlatıcı ve – bakış açısı, zaman dizimindeki düzensizlik bakımından modern romanın yapısal özelliklerine de sahiptir. O halde Nazan Bekiroğlu, bu romanında bilinçli olarak hem içerik, hem de yapı bakımından geleneksel anlatı tarzı ile modem roman tekniğini kaynaştırmaya çalışmıştır. Bu nedenle İsimle Ateş Arasında, hem bir aşk romanı, hem de bir tarihsel roman olarak bir özgünlük ve bize özgülük arayışının ürünüdür.

Roman, tarihe bakışı ve tarihsel olgulara getirdiği yorumlarıyla da tarih ve toplum bilimi açısından dikkate değer. Özellikle tarihsel olayların tek bir neden veya tek bir bakış açısıyla açıklanamayacağını örneklerle vermesi açısından bu yapıt, tarih biliminin yöntemine ilişkin önemli pratikler içermektedir. Bu bakımdan İsimle Ateş Arasında, tarihi sadece bir belgeler yığını olarak görmeyen, belgeleri çoklu bakış açısıyla, çeşitli olasılıkları göz önünde tutarak tahlil etmeye çalışan tarih bilimci için de önemli bir kaynaktır.

Yazar, kimi kez bilgi aktarma, tekrara düşme ve sözü uzatma tehlikesiyle yüz yüze gelmişse de, şiirsel dili ve özenli anlatımıyla bu tehlikeden büyük ölçüde uzak kalmayı başarmıştır. Hatta roman, dili bakımından mensurelerden meydana gelmiştir denilebilir.

Sonuç olarak İsimle Ateş Arasında, çağdaş edebiyatımızda kimi yönleriyle geleneksel anlatılarla benzeşen, kimİ yönleriyle de modern anlatının özelliklerini taşıyan bir romandır.

Özet: İsimle Ateş Arasında Nazan Bekiroğlu’nun ilk romanıdır. Romanda biri aşk, diğeri Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü olmak üzere iki ana öykü vardır. Ancak gerek Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsü, gerekse Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş, gelişme ve yıkılış öyküsü mistik bir felsefe doğrultusunda ele alınır. Tarihin bu mistik felsefe açısından değerlendirilmesi, romanın en dikkate değer yönlerindendir. Yapıtta, kurgu, içerik ve anlatım bakımından da geleneksel özelliklerle modem özelliklerinin kaynaştığı göze çarpar. Bu makalede İsimle Ateş Arasında, kurgu, içerik ve anlatım bakımından tahlil edilmiştir.

Anahtar kelimeler: Nazan Bekiroğlu, İsimle Ateş Arasında, Osmanlı tarihi, Yeniçeri Ocağı, tasavvuf, aşk.
——————————————————————————–

[1] İncelemede romanın şu baskısından yararlanılmıştır: İsimle Ateş Arasında, İstanbul 2002. Roman hakkında ayrıca bkz. Sevi Aral, ”Yazdıklarım Okuyucunun Elini Yaksın İstiyorum”, Zaman Gazetesi, Kültür-Sanat Sayfası, 17/10/2002; Burak Demirci, ”Ya Cinnet, Ya Hicret (Söyleşi}”, Aksiyon, S. 411, 21 Ekim 2002, s.62-64; Ercüment Dursun, ”Her şey İsimle Ateş Arasında (Söyleşi)”, Türk Edebiyatı, S.349, Kasım 2002, s. 44-48; Mustafa Kutlu, ”İsimle Ateş Arasında”, Yeni Şafak, 06/11/2002, s. 16; Hüseyin Kamil, ”Trabzon’un Sultanı”, Bö!gede Gündem, 11 Kasım 2002, s.4; Nazife Şişman, Suavi K. Yazgıç, Fatma K. Barbarosoğlu, ”İsim Varedendir Ateş Yokeden”, Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, s.16; Belkıs İbrahimhakkıoğlu, ”İhtişamın Yokluğa Seyri”, Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, s. 16; İskender Pala, ”İki Ayrı Ateş Topu Var”, Yeni Şafak, 22 Kasım 202, s.16; A. Ömer Türkeş, ”Sahte Yeniçerinin Aşkı”, Virgül, S.57, Aralık 2002; Ercüment Dursun, ”Bu Dünyada Aşk Aslından Bir Surettir (Söyleşi)”, Vakit, 11 Aralık 2002; Ekrem Özdemir, ”Bazılarının Kaderi Sürgündür (Söyleşi)”, Anadolu Gençlik, Aralık 2002.

[2] Bkz.Yves Reuter,Introductional.analysed Roman,Paris, 1991,s.64(dipnot 1).

[3] Bkz.Dr. Yavuz Demir, İlk Dönem Hikayelerinde Anlatıcılar Tipolojisi, Ankara, Nisan 1995, s.34. 4 Tahsin Yücel, Anlatı Yerlemleri, İstanbul. 1993, s.29.
——————————————————————————–

[*] Yard. Doç. Dr. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Anabilim Dalı, Van.

ALPHAN, Zeynep; “Aşkın ateşin ve Yazının Simyacısı Nazan Bekiroğlu”, Turuncu, Mayıs 2003, sayı 1,(İsimle Ateş Arasında)

(Bu söyleşi, sitemizde, Turuncu Dergisi’nden Zeynep ALPHAN‘ın katkılarıyla yayınlanmaktadır.)

Dengeden filan bahsetmeyeceğim, denge burada sevmediğim kelime. Aşksa aşk, akılsa akıl. Teslimiyet kurtarır. Arada kalmışlık yakar kül eder. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. “O diyorsa doğru diyordur” teslimiyeti. Fakat isimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten.

“Nazan Bekiroğlu… 3 Mayıs 1957, Trabzon doğumlu. Dört yıllık üniversite hayatı hariç  hep  bu kentte yaşadı.  Bulut. Deniz. Yağmur. Türk Dili ve Edebiyatı eğitimini Erzurum’da aldı. Kar. Rüzgar. Ova. Halide Edip’le doktor, Nigar Hanım’la doçent. Şimdilerde KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi’nde Profesör. Suyun kıyısında. İki kız çocuğuna anne. Görünürdeki hayatı bundan ibaret.”

Nazan Bekiroğlu, aşkların devletlerin, yeniçerilerin, hattatların, nakkaşların ‘yazıcı’sı. Numanların, Yusufların, Züleyhaların, Nigarların, Nihadelerin ‘yazıcı’sı. Aşkın yazıcısı, ateşin, suyun, mavinin, ismin, kokunun, aherlenmiş kağıtların yazıcısı. Yüzyıllar öncesi ruhunun ‘taşıyıcısı’. O sadece bir yazar değil. Bir türlü ismini koyamadığımız o duygunun, acıtan, kanatan, olgunlaştıran, belki de bozan, yıkan, yakan, devletleri yok eden, aşkları bitiren o duygunun ‘anlatıcısı’. O eksikliği, o muhtaçlığı anlatan yazıcı. Bir yazar-anne-kadın olarak Nazan Bekiroğlu, aşktan bu yüzyılda bile hala umutlu. Çünkü ona göre, aşkın problemi, devirle, dönemle ilgili değil. Bekiroğlu’ya soracak o kadar çok şey vardı ki, biz de en kıyamadıklarımızı seçtik…

-Mavi, filbahri, hattat… İlk aklınıza gelen sözler nelerdir? Mavi nedir sizce, filbahri, hattat?

Mavi: Suya yakamoz bırakan mavi yıldız, bir benim gördüğüm ve dahi bir benim kaybettiğim. Bütün yazdığımın macerası onu gördüğüme dair bir onay mesajı alabilmek: “Doğru evet, vardı ve sen onu gördün”, bunu duyabilmek.

Filbahri: Uzak, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar, ezel kadar uzak ve çok yakıcı bir hatıra.

Hattat: İncecik, dal gibi, fidan gibi bir siluet, karanlıktan gelip yine karanlığa karışıp giden.

-Aşkların mı yoksa devletlerin mi ömrü daha uzun sürer?

İkisinin de doğması, büyümesi ve ölmesi var, Doğması büyümesi ve ölmesi olmayanı unutmasın insanlar diye böyle.

Şu anda Osmanlı döneminde yaşıyor olsaydınız, hangi konumda, kim olmak isterdiniz?

Bu, benim öğrencilerimle oynadığım bir oyun. Genellikle Tanpınar derslerinde oynarız bu oyunu. Bir zaman makinesi icad edilse nereye, ne zamana gideriz? Her biri arzularını sıralar. Sonra bana sorarlar, ya siz hocam? Ben, Osmanlı tarihi ile sınırlarsak, tek zamanla yetinemem çok zamana gitmek isterim. Evvela Kuruluş olarak adlandırılan döneme gitmek istediğimi söylerim onlara. Bu arzum son senelerde belirginleşti, özellikle isim-ateşin yazılma sürecinde. Bozkır yangınından, o sertlikten öyle serin öyle zarif, öyle hatırlatıcı bir rüzgar geçiyor ki, ürpertici. Kıraç toprakla yağmurun buluşması ve bir benzeri daha olmayan yakışması gibi. Ayrıca on altıncı asır ihtişamı. Kanuni, Sinan, Süleyman. Tabii bir de Hürrem. O zamanı da solumak isterdim. Fakat bütün bunların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlının, ikindi güneşi. Trajedi. Ne çare kader! On yedinci ve on sekizinci asırlara gitmek isterdim. III. Mustafa. Fazla bir şey değil; bir şubat akşamüzerinde Boğaz’ın sularına yakın bir yerlerde, gemilere de yakın olsun, gökyüzü gri hatta kurşuni olsun. Ben Üsküdar’da olayım. Ayazma camiine yakın olayım. Kar aniden tane tane yağmaya başlasın. Rüzgar dondurabilir mahzuru yok. Ama bütün bunları yaşarken yanımda yirmi birinci asra ait bilincim de olsun. Yani bu akılla, bu bilinçle bütün bunlar olsun. Yoksa on yedinci asırda yaşayan bir yirmi birinci asırlı olduğumu bilmezsem, yaşadığımı nereden bileceğim? Tanpınar derslerimiz de genellikle zaten bu cümleyle biter. Ve öğrencilerime bilinç olmazsa hiçbir şey de olamayacağını ikaz ederim. Örneğin biz şimdi, bir zaman makinesi icad edilmiş de yirmi birinci asra gönderilmiş yirmi dördüncü asırlılar isek? Ve bunu bilmiyorsak? Ne olacak o zaman? Bu hayal sonsuz açılımlarla süre gider. Örneğin bugünkü giysilerimizle, zahirimizle Topkapu’nun kapısında zuhur ettiğimiz anda hâzirûnun (ki her halde kapıcılar, yeniçeriler, halk ve belki sarayından çıkmak üzere olan padişah olur hâzirûn dediğim) tepkileri de hayalin en ölümcül parçasını oluşturur.

“Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma.”

-Sizce günümüzde Osmanlı yeteri kadar biliniyor mu?

Hayır tabii ki. Hiç kimse yeteri kadar bilemez. Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma. Tarihin gördüğü Osmanlı da buna dahil. Ama yansımayı önemsemeli. Görüntünün sahibine nisbeti vardır. Bu yüzden tarih bütün inanılmazlığına rağmen çok önemli. Daha doğrusu tarihten çok tarihin felsefesi bana önemli geliyor çünkü tarih eğer bir bilinç doğuramıyorsa gelecek için bir faydası yoktur ve o bilinci tarih felsefesi doğurur.

Geçmişi yitirdik mi? Yok olan tarih mi, yoksa biz miyiz?

Geçmiş bir yandan yitirilir ama bir yandan da yeniden kurula durur. Biteviye. Böylece biz baktığımız yerden bireysel ya da toplumsal ölçekte geçmişi yeniden, işimize geldiği gibi, ihtiyaçlarımıza uyacak şekilde kurar dururuz. Cumhuriyetin ilk yılları aydınının geçmişte görmek istediği şey ile günümüz muhafazakâr aydınının, hatta muhafazakâr olmayan aydının da, geçmişte gördüğü şey aynı değildir.

“Filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.”

-Devletlerin kurulma yükselme ve çöküş dönemleri vardır. Eğer aşklar da devletler gibiyse ve her aşkın bir başlangıç ve bitiş noktası varsa, aşklar da devletler gibi o bitiş noktasında sona erer mi? Yoksa bu bitiş ilahi aşka kanatlandığında bir başlangıç sayilabilir mi? Yani kaybedenler aslinda kazananlar midir?

Her kaybeden değil ama bazı kaybedenler kazananlardır elbet.

-Sizce kokuların önemi nereden geliyor? Her insanı tanımlayan bir koku var mı ve sizin kokunuz hangisi?

Kokuya dair düşüncelerimi, daha önemlisi hissettiklerimi ve ona yüklediğim anlamı isim-ateşte geniş biçimde paylaştım. Ezel meselesi benim şu dünya âlemi anlamak için dört elle sarıldığım kavram. Araf 172. Başka türlü şu parça pürçük aklımla altından kalkmam mümkün olmadı, kalbim okyanus kadar olsa da “bu böyle”. Koku, ezel hatırası olduğunu hissettiğim manada beni ilgilendiriyor. Hatırladığım doğrudur. Ama bu kadar kuvvetle hatırladığım ama bir türlü tanıyıp da adını koyamadığım şey nedir? Bir de tabii o meşhur hadis. Bunlar çok önemli şeyler. Kadın, koku ve namaz. En ucuz esanslar dahil bütün güzel kokuları seviyorum. Suyu hatırlatan mavi kokuları çok çok seviyorum. Ama filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.

Yazılan her yazı bir sonrakini getirir ‘yazıcı‘ için. Hep eksik kalan bir şeyler vardır. Bu yüzden tekrar başka yazılarda vücut bulur ‘yazıcı‘. Siz ‘İsimle Ateş Arasında’ kendinizi tamamladığınızı hissediyor musunuz? Yoksa Numan’ın öyküsü sürecek mi?

Numan’ın öyküsü sürecek mi? Bu güzel. Eğer kastettiğiniz şey benim anladığım şeyse çok güzel bu soru. Anladım ki ırmaklar denize kavuşmayınca sükunet olmazmış. Numan’ın öyküsü sürecek, adı Numan olmasa da ve yazıcı her yazdığını yazmazsa öleceğini zannedecek, sonra yazdıktan sonra hiçbir şey yazamamış olduğunu fark edecek, yazdıklarını ve şimdilerde garip bir saplantıyla -biri hariç- bütün okuduklarını yakmayı arzu edecek. Sular durulacak gibi görünmüyor. Hem kim bilir belki Nihade’nin de okumadığımız bir beşinci defteri vardır bir köşede!

“Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı.”

Hayatımıza giren ve bize acı veren şeylere bir isim bulabildiğimiz için mi acı çekeriz? İsmi olmayanın acısı da olmaz mı?

Ben tam tersini düşünüyorum. Belki Numan ile en çok benzeştiğim nokta ve bütün yazıcılar gibi beni de şair kılan nokta hali isimlendirme isteğimiz. Hali isimlendirdiğim an benim acım azalıyor. Çünkü isim kelamın sahası o da aklın. Böylece cinnetten şuura gerçekleştirilen bir sıçrama sahibini koruyor. Söylemiştim, intihar Werther’in payına düşer Goethe yazar kurtulur. Belki içimde şairlere yönelik büyük saygıya rağmen tetik duran bir noktanın varlığı da bu bilgiden kaynaklanmaktadır. Cinnete talip dahası mecnun olanın şiirle işi olamaz. Ezcümle Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı. Ama o ismi bulamadı ve yandı gitti.

“Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet”

Aşkın mı yoksa aklın yolundan gitmek mi daha çok kanatır yaraları?

Dengeden filan bahsetmeyeceğim, denge burada sevmediğim kelime. Aşksa aşk, akılsa akıl. Teslimiyet kurtarır. Arada kalmışlık yakar kül eder. Ama birinin lisanına teslim olmalı. Lakin bu insanın doğası gereği neredeyse imkansız görünüyor. Şimdilerde, hayatımda hiçbir zaman olmadığı kadar çok fark ediyorum insanın yaradılışındaki çift kutupluluğu. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. “O diyorsa doğru diyordur” teslimiyeti. Fakat isimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten. Ama, yine de ama demeden olmuyor. Yani şu; Ebubekir’i Sıddiyk kılan da Peygamber’in sır’atindeki istikamet, o değil miydi? Düşünsenize neden onca yalancı peygambere değil de adı Ahmed ü Mahmud u Muhammed olana bu teslimiyet? Öyleyse aşkın pazarında aklın yeri yok ama. Ama… Yine de siz bilirsiniz.

Yusuf ile Züleyhalar, Leyla ile Mecnunlar sadece romanların satır aralarında mı kaldı? Yoksa aşkın bilgisayar klavyeleri ve telefon tuşlarıyla paylaşıldığı çağda hala aşk var mı?

Yo, bu konuda iyimserim ben. Aşkın her devirde var olduğundan kuvvetle eminim. Ölüm gibi hep de var olacak. Kültürü farklı olacak belki, arazı değişecek ama cevheri hep aynı. Aşkın problemi devirle dönemle ilgili değil. Onun problemleri kendi yapısından, bir mahluk ise, ki öyledir, onun hilkatinden kaynaklanıyor.

“Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense gül bahçesi.”

Ateş yani var olanı yok eden -aşıkın içini kavuran- yok ederken büyüttüğü acıyla sahibini nasıl götürür mutlak aşka?

Ateş iki türlü galiba. Biri yakar kül eder, hû yangını. Aşkınlık ateşi. Diğeri ise tekrarlanıp durur. Tekrarlana duran ateş cehennem ateşidir. Onun aşılması yok. Her defasında yeni ten verilir ki yeniden yansınlar. Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense gül bahçesi.

Yaşadığımız hayatın gerçek olmadığı bilinen bir şey. Yaşananlar ve bu maddi dünya fani. Bir gün her şey bitecek ve biz rüyadan uyanacağız. Bu yüzden somut olarak yaşadıklarımız değil, soyut olarak hissettiklerimiz gerçek aslında. Aşklar, nefretler, sevgiler, sadakat.. Bir de yaşarken gördüğümüz rüyalar ile sizin gibi ‘yazıcı’ların bizi götürdüğü dünyalar. Yaşadığımız alem, rüyalar ve romanlar… Denge nasıl kurulmalı sizce? Bir denge kurulabilir mi?

Yaşadığımız hayat rüya hükmündedir doğru. “Rüya bütün çektiğimiz rüya kahrım rüya zindan”. Fakat burada ince bir nokta var. Ben uzun yıllar bu dünyadaki acıları, rüyada parmağıma batan bir dikenin verdiği kadar hükümlü yani hükümsüz farz ettim. Bir noktaya kadar doğru. Ama o rüya hükmündeki hayat, bu oyun ve eğlence alanı olan dünya, asıl yurdun temel belirleyicisi. O zaman tamam rüya, ama hafifsenmemesi gereken, hükmü olan bir rüya. Yusuf’un rüyası kadar sahih bir rüya. Denge bunu fark edebilmekte galiba.

– “Hikayeyle de hayatla da mücadelem var, anlıyorum.” İkisinin arasında bir yer yok mu? Arafta kalmaya bu yüzden mi mahkum ‘yazıcı’?

Bilmem ki, ben de bilmiyorum ki. Hayatın ve hikâyenin arasında öyle ince bir tül peçe var ki. İnsan hangisini yazdığını şaşırabiliyor ve böyle bir anda artık hikayelerinin kontrolünü de kaybedebiliyor.

“Sevilen bir kadın can demekti. Bu yüzden en çok cânım denirdi ona ortasında bir eliflik nefes hacmiyle. Ve can artık bir yeniçerinin hayatında feda edilmesi gereken değil esirgenmesi gereken bir şey olurdu. Bu yüzden korkar olmuştuk ölmekten” diyor kitabınızda yeniçeriler. Ölmek iki kişi olunca neden zor gelir?

Sevilen bir kadına adanan bir can, artık sahibinin olmaktan çıkmış demektir. Devredilen bir yaşam ve kendi için değil o için yaşanan bir hayat. Eğer böyleyse ölüm hakkınız da sizden alınmıştır. Ve can artık sizin kendiniz için değil sevdiğiniz için korunması gereken bir şey olmuştur. Hani şu gibi: Sana bir şey olursa, sana hakkımı helâl etmem. Hoş doğrusu!

“İsimle Ateş Arasında” romanınızda Nihade, çok da belli olmayan bir yere gidiyor. Sanki kaybolmuş gibi. Ve siz romanın sonunda da söylemiyorsunuz nereye gittiğini. Bu yüzden Numan (belki de Mansur demek gerekir)’ın hissettiği o belirsizlik duygusunu daha çok acıtıyor okuyucuyu. Sizce daha çok böyle belirsizlikler mi, yoksa belirli bir acı mı yangın çıkmasına neden olan?

Nihade’nin belirsizliği Numan’ın yangınının ana nedeni. Çünkü uğrunda o kadar çok şey feda edilmiş. Şer’î manada değilse de kalbî manada bir ihanetin yükünü yüklenerek geliyor Numan ona. Bazı şeyler yasal olabilir ama kalbin yasalarıyla çelişir. Bir Nur’un acısı üzerine kurulan bir Nihade vuslatı. Uğrunda bu kadar çok şey feda edilenin belirsizliği, onun her şeyi sıfırladığı bir ihanet anlamına gelir. Şahıslara değil bizatihi aşkın kendisine ihanet anlamına. Ve her şeyin hiç de olmamış olmadığı anlamına gelir. Belirli bir acının nedeni olan şey Numan’ı daha az acıtırdı. Şüphe yok ki Nihade yok olduğu o günlerde, arabesk bir kurguyla, diyelim Mansur’un mezarına ve hadi yine diyelim ölmemiş olsun, Mansur’a gidiyor olsaydı, bir ihanetle girmiş olsaydı Numan’ın defterine, onu bu kadar çok acıtmazdı. Numan’ı bu kadar çok acıtan şey uğrunda o kadar çok şey feda edilen kadının kayıtsızlığı, aşkın ölmesine bile bile göz yumması. Numan’ın bütün bu sağanak altında, bu hücumlar altında kalmasına izin vermesi. Bu korkunç bir yangın ve hiçbir şey Numan’ı bundan daha fazla yakamazdı. Böyle bir yangını ancak böyle bir belirsizlik çıkarabilirdi.

Romanın sonunda İstanbul’da çıkarılan o büyük yangın, bir şekilde söndürülüyor. Peki Numan’ın ve Numan’ların, Yusufların yangını söner mi bir gün?

Yusuflar’ın yangını farklı. O yangın bu dünya için de öte dünya için de müjde hükmündedir. Sıradan bir fert olarak Numan’ın yangını ise, onun hesabı büyük mahkemeye kalmıştır. Doğrusunu ancak Allah bilir.

Sultan Dergisi, Mayıs 2003 (Genel, İsimle Ateş Arasında ağırlıklı)

1*Mavi, filbahri, hattat… İlk aklınıza gelen sözler nelerdir? Mavi nedir sizce, filbahri, hattat?

1*Mavi: Suya yakamoz bırakan mavi yıldız, bir benim gördüğüm ve dahi bir benim kaybettiğim.

Filbahri: Uzak, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar, ezel kadar uzak ve çok yakıcı bir hatıra.

Hattat: İncecik, dal gibi, fidan gibi bir siluet, karanlıktan gelip yine karanlığa karışıp giden.

2*Aşkların mı yoksa devletlerin mi ömrü daha uzun sürer?

2*İkisinin de doğması, büyümesi ve ölmesi var, Doğması büyümesi ve ölmesi olmayanı unutmasın insanlar diye böyle.

3*Şu anda Osmanlı döneminde yasıyor olsaydınız, hangi konumda, kim olmak isterdiniz?

3*Bu, benim öğrencilerimle oynadığım bir oyun. Genellikle Tanpınar derslerinde oynarız bu oyunu. Bir zaman makinesi icad edilse nereye, ne zamana gideriz? Her biri arzularını sıralar. Sonra bana sorarlar, ya siz hocam? Ben tek zamanla yetinemem çok zamana gitmek isterim. Evvela kuruluş olarak adlandırılan döneme gitmek istediğimi söylerim onlara. Bu arzum son senelerde belirginleşti. Özellikle isim ateşin yazılma sürecinde. Henüz kentlileşmemiş bozkır ruhunun İslamiyet rüzgarıyla aniden karşılaşmasından doğan korkunç bir şey. Üstelik bu içimdeki duyguyu o günlerde elime geçen bir CD vardı, Kültür Bakanlığı’nın Katkılarıyla Tika tarafından çıkarılmış Orta Asya’dan Balkanlar’a Türk Dünyası Müzikleri, onun … parçasında tam anlamıyla hissettim. Bozkır yangınından o kıraçlıktan o ezilen sertlikten öyle serin öyle zarif  öyle hatırlatıcı bir rüzgar geçiyordu ki ürpertici. Kıraç toprakla yağmurun buluşması ve o bir benzeri daha olmayan yakışması gibi. İslamiyet ve Türklüğün buluşmasını ve uyuşmasını bundan daha iyi ifade eden ne bir kitap okudum ne bir resim gördüm ne başka bir şey. Herkese dinletmek istiyorum. Ayrıca on altıncı asır ihtişamı. Kanuni, Sinan, Süleyman. E tabi bir de Hürrem. O atmosferi de solumak isterdim. Fakat bütün bunların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlının, ikindi güneşi. Trajedi. Ne çare kader! On yedinci asra gitmek isterdim. III. Mustafa. Fazla bir şey değil, bir şubat akşamüstünde boğazın sularına yakın bir yerlerde, gemilere de yakın olsun, gökyüzü gri hatta kurşuni olsun, kar da yağmaya başlasın. Ben Üsküdar’da olayım. Ayazma camiine yakın olayım. Kar aniden tane tane yağmaya başlasın. Rüzgar dondurabilir mahzuru yok.

Ama bütün bunları yaşarken yanımda yirmi birinci asra ait bilincim de olsun. Yani bu akılla bu bilinçle bütün bunlar olsun. Yoksa on yedinci asıda yaşayan bir yirmi birinci asırlı olduğumu bilmezsem yaşadığımı nereden bileceğim? Tanpınar derslerimiz de genellikle zaten bu cümleyle biter. Ve öğrencilerime bilinç olmazsa hiçbir şey de olmayacağını ikaz ederim. Örneğin biz şimdi yirmi birinci asırda, bir zaman makinesi icad edilmiş de yirmi birinci asra gönderilmiş yirmi dördüncü asırlılar isek? Ve bunu bilmiyorsak? Ne olacak o zaman? Bu oyun sonsuz açılımlarla süre gider. Örneğin bugünki giysilerimle Topkapu’nun kapısında zuhur ettiğim anda hazirunun (ki her halde kapıcılar, yeniçeriler, halk ve belki sarayından çıkmak üzere olan padişah olur hazirun dediğim) tepkileri de oyunun en eğlenceli parçasını oluşturur.

4*Sizce günümüzde Osmanlı yeteri kadar biliniyor mu?

4*Hayır tabii ki. Hiç kimse yeteri kadar bilemez. Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma. Tarihin gördüğü Osmanlı da buna dahil. Ama yansımayı önemsemeli. Görüntünün sahibine nispeti vardır. Bu yüzden tarih bütün inanılmazlığına rağmen çok önemli. Daha doğrusu tarihten çok tarihin felsefesi bana önemli geliyor çünkü tarih eğer bir bilinç doğuramıyorsa gelecek için bir faydası yoktur ve o bilinci tarih felsefesi doğurur.

5*Geçmişi yitirdik mi?Yok olan tarih mi, yoksa biz miyiz?

5*Geçmiş bir yandan yitirilir ama bir yandan da yeniden kurula durur. Biteviye. Böylece biz baktığımız yerden bireysel ya da toplumsal ölçekte geçmişi yeniden, işimize geldiği gibi, ihtiyaçlarımıza uyacak şekilde kurar dururuz. Cumhuriyet ilk yılları aydınının geçmişte görmek istediği şey ile günümüz aydınının geçmişte gördüğü şey aynı değildir.

6*Devletlerin kurulma yükselme ve çöküş dönemleri vardır. Eğer aşklar da devletler gibiyse ve her aşkın bir başlangıç ve bitiş noktası varsa, aşklar da devletler gibi o bitiş noktasında sona erer mi? Yoksa bu bitiş ilahi aşka kanatlandığında bir başlangıç  sayılabilir mi? Yani kaybedenler aslında kazananlar midir?

6*Her kaybeden değil ama bazı kaybedenler kazananlardır elbet.

7*Sizce kokuların önemi nereden geliyor? Her insani tanımlayan bir koku var mi ve sizin kokunuz hangisi?

7*Kokuya dair düşüncelerimi, daha önemlisi hissettiklerimi ve ona yüklediğim anlamı isim ateşte geniş biçimde anlattım. Ezel meselesi benim şu dünya alemi anlamak için dört elle sarıldığım kavram. Başka türlü altından kalkamadım, mümkün değil. Koku ezel hatırası olduğunu hissettiğim oranda beni ilgilendiriyor. Bu kadarına kuvvetle hatırladığım ama bir türlü tanıyıp da adını koyamadığım şey nedir? Bir de tabii o meşhur hadis. Bunlar çok önemli şeyler. Kadın, koku ve namaz. Bütün güzel kokuları seviyorum. Suyu hatırlatan mavi kokuları çok çok seviyorum. Ama filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.

8*Yazılan her yazı bir sonrakini getirir ‘yazıcı’ için. hep eksik kalan bir şeyler vardır. Bu yüzden tekrar başka yazılarda vücut bulur ‘yazıcı’. Siz ‘İsimle Ateş Arasında’ kendinizi tamamladığınızı hissediyor musunuz? Yoksa Numan’ın öyküsü sürecek mi?

8*Numan’ın öyküsü sürecek mi? Bu güzel. Eğer kastettiğiniz şey benim anladığım şeyse çok güzel bu soru. Anladım ki ırmaklar denize kavuşmayınca sükunet olmazmış. Numan’ın öyküsü sürecek, adı Numan olmasa da ve yazıcı her yazdığını yazmazsa öleceğini zannedecek sonra yazdıktan sonra hiçbir şey yazamamış olduğunu fark edecek, yazdıklarını ve şimdilerde garip bir saplantıyla -biri hariç- bütün okuduklarını yakmayı arzu edecek. Suları durulacak gibi görünmüyor. Hem kim bilir belki Nihade’nin de okumadığımız bir beşinci defteri vardır bir köşede!?

9*Hayatımıza giren ve bize acı veren şeylere bir isim bulabildiğimiz için mi acı çekeriz? İsmi olmayanın acısı da olmaz mi?

9*ben tam tersini düşünüyorum. Belki Numan ile en çok benzeştiğim nokta ve bütün yazıcılar gibi beni de şair kılan nokta varlığı isimlendirme halimiz, isteğimiz. Varlığı isimlendirdiğim an benim acım azalıyor. Çünkü isim kelamın sahası o da aklın. Böylece cinnetten şuura gerçekleştirilen bir sıçrama sahibini koruyor. Söylemiştim, intihar Werther’in payına düşer >Goethe yazar kurtulur. Belki içimde şairlere yönelik büyük saygıya rağmen tetik duran bir noktanın varlığı da bu bilgiden kaynaklanmaktadır. Cinnet isteyenin şiirle işi olamaz. Ezcümle Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı. Ama o ismi bulamadı ve koyamadı, lyandı gitti.

10*Aşkın mı yoksa aklın yolundan gitmek mi daha çok kanatır yaraları?

10* Teslimiyet kurtarır. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyettir elbet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. O diyorsa doğru diyordur teslimiyeti. Fakat. İsimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten ama yine de ama demeden olmuyor. Yani şu Ebubekir’i sıddiyk kılan da Peygamberin istikametindeki doğruluk o değil milydi? Düşünsenize neden kezzab’a değil de Muhmammed’e bu teslimiyet? Öyleyse aşkın pazarında aklın yeri yok ama . Ama…

11*Yusuf ile Züleyhalar, Leyla ile Mecnunlar sadece romanların satır aralarında mı kaldı? Yoksa aşkın bilgisayar klavyeleri ve telefon tuşlarıyla paylaşıldığı çağda hala aşk var mı?

11*Yo, bu konuda iyimserim ben. Aşkın her devirde var olacağından kuvvetle eminim. Ölüm gibi hep de var olacak. Kültürü farklı olacak belki arazı değişecek ama cevheri hep aynı. Aşkın problemi devirle dönemle ilgili değil. Onun problemleri kendi yapısından, bir mahluk ise onun hilkatinden kaynaklanıyor.

12*Ateş yani var olanı yok eden -aşıkın içini kavuran- yok ederken büyüttüğü acıyla sahibini nasıl götürür mutlak aşka?

12*Ateş ya arınmak için ya ceza için. Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense arınışa, gül bahçesine götürür.

13*Yaşadığımız hayatın gerçek olmadığı bilinen bir gerçek. Yaşananlar ve bu maddi dünya fani. Bir gün her şey bitecek ve biz rüyadan uyanacağız. Bu yüzden somut olarak yaşadıklarımız değil, soyut olarak hissettiklerimiz gerçek aslında. Aşklar, nefretler, sevgiler, sadakat.. Bir de yaşarken gördüğümüz rüyalar ile sizin gibi ‘yazıcı’ların bizi götürdüğü dünyalar. Yaşadığımız alem, rüyalar ve romanlar… Denge nasıl kurulmalı sizce? Bir denge kurulabilir mi?

13*Sanırım.

14*Hikayeyle de hayatla da mücadelem var,anlıyorum.” İkisinin arasında bir yer yok mu? Arafta kalmaya bu yüzden mi mahkum ‘yazıcı’?

14*Yaşadığımız hayat rüya hükmündedir doğru. Fakat burada çok ince bir nokta var. Ben uzun yıllar bu dünyadaki acıları, rüyada parmağıma batan bir dikenin verdiği kadar hükümlü yani hükümsüz ancak farz ettim. Bir noktaya kadar doğru. Ama o rüya hükmündeki hayat, bu oyun ve eğlence alanı olan dünya asıl yurt olan ahiret yurdunun temel belirleyicisi. o zaman tamam rüya, ama hafifsenmemesi gereken, Yusuf’un rüyası kadar sahih bir rüya. Denge bunu fark edebilmekte galiba.

15*”Sevilen bir kadın can demekti. Bu yüzden en çok cânım denirdi ona ortasında bir eliflik nefes hacmiyle. Ve can artık bir yeniçerinin hayatında feda edilmesi gereken değil esirgenmesi gereken bir şey olurdu. Bu yüzden korkar olmuştuk ölmekten” diyor kitabınızda yeniçeriler. Ölmek iki kişi olunca neden zor gelir?

15*İki kişi olunca evet.

16*”İsimle Ateş Arasında” romanınızda Nihade, çok da belli olmayan bir yere gidiyor. Sanki kaybolmuş gibi. Ve siz romanın sonunda da söylemiyorsunuz nereye gittiğini. Bu yüzden Numan (belki de Mansur demek gerekir)’ın hissettiği o belirsizlik duygusunu daha çok acıtıyor okuyucuyu. Sizce daha çok böyle belirsizlikler mi, yoksa belirli bir acı mı yangın çıkmasına neden olan?

16*Nihade’nin belirsizliği Numan’ın yangınının ana nedeni. Çünkü uğrunda o kadar çok şey feda edilmiş. Şüphe yok ki Nihade yok olduğu günlerde diyelim Mansur’un mezarına ve hadi yine diyelim mesela ölmemiş olsun Mansur’a gidiyor olsaydı, bya da bir ihanetle girmiş olsaydı Numan’ın defterine bu kadar çok acımazdı. Numan’ı bu kadar çok acıtan şey uğrunda o kadar çok şey feda edilen kadının kayıtsızlığı, aşkın ölmesine bile bile göz yumması. Numan’a bütün bu sağnak altında, bu hücumlar altında kalmasına izin vermesi. Bu korkunç bir yangın ve hiçbir şey Numan’ı bundan daha fazla yakamazdı. Bir başka erkeğin varlığı bile.

17*Romanın sonunda İstanbul’da çıkarılan o büyük yangın, bir şekilde söndürülüyor. Peki Numan’ın ve Numan’ların, Yusufların yangını söner mi bir gün?

17*Yusufların yangını farklı. Onun yangını bu dünya için de öte dünya için de müjde hükmündedir. Sıradan bir fert olarak Numan’ın yangını ise, onun hesabı büyük mahkemeye kalmıştır.

Reyhane KEMERLİ İsim İle Ateş Arasında-Nazan Bekiroğlu

…İsim İle Ateş Arasında/Nazan Bekiroğlu-Okuyan-Yazan: Reyhane KEMERLİ,Dar Vakit E-Dergi, Yıl:1,Sayı:2 …
Gerçeğin yanılabilirliğini farkettiğimde,yer ve gök bir bilinmeze doğru uzanırken korktum kendimden ve ismi anımsadım. Her hayatın bir başka hayatı barındırdığını gördüm içinde.Oysa hayatları tek tek yaşamak bizi zorluyordu ve fazla içinde kalıyorduk yaşamın. Oysa varlığımızdan, benliğimizden, kendimizden koptuğumuz anda başlıyordu hayat. Oysa elimizin altında duran bir yolu vardı başka bir hayata açılan kapıyı bulmanın ve bilinmezin, tatmadığımızın ve duymadığımızın kelimelerle tarife dökülemeyen buğusuna dokunmanın. Bir aşk kelimesi vardı,bir de okumak…

Aşk da ne çok benziyordu bir kitaba. Alemi okumak, insanı okumak, dünyada Tanrıyı okumak gibiydi. Canlıların suretinde Allah’ı hatırlamak ve insan olan yanımızla, hep unutan yanımızla unutmaya benziyordu. Yokluk ve varlık arasında gidip gelmek,ateşin içinde yürümek gibiydi. İnanmaktı aşk sormadan, şüphe duymadan inanmak.Bir taraftan yanarken bir taraftan serpilmesi gibiydi suyun toprağa. Bir kitapta bir aşkı tanımaktı isim ile ateş arasında. Tarihi, aşkı ve isyanı farketmediğimiz yanlarıyla görmek,bir kokuyu kelimelere dökememenin
sizde uyandırdığı duyguların elbiselere bürünüp çeşit çeşit kılıklarla dans etmesi gibiydi gözünüzün önünde. İnce boyunlu bir karanfili elinde tutmak gibiydi,oysa karanfil kokusunu asla tutamazdık bu yüzden karanfil kokusu gibiydi aşk ve bir kitabın sizde uyandırdığı duyguların mahmur bakışlarla hayatı süzüşü gibiydi.Dünyayı tersine çevirip öyle seyretmekti, çünkü aşık olan için dünya dönmeden ya da yer tarafından çekilmeden de biz, devam ederdi yaşam ve ölüm, çünkü mantık çoktan aşkın sonsuz karanlığında kaybolmuştu, aşkın aydınlığıysa inançtaydı ve boyun eğişte.

“Hepsinin illeti su, sebebi su, cevheri su.Ama yine de suyun kokusu
yoktu.Koku, koku özünün havaya karışması ile gerçekleşen bir şeydi.Bu
yüzden değil mi ki üzerine su dokunan sardunya,buharlaşan su damlacıklarının uçucu olan koku zerreciklerini de havaya kaldırmasıyla kokusunu salıyordu. Islanan gülün kokusunu daha iyi salması bu yüzdendi.Her şey dengedeki hikmetteydi.Suyun kokusu olsaydı bütün kokular birbirine karışırdı. Hele yağmurdan sonra!”

Suydu o da, alemlere rahmetti, en sevilendi, hayattı, onun varlığında,
büyüklüğünde ve su gibi mukaddes oluşunda, su gibi aziz oluşunda bizim
varlığımız küçülüyordu.Biz ancak onu severek varolabilir, ancak onu
severek büyüyebilirdik

“Suya versin bağban gülzarı zahmet çekmesin
Bir gül açılmaz yüzün teg verse bin gülzare su”

Onun gidişiyle o ana kadar su verilmiş gül bahçesi suya verildi,
tarumar oldu.Onu unuttukça içimizdeki gül bahçesini seller alıp götürdü.

Yangınımız çok büyüktü, suyumuz az.Bu yüzden hep yandık, çok yandık,
tekrar tekrar yandık.Sular fayda etmezdi bu yaraya.

“Çok iyi hatırlayıp da bir türlü tanıyamadığım çok uzak bir hatıranın
kokusu.Ruh ve ten birbirine dokunamaz demesindi kimse.Bir bedene
hapsolarak geçici bir tutsaklığa mahkum edilmiş fakat mahiyeti sınırsızca özgür olan ruhum dokundu kendi kafesine.O an kokuyla bildiğimi ömrümün evvelinde ne görmekle ne işitmekle ne de dokunmakla bildimdi.Ruhum kafesinden sıyrılarak yükseldi.Gözyaşının ferahlığıyla yıkanmış kocaman bir tebessümdü bu. Uyumuşum.Uyanmışım.Bir de baktım ki acı çeken bir ceset olarak kendimi bir rüyada bırakmışım.Bu dünyadan yükselerek, kendime ve türlü suret acılarıma, hepsinin gelip geçici olduğunu kavrayabileceğim bir noktadan bakmışım.Beni içine alan sonsuz ırmakta bir damlaymışım.Işığın ve suyun ruhuna karışmışım.”

Unutuyorduk…

Nisyandan ibarettik ve her isimde hatırlatılsa da hatırla emri gene de
unutuyorduk. Onun ruhundan üflendiğimizi, onun vasıflarından aldıklarımızı, aynalık görevimizi, güllerin sulanması gerektiğini..
Amaçları unutup amaçlarda takılışımız bu yüzdendi.Çünkü ayrıntılarda
boğulmamız başlamıştı, çoğulluk içinde kayboluşumuz.Şeytan ayrıntılarda
gizliydi ve hızla su alıyorduk, ateş sönüyordu git gide.

Bir gün insan şah damarını unuttu ve olan oldu, kan kesildi, nefes
kesildi, ten soldu, güller kurudu.Artık döndüğümüz her yerde sevdiğimizi değil, aşkı değil korkuyu görür olduk. Akıl girmişti araya, aşk bitiyordu, izah etmeye, mazeretler bulmaya çalışıyorduk, korkumuzu ört pas etmek için, şüpheyi ört pas etmek için. Oysa şüphe giren toprakta güller büyüyemezdi. Aşka şüphe karışmıştı, suyun rengi bulandı. Sonsuzu sonluda göremezdik artık çünkü mantık buna izin vermezdi.Çünkü
sonsuzun açıklamasını yapamaz ancak ruhumuzun kapalı kapılarının
ardında bulabilirdik onu, inanarak.Güller yetişmeliydi inançla, oysa şüphe böcekleri çoktan sarmıştı toprağı. Ben varım dediğimizde sevgilimize, seni sevdiğim için varsın sen dediğimizde yok oluş başladı. Salt boyun eğişin yerini karşı çıkışlar aldığında, sevgilinin emirlerini sorgulamaya başladığımızda, kalbimizden, ateşte büyümüş kızıl bir gül çıkarıp veremediğimizde ona. Kuruduğunda topraklarımız,
ya fazla sudan ya da susuzluktan tarumar olduğumuzda.Çünkü aşk ikisinin
arasında bir yerlerdeydi, sönmeden yanmak, için için yanmak, erimek,
etrafı yakmadan içine yanmaktı.Su serpildikçe büyüyen bir yangındı.Daha çoğunu istemezdik, verilenden fazlasını sorgulamazdık, çünkü yanmak
lütuftu. Oysa istediğimizde fazlasını, dahasını,söndü ateş, korku girdi kalbe.

“Akletmenin istilasına uğradım ben.Aşkı kalbimle değil aklımla
onaylamanın telaşına düştüm ben.Oysa kalbin tafsilatı ancak kalp olduğunda sükunet var. Kalbin tafsilatı fikr olunca muamma. Kalbin fikri ikna edemediği yerin adı nifak. Fikrin terazisine düşen aşkın yekununda kopan kıyametin bir bedende nasıl menzil bulduğuna en yakın tanık tutuldum ben. Fikrin ve muammanın ayrıntısına böyle düşüverdi. Aşkı taşıyan her kalbin muhkem olduğunu zannediyordum oysa.Meğer aşk indiği kalbi ihya ediyordu ya, ihya edemezse yok ediyordu. Kazasız belasız kurtulmanın imkanı yoktu.”

Özümüzü unutunca daha çok yüklendik akla, daha çok zorladık,
açıklamalara dayandırdık etten duvarlarımızı.Bir lafız, bir ses, bir isim uçuramadık göğe. Hu diyemedik. Kendimize yabancı kaldık gitgide, söndü nuru kalbimizin, aklın ışığına el açtık, akıl da bizi tek başına ancak kurumuş bir gül bahçesinin yıkık dökük kapısına kadar getirebildi. Yasalarla, kanunlarla, açıklamalarla kaplandıkça etrafımız bölündük, çoğaldık, tesbihin taneleri koptuğunda tesbih de yoktu artık.
Varlığı yokluğumuzda değil varlığımızda aramaya başladığımızda
merkezden uzaklaşmaya ve dağılmaya başlamıştık. Önce ilham terketti bu şehri, sonra hüzün sonra göz yaşı.Yalnız korkunun ve şüphenin karanlık adımları ve kendi gölgelerinden korkan insanlar kaldı. O’nu kaybettik halbuki kaybetmemiz gereken kendimizdik.Bu müthiş yanılgının içinde katmerlenip çoğalan yanılgılar icat edip durduk. Yargılarımızın doğruluğunu ispata kalkıştık.Halbuki aşkın ispata ihtiyacı yoktu, en çok da bu yüzden, tarifi imkansız kokular, elle tutulması mümkünsüz duygular gibi vardı, en çok varolabilendi. Kainatı kaplayan nuru onu unutan bedenlerimizle kapladık, ışığı, nuru örttü bedenlerimiz, inanç yerini inkara, şüphe yerini isyana bırakmıştı.Unuttuk sözümüzü.Gene bölündük, daha çok bölündük. Nefsani aşktan ilahi aşka geçişimizi de engellemişti kesif bedenlerimiz.Sıkıştık kaldık sonu ve başı iç içe geçmiş fasit bir dairenin içinde.

“Çünkü aşkın alevi de olsa imanın ateşi de olsa eğer beslenmezse her
ateş sönüyordu.”

Ateş söndü,isim kaldı ama “kağıdı tutuşturmuyordu yangının ismi.”
Dar Vakit E-Dergi, Yıl:1,Sayı: 2

Hasan ÖZTÜRK ; isimle ateş arasında: OSMANLIYA DAİR HİKAYAT

…isimle ateş arasında: OSMANLIYA DAİR HİKAYAT – Hasan ÖZTÜRK

MAVİ-YEŞİL, nr. 24, sf.3…
İsimle Ateş Arasında, akademisyen kimliğiyle sanatçılık ruhunu barıştırabilen az sayıda kişilerden biri olan Nazan Bekiroğlu’nun ilk romanı. Adıyla ilk kez Dergah sayfalarında karşılaştığım Nazan Bekiroğlu, nedense bende hoş bir Tanpınar havası çağrıştırır.Bu çağrıştırma ayrı iki yönlerini bir arada kullanabilmelerinden, geçmişe yaşanmış olana bir çeşit kültür özlemiyle bakışlarından ve edebi eserin mesaj yerine estetik kimlikle oluşuna özen göstermelerinden belki de. Geçmişin bir yerinde yaşanmış bitmiş gibi saklı kalan aşkları, cinselliğin iğreti şehvetiyle allayıp pullamadan canlandırmaları da atlanmaması gereken bir ayrıntılarıdır bence.
Dergah dergisinin elli beş sayılık dilimindeki öyküleri değerlendiren yazımda (Kasım 1994, s.57) Nazan Bekiroğlu ile ilgili olarak; ”Osmanlının siyasi ve askeri tarihine hamasi duygularla bakan mesaj yüklü, bildirge nitelikli hikaye/romanlar yerine Nazan Bekiroğlu’nun, Osmanlıyı yaşayan ve hisseden insanların tarihi olarak değerlendiren ‘teknik ve tematik tembelliğe tahammülü olmayan’ sevgi yüklü hikayelerini okumalısınız. Yazarı, hikayelerinin kitaplaşmasını pek istemiyor. Yazarının muhalefetine rağmen Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinin kitaplaşmasına dergi katkıda bulunmalıdır.” şeklindeki değerlendirmeme şimdi iki küçük ekleme yapabilirim ancak. Ekleyeceklerimin ilki yazarın hikayelerinin Nun Masalları (Dergah, 1991) adıyla kitaplaşması ikincisi de onun okunacakları listesine İsimle Ateş Arasında (Tiaş, 2002) romanının da eklenmesidir.
Türk edebiyatında 1980’Ii yılların ortasından sonra tarihi roman yazarlığının önem kazandığı gözlenmektedir. Roman türleri arasından yazımı en zor olanı olarak gösterilen tarihi roman türüne karşılık bu yöneliş, dünyanın gündemindeki küreselleşme sürecinde yeni kimlik arayışlarının yönlendirmesiyle tarihin yeniden yorumlanması çabasının ürünü olarak değerlendirilmelidir.
Siyasal/toplumsal hayattaki sivilleşme hareketiyle ivme kazanan tarihin yeniden yorumlanması bir bakıma resmi tarih tezinin de sorgulanmasıdır. Bu yeni girişimde edebiyatçı/yazarların, akademisyen/tarihçilerden önce davrandığını belirtmek gerek.
Yeniçeri katibi Numan’ın ağzıyla ”devletlerin insanlar gibi aşkların da devletler gibi ömürleri olduğuna neredeyse delil olarak yazılan İsimle Ateş Arasında, ”konunun bitimi, zaman mührünü yemiş olması” durumuyla tarihi roman olarak değerlendirilecektir. Padişahla/devletle neredeyse aynileşen yeniçeri ocağının kuruluşuyla başlayan roman, Osmanlı tarihinin zaman çizgisini sürdürüp yeniçeri ocağının lağvıyla sonlanır.
Padişahların ve yeniçerilerin romanını tarih bilgilerimizle okurken ”tahrif edilmiş” olay veya kişilerle de karşılaştığımız olmuyor. Bu, anlatılanların gerçek/belge olduğu anlamına gelmiyor elbette. Aslına bakılırsa -tarihin kendisi de belgesi de gerçek değil, kurmaca. ”Tarih diye bir şey yok aslında. Kalem kimin elindeyse tarih yazıyor hem de yeniden yazıyor.(…)Sadece olanı ve biteni anlatmayan tarih, yenenlerin, düne baktığında görmek istediği ve yarınlara göstermek istediği tarih. Belge diyor tarihçi. Nedir ki belge? Bizi yenenin, sizin görmenize izin verdiği şey değil mi ? Gördüğünüz, görmenize izin verilen şeyden ibaret değil mi ? Kalemi elinde tutan taraf, şayet zamanın en vahşi savaşını barış için başlattığını belgelere şerh düşerse belgeyi kim ne yapsın?(İAA/s.279)Yaygın tanımıyla, yaşanmış ve yaşanabilir olanı anlatan romanın yaşanmış/yazılmış olanı belgedir ki o da romancı için öncelikli malzemedir. Romancının göstereceği ustalık, yaşanabilir olanı kurgulayarak edebi eser oluşturmaktır. Mehmet Kaplan’ın, ”Tarihi romanı sanat eseri olarak değerli kılan, tarihi kaynak ve gerçeklere uygun olmaktan ziyade kendi içinde bir dünya teşkil etmesidir.” cümlesiyle vurgulamak istediği de bu özellik olmalıdır.
İsimle Ateş Arasında, ardında garip bir hüzün yumağı oluşturan bozulmaların öyküsü olarak okunabilir. Vakanüvis titizliğinde bir tür deneme biçimiyle yazılan bozulma öyküsü, redd-i miras ve yüce devlet karşıtlığı arasına sıkıştırılmış Osmanlı devletinin, ”tam ortasından bir bıçakla kesilmiş gibi okumak mümkün olmayan” öyküleridir. Yüce devlet tepesinden bakıyorsanız eğer II. Murat’ın, oğlunun elli beş gün süren sünnet düğünü eğlencelerinin sonunda düğünü şenlendiren ”canbaz, hokkabaz, peredebaz taifesi”ni padişah iradesine rağmen yeniçeri ocağına yazmayan yeniçeri ağasını azledip yerine itaatkar yeni bir ağa tayin etmesini içinize sindirmeniz zor olabilir. Bozulmanın başlangıcı kabul edilen bu ”anlatılan inanması zor bir masal gibi” olsa da. Redd-i miras kutbu ise duruş yeriniz eğer ”bir yeniçerinin yediği meyvenin bedeli olan akçeleri dallara yapraklara astığı masal değil” demeniz mümkün olmayabilir. İrdeleyen/anlamaya çalışan bir anlayışla bakıyorsanız tarihinize iV. Murat
döneminin bir memurun denetlenmesiyle sağlama çıkarılmasına; II. Mahmut’un yüzünü batıya dönmüşken derin/tekelci devleti diriltmesine; şehzadelerin erken taht sevdasına; bozulmuş olanın yeniçeriler gibi görünmesine karşılık yazının, ciltlerin, tuğranın, kumaşın, mimarinin, sarayın, bahçelerin, musikinin ve bütünüyle hayatın bozulmasına; Osmanlının bozulmasını aklın terazisinin de Gazzali’nin de durdurmaya yetmediğine; nasıl olacak da ”Osmanlının ilerlemek istediği yer birkaç asır geride” kalacağına anlam verebilmeniz için ders notlarınızı gözden geçirmeniz gerekebilir. .
Gök kubbenin altında yeni bir şey yok. Bu bağlamda İsimle Ateş Arasında bilinmeyeni değil, şimdiye dek söylenmiş olanı ”bütün söylemek istediğini, farklı hikayelerde açığa çıkan ortak sözcüklerle ifadeye iktifa edip” söylüyor ya ayrıcalığı burada. Nazan Bekiroğlu, bir öyküsündeki ”hissetmekle dışardan bakmak ne kadar farklı” cümlesini şimdi Osmanlıyı tanımak isteyenler için söylemiş olamaz mı ne dersiniz?

Mavi-Yeşil, nr.24, sf.3

Nihal Bengisu KARACA , Aşkın esamesi yok Cin ile Cennet arasında

Aşkın esamesi yok Cin ile Cennet arasında

Nihal Bengisu Karaca

“Nazan Bekiroğlu’nun hikâye ile roman arasında, koşmayan, coşmayan ama imgelemde derin izler bırakacak kitabı ‘İsimle Ateş Arasında’,aşkın kimyasını ve mantalitesini,padişahın ve yeniçerilerin,siyasetin ve iktidarın, cihadın ve kazan kaldırmanın, ulema ve sadrazamın arasında, ‘devlet meselelerine’ denk bir zaviyeden söyleyebilmiş ilginç bir kitap”

Bir şeyin bir varlık, bir oluş olmasından önceki hali ‘isim’; ilk ve saf. İsim, varlığın hayali. Evrenden önce var olan, evrenin hayalini barındıran ‘söz’ü nitelikli kılan. Tezahür etmiş, yaşanmış, görülmüş ve tüketilmiş, hayat manzumesinde anlamlı bir yer almış, sonra önemsenmemiş, bozulmuş ya da unutulmaya bırakılmış olandan arda kalan son şey. İsim, bir şeyin daha ‘şey’ olmadan var olan şekli. Şeyin yok olmaya yaklaşma süreci isminin kolay kolay hatırlanamaması ile ölçülebilir, yok olma anı isminin tamamen unutulması ile. Yine de birileri halen bu saptamayı yapacak kadar vakıfsa ismine, şey hâlâ var demektir.

Mutlak yokluk kimsenin altını çizemediği gerçekliktir. İsmi olmayan bir şeyin var olduğunu kanıtlayabilmek ne mümkün? İsmi olan bir şeyin aslında olmadığını ispat etmek ise güç. Hep bir muamma kalır, hep bir şüphe. ‘Ateş’ olmayan yerden duman çıkar mı? Var olduğunu bildiğin şeyi isimlendirememenin son kertesi cinnet. İnsan isim koyabilirse teselli bulur, anlam kazanır, acı bir gün çiçek verebilir ama tanıdık, tanımlandık bir iklimle, yapıştırılmamış, eklenmemiş, aynı yataktan geldiğine ikna olduğu bir anlamla. Değilse yangın yeridir şuur, ateş… İsmini koyamadığın bir şeyle dua bile edemezsin çünkü. Akıl haline isim arama telaşında neyi yakaracaksın Tanrı’ya? En fazla ‘hal’ dersin, ‘bu hal’… Tanrı katında aman dilerken düştüğün kekeme durumla duanın dışında kalırsın. Çünkü duanın kolları yalpalayan dilin şirazesini saramaz. Tıpkı Aşk’ın ‘aşkın’ olanı taşıyamayan aklın sorgulama, tanımlama, kodlama alışkanlığına güç yetirememesi gibi.

Nazan Bekiroğlu “yazıcı” nitelemesini yazar tahtına tercih ettiği yerden tarihi ve aşkı tutmaya çalışıyor. “Bunların hepsini ben uydurdum” diyorsa da aldanmayın; “daha yüksek bir gerçeğe işaret etmek için” yaptığı, âşinâ olduğumuz bir tanımla ‘yeniden kurgulamak’. Bunda abes olan bir şey de yok; yenenlerin ve yenilenlerin, yananların ve yakanların mazeretlerine birini diğerine üstün gelmeyecek şekilde bakabilmek, yaşanırken vahşi olan hayata hiç değilse yazılırken şefkat gösterebilmeyi gerektiriyor, şefkat demeyip, adalet ve merhamet de diyebiliriz buna. Payitahtta birine sahip olmak diğerini nakzetmeyi gerektirirken, yani bir padişah hem merhametli hem adaletli olamazken; çünkü şiarı adaletle hükmetmek olan bir padişahın özel iltimaslara neden olacak hissi tarafının “merhamet et” seslerini bastırması gerekli iken, şimdi, kazanmış ve kaybetmemiş olmanın başka tartılarla ölçüldüğü zaman diliminde, 2000’li yıllarda, adalet ve merhameti aynı kapta eritip kalemini ona batırma lüksü var yazarın. Üstelik alaşımın içine kimi yazarların irrite olduğu o ön sıfatı, kadın tarafını katmaktan, hatta bunu okuyucuya hatırlatmaktan geri durmuyor Nazan Bekiroğlu.

‘İsimle Ateş Arasında’, isim, aşk ve ateş cetvelinde ilerleyen hikâyelerden oluşuyor. Padişahların askerinin yanında savaşmaz olduğu, esame ticaretinin yaygınlaştığı ve yeniçerinin her bahaneyle kazan kaldırdığı, tarihçilerin ‘gerileme dönemi’ dediği bir zaman diliminde Osmanlı’nın serencamı ile, hayatı Mansur adlı yeniçerinin ismini satın almakla değişen bir adamın sevdiği kadının yanında, bir aktar dükkanının güzel kokuları arasında aşka ‘düşmesi’ birbirine paralel kanallarda ilerliyor. Yeniçerilerin isim ticaretine başlamasıyla gölgelenen ocağın namusu, yeniçerilerin isimlerinin yazılı olduğu defter, asıl adı Numan olan Mansur’un bir türlü isim koyup tanımlayamadığı aşkı, romanı, ‘isim’ vurgusunun imgesel zemini üzerinde ağır ağır ‘ateş’e yaklaştırıyor. Kendisini daha sonraları ‘Adli’ diye ‘andırmak’ isteyen padişah 2. Mahmud’un topa tutup, ateşe verdiği Yeniçeri Ocağı ile siyah gözlü koku büyücüsü karısını kendisinin yükseldiği aşk katına bir türlü çıkaramayan Mansur’un ateşler içinde kalışı katlanma yerinden üst üste biniyor.

Ateş uyarıcı değil, yakıcı. ‘İsimle Ateş Arasında’, yazarın “günahı bu dünyada su öbür dünyada ateş arındırır” sözüne yaptığı atıfla yerini yurdunu şaşırmış ateşin öyküsü daha çok. Vareden, besleyen, ısıtan, hayat veren ateşin değil; devlete rakip, padişaha kâbus olmuş bir kurumun ölümünü çoğaltan bir ateş; sevdiği kadınla arası tek bir ‘isim’in varlığı ve tek bir ‘isim’in yokluğu yüzünden mesafelenen adamı önce içerden sonra dışardan yakan ateş. İsimle ateş gibi, bir şeyle bir şey arasında kalma halini duyumsanır kılmak için uğranılan sayısız durak ve küçük hikâyecikler, sonuç ateş ise sorun aşk, dedirtiyor insana.

Mansur’un Nihade’ye olan aşkı, yeniçerilerin “ten ve can kadar” yakın, “kandilliğin içindeki alev” kadar teslim oldukları Hünkâr’a duydukları ‘aşk’tan farklı değil. Bu yakınlığın ölçüsü ne sarayın dilsiz duvarlarıyla, ne haremin içli ve dolambaçlı duvarlarıyla ne de Divan’ın siyaset kokan duvarlarıyla sınırlı. Bu yakınlık “savaş meydanları kadar sade ve açık”. Orada “kul ile şah birbirinin dilinden, her erkeğin bir diğer erkeğin dilinden anladığı kadar” anlıyor. Padişahın aşka karşılık verişi savaş meydanında hayatını yeniçerilerinki kadar hiçe sayılmış bir hayat gibi ileri sürmeyi göze alması. Siyah Sancak-ı Şerifin altında yeniçerilerin adımının genişliğince yol alıp, onlar kadar özlemli onlar kadar yorgun olması. İşte o zaman “… Biz artık hepimiz padişahtık. Bütün sualleri cevaplanmış bir kalp kadar doyurulmuş kalplerimizin heyecanıyla ona âşıktık”. Tam da bu nokta ‘aşk’la malûl kalpleri karartan. Zira her şeyin hem bir ömrü, hem de ömrün bitimini haber veren bir yumuşak karnı var, “bütün sualleri cevaplanmış bir kalp kadar doyurulmuş kalplerin” içine sualler sızması zamanla ağır ağır oluyor… Yeniçeriler aşkla bağlı oldukları padişahlarının kendilerini terk etmesiyle başlıyorlar şüpheye; eski Numan yeni Mansur, uğruna eski karısını ve küçük kızını terk etmeyi göze aldığı yeni eşi ve biricik sevgilisi Nihade’nin aşkını yetersiz bulmakla. ‘Aklın çocuğu’ şüphe, aralarında aşk olan tarafların iklimine çürük yumurta gibi bulaşıyor. Sualler doyurulmuş kalpleri açlığa sürüklüyor, siyaset ve kelam mideden kalbe yürüyen ‘yanma’ hissiyle acımaya başlıyor, derken yangın tüm gövdeyi sarıyor; aşkta ve devlette. Bekiroğlu ‘kendisine erilen aşk’ ya da içine ‘düşülen aşk’ ayrımı yapmıyor. Kusursuz bir aşk var, ama o aşkın ‘ismi’dir… ve “… o da her şeyin ismi gibi sadece âlemlerin üstündeki âlemde” durmaktadır. “Her şey gibi aşk da O’nun güzel isimlerinden birinin yansıması”dır. Ne yazık ki “aynanın mahiyeti yansımanın mahiyetini” değiştirir, eğri büğrü aynanın insafına kalmıştır her şey gibi en kusursuzu yine O’nun katında olandan payımıza düşen.

Mansur’un ağzından devletlerin ömrü gibi aşkların da bir ömrü olduğunu, eninde sonunda bitimli olduklarını, en mükemmel aşkın bile onu veren tarafından bir gün geri alınacağını söylüyor Bekiroğlu. O halde, devletin tüm kurumlarıyla kokuşup bozuşması da aşkların gün gelip bitmesi ya da ‘bitimli oldukları’ korkusunu kalplere zerketmesi de bir yerde kader, hikmetleri kendilerinden menkul ve hatta belki yaşayacak olanın yazacağı güne kadar kalsın diye dayanıksız bir ‘isim’le çeperlenip, korunmuş. Belki yazıcı bunun için ‘Füsus’tan bir cümleyle giriyor kitaba: “Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamdolsun.” Yazıcı, her şeyin üzerinden onca zaman geçmiş olmasının verdiği kazançla, bir bütünün tamamına birden bakabilmenin sağladığı olanaklarla, kelimeleri kalplerine inmiş hikmetlerden soyma işine soyunuyor. Her şeyi mükemmel yaratabilecekken onları mükemmelliğini eksilterek yaratan Tanrı’nın hükmündeki hikmet.

Bekiroğlu, tarihi kazanan tarafın yazdığını bilip mağlupların eline tutuşturuyor kalemi; ama sıra kazanan tarafı giriştikleri yıkımda mazur kılacak sebeplere geldiğinde gerçeği ıskalama pahasına

mağdurun tarafında yer alma hatasına düşmekten de koruyor kendini. Mahmud’ların, Selim’lerin, Bayezid’lerin, Mustafa’ların, bir ‘Fatih’, bir ‘Yavuz’, bir ‘Kanuni’ gibi ünvanlanamamış, ne yapıp ettilerse de tarihin şanlı köşebentlerinde kendilerini layıkıyla kalıcı kılacak bir ‘isim’le konuşlanamamış padişahlar kırmızı koltukta hesap verircesine terliyorlar. Yıllar sonra, kendilerini anlayacak birilerini bulmuş olma ihtimalinin verdiği bir ‘iç dökme’ haliyle ve hangi isimle anıldıklarının yahut nasıl da isimsiz kalıp hatırlanmadıklarının bilinciyle çoğunlukla hüzünlü anekdotlar eşliğinde konuşuyorlar. Kendi aşkının tarihçesini yeniçeri katibinin esame defteri kadar titiz, kalem kalem tutan, ama aşkını aklıyla tartmaya engel olamayıp vehm ile teslimiyet, hal ile söz, akıl ile kalp arasında kalan; aynı anda iki şey olunamayacağını büyük bir bedel ödeyerek anlayan Mansur (ya da Numan), cismini zihnimize nakşeden ama yüreği gibi sesi de gizli kalan Nihade’nin aksine, kendi, Nihade ve tüm âşıklar; aşkını aklı ile onaylamaya kalkmış tüm bedbahtlar adına söz alıyor.

Ancak kafası da kalemi gibi kararlı olan, düşünceleri cümleleri kadar ‘dolu’ ve hatta okuyucunun soluk almasına bile olanak vermeyecek kadar yüklü olan yazarın kitabını romana özgü formdan koparan bir öğe bu ‘konuşmalar’, anlatmalar… Buradan yazarın ‘konuşma dilinde’ yazdığı gibi bir sonuç çıkmasın: Asla… Bekiroğlu, her cümlesi uzun uzun düşünülmüş ve öyle kağıda dökülmüş ve okuyucusundan da aynı titizliği istediğini hiç çekinmeden, yüksek sesle isteyen bir kitaba imza atıyor. Kasdettiğim yazarın kitaba giren az sayıdaki karakterin halini izhar etmesine sonsuz olanak tanıması ama aynı tavrı bir roman formu için uygun bir olay örgüsü kurgulamaktan esirgemesi. Cennetten cinnete giden yolda adım adım ilerleyen Mansur’un kendisini kaybettiğini, şuurunu yitirdiğini varsaymamızın istenildiği bölümlerde bile duygularını bir mantık dizgesi içinde ve neredeyse hiç sayıklamadan ‘aktardığını’, bunları yaşayan sanki kendisi değilmiş bir başkasıymış gibi paylaştığını söylersem niyetimin ne olduğu anlaşılır diye umuyorum. Karakterlerin düşüncelerini, romanın zamanını okuyucu için ‘şimdiki zaman’ kılacak, okuyucuda “ben bu karakteri tanıyorum” duygusu uyandıracak malzemeden daha üstün tutuyor yazar. Karakterler, yazıcının kendilerine baktığı açıyla sınırlı, her biri bir diğerinin üslubuyla aslında yazarın uslubuyla anlatan, ama nedense bu deneyimlere bizi tanık tutmayan, yalnızca uslu birer ‘dinleyici’ olmamızı isteyen bir edep-terbiye dairesinde hareket ediyorlar; ellerine verilmiş metni okur gibi, her biri. Yazar belki zamanın yalnızca kendisini değil mekânı da başkalaştırdığı bu düzlemden geriye bakarken bize gösterebileceğinin tarih kitaplarının sunduğu bilgiden süzülebilen ve içindeki aynaya yansıyanla sınırlı olduğunu ve bu mesafeleri azaltmak bağlamında kendisine düşenin söz konusu yansımaları son kertesine kadar ayırıp incelemek olduğunu düşünüyor. Yazar, Umberto Eco’nun “modern zamanlarda metin okuyucu ile yazarın birlikte hazırladıkları bir piknik sepetidir” deyişinin tam aksinin sağlamasını yaparcasına ancak ‘acı’ ile kodlanmış bir aşk tasavvurunun sıkletini karşılayacak sözcüklerin tümünü ‘tek başına’ bulmaya girişiyor; Mansur gibi. Anlamı birbiriyle paslaşa paslaşa açılan cümleler, okuyucunun içinde tamamlanacak küçük yorum paylarını kıskanırcasına çoğalıp, donanıyorlar. Belki şöyle de kurulabilecek olan bir cümle, ya da böyle anlatılacak bir hal, bizzat yazıcının kaleminden çıkmış satırlar arasında zaten yer almış bulunuyorlar. Belki de isim ve ateş arasına çokça güzel çiçek ismi ve kokusu sığdırmış yazarın zahmeti hafifletmek maksadı taşıyan ‘göz kamaştırıcı’ yardımseverliği bunun nedeni. Ama kesin olan, aşkın kimyasını ve mantalitesini, padişahın ve yeniçerinin, siyasetin ve iktidarın, cihadın ve kazan kaldırmanın, ulema ve sadrazamın arasında, ‘devlet meselelerine’ denk bir zaviyeden söyleyebilmiş ilginç bir kitap bu. Hikâye ile roman arasında, koşmayan, coşmayan ama imgelemde derin izler bırakacak bir kitap ‘İsimle Ateş Arasında’…. •
Hürriyet Gösteri, sayı 247, Nisan 2003, sf. 40-41

Dursun Ali TÖKEL, İsimle ateş arasında: İltifata buyrun

İsimle ateş arasında: İltifata buyrun

Dursun Ali Tökel

İltifat et sühan erbabına kim anlardır

Medh-i şâhân-ı cihân-bâna veren unvanı

Kim bilirdi şuarâ olmasa ger sâbıkda

Dehre devletle gelip yine giden sultânı

Haşre dek âb-ı hayât-ı sühan-ı Bakî’dir

Andırıp zinde kılan nâm-ı Süleyman Hân’ı

Nef’î

Kendilerinden marifetler sâdır olanlar, o marifetle toplumunun, tarihinin, mesleğinin, uzayıp giden belirsiz zamanlar boyunca milletinin yüzünü ak edenler, iyi ki şâirin “marifet iltifata tâbidir l müşterisiz meta zâyidir.” sözünü dinlemiyorlar. Eğer dinleselerdi, kendilerinin medâr-ı iftihar olduğundan şüphe edilmeyen o marifetler hangi çılgın ruhun hiç bir mükâfat beklemeyen yüceliğiyle insanlığa miras kalabilirdi? Peygamberler, mutlaklığı en yüce varlıktan onaylanan hakikatleri insanlığa tebliğ eder ve bu tebliğ karşılığında da insanların şaşkın bakışları arasında onlara “biz bu yaptığımız karşılığında sizden hiç bir ücret istemiyoruz.” derken, marifetin iltifatla bir alakasının olamayacağını da göstermiş oluyorlardı. Tarihin; gizli veya açık, gerçek veya efsane; bütün toplum, coğrafya ve zamanlara yayılmış esrarengiz sayfalan arasında, marifeti karşılığında bırakın iltifatı, sadece azap ve işkence görmüş nice ehl-i marifete rastlamak az mı olağan bir rastlantıdır? Ama ne tuhaftır ki, marifetleri karşılığında devrinin insanından sadece ret, inkar ve işkence görenler, gelecek zamanlar boyunca en çok yaşayanlar olmuştur. Muazzep ehl-i marifet muazzez olur da, mütecaviz cahiller ancak nefes aldıkça yaşarlar ve ömürleri de sayılı nefesleri kadar olur. Marifeti alkışlarla yüceltilenler, çok zaman geçmez yuhlarda nisyânın karanlık dehlizlerine yuvarlanır giderler. Marifetleri anlaşılamayanlar, ebediyete kalıcılığın sırrını yakalamış olurlar, eğer bir vakit gelir de anlaşılırlık mümkün olursa o vakit artık epeyi geç olmuştur; zaman, alkışın değil, kaybolacak bir yüceliğin eyvah ve tünleri arasında çırpınmanın zamanıdır artık. Yüce ruhların çok azı bu kuralın istisnası olmuştur ve onlar da kuralların istisnası yaşasın diye varlığın değişmez zannedilen kayıtlarına muhalefet şerhiyle uyarıcılar olarak düşülmüşlerdir.

Kitapla ülfeti hiç eksik olmayan tarihin en şerefli ve mütebahhir ruhları, okumaksızın insanın yinelemeyeceğini bütün zamanlar boyunca haykırıp dursunlar, bu uyarı çok az insan tarafından dikkate alınmıştır. Ve biz de maalesef bu uyarılara en az kulak veren toplumlar arasındayız. Okumamanın hiç durmaksızın şikayetini yapıp duranlar, yazanların haline baktıklarında neler görüyorlar? Her şeye rağmen, marifetlerine iltifat beklemeyen birileri yazıp durmaktadırlar, çılgın bir hissin, yenilmez bir arzunun, önüne geçilmez bir hevesin, karşı konulmaz bir kabulün esiri olan bu ruhlar bir şeyler demenin, bir şeyler haykırmanın, bir şeyler ifşa etmenin peşini bırakmamaktadırlar. Denilme, haykırma, ifşa edilme de onların peşini bırakmamaktadır. Lakin bu insanlar ne yazmaktadırlar, neyi yazmaktadırlar, kuru bir hevesin kurbanı, şöhret olmanın basit ilkelliği, kazanmanın malulü, konuşulmanın tutsağı mıdırlar? Yazdıklarında isabetleri, derinlikleri, ufukları, mesajları nedir, neyi anlatmanın peşindedirler, insanlığın zavallı ufkuna hangi kapıları açmaktadırlar, ne kadar kendileridirler, ne kadar başkalarıdırlar, toplumuna, insanına hangi bilinmezi bilinir kılmakta, bu bilinirlikle insana hangi erdemin kapılarını açmaktadırlar? Yazdıkları okunduğunda insanlar, hangi yitik hazinelerinin farkına varmakta, hangi yüce değerlere kanat açmakta, hangi sırla hemhâl olup, öğrenmenin, bilmenin, bir sırra vâkıf olmanın hazzını yaşamaktadırlar? Yazmakta bu kadar ısrar edenlerin, tarihin sırlı köşelerinde kalmış kendileri gibi bir iltifat beklemeyen ruhlarla irtibatı nedir, onlardan haberdar mıdırlar, onlarla aynı ıstırabın karşı konulmaz sancısını yaşamakta mıdırlar, kendi dünyalarından bîhaber olanlara onlardan bir nebze olsun taze ve iç açıcı kokular mı getirmekte yahut onların da karanlıkta bıraktıklarına mı katılmaktadırlar?

Bütün bu sorulara kim cevap verecek? Zira yazanlar, netliği benim seviyemde anlaşılacak cevaplara tenezzül etmezler, etselerdi onlar da ben gibi olurlardı ve marifet bekleyecek neleri kalırdı? Onlar ancak, ifşası uçsuz bucaksız kapılar açacak sırlara değinirler, hemen anlaşılacak kuru bir cümlenin ifşa edecek neyi vardır? Bütün bu sorulara ancak okuyanlar cevap verecek, yazanın hedeflediği bir donanımla eserin karşısında duranlar, ampirik düzlemden çıkıp, okurluk düzeyi ideali bulanlar, işte ancak onlar bütün bu soruların cevaplarını vermeye soyunacaklar. Cevap veren eğer soru soran, ifşaya kapı açan kadar bir birikime sahip değilse vereceği cevabın ne anlamı olacak? Elinizin hemen altında duran ve marifet beklemeyen – beklese ne yazar, bulamayacak ki!- bir ruhun nice azaplı kıvranmalar, sancılı ve buhranlı anlar, bin doğuma eş olacak ıstıraplar akabinde var olan bir eser binlerce ırmağın suyuyla sulanmış bir okyanus olarak iltifatınızı ve mütecessis nazarlarla iştigalinizi beklemektedir. Okuyun, ama yazanı tarafından bilinmesini istenilen sırları merak edin, onları deşifre etmek için bir çaba içine girin, binlerce bahçeden derlenmiş, binlerce kokuya karşı duyularınızı harekete geçirin neredeyse bir imkânsızı başaran o muazzep ruha karşı takdirlerinizi iletin ve bunu da başkalarıyla paylaşın. Öyle bir çaba içine girin ki, o yazanlar sizlere daha güzelini vermek için sizden bin beter çabalara girsin! Marifeti anlaşıldıkça, marifeti daha da yüce işlere soyunsun. Bunu esirgemeyin, zira esirgediğiniz sadece iltifatınızla kalmayacak, geleceğinizi de harcamak durumunda kalacaksınız. Onları yalnızlığa itmeyin, asıl yalnızlığa ittiğiniz nesilleriniz ve geleceğiniz olacak. Yalnızlığa itmeyen milletlerle, yarıştan kopmuş olacaksınız. Bu kötülüğü kendinize ve geleceğinize yapmayın. Ey okuyanlar, okumayanlara ne diyelim bari sizler uyanık olun!

Bütün bu sözleri, hakkında bir şeyler demek istediğim bir kitap hakkında demek istediklerime giriş için yaptım. Kitapla haşir neşiri fazla olanlar, beğendiğini, karşı konulmaz bir iç güdüyle başkalarıyla paylaşmaktan da derin bir haz duyarlar. Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında adlı eserini okuyup da bitirince, kendimi bütün bunları söylemekten alamadım. Hem ilim-(Profesör), hem de sanat ehli (denemeci – hikayeci – romancı) olan bu yazarımızın, uçsuz bucaksız kaynaklarla süslediği bu romanı, marifete iltifatla cevap vermesi gerekenlerden ne kadar nasipdâr olmuş? Bunun cevabı nereden bulunacak? İşi gücü yayın ve matbuat dünyasını takip etmek olan bir insan bu cevaba ulaşmakta pek de güçlük çekmiyor. Nazan Hanım’ın sitesine girenler bu cevabı almakta gecikmiyorlar. Benim gibi, bu yüce marifete, ayniyle yüce bir iltifat bekleyenler buldukları cevap karşısında da ancak şaşırıp kalıyorlar. Bütün asırların ezeli hakikati yine tecelli ediyor ve marifet yine iltifattan mahrum kalıyor.

Adını bile yeni duyduğunuz çiçeklerden, kokuların imaline, gülün nasıl damıtıldığından, ayet ve hadislerin esrarengiz dünyasına, yeniçerilerin, vuran kıran takım olmaları dışında bir insan olarak ruhlarının o trajik âlemine, aşkın karşı konulmaz yıkıcılığından, başka bir hale çeviren ebedi iksirine, Osmanlı tarihinin belgeli tarihinden, savaşlar dışında, belgelere sinmeyen insanî ıstırabına, devşirme geleneğinin yazılı kaynaklarından, hiç de yazılmayan trajik anne öykülerine, anlatmanın ucuz popülaritesi yerine, felsefik derinlikle süslenmiş imanın gizemine, hattın çizgilerle sunulan büyüsünden, minyatürün renkler cümbüşüne, harflerin gizeminden sayıların yalın diline, kuranların cihanı kendine dar gören sınırsız bakışından, yıkanların silinip gidişine, îmâ ile başlayan, ama ifşa ile bitiren sanatkârın bunu hangi tazyikin gücüyle yaptığının sorulmasına kadar, pek de alışık olmadığımız bir dünyaya kapı açıyor bu eser.

Sizlerden mükemmel bir donanım bekliyor. İmgelerin ve simgelerin sırrına davet ediyor. Mensubu bulunduğu medeniyetin üst ve alt bütün dilleriyle sizlere hitap ediyor. Anlamak için Kur’an’dan, hadislerden imâ ile seçilmiş kutsaldan haberdar olmanız gerekiyor. Kokuları, çiçekleri tanımanız, yeniçerinin ve devşirmenin tarihine bakmanız, Osmanlıyı bir hayli deşifre etmeniz isteniyor. Şiire yaklaşan ve sentaksı bir hayli bozulmuş bir sanatkar diliyle karşı karşıya olduğunuza göre okumada sabırlı davranmanız, metinler arası uzun bir yolculuğa çıkmanız bekleniyor. Sayfalar ilerledikçe olayların bir birinden daha da koptuğunu, zihninizin olay akışını bir türlü takip edemediğini, dolayısıyla “ne diyor bu”ya takılıp kalacağınızı biliyor, ama sabırla son bölümleri beklemenizi tavsiye ediyor ve sihirli bir dokunuşla bütün bu kadar alâkasızmış gibi gelen kopukluğun nasıl mükemmel bir ustalıkla bir birine bağlanacağını görmenizi istiyor. Size aşkın ne kadar çaresiz bırakacağını, bu çaresizlikle bambaşka dünyaların kapılarının nasıl da açıldığını anlatıyor. Tarihi, hiç de sizin bildiğiniz gibi kılıcın ve gücün kahrediciliğiyle yorumlamıyor, fakat kalemin sihrine bulanmış bir tarihin hiç de tarih olmadığını hemen yanı başınızda yaşayanların, hiç de o tarih deyip de bir köşeye attığınızda bir farkı olmadığını imaya çalışıyor. Ey okuyucu, varlığın birbirinden kopukmuş gibi gelen uzaklarda kaldığını zannettiğin gerçekleriyle seni yüz yüze getiriyor. Anlatmak için seçtiği aracıların yalan, ama o araçlarla dile getirmeye çalıştıklarının ezeli doğrular olduğunu söylüyor. Diyor ki, romandaki bir yeniçerinin devşirilmek amacıyla annesinden koparılması ve bu koparılanların da adının şu veya bu olması yalandı ama yavrusundan koparılan bir annenin acısı asla yalan değildi, tarih değildi, sadece Osmanlı da değildi. Bu acıyı temsil için seçilenler yalandı ama bu acıyı yaşamak doğruların en doğrusuydu. Diyor ki, yeniçerileri tarihten silen, yeniçeri adını duymaya bile tahammül edemeyen ve onların kökünü kurutan II. Mahmut maalesef İstanbul’da Yeniçeriler Caddesi’nde yatıyordu.

İsim ve ateşin olabilecek bütün kombinasyonlarına, bütün çağrışımlarına, bu kelimelerle gelen kutsal ve dünyevî bütün anlamlara davet ediyor seni. Bu iki kelimeyle üç yüz sayfa nasıl doldurulur? Bu imkansızı mümkün yapmanın gizemine çağırıyor seni. Bir yazarın, nasıl olup da bu kadar farklı kaynağı, iki kelime etrafında bu kadar gizemli bütünlükle kullanabildiğine şaşmanı bekliyor. Şaşmak, şaşırılana içten de olsa iltifat etmektir.

Yazan, muhtemel ve hatta mutlaktır ki okuyucusunun okuduğu hakkında neler düşündüğünü bilmek istiyor. Ey okuyucu, zaten nâdirâttan olan bu tür eserlerin yazanlarına iltifat et. Duygularını yaz ve habersiz olanları uyarmaya gayret et. Şaşkınlığını, reddini, inkarını, hayret ve sabrını başkalarıyla da paylaş. Ortaya çıkanın değerlendirilmesi, hasretle beklenilen daha nicelerini ortaya çıkaracaktır. Susarak ve yazmayarak, yazılacak o güzelim dünyaların kapılarını kapama. İltifatı eksik etme, marifet ehli beklemiyorsa da. Zira iltifatımız nadir olanı çok kılacak. Ve şikayetlerimizde o nadir olanlar çoğaldıkça azalacak. Tarihten psikolojiye, sanat tarihinden edebiyata kadar daha pek çok ilmin ihtisas erbabına seslenen bu esere, ehl-i vukuf niye bîgâne kalsın? Üşenmeyip ellerine kalemleri alsın da eserin neliğine dâir tekellümâtta bulunsunlar. Eli kalem tutan erbâb-ı üdebâ niye bir araya gelip de bu eseri tartışma dünyasına getirmezler, yazana bir ayna tutup da nelere muktedir olduğunu l olmadığını göstermezler?

Epiğrafta kendisinden alıntı yaptığımız Nef’î’ye kulak verelim. Sühan erbabı bir ebedî çağrı olarak demiş diyeceğini, bu sözleri şimdiye kadar yalanlayan mı çıktı?

Dergah, nr.158, Nisan 2003, sf. 21*22

Mustafa AYYILDIZ, ; “İsim-Aşk-Ateş”

İsim-Aşk-Ateş

Mustafa Ayyıldız

Bazı yazılar soğukkanlılığın sınırlarını aşar, kontrol edemezsiniz. Bu yazıyı yazmak niyetinde değildim. Zira, hocam bu eser hakkında, remizler âlemine vakıf, ihtisas sahası eski edebiyat olanlar tarafından yazılmasını murat ediniyordu. Ama olmadı, yazmadan edemedim. Bir yanıyla, bir şeyler söylemek gereği, kalemimi icbar ediyordu. Gerçi eser hocanın diğer eserlerinden daha çok dikkat çekti, itibar gördü. Hilmi Yavuz’un adlandırmasıyla bizim edebiyat izler çevremiz roman türüne bigâne kalmadığını ortaya koydu. Hiçbir dünya görüşü ayırımı yapılmadan, Türk Edebiyatı, Gerçek Hayat, Virgül tarafından gündeme taşındı. Kapak yapıldı. Eser yerini buldu. Virgül’de özellikle şiirsel dil ve kurgu dikkate alındı. Eski âlemimizin gizemli hayatı da ilgi uyandırdı. Romanın hem kurgusu, hem de dili zaten ön işaretlerini, vermişti. Nun Masalları eski hayatımıza kapıyı aralamış, Tanpınar’ın hasretine cevap vermişti. Deneme’ler özellikle Yusuf u Züleyha, şiirsel bir anlatımı yine geleneğe ilintili ele almıştı. Kurguya konu olan alan kadar, şiirle söyleyen gelenek de hocanın şiirsel üslubunu belirginleştiriyordu. İsimle Ateş Arasında, bu iki özelliğin kemâle ererek tamamlanmasıyla dikkati çekti. Modern öncesi ve ilk devirlerin hâlâ yaşattığı, çoklukla yorumlanmış, işlenmiş, kültür kimliğini kazanmış, tasavvuf literatürü ve o potanın belirlediği hayat, kişisel kimlikte bu eserde buluştu. Canlı kanlı, ihtiraslı, itikatlı bir insan romanı, yanı başında sosyal bir olguyu da kurgulaştırdı. Bir yanda Numan ve Nihâde aynı kişiliklerle iki muamma grubu da roman gerçekliği içinde hayata kattı. Osmanlı’nın iki meçhul ama hem meşhur hem mahzun zümresi, Kadın ve Yeniçeri. Bu otantik kurgu, hem içten hem dıştan hep mahremiyetle ilgi odağı oldu. Aslında vaktiyle meçhul değildi. İnsanın ve toplumun zaten ilgi odağıydı. Zan değişti, uzağa düştüler ve yeniden keşfi beklediler. Nâzan Hoca, yıllardır yoğurduğu, canlı Osmanlı insanının romanını, onların konuştuğu lisanla işleme kudretini gösterdi. Onlar şiirle konuşan, teferruatla yaşayan, doğalla barışık hem de her dem aşkı yaşayan insanlardı. Bu insanların genişleyen, çoğalan mistik hayatı, model bir türe malzeme oldu.

Hayatiyet kazandı.

Eserin asıl iki hususiyeti daha öne çıkarılmalıdır. Birisi Osmanlı alemi, diğeri ise Osmanlı’nın kutsadığı lisan. Ama bunlara geçmeden Romanın kurmacasını özet mahiyette ele almak gerekir. Roman yer yer değişen anlatıcılarla, hale yatkın durumlarla anlatılıyor. Bazı Padişahlar, Yeniçeriler ve montajı çağrıştıran hikâyelerle sürükleniyor. Eserin aşk serüveni Numan’ın Nihâde’ye olan aşkı ile sergileniyor. Numan aşkını isme hapsedince Nihâde’den olup, Hoca’nın deyimiyle, varlıktan önce var olan isme mahkum, “aşk” kelâmı ve gönlün ateşi arasında kalıyor. “Rabbim! Onu senden çok sevmiştim ki rahip sıfatıyla girdin araya! Benim kalbim senin değil miydi Nihâde ‘den başkası sığmadı araya?” (s. 218) deme makamına eriyor. Diğer yandan devletin direği, kudrete ortak olma noktasına geliyor. Sonra öykünün paralelinde ve ortada devlet kelâmı kalıyor. Devlet ismi, ifna ateşi oluverir Yeniçeriye. Ateşi yakan ve içine düşen Numan’dır ve Yeniçeri esâme defterinden de düşüp, dara yürür ve ateşe düşer. Ateşin aslı kelâmın kendisi, hikmetin kapısıdır. Nihâde ocağın başında, aşkın arza inmiş ismidir. Kadın aşkın aynasıdır. Bu kapı felakete açılır, Numan bunu hisseder. Yeniçeri de aynı felakete göstere göstere yol alır. Her iki kutup sonunda şirk ve rakip günahından arınmak üzere ateşe yürürler.

Romanın şifre çözümleri, Nâzan Hoca’nın Gerçek Hayat (Gerçek Hayat, 18-24 Ekim 2002) taki mülakatında tamamlanmıştı. Söylenecek söz azalmıştı. Yine de bir kaç söz, romanın söz sanatına dönük yüzüne ve remzler alemine söylemek gerekir. Çünkü, evet hikmet kelimeye saklı. Var olmak isimle başladı. Osmanlı da varlığı silip yalnız kaldı. Buna işaret eden roman, Padişahların mahsus ismi değil, sayılarla ifadesini bulmasını varla yok arası, adanmışlığı öne çıkarıyor. Ayrıca bir insan özü de hususen öne çıkarılıyor. Ama kalan yalnız isim. İsmi anlamak, hikmete aşina olmak, ateşin gömleğini giyinmek anlamını taşıyor.

Hoca, eserde Mesnevi tarzı bir yapı gözettiğini, aralara yerleştirdiği hikâyelerle ritim kattığını zaten söylüyor. Ara ara postmodern ifadeleri de metne yerleştiriyor. Kariyle konuşup “Bu hikâyenin adını İsimle Ateş Arasında koydum” (s. 17)* tarzı söylemlere de yer veriyor. Gelenekle modernin vazgeçilmez ilgisini pekiştiriyor. Modern insanın mahrum kaldığı söyleyişi, âlemi ve hikmeti iğdiş zihinlerde, sükûn olsun için yeniden inşâ ediyor. Eski alemi anlamlı kılan tütsünün, gül’ün buhurun (s. 23) efsununa çağırıyor. İ. Özel’in şehirden öç alması gibi. “Bir şehrin sokakları buhur kokmuyorsa o şehirden öç almanın zamanıdır.” Yine mistik anlayışın uzantısı, yüzüne daim bakılamayan, bakmaya doyulamayan, Peygamber, mürşit ve sevgili (kadın) (s. 25) kültürün renkleri olarak yerli yerine oturuyor. Ama bütün bu detay bir yana, anlamlandırma dönüp dolaşıp isme karar kılıyor. İsimler, adlandırma, eşyanın hakikatine vukûfiyet ve insan oluş hep öne çıkarılıyor. Bütün kurgu şiirle inşâ ediliyor. Sözün en hâlis ve rafine şekli olan söyleyiş de anlamlandırmayla beraber yürüyor. Kuran’dan sık telmihler ise metni kavileştiriyor. Ama gelenek daha baskın, yer yer hurûfî remzler yoruma alan açıyor. “Bir şın aşkı aşk yapan” (s. 37). Yine harflerle örülen; Nâ-Nur-Nihâde anlam örgüsünde yerini alıyor (s. 39).

Eser bazı malumatı detaylı olarak işleyerek uçukluktan da kurtarılıyor. Bir yeniçerinin devşirilme şartları ve usulü ile bir yeniçerinin çocukluğu, annesi ve kendisinin dramı detaylandırılıyor (s. 47). Bir çok taktiği kullanan hoca, Kurâni ifadeler, hadisler yanında şiir montajları da yapıyor (s. 59). Eski şiirle bir ilgi kurmakla yetinmiyor. O âlemin natural tarzı gereği, bütün bir nebatat ile barışık, onlara birer masal addeden ve Lokmanı söylemin günlük hayatımıza getirdiği sıhhat ve selâmet ancak bu kadar kaleme, kelâma ve kağıda mutabık kalınabilirdi. Yine Peygamberi bir haz olarak çeşit çeşit kokuların, buhurdanlarla, gül suyuyla sokakları, haneleri, sineleri misk-ü anberle süsleyen sahifeler hazla seyrediliyor. Ama insan bütün bu barışıklığı ve sözü unutup en evvel varılan akdi de unutur, bu unutuş onu ateşe sürükler (s. 78). Bozulma, çözülme arza varan, unutan, insanın aşksız kalışını da karşılar. Sonuç hasret ateşidir, cehennem değil.

Hülâsa, Nâzan Hoca’nın hassas işçiliği, berrak muhayyilesi, sağlam kurgusu, şiirsel dili ilmik ilmik işlenen bir romana dönüşmüş. Tasavvufî neşve daha çok zihinsel derunîlikle, içsel alevlenişle örülüyor. Biraz hüzünlü ama ateşi kor bir aşkın etrafına halkalanmış, zengin bir kültürel doku, dokunun özü ise aşk. Tasnifi muhal ve zaid, en hâlis yanıyla aşk medeniyeti, aşkın beşerisi, ilahisi aynı alevden. Tanpınar rahat uyur artık, ceddin resmi yok ama beşer sıcaklığı bir romanla canlı hale getirilmiş.

* İsimle Ateş Arasında, Nâzan Bekiroğlu, Timaş Yay., İst. 2002.
Dergâh, Sayı 156, Şubat 2003, sf. 22

EROĞLU, Emine; Kitabın Meta Oluş Öyküsü Best-seller”, Özgür ve Bilge, Şubat 2003, sf.30-39 (İsimle Ateş Arasında)

Kitabın metâ oluş öyküsü

BEST-SELLER

(Özgür ve Bilge dergisinin “Best-seller” kavramını, farklı kesimlerden insanların fikirleri etrafında sorguladığı araştırma yazısından, İsimle Ateş Arasında’nın editörü Emine Eroğlu’nun fikirleri ve bu konuya dair Yazıcı Nazan Bekiroğlu ile Editör Emine Eroğlu’nun söyleşisi alınmıştır.)

Timaş Yayınları Editörü Emine Eroğlu, best-seller tarihinin modanın tarihiyle paralellik gösterdiğini söylüyor: “Bu kavramın arkasında, çok satan ve çok okunandan daha çok bizim beğenilerimizi, okuyucunun beğenilerini yönlendiren haricî etkenler yer alıyor. Yani ben bu kitabı okurken kendi beğenilerim doğrultusunda değil, kamuoyunun beğenileri doğrultusunda okuyorum. O konuda medyanın çok ciddî bir yönlendirici etkisi oluyor. Bizde de bu kavram çok yeni bir kavramdır. Tanzimat döneminde de insanların beğenilerini haricî unsurlar yönlendiriyordu; fakat bunlar sağlıklı haricî unsurlardı. Beğeni üstadı dediğimiz edebiyat üstatları, meselâ Ahmet Mithat Efendi halka kitap tavsiye ediyordu, halk da okuyordu. Onun tavsiyelerinin halk üzerinde yönlendirici bir etkisi vardı. Kanaat üstatları dediğimiz edebiyat büyükleri kitap tavsiye ederlerdi. Bizim bugün tanıdığımız birçok isim de o tavsiyelerle sivrilmiş ve büyümüşlerdir. O tavsiyelerin, okumadan önce olumlu izi vardır üzerinizde; eğer sizin için çok muteber biri tarafından tavsiye edilmişse onun olumlu başlangıcıyla kitabın sayfalarını çevirirsiniz, yani beğenmeye hazır olarak çevirirsiniz.

“Türkiye’ye gazetenin girmesiyle beraber köşe yazarları halka kitap tavsiye etmeye başladılar. Peyami Safa köşesinden kitap tavsiye ediyor ve bu kitapların satışları birden artıyordu. Böyle bir beğeni yönlendirmesi medyayla beraber kuvvet kazandı.

“Bizde kitapların duyurulması gazetenin tarihiyle, yani Tanzimat’la şekilleniyor. Fakat bu sağlıklı bir süreç; birileri kitap okuyorlar, okudukları kitabı çok beğeniyorlar, ‘Siz de okuyun’ diyorlar. Biz tabii o kişilerin kalemine güvendiğimiz için tavsiyelerine de güveniyoruz ve okuyoruz. Ama daha sonraki dönemlerde, yazılı medya yerini ne zaman ki görsel medyaya bırakıyor, o zaman iş çığırından çıkıyor. Bir sürü kitap, okunmadan, çok iyi anlaşılmadan, tavsiye edilmiyor, lanse ediliyor. Tavsiye etmekle lanse etmek arasında çok ciddî bir fark var. Yazılı medyanın günümüze kadar tavsiye edicilik fonksiyonu büyük bir ölçüde sağlıklı gelmişti; son dönemde yazılı medya da görsel medyadan çok aktif olarak etkilendiği için yazılı medyanın tavsiyeleri de artık bir lanseye dönüşüyor. Size poz poz yazar fotoğrafları veriyorlar ve kitabı mutlaka popülarize ediyorlar. Gazetelerden biri, ciddî bir yazar olan İskender Pala ile röportaj yapıyor ve bu edebiyat profesörünün haberini şöyle veriyor: İslamcıların Ahmet Altan’ı.’ Bu haberi divan edebiyatını sevdiren kişi olarak verse haberin çok ilgi çekmeyeceğini düşünüyor ve böyle bir haber mantığı ile tanıtıyor okuyucusuna. Bu çok sağlıksız bir gelişme. Bu sağlıksız gelişme görsel medyada çok daha kuvvetli şekilde kendisini hissettiriyor.”

Emine Eroğlu, best-seller’ların özelliklerini şöyle sayıyor: “Birincisi, bunların edebî kaliteden taviz veren metinler olması. İkincisi, popülarite dolayısıyla polemiğe açık metinler. Üçüncüsü de organize metinler, yani yazılırken ortaya çıkma stratejileri belirli olan metinler. Siz, daha ortaya çıkmadan Orhan Pamuk’un hangi konuda roman yazdığını biliyorsunuz. Şu tarihte çıkacak diye gününü bile biliyorsunuz. Yazar eserini yazarken onun reklam stratejileri planlanıyor, hattâ polemik stratejileri planlanıyor, kitap öyle piyasaya lanse ediliyor. Orhan Pamuk ve Ahmet Altan örnekleri Avrupa ve Amerika örnekleri olduğu için, tümüyle bu ayaklar üzerine oturuyor. Best-seller’in best-seller olarak lanse edilme programı aynen kopyalanarak alınıyor. Bir psikolojik savaş telkinine dönüştürülüyor kitabın lanse ediliş süreci. Bütün bunların temin edilebilmesi için de eser edebî kaliteden taviz veriyor ve spekülatif metin haline geliyor.”

Çok ciddi konulardan bahseden kitapların popülarize edilemediği için görsel medyaya taşınamadığını belirten Emine Eroğlu, ciddi fikirleri olmayan, üsluplandırma noktasında önemli eksiklikleri olan, problemli pek çok metnin rahat popülarize edildiği için görsel medyaya taşındığını söylüyor: “Yazarlar görsel açıdan medyaya malzeme veriyorsa, bir yazar hitabetiyle polemik üretebiliyorsa, doğrudan görsel medyaya taşınabiliyor. Polemik üretebilmek yazarlar için bir avantaja dönüştü.”

“Okuyucu medyanın tesirinde kitabı alıyor; bu hiç anlamadığı, hiç okuyamayacağı bir kitap da olabilir. Bir dönem Umberto Eco’nun Gülün Adı romanı Türkiye’de satış rekorları kırmış, zor bir postmodern metindi. Fakat gençler ellerinde Gülün Adt’yla dolaşmaktan adetâ bir reklam zevki alıyorlardı. Yani ‘Bakın, ben entellektüel bir kaygı taşıyorum’ görüntüsüyle elinde bu kitapla geziniyordu. Bir dönem Sofi’nin Dünyası ve Simyacı popülarize olmuştu. Medya birtakım şeyleri bize lanse edince, insanlar o konuda konuşurlarken, sizin o konuda söyleyecek sözünüz yoksa kendinizi dışlanmış hissediyorsunuz.”

Emine Eroğlu, büyük yayınevi olmanın avantajları olduğunu, yayınevinin kendisini ve yazarlarını tanıtmasının kolay olabileceğini vurguluyor: “Okuyucuyu daha önce bir kitapla yakalamışsanız, ikinci bir kitabı ortaya çıkardığınız zaman ‘Ben falanca yayıneviyim’ diye çıkarsınız. Yayınevleri kitaplarla beraber aynı zamanda kendi reklamını da yaparlar. Hakeza, yazarlarının reklamını yaparken de kendi reklamlarını yaparlar. O Timaş’ın, o Everest’in yazarıdır, o Can Yayınlarının yazarıdır. Öyle bakılır olaya. Bir yayınevi, yazan ve kitabı reklam ederken kendisini reklam ediyorsa bu şu anlama gelir: Yazar değişir, eser değişir, ama yayınevi sabit kalır. Veya yayınevi aynı yazarın başka bir eseriyle reklam yapar. Meselâ Tavuk Suyuna Çorba‘yı çıkarmış ve hatırı sayılır rakamlar elde etmiştir. Yeni bir kitap çıkardığı zaman üzerine hemen yazar, ‘Tavuk Suyuna Çorba yazarından’ diye. Bir kitabın sattığını gördüğü zaman da onu varyasyonlandırmıştır: çocukların yüreğini ısıtacak öyküler, babaların yüreğini ısıtacak öyküler… Hattâ meslekî platformlara ayırmıştır: doktorların yüreğini ısıtacak öyküler, öğretmenlerin yüreğini ısıtacak öyküler gibi. Siz bir yayın şirketi olarak, okuyucuyu kazanmanın bir yolunu buldunuz mu aynı potansiyeli aynı yolla kazanmayı tekrar denersiniz. Bütün dünya piyasalarında mistik romana bir rağbet olunca siz de mistik romanı yakalar ve okuyucuya sunarsınız. Bu bir yazardan çok yayınevine ait olan bir stratejidir. Yayınevi o konuda başarılı olursa arkasını da getirir. Bir de büyük yayınevleri yazarlara büyük tekliflerle gidebildikleri için iyi yazarları kendi bünyelerinde toplayabilme şansları da vardır. Dolayısıyla ortada dönen isimler sınırlı isimlerdir.”

Emine Eroğlu best-seller listelerinin sağlıklı rakamlara dayanmadığını belirtiyor: “Müzikteki ‘top 10’ listeleri nasıl belirleniyorsa best-seller listeleri de aynı şekilde belirleniyor. Her kesimin verdiği best-seller listesi birbirinden farklı oluyor. Meselâ İslâmî roman çok satar, gözardı edilir. Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı bütün zamanların en çok satılan romanıdır Türkiye’de. Halide Edip Adıvar’lardan, Halit Ziya Uşaklıgil’lerden çok daha fazla satmıştır. Ama hiçbir zaman best-seller listelerinde görünmedi. Çünkü listeleri herkes kendine göre hazırlıyor. Kim sesini daha çok duyurabilirse onun listesi gerçek best-seller listesi olarak kabul ediliyor. Bu listeler, ‘birilerinin en çok hangi kitabın çok satmasını istediği’ noktasında kanaat veriyor.”

Medya desteği almadan yüksek satış rakamlarına ulaşan, edebî değeri yüksek kitapların da olduğunu belirten Eroğlu, az da olsa sağlıklı bir okuyucu kitlesinin olduğunu söylüyor ve kitap piyasasında en sağlıklı sürecin tavsiye süreci olduğuna dikkat çekiyor:

“Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında adlı kitabını biz Kasım ayında çıkardık. Biz kitaplarımızı ikişer bin olarak basıyoruz, iyi satacak bir kitapsa 5 bin basıyoruz. İsimle Ateş Arasındaki ise 30 bin olarak bastık, bu bizim için iyi bir sınama oldu. 30 bin basmış olmanın pazarlama ve dağıtım açısından bir avantajı vardı. Kitapçılara kitapları ikişer üçer bırakmaktansa ellişer yüzer bırakma şansı veriyordu bu bize—tabii satılamama durumunda kitapları geri alma riskini göğüsleyebiliyorsanız. Biz bu riski göğüsledik, 30 bin bastık. Şu andaki depo rakamlarımız 28 bininin Aralık sonunda tükenmiş olduğunu gösteriyor; yani iki ay içinde tüketmiş bulunuyoruz. Nazan Bekiroğlu bir defa televizyona çıkmadı bu kitabı için. Yazılı medyada da sınırlı olarak röportajları yayınlandı. Buna rağmen yüksek bir satış rakamı elde edebildik. Bunun arkasındaki değer gerçek değerdir. İstanbul’da yaşamayan, görsel medyada yer almayan, sempozyum panel diye ortalıkta gezmeyen bir yazar düşünün. Anadolu’nun bir köşesinde üniversite hocası olan bu bayan bir kitap yazıyor. Konuşulmaktan hoşlanmayan, hele özel hayatının malzeme yapılmasına asla tahammülü olmayan birisi. Kitabı iki ayda 28 bin satabiliyor. Türkiye’de medyanın rüzgârından etkilenmeyen, gerçek değerleri araştıran ve okumayı bilen bir okuyucu kitlesi de var. Nazan Bekiroğlu’nun okuyucu kitlesine baktığınız zaman şunu görüyorsunuz hep: seviyeli bir okuyucu kitlesi. Her kesimden okuyucusu var. Bugün Selim İleri Bekiroğlu’dan çok fazla takdirle bahseder, Mustafa Kutlu kalemini yüceltir, onun her kesimden okuyucusu vardır. Ve bu okuyucu seviyeli bir okuyucudur. Bekiroğlu’nun kitabını her okuyan bir yakınına, bir dostuna da mutlaka tavsiye eder, okutur. Kitap piyasasında en sağlıklı süreç, tavsiye sürecidir. Yazılı medya buna çok büyük destek verebilir ve bu destek gereklidir de. Sözlü tavsiye çok uzak alanlara ulaşmayabilir. Radyoların, gazetelerin, hattâ televizyonların tavsiye mekanizmasıyla okuyucuya kitapları sunmaları gerekir. Oysa tavsiye mekanizmasını sarsan bir süreç yaşıyoruz best-seller sürecinde.”

Emine Eroğlu, ideal bir best-seller’da, yazarın eserîni örtaya koyarken ‘Geniş kitlelere ulaşayım, kim ne der, kim ne düşünür, falancaya da göz kırpayım, filancayı da gözardı etmeyeyim’ gibi kaygılardan uzak olması gerektiğini düşünüyor:
“Eğer bir yazarın ortaya koyacağı bir eser varsa, bütünüyle bir tek okuyucu için bile yazsa eserinden taviz vermemelidir. Nazan Bekiroğlu öyle biridir. Eserini ortaya koyarken ‘Kim ne düşünür?’ diye düşünmemiştir. Çok satacakmış, az satacakmış, şu cümle yahut kelimeler falancayı rahatsız edecekmiş gibi kaygılardan arınmış olarak eserini ortaya koyar. Ama şu kaygıyı duyar: Acaba bir bilgi yanlışı olabilir mi?’ Bunun için İsimle Ateş Arasında adlı kitabını yazarken çok derin tarihî araştırmalar yapmıştır. Bir yazarın bu tarz kaygılarla eserini ortaya koyması gerekir. ‘Kurguda bir problem var mı? Verilen bilgilerde aksayan bir nokta var mı?’ gibi düşünceler gerçek bir yazara yakışan kaygılardır. Bekiroğlu’nda bu kaygılar var; kitap yazdığı dönemlerde gazetelerde makale bile neşretmemiştir. Bir yayıncı olarak kitabımı iyi pazarlayabilmek bana yakışır; bir pazarlama müdürüne, bir medya mensubuna yakışır. Bir yazara pazarlamacı olmak yakışmaz, bir yazara yazar olmak yakışır.”
Kitap tanıtımlarında en sağlıklı yolun tavsiye süreci olduğunu belirten Eroğlu, edebî kamuoyunu oluşturan kanaat önderlerinin parmaklarını mutlaka gerçek değerlere yönlendirmesi gerektiğini söylüyor: “Okuyucunun medyanın furyasından etkilenmemesi için bu gerekli. Bizde edebî kamuoyu o noktada yeterince oluşmuş değildir. Medyanın best-seller furyalarının arkasındaki temel gerçeklerden biri de budur. Gerçek kuvvetli edebî bir kamuoyumuz olsaydı, bu tarz furyalar okuyucu üzerinde bu kadar etkili olmazdı. Çünkü bir direnç olurdu, bir set örülmüş olurdu. Edebî kamuoyu da kanaat önderleriyle oluşur. Yazar eserini ortaya koyduktan sonra kanaat önderleri parmaklarını o eserin üzerine basıp ‘İşte hakiki eser budur’ diyebilmeli, bu özelliği taşıyabilmeli. Ondan sonra, okuyucular da kanaat önderlerinin tavsiyelerine riayet edip o kitaba yönelirlerse bu best-seller telâşları olmadan gerçek kitaplar gerçek okuyucularına ulaşmış olurlar. En sağlıklı süreç de bu olur.”
Kanaat önderlerinin kimler olabileceği sorusuna da Eroğlu şu cevabı veriyor: “Her grubun kendi uzmanları, kanaat önderleri olabilir. Bu bir öykü kitabı veya romansa Mustafa Kutlu bir kanaat önderidir. Kutlu fikir beyan eder, söyler ve siz onun görüşlerine itibar edersiniz. Bu bir tarih kitabı ise Halûk Dursun, İlber Ortaylı, Halil İnalcık parmaklarını onun üzerine basarlar, siz o kitabı o şekilde görürsünüz. Uluslararası strateji kitabı ise Ahmet Davutoğlu parmağını onun üstüne basar, siz de dersiniz ki ‘Bunda bir değer olmalı.’ Dergiler, gazeteler, görsel medya da buna destek verebilir. Meselâ Kanal 7’nin haber müdürü Ahmet Hakan pek çok insanın gözünde bir kanaat önderidir. Ahmet Hakan bir kitabı tavsiye ettiği zaman onun satış trendi yükselir. Öyleyse bu, insana bir sorumluluk yükler. Ahmet Hakan’ın televizyona ‘Kur’an’ın şifresini çözdüm’ diyen adamı çıkarmaması gerekir. Kanal 7 bir kitabın kapağını gösterse, yazarıyla iki dakika sohbet etse veya hiç sohbet etmeden kitap hakkında biraz bilgi verse, özellikle Anadolu’da o kitabın satışları birden hızlanıverir. Ahmet Turan Alkan’ın çok güzel tespitleri var bu konuda: ‘Ben okuyucularıma asla ben biliyorum ve anlatıyorum, siz bilmiyorsunuz, okuyup öğrenin demedim, demem de. Onun için dir’li cümleler kullanmam.’ Onun yerine şunu tavsiye eder. ‘Ben şu yoldan yürüyorum; hadi birlikte yürüyelim, birlikte görelim.’ Kanaat önderlerinin de okuyucuya bu tarzda tavsiyelerde bulunması gerekir. ‘Ben okudum, şöyle istifade ettim, şunları buldum, haydi beraber bu hakikatlere ulaşalım.’ Bu bir kanaat önderliğidir. Bu tarz bir tavsiye mekanizmasının işletilmesi lâzım. Yazarın eserini yazması yetmez, tavsiye mekanizmasının çok kuvvetle çalıştırılması lâzım. Ve edebi kamuoyunun mutlaka oluşturulması lâzım.


(Peki yazıcı ne diyor ?)

“KİTAPLARIMA MEDYA DESTEĞİ İSTEMEDİM”

“Piyasaya hak eden bir kitap sunabilmişseniz; bilinçli, kalrteli ve sadık bir okur kitlesinin reklâmından daha iyi reklâm olmaz.”

NUN MASALLARI, Şair Nigâr Hanım, Halide Edip Adıvar, Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha, Mavi Lâle ve İsimle Ateş Arasında eserlerinin sahibi, Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu hem yazar, hem kanaat önderi, hem de bir öğretmen. Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesinde edebiyat dersleri veren Nazan Bekiroğlu best-seller kitaplarının özelliklerinden bahsederken bu kavramın şaibeli olduğunu ve tedirginlik uyandırdığım belirtiyor:

“Bu tedirginlik, terim ve kelime olarak içerdiği anlamlar arasındaki mesafeden kaynaklanıyor. Best-seller: çok satan. Eğer satmak-satılmak, okunmak anlamına geliyorsa ve bu da yazar için anlaşılmanın ve geleceğe seslenmenin kapılarını hiç olmazsa bir ümit olarak açık tutuyorsa, çok satan bir kitap sahibi olmaya kimsenin itirazı yok. Bu güzel. Ama kavram, bir anlam kaymasına maruz kalarak terimleşince, durum değişiyor: Çok satan, ama kıymeti kendinden menkul bir satışla değil, haricî bir destekle satan; çok satan, ama bir yazarı mutlu edecek bir okunuşla değil, kitabı metâlaştıran bir okunuşla okunan; etkisi, izleri, hayatiyeti, kısacası kıymeti gelip geçici olan gibi bir anlam kazanıyor. Ki çoğu best-seller sahiplerinin bile kalbini korkuyla titreten, bu mânânın içerdiği gelip geçicilik. Gelip geçici; çünkü sosyolojik şartların hazırladığı bu olguda mesele pazar ve piyasa meselesidir artık. Marka, seri üretim, reklam ve tüketim. Sonra bir yenisi. Bu pazarın, bu piyasanın kendi koşulları, kendi çarkı çoktan oluşmuş vaziyette. Her ticarî sistem gibi kuralları var. Bağlantıları, projeleri çoktan tespit edilmiş vaziyette. Eğer bu pazarın içinde yer almak istiyorsanız kuralları peşinen kabul etmek ve oyunu kurallarına göre oynamak zorundasınız. Sosyolojik şartların hazırladığı ve eseri de, yazarı da metâlaştıran bu ticarî olguda medya, projenin en etkin kısmını teşkil ediyor. Tabii meselenin bir de diğer yüzü var. Bu arzı besleyen talep kısmı, okuyucu kısmı var. Entellektüel olmayan okuyucu da piyasayı tutan, kendisinden çokça bahsedilen bir romanı okuyarak kültürel var oluşa katılmak istiyor ve fazla zahmet çekmeden, raftan indirilip veya kaldırımdan kaldırılıp önüne sürülüverilmiş bir kitabı (ki bu çoğunlukla roman oluyor) okumakla kültürel gerçekleşmeye katıldığını zannetmekten mutlu oluyor ve kendisini entellektüel okuyucu arasında vehmediyor. Tam bir çark, dönüp duruyor.”

Nazan Bekiroğlu, kaliteyle best-seller arasında ne olumlu, ne de olumsuz mânâda hiçbir ilişkinin olmadığını düşünüyor:

“Çok satanlar arasında ciddî anlamda iyi olanlar, geleceğe kalabileceğini kuvvetle sezdiğim kitaplar var. Gülün Adî bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Keza Nietzsche Ağladığında. Bunlar hem çok iyi, hem de çok iyi satan ve popüler olabilmiş romanlar. Bunun yanı sıra satış rakamları yüz binleri vurduğu halde, yirmi otuz yıl sonra belki sadece edebiyat sosyolojisinin şu an sizinle konuştuğumuz best-seller olgusunun bir örneği olarak adı zikredilebilecek olan, ama hiçbir edebiyat fakültesinde hiçbir hoca tarafından şahsına özgü bir roman örneği olarak öğrenciye takdim edilmeyecek olan kitaplar da var. Ve bunu görmek için kâhin filân olmaya da gerek yok. Netice olarak best-seller olmak bir romanın iyi olması için ne gerekli, ne yeterli şart. Olsa da olur, olmasa da olur. Varlığı mâni değil, yokluğu mâni değil. Çok iyi olduğunu sezdiğiniz, fakat ne popüler, ne best-seller olmuş kitapların varlığım da işaret etmek mümkün. Ki bunların son yıldaki en çarpıcı örneklerinden biri, sade duruşuyla Tahsin Yücel’in Yalan’ı olmalı.”

Piyasada birçok kitap mevcut ve medyanın dışında da bu kitaplar hakkında bilgi verecek, yönlendirecek merciler yok. Gerçekten değerli ve yıllarca okunabilecek kitapların gerçek değerinin kısa vadeli formüllerle ortaya çıkarılamayacağını söyleyen Bekiroğlu, bu tür kitapları ancak ehlinin sezebileceğini, bunun dahi yanılma riski içerdiğini vurguluyor:

“Gerçek kitap kendini zaman içinde gösterir. Bu hususta da kitap adına kendisine güvenebileceğimiz kriterler, zamana direnmek ve halkın uzun vadedeki beğenisini canlı tutabilmektir. Başka bir şey de kalmıyor geriye. Suların durulmasını, sapla samanın birbirinden ayrılmasını beklemek bazan çok zaman kaybına neden olabiliyor. Ama edebiyat da günlük birşey değil ki zaten.”

Nazan Bekiroğlu mümkün olduğunca medyadan uzak durmaya çalışıyor ve kitapları çok fazla medya desteği olmadan yüksek tirajlara ulaşıyor. Bekiroğlu medyadan uzak kalmasının nedenlerini söyle açıklıyor:

“Benim kitaplarımda medya desteği olmaması benim seçimim, benim duruşum. Ben öyle istediğim ve buna izin verdiğim için. Bu yıla kadar medya ile ilişkim fotoğrafı esirgenmemiş söyleşilerden daha ileri gitmiyordu. Bu duruş, İsimle Ateş Arasında için yayınevinin yürüttüğü flu da olsa fotoğraflı bir reklam kampanyası ile nispeten yumuşadı; editörle aynı sayfadayız şu anda, hadi söyleyelim, bir hayli de tartıştıktan sonra. TV-radyo programı kabul etmediğim için yine de buna tam medya desteği demiyorum. Tabii bu reklam kampanyası olmasaydı İsim-Ateş bu sayıya ulaşır mıydı, bu benim de merak konum. Ama bildiğim şu ki, bir yandan daha çok okuyucuya (bu okuyucu sizin olan, ama sizin varlığınızdan haberi olmayan okuyucu) ulaşmanızı sağlayan reklam sizi mutmain kılarken, diğer yandan da hissediyorsunuz ki, benim tarzım bu değil. Hasılı, bir çelişkidir başlıyor. Neden bu kadar baskı rakamına ulaşıyorsunuz, sorusunun cevabına gelince: Bir kere tipik best-seller kitaplarla mukayese edilmeyecek bir rakamdır yirmi bin, otuz bin. Bizim çevrelere göre nisbî bir satış yüksekliği olarak addedilebilir belki. Neden? Eğer piyasaya hak eden bir kitap sunabilmişseniz; bilinçli, kaliteli ve sadık bir okur kitlesinin reklamından daha iyi reklam olamaz. Her okuyanın bir kişiye okuttuğunu ve bunun nasıl büyüyen bir potansiyel oluşturduğunu düşünün. Üstelik sürekli…”

Nazan Bekiroğlu, eserlerini kaleme alırken, okuyucularının beğenilerini ve beklentilerini asla dikkate almadığını belirtiyor:

“Okuyucunun neyi beğeneceğini, neyi beğenmeyeceğini hesaba katarak yazmaya başlayan yazar, kısa vadede değilse de uzun vadede yenilgiyi peşinen kabul etmek mecburiyetindedir. Okuyucu hayatî anlamda önemlidir benim için, ama metnin yazılma serüveninde değil, yazılmış metnin ‘gerçekleştirilme’ serüveninde. Okuyucuyu ölümcül olarak hesaba katmam, yazdığım bittikten sonra başlar. O zaman yazdığım metni bütünleyen taraf olarak girer okuyucu devreye. Kendisiyle aynı mânâ ve his kuşağında kanat çırptığım okuyucuyu beklerim. Ve haber gelmeye başlar. Ve o zaman benim gerçek okuyucumun, beni isim ve ateş arasında dahi, ben bir yangından arda kalırken dahi yalnız bırakmayan, yani ki beni en ‘anlaşılmaz’ olduğum zamanda dahi anlayan okuyucu olduğunu fark ederim. Bu da bana yeter.”

Nazan Bekiroğlu’nun son eseri İsimle Ateş Arasında Osmanlı İmparatorluğu hakkında geniş bilgi ve bakış açısı veriyor. Geniş bir araştırmayı gerektiren bu romanın hayat hikâyesini Bekiroğlu şöyle anlatıyor:

“Buna araştırma safhasından daha ziyade biriktirme safhası diyelim isterseniz. Çünkü hiç kimse kütüphaneye kapanıp da iki ay sonra oradan bir roman yazmış olarak çıkamaz. Bu anlamda benim yazma safham, aşk ve Osmanlı tarihi üzerinden süregelen bir birikimin neticesi. Osmanlı tarihi ile ilgim her halde kitap denen nesneyi ve babamı hatırladığım günden başlıyor. Aşk ise benim için varlığın en kestirme onay yolu, dışımdaki bütünle, mutlak ve kalıcı olanla ilişki kurmanın harikulade güzergâhı.”

Bekiroğlu, bu kitabın yazma süreci olan iki yıl boyunca sadece koku ile ilgili şeyler aradığını ve ana meselelerine eklediğini belirtiyor: “Netice olarak bu kitabın yazılma serüvenine benim ömrüm ve ona ilâve iki yıl olarak bakılabilir.”

Nazan Bekiroğlu, hergün pek çok kitabın yayınlandığı günümüzde okuyuculara medyanın etkisinde kalmadan kitap seçme konusundaki görüşlerini söyle açıklıyor:

“Seçme, iyi kelime. Çünkü ülkemizde dahi, hergün yayımlanan kitap sayısı ve insanın okuma kapasitesi göz önüne alındığı zaman, en olgun okuyucunun bile, bırakın herşeyi, bütüne göre çok şeyi okuması imkânsız. O zaman kalıyor geriye seçerek okumak. Neye göre? Buna karar verecek olan olgun okuyucunun kendisidir elbet. Güzergâh güçlüğü çekenler ise, bir yerden başlamalı ve o yeri suda halkalar gibi genişleterek okumaya devam etmeli herhalde. Örneğin klasiklerden, hele Rus klasiklerinden; bizde de meselâ Cemil Meriç’ten, Nurettin Topçu’dan veya Kemal Tahir’den veya benzer bir başka isimden, ama dağınık değil, mutlaka bir yerden başlamak makul. Öğrencilerime de bunu tavsiye ederim.”

Azade, nr.2, yıl 2, 2003 (Genel, İsimle Ateş Arasında ağırlıklı)

*Her yazıcının – hatta her insanın – bir yazı macerası vardır. Kimi çocukluk yıllarında yazının büyüsüne kapılırken kimisi altmışından sonra katılmıştır bu kervana. Sizin yazı maceranız nasıl başlamıştır. Anlatır mısınız?

*Pek çok defa soruldu, ben de söyledim; daha ilkokul ya da ortaokul sıralarında, yazar olmak için yaratıldığını fark eden talihli yazarlardan değilim ben. Kendimi her anlamda fark etmem çok geç ve güç olmuştur. Fakülte yıllarında bile pek çok şeyin farkında değildim. Ancak bu fark etmeyiş içinde daima huzursuzdum. Güzellik eksikliği çekiyor olduğumu fakat bunun adını koyamadığımı da çok sonraları aklım başıma gelince fark ettim. Güzelliğin kaynağı belli fakat bunu o zaman bilmiyordum. Arayış ama ne aradığını bilememek. Bu ilk dönem. Belirsiz arayışlar dönemi. Ve çok acı. Bulmak için bilmek gerekiyor. Bir süre tam anlamıyla resme vurdum kendimi, minyatür filan. Programsız, bilinçsiz duygu ve düşünce temrinleri. Çok dolu fakat zor yıllardı. Ve en önemlisi paylaşabileceğim hiç kimse yoktu. Öyle yanlış kapılar çaldım, dünyalar bir araya gelse anlamayacaklara öyle güzel hikâyeler anlattım ki. Pişman değilim, helâl ü hoş olsun. Sonra kendini ifade ihtiyacı kaçınılmaz olunca, ve dahi bunun yolunun resim değil de edebiyat, şiir değil de düzyazı olduğunu fark edince hayatım biraz yoluna girdi diyebilirim.

*Biraz mahrem bir soru olacak ama okuyucu sevdiği yazıcıların hayatına dair birçok teferruatı merak eder. Özellikle de yazıyla ilgili anlarını. Mesela bir kitabınızda ‘saat gecenin sıfır üçlerinde’ uyanık olduğunuzu söylüyorsunuz. Eğer bir sakıncası yoksa yazı öncesi, yazı sırasında ve yazıdan sonra yaptıklarınız, yaşadıklarınız ve duyduklarınızı bizimle paylaşmanızı rica edeceğiz?

*Geceyi gündüzden daima daha çok sevenlerdenim. Onun, sırrın kapılarını daha çok açtığını ve insanın kendi içine yönelik gözü daha keskin kıldığını biliyorum. Belki bu yüzden pek çokları için gecenin bitimi olarak alkışlanan şafak vakti bende hiç sevinç uyandırmadı. Üstelik bir tür mutsuzluk ile karşılıyorum daima sabahları. Hayatın sırrını bir şafak vaktinin sevincinde çözenlerden değilim, gecenin karanlığında arayanlardanım. Üstelik bu sevinçsizliği uzun müddet hayatın sırrına yönelik bendeki bir eksiklik gibi taşıdım. Ta ki benimle aynı şeyleri hisseden ve bunu bir eksiklik olara taşımayan biriyle karşılaşıncaya kadar.

Yazıyı ölümüne bir dil işçiliği olarak görmeme rağmen (alelâde tek cümle kurmaya niyetim yok gibi görünüyor), nasıl yazdığımı hatırlamıyorum. Çünkü cümle aniden kendi melodisi ve yapısıyla geliyor ve bütün içindeki karesine yerleşiyor. Böylece bir yanıyla mutlaka ilhama dayanan ama bir yanıyla da dil işçiliğini önemseyen bir yazı anlayışımın varlığından bahsedebilirim. Kalbime inen bir ilham yoksa benden yazı çıkmaz. Ama hiçbir yazıyı da indiği anın dağınıklığı ile sunmayı göze alamam.

*Hikâye, deneme ve roman. Romanlarınızda (Yûsuf ile Züleyha’yı da roman sayarsak), hep bir şiir kokusu var. Sözgelimi yatmadan önce bir şiir antolojisini rasgele açıp bir şiir okuduğumuz gibi, aynı şeyi Yûsuf ile Züleyha’da da yapabiliyoruz. Belki bir gün üzerinde ‘türü: şiir’ yazan bir kitabınızla karşılaşabilir miyiz? Yoksa, şiiri zaten tüm hayatınıza ve yazılarınıza bulaştırdığınızı mı söylüyorsunuz?

*Üzerinde “şiir” yazan bir kitabım olmayacak. Şiirsellik düzyazılarıma bulaşmış vaziyette. Edebi eserin, roman ya da hikâye de olsa, Vırgınıa Woolf’un dediği gibi yüksek sesle okunmak için yazıldığına inandığım için belki bu duruş. Fakat bu şiirsellik fonetik ve imaj düzeni itibarıyle nesri ezmemeli. Yani hikâyedeki şiirsellik sadece seci ile sınırlysa birş eyler aksıyor demektir.

*Işıklı nisan yağmuru, sarmaşık gülü, duman ve buğu, siyah gül, ıtır, kuşlar, gökyüzü…Bunlar bir romanda görmeye alışkın olmadığımız şeyler. İsimle Ateş Arasında, değişik bir tarz / farklı bir soluk diyebilir miyiz?

*İsimle Ateş Arasında’yı yazarken ne yaptığımı biliyordum, neyle karşılaşacağımı da. Kendime sorduğum şey bütün bunları göze alıp alamayacağım oldu. Örneğin alışıldık roman kalıplarının dışında, bunun hemen karşıma dikileceğini, demir leblebi, bunun da karşıma dikileceğini biliyordum. Fakat öyle geldi, öyle hissettim, başka türlü anlatmama imkân yoktu. O zaman göze aldım ve yazdığımı okuyucuyla paylaştım. Bir okuyucunun dediği gibi ilk bölüm, sözün başı peşin bir uyarı zaten: Ey okuyucu bak ben burada duruyorum ve durduğum yeri esirgemeden peşinen ve açık kalplilikle uyarıyorum.

Fakat yine de. İsimle Ateş Arasında zannedildiği kadar da farklı bir soluk mu?

Farklı bir soluk? İsimle Ateş Arasında’yı alışıldık roman kalıplarından farklı kılan şey öyle zannediyorum ki bir yandan Osmanlı ve yeniçerinin, diğer yandan Numan ve Nihade’nin hikâyesi paralel bir akışla süre giderken, üçüncü katmandaki on iki küçük hikâyenin oluşturduğu yapı. Bunların ilk bakışta ana meseleler ile organik anlamdaki ilişkisizliği. Ki romanı demir leblebiye dönüştüren, vasat okuyucu nezdinde zor okunur kılan da bu özelliği zannediyorum. Fakat on iki küçük hikâyenin her biri ana meselelere bir ilgi ile bağlı.

*Yazılarında okuyucuya içini açan bir yazıcı olarak bir yazıda okuyucunun yeri neresidir? Bir yazıcı okuyucu için mi yazar, yoksa kendi “ben”ini ifade etmek için mi yazar?

*Yazı hitaptır. Her hitabın bir muhatabı vardır, muhatap olmazsa hitap eksik kalır. Yazıda okuyucunun yeri bu muhataplık noktasındadır. Ve okuyucu benim için hayati kıymettedir ancak bu kıymet yazının yazılma serüveninde değil, yazının bitişinden sonraki “gerçekleşme” serüveninde devreye girer. Yazıcı meseleleriyle benini ifade eder ve sonra okuyucudan onay bekler. Kendisi ile aynı mana ve his kuşağında kanat çırpmış okuyucunun onayına muhtaç olması bu yüzdendir..   ·

*İsimle Ateş Arasında isimli romanınızın son kısmında bir itiraf var. Anlattığınız her hikayenin bir yalan olduğunu söylüyorsunuz. Ama daha büyük bir gerçeği anlatmak için…Yazının yazıdan öte amacı var mıdır? Anlatır mısınız.

*Elbette yazının yazıdan öte amacı var. Yaradılışı beyhude olmayan insan, yazısı beyhude olmayan yazıcı. Yazı kalıcı, saf, bitimsiz olanı, hasılı mutlak gerçeği işaret eder ve bizatihi yazıcının kendisi gibi okuyucunun da o gerçekle ilişki kurmasını sağlamak ister. Türlü suret sıkıntıdan sonra yazı bittiğinde onu yazanı mutlu eden şey anladım diyen bir sestir, anladım yani işaret ettiğin şeyi gördüm, haklısın o var, ve ben seni onaylıyorum,. Bu yüzden yazıcı okuyucuya muhtaçtır. Dinin söylediğini bir kez de kendi nefsinde tecrübe etmek için. .

*Neden iki şey arasında ; bunlar isim ve ateş dahi olsa ? Niçin o araya – o oraya kadar geri çekilmiş yani niçin “ateş hattında” değil ya da ne bileyim isim peşinde ? Neden o arada – o orada ürperti gibi durulur da rahat durulmaz ?

*Ya tahammül ya sefer, kolaydır. Kendini ve ne istediğini bilen ve buna gidebilecek gücü olanların cümle kapısı. Fakat bir de ne tahammül ne sefer var. Benim için ne tahammül ne sefer daima trajedinin cümle kapısını teşkil etti. Neyi anlatmak ihtiyacındasınız? Gemilerini karadan yürüten Fatih mi, bir labirentte kısılıp kalmış üçüncü Mustafa mı? Hangisini anlatırken kendinizi daha iyi ifade edebiliyorsunuz?

*Yazının çilesi var ve bu çileyi çekemeyen bir çok kişi yorulup geri dönüyor. Bu bağlamda genç yazıcılara neler söyleyebilirsiniz?

Fazla bir şey söyleyemem. Geri dönüyorsa; yazmazsa ölmüyor demektir. O zaman yazmasın zaten. Ne kendi bir şey kaybeder ne de yazı âlemi.

Sami HOCAOĞLU, ; “İbretlik bir hikaye”

İbretlik bir hikaye

Sami HOCAOĞLU
Adı: İsimle Ateş Arasında. Bir romandan daha fazla bir şey bu. Aşk olsun Nazan Bekiroroğlu’na? Zaten “aşk” olmasaydı, yazıya, sanata, estetiğe, öğrenmeye dair her şeyi içeren “meşk” de olmazdı.
Osmanlı hakkında yazmak için sadece Osmanlı’yı iyi bilmek yetmez. Osmanlı’yı Osmanlı eden değerlerin bir numaralısı olan İslam’ı da çok iyi bilmek gerek. Ama, Kur’an’sız bir İslam bilgisi de ne ola ki? Bu olsa olsa, İslam’sız Osmanlı bilgisine benzer.
İsimle Ateş Arasında yazarı, işini ciddiye almış. İslam’sız Osmanlı’nın, Kur’an’sız İslam’ın bilinemeyeceğinin farkına varmış. Bilgisini ve kültürünü romanına kendine özgü bir üslupla yansıtmış. Romanın zamanında ilerlerken yer yer yürümekte zorlansanız da, sizi sizden alıp alıp götüren sayfalar bu açığı kapatıyor.
Maksadım, roman eleştirisi yapmak değil. Esasen, edebi bir ürünün en adil ve mutedil eleştirmeni (=eleği) zamandır. Zaman, kendi kalburuna konulan şeyleri biteviye eleştirir. Zamanın kolları hiç yorulmadan bu kalburu sallar. En sonunda kimileri kalburun üstünde kalır, kimileri de altına geçer.
Ama benim asıl değinmek istediğim, bu topraklarda üretilen değerlerin, bu topraklarla irtibatının sahiciliği sorunu.
Son yıllarda tarihi romanlar hayli moda. Konusu tarih olan bir roman, sadece “bu topraklarda” üretilmekle kalmayıp, “bu topraklar hakkında” üretilmiş bir üründür. İyi de, tasavvur ve aklının bu topraklara aidiyeti kuşkulu bir yazar, bu topraklar üzerine kimin tasavvur ve aklıyla üretecektir ki?

Ödünç alınmış bir tasavvur ve akılla ne kadar başarılabilir bu işler? Elbette bu, “bir kovboyun yerliler üzerine yersiz denemeleri” olmaktan öte gitmez.
Ödünç tasavvur ve akılla bu topraklara ve bu toprakların insanına bakma sorunu keşke sadece edebiyatçıların sorunu olsaydı. Onlar, bu ülkedeki özelde 80, genelde 150 yıllık “ideolojik klonlamanın” ürünlerinden sadece biri.
Resmi ideolojinin yeni bir tür elde etmek için kurduğu laboratuvarlar olan şu eğitim (“eritim” mi demeliydim?) sürecinden, içinde güçlü bir isyan ve itiraz olmadan geçen hangi fani, kendini bu klonlamadan kurtarabilir ki?
Ama arada bir tatlı kazalar da olmuyor değil. Nazan Bekiroğlu ve romanı işte bu tatlı kazalardan biri.
Roman, Osmanlı deyince ilk elde akla gelen üç beş kurumdan biri olan Yeniçeri Ocağı’nı ele alıyor. Fütuhat toprağı olan Balkanların Hıristiyan ahalisinden -tabir caizse- “zekat” olarak toplanan “pencik”lerin 400 yıl süren trajik hikayesi bu.
Yeniçeri adayı Nezuka’nın ana kucağından alınışının acıklı öyküsüyle başlıyor roman.
Yeniçerilerin Osmanlı’nın ikbal ve gücünü temsil ettiği dönemler… Yeniçeri Ocağının bozuluşunun tipik bir göstergesi olan “esame ticareti”… Asıl adı Numan olan birinin Ocak defterine kayıtlı Mansur’un ismini satın alması… ”Ev, evlilik. Nur, Nihade, aşk, çiçekler ve buhur…
Sonunda II. Mahmud’un milletin baştacı iken başbelası haline gelmiş olan ordunun topyekun ortadan kaldırılmasına ilişkin fermanı. Dünün gözbebeği olan ordu öylesine bir nefret odağı haline gelmiş ki, ona dair isimler, ünvanlar, libaslar ve simgeler bile yasaklanıyor. Nihayet, halkın da eline geçirdiği baltalar, nacaklar, kamalar, kılıçlarla katıldığı topyekün bir tenkil harekatı sonucunda, yeniçeri kışlalarının ateşe verilmesiyle hikaye son buluyor. Yani her şey “isimle ateş arasında” olup bitiyor.
Romanın hikayesinin en öğretici tarafı halktan kopmuş, halka yabancılaşmış bir ordunun ilelebet yaşayamayacağı gerçeği.
Yeniçeri ordusu, Osmanlı’yı cihan devleti yapan orduydu. Bu nedenle yeniçeriler kendilerinin devlet için ne denli vazgeçilmez olduklarını iyi bilirlerdi. Bu durum onlarda aşırı bir gurura ve şımarıklığa yol açtı. Ne söz dinlediler, ne hukuk. Kendilerini hukukun/şeriatın üstünde gördüler.
Devlet içinde devlet oldular.
Önceleri “milletin ordusu” idiler. Sonraları milleti “ordunun milleti” olarak gördüler.
En sonunda “millete karşı bir devlet” haline geldiler.
Dün milletin değer ve menfaatlerini savunurken, gün oldu kendi menfaatlerini milletin değer ve menfaatlerinin üstünde görmeye başladılar.
Evvelce milletin inanç ve değerlerinin güvencesiydiler. Fakat gitgide milletin inanç ve değerlerini tehdit eder hale geldiler. Milletin ocağından beslenip milleti tehdit ettiler. En sonunda tehdit ettikleri millet tarafından yok edildiler.
Çok ibretlik bir hikaye değil mi? Bugün de herkesin ibret nazarlarıyla üzerinde bir kez değil, bin kez düşünmeleri gereken yaşanmış bir tarih.
Nasıl hatırlamayız Kur’an Şairi Mehmed Akif’in “İbret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?” diyen çığlığını?
Bu çığlığı bize hatırlattığı için, Bekiroğlu’na bir kez daha teşekkürler.
Yeni Şafak, 10 Ocak 2003, sf. 8

Dursun ŞAHİN ; “İsimle Ateş Arasında’ya Dair Birkaç Kırık Söz”

İSİMLE ATEŞ ARASINDA’YA DAİR BİR KAÇ KIRIK SÖZ

Dursun ŞAHİN

renkler güneşden çıktılar

renkler güneşe girdiler

renkler güneşsiz öldüler

ne renk gerek bana

ne renksizlik

güneşler bir yerden çıktılar

güneşler bir yere girdiler

güneşler onsuz öldüler

ne aydınlık gerek bana

ne karanlık

şekiller bir yerden geldiler

şekiller bir yere gitdiler

şekiller görünmez oldular

büyük köse vur

bütün sesler bu sesde boğuldu

mansûr

mansûuur

(Mansûr – Âsaf Hâlet Çelebi)

Yıl 1362 mi 1363 mü bilinmez de I. Murad’ın “Yeniçeri Ocağı’nı kurduğu beyan edilir tarih kitaplarında. Ardından gelir gider isimler; Üçüncü Murad, Genç Osman, IV. Murad, III: Selim ve III.sü Mustafaların ve Sonunda ise II. Mahmud… ardından önemli bir not düşülür tarih kitaplarına kapanan yeniçeri ocağına dair.

Küçük kızın okuduğu tarih kitapları ne anlatır, nasıl anlatır bilinmez ama, bunlar isimle ateş arasında yer alan isimlerdir.

Oysa küçük kıza öğretilen kimi zevk ve safa düşkünü padişahlar, kimi de kurtları, kuşları doyuran padişahlardı. Hangisini yazar elleri şimdi…

Nedir anlattığı ? Devlet-i Âl-i Osmânî’nin sona giden süreci mi ? Yeniçerilerin tarihi mi ? Kokuların dili mi ? Aşk mı ?

Küçük kız yendi de tüm tarih bilgilerini tarihi yeniden yazdı. Çünkü, o artık bir yazıcıydı, hem dünü hem yarını nasıl da dillendirirdi.

Padişahla yeniçerinin isimleri arasında yazılmıştı bu hikaye. Oysa tarih söylemezdi yeniçeri adını Kabakçı gibi olmadıkça. Çünkü onlar özne değil nesneydiler tarih nazarında. Bu hikayede ise birer ateş oldular.

Bütün öykülerin sonunda olduğu gibi kar yağmadı bu kez. Oysa yüzyıllarca mangalların ve ocakların sıcaklığında kışlar geçirmeye alışkın olan defterler, hiç üşümedikleri kadar üşümekteydiler.

Söz yerini bulmuştu bu kez. Açılıp kapanan parantezlere sıkıştırılmış tarihleri hatırlatan şair acıtırken yürekleri, hep Genç kalacak Osmanlar, özünü arayan Nezukalar, Nihade’yle Nûr arasına sıkışmış Mansûr, sınanan yeniçeri kâtibi, vurulmuş eşinin etrafında pervane olan turnalar acıtmaz mı yürekleri…

Su ile ateş arasında yeni yangınlara gebe İstanbul bu kez bir su kenarında ya da bir evliya türbesinde duramadı da, himmetine muhtaçları himmetsiz koydu Hacı Bektaş…

Bu ateşte yanmak, benzemiyordu İbrahim’in yangınlarına ve dönüşmüyordu gül bahçesine. Şimdi hüznün arka bahçesindesiniz. Yanmamışsa hala ağaçlarınız, yapraklarını dökebilirsiniz.

Yine NUN’da başlayıp NUN’da biten bir maceranın ortasındasınız. Nezuka, Nusret, Numan, Nihâde, Nur… Değil mi ki, hüküm sadece bir NÛN, “KÜN FEYEKÛN” o da O’nun.

İsim yeniçeri ve padişah için ne ifade eder ? Nasıl da silinir birinin adı ve aynı adı taşısa da farklı kaderleri taşır bir padişah bir yeniçeri ?

Girift bir tarihin içinde akmam diye feryat eden Tuna boylarından kendisi gibi koparılıp getirilen filbahri kokularında ana kucağını hatırlamaya çalışan Nezuka…

II. Mahmud döneminde bir yeniçeri. İdam edilen Mansur’un yerinde bedeli ateşle ödenecek bir hayatın sahibi. Ki okuyucu Mansur diye bildi de, yazıcısı Numan bildi. Bu yüzden isimle başlayan hikâye bitecek ateşte ve öyleyse ortasındayız, ismin ya da yangının…

Ne zaman ki dökülür dişleri şın’ın bozulma başlar da ta derinden yayılır ocaklara ve Devlet-i Âl-i Osmânî bulamaz bedelini günahlarının. Yazıcının her bir kelimesi yürekleri acıtarak dökülür:

Düşme. Çürüme. Çökme ?

Bozulma. Nizamdan çıkma. Çözülme ?

Eskime. Değişme ?

Kokuların bilinmeyen dünyasını tanımanın zorluğunda duydu Mansur aşkı ki çıkmazdı, zordu, ulaşılmazdı. Çünkü o, siyah güle benzerdi.

Hayat kokular arasında başlar da alır aklını başından unuttururcasına Nûrunu, ziyasını, tüm aydınlıklarını…

İsminin başına sıra sayı sıfatı almayan Süleyman girmez de hikâyeye, hatırlatır sabrın acı meyvesini tatmış şehzadesinin :

“Ey serâser âleme Sultan Süleymân’ım baba

Tende cânım, canımın içinde cânânım baba”

diyerek kaleme aldığı mektubunu:

“Ey demâdem mahzar-ı tuğyân ü isyânım oğul

Takmayan boynuna hergiz tavk-ı fermânım oğul”

mısra’larıyla cevaplayan ve onun ölüm fermanını boynuna taktırmaktan çekinmeyen Süleyman’ı “Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayâl” diyerek yok saymak… Rüya mı gerçekten çektiklerimiz ?

O bir avuç kadınlardan değildi ama bir romanın sahifeleri arasında İstanbul, ondan üste buhurcu tanımamıştı. O ki kahramanıydı romanın, dört cildi boş bırakarak anlatmıştı yokluğu, kimsenin bilmediği kokuları sarardı İstanbul’u ve o olmasaydı yangın kokusu sonsuza dek saracaktı İstanbul’u sonsuza dek ve dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen yangın neş’esi şarkılar söylenecekti.

İstanbul’un çok yüzü varken yangınını anlatmak niyeydi ?

Sır kâtibi dönüşünce yeniçeri kâtibine tersyüz olur hikâyelerin gerçekleri. Sadece padişahın değil yeniçerinin yüreğini de görüverirsiniz. Yaşamalı ki kâtibü’l-esrâr yazılacaklar yazılabilsin. Değil mi ki padişah güvendi ona, güvendi yeniçeri, Yusuf, Züleyha güvendi. Öyleyse yaşamalı. Lekesiz alınlarda kalan izler de öyle demez mi zaten…

Ve sorular:

Nasıl mümkün olabilir maziye bu denli yakın, ama bir o kadar da uzak olmak… Bir padişah bir yeniçeri; bir Mansûr bir Nihâde bir Nûr bir Nûman; bir yazıcı bir okuyucu olabilmek, yine de ne ona yakın ne buna uzak… Yanarken de hissetmek iliklerinde ölümü, yakarken de. Ve ne tuhaf yine de vehim ve hayâl dünyasında yaşamaya devam etmek…

Hikâyet şikâyetse kimdendir şikâyetin ey Cân ?

İki ölüm arasına mı doğmadayız, yoksa iki hayat arasında mı ölüyüz ?

Hâlâ çığlıklar gelir (mi) Topkapı sarayından ve acır (mı) senin de yüreğin ?

Ve son soru dökülür: YANA-sın, söyle, kimden yanasın ?
Türk Edebiyatı, Ocak 2003, sayı 351, sf. 72,73

DURSUN, Ercüment: “Bu dünyadaki aşk aslından bir surettir”, Vakit, 11 Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

Bu dünyadaki aşk aslından bir surettir

Nazan bekiroğlu’yla “İsimle Ateş Arasında” romanı üzerine Ercüment Dursun’un yapmış olduğu “yazdırılmış tarihe karşı”, “tarihi” konuşmayı sunuyoruz…

KONUŞAN : ERCÜMENT DURSUN

-Sizin ifadenizle “isim, koku, hatıra, karanlık, ateş ve suya dair yazılmış” bu romanda ne söylemek istediniz Nazan Hanım?

-Tek şey değil, bir arada duran çok şey. Ama hepsinin üzerinde galiba şunu söylemek istedim ki: İsmin, kokunun, suyun, bu arada ateşin ve karanlığın aslı bambaşka bir yerde duruyor. Çünkü biz sadece hatırlayıcılarız. Bize kalan sadece, vurup geçen hatıralarla sarsılmak ama tanıyamamak.

-Kusursuz aşk da mı bu dünyada durmuyor? Neden?

-Her şey gibi aşkın da kusursuzu bir başka âlemde duruyor. Bu dünyadaki, aslından eksiltilmiş bir suret, bu yüzden kusur içeriyor.  Aşklar da devletler gibi doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar. Aşk yalanlansın diye değil ama, gerçek aşkın mahiyeti daha iyi anlaşılsın diye.

-Yani geriye sadece hasret mi kalıyor?

-Elbette. Ama ruh kaynağına hasret çekerken kimi çektiği hasretin adını koyabilirken kimisi koyamıyor.

-Romanınızın bir tezi de resmi tarihin güvenilir olmadığı. Tarihe güvenmiyor musunuz?

-Yazdırılmış tarihe güvenmiyorum. Tarihin geçmişle aynı şey olmadığını fark ettiğim günden beri, resmi tarihin hükümleriyle bireysel tarihçelerin ne kadar uyuşmaz olduğunu anlatmayı deniyorum.

-Tarihe duyduğunuz güvensizlik noktasında tarihçilerden gelecek tepkiler sizi korkutmuyor mu?

-Tabii ki hayır. Saptırılmış tarih kavramını tarihçilerden öğrenmedik mi?

-Osmanlı asırlarından sizin ilginizi çekenler hangileri oluyor?

-Güneşe hayran olmamak ve ışıktan gözleri kamaşmamak mümkün değil. Kuranlar ve yükseltenler. Bir yanda bozkırda buğday tarlası, diğer yanda olgunlaşmış saltanat meyvesinin cazibesi, şehir ve saray. Fakat devletin ömrü üzerinde şahsi dehaları kadar nasiplerinin de cömertliği ile duranların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlı’nın. Kaderden başka hiçbir sözcük o asırlarda hiçbir kilide anahtar olmuyor ve trajik padişahlarla aniden burun buruna geliveriyorsunuz. Kadersiz kahramanlar onlar. Tarihin kendilerine yüklediği rolü üstlenmekten başka hiçbir çareleri de yok.

-Trajedileri nerede başlıyor?

-Şimdi Fatih’in yerine IV. Murad’ı, Kanuni’nin yerine III. Mustafa’yı koyuversek, ne olurdu? Bunu düşünmenin anlamı yok , yok ama insan düşünmeden de edemiyor. O zaman içiniz sızlıyor, ürperiyorsunuz. “Herkes kendi kaderini yaşar”, bu çok doğru, padişah da olsanız. Rol biçilmiş, onu giyeceksiniz. Benim kuvvetle hissettiğim trajedi belki “saptırılmış tarihin” onları acımasızca mahkûm ettiğini fark etmemden kaynaklanıyor. Ne yapsın, tam kırk yıl şimşir ağacının acı kokusuyla sarmalanmış bir kafesin içine hapsedilmiş şehzade, padişah olunca ne yapsın? Hiçbir şey, çırpınmaktan başka hiçbir şey. Öyle de oluyor ama onların çoğu inmeden ya da kalpten ölüveriyor. Cephelerden gelen kötü haberler üzerine. I. Abdülhamid, III. Mustafa çaresiz, en fazla kendi kalplerinden vaz geçebiliyorlar. Bu çok beşerî. Ve ben yazıcı konumumla en fazla onlarla ilgiliyim.

-Bu padişahlardan biriyle karşılaşmanız mümkün olsa?

-Biriyle değil, hepsiyle karşılaşmak isterim.

-Biriyle?

-III. Mustafa. Bir labirentte sıkışıp kalmış. Savaş bitse orduyu düzeltecek. Ordu bozuk savaş bitmiyor. Sosyal düzen, devlet kademeleri, her şey bozuk. Her şeyin farkında ama ne yapsın? Onu anlıyorum. Kalbim kopacak sanıyorum. Roman, hikâye, yazı, sanat burada tümü iflâs ediyor. Ki anlatılmasına kelimeler yetmiyor.

-Neden yazar değil de yazıcı? Bu bir tevazu mu?

-Mütevazı olduğunu fark edenin tevazudan bahsetme hakkı yok. Dolayısıyla sorunun bu kısmına cevap verme tasarrufunda değilim. Diğer yandan yazıcı’nın sadece “printer” anlamına gelmediğini görecek göze de sahibim. (Gerçi printer anabilgisayara bağlıysa bunda da mahzur yok!). Yazıcı, kâtip demektir ve kâtip de kendisine yazdırılan metin karşısında iradesi, müdahil alanı sıfırlanan âdemdir. Lâkin imlâ hatalarının sorumlusudur. Böylece yazarlığın, “hikmeti kendinden menkul” duruşuna bir alternatif olarak daha çok yazıcı olmaya talep edersiniz. O bir yandan sözü kendisine değil, asıl sahibi olana irca ederken kusurlarından da kendisini sorumlu tutar. Şahsi bir duruş.

-Romanınızın koku katmanı ve filbahri çiçeğine yüklenen ezel hatırası ilgi çekici.  Filbahri çiçeğini yeni nesiller tanıyor mu?

-Zannetmiyorum. Bahçesi olmayan, filbahriyi (fûl-i bahrî) ya da diğer ismiyle limon çiçeğini nasıl tanısın?

-Peki siz nasıl tanıdınız ve sizin için anlamı ne?

-Ben kendisini çok geç fark eden biriyim. Şimdi düşünüyorum da, fakültede olduğum yıllarda bile, çektiğim mahiyeti meçhul bir arayış acısı mevcut olmakla birlikte, çocukça resim arayışlarımın dışında, bir bilincim yoktu. Fakülteyi bitirdiğim yıl oldu büyük uyanış. 79’ yazı. Uyanışımın refakatinde iki katlı eski bir Trabzon evinin bahçesindeki bir filbahri fidanı vardır.  Sonraları ’94 yazında ikinci bir uyanıştan ya da ikinci bir kendini buluştan söz edebilirim hayatımda, o zaman da ömrümün galiba en güzel yıllarını geçirdiğim kumsalda, hanımeliler bulunan bir bahçede dört buçuk yıl yaşadım. O bahçede yıldızların, servilerin tepesine kadar  inebileceğini, gökyüzünün başımın üzerinde dönebileceğini, denizin bir sis perdesi arkasına nasıl sığınabileceğini, şehirde hiç fark etmediğimiz şeyleri, toprağın şubat sonundan itibaren nasıl uyandığını fark ettim. Papatyalı bir Nisan toprağına gerçekten ama gerçekten yüz üstü kapandığım bir gün oluşa vasıtasız katılmanın ne anlama geldiğini fark ettim. Orada da ön bahçede bir filbahri fidanı vardı. Yine refakatteydi. Kokusu. Bana her kokudan daha fazla hatırlatıyor.

-Peki tanıyor musunuz?

-Hayır, hatırlıyorum ama tanıyamıyorum. Yani adını koyamıyorum hatırladığım şeyin. Ve bu çok güzel ama çok acı. Hazdan acıya geçilen o ürpertici an parçası. Sadece aslının orada durduğunu biliyorum. Burada duran sureti.

“Aşkın tükenişe varan yolculuğu”, Dergibi.Com, 3 Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

Aşkın tükenişe varan yolculuğu

Nun Masalları adlı hikaye kitabından sonra uzun bir sessizliğe gömülen Nazan Bekiroğlu, en son Yusuf ile Zuleyha’yla okur karşısına çıkmıştı. Ara dönemde dergi ve gazete sayfalarında yer alan deneme ve makalelerinden oluşan Mor Mürekkep ve Mavi Lale’yi saymazsak pek sık ürün veren bir kalem değil Bekiroğlu. Sadık ve özel bir okur kitlesinin oluştuğunu bildiğimiz Nazan Bekiroğlu, en son bir sürpriz yaparak romanla çıktı okurlarının karşısına.

İsimle Ateş Arasında, adını verdiği bu romanında Nun Masalları’ndaki atmosfere benzer ama hikayeden biraz öte, romandan biraz beri bir dünyaya, ama aynı duyarlıkların hakim olduğu bir dünyaya götürüyor. Nazan Bekiroğlu ile son kitabı İsimle Ateş Arasında’nın serüvenini, son dönemde yükseliş gösteren tarihi romanlara, Osmanlı’ya, aşka, kadına ve kokulara dair uzun bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ercüment DURSUN
ercumentdursun@lycos.com

• Sizi şimdiye kadar bir hikâyeci olarak tanıdık. Yûsuf ile Züleyha’da hacimli metnin ilk örneğini vermiştiniz. Şimdi de bir roman. Neden roman ve neden İsimle Ateş Arasında?

Bu soru çok soruluyor, ve ben benzer sorulara benzer cevapları veriyorum, bağışlansın. Hikâye bitip de içinizdekinin bitmediğini fark ederseniz eğer, hattatın öyküsüne her bitti dediğinizde, o yeni bir öyküyle dikilirse karşınıza. O zaman ya Nun Masalları’ndaki gibi bir birbirine bağlı öyküler yazmaya başlarsınız, ya da büyük metni tercih edersiniz. Çünkü büyük metin, yazarını, onun içini, hissini, fikrini daha geniş bir zaman aralığında derleyip toparlar. Bu, romanın hikâyeye göre daha kolay sayılabilecek yanıdır. Şimdi bir roman yazmış olmamın nedenine, anlatma ihtiyacı, diyelim. Yûsuf ile Züleyha’dan bu yana kendimi geniş hacimli metinle daha iyi ifade edebildiğimi fark etmiştim. Bu defa da anlatmak istediklerime bir hikâyenin hacmi yetmeyecekti, bu yüzden roman. Bir veya iki değil, o kadar çok hikâye anlatmak istiyordum ki. Bu yüzden roman.

Neden İsimle Ateş Arasında, buna gelince. Çok defa bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı kalırız biz. Aynı anda tek şey olmak, en azından bazı kıymetler bakımından, çok beşeri gibi durmuyor. Bu romanın dünyasında da her şey, bir şeyle bir şey arasında asılı. Bu arada kalmışlığın simgesel yükünü en fazla taşıyabilecek olan değerler bir yandan isim bir yandan ateş gibi göründü bana.

Hem felsefi, hem imgesel/sembolik ve hem de gerçeklik düzleminde. Romanın üç katmanı var. Hem padişah ve yeniçerinin, hem Numan ve Nihade’nin, hem de küçük hikâyelerin anlatıldığı katmanlarda geçerli ismin ve ateşin temsil ettiği kıymetlerin çatışması: Padişah isimle ateş arasındadır. Her şey bir isim etrafında döner saltanatta. O, koruması gereken bir hanedan ismidir en fazla ve nihayetinde ilâhi bir ismin yüceltilmesine hizmet eder. İktidarının hem onaylayıcısı ve hem de tehdidi olan yeniçerisi, o ise bir ateş ismidir. Yakıcı ve sonunda kendisi de yanan. Bir yeniçeri olan Sinan, “semender”e benzetir yeniçerileri, ateşte yanmayan masal yaratığı. Diğer yandan Numan’ın aşk hikâyesinde Numan isimle ateş arasındadır. İsim, Numan’ın kelâm yanını, akıl yanını temsil eder. İsim, bütün bir felsefedir çünkü.

İlm-i kelâm, Allah’ın varlığını ve ona ait bahisleri İslâm’ın izin verdiği ölçüler içinde de olsa akıl ve mantık yoluyla çözmeye çalışan ilmin adıdır. Nutk, Arapça’da aynı zamanda hem konuşma hem düşünme anlamına geliyor. Nutk ve mantık aynı kökten gelme. Kelâm düşünmenin, düşünme kelâmın eseri. Ve bunlar aklın sahasında kalan oluşlar. Bu yorumlar çok uzatılabilir. Neticede, Numan, kendisini başlangıçta sadece aşk zanneder. Oysa baskın bir kelâmcılığı vardır. Fark etmek, öğrenmek, anlamak, zannetmek, adlandırmak Numan’ın en çok kullandığı fiiller. Nitekim uyuyan aklı Nihade’nin vurduğu darbelerle açığa çıkar ve Numan’ı yakar sonunda. Okyanus bir kalp ve serçe kadar akla sahip olmakla övünen, bir gün zannettiği gibi olmadığını, ve aklın ve onun çocukları olan şüphe ile vesvesenin pençesine düştüğünü fark eder. Bu yüzden “İsimle Ateş Arasında”.

Bütün bu ayrıntılar bir yana, romanın isme dair bütün açılımlarının, ilk sahifede yer alan “Füsus, ilk cümle” kabulüne dayalı olduğunu belirterek bu cevabı bitirmek isterim. “Hikmetleri kelimelerin kalbine indiren Allah’a hamd olsun”. “Allah’ın kelimeleri”, yine Füsus’da M. Arabi’nin ifadesiyle, mevcut varlıkların ayân-ı sabitesinden başka bir şey değildir. Ayan-ı sabite ise gelmiş ve gelecek bütün şeylerin ve hadiselerin gayb âleminde ve ilâhi bilinçteki tasavvuru, yani onların ismidir. Yani ki Âdem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir. Vahdet-i vücud’un yirmi yedi meselesinin/”hikmet”inin, yirmi yedi Peygamberin ismine izafe edilerek tefsir edildiği Füsus’da, ilk bahsin Âdem fassı olması ve onda da ünlü “Âdem’e isimler öğretildi” âyetinin yorumlanması, bu romanın yazılma sürecinde beni çok ilgilendirdi.

• Nasıl yazdınız bu romanı? Yûsuf ile Züleyha’yı âdeta kendiliğinden, su akar gibi yazdığınızı çeşitli söyleşileriniz vesilesiyle biliyoruz. Bu da öyle mi oldu?

Yûsuf ile Züleyha, haklısınız, âdeta kendiliğinden, su gibi akarak yazılmıştı. Bunu arayarak buldum. Yûsuf ile Züleyha âni ilhamlarla, bölüm bölüm, hiç olmazsa geniş metin parçaları halinde yazılmıştı. Orada en son yaptığım bölümlerin ses ve tema ritmini düzene koymaktı. Fakat bu romanda her şey cümle cümle, en fazla paragraf paragraf geldi. Hatta bazen bir tek kelime veya bir tek imaj. Sonra bütün o cümlelerin, paragrafların, imajların bir kanaviçe üzerinde bir kadının renk ve motif tanzimi gibi yerlerine yerleştirilmesi gerekti. Bu yanıyla meşakkatliydi. Diğer yandan bir tek cümlenin bile büyük bir metnin bütünü içinde sadece kendisinin doldurabileceği bir yere sahip olduğunu en baştan kabul ederek yazmış olmam zannımca hikâyelerine ayrılarak yazılmış bu romanı en fazla roman kılan yanı.

• Romanınızın üç katmanı var. Bunların ilkinde bütün bir Osmanlı tarihi, devlet ve onun Yeniçeri ordusu ölçeğinde yoruma tabi tutulmuş. İkinci katman bir isim ticaretinde esame satın alan taraf olarak hayatı değişen Numan’ın tutkulu aşkının acı hikâyesi. Üçüncü katmanda ise çoğu, padişahlar ağzından anlatılan on bir küçük öykü var. Ve sonunda her şey II. Mahmud’un yeniçeri ocağını topa tutarak kışlaları yaktırmasıyla muazzam bir yangında yok oluyor. II. Mahmud, Yeniçeriler. Devlet, ordu. Osmanlının tarihsel sürecine yüklediğiniz bu yorum denemesinde kim haklı?

Nasreddin Hoca gibi durmasın ama herkes haklı değilse de mazur. Yeniçeri bozulmakta mazur. Yeniçeri bozulduğunda ne kalmıştı ki bozulmayan? Şehzade iyi padişah olamamakta mazur. Padişah ordularının başında sefere çıkamamakta mazur.

Ekonomi bozulmakta mazur. Yönetim sekteye uğramakta. Padişah kendi ordusunu yok etmekte mazur. II. Mahmud yeniçerileri topa tutmayıp da daha ne yapsındı? Belki romanın trajedisi bu zaten. Herkes mazur ama birileri yanmak zorunda. Bir yerde ipin koptuğunu, kaderin kırıldığını görmek zorundasınız.

• Peki siz nerede durdunuz?

Ben hepsine eşit mesafede durdum. Politik olsun diye değil. Cevabını bulamadığımdan da değil. Her duruş noktasına göre tarihin yeniden yazılabilirlik taşıdığını artık öğrenmiş bulunduğumdan. Asıl söylemek istediğim zaten bu. Tarih bilimi, vahiy gibi mutlak değildir. Farklı duruş noktalarından farklı haritalar çıkarılabilir. Farklı bakış açılarından farklı tarihler yazılabilir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir.

• Bu durum çok farklı “gerçekler” doğurmaz mı? Ve bu da “yalan” anlamına gelmez mi? Sizin kahramanınızın o kadar korktuğu şey.

Tamam işte. Beni korkutan da bu. Tarih ve geçmişin aynı şey olamaması “farklı gerçekler” riskini artırıyor.

• Tarihe duyduğunuz itimatsızlık noktasında tarihçilerden gelebilecek tepkiler sizi korkutmadı mı?

Tabii ki hayır. Benim problematiğimin en fazla da “tarihçiler” farkında. “Saptırılmış tarih” kavramını tarihçilerden öğrenmedik mi?

• Sizce bu romanın asıl kahramanı kim?

Kanuni. Hiç görünmese de varlığı daima hissedilen Süleyman.

• Bu, tarihi düzlemde böyle. Peki bireysel ölçekte, akıttığınız o tutkulu aşk hikâyesinde?

Orada da asıl kahraman, görüntüye hiç girmese de varlığı daima hissedilen Mansur gibi duruyor. Numan’ın tükeniş süreci, “Mansur” adının Nihâde tarafından telâffuzuyla, sadece telâffuzuyla, yani bilinçaltından bilinç alanına çıkartılmasıyla başlamıyor mu?

• Görüntüye girmeyen iki kahraman nasıl olup da romanın diğer kahramanlarından daha etkin olabiliyorlar?

İsmin gücü. Kelimenin gücü. İsimleri varlıkları beyanındadır çünkü.

• Numan neden yaşadıklarına isim koymaya, bir bakıma şair olmaya çalışıyor ki boyuna? Bunu başaramadığı için mi bunca acı?

Evet, yaşadıklarına isim koyabilse biraz teselli olacak. Çünkü cinnet halinden şuur haline atlayabilecek, kurtulacak. Hicret edecek. Fuzuli’nin hicreti Mecnun’du, Nedim’in hicreti de, vasfettiği dilberden özge dilber. Cinneti önleyen hicretler bunlar, sığınmalar, korunmalar. Numan’ın bu şansı yok. Hem yaşadığından hem onları vasfedecek kelimeleri bulamamaktan muztarip ve bu gerçekten büyük bir çile.Kelâma mecbur olan için böyle.

• Numan neden kendisini ifade edemiyor ki kelimelerle?

Çünkü dilin kusursuzu bu dünyada durmuyor ve bütün yaşadıklarını yepyeni bir yorumla fark eden Numan’a artık kendi dili yetmiyor. Yetseydi kurtulabilirdi, çünkü isim koymak bir bakıma tefrik etmektir, ayırt edebilmek, yani aklın alanında bir eylem. Numan yine arada kalıyor. Tükenişinin nedeni olan akıl, onun kurtuluşu olamıyor. Ne cinnet ne makuliyet. Ne tahammül ne sefer. Sadece yangın.

• Sizin diliniz size yetiyor mu?

Ben ne yazık ki hicret edebilenlerdenim, cinnet getiremeyecek kadar makul olanlardan. Ne yazık ki! Böyle zannediyorum. En azından şimdilik.

• Ne bekliyorsunuz bu romandan?

Başlarken sadece yazmak ihtiyacını hissettiğim için yazıyordum. Acım azalsın, içim ılınsın diye. Işısın diye. Beklentilerim daha sonra, metin büyüdükçe oluştu. Şimdi ise, benim için önemli olan şu iki şeyi bekliyorum: Bu romanda, bir roman yazmış olmama rağmen, kendimde bir hikâyeci duruşu hissettim. Hikâyeci ve romancı duruşu nedir, bunun üzerinde durulsun, bunu bekliyor ve istiyorum. Tabii bunlar çok teorik ve teknik düzlemde çözülmesi gereken ve ehlini bekleyen meseleler. Bir de romanın bireysel ölçekteki düğüm noktası var. Numan’ın tıkandığı nokta. Aşkın iki tanımı. Aşk kayıtsız şartsız güvenmek ve inanmak mıdır, yoksa bu güvenin ve inancın gerçekleşmesi için muhataba yüklenen bir sorumluluk dairesi de var mıdır? Yani aşkın alanı içinde, sorgusuz sualsiz teslimiyeti şarta bağlamak doğru mudur? Bunun da tartışılmasını isterdim. Lâkin bu konuda ümitsiz olduğumu peşinen belirtmem gerek. Hangi tanımı yapılsa da eksik kalacak. Aşkın ismi yok çünkü.

• Yeniçeriler ve Osmanlı ile ilgili bir şey söylenmesini beklemiyor musunuz?

Yeniçeriler ve Osmanlılar’a ilişkin olarak kronolojik ayrıntıda değilse de genel hüküm verme noktasında benim öğrenmek istediğim bir şey kaldığını zannetmiyorum. Bu yüzden kendi namıma Yeniçeriler ve Osmanlı ile ilgili bir söylem geliştirilmesi beklentim yok. Lâkin bu, kendi yorumunu henüz kurmamış genç okuyucu için faydalı olabilir. Ancak yine de benim romandan beklediğim asıl şey okuyucuya tarih öğretmesi değildir. Bir evvelki cevapta belirttiğim tartışmaların açılması beni daha çok ilgilendiriyor.

• Bu padişahlardan biriyle karşılaşmanız mümkün olsa?

Ne güzel. Biriyle? Hayır, hepsiyle karşılaşmak isterim. Muhal farz. Lâkin “arzu sergeşte-i fikr-i muhal” eyliyor insanı.

• Nun Masalları’ndan bu yana neden ki bu padişah ilgisi? Soyluluk kavramı, aile, sülâle üstünlüğü anlayışlarına karşı tavrınız nedir ki?

Nun Masalları’nda soyutlanmış bir padişah gerçeği vardı. Toplum piramidinin üst noktasında konumlanmış olana kaderinin yüklediği görev ve bireysellik çatışmasıydı beni ilgilendiren. Fakat İsimle Ateş Arasında, belki Nun Masalları yazıcısından beklenemeyecek kadar tarihi ve somut düzlemdeki bir padişah imgesiyle biçimlendi. Öyle ya da böyle kendimdeki ilginin nedenini ben de çok düşündüm. Kendi ilgime şaşırdığım, adını koyamadığım zamanlar oldu. Çünkü soy sop, aile sülâle üstünlüğü, asalet kan kalitesi gibi feodal kavramlar karşısında fevkalâde tepkisel bir yapıya sahibim. (Çocukluğumda, ağabeylerimin üzerimdeki etkisi olmasaydı, bu tepkiselliğin romantizmiyle, söylemi eşitlikçilik-paylaşımcılık etrafında biçimlenen ideolojileri benimseyebilirmişim gibi gelir bana hep).

Bu ilginin adını çok sonraları koyabildim. O da, bir sahneyi tasavvur ederken. Yaşlı vezirleri, mağrur kumandanları, güçlü beyleri, paşaları, gül kurusu giysileri içindeki yeniçerileri, muazzam bir kös ve davul gürültüsü ve toz bulutu arasında ve bir şerif sancak arkasında, sevdiklerinden, ülkelerinden bu kadar uzağa düşüren şeyin ne olduğunu merak ederken. Ve hepsinin arasında onun, padişahın yüzünü görürken. Bir an, bu muazzam kalabalığı arkasında sürükleyebilen ve kendisi de sancak-ı şerif arkasına düşmüş bu yüzde ilâhi erkin tecelli ettiğini gördüm. Buna siz inanabilir ya da inanmayabilirsiniz Mesaj, dönemden döneme geçerliğini yitirebilir fakat o dünyanın içerdiği temel mesaj doğrultusunda padişaha yüklenen en yüksek kıymet budur ve bu çok ürpertici.

• Osmanlı’nın kuruluş, yükselme, duraklama, gerileme, yıkılma… tasnifi içinde bir yaşam şemasına hapsedilmesi hususunda tarihçilerden yükselen ciddi itirazlar var. Oysa sizin romanınızda tam anlamıyla bu doğrultuda değilse de yine bir ömür şeması teklif ediliyor. En azından İbn Haldun’un Mukaddimesinden gelen ve devletlerin bir ömrü olduğuna dair meşhur görüşün etkisi aşikâr. Ne dersiniz?

Benim yaslandığım şema ilkokul kitaplarından bu yana ezberlediğimiz kuruluş, yükselme, duraklama … şeması değil, doğru. Tarihin sonsuz gibi görünen ölçeğinde hiçbir devir bir diğerinden siyahla beyazın birbirinden ayrıldığı netlikte ayrılmaz. Pek çok yeni, beraberinde eskinin varlığını da sürdürür. Avrupa’da Rönesans diye bildiğimiz aydınlanma, içinde çok uzun zaman engizisyon yangını barındırır. Bu bakımdan tarihçilerin ciddi tepkilerini haklı buluyorum. Lâkin Mukaddime’de sözü edilen görüş; devletlerin de insanlar gibi bir ömrü olduğu, doğduğu, büyüdüğü ve ciddi tedbirlerle geciktirilse de ölümü olduğu, bu hiç olmazsa romancı duruşumla, bana hiç de yabana atılacak bir görüş gibi gelmiyor. Tarihin kendi ölçeğindeki onaması bir yana, görüş, birkaç yerde tekrarlanan bir ayete de yaslanıyor. Ümmetlerin de insanlar gibi ecelleri olduğunu, ve bunu ne bir saat ileri ne de bir saat geri almanın mümkün olduğunu ayet söylüyorsa, itirazın artık anlamı var mı? Ve evet ben elbette tarih âlimi duruşuyla değil ama romancı duruşumla, devletlerin de insanlar gibi ömrü olduğuna inanıyorum. Neden ki? İnsanlar faniliği duysunlar diye. Sonsuzluk vehmine kapılmasınlar diye. Geçici ve bitimli olmayanın sadece O olduğu anlaşılsın diye. Diğer yandan evet, kuruluş, yükselme, duraklama modası geçmiş bir masal gibi dursa da, büyük ve uzun bir oluşun içindeki iniş ve çıkışları görmezden gelmek mümkün değil. Çünkü o devlet varlığının bir “var oluş gayesi” yani ki mesajı vardır ve bu mesajın en fazla gerçekleştirildiği dönem ya da dönemler vardır. Bu gayenin tahakkukuna göre devletlerin ömründe bir altın çağ, bir klasik dönem, mesaja en çok yaklaşılan bir dönemin, bir zirvenin varlığı inkâr edilemez. Yükselme şaibeli bir terim olsa da, kemâl inkar edilemez. Kemâl var. Bu da Osmanlı’da on altıncı asır gibi duruyor. Ve etkisi on yedinci asrı da içine alıyor.

• Ne var on altıncı asırda?

“Bir Sinan bir de Süleyman” desem yetecek. Ekonomi, kültür, sanat, teknoloji ve devletin belirlediği varlık gayesini gerçekleştirebilmiş olması alanlarında bir arada duran çok şey. Sinan, Itri, Baki, Karahisari, Nakkaş Osman, Barbaros, Fuzuli ve nihayet Zembilli Ali Cemali, Ebüssuud ve Süleyman. Bunların bir araya gelmesi tesadüfi değil. Sonraki asırlarda da münferit yıldız parlamaları var elbet, Şeyh Galip gibi. Ancak burada topyekûn bir parıltı söz konusu. Arkadaki hayatın sağlamlığıyla, bütün kurumların sükûnetiyle bağlantılı. Çürümeden bir an önceki mükemmeliyet hali.

• Osmanlı asırlarından sizin de ilginizi çeken o parlak on altıncı asır mı oluyor?

Güneşe hayran olmamak ve ışıktan gözleri kamaşmamak mümkün değil. Dolayısıyla Fatih Yavuz Kanuni üçlemesinin cazibesine kapılmamam imkânsız. İhtişam asırlarını bu ismiyle ayrı tutalım. Bunun dışında, hayran olmamız için bize âdeta dayatılanın dışında, kendi özgür hissimizle fark edebileceğimiz, “Kuruluş” denebilecek dönemin bambaşkalığı var. Başkalığı hem fazla bilinmeyişinden, ne kadar az ve uzak tanıdığımızı bir düşünün, hem de farklılığından. Cazibesi, trajedisi, etkileyiciliği, merak uyandırıcılığı, kaderinin şaşırtıcı rengi inkâr edilemez Türkmen varlığı, heterodoks yapının devletle hoşça birlikteliği. Üzerinden serin rüzgâr geçen bozkırda buğday tarlası. O asırlara, bir gün aşikâr olacak ve sonucunu bildiğim bir sebep sırrı gibi çekiliyorum.

Bir yanda bozkırda buğday tarlası, diğer yanda olgunlaşmış saltanat meyvesinin cazibesi, şehir ve saray. Kuranlar ve yükseltenler. Bunlara hayran olmak kolay gibi görünüyor. Fakat kuranların ve yükseltenlerin, devletin ömrü üzerinde şahsi dehaları kadar nasiplerinin de cömertliği ile duranların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlı’nın. Kaderden başka hiçbir sözcük o asırlarda hiçbir kilide anahtar olmuyor ve trajik padişahlarla aniden burun buruna geliveriyorsunuz. Kadersiz kahramanlar onlar. Tarihin kendilerine yüklediği rolü üstlenmekten başka hiçbir çareleri de yok. Şimdi Fatih’in yerine IV. Murad’ı, Kanuni’nin yerine III. Mustafa’yı bırakıversek ne olurdu? Bunu düşünmenin anlamı yok , yok ama insan düşünmeden de edemiyor. O zaman içiniz sızlıyor, ürperiyorsunuz. “Herkes kendi kaderini yaşar”, bu çok doğru, padişah da olsanız. Rol biçilmiş, onu giyeceksiniz. Benim kuvvetle hissettiğim trajedi belki “saptırılmış tarihin” onları acımasızca mahkûm ettiğini fark etmemden kaynaklanıyor. Ne yapsın, tam kırk yıl şimşir ağacının acı kokusuyla sarmalanmış bir kafesin içine hapsedilmiş şehzade, padişah olunca ne yapsın? Ne yapma şansı var ki? Hiçbir şey, çırpınmaktan başka hiçbir şey. Öyle de oluyor ama onların çoğu inmeden ya da kalpten ölüveriyor. Cephelerden gelen kötü haberler üzerine. I. Abdülhamid, III. Mustafa çaresiz, en fazla kendi kalplerinden vaz geçebiliyorlar. Bu çok beşerî. Ve ben yazıcı konumumla en fazla onlarla ilgiliyim. Parlayan güneşe meczub olmak kolay. Onları ise fark etmek, anlamak, şefkat etmek lazım. III. Mustafa’nın kaderine bakın, III. Selim’in babası. Bir labirentte sıkışıp kalmış. Savaş bitse orduyu düzeltecek. Ordu bozuk savaş bitmiyor. Sosyal düzen, devlet kademeleri, her şey bozuk. Ne yapsın? Üstelik bir de tarihe, devleti müneccimlikle yönetmek, Prusya kralından müneccimlerini sordurmuş olmak gibi bir garabet anekdotla kalıyor. Mümkün mü, topçu ocağını ıslah etsin diye Avrupa’dan Baron dö Tott’u getirten, Mühendishaneler açtıran bir adamdan bu beklenebilir mi? İlm-i Nücme merak duymakla bunun pratiğinin yayılma alanı karıştırılmamalı. Çok kadersiz, çok nasipsiz, daha doğrusu kendilerine biçilen kaderi yaşayan insanlar bunlar. Yıkılmanın bütün faturası onlara çıkartılmış. Onlara kendimi çok yakın buluyorum. Onları anlıyorum. Kalbim kopacak sanıyorum. Roman, hikâye, yazı, sanat burada tümü iflâs ediyor. Sadece benim mahremiyetim. Ki anlatılmasına bu dünyanın kelimeleri yetmiyor.

• Safiye Sultan ve benzeri “tarihi” romanlar ile kendi yazdıklarınızı mukayese ediyor musunuz? Okudunuz mu bu romanları?

Ben edebiyat akademisyeniyim. Edebiyat sosyolojisinin nabzını ölçmek adına, özel bir alan teşkil eden popüler/piyasa romanlarını (şimdilerde kaldırım romanlarını) okumam gerektiğini biliyorum. Elbette ki okudum. Okurken hoşça vakit geçirdim de. Bundan sonra da okumam gerekecek. Okumadan eleştiremem, eleştirme hakkını kendimde bulmam için okumam gerekir. Piyasa romanının tarih-aşk-entrika kolundan başlayarak gelişen ve modernleşerek, evrilerek bu güne ulaşan çok güçlü bir geçmişi var. Tecrübesiz okuyucunun bu cazibeye ilgisiz kalması mümkün değil.

Bu romanların bir yandan yorucu olmayan bir sadelik katmanında içerdiği entrika, bir yandan akıcı ve sağlam bir dille anlatılmış olması, diğer yandan okuyucunun kendi vechesinde oluşturduğu sanat’a katılıyor olma hazzı ve tarih öğreniyor olma yanılsaması böylece “entelektüel” olmuşluk tatmini, güçlü bir piyasa oluşturuyor. Safiyeler de yabancı gezginlerden/ressamlardan başlayarak asırlarca devam etmiş oryantalist bakış açısının roman düzlemindeki tezahürü. Yeni bir şey değil. Bence üzerinde durulması gereken Safiyeler’in ne olduğundan ya da olmadığından daha ziyade bizim okuyucumuzun ne olamadığı.

• Peki siz neredesiniz?

Ben ayaklarımın yere sağlam bastığı bir yerdeyim. Beşir Ayvazoğlu’nun işaretiyle; oryantalist ressamların aygın baygın, muhayyileyi gıcıklayıcı, bol gölgeli gravürlerinin karşısında, sade ve gerçekçi bir Osmanlı minyatürüne benzetiyorum kendimi. Modern fakat yerliyim. Edebiyat tarihine şerefim namına geçecek bir şey varsa onun da bu yerli duruş olmasını isterim.

• Eşiği giderek yükseltiyorsunuz. Bir yazdığınızı aşamamak sizi korkutmuyor mu?

Her sanatkâr bir külliyedir. O zaman: Ana kubbeyi kurdu bırak yan kubbecikleri kondursun. Ya da: Yan kubbecikleri konduruyor, bekle, yakında ana kubbeyi kuracak. Demek istediğim, sanatkâra başarısızlık hakkını vermelidir okuyucu. Ama samimiyetsizlik hakkını asla.

• Eleştirmenlerle aranız nasıl?

“Eleştiri bir okuldur” ama okulu yok. Türkiye’de bu işi münferit yapanlar var. Geleneğimiz olmadığı için münferit örnekler de literatür oluşturamıyor ve bu kısır bir döngü. Halli zamana bağlı bir mesele. Diğer yandan kendi adıma konuşacak olursam; canımı acıtsa da bir şey öğretecek olana can feda, nadirattan da olsa bunu yaşamışlığım vardır. Ama eleştiriyi ciddiye almam için eleştirmenin, edebiyatın teknik ve teorik meselelerini en az benim kadar bildiğine inanmam gerekiyor. Değilse, dudak ucu bir tebessüm, gülümser geçerim. Fakat söz gelimi “Mayıs doğmak için iyi mevsim” dediğimde, eleştiri anlayışı Mayıs’ın mevsim değil ay olduğunu işaret eden “eleştirmen” için de üzülürüm. Ancak eleştirmenin eli göz yaşıma uzanmamalı. O zaman hesap gününe havale edilmiş bir hakka dönüşür bu ki bende mahfuzdur.

• Neden yazar değil de yazıcı? Bu bir tevazu mu?

Mütevazi olduğunu fark edenin tevazudan bahsetme hakkı yok. Dolayısıyla sorunun bu kısmına cevap verme tasarrufunda değilim. Diğer yandan yazıcı’nın sadece “printer” anlamına gelmediğini görecek göze sahibim elbette ben. Yazıcı, kâtip demektir ve kâtip de kendisine yazdırılan metin karşısında iradesi, müdahil alanı sıfırlanan âdem demektir. Lâkin imlâ hatalarının sorumlusudur. Böylece yazarlığın, “hikmeti kendinden menkul” duruşuna bir alternatif olarak daha çok yazıcı olmaya talep edersiniz. O bir yandan sözü kendisine değil, asıl sahibi olana irca ederken kusurlarından da kendisini sorumlu tutar. Bir edep duruşu diyelim. Bir cesaretsizlik ya da. Sadece şahsi bir duruş.

• Filbahri çiçeğini yeni nesiller tanıyor mu?

Zannetmiyorum. Bahçesi olmayan, filbahriyi (fûl-i bahrî) ya da diğer ismiyle limon çiçeğini nasıl tanısın?

• Peki siz nasıl tanıdınız ve sizin için anlamı ne?

Ben kendisini çok geç fark eden biriyim. Şimdi düşünüyorum da, fakültede olduğum yıllarda sınıfımızda ya da alt üst sınıflarda kabiliyetli öğrenciler vardı, onlar kendilerinin farkındaydılar, hikâyeci filan olacaklarını biliyorlar, hesaplarını buna göre yapıyorlardı. Benim, çektiğim mahiyeti meçhul bir arayış acısı mevcut olmakla birlikte, çocukça resim arayışlarımın dışında, böyle bir bilincim yoktu.

Fakülteyi bitirdiğim yıl oldu büyük uyanış. 79′ yazı. Uyanışımın refakatinde bir filbahri fidanı vardır. O yıl bahçeli ve iki katlı eski bir Trabzon evine taşınmıştık. Biraz viraneydi ama ağabeylerimin merakıyla köpeklerimiz vardı ve apartmanda bakımları çok meşakkatliydi, o yüzden. O evin bahçesinde bir filbahri fidanı vardı. O işte! Sonraları ’94 yazında ikinci bir uyanıştan ya da ikinci bir kendini buluştan söz edebilirim hayatımda, o zaman da ömrümün galiba en güzel yıllarını geçirdiğim deniz kıyısında, bahçesinde hanımelleri bulunan bir evde dört buçuk yıl yaşadım.

O evde yıldızların, servilerin tepesine kadar inebileceğini, gökyüzünün başımın üzerinde nasıl dönebileceğini, denizin bir sis perdesi arkasına nasıl sığınabileceğini, şehirde hiç fark etmediğimiz şeyleri, toprağın şubat sonundan itibaren nasıl uyandığını fark ettim. Papatyalı bir Nisan toprağına gerçekten ama gerçekten yüz üstü kapandığım bir gün oluşa vasıtasız katılmanın ne anlama geldiğini fark ettim. Orada da ön bahçede bir filbahri fidanı vardı. Yine refakatteydi. Kokusu. Bana her kokudan daha fazla hatırlatıyor.

• Peki tanıyor musunuz?

Hayır, hatırlıyorum ama tanıyamıyorum. Yani adını koyamıyorum hatırladığım şeyin. Ve bu çok güzel ama çok acı. Hazdan acıya geçilen o ürpertici an parçası. Sadece aslının orada durduğunu biliyorum. Burada duran sureti.

• Bundan sonra ne yapacaksınız? Yine roman mı? Yine Osmanlı mı?

Ben, her bitirdiğinin arkasından “bitti, artık bir şey yazamam”, diye feryad edenlerdenim. Osmanlı ve aşk hakkında söyleyebileceğim her şeyi bu romanda söyledim zannediyorum. Elimde bir deneme ve bir de hikâye kitabının çalışmaları var. Onları bitirebilirim.

• Konusu bugünde geçen bir roman ya da hikâye yazmayacak mısınız?

Bilmem ki. İçimden ne gelir ne gider? Zaman bana “hiç ummadığımı ve biriktirmediğimi” getirebilir.

• Sizin tabirinizle “son söz” yerine, Yeniçeriler ve II. Mahmud düzleminde size kaderin acı bir cilvesi gibi gelen, buruk bir tebessüm veren şey var mı?

Olmaz mı? Acı ve tebessüm verici. Yeniçeriliğin bütün isimlerini kaldırmış ve yasaklamış olan II. Mahmud’un, bu kez padişahlığın bütün isim ve kavramlarının kaldırılmış olduğu bir zamanda, “Yeniçeriler” adı verilmiş bir cadde üzerine kurulu türbesinde hesap gününü bekliyor olması. Reşat Ekrem’in tecahül-i arifanesiyle, kaderin adaletle hükmü mü, intikamı mı, ne demeli? Oradan geçerken caddeye ve türbeye benim için bakmanızı isterim.

• Siz kaç defter doldurdunuz bu roman yazılıncaya kadar?

Ben de dört defter doldurdum. Nefti, gölgeli.

• Niye ki bunca söz?

Niye ki bunca acı?

• Arka kapakta âdeta sizin roman anlayışınızı özetleyen bir paragraf var. Romanı bir yalan olarak mı görüyorsunuz?

Sanat sun’iliği doğasında barındırır. Çünkü onda her şey kurmacanın aynasında görüntü verir. Bu teorik sabiteyi kabul ettikten sonra geliyor cümlenin ikinci kısmı. Roman, tamam, yalandır ama daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenen bir yalan. Böylece Nezuka tarihi bir şahsiyet olmamış olabilir, hatta benim aynama düşen bir Genç Osman da taşıdığı gerçeklik itibarıyle tarih âlimlerinin işine yaramaz. Ama bir çocuk yokluğunun anne kalbinde yarattığı acı, bu işte yalan değildir. Ve sanırım “soyutlayıcı” sanatın etkileyici gerçekliği burada giriyor işin içine. Ve ben romanın bu tanımını çok seviyorum. Hasılı tezat içeren bu cümleden olarak; daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenmiş bir yalan, yalan olma hükmünü kaybeder. Artık onun yalanlığını sorgulamak kimsenin aklına gelmez. Çünkü o artık en fazla doğruyu söylemektedir.

• İç kapaktaki özgeçmiş sizin mi kaleminizden çıktı.

Evet.

• Çok sade bir özgeçmiş değil mi bu?

Soyutlanmış diyelim. Soyutlama mizacımda var galiba. Çok karmaşık şeylerden aklımda özetleyici ve tefsir sunucu birkaç çizgi kalıyor. Erzurum’dan, rüzgârın uğultusu eşliğinde yaptığımız dersler, üzerine bulutların gölgesini düşüren ova ve dağ. Trabzon’dan da aklımda deniz, bulut ve yağmur kalacak.

• Bu kadar sade mi yaşamınız?

Görünürde evet bundan ibaret. Ben mahşerini içinde taşıyan kâtipler zümresine aidim.

• Alışıldık roman kalıplarını bekleyen okuyucu için romanınız bir tür beklenti sekmesi oluşturuyor. Hayal kırıklığı değil çünkü metin parçalarının her biri tek başına çok cazip. Fakat aksiyon eksikliği okuma temposunu ağırlaştırıyor. Bu, romanda hikayeci kimliğinizin ön plana çıkmasından mı kaynaklanıyor? Nasıl okuyacağız bu romanı?

Aksiyon eksikliğini, roman için bir zaaf sayıyorsanız eğer, bunu taşıyabilirim. Nasıl yazdığımı baştan beri biliyordum ve ben uyarmıştım: “Hikâyelerine ayrılarak yazılmış bu romanda son kez yemin ediyorum ki”… Hikayecinin, evreni, romancının bakış açısından farklı bir bakış açısıyla kavradığı muhakkak. Bunu hikayeciler de romancılar da iyi biliyorlar.

O zaman: Bu, bir hikayecinin duruş noktasından bakılarak yazılmış bir roman. Bu satırların yazanı bu duruşu memnuniyetle sahipleniyor.

• Bu imaj yoğunluğuna ne demeli?

İmaj, dilin imkansızlığına düşen şairin-yazarın önerdiği çözümdür. Anlatamazsa ölecek ya da çıldıracak olan, dil ile yetinemediğini fark edince (yetinemez çünkü dil sayılı kelimeden ibarettir insan ruhu ise sayısız duyguda durur), dilin yan anlamlarını zorlamaya başlar.

Önce yaygın olarak kullanılan mecazlar, mazmunlar, teşbihler, istiareler… o da yetmeyince kendi şahsi lügatini kurmaya çalışır. Bu yüzden evren karşısında sıradışı bir duruş sahip olan şairin-yazarın mevcut kelimelere yeni anlam yükleme çabasıdır imaj. Özellikle de gerçeği olduğu gibi değil de tecrid ederek alan ve aktaran yazıcının imajla işi vardır.

Ve onun hikayesinin “şiire yaslanıyor” olması içerdiği secilerden, simetriden, tekrirlerden yani fonetiğinden filan değil öncelikle bu imaj yoğunluğundandır. Lakin bunca ifadeye imkan tanıyan imaj, yazarı-şairi aynı zamanda bayağı, klişe, kabuk, soğuk, sun’i bir dil kullanma tehlikesiyle de karşı karşıya bırakır. Süs! Ya da hiç anlaşılamama tehlikesiyle. Eğer imaj anlatma ihtiyacıma cevap vermiyorsa, ve en fazla süse hizmet ediyorsa, has okuyucu bunu hisseder ve yazarını reddeder. Diğer yandan araya okuyucunun atlayamayacağı kadar derin bir uçurum koyuyorsa yine yazar reddedilir. Ezcümle, benim imajdan anladığım dilin bana yetmediği yerde yangınımın yansımasına vasıta olmasıdır. Canıma tenime yangın değmiyorsa, imaj kuru kalabalık.

• Metnin zor okunması, vasat okuyucu nezdinde geçerli bir tanım gibi mi duruyor? Ve böyle bir roman, yayınevinin bastığı kadar satılabilecek mi?

Cümle cümle yazılan bir romanın paragraf paragraf okunmasını istemeye hakkı olmasın mı yazarın? Baskı sayısına gelince, bunu editör düşünsün.

• Editörün elinde kalırsa bütün bu kitaplar?

Atılacağı bir ateş bulunur mutlaka.

• Bu sizi üzmez mi?

Beni kazanamadığım değil kaybettiğim şey üzer.

• İstanbul’da bir güzergâhınız oldu mu bu romanı yazarken? Nerelerde dolaştınız? Neler kalmış Yeniçeriler’den bize?

Çok dolaştım. Ama yeni bir güzergâh değil bu. On altı yaşımda öbür tarafına geçtiğim aynanın beni getirdiği güzergâh. Lâkin huzursuz bir ruh gibi hep kapılarda kaldım. Yeniçeriler’den kalma tek özgün yapı olan Acemoğlanı Hamamı’nın (ki asıl adı Acemioğlanı Hamamı) yan sokaklarında dolanıp durdum. Puslu bir Mart akşam üzeriydi. Patrona’ya izafe edilen hamamın hep önünden geçerdim, bu kez arka tarafına geçtim. Eski Odalar’ın, Yeni Odalar’ın, Et Meydanının bir zamanlar var olduğu yerlerde. Zaman değişmiş, dünya bitmiş. Her şey başka bir boyuta geçmiş.

Tekke Meydanı’nda Orta Camii, ki gördüklerini her halde Osmanlı tarihinde hiçbir cami görmedi, şimdi Ahmediye Camii olarak biliniyor, oraya gittim. Şimdi, şu son gelişimde, eylül sonuydu, 1826 Haziranının on altıncı gününde havanın olmuş olabileceği kadar sıcak ve latif bir gündü. İki vakit arası, cami bomboştu. Oturdum bir köşede. Cami elbet o cami değil, Bu, 1912 yapısı. Ama nokta o nokta. Koordinatlar aynı. 1826 eylülünde gölgeler hangi yönden geliyor idiyse, o aynı. Boşluğa bakıp durdum. Ruhun kesafeti. Ruhların katman katman birbiri üzerine yığılıp durması. Ve orada, 2002 yılının Eylülünde bir kadın, yeniçeriler için göz yaşı döktü. II. Mahmud için göz yaşı döktü. Kendisi için göz yaşı döktü. Ve bu kez İstanbul’dan Trabzon’a her zamankinden daha zor döndü.

• Peki yazıcının bir kıssa nasibinden başkaca mutlu bir öykü kahramanı neden yok?

Dilin, güzel kokunun ve aşkın kusursuzu bir başka dünyada durduğundan her halde.

Esra KANDEMİR ; “‘Var’la ‘Yok’ Arasında”

‘VAR’LA ‘YOK’ ARASINDA

Esra Kandemir

Nazan Bekiroğlu, son kitabı “İsimle Ateş Arasında” adlı eseriyle Türk romanında son birkaç yıldır yaygın hale gelen tarihi roman tarzına bir yenisini ekledi. Roman yazarı kimliğiyle ilk defa okurunun karşısına çıkan Bekiroğlu geleneksel bir temadan yola çıkarak fantastik romana cesur bir giriş yapmış. Bu bildik tema, asırlardır Doğu edebiyatında dilden dile, gönülden gönüle dolaşan, tasavvuf erbabının marifetullah mertebelerine tırmanmada basamak olarak kullana geldiği “Leyla ile Mecnun” hikâyesinden başka bir şey değil. Yalnız bir farkla ki Bekiroğlu kendisinden önceki pek çok yazarın duçar olduğu oryantalizm hastalağına yakalanmadan bu derin ve girift konuyu sanatsal bir dille işlemeyi başarmış.

Batı’daki roman tarzına karşılık, Doğu edebiyatının “Mesnevi”si var ve “Leyla ile Mecnun” mesnevi tarzının en önemli konularından biri. Zahiren basit bir aşk hikâyesi olarak görülse de, “Leyla ile Mecnun” tasavvuf ehlinin elinde dünyevi aşkın ilahi aşka dönüşmesinin, efsanevi bir sembolü haline gelmiş, bir marifet olgusu olarak kabul edilmiştir. Batı, aşkı dünyevi ve bedensel haz olarak romanlarına taşırken, Doğu ilahi bir potaya taşır, ruh ve teninin mahremiyetlerini ve istemek ulaşmaktan önemli olur. Öyle önemli olur ki bakır altına, kömür elmasa dönüşür. Yıllardır gazete yazılarında bile “varlık, vahdet, isim” gibi tasavvufi kavramlar etrafında tefekkürünü hissettiren Bekiroğlu’nün romanındaki benzer tat doğrusu bizi heyecanlandırdı. “İsimle Ateş Arası”ndaki tasavvufi ağırlık yazarın bu alandaki birikimini de ortaya koyuyor. Roman, Osmanlı’nın son dönemlerinde ölmüş bir yeniçerinin esamesini satın alan (yeniçeri ocağında ölen bir yeniçerinin listede isminin üzerine kırmızı bir çizgi çekilirmiş. Ancak son dönemlerde rüşvetin yaygınlaşmasıyla, bu ismin üzeri çizilmeyerek ocak dışında birisine satılırmış. Böylece bu esameyi alan kişi ölen yeniçerinin ulufesini aldığı gibi ocağın dışındaki servetinin de sahibi olurmuş.) Numan’ın, ölümüyle esamesini satın aldığı yeniçerinin (Mansur’un) geride bıraktığı karısına aşık olması etrafında cereyan eden olayları konu ediniyor. Romanda Mansur’un mecazi aşk ateşleri içinde çektiği acılarla, Osmanlı’daki padişah ve yeniçeri aşkının küllenmesinin ironisi altında Devlet-i Aliye’nin çöküş sürecine de atıfta bulunuluyor. Bahsettiğimiz mecazi-ilahi aşk ikilisini romanın her sayfasına işleyebilen yazar, bu bildik eski temayı yeni yorumlar ve farklı bakış açılarıyla bizlere sunuyor; aşkın çemberinde dönen insanlarla birlikte devlet, insan, mefkure, hayat ve ölüm gibi temaları kendine has bir üslupla irdeliyor. Her cümleye içirilmiş şiirsel anlatımın, romanın bütününe yaydığı hava okuru, her cümleyi anlama ve yorumlama bağlamında zorluyor. Bu durum romanı nazlı bir kitap haline getirmekle birlikte, onu daha çekici ve esrarengiz bir hale sokuyor. Türk romanındaki yıllardır içinden çıkılmaz bir hale dönüşen “yabancılaşma” Ve kendi toplumumuza -sanki kendisi başkasıymış gibi!- ‘öteki’ nazarıyla bakma bayağılığına düşmeden atılan bu yeni adım, Tarihi romandaki ‘iyileştirme’ adına sevinilecek bir durum. Gönül, “İsimle Ateş Arasında”nm kendi kültürüyle, batı kültürü arasında sıkışıp kalan aydınımıza bir kıyaslama imkanı sunmasını istiyor. Ancak kim kopartacak roman üstünde fırtınaları? Hangi gazeteler, hangi edebi çevreler? İlk baskısının 35.000 adet yapıldığını söylemek sadra şifa olacak mı?

İsim ile ateş ya da varoluş ile yokoluş arasında gergefini kuran bu romanın bizce bir kez okunması yetmez. Ancak bikaç kez okumakla tadına varılır diyebiliriz.
Kitaphaber, Aralık 2002 – Ocak 2003, sayı 14, sf. 65

Ekrem ÖZDEMİR, : “Bazılarının kaderi sürgündür”

İsimle Ateş Arasında

Hasan Ahmed Gökçe

“Kimin ismi kalacak geriye? Bir Nezuka bir de Mansur. O kadar mesafe varken arada, bir tarihçenin bir başlangıcı bir sonucu. Biri sebebi biri sonucu. Bu yüzden bunca kopuk bunca dağınık, bunca hikâye. Her şeyin arkasında tek bir şey, her ismin arkasında tek bir isim olduğuna duyduğum sonsuz inançla Nezuka’nın hikâyesinin başlangıcı ve Mansur’un hikâyesinin kendisine bile ait olmayan sonucuyla iktifa ettim. Çünkü benim anlatmak istediğim Nezuka’nın ve Mansur’un hikâyelerinin de üstündeki hikâyeydi. Çünkü ben bütün söylemek istediğini, faklı hikâyelerde açığa çıkan ortak sözcüklerle ifadeye iktifa ettim.”

Daha çok hikayeci ve denemeci yanıyla tanıdığımız Nazan Bekiroğlu’nun son kitabı “İsimle Ateş Arasında’ için özet olarak “yeter” diyebiliriz yukarıdaki paragraf için. Bekiroğlu, Nun Masalları, Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha ve Mavi Lâle’den sonra yine tepeden tırnağa ‘kuşanılmış’ bir tevazuyla kendisine ‘yazıcı’ sıfatını bir kez daha yakıştırarak çıktı karşımıza, yeni kitabı “İsimle Ateş Arasında” ile. Başlarken, sadece yazmak ihtiyacını hissettiği için, acısı azalsın, içi ılınsın diye yazan Bekiroğlu bu eserinde de roman yazıyor olmasına rağmen kendisinde bir hikayeci duruşu hissettiğini itiraf ediyor kendisine.

İsimle Ateş Arasında, birbiriyle pek de bağlantılı gibi durmayan birden çok hikâyeden müteşekkil bir roman. Bekiroğlu, romanı üç katmanlı olarak işliyor. Osmanlı tarihini, yeniçeriler ve padişahlar parantezinde kaleme aldığı bölüm birinci katmanı, esâme ticaretinde bir ‘isim’ satın alarak hayatının ruhî coğrafyasını değiştiren Numan’ın hikâyesi ikinci katmanı ve ağırlıklı olarak padişahların dilinden anlatılmış küçük hikâyecikler de üçüncü katmanı teşkil ediyor.

İsimle Ateş Arasında, geneli itibariyle tarihî ve somut düzlemdeki bir padişah imgesiyle şekillenmiş. Bu bilinçli biçimlendiriliş, İbni Haldun’un mukaddimesinde geçen; “devletlerin de bir ömrü olduğuna dair” meşhur gücün etkisini aşikâr kılıyor. Kitapta tarihin sonsuz gibi görünen ölçeğinde hiçbir devrin bir diğerinden, siyahla beyazın bir birinden ayrıldığı nitelikte, ayrılmadığı da gösteriliyor. Tarih biliminin vahiy gibi mutlak olmadığının bilincinde olan Nazan Bekiroğlu’nun; yeniçerilerin bozulmakla, yıllardır saltanata hem kendi ruhunda hem çevresinin ruhunda özenle hazırlanan biri değil, taht boşaldığında kafesin bir köşesinden ve pek çok benzeri arasından bulunup çıkarılır hâle gelen şehzadelerin iyi bir padişah olamamakla, ekonominin pörsümekle, padişahın ordusunun başında sefere çıkmamakla suçlu olarak addedilebileceği bir somut harita üzerinde, tarihin hemen her duruş noktasına göre farklı farklı tablolarının çıkarılabileceği gerçeğini göstermek istemesi belki de birinci katmanı oluşturmasındaki esas. Belki de yeniçerilerin ateşle onca fazla oynamasının doğal neticesi olarak kendi tutuşturdukları ocakta kendilerinin yandığının altını çizmek istemesi. Ve bozulma dönemi padişahlarının zararın neresinden dönerlerse dönsünler bir türlü kârlı çıkamayan hikayeleri…

Tarihi alâkadar eder kısmıyla yukarıdaki gibi şekillenen kitapta ‘kalbi’, ‘akla’ alternatif sunan olarak bilinen tavrıyla Bekiroğlu aşkı da en pembe haliyle işliyor. Gerçekleşebilir olanın kuralları korunarak yazılmış olan bu hikayede akılcı açıklaması olmayan bir kabus sahnesinin koyu remzine düşüveren Mansur’un hikayesini. Soğuk bir şubat günü kirli bir İstanbul sokağının kuytusunda birkaç altın karşılığında eline tutuşturulan bir esame kağıdıyla girdiği hikayeden yanan bir defterdeki isim olarak çıkan ve bu fasıladan sonra en az kendi olan Mansur’un kazandığı aşkı ve ismini satın aldığı yeniçerinin karısı Nihade’yi bir buhur dükkanında ve tütsü kokuları arasında uzak düşler üretmekten başka tanımı olmayan bir isimlik hacmiyle ve dahi su katılmamış üslupla anlatıyor.

Nazan Bekiroğlu’nun diğer türlerde verdiği eserlerinde olduğu gibi bu kitabında da alâkasına talip olduğu çok sınırlı bir okur kitlesi var. O, her kitabıyla, suda açılan halkalar gibi her okuyucuya, okuyucunun kendi hacmi kadar söylemeyi esas alıyor.
Anadolu Gençlik, Aralık 2002

ÖZDEMİR, Ekrem: “Bazılarının kaderi sürgündür”,Anadolu Gençlik, Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

SUNUŞ

Bir vehimden ibaret olsa da insan, aşkın kaynağı, sebebi, bahanesi sorulur mu hiç? Her aşkın kaynağı O’ndandır ve insan bilse de, bilmese de her aşk O’nadır. Işığın güneşten başka kaynağı yok ve ay’ın hükmü güneşten öteye geçmiyor. Hikmetini kendinden menkul zanneden aşkların batan ay gibi karanlığa gömülmesi bundan.
Kelimenin kalbine hikmeti indiren Allah ‘a şükürler olsun.
Su kıyısında. Mavinin hüznü ve yeşilin sükûtu eşliğinde. Havf ve reca arasında. Nakş-ı ber âb âleminde bir yazıcı. Bir kadın. İki çocuğa anne. Daha sonra yazar. Bir üniversitede ders veriyor. Hayatının özeti tek kelime “Sürgün.” Ezel günü, kaderler dağıtılırken, o buna talip olmuş olmalı. Yaşadığı ve yaşayamadığı bunun süreği. Amenna!
“Su üstüne nakış tutmaz diyen bura gelsin.” Ebrunun hikayesini konuşuyoruz. “Adem kadar masum. Havva’nın bağışlanışı kadar inandırıcı.” Aşklar ve suretler aynasında. Ben sordum, O cevapladı. Bir üçüncü vardı bunu bilen. O, her şeyi hakkıyla bilendi.


Önce müessir. Yazı talep. Yazar isee talip. Öte yandan kadın. Talip-matlup ilişkisinde, dünden bugüne matlup olan kadın. Hem kadın (Matlup), hem yazar (Talip). Üstelik de anne. Bu nasıl bir denklem? Hayat size nasıl bakıyor?
– Hayır, yazı talep değil. Benim zaviyemmden bakınca, yazarın talip olduğu doğru, ama yazıya değil, yazının “hatırlattığı” şeye talip. Yazının hatırlattığı şey ise, meselâ Tanpınar’ın “ruhun ani bir cehdle kendi gerçeği ile karşı karşıya gelmesi” olarak tarif ettiği şey. Yazarken hatırladığınız şey. Bunu özlediğiniz ve en önemlisi bunu özlediğinizi fark ettiğiniz, yani adını koyduğunuz zaman, gündelik talep matlub ilişkileri çoktan aradan çıkıyor ve kalplerin cinsiyeti kalmıyor. Kaldı ki hem kadın, hem anne, hem yazar olanın, yani ki bütün evrenin özeti esma cihetiyle kendisinde çıkartılmış olanın yazıdan yana bereketi azımsanamayacak bir bereket. İyi bir denklem hasılı.


– Bir annenin ve bir yazarın coğrafyası. Hangisi daha geniş? Mehmet Kaplan’ın “Bütün edebiyat fakültelerinde kitapları okutulan meşhur bir yazar yerine, aile sahibi bir çoban olmayı yeğlerdim” ızdırabına binaen.
– Hoca’ya hak vermemek mümkün değil. Annneliğin coğrafyası elbet en geniş olan coğrafya ve cennet yazarların değil, annelerin ayakları altında, hâlâ. Fakat melekler harflerini terk etmeye görsün, o zaman insanın gerçek anlamda mutlu olması için “aile sahibi bir çoban” olduğunu da bilmesi ve bunun adını koyabilmesi gerekiyor. Eğer mutlu olduğumu bilmezsem, mutlu olduğumdan nasıl bahsedebilirim? Anlayacağınız hal ile kal, mesnevi ile roman, cennet İle sürgün arasında. Yine.


– Sahi. Niçin yazıyorsunuz? “Huz ma safa, dağ ma keder” mi?
– “Hoşuna gideni al, gitmeyeni bırak!” Hayır, tabii ki değil. Yanmanın tarihini yazmak için, içinde ateş sözcüğü geçen bütün yazıları okuyacak ve aralarında seçim yapacak zamanım yok benim. Sadece ateşe düşebilirim. Düşerken çıkardığım ses bir çift kanat yangını, duyarsınız, hoşunuza giderse, a sesi ne kadar güzelmiş, dersiniz. Bir bu. Bir başka istiareyle: İnanılmaz bir fanilik duygusuna düşen, fanilik duygusunu yenmek için ezelî olduğunu hatırlamak ister. Ve ruhu kendi ezeli gerçeğiyle karşı karşıya getirecek, yani ki hatırlatacak kapıları çalmaya başlar bir bir. Bilim, felsefe, sanat, din. Ve kendi defterlerinin arasında ya da edebiyat tarihinin sahifeleri arasında fani olacak yazılar yazmaya başlar. Çünkü yazının kendisi değil, hatırlattığı, ona bekayı temin etmektedir. Gerçek yazma anları, yazının en haber verici, en peçe kaldırıcı olduğu o anlardır. Size neden yazdığıma ilişkin böyle birkaç istiare daha çıkarabilirim, hepsi aynı son-uca çıkar. Fakat bütün bunlara rağmen hiçbir şey aynı anda tek şey olmadığından, belki öyledir de ben öyle olamadığımdan, söylemesem ölüyorum, söylesem söylediğim beni öldürüyor. Bütün yazdıklarımı toplayıp Ayasofya hamamının külhanında yakmak arzusu geçiyor içimden sonra. Sonra oturup yeniden yazıyorum. Ezel günü kaderler dağıtılırken buna talip olmuş olmalıyım. Mukavele.


– Şimdi eser. Önce Nun Masalları. İnanmak mı öncedir, anlamak mı? “Anlatsam ben aşkımı yok ediyorum, anlatmasam aşkım beni” diyen Genç Mezarlık Bekçisi neyi görmek istiyordu hayattan? “Heme O’st-heme ez O’st” (Herşey O’dur-Herşey O’ndandır) arasında bir tercih mi?
— Nun Masalları XX. Asrın “bilinci yaralı” yazıcısının kıymetleri ile giydirilmiş kahramanların hikâyeleri. Anlatmak isteyen yanıyla modern, anlat
tığını yakmak isteyen yanıyla geleneksel kahramanlardır onlar. Bu yüzden sık sık Nun Masalları’nın tarihi gibi görünen ama tarihi olmayan hikâyeler olduklarını tekrar etmek ihtiyacını hissediyorum. “Kalıcı ve saf olanı, bitimsiz olanı” görmek isteyen Genç Mezarlık Bekçisi, kapıları açamayandır. Onun gerçek “bulması” ancak Onların Son Hikâyeleri iledir, ki o zaman da hikâye çoktan Genç Mezarlık Bekçisinin hikâyesi olmaktan çıkıp Son Padişah ve Onun Şehzadesine devredilmiştir. Yeni acılar ve yeni hikâyeler olsun diye. Bulanlar sessiz sedasız yaşayıp gidiyorlar, çığlık bulamayanların payı, demişti bir öğrencim bir gün. Ve modern zamanların yazıcısı bu çığlığın arkasında. Nun Masalları bu yüzden mesnevi değil. Mesnevi olsa, kaynağından ayrı düşen suyun daha başlangıçtan belli güzergâhında çatışmasız çektiği acıları anlatacak sadece. Roman/hikâye ise meçhul güzergâhında meçhul macerasını yaşayan bireyin çatışmalarını anlatmaya talip. İnanmak mı, anlamak mı, “Her şey O’ndan mı, O mu?” tercihlerinde tökezlemesi ise, Genç Mezarlık Bekçisinin bu bilinci yaralılıktan. Cenneti bir kez kaybedenin ona bakabileceği yer ancak bir dünya sürgünü olabilir. Masum ve mazlum belki, ama yine de sürgün.


– Sonra Mor Mürekkep ve Mavi Lale. Mevlâna’nın “Arayan insana arayış verir” dediği kelimeler. Kelimenin de bir perde olduğunu bilen Nâzan Bekiroğlu, vardığı yerde aradığını bulabildi mi? Yoksa aramaya yeni mi başlıyordu?
– “Kelimelerin kifayetsiz olduğunu” fark ettiğim günden bu yana lisanın ve her şeyin kusursuzunun başka bir dünyada durduğunu biliyorum. Ve her şey gibi, aşk gibi, güzel koku gibi, kelimelerin de bu dünyaya düşen gölgesi, “Sanat gibi, kandırmıyor sadece susatıyor”. Öyleyse varılan yerde aradığını bulmak yok, sadece haber var. Kusurlu kelimelerle konuşuyor ve yazıyoruz biz. Buna son yok. Hep böyle olacak. Ya susacaksınız ya kusurlu kelimelerle anlatmanın yangınını deneyeduracaksınız. Onlarla hicrete mahkûmuz. Fuzuli Mecnun’a, Nedim vasfettiği dilberden özge dilbere. Yazıcı Mansur’a, göçüp duracağız. Mevlâna’nın susmanın güzellemesini yapan mısralarına fazla aldanmamak lâzım. Susmanın o kadar güzellemesini yapmasına rağmen ondan da geriye bir koca Mesnevi kalmıyor mu? Mevlâna gümüş değilse, susmanın hiç olmazsa bazı durumlardaki altınlığı tartışılmalı. Kutsanan susmak, söyleyen susmak değil mi, susan susmayı kim ne yapsın? Öyleyse hâle uyan sözdür makbul olan, Mevlâna’yı kıymetdar kılan. “Gül gibi hem susan hem söyleyen”.


– Ve Yusuf ile Züleyha. Bir peygamberin aşkını yazmak. Kelâmın kaldırabildiği kadar. Sormak istiyorum: Bütün isteklerinden vazgeçmek, hangisinin tercihiydi? Yusuf’un mu Züleyha’nın mı?
– Harama dokunan bütün isteklerinden vazgeçmek, makul mesaj içinde işaret edilen noktaysa eğer, Yusuf zaten bu donanımla yaratılmıştır. Peygamberdir ve masun ve ma’sumdur. Korunmuştur. Tercih hakkı yok. Diyor ya ayet, “Eğer Rabbinin işaretini görmeseydi”. Oysa Züleyha peygamber değil, melek de değil, günaha açık bir yanı var, bütün zaaflarıyla insan, dahası kadın. O zaman harama dokunan bütün isteklerinden vazgeçmeyi öneren yolda yürümeyi başarmak Züleyha’nın payına düşüyor. Tekâmül. Ve böylece biz (mesnevi dünyasında görüntü veren bir Züleyha figüründe) “arınan kadın” tipi ile karşılaşıyoruz. Mesnevi’de aklanan Züleyha Kur’anîdir. Çünkü kötülük mutlak değildir ve kendisini tezkiye eden her ruhun Rabbisine geri dönebileceği Kur’an’daki temel müjdelerden birisidir. Ve dahi bir yazar için statik Yusuf tipine rağmen bir değişimi yüklenen Züleyha tipinin daha fazla yazma bereketi ve kışkırtıcılığı taşıması da bundandır. Bir başka deyişle mesnevi şairinin hareket noktası Yusuf’tur, ama modern bir metin yazan yazıcının ilgisi Züleyha tipi üzerinde yoğunlaşır. Biraz önceki cevapta değindiğim suyun kaynağına dönme macerası yüzünden. Yûsuf malûm macerasını yaşarken, kendi macerasını çizmek Züleyha’nın yazgısının bir parçasıdır.


– “Allah bir kulunun, başka bir kulunu kendisini sevdiği gibi sevmesine müsaade etmiyor.” Sizin kahramanlarınız bunu ne zaman öğrenecek? Başka bir ifadeyle, Nazan Bekiroğlu’nun kahramanları, aşkı daima “Cem” makamında yaşıyorlar. Nedendir, bir türlü “Fark” makamına geçemiyorlar. Geçseler bile aşkları çoktan bitmiş oluyor. Bunun nedeni, sizin dünyanız mı, yoksa sizin seyrettiğiniz dünya mı?
– Görüp de kılamayan, bilip de eyleyemeyen. Yolu yürüyen, kapının önüne gelen, ama bir türlü eşiği geçip de içeriye giremeyen. (Tek istisnası Yusuf ile Züleyha. Ki o da bir kıssa nasibinden nasiplendiği için böyle). Ne zaman öğrenirler bilmem, ama Numan “Rabbim” dememiş miydi?” Onu senden daha çok sevmemiştim ki, neye rakip sıfatınla girdin araya?”. Hayat, bilginin de üstünde seyredecek kadar abes. Bunun nedeni yazıcının hem dünyası, hem seyrettiği dünya elbette. Hiç kimse masum değil.


– Ve “İsimle Ateş Arasında” tarih. Osmanlı’nın en çetrefilli meselesi Yeniçeri. Ve onun hikâyesini yazmak. Buhur tütsüleri ve filbahri kokusuyla, “Geç geldin, erken gittin” bir sevgili, beklenen ölümleri geciktirmeye çalışan veya istemese de kabul eden padişahlar. Bugüne değin, “günah keçisi” olarak bilinen Yeniçeri’ye tarihçiler haksızlık mı yapıyor? Gücü elinde tutana hizmet eden tarihin, kadın kalbinin merhamet ırmağında yıkanması, onu insaflı olmaya bir davet midir?
– Öyledir. Ben, “İstanbul’u fetheden Yeniçeri”nin hadisle övülmüş bir ordunun neferi olduğuna inanarak yazdım, ama Genç Osman’ı Yedikule yollarında yürütenlerin de yine Yeniçeriler olduğuna inanarak yazdım. Zaten onların hikâyelerinin içerdiği müthiş trajedi, öyle başlayıp böyle bitmenin şaşkınlığı, başlarken muhteşem, biterken erzel, savunusuna memur olduğu el tarafından vurulan Yeniçeri, ve savunusuna memur olduğu başı götüren yeniçeri. Bu müthiş ve yazar olarak bu trajediye kayıtsız kalmak mümkün değil. Tarihe gelince. Tarih bilimi vahiy gibi mutlak değil. Farklı noktalardan bakıldığında, dünya haritası farklı çiziliyor. Öyleyse “bir de böyle bakalım, bir de bu taraftan”, bu. Merakı aykırı, bakışı aykırı, yazısı aykırı bir kadın eli. Kim haklı diye sorarsanız, kesin cevabı yok, bilmediğimden değil, olamaz da ondan. Herkes haklı değilse de, mazur. Yeniçeri bozulmakta, II.Mahmud onları ateşe atmakta mazur. Şehzade iyi padişah olamamakta, padişah sefere çıkmamakta. Yeniçerilerin tarihini tarihçiler yazsın elbet. Fakat birey kalbinin tarihçesinin resmi tarihin hükümleriyle ne kadar az uyuştuğunu fark ettiğimden beri bunu anlatmayı deniyorum.


– “Kayra” Galiba eksik olan bu. Nazan Bekiroğlu’nun kahramanları, var olmak kayrasından mahrum. “Ya aklım ya aşkım beni terk etsin” istiyorlar. Öyle, bir susuzluk ki bu! Küple, testiyle gitmeyen bir sarhoşluk. Ama sevgilinin güzelliği de yetmiyor bu aşıklara. Mesela Mansur. Daha fazlasını istiyor. Derdi ne bu aşığın? Dağın parçalandığını görüp, bayılmak mı?
– Derdi ne bu âşığın? Ne acı soru! Numan’ın, siz Mansur diyorsunuz ama, ben onu kendi adıyla anıyorum, Numan’ın derdi elbette dağın parçalandığını görmek ve bayılmak. Aşkın varmak istediği nihai nokta, aklın iflâsına memnuniyetle tanık olmak değil midir? Lakin niyeti halis olana, aklın terazisi hediye edilir, Nihade tarafından. Ev, diyor ev yok, defter diyor, defter yok, koku diyor, koku yok. Karanlık, muamma! Ama muhabbetin bir anlamı da safiyet. Nihade’den geriye eğer hastalık değilse, koca bir yalan kalıyor. Oysa aşkın külli lisanında Yeri olmayan tek şeydir yalan. Çünkü yalan bir anda her şeyi geçersiz kılıyor, en fazla da doğruları. Ne yapsındı Numan? Bilirsiniz, eğer beslenmezse, imanın ateşi bile söner. Kimse aşkın sorumluluğu yok demesin. Ve aşkın sorumluluğu en fazla da aklın devreye girmesini önlemek. Seven kayıtsız şartsız teslimiyetle mükellef ise, sevilen de bu teslimiyetin aklın terazisine düşmesini önlemekle sorumlu.
Aslında Numan, Nihade, akıl bahane. Aslolan şu ki, kusursuzu bir başka dünyada duran aşk, onu yaratan tarafından mükemmelliği azaltılarak yaratılmış bir duygu. Sahipleri faniliği duysun da, O’nu bırakıp aşka tapmasın diye. Bunun tek kurtuluşu vekâleten sevmekten geçiyor, mânâyı harfi cihetiyle sevmekten.

– Eserlerinizde sadece kahramanlar yok. Zaman zaman bir görünüp, bir kaybolan Nazan Bekiroğlu da var. Bu görünmek isteği ne diyorum. Samimiyet mi? Yazıyı kaderine terk etmemek mi? Yoksa aşklarınızın sizi bırakıp gitmesinden mi korkuyorsunuz? Cahit Zarifoğlu’nun, “Şiirlerimi elimden alınmış gibi özlüyorum” dediğini biliyoruz mesela.
– Samimiyettir herhal. Söylemiştim, Yedikule zindanlarında o da kaybediyorsa, dağılan görüntüsünü girişteki aynaya bırakıp da çıkışta toplayamıyorsa, neden yazdığının dışında kalsın ki? Yazdığı onun dışında değil ki, o da yazdığının dışında kalsın. Nakkaşla bir kumsalın rüzgârında karşılaşan da o değil miydi?


– Her Eylül başı. Bir haber dolaşır içimizde. Nazan Bekiroğlu, bu yıl İstanbul’a geçecek. Akan su yatağını bulacak. Üsküdar randevusu, nihayet
mümkündür. Ne ki, gözümüz Trabzon ‘da, kulağımız gelenlerde. Orada mı? “Evet orada.” Bu kaçıncı Eylül, Üsküdar randevusunu erteleyen?
– Bazılarının kaderi sürgündür. Üstelik sürgünlük de halka halka açılır. Önce bu dünyada bir sürgünsünüz, sonra bir nabız atışı gül kokan toprakların dışında, sonra İstanbul dışında. İstanbulsuzluğa tahammül söz konusu olunca, aradığım şehirlerin, bulduğum şehirler karşısında artık yorulduğunu ve ben artık İstanbullarla da avunamadığımı fark ettiğimi ve dayanabileceğimi zannetmiştim. Ama bu eylülün ikinci yarısında İstanbul’daydım. İzlediğim güzergâh beni II. Mahmud türbesinden, Yeniçerilerin meşhur Orta Camii yerinde yapılmış Ahmediye Camiine getirip de bırakınca. Ve sıcak bir eylül öğleden sonrasında iki vakit arası bomboş olan camide bir kadın Yeniçeriler için, II. Mahmud için ve kendisi için ağlayınca. Bu kez Trabzon’a hiç olmadığı kadar zor döndü. Üsküdar randevusu çok kolay gerçekleşeceğe benzemiyor. Randevu gerçekleşmiyorsa, randevuya ya biri geç kalmış ya da o biri erken gelmiş demektir. Korkarım ben geç kalan tarafım.


– Son niyetine. Sular ne zaman durulacak?
– Durulacak gibi görünüyor mu sizce?


“Aşklar ve suretler” adına teşekkür ederim.

A. Ömer TÜRKEŞ, : “Sahte Yeniçerinin Aşkı”

Sahte Yeniçerinin aşkı

A. Ömer TÜRKEŞ

Nazan Bekiroğlu, 1997 yılından bu yana yayımlanan hikâye ve biyografi kitaplarıyla edebiyat dünyasının aşina olduğu, deneyimli bir yazar.

Daha önce okumamıştım Nazan Bekiroğlu’nun kitaplarını, ilk dikkatimi çeken -ki hiç de zor değildi- yazarın dile, biçime verdiği önem oldu; yeni nesillerin neredeyse hiç bilmediği “eski” Türkçeyi kusursuz kullanarak şiirsel bir anlatı kurmuş Bekiroğlu. Yeniçeri Ocağı’nın son demlerinde geçen bir aşk, ocağın yerle bir edilmesiyle birlikte hikâye ettiği romanında bir yandan resmi tarihi, diğer yandan kadın erkek ilişkilerinin, daha doğrusu aşkın hallerini sorguluyor. Kullandığı dil sürüklüyor hikâyesini.

Tarihçilerin Vaka-i Hayriye olarak adlandırdığı olayın üç yıl öncesindeyiz. Bir çöküş, bir çözülme yaşanıyor Osmanlı’da. Yeniçerilerin kaydedildiği Esame defterlerinden henüz düşmemiş, ölmüş yeniçerilerin isimlerinin para ile alınıp satıldığı günlerde, kendisine böyle bir kimlik edinerek hayatını kurtarmaya çalışan evli ve bir çocuk babası genç bir adamı tanıtıyor yazar. Ölen adamın karısı Nihade’den satın aldığı isimle Yeniçeri Mansur’dur şimdi o. Ne yazık ki sadece isimle bağlanmaz Nihade’ye; sever, âşık olur, karısından ayrılıp çiçeklerden tütsüler, türlü kokular üreten Nihade’ye adar hayatını.

Metnin bu bölümünü Mansur’un bakış açısından aktarmış Bekiroğlu. “Ben o zaman, ismini koyamadığım hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamayan kelam yanımı ve serçe aklımdan baskın olduğunu zannettiğim okyanus kalbimle; isme yaslanan aşkın eksik bir aşk olabileceğini hesaba katmıyordum” ifadesiyle zamanlar arasındaki farkın altını çizer bu bahtsız adam. Ardından hikâyenin sonuna dair bir şeyler fısıldar kulağımıza: “Kelam aşka bakar, aşk hisse. Hisseden âşıklarla söyleyen kelimelerin arasının nerede açıldığını henüz görmüyordum. Ve benim, bir türlü tam teslim olmayan ve direnen isimlerden başlayıp felakete uzayacak bir yolum, yolculuğum vardı da, o zaman bilmiyordum…” Ama artık okuyucu bilmekte, beklemektedir Mansur’un roman sonundaki akıbetini…

Anlatıcının ifadesiyle “zaman dizimi ihlal edilmiş” bu hikâyede, anlatıcı kimlikleri ve anlatım konusu da sıklıkla değişiyor. Kimi zaman bir yeniçeri alıyor sözü, ocak tarihinin çeşitli dönemlerini tasvir ediyor, kimi zaman bir devşirmenin devşirilme hikâyesi yansıyor Bekiroğlu’nun romanına. Böylelikle yeniçeriliğin, küçücük çocukların annelerinin kucağına, anadillerine, çocukluklarına doyamadan sultana kul edilmelerinin lanetli tarihine uzanıyoruz. Kimi zaman da Osmanlı sultanları sesleniyor sayfalar arasından. III. Murad, Genç Osman, IV. Murad, III. Selim, II. Mahmud teker teker anlatıyorlar saltanatlarını, yeniçerilere ilişkin düşüncelerini. Her anlatımda o bildik son biraz daha yakınlaşıyor.

Dilsel bir zenginlikle aşkın ve tarihin sorgulandığı isimle Ateş Arasında’nın kısa bir özete sığdırılmayacak hikâyesinin peşine düşmektense, bu iki ana temayı yansıtan iki alıntı ile bitirmek istiyorum yazımı, ilki aşka dair; Mansur’un Nihade’ye duyduğu, ama karşılığından bir türlü tatmin olamadığı sonu ayrılıkla bitecek yakıcı aşkına: “Onu, gözlerime sinen manayı puslanmış ve kenarı kırık bir aynanın önünde izleyerek. Yüzümün çizgilerinin bir çocuktan bir delikanlıya, bir delikanlıdan yaşlı bir adama ve tekrar bir çocuğa geçişini fark ederek sevdim. Onu, otuz üç yaşıma kadar yaşadıklarımın acemiliği ve tecrübesiyle, yaşamadıklarımın acemiliği ve gençliğiyle sevdim” diyor Mansur. “Aşktım, iştiyaktım. Kelamdım. Zaaftım. Aklettim. Fikrettim. Zikrettim. Sıyırdım bütün örtülerinden onu aysız gecenin karanlığında. Ama ardından ortaya çıkan daha esmer bir gecenin karanlığında boğuldu bütün aydınlıklarım.”

Ve yeniçeriler… Yükselme devrinin büyük ordusu, gerilemenin lanetlenen başıbozukları… Biliriz, böyle kaydedilmişlerdi tarihe. Ancak bir tek onlar mı suçluydu çöküşten, bozulmadan? işte bu soru etrafında dönüyor hikâyenin diğer yanı. Bekiroğlu, mazlumların diliyle yorumlamış tarihi: “Tarih diye bir şey yok aslında. Tarih, yenenlerin tarihi. Kalem kimin elindeyse tarihi o yazıyor hem de yeniden yazıyor. Tarihi istanbul yazarsa Edirne’nin payitahtlığı unutuluyor elbet ve Bursa’ya na-muradlık kalıyor Sadece olanı ve biteni anlatmayan tarih, yenenlerin düne baktığında görmek istediği ve yarınlara göstermek istediği tarih. Belge diyor tarihçi. Nedir ki belge? Bizi yenenin, sizin görmenize izin verdiği şey değil mi? Gördüğünüz, görmenize izin verilen şeyden ibaret değil mi? Kalemi elinde tutan taraf, şayet zamanın en vahşi savaşını barış için başlattığını belgelere şerh düşerse belgeyi kim ne yapsın?”

Virgül, Sayı 57, Aralık 2002

Belkıs İBRAHİMHAKKIOĞLU ; “İhtişamın Yokluğa Seyri”

İHTİŞAMIN YOKLUĞA SEYRİ

Belkıs İBRAHİMHAKKIOĞLU

“İsimle Ateş Arasında, alışılmış, kalıplardan farklı bir roman. Hikâyeler bir roman. Hikâyeler bütünlüğü içerisinde ihtişamdan yokluğa, ateşten küllere bir seyrin romanı. Dünyaya ait olan büyüklüğün hacmi en fazla dünya kadar. Devlet de olsa, aşk da olsa bu böyle. Bana göre Bekiroğlu romanında dünyevî olan her mükemmelliğin sonu olduğunu ve her sonlunun yaşattıkları, hatırlattıkları, fark ettirdikleriyle ötelere pencere açtığını duyuruyor.”
Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

İskender PALA ; “İki Ayrı Ateş Topu Var”

İki ayrı ateş topu var

İskender PALA

İsimle Ateş Arasında geçen her şey, aslında zihin ile gönül arasındaki tedahüllerin bir anlatısı gibi geldi bana. Tarihe bakış ve doğru tesbitler bakımından fevkalade güzel araştırılmış, sonra da seçkinci bir üslupla yazılmış bir kitap. Sayın Nazan Bekiroğlu öncekilerde olduğu gibi, bu kitabında da, okumayı lezzete dönüştürmüş. Kendine has cümle anlatımı, zihnin hayal sınırlarını açtıkça açan benzetmeleri ve konu bütünlüğü ile bize yeniçeriler hakkında çok şey öğretiyor. Yasuka’nın gedik ismi çevresindeki tarihi bilgi ile Nihade’nin geçişken aşkı çevresinde büyüyen lirizm, romanda iki ayrı ateş topu gibi yuvarlanıyor. Yeniçeri düşüncesinin. modern yazarlara her zaman zor ama zengin bir malzeme sağlaması da romanda fevkalade başarı ile işlenip sindirilmiş. Okurken gerçeklerin kuşatıcılığını ve olayların akıcılığını hissediyorsunuz. Romanda bir seviye var ve belki de bu seviye yüzünden bazılarınca anlaşılmayabilir. Az da olsa bîr kültür altyapısı gerektiriyor çünki. İsimle Ateş Arasında, benim son dönemde okuduğum en güzel roman. Hele tarih romancılığının piyasa yaptığı bir dönemde böyle bir romanın çıkmış olmasını anlamlı ve sevindirici buldum. Nazan Hanım’ı tebrik etmek gerekir.

Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

Fadime ÖZKAN, ; “Yazar, kapak resmini anlatıyor”

Yazar, kapak resmini anlatıyor

Kitabın kapağındaki resmi “I.Beyazıt Beylikten sultanlığa evrilen padişahın imgesi. Karanlıkların, tarihin ağırlığı içinden gelen kurşun gibi bir bakış. O bakışlardaki karanlığa, muammaya, kırgınlığa, yenilgiye, öfkeye fakat yine de mağrurluğa vuruldum ben.” diyerek anlatan Nazan Bekiroğlu, bir su kıyısı kentinde yaşıyor. Trabzon’da. İki kız çocuğu annesi. KTÜ’nde profesör. Nun Masalları, Mavi Lale, Mor Mürekkep, Şair Nigar Hanım, Halide Edip, Yusuf île Züleyha’yı yazdı, yayınladı. Ateş topu bir kitap olan İsimle Ateş Arasında, Timaş Yayınları arasından çıktı. Bilgi tel: (0212) 665 35 56
Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

Şişman, Nazife – YAZGIÇ, Suavi K. – BARBAROSOĞLU, Fatma K.; “İsim Varedendir, Ateş Yokeden”

İSİM VAREDENDİR, ATEŞ YOKEDEN…

Nazife ŞİŞMAN:

Genelde elime aldığım bir romanı, atmosferi dağılmasın diye en fazla birkaç oturuşta bitiren bir okuyucu olmama rağmen, isimle Ateş Arasında’yı oldukça uzun bir sürede bitirdim. Zira yoğun bir felsefeye sahip Nazan Bekiroğlu’nun bu ilk romanı. İsim, varlık, yazı, tarih, zaman, insan, koku, hatırlama, aşk gibi pek çok soyut, metafizik konu romanın akışı içinde önemli bir yer tutuyor. Yeniçeriliğin tarihi ve adının ortadan kalkışı ile bir yeniçerinin aşkı ve bu aşkın kendisini yok eden bir ateşe dönüşmesini iç içe bir anlatımla sunan anlatıcı, özellikle hem kitabın isminin ilk bölümü, hem de romanın ilk bölümü olan isim üzerine kuruyor felsefesini. Endülüslü alimin ifadesiyle ‘Hikmetler kelimelerin kalplerine indirilmişse de “isme sığan her şeyin kendisinden bir parça az” olduğunu da teslim ediyor anlatıcı. Yine de kelimelerden başka sığınak bulamıyor ve kelimenin manaya, ismin hayata önceliği olan bir alanda, yazıda karar kılıyor. “Zira hayat geçiyor, tarih kalıyor | ve tarih yazıya nasıl geçirilmişse öyle kalıyor.” işte bu nedenle yeniçeriliğin tarihinin, sağ ve sol omzundaki yazıcı meleklerin varlığının şuurunda olan bir anlatıcının ağzından yazıya geçirilmiş olması özellikle önemli.

Suavi K. YAZGIÇ:

İsimle Ateş Arasında, belli bir zaman diliminde, belli kahramanlar etrafında gelişen olayları anlatan, yani tarihi bir fon olarak kullanan bir tarihi roman değil. Pek çok ‘öznenin’ farklı zamanlarda yer aldığı bir kitap. Sanki bir çok ‘ben’ bir araya gelmesinden oluşan kesret, romanın asıl kahramanı olan ‘biz’i, farklı zaman dilimleri de romanın dokusunu, iskeletini teşkil eden ‘geniş zaman tayfını’ oluşturuyor. Nazan Bekiroğlu, tarihi anlatmayı amaçlayan bir yazar değil. Daha mutlak, daha üst bir gerçekliğe, doğru ifadesiyle hakikate sahih atıfta bulunmayı / sahici bir rabıta kurmayı hedefliyor. Romanda aşk; isimle ateş, varlıkla yokluk, kurguyla gerçek arasındaki diyalektikte terennüm ediyor.

Fatma K. BARBAROSOĞLU:

Şimdiye kadar Türkçe yazılmış güzel romanlar olmadığı üzerinden tartışmalar yapıldı. Ben bu yaz okuduğum Tahsin Yücel’e ait “Yalan” ve Sonbaharda okuduğum Nazan Bekiroğlu’na ait “İsimle Ateş Arasında” adlı romanlar dolayımından tartışmanın Türkiye’de roman okurunun olmadığı üzerinden yapılması gerektiğini düşünüyorum. Her iki roman da son derece felsefi derinliğe sahip. Romanın aktığı ana damarlardan biri dil ve iletişim, isim ve varlık. Fakat ne “Yalan”, ne de “İsimle Ateş Arasında” üzerine konuşacak tartışacak yüz kişi bulmamız mümkün değil gibi. Bekiroğlu bütün Ortaçağı meşgul etmiş olan nominalistler ve konseptualistler arasındaki tartışmayı kitabın ana damarı olarak ortaya koyarken, yavaş ve ağır bir üslup kullanıyor. Bu üslup, Kundera sonrası roman için söz konusu olan, dünyadaki globalleşmeye paralel olarak edebi türler arasındaki sınırların ortadan kalkışına işaret ediyor. Şiir, deneme, hikaye, kıssa roman içinde birbirinin içine geçmiş bir şekilde yer alıyor. Ön planda yeniçerilerin bozulması geri planda bütün bir imparatorluğun bozulmasını, isim kazanamayan yani varlık kazanamayan, kifayetsiz padişahlar ile açıklayan Bekiroğlu’nun görüşlerinden keşke bütün tarih, edebiyat, felsefe öğrencileri haberdar olabilse. “Saraydan Sürgüne” Fransa’da Sosyal Antropoloji bölümünde yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor. Türkiye’de tarih ve felsefe bölümlerinde yardımcı ders kitabı olarak okutulan kaç tane edebi eser var?

Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

Fadime ÖZKAN, ; “Nazan Bekiroğlı “İsimle Ateş Arasında”da zor bir düzlemi, yaman bir dille anlatıyor”

Nazan bekiroğlu “İsimle ateş Arasında”da zor bir düzlemi, yaman bir dille anlatıyor

Fadime ÖZKAN

Bir isimle başlıyor herşey ve ateşle son buluyor. Nazan Bekiroğlu, “Yazamazsam öleceğimden korktum” dediği romanı (ki roman; bir hikayecinin, hikayelerine ayırarak anlattığı bir romandır) “İsimle Ateş Arasında”da okuyucuya, ismin hatırlattığı / ateşin yakıp kavurduğu, dil ve üslup zenginliği ile bezeli, lezzetli ve ezel hatırası taşıyan kokularla efsunlu bir roman sunuyor. Hikaye ve denemeleriyle tanınan ancak özellikle “Yusuf ile Züleyha”dan bu yana içindeki şeyin hacmi ve mahiyeti büyüdükçe daha uzun anlatılara yönelen yazarın son kitabı çok katmanlı okumaya müsait bir kitap. Yazar, Tuna Boyları’ndan gelen ve yeni bir isimle yeni bir hayata başlayan devşirmenin öyküsünden başlayarak modernleşme tarihimizin dönüm noktalarından biri olan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışını, isimsiz padişahların, yeniçerinin ve imparatorluğun birbirini tetikleyerek nasıl bozulduğunu, zaman dizimi ihlâl edilmiş bir kurguyla ele alıyor. Herşeyin isimle ateşin temsil ettiği değerler arasında durduğu bir düzlemi anlatıyor yazar, padişah ile yeniçeriyi, romanı tarihi bir roman olduğu kadar büyük bir aşk romanı da kılan Numan ile Nihade’yi ve iki şey arasında duran diğerlerinin hikayelerini… Anlatıyor ve “Ben uydurdum bütün bu hikayeleri. Ama size şunu söylüyorum ki: Daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için bunca hikaye uydurdum.” diyor ve anlatmaya devam ediyor Nazan Bekiroğlu. Aşağıda ise, onun anlattıklarını okuyup, son dönemde yazılan en iyi roman / anlatılardan biri olan “İsimle Ateş Arasında”dan sizin de haberiniz olsun isteyenler anlatıyor.
Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

Hüseyin KAMİL, ; “İsimle Ateş Arasında”

İSİMLE ATEŞ ARASINDA

Hüseyin KAMİL

Bu sultanın tacı kelimeler, tahtı da kalbinin uçsuz bucaksız okyanusunda hüküm süren daima suda yalpalanan küçük bir sandaldır. Ki kah hoyrat dalgalarla boğuşur, yorgun düşer; kah durulan okyanusun mavi suyunda dipteki cevherlerden inciler dizer boynunuza.

İnsanın aklıselim olması otuz üç yaşına kadem basmaksa eğer o günden sonra kalemine çekti mürekkebi. Ve kalbine mülhem olanları yazdı satır satır.

Baharın başlangıcıydı. Güneşi ve suyu görünce goncalaştı dikenli yeşil dallardaki tomurcuklar. Durgun akan sular gibiydi. Sabrediyordu. Ki biliyordu meyvelerin sabırla olgunlaştığını. O yazmakta daimdi. Kaç gece dolunayın ısıttığı geceyi şafak vakti mahmur güneşe kalbetti.

Damıta damıta geliyordu kelimeler. Yıldız yıldız yağıyordu sayfalar. Mehtabın serkeşliği vardı sözcüklerde. Ve sağanak sağanak yağdı gökten kelimeler. Cümle cümle. Kitap kitap.

Her gün yazılan sayfalar üçyüzaltmışbeş gün sonra bir eser oluyordu nihayet. Okuyucu istedi, o yazdı. Okuyucu istedi, o yazdı. Onun için yazmak yemek içmek gibi bir şeydi. Bir kelime yazmak için yüz kelime okudu.

Neden sonra tomurcuk patladı, gonca ‘gül’ oldu. Güneşi gördükçe ve toprak suya doydukça gülün zarif yapraklan kızardı. Kıpkırmızı oldu.

Evvelinde nakkaştı. Hayaldi. Şiirdi.

Ahirinde biyografi. Deneme. Roman oldu. Bu minval üzere seyretti yazın hayatı.

Yenilerde rayihasını ve yangını her sayfada hissedeceğiniz isimle Ateş Arası’ındası neşredildi. Nazan Bekiroğlu’nun. Timaş’tan.

Ön kapaktaki sert bakışlı, kirli, gür sakallı; kaftanı ve kavuğuyla padişahlığını silmeyen Yıldırım Beyazid. Arka kapakta yine yıldırımın keskin bakışları arasında koca Osmanlı saray felsefesinin küçücük minyatürlerde vücut bulan temsili, içe kıvrılan iç kapakta Nazan Bekiroğlu’nun özgeçmişi. Kendi dilinden.

3 Mayıs 1957,Trabzon.

Dört yıllık üniversite hayatı hariç hep bu kentte yaşadı. Bulut. Deniz. Yağmur.

Türk dili ve Edebiyatı Eğitimini Erzurum’da aldı. Kar. Rüzgar. Ova.

Halide Edip’le doktor, Nigar Hanımla doçent.

Şimdilerde KTÜ Fatih Eğitim Fakültesinde profesör. Suyun kıyısında, iki kız çocuğuna anne. Görünürdeki hayatı bundan ibaret.

Evvel emirde ismin hikmetini anlatıp başladı romana.

‘Sebepleri önce yazan ve sonra yaratan Tanrı, Adem’e önce isimleri öğretmişti de hayatları sonradan vermişti. Ki Adem bildiği isimlerle meleklere üstün kılındı, bir sürgünün ardından onlarla tevbe kıldı, onlarla secde kıldı, isimleri varlıkları beyanındaydı çünkü, isim hayattan evveldi, isim sebepti, isim her şeydi.’

Bir gün esameyi satışa çıkaranlar yani ki hayatlar taciri, bir yeniçerinin -Mansur’un- eline birkaç kağıtla birlikte tütsü- buhur dükkanının anahtarını tutuşturur. Esasında hikayenin anahtarı da bu gidiştedir. Yeniçeri. Tütsü- buhur dükkanı. Nihade. Yani aşk. Nur ve işte İstanbul.

‘… Camilerin ve sarayların, beyaz gemilerle lacivert suların, kurşun kablı kubbelerin ve servili mezarlıkların kenti olan ve her mahallesi bir tepenin eteğinde kurulu bulunan İstanbul’da. Fatih’in büyük ve güzel camiine yakın, çıkışı hiç yokmuş gibi kıvrılan aralıklarda dolanıp durduktan sonra bulduğum iç sokakta.

… Ebedi kentin kargir ve güzel binalarından biri olmayan. Kuytuda kalmış. Nefti. Gölgeli. Bir dükkanın kapısını açacaktım ki baktım, zaten açıktı. Yüzüme birbirine karışmış onlarca tütsü, buhur ve baharatın kokusu çarptı önce.

Tarçın. Zencefil. Karanfil. Sersemledim.

Sonra. Dipteki dolapların ve camekanların arkasında onu gördüm…’ (syf- 23).

Nihade’yle ilk karşılaşması böyledir yeniçerinin, Mansur’un. Aylar yıllar geçecek birlikteliğin, ilk buluşma anı. Aşkın ve tütsünün ilk kokusu.

Biliyorum ki odasında hep kurumuş güller, karanfiller olurdu Nazan Hanımın. . Yıl geçse de üstünden onları korurdu. Her çiçeğin efsanesini anlatırdı kimi zaman. Bundan sonraki hayat, buhur dükkanında, Mısır çarşısındaki attar dükkanlarında alışverişle geçer.

‘… Bir yığın koku, şişe, yağ, duman, buğu, is, ışıltı arasında baharat taciri, tekinsiz bir büyücüye benzerken çok sevdim. Amber, misk, lotus, nilçiçeği, sandal; top mimoza, beyazı kirlenmiş akaysa, pembe gülün kurutulmuş yaprakları arasında. Koku ustasıydı o…’ (syf-65)

Yazar yeniçeriyi ve Osmanlı ordusundaki bozulmayı anlatmadan önce neyi kıstas alacağını belirtir.

‘…En başta biline ki, tarihin akışı içinde göz alıcı bir güneşin gökyüzünde zirveye tuttuğu Muhteşem Süleyman’ın asrına göre. Çünkü tarih ileriye doğru gitse de gördüğü sadece geçmiştir,

Süleyman’ın asrı. vakt-i Süleyman, sadece geçmişi görebilen bizler için vakt-i saadetimizdir…’

Sonra orduda bozulmanın nedenlerini şöyle açıklar.

‘ Nasıl oldu da muhteşem bir ordunun itibarlı kullarıyken biz, ismimiz sadece bozguncu bir kalabalık olarak anılır oldu? Nasıl oldu da öyle yazılan bir hikaye bir anda böyle okunur oldu? ismimiz karalandı, namazımız bozuldu. Nasıl oldu da bir zamanlar bütün Avrupa’yı korkutan ordu, şimdi sadece korunmaya memur olduğu, kendi padişahının ve onun halkının korkulu rüyası oldu?

Kuşku yok kine olduysa bir anda değil asırlar içinde sinsi ve sessiz oldu. Ama o kadar şiddetli oldu ki sebebi gibi neticesi de bir değil çoktu…’ (Syf- 84)

On altıncı asrın Muhteşem Süleyman’ı, güneşi guruba dönmüştü artık. Büyümek bozulmanın tohumunu içinde taşıyordu. Ve kanundu var olan her şey bir müddet sonra bozuluyordu.

‘…Guruba bakmaya başlayınca bir kere.., Gündüz bitip gece kalıyordu. ihtişam bitip sefalet başlıyordu.’

Mimari Sinan’dan, Süleymaniye’den sonra bozuldu. Bozulmayan ne kaldı ki? ‘

‘…Suda ebru, tezgahta cilt, suhufta hat bozuldu. Geç oldu sözün bozulması. Kendi içindeki sınırları ihlal etse bir türlü, etmese bir türlü, derinliğinde devinip duran şiir bozuldu.

Bir kuyruklu yıldız gibi ‘Geçti Galip Dede’ şiirin semalarından: ‘Ya hu!’ ışığı kaldıysa da kendisi sonsuza değin görünmez oldu. Nihayet en fazla dayanıklı çıkan musiki oldu, ondan da kubbede kalan son seda ‘Itri’ oldu. Besteye şelale olan kalp bir bestekarı padişah kıldığı için hayat bozuldu…Sevdayı taşıyan hayat bozuldu. Görüntüden sonra ayna bozuldu…’ (syf-99)

Belki kitabın şahdamarı diyeceğimiz bir efsane anlatır yazıcı. Tüm bozulmanın sırrı da bu hikayede yatar.

‘…Göklerin uzaklarından ‘V biçiminde göründü turna katarı.

En önde bir efsaneyi, bir hikaye uğruna kendisinde taşıyan öncü, arkasında kendisini ona emanet etmiş sürüsü. Öncü turna ki bir katarın kaderi, o yolunu sasırsa bütün sürü şaşkın, o vurulursa bütün sürü ölü demekti. Sürünün sol kanadında, öncünün tek eşi tek sevgilisi.’

…Kalbi hevesle dolu olan güzel delikanlı. Tüfeğini doğrulttu. Ya şu en öndeki ya da onun sol arkasındaki iyi hedefti. Kararını verdi… Dişi turnanın bedeni kendi hacminin fazlası bir ağırlıkla yerin yüzüne doğru yaklaşırken geride döne döne uçuşan birkaç mavi tüy kaldı. Allı pullu telli.

Gökyüzünde durmak mümkün olsaydı öncü turna oracıkta duracaktı. Lakin gökler ileriye veya geriye, inmeye ya da yükselmeye izin veriyordu da durmaya izin yoktu.

O gün bugün turna tek eşli. Eşi vurulan turna o gün bugün katarını terk ederek yere iner. Çığlık çığlığa, Eşini bırakıp da ölümün siyah koynuna, havalanmak istemez. O zaman onu da vurmak zorunda kalır avcı. Zaruri bir ölüm olur bu!”

İş yeniçeri ocağının bozulmasına gelince:

‘ …Ocağa rüşvetle yeniçeri kaydetmek de artık sıradan bir şeydi. Böyle başladı bozulmanın hem sebep hem de neticesi olan kollarından biri. Bir ocağın mevcudu kağıt üzerinde böyle büyüdü. Böyle zuhur etti adı var kendisi yok askerler. Ama artık bu ordu görünmeyen askerlerle desteklenen bir ordu değildi ( Syf- 152)

“Ne Dördüncü Murad, yeniçeri Katibinin başını vurdurmakla bu ocağı susturdu ne de üçüncü Selim Nizam-ı Cedidi kurarak. Ancak Hayırlı olay: Vaka-i Hayriyye ile II.Mahmud kaldırdı bu ocağı. Bir daha yeniçeri kazan kaldırmayacaktı.

Bozulan düzenden geriye ateşle biten mısralar kalmıştı:

‘Gül ateş gülbün ateş gülsen ateş cuy-bar ateş

Semender tıynetan-ı aşka besdir lalezar ateş’

Şeyh Galip

‘…Ne kadar alevli olsa da yangını yazarken tutuşmadı yapraklar, tutuşmazdı kalemin ucu. Biz ateşi kendi nefsimizde duya duya yandık. Yana yana yandık.’

Yazar son bölümde katılır bu hikayeye. Ve sorar:

‘…Kimin sözcükleriyle yazıldı bu hikaye?

isim. Koku. Hatıra?

Karanlık. Ateş. Su?

Kim hayatı, isim koku hatıra, karanlık ateş ve suya dair isimler arasında yorumladı? Kim kendi hikayesine dair asıl ismin ateş olduğunu bilmeden düştü ateşe? Ve kim sözcükleriyle teker teker ateşten topladı?

Şimdi ben. Yeniçeri Katibi. Büyük yazıcı.

‘…Bütün yeniçeri katiplerinin harfleri üzerinden geçmiş olmalıyım ki hepsinin isimlerini. Onları kendi şuurumda bir kez daha görünür kıldım, son bir kez onayladım. Bu yüzden bütün yeniçeri katiplerinden ibaret bir katip gibi ilk devşirmeden son yeniçeriye, hafızama kazıdım. Lakin. Uzun süreli değildi benim de hatırlayışım. Bir aynadan bir an için geçen ışık ya da bir şimşek parıltısı an kadar okudum kaderleri. Üstelik beşerdim, benim de hafızam unutucuydu.’ (syf-291)

Ezcümle:

‘…Yalan değildi kemalin arakasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların da devletler gibi ömrü olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu…

‘…Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırası taşıdığı.

‘…Günahı ve ihaneti bu dünyada su öbür dünyada ateş arıtacakken, suyla arınmayan aşık kalbinin ancak ateşle durulduğu’

Bütün bunları ateşten toplayarak anlattım. Her şey bir isim kalsın diye geriye.

Günebakış, 10 Kasım 2002, sf.6

Özcan ÜNLÜ, ; “Sessiz Bir Çığlık”

Türkiye, 7 Kasım 2002, sf.12

Sessiz bir çığlık

Özcan ÜNLÜ

1957 tarihinde Trabzon’da doğan Nazan Bekiroğlu, ilk ve orta tahsilini aynı şehirde yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998’den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Bekiroğlu, 4 Mayıs 2001 ‘de profesör oldu. Çeşitli dergilerde çok sayıda bilimsel makale, deneme ve öyküsü yayımlanmakta olan yazarın eserleri şunlar:

Nun Masalları (Öykü, Dergâh Yayınları, 1997), Şair Nigâr Hanım (İnceleme, İletişim Yayınlan, 1998) Halide Edih Adıvar (İnceleme, Şule Yayınlan, 1999), Mor Mürekkep(Deneme, İyiadam Yayınları, 1999), Yusuf ile Zûleyha (Şark Mesnevisi, Timaş Yayınları, 2000), Mavi Lâle (Deneme, İyiadam Yayınları, 2001), İsimle Ateş Arasında (Roman, Timaş Yayınları, 2002)

Özcan ÜNLÜ ; “Ateşle Sınanma” , Türkiye, 7 Kasım 2002

İSİMLE ATEŞ ARASINDA NAZAN BEKİROĞLU

Nazan Bekiroğlu’nun yeni romanı “isimle Ateş Arasında”, Timaş Yayınları’ndan çıktı. Geçmişte yaşanan bir olayın baştan sona belli bir sırayla anlatıldığı sıradan bir tarihi bir romandan ziyade ‘zaman ve kader içindeki’ insanın hikayesinin lirik bir üslûpla anlatıldığı özel bir roman olan “İsimle Ateş Arasında” da “Yeniçeri Ocağı” ve son yeniçerilerden birinin yaşadıkları, anlatılanların omurgasını oluşturuyor.

Kitapta pek çok ‘isim’ ve ziyadesiyle de ‘ateş’ mevcut. Romanınızı niçin bu iki imgenin üstüne inşa ettiniz?

Gülün adının mı yoksa bu dünyadaki varlığının mı önce geldiğini kavramak için kırk yıl beklemesi gerekenlerdenim ben. Gülün ve her şeyin adının önce, hayatın sonra geldiğini kavramam uzun zaman aldı. Fakat bunu bir kez anlayınca, her bir şeyin de anlamını vermek kolaylaştı. Romanın isim imgesindeki bütün açılımlar bu ilk kabule dayalı, isim ve hayat, isim ve mana ve isim ve yokluk, isim/kelime, aklın alanındaki eylemlerden biri olarak da bu roman içinde temsil kıymetine «sahip. Nutuk ve mantığın aynı kökten geldiği hatırlansın, ilm-i kelâmın içerdiği akıl ve mantığa dayalı yöntem bilgisi göz önüne alınınca sevdiği kadının önce ismini öğrenmek isteyen Numan’ın, kendisini aşk zannederken, açığa çıkan baskın bir kelâm yanıyla neden tıkandığını ve tükendiğini fark etmek mümkün. Diğer yandan ateş ise bir yanıyla yokluğu bir yanıyla da arınmayı temsil eder. Yokluk aynı zamanda başlangıçtır bu romanda beni ilgilendiren yanı başlangıçtan çok azabı ve yok oluşu temsil ediyor olması. Böylece bütün bir romanda bir yandan isim ve onun temsil ettiği felsefi, sembolik ve nihayet gerçek kıymetler, diğer yandan ateş ve onun temsil ettiği sembolik ve gerçek kıymetler (ateşin felsefesinden çok azabı var), çeşitli düzlemlerde okuma teklifleri taşıyor. Ezcümle romanın vak’a düzlemlerini, düşey olarak isim ve ateşin temsil ettiği kıymetlerin böldüğünü düşünebiliriz..

Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamd olsun”. Bu ilgiyle mi romanın başında yer alıyor?

Evet. Muhyiddin Arabi, Füsus, ilk cümle sonu. “Allah’ın kelimeleri”, yine^ Füsus’da M. Arabi’nin ifadesiyle, mevcut varlıkların ayân-ı sabitesinden başka bir şey değildir. Ayan-ı sabite gelmiş ve gelecek bütün şeylerin ve hadiselerin gayb âleminde ve ilâhi bilinçteki tasavvuru, yani onların ismidir. Yani ki dem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir. Vahdet-i vücud’un yirmi yedi meselesinin/”hikmet”inin, yirmi yedi Peygamberin ismine izafe edilerek tefsir edildiği Füsus’da, ilk bahsin dem fassı olması ve onda da ünlü “dem’e isimler öğretildi” âyetinin yorumlanması, bu romanın yazılma sürecinde beni çok ilgilendirdi.

Kitabın kapağında, isminizdeki “na” vurgusu ne ifade ediyor?

Nâ hem bir olumsuzluk/yokluk eki, hem biz anlamında şahıs zamiri. Beni daha çok olumsuzluk/yokluk manası içeren yanı ilgilendiriyor. Daha Zaman’daki Mor Mürekkep yazılarında itibaren isminin ilk hecesi na (olumsuzluk/yokluk) son hecesi zan (vehim) olan bir yazıcı tipi üzerinde durmuştum. Yokluk ve zan arasında her şey bir vehme dönüşüyor. İbn Arabi’nin kâinat tefsirini yeni ve çok şahsi bir morfoloji denemesiyle de olsa ismimde özetlenmiş bulmak bana buruk bir tebessüm veriyor: “Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal. Yahut perdelere vuran akisler veyahut gölgeler”. “isimle Ateş Arasında”da alışılmış tarihi romanlardan farklı bir yapı ile karşılaşıyoruz. Çünkü kitap, bir zaman dilimiyle ya da bir kişiyle sınırlanamayacak bir roman,

“biz”le “ben”, belli bir dönemle ondan çok daha geniş bir zaman dilimi arasında nasıl bir denge gözettiniz?

Ben’in zamanı dar, biz’in zamanı geniştir. Gözettiğim denge, romanın yapı şeması ile ilgili. Vak’anın üç katmanı var. Bunların ilki bütün bir Osmanlı tarihi önünde yeniçerilerin hikâyesi. Ocağın kuruluşundan yok edilişine kadar geçen süre. ikinci katman, Numan ve Nihade’nin hikâyesi ki ocağın yok edilişi tarihi olan 1826 Haziran’ının on beşine takaddüm eden üç yıl üç buçuk aylık dönem. Üçüncü katmanda ise her biri kendi zamanları ile kurulmuş on bir küçük hikâye var. Zaman üzerindeki bu tasarrufun, romanı, geleneksel romandan, ve onun mantıkla çelişmeyen zaman anlayışından ayırdığı ve modern romana yaklaştırdığı düşünülebilir.

Ana metnin dünyasında onunla gevşek bağlar kurmuş bu küçük hikâyeler? Nereye bağlıyor sizi bu yapı?

Mesnevilerde, bilirsiniz, ana metnin yeknesaklığını kırmak için araya yerleştirilen farklı nazım biçimleri vardır. Yusuf ile Züleyha’daki “Öykü”lerle denediğim buydu. Bu defa yine, ana metin üzerinde, onun hem fonetik hem tematik olarak monotonluğunu kırma niyetinde olan küçük metin parçaları. Buna bir tür gelenek ilgisi diyelim. Fakat bazen ırmaklar çok derin kanallarla birbirine bağlanıyor ve gelenek ilgisi olarak gördüğünüz “kırılmalar”, örneğin II. Cihan harbi sonrasının parçalanmış roman dünyasından bir yansıma olarak da okunabiliyor. Yani ki bu metne bir yanıyla modern bir yapıyla izah edilebilir bir veçhe de kazandırıyor. Bu ilgilerin ikisini de taşımaya hazırım. Diğer yandan, muhteva olarak baktığımızda ana metin ile küçük hikâyeler arasındaki gevşek bağıntılar için de bir iki söz söylemek gerekirse: Ben de Çehov’un ünlü cümlesini samimiyetle sahiplenenlerdenim. Duvarda asılı tüfeğin hikâye sonunda patlaması meselesi. Lakin Tahsin Yücel’in de kendi romanı Yalan ile ilgili ifade ettiği gibi, her tüfeğin görünürde patlaması gerekmiyor. Bazen o tüfek ilk anda dikkat çekmeyecek kadar derinlerde patlayabilir. Ve bunu ancak kulakları çok keskin olanların işitebileceğini de yazarın hesaba katması gerekir. Neticede, hayat, hikâyelerden yapılma bir şey zaten. Ve bir romanı anlatmanın en güzel yolu onu hikâyelerine ayırarak anlatmak.

Kitabın ‘anlatıcısı’, “Ben uydurdum bütün bu hikâyeleri. Daha yüksekte duran bir gerçeğe işaret etmek için” diyor. Nazan Bekiroğlu hem genel olarak hem de İsimle Ateş Arasında nasıl bir gerçeğin peşinde?

isimle Ateş Arasında romanında arkasında olunan gerçek, resmi tarihlerin karşısına alternatif olarak sunulan, insan kalbinin hesap gününe havale edilmiş tarihidir. Bunun anlamı da tarih biliminin vahiy gibi mutlak olmadığı, farklı noktalardan bakıldığı zaman farklı tarihler yazılabileceği cümlesindendir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir. İnsan kalbinin tarihçesinin resmi tarihin içerdiklerinden çok daha muteber olduğuna her zaman inandım. Romanın son cümlesi bu ihtiyaçla yazıldı: “Kalplerin tarihçesi yazılmadıkça ne tarihe ne romana inanacağım”. Nazan Bekiroğlu’nun genel olarak arkasında olduğu gerçek ise, geçici ve bitimli olmayan, kalıcı ve saf olandır.