Semin GÜMÜŞEL; “Mesaj Vermek İçin “aşk”ı kullanan yazarların yerini,cemaat yerine tek insana hitap eden yazarlar aldı”, Aktüel, sayı 4, 7 – 13 Ocak 2003

İslami kesimde “Barbara Cartland” dönemi sona erdi! Yıllarca her türlü mesajı “aşk” üzerinden veren Sevim Asımgil, Şule Yüksel Şenler ve Emine Şenlikoğlu gibi yazarlar artık ilgi görmüyor. Bu kesimin yeni gözdeleri Nazan Bekiroğlu, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ve Cihan Aktaş. Bazıları 70 baskı yapan bu kitapların ve yazarların ortak özelliğiyse cemaat okuruna değil, bireye yönelmeleri.

Semin GÜMÜŞEL

“Ne mükemmel bir insan… Ne temiz bir Müslüman… Onun kılmış olduğu namazı ve dinine olan bağlılığını hafife aldığım, alaya kalktığım günleri hatırladıkça kendimden nasıl utanıyorum bilseniz. Fakat Allah’a ibadetteki lezzet ve saadetten, o kadar habersizdim ki, o zamanlar…”

İslami hayat yolunu seçmiş Bilal’le, sosyetik bir aile çevresinde büyümüş Feyza arasındaki aşkın hazin hikâyesini anlatan bu satırlar “Huzur Sokağı” adlı romandan alınma. Kitap, muhafazakâr kesim tarafından bir dönem adeta hatmedilmiş, 83 kez basılarak 200 bin dolayında satılmıştı. İslami kesimin genç kızları için bir nevi yaşam kılavuzu olan roman mesajlarla dolu “hidayet romanları”nın ilki ve en ünlüsüydü. Şenler’i zaman içinde Dr. Sevim Asımgil ve Emine Şenlikoğlu gibi yazarlar izledi. Adı geçen son iki yazarın kitabının satış rakamları zamanla azaldı ve söz konusu kesimin en çok okuduğu yazarlar değişti.

İşte bu süreç ve değişim, Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. İpek Merçil’in doktora tezinin konusunu oluşturuyor: İslamcı kadın aydınların 1962-2002 arasında yer alan 40 yıllık dönemdeki edebi üretimleri! Araştırmanın en önemli sonuçlarından biri bu çalışmalarda “aşk”ın çok önemli bir yer tutması. Öyle ki, kapağında “aşk” kelimesi geçen kitaplar çok satılmış, bu konuya duyulan açlık yıllarca adeta sömürülmüş. Ama bu kavram söz konusu okur kitlesi için tükenmiş artık. Belki de bu yüzden hidayet romanları eskisi kadar tercih edilmiyor. Tabii zamanla okuyucunun ve yazarın kalitesinin yükseldiği de önemli bir etkin. Asıl ilginç olansa bu romanların yerini alan çalışmalar ve isimler. Merçil’in, ikinci nesil İslamcı kadın aydınlar olarak tanımladığı adlar şunlar:

Cihan Aktaş, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Halime Toros, Nazife Şişman, Hidayet Şefkatli Tuksal, Yıldız Ramazanoğlu, Mualla Gülnaz, Sibel Eraslan, vs… Bu yazarlardan en çok öne çıkanlarsa Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu, Dr. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ve Cihan Aktaş.

Hidayet romanları yerine bu yazarların tercih edilmesinin nedeni, o yazarların eserlerinde gizli. Barbarosoğlu gündelik yaşamı ve yaşadıklarını anlatıyor. Aktaş sorunların karşısında nasıl çözüm üretileceğini ele alıyor, Bekiroğlu’ysa arayış ve aşkı! Ama üçünün en önemli ortak özelliği, bireyi anlamlandırmaları. Elbette dini değerlerden uzaklaşmadan! İnanç her satırda hissediliyor çünkü. Üçünün de edebi dilinin güçlü olduğu da göze çarpıyor.

Okur profili de değişti

Bu yazarların okur profili genellikle gençlerden oluşuyor; lise ya da üniversite öğrencileri, üniversite mezunları ya da ev kadınları. Okurun yelpazesi de zamanla genişlemiş; eskiden sadece kendilerine dayatılan isimleri okuyanlar artık kendi zevklerine göre kitap seçiyor, daha özgür ve seçici davranıyorlar. Bu kitlenin bir özelliği de yazara sadık ve bilinçli olmaları. Timaş Yayınları Editörü Emine Eroğlu’na göre, bir yazarın makalesi iki ayrı yerde yayınlansa okuyucu yazarın kendini tekrarlamasından rahatsızlık duyuyor. Özellikle kadın okuyucular bir araya gelerek küçük okuma kulüpleri kuruyor. Geçmiş yıllardaki cemaat destekli konferans salonu toplantılarının yerini de edebiyat sohbetleri almış. Bu süreçte kitap satışlarıyla birlikte bu tür kitapları basan yayınevlerinin çoğaldığı görülüyor.
Söz konusu yazarları öncekilerden ayıran ve kendi aralarında ortak payda oluşturan en önemli farklılıksa bireye hitap etmeleri. “Tek tip” veya “güruh” olarak algılanmaya ve yönlendirilmeye alışmış gençler kendilerini farklı hissedebiliyor onların sayesinde. Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi, yazar ve eleştirmen Prof. Dr. Iskender Pala okuyucu kitlesindeki bu değişimi şu sözlerle açıklıyor: “İnsanlar, toplum de birey olarak yer alabilmek için, İslami ya da İslamcı bir kimliğin yetmediğini, entelektüel kimlik taşımak gerektiğini fark etti. İslami kadın yazarların ön plana çıkmasının sebebi, uzun zamandır İslamcı kesimin ıskaladığı ve yeni farkına vardığı sorunları çözme metodu. Bu isimler sorunlara çözüm üreten insanlar. Okuluyla, medyasıyla, düzenle, kendi iç dünyasıyla, hayatla kavgalı insanların asıl ihtiyaçlarını fark ederek onları birey yerine koydular. Bekiroğlu denemeye yakın üslubuyla, Barbarosoğlu çözüm üreten, bilimsel yaklaşımıyla ve Aktaş da tecrübelerinin birikimiyle bu gençlerin neye ihtiyaçları olduğu sorusunun cevabını iyi biliyor”.

Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu bu kesimdeki en popüler yazar, aşkı en güzel anlatanlardan. Kitapları çok satılıyor. Karadeniz Teknik Üniversitesi Edebiyat Bölümü Dekanı olan Bekiroğlu’nu yalnız muhafazakâr kesimin okuduğu da söylenemez, İslamcı bir kimliği yok çünkü. Hiç reklam yapılmadığı halde kitapları 70 baskıya ulaşıyor. Kullandığı edebi dil ve felsefi yaklaşımı açısından zor bir yazar olarak nitelendiriliyor. Çok sadık ve özel bir okur kitlesi var. Bir röportajında dağın ötesiyle ilgili olduğunu söylemiş. Aşka getirdiği tanım da ilginç: “Aşk yol göstericidir!” “Cümle Kapısı” adlı son kitabında Nazım Hikmet ve Piraye’den bahsediyor, “Yusuf ile Züleyha” kitabındaysa tarifi güç bir aşkı anlatmış.

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu da bir sosyoloji doktoru, 41 yaşında. 1996’dan beri Yeni Şafak Gazetesi’nde köşe yazarken edinmiş ilk okuyucularını. Öykülerinde kadının ya da erkeğin ontolojik yalnızlığını, zihniyet dönüşümünü anlatıyor. Okurlarının hayata karşı bağışıklık sistemlerini güçlendirmek için, yaşadığı gibi yazıyor. En çok satan kitabının adı “imaj ve Takva”. Cemaat okurundan birey okura geçildiğinin altını çiziyor. Karabıyık’a göre, hidayet romanlarına 2000’lerde ilginin azalmasının nedeni o romanların kızlar hidayete erince son ermesi. Halbuki “Hidayete eren kızların yaşadığı sert bir hayat var dışarıda”. Önümüzdeki hafta, islami kesimde ilk defa bir kadın yazarın kaleminden içinde kadın olmayan romanı yayımlanacak: “Hiçbir yer!”

İran’da yaşayan Cihan Aktaş’ın söylemiyse biraz daha siyasi, biraz daha feminist. Hem hikâye hem inceleme yazıları yazıyor. “Bana Uzun Mektuplar Yaz” adlı romanı Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2002’de yılın romanı seçildi. Konusu, yatılı okula giden bir genç kızın iç çatışmaları. Aktaş, bu dünyaya has soruları olan insan için yazdığını söylüyor.

Mahmut Bıyıklı; “Rüyası Yazılmamış Yazıcı”, Sesler, sayı 1, Yaz 2001

MAHMUT BIYIKLI

RÜYASI YAZILMAMIŞ BİR YAZICI

İLK SÖZ:

Sesi en sevdiklerimizin sesine benzeyen fakat farklı bir rengi ve tonu olan bir yazıcı vardı. Bize sonsuzluğu vehmetsin diye ödünç alınan hayatların rüyalarını yazmayı deniyordu tek tek. Gazete sütunlarının kaldıramayacağı “içinden şiirsiz geçilemeyecek kadar derin “sözleri vardı. Hafta batımı sohbetlerini bekleyen özel musannifleri oldu daima. En sevdiğinden verme sırrına ermiş yürekler, mor mürekkebinin damladığı ipekten varaklarından ikram ite intak ettiler genç genç.

Klasik bir incelemeci değildi, dipnotlu, arşiv çalışmalı falan. Asil bir duruşu vardı bütün alışılmışlıklara karşı. Farklıydı, özeldi; böyle güzeldi.Hayata karşı bir metot geliştirmişti en az akademik olanından: İncelediklerinin kendilerine baktığı aynaların derinliğinden ta kendine bakmanın sırrını keşfetmişti. Gönüllü olarak kendini onların hayatına devrederek yaşamayı öğrenmişti. Belki de sırf bunun için yazıyordu. Bize onun tanıştırdığı ortak bir dostumuza. Nigar Hanım’a şöyle demişti bir keresinde: “Sizi aradığımı sanırken hep kendimi mi arıyordum. Bütün yaptığım kendi yaşantımda bir başkasının yaşantısını mı sınamaktan ibaretti. Ya da başkasının yaşantısında kendi yaşantımı onaylamak.” Belli ki sonsuzluğu yokluyordu kendince.

Sahi insan niye yazardı ki.. Yapmaktan yazmaya tarihlerini, vakit bulamayan bir milletin ahfâdından niye bu kadar hattat, bu kadar nakkaş çıkmış ki. Nazm ile dünyaya nizamat vermeyi mi hayal etmişler yoksa. Yaz, ama nizam-ı âleme ihtiyacın için… İntizam-ı alemin vaz’ı, ihtilal-i alemin men’i.Yaz, Medînetü’l-fazılalar kurabilmek için ufukta.

O, “Yazanlar, yazmakla yaşamayı kıyaslarlar hep. Var olduğundan endişe duyan yazıya koşar. Yaşamak isteyen yazıya koşar, ölmek isteyen, kaybolmak, kaybolmamak isteyen yazıya koşar. Yazı hayattan bile zengin ve tehlikelidir.” diye çiziyor yolunun resmini. “Şairler yazılacak olanı yaşarlarsa susarlar.” diyen ustasına ise şöyle seslenmekten çekinmiyor:”Susmasınlar, yazsınlar. Olsun, yaşamasınlar: Yazarlar, kelimeleriyle mutludurlar.”

Yazıcı her zaman kelimeleriyle mutlu muydu gerçekte, öyleyse niye bilincinde ve kalbinde onu biriktirmiş bütün insanlardan geriye almak istediği anlar gelmişti kendini? Her insanın böyle anları yokmuş gibi niye yazıcıya bunca yüklenmek ki. Böylece kendini dünyasız kılmak istemişti belki.

Sonsuz hayatı vehmettirdiği için ödünç alınan hayatların rüyalarını yazarken kendi rüyasını saklayabildiğini düşünmüştü. Yazılmayan tek rüyanın yazıcının rüyası olduğunu sanıyordu. Yanılıyordu. Aynı burçta yıldız olduklarının, ortak rüya sahiplerinin tabirlerini hesaba katmamıştı. Hani “Bir kez olsun aynı şeyleri hissetmeyi başarabilen iki insan birbirini hep anlayacaktı?” Büyükler yalan mı söylemişti yani. O zaman niye böyle düşünmüştü ki . Niye ısrarla sesini kimsenin duymadığını söylüyordu. Niye bir akşam üzeri -hele hele-mahcup bir üniversitelinin bile kapısını çalmadığını, “anlat, ben dinliyorum” diyen bir Allah’ın kulu olmadığını düşünmemizi istemişti ki. “Dinle, sana anlatıyorum.” diye diye yazdıklarımızı da mı okumamıştı hiç?

Her şey deneme üslubunun soyutluğuna aksa da yazdıkları, romanı değildi hayatıydı besbelli. Bedeller ödedi masallar adına. Gözlerini armağan etti kahramanlarına . Ve yüreğini..

Yazıcının masalını kendine söyletsek, denesek söylemeyi bir kere daha yaşanırken öldürenin yazınca dirilttiğini hayatları. Yazıcının “kalıcı” lık sırrını destelesek gül defterlerinden izinsizce. Onunla en ilgili olanların onu en az ilgilendirdiğini bile bile, paylaşsak kahramanlarına devredilmiş kutlu hayatını rüyalarından. Kalbimizin en yazılmamış sayfasına dökülen mor mürekkebini emsin başka yürekler de diye. Yandıkça yazmış, yandığı için değil yanmamak için yazmış . Onun için bu yakıcılığı diyebilmek için. Ortak yağmurların ıslattığı saçlarımızda aynı güneşi bekleyen ıslaklıklar adına. Aynı hüzünlü yatsılarda ayrı şiirlerden çıkan ortak kafiyemiz, tek sesimiz, için.. Söyleyelim ki ölmeyelim.

SÖZ ORTASI:

KAĞITLARDAKİ HAYATLAR ÜZERİNDE BİR DENEME

Demiştik ya.. sesi, en sevdiklerimizin sesine benzeyen bir yazıcı vardı. Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde yazmak istemişti hep. Ama kaleminin ateşine dayanmayı öğrenmesi, zaman almıştı besbelli soluk yüzlü, aharsız, hafif zamane kağıtlarının. Sonra bir gün “Tamam dedi, kendi kendine. Onu gördüm. Onun ışığında dünyam aydınlandı. Şimdi yazabilirim artık.” O çok iyi tanıyanlarının dilinden öğrendiği güzelim Osmanlı ulema ve üdebasının hiç kullanmadığından bir şekil tutturdu kendine. Artık içi sıcacıktı, artık içi kıpır kıpırdı. Gönül baharının tomurcukları açılmaya yüz tutmuşta bir bir. Bu defa içi, kağıdın üzerine düşmeden donuveren damlacıklara dönmüyordu artık.

Hiç kimsenin bilmediği şeyleri anlatacaktı. Sonra yazdıklarını diğer insanlara okuyacaktı. Paylaştıkça çoğalacak, bölüştükçe varlığının anlamına erecekti. Kim bilir belki, evet belki en güzel eserlerin sani’i ve banîsi Yüce Efendisine de okuyacağı bir gün gelebilirdi yazdıklarını.

Her harf, geçmişteki söylenmemişlerin tecrübesi taşınarak tutulmuş nefesinin salıverilmesiyle biçimleniyor, her harfle birlikte onun ışığına sinmiş kendini de özenle biçimliyordu sanki.

Gülümsedi bir ara. Kimbilir belki yıllar, çok uzun yıllar sonra bir başka yazıcının, hem ay, hem gün ışığına boğulmuş bir odada onun içinden geçenleri yazmaya kalkacağını düşündü. – Tespit doğruydu ama süreyi çok uzun tutmuştu, bu ciğer-sûz nefesin yankısız kalması mümkünmüş gibi- Sabaha kadar durmaksızın ağladı ve yazdı, yazdı ve ağladı. Kendini bildiğinden bu yana ilk kez akşamı unuttu, yatsıyı unuttu, sabahı uyuttu gözyaşlarının kucağında. Kağıdına eğildi kalemi. Kalemin insana neler edeceğini o alacakaranlıkta öğrendi ilk kez.

Onu insan kılan acılarını anlattı. Kendi çektiklerini ve başkalarının çektiklerini. Varlıklarında bunca yok iken yokluklarında bunca var olan tanıdıklarını hatırladı teker teker. Ve böyle bir yığın acıyı bulup çıkardı ömründen. Doluyordu defterler.

Sonra düşlerini anlatmaya koyuldu, masallarını, en gerçeğinden. Gerçeğin gözde mi gönülde mi olduğunda bir türlü anlaşamayan zıt çiftleri anlattı.

En son defteri aşkı için saklamıştı. Bütün aşklarını yazdı, bütün sevinçlerini, kederlerini, erdemlerini, -“erdemsizliklerini” de yazıyordu fakat defterlerde bulunamadığı için bu kelime atıldı. Siz, erdemsizliklerimizi yürek yangınınızla yıkayıcısınız sayın yazıcı-Sıcak, sımsıcak bir sesi vardı yazıcının. Seller, ırmaklar, yağmurlar gibi biliyordu gözlerden gönüllere akıtmasını kelimelerini. Ama kelimeleri en çok, belki de yalnız Efendisine okunmak için yazılmıştı. Değilse de böyle olmalıydı. Ama olmadı. Onu Efendisi gibi bir anlayanın çıkmayacağını bile bile diğer insanlarla var ve çok olma emeline kapıldı bir kere. O inatçı ve gururluydu. Efendisi ise, müşfik ve merhametli…

Hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği şekilde yazacaktı ya, sonunda bulmuştu işte. “Ey Osmanlı!” dedi: “Siz kendinizi aradan çıkarabildiğiniz nispette ifadeye temayül ettiniz. Oysa ben, size salt kendimi göstereceğim şimdi. Şimdiye kadar hiç görmediğiniz işte bu.”

Görülmemiş, alışılmamış da demekti aynı zamanda ve alışılması zaman alırdı o zamanda da, bu zamanda da. Mağrur yazıcı, koskoca kalabalıkta yalnız kalmıştı, azalmıştı. Yanılmıştı böylece var olacağını sanmakla. Onu Efendisinden- ve Efendimizden- başka ve daha çok kim anlayabilirdi ki. Burda ve orda. Önce ve sonra.

Yanılmıştı, “seng-i ibret”i kanatmıştı. Çar na-çar, çare: tevbe ve istiğfar: Usulca varsam kapısına… Gerçeği gördüm, gerçeği tanıyorum, desem. Benim gerçeğim sensin desem. Ezelden aşinamsın Efendim desem. Mağrurdu, diyemedi. Beni anla, bana vakıf ol, beni oku. Sesim sana ulaşsın, sende çoğalayım, sende yankılanayım, sana bölüneyim. Gör beni Bil ve sev. Daha ne isterim ki, dedi: Anlamıştı sesinin nasıl güzelleşeceğini..

Ama Efendilerin efendisi- yani Efendimiz- o en merhametlisi, “Sana yeten bana yetmez.” dedi.

Yakılmalar: “Aç gönlümün örtülerini, göster bahçelerini bana Efendim. Seni bir tek ben görebilirim, bu kabiliyet bende var. “diye inledi.

Kabul olunan dualar hürmetine gelen ilk ders ne olabilirdi? Efendisi acıyı gösterecekti, azabı, korkuyu. Hüznü, ölümü ve başkaldırısızlığı. Yalnızlığı gösterecekti ona. Gözyaşı ve kanı Ter ve aşkı sonra. Aşkı ve güzelliği. Yani onu bir güzel deneyecekti. Bu imtihandan habersiz kalelerinin fatihi Efendisinin güzelliğinde yok olacağı ânın hayalini kurmaya başladı yazıcı. Sonsuzluk ve sebepler artık avuçlarından kaymayacaktı “Efendim! Kalıcı ve saf olanım, hazırım.! dedi. Ama.. hiç de hazır değildi, önüne çıkan ilk hayalde unutuverdi gerçeğini. Duvardaki aynanın derinliğinde kendini gördü. Güzeldi. daha da güzelleşmişti ve mağrurdu alabildiğine. “Aşkı, gençliği ve güzelliği yazacağım.” diyordu. Yazıyordu, ama artık yazarken hiç ağlamıyordu. Aşkını yazıyordu yine. Aşkını yaşıyordu da. Aşkını ve acılarını yazdıkça, içinde bir siyah nokta büyüyor ve kağıtlara dökülüyordu. Çok acı çekiyordu. “Ben. ağlamalıyım, diye geçirdi içinden ve biri bana ne kadar güzel ağlıyorsun, gözyaşların ne güzel demeli.” O “birinin kendi zamanında var olmayacağı düşüncesi. işte gerçek acı bu idi.

Bir gün yazdıklarını yeniden okumak istedi yazıcı. Defterleri bomboştu. Bembeyaz kağıtlardaki simsiyah bir lekeye bakarak hıçkırıklara boğuldu. Ne güzellikleri, ne hüzünleri ne de öyküsü vardı artık.

Çaresizdi. Kendini terketmeliydi: En baştan itibaren bütün öykülerini, onu anlayan ve anlamayan bütün kahramanlarını sonra teker teker gözlerini. gönlünü, ellerini, hafızasını, ruhunu ve bedenini…

Mutlak olanda var olmak için yaptığı her şey, yazdığı her yazı. var olmak ve toplanmak için attığı her imza biraz daha dağılmasına ve küçülmesine yol açmıştı. Darmadağınık odasının bütün aralıklarından gri, soğuk ve sinsi bir duman içeri yayılıyordu. Kaç kez hayatı. kaç kez aşkı ve kaç kez ölümü aramak için sefere çıkmıştı ve kaç kez elleri boş geri dönmüştü. Yalnızlığı yaşattığı bütün öykü kahramanlarına nisbetle kendi yalnızlığının boyutları bir kere daha ürpertti onu.

“Ben bütün gölgelerini olmayan gözlerimle buğular ve sisler ardından gördüğümü vehmettiğim halde o asıl ülkeye hiç ulaşamadım.” diye düşündü. Yaklaştıkça, o eskisinden daha fazla uzaklaşıyordu. Çünkü onda sadece uzaklaşma kabiliyeti vardı. Çünkü o, sürekli dağılıyor ve parçalanıyordu. Bir türlü birleşecek ve görecek kabiliyeti olmuyordu.

Bu sebepsiz, sonuçsuz hatta akıl dışı bir terk olacaktı ve evvela onun tarafından yazılacaktı. Ve bu terkedişin örneğini gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün zamanlar bir daha yazmayacaklarda Zamana güveniyordu ve sebeplerini çözeceğini umuyordu.

Kendinden, kalıcı,’eskimeyen, tükenmeyen, sürekli güzelleşen bir ışık, bir tanrı yaratmaya çalıştığı halde ortaya sadece eti, kemiği zaafları ve günahlarıyla bir insan çıkmıştı.

“Ey kendi özümden çıkardığım yazıcı, diye inledi. Dünyam Efendimle aydınlanmaya müsait ve müstahakken sen yanlış seçimlerle beni sahte padişahlara kul ettin. Ben içimin Efendisin! seninle aydınlatma azmiyle oturmuşken kağıt başına, onun ışığıyla kamaşmaya hazırken gözlerim, aynaları çatlatır oldu kem nazarım Kaç kez ölümüne bir seçimin eşiğine geldik ve sen kaç kez Efendimi seçmedin.

Oysa ben yirminci asrın son çeyreğinde anlattıklarının ve yaşadıklarının doğruluğunu en başta kendisi inanmamakla birlikte, asıl anlatılacak doğruyu bir türlü görememek gibi korkunç bir azabın mahkumu ben, her defasında Efendimi arıyordum.

Senden, varlığımdan bir ışık yaratamadığım için ayrılıyorum. Senden, ancak hepsi birbirinden çirkin yazıcılar çıkarabileceğim için. Dahası bütün yazıcıların, mutlak olanı bırak, varlığın bin bir türlü çeşitlemesini yaz diye kabuslarla uykularımı böldükleri için.

Oysa seninle aynı gecede aynı bahar yağmurları camımıza gül dalı asılı serviler çizerken Efendimi beraber bulacağımızı sanıyordum. Sanıyordum ki ikimiz de Efendi olacağız.

Hep yanlış kalelerin burçlarına bayrak çekmeyi düşledik Tükenmemek için gerekli olan tılsımı bir türlü bulamadık Çıktığımız yolculuklar da hep yanlış yöne doğru idi ve bunu neden sonra farkettik.

Çok yorgunduk, çok yorgunduk ve dinlenmek için bize serin bir su uzatacak kimsesiz hiç olmadı. Bulutların varıldığı yerde senin ve benim için sadece o bedr-i hilal ağladı. Biz o hilali gönlümüzde taşımaya taliptik. Lakin çok geçmedi ve biz ahde vefasızlıkla karşılaştık. Kalbimizde siyah bir leke belirdi, büyüdü. O büyüdükçe gözlerimizin feri söndü. En karanlık gecelerde bile bize güzelliği ikaz eden bedr-i hilalimiz, kapkaranlık bir salkıma dönmüştü görmeyen gözlerimizde.

Çözümün onu terk etmek olmadığını biliyordu yazıcı. Bütün sırrın “bedr-i hilâl”in yeniden ışıklar saçmasını sağlamakta olduğunu anlamıştı. Yağmurun ancak karşılıklı yağdığını da.

Sonunda Efendisine okuyacağı en güzel yazısını yazdı: “insan o ki O’ndan başkasını sevemez, sevginin mahiyeti icabı; O’ndan başkasını bilemez, bilginin mahiyeti icabı.

işte bu biliş, bu hissediş, bu çekiliş, yazıcıya Yunuslar. Mevlânâlar, Fuzûlîler, Hamdullah Hamdiler, Şeyh Galipler. Tanpınarlar, Serdengeçtiler, Karakoçlar gibi bir ses hediye etti.

O artık özel bir yazıcıydı. Çünkü ona. Yaratıcı’ya ve en sevdiğine en yakışırı, en güzelinden işlemesini öğreten duaların kaşifiydi. Evet o, “Katibü’l-esrar”dı. da bunun için.

Yani sırdı, sırlar yazdı. Başkalarının yerine sevdi ve öldü onlar adına. Onun olmayan her sesi kuşandı. Bu yüzden belki, hiç yaşamadı, hep dinledi. Ama o hep isteyip de yaşayamadığı hayatları yazdı. Bundandı yazarken yandığı ve dahi yanarak yazdığı, öyle bir an geldi ki onların kelimeleriyle konuşmaya başladı sessizce.

Sonunda Efendi sır katibinde, katip sırrın efendisinde oldu. Artık tek bir kalp vardı ortada. Sırrını kuşandığı kalbin aşkını da kuşanmıştı hep. Bunun için de hep tarih başkalarını yazmıştı onun yerine. Varsın tarih yazmasın, o kendine şahitti ya. Ve gün gelip onun da sırrını yazacak çıkacaktı mutlaka. Onca güzel olmasa da…

Yıl iki bin, İsa’dan sonra, çok ağlanan bir gecenin sonunda ve hatırına, mevsim mayısken mesela ve günler birbirine karışırken ısrarla, birden, tarih tekerrür etti yeniden.

Sır katibinin aziz sırrına kurumuş hurma yaprağından daha sarı bir virgül kondu, gölgesi gökkuşağından. Yeni katip şöyle yazıyordu:

“Cezbe, ilim ve bilgelik arasındaydı. Her insan kadar insandı. Sözden anlardı. Bizi de bunun için bu kadar iyi anladı. Kalbi kadar sade, kalbi kadar açıktı. Anlamıştı ruhun sılasına, sürgünün yurduna dönmesinin ne çok kurban istediğini arkasında. Biz de anladık gereğini ona katip olunca: Evvela, pare pare dil-i mecrûh-ı perîşanumdan / ser-i koyunda gezen her ite bir pare feda. Bize yaslandı, bizi yazdı. Mutsuzluk hakkını kullandı…”

SÖZÜN SONU:

AŞK EFENDİM

“Yangın yerden-çıkar,

sevda gökten iner.

Vahiy gibi.

kalbin tabakaları arasından geçerek

tam ortasına kadar düşer.

Ve indiği kalbi o yükseğe doğru çeker.

Ah… sıcak bir nefes..

Gök kubbe döne döne

yükselen ahların hararetinden tutuşarak

dönmekte, aşıkların yüzü suyu hürmetine …

içimizdeki yangına bir ad ararken bulduğumuz kutlu sesine selam olsun sîreti süretine sinmiş güzel yazıcı.

Bizim yanmalarımız, ah. hep nakkaşlığımızdan! Çizip de yaşamadıklarınızdan.

Olsun, yaşamayın; yeter ki yazın. Yazın ki kurtulun yanmaktan

Yine öpün kamış kaleminizi, yazın ve kurtulun “selametli ol” fermanı çıkmış ateşinizden.

Madem ki peygamberlerden başladınız kalbin üzerinde titreyen hüzünleri anlatmaya,

ateşi güle çevirmenin masalım yazın bu sefer de. Bir seferde..

Nasılsa ateş yazılarında uzmanlaşmışsınız bir kere.,

atın bütün kelimelerinizi ateşe.

Bu kere yine ateş haline getirin de seccadelerimizi.

temizleyin secde yerimizi.

Bütün sevdiklerimiz gibi, tazeleyin bizi.

Ve artık,

Yangında ilk kurtarılacak şeyimiz: Ah kalbimiz! Tabiî eğer var ise…

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ; “Saray’dan Bildiren Yazıcı”, Kırkayak, sayı 5, Mayıs 2001

Saray’dan bildiren Yazıcı:
Nazan Bekiroglu

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu

Bilinsin ki bu yazı çok zor kaleme alındı. Her defasında içinden bir paragraf çıkanla, çıkanla nihayet bu duruma geldi. Ne yazılırsa yazılsın anlatıl(a)mayan şeyler kalacaktı. Ve ne kadar korunmaya çalışılırsa çalışılsın kalem sırrı tam saklıyormuş gibi yaparken herkesten çok ifşa eden olacaktı. Onun için kalem gah nesnel olmaya zorlayacak kendini, gah bütün mesafeleri eritmeye. Bu büyük günahı bu küçük yazı omuzlayamaz elbet, imdada yetişeceği umulsun okuyucunun!

İlk tanışma 1991 yılının Kurban bayramı arifesine rastlıyor. Akşamın Ağası’nın müellifi içimde ince bir meraktı. Oysa o zamana kadar kimseleri merak etmemiştim. Yakından tanısam, sorular sorsam diyebileceğim insanların meclisine uzaktan silik bir figür olarak belki dahil olabilmiştim. Nedendir bilinmez ilk defa gideceğim bir şehirde, şehirden önce beni karşılayan bir evsahibem olsun istedim, içimdeki bana hem yakın hem yabancı dost emrediyordu: Ara! Randevu al! Görüş. İstanbul’dan Trabzon öyle arandı. Sizinle tanışmak istiyorum, soracağım sorular var demeye cesaret edemedim de, sizinle bir söyleşi yapmak istiyorum dedim. Söyleşi umurumda değildi esasında. Sadece benim için harcanmış olan vakti bereketlendirebilmek adına söyleşi formülüne tutunmuştum.

Trabzon’da yaşayan, Saray’dan ‘bildiren’ Nazan Bekiroglu’na kendimi nasıl anlatacaktım? Ortak bir dostumuz kendimi anlatma yükümlülüğünden kurtardı. Adının onu tanıyanların yüzünde ince bir tebessüm çizeceği Belkıs İbrahimhakkıoğlu. Bir dostun aynasına yansıyan çehrelerde birbirimizi çok eskiden tanıyor olmalıydık.

İlk görüşmede sorular bitmedi. Mayalandı sadece. Sorular mayalandıkça mektuplar yetmez oldu. Haftada bir hatta bazen iki olan mektuplaşmalar dört yıl sürdü. 1995 yılının zehir mevsimlerinden birinde ard arda yazdığım mektuplar “sahibine” ulaşmadı. Zehir mevsimiydi ve yazdığım mektuplar kayboluyordu. Tekrar yazmak aynı acıyı iki defa yaşamak demekti. Ölümü ayn-el yakıyn olarak yaşamış tek dostumdu. Onda erken yaşta kaybedilmiş bir baba ve ağabey, bende evlat acısı. Ölümün çehresinde buluştuk yeniden. Ölüm bütün mesafeleri eritendi. Zehir mevsiminde beni hiç kimse Nazan Bekiroğlu kadar teselli etmedi. Herkes hayata karışmamı bir an önce karışmamı beklerken o, hayatın kıyısındaki “ben” için sesini gönderdi telefon tellerinden, can yoldaşı olsun diye. Telefon tellerine yükledik söylenecek ve söylenemeyecek herşeyi. Bazen “orada mısın?” dedikten sonra susuyordu. Susuşumuza telefon tellerini ortak ettiğim tek dostumdu. Edebiyat meraklısı bir PTT memurunun telefon borcumuzu sıfırladığı fantezisine tutunarak ne çok konuştuk ve ne çok sustuk. Kimseler bilmedi. Siz hariç.

Bir dostun yazdıkları kadar hiçbir şey içinizi yakmaz. Hele de onun kendini yaka, yaka yazdığım biliyorsanız. Nazan Bekiroğlu’nun yazdıklarını okurken kendini tüketerek yazdığını hissedersiniz. Fakat bir kaknüstür, küllerinden yeniden doğacak, yeni baştan kendini yaka, yaka yazacaktır. Çünkü yazdıklarında insanın hakikatini; zaman ve mekan üstü hakikatini aramaktadır. “Yazmazsa hem ölür” hem de dem çekemeyen bir bülbül olur. Yazmak Nazan Bekiroğlu’nun kumaşıdır.

Saraylar, padişahlar, harem ağaları, mezar bekçileri, cariyeler başka bir zamanın içinden hepimize ait olan insan gerçeğini bulup çıkarmak üzere Bekiroğlu’nun hikayesinde yerlerini alırlar. “Hem içinde hem dışında” yaşanan zamanın hikayecisidir o. Yaşarken zamanın içinde, yazarken dışındadır. Onun için hikayelerin dili bugün burada olan değil; bir gün, bir yerde hepimize ait olmuş ya da olabilecek olandır. Bedenler sultan olmuş cariye olmuş ne fark eder? Gönlü sultan olan kimdir? Asıl müşkül budur. Fani cevapların hakikati günübirliktir “iki defa yıkanılmayan nehirde”. Bir halden bir hale savruluşumuz cevaplarla değildir. Biz kimiz ki değişmeyen cevabımız olsun. Sefer sorularıma başlar evvelinde.

Trabzon’da yaşar, ‘Saraydan ‘bildirir, ‘Nun Masallarının’ müellifi. Hepimizin sarayından.

Mehmet Toz – Nazan Bekiroğlu ve Eserleri (İnceleme), (Yayımlanmamış Lisans Tezi), KTÜ Fatih eğitim Fakültesi, Trabzon,2001

ÖNSÖZ

21. yy içerisine girdiğimiz bu günlerde günümüz edebiyatçılarının çoğunun bir kenara ittiği, onu kullanma eğilimi içerisine girdiği, ona yabancı bir seyyah gibi davrandığı geleneğimizi, kültürümüzü modernize kalıplar içinde sunmak, asliyetinden ödün vermeden onu günümüze uyarlamak, özü gelenekten alarak yeni bir şeyler oluşturmak, o kültürü özümsemiş ve sahiplenmiş, aklı başında edebiyatçılarımıza düşmüştür.

Ben de yukarıda bahsettiğim kendi kültürünü benimsemiş, onu sahiplenmiş, ona yabancı gibi değil ev sahibi gibi davranmış,ondan kullanma kelimesinin telaffuzundan bile hicab duyarak yararlanma yoluna gitmiş; hocam olduğu için her zaman gurur duyduğum Nazan Bekiroğlu’nu bir tez ödevi olarak araştırmaya çalıştım.

Hakan A.Yavuz’un Nun Masalları için “dibi görülmeyen bir iç deniz” benzetmesinin ve Ekrem Aytar’ın Mor Mürekkep’i “labirent” benzetmesinin yanında ben Nazan Bekiroğlu’nun bütün eserleri için üç boyutlu resim benzetmesini kullanacağım. Nazan Bekiroğlu’nu anlamak için üçüncü boyuta geçmek gerekecektir. Nasıl üç boyutlu resim ilk görünüşte size manasız ve karışık görünürse, Bekiroğlu’nun eserleri de size ilk bakışta anlamsız ve karmaşık gelecektir. Ama nasıl üç boyutlu resimde ikinci, üçüncü boyutu geçtikçe sizi etkileyen bir manzara karşınıza çıkarsa Nazan Bekiroğlu’nun eserlerine de girdikçe, girebildikçe eserlerindeki güzellik, çarpıcılık ve insan züptesinin gerçeği karşınıza çıkar. Yeter ki Nazan Bekiroğlu’nu ilk bakışta yargılayıp eserini bir kenara atmayın, onu anlamaya çalışın. Kalbinizi gülün dikenine batırın.

Bu çalışma esnasında daha önce (her ne kadar derleme ödevi yapmış olsam da) bir araştırma yapmamanın sıkıntısını çektim. Daha önce gazete ve mecmuaların söyleşileri dışında ciddi bir araştırma yapılmamış birini seçtiğim için çıkış noktası bulmakta çok zorlandım. Bu noktada Hayrettin Orhanoğlu hocamın ve danışman hocam Bilal Kırımlı’nın yardımı ile kendime çıkış noktaları buldum. Bu çalışmada karşıma çıkan başka bir sorun da duygularımı sınırlandırmak zorunda kalışımdır.

Bu çalışma Nazan Bekiroğlu’nun; dil, üslup ve hikayeciliğini kapsayan bir çalışma olup dil ve üslup birbiri ile bağlantılı, iç içe olduğu için beraber verilmiştir. Hikayeciliği ise kendi içinde sekiz başlık altında incelenmiştir. Ayrıca “Yûsuf ile Züleyha, Nun Masalları, Mor Mürekkep” baz alınarak araştırmamı yaptığım unutulmamalı.

Nazan Bekiroğlu gibi bir okyanusu benim kabıma sığdıramadığım aşikâr. Bu nedenle benden daha iyisini bekleyenlerden özür diliyorum. Ayrıca sonsuz saygı duyduğum Nazan hocama tez içerisinde Nazan Bekiroğlu dediğim için beni affetmesini diliyorum, ne de olsa hocam.

Son olarak bu tez çalışmasında bana yardımcı olan arkadaşlarıma, benim belli ölçülerde Nazan hocamı yakalamama yardımcı olan Hayrettin ORHANOĞLU’na, benden yardımını esirgemeyen Prof. Dr. Nazan BEKİROĞLU’na ve benim bu ödevi hazırlamama vesile olan ve beni teşvik eden danışman hocam Yrd. Doç. Dr. Bilal KIRIMLI’ya sonsuz teşekkürleimi sunarım.

Mehmet TOZ-2001

NAZAN BEKİROĞLU

3 Mayıs 1957 tarihinde Trabzon’da doğdu. İlk ve orta tahsilini aynı kentte yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998’den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Nazan BEKİROĞLU 4 mayıs 2001’de profesör olmuştur

Şehirli bir ailenin üç çocuğundan en küçüğü olan Nazan Bekiroğlu; kendi ifadesiyle “ehl-i kalem ve kelam” bir baba ile titiz ve oldukça eğitimli bir annenin,iki de ağabeyin ikliminde epey nazlanarak,korunarak,esirgenerek büyümüştür. Çocukluğunda Türkçesi bozulur diye sokak yasaklanmış ve arkadaşları seçilmiştir,bunun için konuşurken Karadenizliliği hiç hissedilmez. Bekiroğlu, Türk Edebiyatı dergisi röportaj yazarı Belkıs İbrahimhakkıoğlu’na verdiği bilgilerle,kendini ve (birbirini andıran) hikayeleriyle şiirlerini şöyle anlatmıştır.

Doğduğu ay (3 Mayıs), ruh dünyası ve ardından şiir ve hikayelerinde hep yer almıştır. Altı yaşına kadar oturdukları, konak yavrusu denilebilecek büyük evde yaşadıkları, hikayelerinin şuur altı malzemesini hazırlamıştır; “Çini dolap tutamakları, billur kapı kolları, vitraylardan süzülen efsunlu hava, kapı yanında açan filbahri çiçekleri, taş duvarlardan fışkıran yabani incir dalı, kocaman halının göbeğine düşen sarı ikindi güneşi, geceleri yatağa uzanan dalga sesleri ve bu seslerle karışan martı çığlıkları.” Bütün bunların izdüşümleri daha çocukluk yıllarında sanatkar ruhunu yoğuran dünyanın temelini teşkil etmişlerdir.

On dört yaşında babasının vefatıyla beraber ailenin ekonomik ve sosyal rengi değişir. Konaktan apartman dairesine geçiş yazarın içe dönük ruh yapısının teşekkülünde ve duyarlılığının şekillenmesinde etkili olmuştur. Daha sonra yüksek tahsil için aileden uzaklaşması bakışlarını dış dünyaya çevirmesini Anadolu’yu ve insanını tanıtmasını sağladı. Öğrencilik yıllarında halk edebiyatı ve Orta Asya estetiğinin peşinde idi. Bunu bir ölçüde ilk hikâyelerine de yansıttı. (Hava Hanım Öldü) . Gerek sanatkâr, gerekse akademik kişiliğinin gelişmesinde hocası Orhan Okay’dan teşvik ve destek gördü.

Kendi ifadesiyle, kendini asıl buluşu mezuniyet sonrası yıllara rastlar. 1979 yılında apartmandan tekrar eski, müstakil ve bahçeli bir eve taşınırlar. Böylece sanatkârımız, ruhunu harekete geçiren atmosfere yeniden kavuşur. Daha sonra bir İstanbul seyahatinde hayatına Osmanlı ve Topkapı girer ve bu saray giderek, adeta bir tutkuya dönüşür. Ama onu çeken Osmanlı’nın zaferleri ya da yenilikleri değildir. “Saray”ı özellikle insanî yanı ile yakalamaya çalışır.

Bekiroğlu, edebiyata ve özellikle şiire meraklı bir aileden geliyor. Baba ve anne şiiri duyan ve duyuran insanlar. Babası “Hedef” adlı bir mahallî bir gazetenin sahibiydi. Basılmamış roman denemeleri ve pek çok şiirleri bulunan, tarihe ve bilhassa Osmanlı tarihine meraklı bir zattı. Bekiroğlu “güzele ilgi duymayı” babasından öğrenmiştir. Okumayı, kendisine sevdiren babasıdır. “İçinde Bir Sızı Var” hikayesinde kahraman da babasıdır.

Nazan Bekiroğlu’yla yaptığım söyleyişi de bir ve ya iki şahsiyetin etkisinde kalmadığını belki her şairden bir parça her yazardan bir parça aldığını belirtir. Bir zamanlar Tanpınar’ın etkisinde kaldığını şu anda bu etki üzerinden attığını söyler. Hayran olduğu Dostoyevski’den insan ruhunun labirentlerini vermesi bakımından etkilenir. Oscar Wilde’ın insan ruhunun evrensel prensipler doğrultusunda ve çok sade çizgilerle hikayeler yazmasından etkilenir. Nun Masalları döneminde Oscar Wilde gibi hikayeler yazmak ister. Nun Masalları’nın sade görünümünde onun etkisinin olduğunu söyler. Mustafa Kutlu’dan teknik anlamda geleneğe yaslanması yönünden etkilenir. Sezai Karakoç’tan geleneğin dönüştürülerek bugün nasıl kullanılabileceğini öğrendiğini söyler.

Şiir, hikâye, deneme ve incelemeleri Dolunay, Türk Edebiyatı, Milli Kültür, Kayıtlar, Yedi İklim, Dergâh mecbuaları ve Zaman Gazetesi’nde yayınlanan Bekiroğlu’nun eserleri:

Nun Masalları:Dergâh Yayınları,İstanbul,1. Baskı:Mayıs 1997

2. Baskı:Kasım 1998

3. Baskı:Mayıs 2001

Şair Nigâr Hanım: İletişim Yayınları,İstanbul 1998

Halide Edip Adıvar: Şule Yayınları,İstanbul 1999

Mor Mürekkep: İyi Adam Yayınları, İstanbul 1999

Yûsuf ile Züleyha: Timaş Yayınları, İstanbul 1. Baskı:Temmuz 2000,

2. Baskı: Mayıs 2001

Mavi Lale: İyi Adam Yayınları, İstanbul 2001

DİL VE ÜSLUP

Nazan Bekiroğlu’nun eserlerinde dil sanıldığı gibi ağır değildir. Eserlerinin ağırlığı (zor anlaşılırlığı) üslubundan kaynaklanır. Anlaşılmayan kelime eserlerinde pek bulunmaz. Asıl sebebi iç dünyaya yönelmiş olmasının yanında kelimeleri kullanış biçimidir.

Araştırdığım üç eseri içerisinde, dili en ağır olan Nun Masalları’dır. Nun Masalları’nda Arapça ve Farsça kelimelere ve tamlamalara, diğer eserlerine göre daha sık rastlarız: “Şahs-ı nâdâna, serv-i hıraman, şehzede-i civan-baht, seng-i ibret, zâtürsukbeteyn, fasl-ı gül, evc-i bâlâ ” gibi. Yûsuf ile Züleyha’da da Arapça ve Farsça kelimelere rastlarız: “Nev-edâ, Külbe-i Ahzân, Küfran-ı Nimet, Levh-i Mahfuz” gibi. Aynı durum Mor Mürekkep içinde söz konusudur: “Sehl-i Mümteni, müsteki, Levh-i Mahfuz, fasl-ı gül, hüzzam” gibi. Ama bu iki kitaptaki Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalar Nun Masalları’na göre çok azdır.

Nazan Bekiroğlu uydurma Türkçe dediğimiz kelimeleri Yûsuf ile Züleyha’nın sekseninci sayfasından başka kullanmaz. Buradaki kullanımı sanki kendini zorlayarak yapmış gibidir. Bu kullanım eserde sırıtır, aykırı bir ses gibi durur: “Kadınlar ve kızlar, dişil ve doğurgan, duygusal ve duyarlı olan. Eril olmayan yani…” Dişil, doğurgan ve eril uydurma Türkçe kelimeler Nazan Bekiroğlu’nun dili ile pek uymazlar.

Bekiroğlu’nun eserlerinde dil ile muhteva birbiriyle bağlantılıdır. “Yaşanmış, tarih olmuş bir dönemi kaleme almasına karşılık dönemin diline ve havasına hakimdir. “Dil muhtevaya uygun bir şekilde verilmiştir. Eserlerindeki muhtevayı tarihten alan Bekiroğlu belli bir ölçüde dil ile de oraya gitmelidir. Bu konuda “eserlerinizde Arapça sözcükler fazla var” yargısına karşı şunları söyler:

“”Çok fazla” mı buldunuz? Sözcüklerde mutaassıp değilim. Yeter ki dilin doğasına müdahale olmasın yeter ki benim işaret etmek istediğim anlamı taşısınlar… Eski lügatin yazılarıma sızması biraz da içeriğin getirisi. Bütünlüğün terimsel çağrışımları bazen eski kullanımları zorunlu kılar. Bir hattatın öyküsünü anlatmaya kalkışmışsam,tarihi gibi görünen ama modern bireyin sıkıntılarını yüklediğim bir öyküye arkaik gibi görünen bazı alet araç adları girer. Bu bence zorunlu. İçerik ile sözcükler arasındaki ilişki kaçınılmaz.” Nazan Hanım’ın da belirttiği gibi içerik ile sözcüler arasında belirgin bir ilişki vardır. Bunun yanında en uygun kelimeyi kullanma arayışı Nazan Bekiroğlu’nda kendini belirgin bir şekilde gösterir. Bekiroğlu çala kalem yazan birisi değildir. Bir cümleyi gerekirse saatlerce düşünür. “Bir soba nasıl kurulur” cümlesi bile onu heyecanlandırmaya yetmektedir. Böyle birisi kelimeleri kullanırken en uygununu kullanmaya çalışır. En iyisini vermeye çalışırken Türkçe kelimeler yetmez Arapça ve Farsça’ya başvurur. Artık onların da yetmediği “kelimelerin kifayetsiz”kaldığı yerde susar. Anlatmak istediğini bu yolla anlatmaya çalışır.

Cümlelerini üç eserinden rastgele seçtiğim üç bölümü yüklemin bulunduğu yere göre değerlendirdim: Nun Masalları’nda,Nakkaşın Yazılmadık Hikâyesi’nden,Kahramanlar Baş Kaldırınca bölümünde 77 tane kurallı(düz) cümle,18 tane eksiltili cümle,14 tane devrik cümle bulunur. Yusuf ile Züleyha hikayesinin Züleyha’nın Rüyası bölümünde 29 tane kurallı(düz) cümle,47 tane eksiltili cümle,11 tane devrik cümle bulunur. Mor Mürekkep kitabındaki, Pazarlanan Şiirim denemesinde 37 tane kurallı(düz)cümle,20 tane eksiltili cümle,14 tane devrik cümle bulunur.

Yukarıdaki istatistiki bilgilerde de görüleceği gibi eksiltili ve devrik cümle bir nesir cümlesinde bulunması gerekenden fazladır. Burada Nun Masalları’nın (eksiltili ve devrik cümlelerin az olmasına rağmen) anlaşılmasının daha zor oluşu,özellikle bazı hikayelerinde, (Âyine-i Mücellâ’da Nihanız,Nakkaşın Yazlımadık hikâyesi, Kara Yağmur ve Nigâr Hanım ile ilgili kısım) vak’anın tamamen silikleşmesi bütünüyle iç dünyaya dönülmüş olmasıdır.

İç aleme yönelme çağımız sanatçılarının benimsemiş olduğu postmodern anlayışın bir gereğidir. Maddeye karşı ruhu ön plana alan Nazan bekiroğlu bütün eserlerinde iç aleme yönelmiştir.özellikle Nun Masalları’nda belirgin bir şekilde görülür. Yazar bir arayış içerisindedir. Bu durum ise günümüz okuyucusunun alışık olmadığı bir üslubu meydana getirmiştir. Basit anlam, mesajı belirgin, iç aleme yönenilmemiş. Her şeyim somut gerçeğini arayan günümüzün sığ okuyucusu için bu yazılar anlaşılmaz gelmiş. Anlamadığı içinde Nazan Bekiroğlu’nu acımasızca eleştirmekten geri durmamışlardır. Bu konuda Mehmet Kaplan’ın Huzur romanının ön sözünde Tanpınar için söylediği şu sözler tamamiyle Nazan Bekiroğlu içinde geçerlidir:

” Eroine alıştırılır gibi kolay, hafif, sudan yazılara alıştırılmış okuyucu kütlesi için bu yazıların okunması ve anlaşılması bir hayli güçtür, fakat insan ve hayat son derece karışık ve en büyük filozof ve âlimlerin sırlarını çözemediği karanlık muammalarla doludur… Onun eserlerini ancak yazarın sahip olduğu dikkat ve kültür ile okundukları zaman anlaşılabilir ve zevkine varılabilir.” Bu sözler her yönüyle Nazan Bekiroğlu’nun eserlerinin özelliğini arz eder. Yine bu konuyla ilgili Nazan Bekiroğlu şöyle der:

” Çok tenkit ediliyor, az okunuyor ve çok daha az da anlaşılıyorum. Anlaşılmayınca tenkitler çoğalıyor. Bunun en önemli nedeni herhalde kullandığım tekniğin vasat okuyucuya yabancılığı. Bizde vasat okuyucu , ne dediği ilk bakışta anlaşılan, başı sonu net hikaye istiyor. Oysa benim tuttuğum yolda okuyucudan fedâkarlık isteniyor. Yani bir daha okunmalı, üzerinde düşünülmeli. Bağlantılar kurulmalı.”

İç alem için Mor Mürekkep hakkında görüşlerini dile getiren Tayfun Kandemir şöyle der: “İnsan, kendi iç aleminin soyut güzelliklerle dolu bir seyrangâh olduğunu bildiği halde, ‘içe bakış’ onun için her zaman zor olagelmiştir. Oysa dış âleme, somuta, eşyaya açılan gözler ona oturduğu yerden keyifli ve meşakkatsiz bir seyir tadını her zaman verdiğinden, insan gözlerini yumup şöyle bir ‘iç’ine bakmayı ihmal eder!” Nazan Bekiroğlu ise “asıl olan gözlerin kapalı iken yaptıklarınım”der. Yazar olarak günümüz okuyucusuna insan zübtesine gerçeği gösterir. Günümüzün sığ ‘vasat’ okuyucusuna ise kendi gerçeği, iç âlemi ağır gelir. Bunun sonucunda insanı kendi gerçeği ile veren bu eserleri acımasızca yargılar.

Üç eseri içerisinde en karmaşık yapıyı Nun Masalları’nda Nigar hanım ile ilgili bölümde buluruz. Bu durumda kendisiyle söyleşiyi yaptığım Hayrettin Orhanoğlu şöyle açıklar: “Karışık bir dünya, karışık bir metin. Onu diğer eserlerden ayıran şey Nigar Hanım’ın dünyasının karışık olmasıdır. Nazan Bekiroğlu’nun Nigar Hanım’a bakışının karmaşık oluşu, tam anlamlandıramamış oluşu, Bu günümüz dünyasındaki kadın imgesinin ve Nigar Hanım’la kendini birleştiren Nazan Bekiroğlu’nun dünyasının karışık olmasıdır.” Bu kısım diğer bölümlere ve eserlere göre daha karmaşık bir yapı içerir. İnsan muhayyilesini daha fazla zorlar. Nigar Hanım ile ilgili aşağıdaki kesitte bu özelliği kendini gösterir :

“hilalin görüneceği günler

gün eylül.aylardan güz aldatmacası bile değil

içimde garip oluşlar

zaman:alışılmadık

mekan:alışıldık. gül ve ölüm

ekte aşk.

hepsi bu.

terkisinde terlemiş cennet atlarının

lakin birlikte koşacağımız bir cennet hiç var olmadan

ölsem diyorum, yollara dökülsem ya da” Yukarıdaki metinde de görüldüğü gibi karmaşık ve kapalı bir anlatım kendini gösterir. Nazan Bekiroğlu Nigar Hanım’a seslenişinde bu hikayeleri tanımsız olarak görür: “Böyle birbirine benzer ve tanımsız öykülerin içine itmeyin beni” bu kapalı anlatımın arkasında sanatçının deşifre olma endişesinin de yattığını unutmamak gerekir. Sanatçı bütünüyle kendini ele vermez. Anlam kapalılığı sadece bu bölüme mahsus bir özellik değildir. İncelediğim üç eseri içinde geçerli olan bir özelliktir. Nitekim Nakkaşın Yazılmadık hikayesindeki şu kesitte anlamın kapalı olmasına örnek olarak gösterebiliriz :

“Nasıl boyadındı kendi göklerinin katlarını? Zamanın sonsuzlu içinde dondurulmuş bir altın varak ân’ı olarak mı, yoksa lahar mavisinin akışkanlığında derinlik arayarak mı?

Hangisi daha zordu, gök zemin için bir altın parçacığını tokmakla döve döve akıl dışı genişlikte bir satha dönüştürmek mi, yoksa birkaç damla lahar mavisini, yayıldığı zerendütü hala yerinde sahifede yaz gecesinin gökleri kadar derinleştirmek mi?”

Yusuf ile Züleyha hikayesinden alınan şu kesitte de anlamın örtülü olduğunu görürüz : “Züleyha bir uzun name;Potifar’ın okuması yazması yoktu.

Züleyha üç soru, beş soru,on soru; yanlış yoktu , ama Potifar’ın cevap kağıdı boştu.

Bir şerbet Züleyha yaz gününün en harlı yerinden, serin,çok serin; Potifar’ın elindeki kadeh Züleyha’yı almıyordu.”

Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız gibi Nazan Bekiroğlu’nda kapalı bir anlatım, karmaşık bir yapı bulunur. Nazan Bekiroğlu’nun kapalı yazmasına ilişkin Beşir Ayvazoğlu’nun şu sözleri, Bekiroğlu’nun gerçeği ne şekilde yansıttığını vermesi bakımından çok önemlidir:

“Bir manzarayı, tül perdenin ardından seyrettiğinizi düşünün!.. Bununla beraber, tülleri aradan kaldırdığınızda gösterilen dünyanın gerçekliğinden şüphe edilmeyeceğini, başka bir ifadeyle, görüntülerin flûluğuna rağmen, Bekiroğlu’nun kadınca bir duyarlılık ve sezgiyle yakaladıklarının gerçeği belgelerden bile daha doğru yansıttığını hissediyorsunuz.”

Nazan Bekiroğlu’nun üslubuna yön veren, onu şekillendiren önemli etmenlerden belki de en önemli olanı şiirselliğidir. Nazan Bekiroğlu şiirle çok ciddi olarak uğraşmıştır. Şiiri kendisine Mustafa Kutlu’dan gelen “Şiiriniz oluşmakta olan hikayenize zarar veriyor,bırakın.” uyarısından sonra terk eder ve tamamıyla nesre yönelir. Hatta yazmış olduğu şiirlerini ” köşe bucak saklar”. Şiirlerini saklasa bile içindeki şiirselliği bir kenara atamaz (hoş atmaması daha iyi olmuş).Ali Çolak’ın Nun Masalları’nın dili için şu sözler onun şiirinin nesrine kattıklarını bize gösterir: “Rahat, şiirli, cezbedici bir anlatım.” Bekiroğlu’nun hikayelerindeki şiiriyetle ilgili söylediği şu cümleler onu hikayelerindeki şiir yönünün sebebini bize tamamen verir:”Neticede şiirin sanatların sultanı olduğuna inanan, şiirle uzaktan münakaşaya razı olur ve onu evine gizlice buyur eder.Hikayemdeki şiirin iç yüzü bu işte” Bunun sonunda şiir yazmasa bile şiire koşan bir nesir ortaya çıkarmıştır. Nitekim bu konuda Salih Zeki Şahin ile yaptığı bir söyleşide: “Şiir yazsaydım bu tür bir hikaye yazabilir miydim?Zannetmiyorum. Şiir yazmamak , şiire koşan bir hikaye çıkardı ortaya gibi geliyor bana” Bu şiirsel üslubu yalnızca hikayelerinde görmeyiz bu üslup denemelerinde de görülür.Aşağıda üç eserden alınmış örnekler verilmiştir .

“Yanağımdaki tek ben’i, gerdanımdaki çifte ben’i.

Boyumu, endamımı, korkumu,esintimi. Akıp gitmeden çorak topraklarda bereketler yağdırmak isteyen yağmuru.

Irmak kendine en uygun yatağa dökülmeden, varmadan ceylan pınara, yıldız ufka dokunmadan, bulmadan dolduracağı kabı su, tortulanıp gitmesin bu güzellik.Yusuf bilsin ve görsün beni.”

“Ne demek bu?

Şu demek.

Yaşamayı tümden iptal etmek.

Tanımsızdır, ama yine de bilinmesi gerek.

Yani ki yenilginin bayram kartları.

Günaydın sevgilim günaydın.

Usulca kapının önünden geçiyorum, görmüyorsun.

Su ve ışıktan yaratılmış olmalısın, bilmiyorsun”

“Üstelik ses verirken, iki nun arasına aldığınız vav’ın da sırrındasınız.Varlığın esası ses boşlukta çoğalıp duruyor. “kün” sonunda bir nun var. Önce virgül, sonra siz: Efendimiz.”

Bazen şiirsel üslupla da yetinmeyip şiirler söylediği görülür.

“Senle de sensiz de olmayan ey şehir!

Senin için ne kadar çok acı çektim.

Karşılığını istemezdim. Bilsen, bununla yetinebilirdim.

Ama bilmedim, şimdi ne yapacağım ben?”

Üslup öyle bir şiirsel maceraya girmiştir ki sık sık (çoğunlukla yarım ve tam kafiyeden oluşan) kafiyeli bir yapı karşımıza çıkar. Özellikle Yusuf ile Züleyha hikayesinde mesnevi tarzının baskısı neticesinde tamamen şiirselliğe kayan bir üslup buluruz. Hatta Yusuf ile Züleyha’da gazeller, kasidelerle karşılaşırız. Yusuf ile Züleyha’nın şiirsellik yönü yukarıda gösterdiğimiz istatistik bilgilerde de görülür. Eksiltili ve devrik cümlelerin özellikle bu hikayedeki fazlalığı mesnevi tarzına kaymasındandır. Ama bu şiirselliği kullanması esere ayrı bir renk katmış, eseri okuyanı rahatlıkla sürüklemiş ve eseri bir çırpıda okuyabilmesini sağlamıştır. Nazan Bekiroğlu’nun incelediğim üç eserinde de şiirsellik sırıtmaz.

Nazan Bekiroğlu’nun başka bir yönü de kelime tekrarlarına, kelime oyunlarına ve kelimelerin zıtlıklarla ahenk oluşturmasına sıkça başvurmasıdır. Bu tarz söyleşiler anlamı kapatmıştır. Okuyucunun zihnini yoran bir anlatım oluşturmuştur. Bu tür anlatım bir nesir anlatısına uzak kalan bir anlatımdır. Bu özelliğini de üç eserinde bulmak mümkündür. Aşağıda da bu özelliği yansıtan örnekler bulunmaktadır:

“Hiçbirşey kalmadı geriye

Bir büyük boşluk kaldı geriye”

“‘Ölerek’ yazan yazarlar arasında ‘ölmeyerek’ yazarlar. İnanmayın ölerek yazdıklarına. Eğer yazıyorlarsa ölmemek içindir.”

“Şimdi üzerinden güneş geçen aydınlık bir duvara

parmağımın ucuyla

bir Z çizdim, ben:Yusuf

yanına bir Ü, sonra bir L

sonra E, sonra Y,ve HA

ZÜLEYHA

Merhaba”

Yukarıdaki gibi pek rastlayamadığım garip bir anlatıma da rastlarız. Bu tür kullanıma yine Yusuf ile Züleyha hikayesinde sayfa 88’de de rastlarız. Yukarıdaki metinlerde görüleceği gibi şiirsellik ön plandadır.

Dikkati çeken başka bir özellik de sıfatların eserinde fazlaca yer tutmuş olmasıdır. Canlıları ve nesneleri hemen hemen bütünüyle sıfatlandırarak verir. Hatta birçok yerde sıfat tamlamalarına başvurur. Biz kişileri özellikle Nun Masalları’nda sıfatlarıyla tanırız. Sıfat ismin yerine kullanılır: “Genç mezarlık bekçisi, genç kalfa, son padişah, hattat, tarih öğrencisi, hattatın karısı, padişah, cariye, habeş kalfa, türbedar”gibi. Bu özelliği Nun Masalları’nda yalnızca “Nigar Hanım ile ilgili kısım ve cennet-mekan sultan Mehmed de isim kullanılmıştır. Nun Masalları’nın diğer bölümlerinde isim söylenmez, sıfat isimleştirilir. Nazan Bekiroğlu bu özelliği verirken zaman ile isim arasındaki uyumu

sağlamıştır. Soyadı kanunundan önce kişiler sıfatlarıyla (lakaplarıyla) tanınırlardı. İşte Bekiroğlu eserde verdiği kişileri sıfatlarıyla tanıtmıştır bize. Bekiroğlu’nun bu hikaye için sıfatların ismin yerini tutmasını konuda aramak mümkündür. Aşağıda sıfatla ilgili üç eserinden alınmış çeşitli örnekler bulunmaktadır:

“genç ve mavi bir hayal”, “… yeşim taşlı yüzüğünün parladığı sağ eli…” “Küçücük mor renkli kertenkeleler”

“Kaderine öfkeden vazgeçmiş ya da henüz vazgeçmemiş esmer tenli ve heybetli genç erkekler:hepsi suskun, hepsi razı, yine esmer ve bir yay gibi gergin genç kadınlar. Bir ceylan kadar masum ve ürkek, bir ceylan kadar ince ve güzel sarışın genç kızlar; henüz toprakta boy veren bir fidan kadar söz dinler, kumral ve zayıf oğlanlar. Ve başına gelen felaketin anlamını bile kavrayamamaktan aciz çocuklar, çocuklar, çocuklar.”

“Yusuf ile Züleyha”hikayesinde özellikle Yusuf ile Züleyha’nın tüm özellikleri bize verilmiştir.

Nazan Bekiroğlu eksiltili cümleyi çok fazla kullanmıştır. Anlatabildiklerini, kelime ile ifade edebildiklerini etmiş. İfade edemediği noktada cümleyi yarım bırakmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz şiirselliğin de etkisiyle Nazan Bekiroğlu duygulara hitap etmiştir. Duygulara hitap eden yani olaylardan çok duyguların yoğunlaşmasıyla alakalı bir cümleler birikiminde çok şeyin söylenmesi gerekir. Yani bir iç ne kadar derinse, bir kuyu ne kadar derinse, o kuyuyu o derinliği anlamak o kadar zordur. Bazen kelimeler yetmez, tıpkı Türk Sanat Musikisindeki nakarat (tennenni terenenni) kısmı gibi sözün olmadığı kısım ister. Bu noktada sanatçı kendini arka plana alır. Çünkü öylesine anlatacağı şeyler vardır ki o anlatacağı şeyleri kelimelerle ifade edilmesi, kelimelerle söylenmesi zordur. Bu sefer bırakır sözün yarısını, cümlenin yarısını, bırakır, söyleyemez, gerisini okuyucuya bırakır. Benim halim budur, başka bir şey söyleyemem kelimelerle ifade edemem. Bırakır cümlenin yarısını anlayın halimi der. Nazan Bekiroğlu kelimelerden çok kalp yolu ile anlaşmak ister. Bunun sonucu onun eserlerinde eksiltili cümlelere sık rastlarız:”Ancak güzellemesi yapılan susma, susan değil söyleyen susmadır. Sözün yetersiz kaldığı yerde, sözün bittiği yerde susmadır esas olan. O yerde kalemin ucu kırılır. Bu yüzdendir bir çiçeğin yaşamın özünü anlatması; dinlemesini bilen anlayacaktır.”

“Gelsene, dedi güzeller güzeli Züleyha, gelsene. Sesi ırmağın dibinden gelen bir musiki. Bitimsiz bir sezginin bilinmez güzellik vaadi. Deniz atlarının, su yosunlarının yemini. Gelsene!”

Nazan Bekiroğlu’nun hata kabul edebileceğimiz bir yön cümlelerin hatta paragrafların “ve” ile başlamasını gösterebiliriz.”Ve”nin cümle başlarında kullanılması bir yerde sanatçının kolaya kaçması demektir. Çünkü insana yeni bir cümleye, yeni bir şeye başlamak acı verir, zor gelir.(Ben de bu ödevi hazırlarken aynı sıkıntıları bir araştırma ödevi olmasına rağmen yaşadım) bu yüzden daha az acı veren başlanmış olanı devam ettirmek,bağlamak ister. Bu noktada “ve”yi veya başka bir bağlacı kullanır. Tabii bunu Nazan Bekiroğlu’nun sanatsal kimliğinde de aramak lazım.

Bu tür kullanıları incelediğim eserlerin hepsinde rastlamakla beraber en fazla Mor Mürekkep’te rastlarız: “Ve söz bulma, ve söz yitirme…Ve şems’e mektubu yetiyor onun ille de ve sadece.””Ama aynanın aslı ürperticiliği kalbe dair taşıdığı benzetişten. Ve sırra. Ve muhasebesi”

Nazan Bekiroğlu bazen noktaları virgül gibi kullanır:

“ah kimseler ince yaşmakla bu cuma.kimseler bu cuma ve asla bir başka cuma.

Allah aşkına. Allah aşkına. sakın bir daha asla. kimliksiz ve onursuz defterimi. kimseler görmesin diye ve kendine acımanın ihtişamı adına. haksızlığa uğramanın inanılmaz olacağı adına. söz aramızda sadece aramızda defterlerini bırakabilmiş kadınların yaşama dair yürekliliği adına. yakıyorum bütün defterlerimi.”

Nazan Bekiroğlu eserlerinde kısa cümle yapısını kullanmıştır. Eserlerinde kompleks, uzun cümle yapısına pek rastlayamayız. Uzun cümleleri daha çok ön bilgi vermek için kullanmıştır. Yukarıda diğer konular için verdiğim örneklerde bu özelliği görebiliriz.

Nazan Bekiroğlu’nun eserlerinde dikkati çeken önemli özelliklerden biri de resim (renk bilgisi) dir. Bekiroğlu daha önce resimle uğraşmasının bir getirisi olan renk bilgisini, renklerin ifade ettiği sembolleri eserlerine yansıtmıştır. Önceleri resimle uğraşan Bekiroğlu daha sonra “akademisyenliğini almadığı için bıraktığını” söyler. Her ne kadar bu türü bırakmış olsa bile renk sembolizmini denemelerinde ve hikayelerinde kullanmıştır. Bir türden diğerine geçen sanatçılar önceki türün özelliklerini diğer türe yansıtırlar. Tıpkı Sait Faik’in şiirsel özelliklerini hikayeye taşıması gibi.Renkler eserlerinde bir sembol olarak her zaman karşımıza çıkarlar. Bu konuda Nazan Bekiroğlu Züleyha’nın durumunu renklerle şöyle ifade eder: “önce beyaz giyer Züleyha, masumdur; sonra kırmızı giyer, günaha talepkardır. En son siyah giyer Züleyha. Siyah kadar yanmış ve artık beyaz bir ölüme müstahaktır.” Buna benzer kullanımlarla sık karşılaşırız.

“Mor; bir miktar mavi ile bir miktar kırmızının karışımından ibaret.Mavi; yaratıcı, sükunet. Kırmızı; tansiyon arttırıcı şiddet.”

“Oysa biz hattat, mavi ırmaklar içinde doğmuştuk. Ağaç kavuklarından mavi ışıklar yükseldiği bir gece… Gökte mavi bir yıldız, ‘ruh besleyen’ ufka çok yakın bir yerde tabiatın sırrını fısıldayacak kadar yakın görünüyordu…Gökkuşağına ayarlamışken içimizin her zerresini, bütün kapılar hep aynı renkte sadece gri idi.”

Yukarıdaki “mavi”nin masalı, hayali ve nuru temsil ettiğini, “gri”nin gerçeği, hayatı ifade ettiğini söyleyebiliriz.

Nazan Bekiroğlu’nun eserlerinde çiçek isimleri de kendilerine yer bulmuşlardır: (filbahri çiçeği, hanımeli, lâle, şakayık gülü, karanfil, gül, sümbül, aknilüferler, suçiçeği, yasemin, lotos, papirüs) gibi.

Bekiroğlu’nun eserlerini Mehmet Kaplan’ın Tanpınar’ın eserleri için söylediği “…yazarın sahip olduğu dikkat ve kültür…” ile okunması gerektiğini belirtmek gerek. Bekiroğlu’nun eserleri belli bir seviye kültür birikimi ister. Nun Maslları’nda ve Yûsuf ile Züleyha’da klasik edebiyatla kayan bir kültür birikimi isterken, Mor Mürekkep’te batı edebiyatını ve klasik edebiyatı kapsayan bir kültür birikimi ister. Yüksek bir kültür seviyesine sahip olan Nazan Bekiroğlu bu özelliğini eserlerine belli ölçüler de yansıtmıştır. Mor Mürekkep’te sık sık karşımıza çıkan roman şahsiyetlerinden, ünlü kişilerden, tasavvuftan belli ölçülerde haberdar olan birisi onu anlamakta zorlanmayacağı gibi, onun eserlerinden de basit bir eserden aldığı hazzın çok fazlasını alır. Belli bir kültür seviyesinden uzak kişiler ise onun eserine sanki Türkçe değilmiş bakmaktan geri durmazlar. Onlar için Bekiroğlu’nun eserleri kapalı bir kutudur. O kutuyu açmak ise belli bir birikim ister.

Nazan Bekiroğlu’nun başka bir yönü de olayların arka planını bize sunmasıdır. Okuyucu eser içerisinde nedenleri , nasıl olurları, niçinleri sormaz Bekiroğlu’nun eserlerinde insanın iç çekişmelerini, olayların arka yönünü öyle bir verir ki okuyucu Yûsuf’un kendisine iftira atan Züleyha’yı (Fatma Karabıyık’ın tabiriyle “hem de genç ve güzel değilken”) istemesini sorgulamaz. Çünkü Züleyha’nın iç dünyasındaki çekişmelerin yanında Züleyha’nın düştüğü durum (dilencinin gülümsemesine muhtaç hale gelmesi) bize öyle verilir ki günümüzün sorgulayan okuyucusu bile artık Züleyha’nın Yûsuf ile birleşmesini kabullenir, Züleyha’ya acır, ona şefkatle bakar. Aynı şekilde Yûsuf’un kardeşlerinin dünyasındaki değişimi öyle verir ki okuyucu onlara acımaktan geri duramaz.

Bunun gibi hattatın iç dünyasındaki ıstırapları görerek ona acımaktan kendimizi almayız. Genç mezarlık bekçisinin mutlu sonla bittiği sandığımız hikayesinin, aslında acı bir başlangıç olduğunu bize öyle bir yansıtır ki genç mezarlık bekçisine acımaktan, ona sevgi ile yaklaşmaktan kendimizi alamayız. Genç mezarlık bekçisinin ıstırabının nedenlerini anlarız, onun dertlerini paylaşırız. İşte Nazan Bekiroğlu’nun yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi hikayelerinde bize arka planı vererek nedenleri, niçinleri, nasılları baştan cevaplamış olur.

Bundan başka yeniliklerin bize getirisinin neler götürdüğünü göstermesi bakımından dikkat çeker. Halk yeni aydınlatma sisteminin gelmesini sevinçle karşılarken, genç kalfa mum ışığındaki büyülü ışığın yok olmasından acı çeker.

Yukarıda kültür kısmında değindiğimiz gibi Nazan Bekiroğlu eserlerinde Klasik Edebiyat’tan, Divan Edebiyatı’ndan, geçmişimizden geniş bir şekilde yararlanır. Geçmişimize yabancı bir seyyah gibi bakmaz. Bu konuda Beşir Ayvazoğlu’nun söyledikleri dikkat çekicidir:

” Son derece ince bir duyarlılığa ve zengin bir kültür birikimine sahip olan Bekiroğlu, Osmanlı kültür dünyasına ve yaşama iklimine, ayrı dünyaya ilgi duyan Orhan Pamuk, Nedim Gürsel gibi yazarların aksine, sevgiyle yaklaşıyor; o dünyaya yabancı bir gezgin gibi değil, dilini konuşan, acılarını paylaşan, sevinçleriyle sevinen bir dost olarak dolaşıyor. Tıpkı Yahya Kemal ve Tanpınar gibi…”

Nazan Bekiroğlu bizi bir ölçüde Klasik Edebiyata yönlendirir. Bunu muhtevanın yanında dil ile de yapar. Nun Masalları için: “Yaşanmış, tarih olmuş bir dönemi almış olmasına karşılık dönemin diline ve havasına hakim .” der.

Nazan Bekiroğlu geleneği kendisi değil devamıdır. Bu konuda Bekiroğlu şöyle der:

“Fuzuli ile rekabet mi edeyim? Edemem çünkü geleneği var eden hayat değil. Oysa sanat eserleri çok kuvvetle arkalarındaki hayatla iniltilidir…Geleneğin kendisi değilim, olamam da, ama aramızda bir müşterek var. Öyleyse aynı zamanda geleceğin uzantısı olabilirim.”

Nazan Bekiroğlu’nun ayrıldığı nokta kitabı farklı yansıtması “aynanın farklı” oluşudur. Bu açıklamalardan sonra Yûsuf ile Züleyha’nın farklılığını anlamak daha kolay olacaktır. Yûsuf ile Züleyha Anadolu sahasında halk hikayesi biçiminde anlatılmasına rağmen Bekiroğlu’nun bu kıssası Divan Edebiyatı’na kaydırır. Özellikle bu hikayede uslüb çok akıcıdır.Duru bir anlatım göze çarpar. Tanpınar’ın deyimi ile “su menbaını arar”

Nazan Bekiroğlu’nun eserlerinde din ve dinin bir getirisi olan tasavvuf belirgin bir şekilde kendini hissettirir.bu konuda Ali Çolak’ın Nun Masalları için: “Öykülerini tarihi ve tasavvufi bir zemin üzerine kuruyor”der. Tasavvufu Orhan Pamuk gibi kullanmamış ondan yararlanmıştır. “Benim adım kırmızı” ile “Nun masalları” arasında bir kıyaslama yapan Ali Osmanoğlu bu eserlerindeki yazarların tasavvufa bakışını şöyle belirtir: ” ‘Nun Masalları’ndaki ‘Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi'(91), bir bakıma Orhan Pamuk’un dışarıda kaldığı ve bir türlü içeriye giremediği engin bir tasavvufi birikime ve yaşantıya dayanmaktadır.” Nazan Bekiroğlu’nun üç eserinde de tasavvufun etkisini görmek mümkündür.Öyle ki Orhan Kandemir, Mor Mürekkepler için “tasavvufun moderncesi” benzetmesini kullanır.Bu eserlerde kolaylıkla tasavvufi terimlere rastlarız: “Kadeh, gül-bülbül, mum-pervane ilişkisi, çile doldurmak, mesnevilerin kullandığı ney, gurbet,mutlak olanı bulmak, masivadan vazgeçme, hırka, bezm-i elest, Levh-i Mahfuz, nokta”gibi.aşağıda bu konuyla ilgili üç kitabından alınmış kesitler bulunmaktadır.

“Şimşek parıltısı bir an içre ezelî ışıklara muhatap kılınmış olduğundan.Ve bana “Elestü bi-Rabbiküm?”diye sorulduğundan.Ve ben “Belî!” diye cevaplamış olduğumdan.Ve elbette ki böyle cevapladığımdan. Ama ilk anın görüntüsünün hatırasını, sesinin uğultusundan daha fazla sarhoşlukla nasibimde saklamış olduğumdan.Nakkaşlığım bu nasibin hatırasındandır.”

“İşte öylece bilesin ki o en parlak ışığın yansımasından başka, bir şey değildir senin de güzelliğin.

Sen sûretsin O asıl. Sen fasılsın O mana.

Sen bendensin O ruh. Sen gurbetsin O yurt.

Sen O parçasın O bütün. Sen gölgesin O ışık

Böyle söyleyip de geldiği uzun yılları aşmak üzere geri dönerken bedevi, Yûsuf baktı elindeki aynaya. Ve bildim, dedi. Her şey O’ndan, sen de O’ndan, ben de O’ndan ! Bunu söylemek istiyorsun. Ve ben bunu biliyorum.”

“… Bütün istediğim, şimdi bu ışığın aydınlığında gerçeği görmek. Bu ışığın aydınlığında sevgiliyi göreyim. Tükenmeyen ve kalıcı olan. Dokununca yok olmayanı.”

Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi din (tasavvuf) Bekiroğlu’nun eserlerinde belirgin bir şekilde görülür. Yazar bir yerlerden yakalayarak bizi Allah (cc)’e yöneltir. Bezm-i elestte verilen söze yönlendirir. Bir mutasavvıf gibidir.

Bekiroğlu gül-bülbül, şem-pervane arasıdaki ilişkilere kadın olmanın,(bekleyen değil beklenen, cefa çeken değil, cefa eden) etkisiyle farklı açılardan yaklaşmıştır. Kadın olmasının yanında bakış açısının da etkisi olduğunu belirtmek gerekir. Biz hep bülbüle acırız onun çile çektiğini düşünürüz, gül-bülbül arasındaki gülün durumunu bilmeyiz hatta ona bülbüle acı çektirdiği için kızarız. Bu noktada Bekiroğlu gül-bülbül, şem-pervane ilişkisine gül, şem açısından yaklaşmış. Onların açılarının aslında bülbül ile pervaneden fazla olduğunu göstermiştir. Olaylara tersinden yaklaşmıştır:

” Bir de bu hikaye var. Okunmayan ters bir hikaye. Bülbül kanat çırpar oysa, anlatır, sesi var onun. Gül öylemi? Sesi yok gülün, kök salmış, ve eylemsiz. Gül gibi şem de yerinde sabit.oysa pervane eylem içre, kanatları var. Birey bilinci, özgür irade.”

Nazan Bekiroğlu’nun eserlerinde görülen belirgin bir özellik de özellikle mecaz ağırlıklı söz sanatlarına (bir yönüyle kullandığı muhtevanın da etkisiyle) fazlaca baş vurmasıdır. Eserlerinde: “mecaz, telmih, teşbih, kinaye, istiare, teşhis ve intak, mübalağa, mecaz-ı mürsel, tevriye, aliterasyon” gibi sanatlara eserlerinde sık sık rastlarız. Özellikle telmih eserlerinde çok fazla kullanılmıştır: Hanım hanımak ol, böyle denecek Leyla’ya. Ve o da öyle olacak. Çöle düşen Mecnun, Leyla değil. Leyla ağlamak için bile bahane bulmak zorunda. Ben öyle miyim.” Leyla ile Mecnun mesnevisine Leyla’nın durumu hatırlatılarak telmih yapılmıştır. “Ve deniz karaya dönüşmedi mi Musa’ya ve kara, deniz kesilmedi mi Firavun’a?” Burada da Musa (as)ile Firavun arsındaki hikayeyi hatırlatma vardır.

Söz sanatlarında karşımıza sık sık çıkan başka bir sanat ise teşhis ve intak sanatıdır. Bu özelliği belirgin bir şekilde Yûsuf ile Züleyha hikayesinde, kurdun, kuyunun ve aynanın konuşturulmasında görürüz. Bunların dışında üç eserinde de bu sanatı rahatlıkla görebiliriz: “Kağıtlar ve kamış kalem yine sessizce ağlıyorlardı.”

Bu söz sanatlarının yanında kinaye: “Ben Leyla’yı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri, diyor.” “…İki taraflı ağaçlıklı bir yolun nihayetindesiniz.” Burada iki tarafı ağaçlıklı ile tabut anlatılmıştır. Teşbih: “Ayna kalp gibi ne kadar ışık alırsa o kadarını veriyor.” Aliterasyon:

“şaşıracağı kadar tüm okurların

çokça zengin çokça yoksul

çokça mutlu çokça mutsuz

bir o kadar genç ve yaşlı

çokça az çokça çok

bir sultan bir bende

bir isyankar bir mağlup

bir rakip bir handan bir müstağni bir maşuk

hiç mutsuz hiç mutlu”

Yukarıdaki kesitte “ç,b ve m”ler tekrar edilerek aliterasyon yapılmıştır. Özellikle mecaz ile ilgili sanatlar, olmak üzere diğer sanatları da eserlerin de görmek mümkündür.

Üslubunu oluşturan etmenleri dört ana başlık altında toplayabiliriz.

Şiir ve resim (renk bilgisi) ile hem dem olması
Günümüz sanatçılarını etkisi altına alan postmodern anlayış.
Klasik Edebiyatın etkisi
Yerli ve yabancı sanatçıların etkisi
Bu dört ana başlık bize Nazan Bekiroğlu’nun üslubunu tüm yönleriyle verir. NazanBekiroğlu kendi sesini bulmuş, üslubunu oluşturmuş bir kişiliktir.

Son olarak Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun şu cümlelerini söylemek mümkündür: “Yaşarken zamanın içinde, yazarken dışındadır. Onun için hikayelerin dili bugün burada olan değil; bir gün, bir yerde hepimize ait olmuş ya da olabilecek olandır. Bedenler sultan olmuş ne fark eder? Gönlü sultan olan kimdir? Asıl müşkül budur.”

HİKAYECİLİĞİ

HİKAYE TEKNİĞİ

Nazan Bekiroğlu’nun hikayeleri, geleneğin devamı diyebileceğimiz bir tarzda yazılmıştır.

Yusuf ile Züleyha hikayesi Tevrat’ta Tekvin bölümünde Kur’an-ı Kerim’de ise Hz. Yusuf (as)’ın adı ile anılan surede geçer.Kur’an’daki kıssaların en güzeli olduğu için “Ahsenü’l-kısas”adıyla anılmıştır.Arap, İran ve Türk edebiyatında mesnevi tarzında defalarca işlenen hikayesi; Anadolu sahasında halk hikayesi biçiminde de anlatılmıştır.

İşte Bekiroğlu yukarıda özelliklerini belirttiğimiz kıssası yeniden kaleme almıştır.Ancak yazar bunu yaparken mesneviden ayrılan modern bir tarzda verir.Onu çağımız sanatçılarının bir özelliği olan postmodern bir anlayışta, kendi kurmaca dünyasında yeniden şekillendirerek bize sunar.Bu konuda Mustafa Kutlu şöyle der:

“Nazan Bekiroğlu’nun eseri mesneviyi aşma çabasının ete-kemiğe bürünmüş bir örneği, modern bir denemesidir.O kadar ki sonlara doğru kurdu temize çıkarıp, Firavn’a şefkatle yaklaşan yazar, kendini de gün yer ve saat belirterek metnin içine sokar.” Aşağıda tarih belirterek yazarın kendini esere kattığı bölüm verilmiştir:

“Yazar,sıcak çok sıcak gecelerin saat sıfır üçlerinde, ya da sabahın çiğnenmemiş saatlerinde…söze tarih bitirirken iki bin senesi Mart ayının yirmi yedinci gününde Nazan Bekiroğlu bu konudaki düşüncesini şöyle belirtir: “Onun yazıcısı, bir yandan bilincinin altında kültürel kotlamayla geleneğe bağlı diğer yandan modern zamanları idrak etmiş…Bu hikayeyi diğer mesnevilerden en fazla ayıran şey ortak bir vak’a akışı ve ortak bir karakter tablosu önünde, bilinç itibariyle zamanından çok öne fırlamış kahramanların ve yazıcının ikame edilmiş olması.” İşte özde N.Bekiroğlu’nun hikayesini diğer mesnevilerden ayıran özellik budur.

Geleneksel mesnevide, her beyit kendi içerisinde kafiyeli olması, içerisinde birtakım gazeller, tardiyeler vb. türler yerleştirilmesi vardır.Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sı şekil itibariyle bu özellikleri taşımaz.Nesir şeklinde yazılmış olması, kafiye gibi (her ne kadar bazı yerlerde kafiye bulunsa da) konularda mesnevi tekniğinden ayrılır.

Nesir yazılarında pek görülmeyen şiirsel bir üslup ve eser içerisinde gazeller,kasideler (Merhaba Gazali,Yusuf’un dilinden;Efendim Gazali,Yusuf’un dilinden; Nil’in sularına bırakılan kaside) gibi özellikleriyle de şekil olarak modern hikaye tarzından ayrılır.Bekiroğlu eserine gazelleri ve kasideleri koyuş sebebini şöyle açıklar: “Anlatmaktan anlatan da yorulur bazen dinleyen de.Böylece monotonluğu kırmak için bazı oyunlar gerekir.”.Ama bunları yaparken konunun bağlantısını koparmaması gerekiyor.Mustafa Kutlu dikkatleri bu tehlikeye çekiyor:

“Tehlike şiirin nesre bulaşmasında yatmaktadır.Bu muhal çabaya sık sık şahit oluruz.Sonunda süslü bir şey çıkar ortay.Bekiroğlu uçurumun kenarında dolaşmış.Yer yer oradan sarkarak ‘gazeller’ yazmaya bile girişmiş.” Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız gibi Bekiroğlu Yusuf ile Züleyha hikayesinde modern mesnevi diyebileceğimiz yeni bir tarzda yazmıştır. Bekiroğlu’nun kendi deyişiyle: “Hem içindeyim zamanın/Hem de büsbütün dışında” Bu söz onun eserlerinin özünü oluşturur.

Teknik olarak hikayelerindeki sunuş belli bir sırayı takip eder. Eserlerinde kahramanları beşeri aşktan ilahi olana çıkartırken belli bir sıra takip eder, belli bir plan dahilinde yapar. Bu konuda Züleyha’nın kendi tanrılarını bırakıp asıl olan Yusuf (as)’ın Allah’ına yönelirken Züleyha kademe kademe yücelir. Bu özellik incelediğim bütün eserlerinde kendini belli eder. Nun Masalları’nda genç mezarlık bekçisinin mutlak olan aşkı bulmada takip ettiği sıra, hattatın geçici olan aşktan gerçek olan aşkı bulmadaki takip ettiği sıra gibi masal ve gerçeği beraber kullanmasını bilmesidir.Nusret Özcan onun hikayelerinde “mesnevi;destan masal tadı” bulduğunu söyler.Bekiroğlu Orhan Pamuk gibi dünün büyülü atmosferinden alıp bugünün katı netliğine bırakmıyor bizi. Daha çok masala kayan bir hava sezinliyoruz eserlerinde.Bekiroğlu bu konudaki görüşünü şöyle dile getirir: “Masalla da gerçekle de meselem var.İkisiyle de olmuyor ikisi olmadan da olmuyor. Gerçekle başım hoştur masalla da öyle.” Yusuf ile Züleyha hikayesinde: Kurdun feryat etmesi, kuyunun sevinmesi, aynanın aydınlığı ve buna benzer birçok bölüm masal özelliği taşır. Bunun gibi özelliklere de Nun Masalları’nda da sıkça rastlarız: “İpek kirpiklerinin gölgelediği gözlerinden bir ışık yükseldi bütün odayı kapladı…Koca sarayın kaç kez sırılsıklam ağladığını…” “Bütün yelkenlerini açıp bütün sarı ışıklarını yakmış kıyıya iyice yaklaşarak güzelliğinin ve kışkırtıcılıklarının bütün gölgelerini suyun eteklerine kadar dökmüş masal gemisi nihayet İstanbul boğazından son şehzadesini alarak uzaklaştı.” Yine genç kalfanın Enderun Ağası’na, genç mezarlık bekçisinin genç kalfaya aşık olması masalımsı bir eda ile bir kere görüp aşık olma (Doğu motifi) şeklinde verilir.

Görüldüğü gibi hikayelerinde (hatta Mor Mürekkep’te) masalımsı kullanım kendini belirgin bir şekilde hissettirir.Bu özelliği,(adından da anlaşılacağı gibi) Nun Masalları’nda çok fazlaca buluruz. Ama bu özellik onun eserlerinde sırıtmaz aksine insan muhayyilesini daha da genişletir.

N.Bekiroğlu’nun eserlerinde konu tarih elbisesi giydirilmiş kahramanlarla bize verilmesine rağmen teknik açıdan yazar bugündedir.

Bekiroğlu eserlerinde teknik olarak bilinç altı,iç diyalog, iç manalog, leit motif tekniklerini kullanmıştır.Bilinçaltı tekniğinin bir getirisi modern metin anlayışı,iç konuşma,konuşma çizgilerini içine alacak şekilde verilen bir anlayıştır. Bu özelliğin gereği olarak Bekiroğlu’nun eserlerinde konuşma çizgisini göremeyiz.

Yusuf ile Züleyha’da bilinçaltı dediğimiz tekniği belli bir yere kadar kullanmıştır. Çünkü anlattığı hikaye Doğu kültürüne aittir. Doğu kültüründe ise duyguları disipline etme vardır. Ruh bütün çıplaklığı ile ortaya serilmez, mahremiyet vardır. Bilinçaltı tekniğinde ise insanın düşüncelerini seri bir şekilde iç konuşma halinde verilmesi esas alınır. Mahremiyet özelliği bulunmaz duygular olduğu gibi aktarılmaya çalışılır. Bekiroğlu bilinçaltı tekniğini bu hikaye de yararlanmasına rağmen bu tekniği biraz daha disiplin altına alarak hikayesine şark özelliği kazandırmıştır. Bu özelliği Yusuf ile Züleyha’dan aldığımız birkaç kesitle belirtelim:

“Bir şey yok dedi Züleyha, sessizce

Oysa çok şey var sessizliğinde

Bir kalabalığın kentine; bir ıssızlığın çölüne baktı Züleyha. Tutsaklığın adı vardı.” “Yusuf dedi, Züleyha, sen benim ,evvel düşen şehrimsin, ahir düşen şehrimsin.Ezel düşen şehrimsin,ebet düşen şehrimsin Yusuf dedi Züleyha; kalbin sen, benimsin yalnız benimsin; kalbin ben seninim yalnızca seninim.”

Firavn’ın yakarışlarının anlatıldığı bu kesit de güzel bir örnektir: “dedi: yere ve göklere sığmazsın ama benim kalbimdesin, bildim.bildim, ben sana ta o zamandan evet evet evet dedim.”

Bekiroğlu bilinçaltı tekniğinden bir yönüyle ayrılığını belirtir. “…bilinçaltı tekniği? Belki evet ama o zaman Yusuf ile Züleyha bir şark hikayesi değil romana dönüşürdü.” Nazan Bekiroğlu Nun Masalları hikayesi kitabı yayınlanmadan (bu hikayelerinin bir kısmını da kapsayan) hikayeleri için şöyle der: “Bilinçaltı tekniğini kullanmaya çalışıyorum. Esasen, bunun için özel bir çabam da yok. Hikaye öyle geliyor. Ben bu çağın insanıyım.Bu çağın insanı “param parça”. Eskisi gibi objeye ve aksiyona yönelen, ruha da ancak disiplinle giren klasik tekniklerle kendimi yansıtmam mümkün değil”

Aşağıya bilinç altı tekniğine örnek kabul edebileceğimiz, genç mezarlık bekçisinin duygularını anlatan bir kesit alınmıştır.

“…Ya Rabbim dedi, Ya Rabbim, gökçe Tanrım, bunu nereden duyduğunu hatırlamaya çalıştı, ben olarak var ettiğin müddetçe beni, bir parçası olduğum bütünden nasıl böyle kopuyorum. Onlar olarak var olursam, ben olmaktan çıkıyorum. Her ikisinde de olmuyor. Ya Rabbim, bana her ikisinin arasını, bana acısı artık olmayanı ver. Çok acı çektim, biliyorsun Ya Rabbim. Sen ki içime vakıfsın, sen ki beni yaratansın. Durdu biraz, gözleri yanıyordu. Sırılsıklam perçemleri alnına yapışmıştı. Yok, dedi, Rabbim bana her ikisini ver.” Nun Masalları bir çok yönüyle iç monolog tekniği kullanılmıştır. Aşağıdaki kesit buna güzel bir örnek teşkil edecek şekildedir:”Bir ara gülümsedi. Kim bilir, dedi, belki yıllar, çok uzun yıllar sonra bir başka yazıcı, hem ay hem güneş ışığına boğulmuş bir başka odada şu an benim içimden geçenleri yazmaya kalkışır.” Nazan Bekiroğlu’nun Nun Masalları’nda çokça baş vurduğu bir teknik olarak iç diyalog dikkatimizi çeker. Bu tekniğe açık bir örnek olarak tarihten hayali bir şekilde aldığı Hamit’in Amcasıyla karşılıklı konuşma sahneleridir:

“Asıl meseleyi merak ediyorum ki, anlamış gibi baktı ve biraz kızgın demek sendin, dedi. Ne bendim, dedim. O hikayeyi yazan, dedi. Kızardığımı hissettim. Pek, dedi, umduğum gibi değilsin, ne bileyim, ben daha boylu poslu birini bekliyordum. Sen gönlüme bak, dedim. Demek, dedi, benden on bir yılımın romanını istiyorsun. Neden bu çelişkiye düştün.” Yine iç diyalog tekniğine örnek olarak “Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi” bölümünde kahramanların hikayenin yazarına hesap sorma anında yazarın hayali olan kahramanlarla diyalog halinde olduğunu görürüz.

Başka bir özellik olarak bazı hikayelerinde görülen hikaye hakkında ön bilgi verme Mustafa Kutlu’nun hikayelerinde de görünen epigraf yöntemini kullandığını görürüz.

Yukarıdan belirttiğimiz teknikler kişinin ruh alemi ile ilgili tekniklerdir. Bu da bize Bekiroğlu’nun hikayelerinde ruha önem verdiğini gösterir.

VAK`A YAPISI

Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinde Çehov tarzı denilen vakanın geri plana itildiği kişilerin iç çekişmelerinin, ruh yapılarının ön plana çıkarıldığı vaka yapısını benimsemiş olduğunu görürüz.

Yusuf ile Züleyha hikayesinde vaka belirginleşse bile yine de ön plana alınmaz. Ayrıca bu hikayedeki özün Kur’an-ı Kerim’den alındığını unutmamak gerekir.

Yusuf ile Züleyha hikayesinde vaka dallanır Yusuf ile Züleyha’nın hayatı iki kolda ilerler daha sonra Yusuf’un Züleyha’nın kölesi olmasıyla bu iki vaka kesişir, birleşir. Yine bu hikayede Yusuf’un rüyasından sonra geriye dönülerek Züleyha’nın Yusuf ile aynı gün gördüğü rüya anlatılır, geriye dönüş tekniği uygulanır. Yine Firavn’un başa geçtiği zamana dönülür o zaman olan olaylar anlatılır.

Firavn’un hayatından kesitler sunularak hikayede ayrı bir öykü gibi anlatılan Vurgun Yiyen Dalgıç’ın öyküsü ve Züleyha’nın süret köşkü öyküsü anlatılarak vaka budaklandırılır.

Nun Masalları’na baktığımız zaman on üç hikayeden oluşan bu kitap işledikleri konu ve temalarla birbirine bağlıdırlar.

Bu hikayelerde vaka, “Onların Son Öyküleri” hikayesindeki, “özet niyetine,” diye belirtilen yer dışında ikinci plandadır. Aksiyonu ön planda göremeyiz. Daha çok yazarın kahramanlarına ya da direk kendisi hikayeye girerek iç çekişmelerini,ıstıraplarını, buhranlarını, arayışını, tarihe bakışını, dine bakışını bize verir. Özellikle “Ayine-i Mücella’da Nihanımız, Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi, Kara Yağmur, ve Nigar Hanım, Sevgili ve Nigar Hanım, sevgili” bölümlerinde vaka tamamen silikleşir,belirsiz bir hal alır.

Doçentlik tezi olan Nigar Hanım’ı en ince ayrıntısına kadar incelemiş olmanın verdiği ıstırapla, hikayeci kimliğinin vermiş olduğu ruhsatla Nun Masalları’nın sonunda Nigar Hanım’ı anlatmaya çalışmıştır.Ama bu bölüm hikayeden uzaklaşan bir hal alır.

Özellikle Nigar Hanım bölümü bir tez formu ile, bir günlük formu ile yazılmıştır: “önsöz/giriş/ vesaire, Birinci Kısım; ilk bölüm, ikinci bölüm, istidrad, üçüncü bölüm, dördüncü bölüm, İkinci Kısım, beşinci bölüm, son bölüm, bibliyografya/kronoloji/indeks/vesaire, Zeyl, dip notlar”gibi.

Nun Masalları’nda geriye dönüş tekniği kullanılmıştır.Kayıp Padişah hikayesinde padişahın çocukluğuna gidilmiştir: “Daha küçücük bir şehzade-i civan-baht iken, kafes arkasında Habeşi bir çocukla oynadıkları oyunları. Cenneti nasıl bulutların arkasında düşlediklerini, bulutlara bakarken kaç kez çıldırmanın eşiğine geldiğini fark ettiğini…” Hülasa olarak şunu söyleyebiliriz.Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinde vaka çok siliktir.

KAHRAMAN TİPLERİ

Nazan Bekiroğlu’nun kahramanlarının genel özelliği bir arayış içerisinde olmalıdır. Kahramanlar aşkta değişmeyeni ararlar bu aramanın sonunda aradıkları gerçeği birçok yönü ile bulurlar.

Kahramanlar hayali kişiliklerdir. Yazarın hayal aleminden gelmişlerdir. Bunların içinde daha önce hikayeleri yazılan Yusuf ile Züleyha hikayesindeki kahramanları ayrı bir yere koymalıyız. Çünkü bunlar zaten bilinen kişiliklerdir. Bu hikayedeki kahraman kişilikleri diğer mesnevilerden ayrı kılan ise kahramanların iç dünyalarına yönelilerek (Züleyha’nın,Yusuf’un kardeşlerinin, Firavn’ın,Yakup’un) ıstıraplarının anlatılması,arka planın gösterilmesidir. Bu hikayelerdeki kahramanlar iç dünyalarını bize açarak, kendilerini bütün yönleriyle verir. Bu yüzden acırız biz Züleyha’ya bu yüzden Yusuf’un kardeşlerini severiz. Bu yüzden Firavn’a gözyaşı dökeriz. Nazan Bekiroğlu bu hikayedeki kahramanları bize bütün yönleriyle vererek, diğer mesnevilerdeki kendilerinden farklı kılar.

Nazan Bekiroğlu’nun kahramanları duygusal tiplerdir. Bunun birinci sebebi yazarının duygusal olması ve çağının gereği olan postmodern (kurmaca) anlayışın ürünü olan bilinçaltı tekniğidir. Bunun sonucu olarak seçtiği kahramanlar duygusal davranmaya meyilli kahramanlardır. “Hattat, padişah, hattatın karısı, genç mezarlık bekçisi, genç kalfa, son padişah, şair Nigar Hanım,yazarın kendisi” hep duygusal tiplerdir. Duygu yönü ağır basan,acı çeken tiplerdir.

Bu kahramanların başka bir özelliği yalnızlık içerisinde oluşlarıdır. Bu konuda Nazan Bekiroğlu’na yöneltilen kahramanların yalnızlığı hakkındaki soruyu şöyle açıklar:

“…Hepsini takdim eden bir yazar var,yani öykülerin dünyasındaki yazarı kastediyorum. Hepsinin kalbini kuşanan, hepsinin yalnızlığını giyinen, hepsinin acısını gönüllü üstlenen fiktif bir yazar…Son padişahın yalnızlığı bana daha trajik geliyor. Son padişah üzerinde ısrar nereden, yalnızlığı çokça kalabalıkla içindeki tenhalığından kaynaklanıyor. Bu bakımdan çok içe dokunucu, çok iç acıtıcı görülür. Bu konuda yine aynı dergide kendi yalnızlığını şöyle belirtir: “…Üstelik daha açısı, herkeslerle birlikte siz de güzel elbiselerinizi giyerek gezmeye gitseniz yine yalnızsınızdır.” Yalnızlık hakkında Nigar Hanım, Sevgili bölümünde söylediği şu sözler çok dikkate değerdir:

“Çokça kalabalıklar içinde

çokça tenhalıklarımla baş edebilmek için

bütün gül defterlerimi Nigar hanım defterlerine dönüştürmek

istemem”

İşte yukarıda yazarın da belirttiği gibi kahramanları genel itibarla yalnızdırlar. Hattat, kayıp padişah, genç Mezarlık bekçisi ve diğerleri yalnızdırlar. Yalnızlık her zaman karşılarına çıkar.

Kahramanlar hep çatışma içerisindedirler. Bu çatışma genellikle kendi içlerindeki geçici olanla gerçek olanın,mutlak olanın çatışmasıdır.

Kahramanların başka bir yönü de trajedi içerisinde olmalarıdır. Kahramanların yalnızlık çekmeleri zaten başlı başına bir trajedidir. Somut örnek verecek olursak:Hat-Rasat hikayesinde beni anlayın diye feryat eden hattatın kendisini en son anlayanın yine kendisi olmasıdır. Başka bir yerde genç mezarlık bekçisi gül yetiştirmeye çalışır. Fakat gül yerine lale yetişir. Genç mezarlık bekçisi talihsizliğine kızar ve laleyi çiğner. Aslında o lale, sevdiği kişi olan genç kalfanın ilacıdır.

Hikayedeki kahramanların tahsil hayatları hakkında belirgin bir bilgi verilmiyor ama belli bir eğitimden geçmiş kültürlü kişiler olduklarını anlıyoruz.

Hikayedeki kişilerin başka bir yönü de inançlı kişiler olmasıdır. Pozitivist bir düşünceye sahip değilerdir. Bir 17 yy.,19 yy Müslüman insanı gibi davranırlar maddeci değillerdir. Arayış içerisindedirler ama Allah (cc) inançları her zaman için vardır.

Bu hikayelerde kahramanların belirgin özellikleri değil benzer yönleri ele alınmıştır. Bunun sonucu olarak kahramanlar farklı statülere sahip olmalarına rağmen bir aradadırlar. Kahramanların isimleri belirtilmez onlar sıfatlarıyla tanıtılır.

Kahramanlar belirtilen özellikleriyle geçmişe ve bugüne eşit mesafededir. Sadece geçmiş zaman kılıfıyla bize verilmiştir. Çünkü onlarda ele alınan konu günlük, olağan hayatları değil ruhta cereyan eden akışı ağır, durağan meselelerdir. Nazan Bekiroğlu bu konuda şöyle der: “Onları geçmişin kahramanları olarak görmektense geçmişe,düne ve bugüne eşit mesafede duran ama geçmiş zaman elbisesi giymiş kahramanlar olarak görmeyi yeğliyorum.”

Nazan Bekiroğlu kahramanlarını idealleştirmek için belli bir gayret sarf etmemiştir. Kahramanların kendiliğinden gelen bir ideal olmalarıdır. Bekiroğlu kahramanlarını kendi karakterlerine uygun davrandırtmıştır. Bu bağlamda hem idealleştirme var hem de yok diyebiliriz. Kahramanlar zaten kendiliğinden idealdir. Nazan Hanım burada sadece ayna vazifesi görüyor onları yansıtıyor. Kahramanlar genel itibarla noktadadırlar. Bekiroğlu bununla ilgili olarak şu açıklamayı yapar:

“Eskiye evvela bütün olarak bakmak lazım. Halkı ve yönetim kadrosu ile bir bütün. Bu noktadan sonra benim sanatçı olarak estetiğime uygun seçmeci tavrım geliyor. O da, diyorum ya, uçta bir nokta…” Bu konuda Hayrettin Orhanoğlu’nun Nazan Bekirğlu hakkında Nazan Hanım’dan aktardığı özellik çok önemlidir: “Bekiroğlu Topkapı Sarayı’na gittiğinde aynaya bakıyor. ‘Çok garip acaba benden önce bu aynaya kimler baktı.’Aynaya baktığı zaman kahramanların yaşadıklarını görüyor.” Yine bununla ilgili olarak Bekiroğlu bir söyleyişi esnasında şöyle der:

“Özel bir an. Harem dairesine girmiştik. Belki görmüşsünüzdür, girişte kristal kocaman bir ayna var. O aynaya baktım ben. O aynaya baktığım zaman, kimlerin kendisini o aynada hayranlıkla seyretmiş olabileceğini ve bastığım taşlara kimlerin ayağının değmiş olabileceğini düşündüm. Az kalsın çıldırıyordum. O an zaman kavramı kalkmıştı. O aynaya bakan insanlarla neleri ortak hissediyoruz.” Bu konuda Kara Yağmur hikayesindeki bir kesitle dikkate değerdir: “…Belki bir havuzun mermerine çarparak güzelim sağ şakağı yaralanan da bendim. Artık bilmiyorum, artık ayıramıyorum. Fakat bütün bu duvarlar vardılar,benimdiler ve benimle konuştular. Bana çok şeyler anlattılar. Zamanlara mekanlara ve kişiliklere yayıldım.” işte Bekiroğlu bir aynaya böylesine derinlemesine dalabiliyor, duvarlarla konuşabiliyor. Kahramanlarını bu aynadan alarak bizlere sunuyor.

Bekiroğlu kahramanlarına kendi problemlerini yüklüyor. Bir söyleyişinde bu durumu şöyle belirtir. “…Bugünden bakan ve yaşan bir hikayeci olarak beni ilgilendiren hemen tüm problemler ona (hattat)/onlara yüklenmiş vaziyette…” Bu kesitten de anlaşılacağı gibi hikayedeki kahramanlar,Bekiroğlu’nun dertlerini problemlerini yüklenirler. Bir yerde bütün insanlığın problemini.

NOT:Bütün bu kahraman özelliklerini belirtirken daha çok Nun Masalları dikkate aldığımı belirtmeliyim.

BAKIŞ AÇISI

Hikayelerdeki bakış açıları farklılık gösterir. Yusuf ile Züleyha hikayesinde hakim bakış açısı kullanılmıştır. Yer yer kişiler konuşturulsa da anlatıcı her şeyi görür ve anlatır. Olaylar üçüncü kişinin ağzından aktarılır. Anlatıcı vatanın içerisinde bizzat bulunmaz. Vakaya hakim bir tepeden bakar ve har şeyi görür. Bu hikayede bu tarz bir bakış açısı vardır. Burada dil yazarın dilidir. Anlatıcı yazarın emanetçisi hayali bir kişiliktir. Nun Masalları’nda ise iki tür bakış açısı bulunur.:

1.Hakim bakış açısı, 2.Kahraman bakış açısı.

Bu hikayelerdeki: “Hat ve Rasat, Kayıp Padişah, İri Kara Bir Leke, Ahter-Suhte,Hüve Lale,O Yakamoz O Yıldız,Onların Son Öyküleri” Hakim bakış açısıyla anlatılmıştır. Anlatıcı her şeye vakıftır. Her şeyi görür ve bilir.

Nun Masalları’ndaki diğer hikayeler “Ayine-i Mücellada Nihanız, Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi, Akşamın Ağası, Kara Yağmur ve Nigar Hanımla ilgili kısım” yazarın bizzat kahraman olduğu, hikayeye girdiği bölümlerdir. Vaka yazarın ağzından anlatılır. “Bahçeli Tarih” hikayesinde olay tarih öğrencisinin ağzından anlatılır. Buradaki hikayeler kahraman bakış açısıyla anlatılmıştır. Bu bölümde yazar sınırlandırılır. Ancak kahramanların görebildiği kadarını görebilir. Her şeye vakıf değildir. Olaylara kahramanın dünyasından yaklaşması gerekir.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz. Nazan Bekiroğlu incelediğim hikayelerinde iki tarz bakış açısını da kullanmıştır.

MEKAN

Nun Masalları’nda, Anadolu’nun, köyünü,kasabasını, şehrini bulamazsınız. Mekan İstanbul’dur. İstanbul’unda seçkin yerleri, saray ve çevresidir. Yalnız genç mezarlık bekçisinin olduğu hikayelerde ve “Bahçeli Tarih” de mekan saray ve çevresinin dışına çıkar.

Bizi sadece genç mezarlık bekçisi çok az da olsa İstanbul’un sokağına sokar. Yine genç mezarlık bekçisinin hikayesin de mekan olarak mezarlık bulunur . (Bu hikayede mezarlık korkulacak bir yer olarak verilmez bu da ayrı bir yöndür.) Her ne kadar burada mekan saraydan uzak gibi görünse de sarayla bağlantılıdır.

Biz Nun Masalları’nda İstanbul’un kenar semtlerini, çarşısını sokaklarını bulamayız. Seçkin bir çevreyle karşılarız. Yazar mekan karşısın da pasif değil aktiftir. Mekan hikayelerinde geniş yer tutmaz. Genellikle kapalı mekanlar kullanılmıştır. ” Saray, hücre, oda, kütüphane, ev, kulübe” gibi. Açık mekan eserinde pek bulunmaz. Olaylar genel itibarla kapalı mekanlarda geçer.

Mekan verilirken duygulanmaya müsait bir atmosfer içeresin de verilir: ” …Mavi çinilerle döşeli loş odalarından birinde, billür kandillerinden dökülen sarı bir ışığın altında…” Yazarın mekanı böyle seçkin bir halde vermesi karakterlerinin gereğidir. Bunu yanında şunu da düşünebiliriz: Aşk, ihanet, fedakarlık daha çok bu gibi mekanlarda kendine yer edinebilir. Oluşturduğu karakterlerin özelliği de bizi böyle bir mekana yönlendiriyor. Çünkü Anadolu’nun bir köyünde böyle duygusal tipleri böyle kolay kolay barındıramazsınız. Aşağıda saray içerisinde olan ikinci tip olaylar genç kalfanın gözüyle bize veriliyor:

” Bir gece, dünyalar güzeli bir hanım sultanının ağladığını gördü, kendisinden kırk altı yaş büyük bir sancak beyine verilmiş ve uzak vilayetlerden birine gönderilmesinin hazırlığı yapılıyordu. Bir başka odada ağlayan bir kız vardı ve ertesi gün hareket edecek olan hanım sultana kırık dökük bir yazıyla mektup yazıyor, vallahülazim sen gidersen ben ölürüm , beni de al, götür beraberinde sultanım,diyordu.” Mekanda masalımsı bir özellik görülür. Aşağıda Ahter-Suhte, Hü ve Lâle hikâyesinden alınan bir kesitte bu özellik belirgin bir şekilde görülür:

” Saray-ı Âmire sisler içinde yüzen bir masal adası gibi ağır ağır karşısında ilk kez belirdiği zaman… Daha garibi kocaman sarayın sarı ve ölü ışıklarla aydınlık pencerenin kendisine birer birer açıldığını görmesi oldu. Önceleri inanamadı. Ama dikkatle bakınca bunun pekte rüya olmaması gerektiğini anladı.”

Mekana Yûsuf ile Züleyha hikâyesinden baktığımızda mekanın genişlediğini görürüz. Hikâyemize iki şehir (Ken’an, Mısır) girer. Ayrıca çöl, çarşı, doğa, Nil, Nun Masalları’ndan farklı olarak hikâyede de kapalı mekan kendini belirgin bir şekilde hissettirir: Saray, tapınak, köşk, zindan gibi ayrıca bu mekanlarda geçer. Bu hikâyedeki özellikleri belirtirken Yûsuf ile Züleyha hikayesinin daha önceden var olduğunu unutmamak gerekir:

Mekanın Nun Masalları’yla ayrıldığı yöne şunları örnek verebiliriz: ” İnsanın insana satıldığı her esir pazarı kadar esir pazarı.” “Vadi karardı. Nil’in çölün ve Ken’an’nın üzerine ay büyüklüğünde bir dairenin karanlığı düştü.”

Bu hikâyede de masalımsı mekanlara rastlanır. Züleyha’nın billur köşkü, ayrıca tapınağın tasvirindeki gibi yerlerde masalımsı bir hava sezinlenir: “Sulara gömüldüğü rivayet edilen kayıp kent hayaletlerinin, gizemli musikisi hâlâ duyulan dev heykellerin, ışıklarla yıkanan tapınak gölgelerinin arasında, kıyılar boyunca ilerlediler.”

Sonuç olarak şunu diyebiliriz Nazan Bekiroğlu hikâyelerini bize verirken mekanda realist bir tavır takınmaz, mekanı romantik bir halde verir.

ZAMAN

Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinde zaman belirsizleşir, kendini hissettirmez. Hikâyeler Osmanlı tarihindedir. Buda bizi zaman olarak Osmanlı’ya götürür.

Hikâyelerde iki zaman görürüz. Aktüel zaman, vakanın geçtiği zaman çok dardır. Birde art zaman diyebileceğimiz bir zaman vardır ki burada zaman alabildiğine genişler ve atlamalar yapar, zaman bir anda genişler, farklı yerlere gider olağanüstü bir hal alır.II. Mahmut zamanında iken kendimizi bir anda İstanbul’un işgalinde bulunuruz. Yaz ayında iken hiç farkında olmadan kendimizi güz ayında buluruz. Zaman insanı şaşırtacak şekilde verilir. Bu konuda Nusret Özcan’ın sözleri dikkate değerdir: “…Birden değişen, dış gerçeklerimize uymayan kaymalar, genişlemeler ve olağanüstülüklerle dolu bir hayat.” Yine aynı dergide Nazan Bekiroğlu’nun bu konuda bir açıklaması vardır:

“Modern hikâyenin baş kahramanıdır zaman. Ve bu artık klasik/geleneksel romanı var eden insanın kendisini ifade edebildiği kronolojik, istikrarlı (çizgisel) zaman değildir. Çizgisel zaman anlayışının tutarlılığı modern dünyanın parçaladığı insanın ruh yapısına müsavi olarak parçalanır… Nun Masalları’na gelince. Onu yazan XX.asırda yaşıyor, düne bugünün meselelerini, acılarını, yüklenerek ve yükleyerek, bugünden bakıyor. Böylece geleneksel olana modern zamanlardan, modern zamanların intizarında bakan yazar tekniğini modernizmden almaktan kendini alamıyor.”

Bu tür bir zaman anlayışı Bekiroğlu’nun dediği gibi yazarının modern bir zaman anlayışından hareket etmesindendir. Genç Mezarlık bekçisinin olağanüstü bir şekilde farklı bir zamana geçtiğini görürüz. Onların son öyküleri kısmında bu şöyle belirtilir:”Aradan ne kadar zaman geçtiğini kimse bilmedi. Aradan geçen zamanı bütün zaman bilimcileri hayretler içinde bırakacak kadar zaman dışı işlediğini de” Bekiroğlu bazı hikâyelerinde geriye dönerek vaka zamanıyla başlama zamanının farklı zamanlarda verir. Hat-Rasıt hikâyesinde padişahın çocukluk dönemine dönerek bizi daha eski zamana sürükler: Padişah bir anda kendini çocukluk anılarıyla bulur:”Daha küçücük bir şehzade-i civan-baht iken, kafes arkasında Habeşi bir çocukla oynadıkları oyunları…Çocukluğunda yine koca sarayın kaç kez sırılsıklam ağladığına şahit olduğunu da anlatacaktı.” Zamanı bazen masalımsı bir şekilde bize sunar: “Bu hem ay ışığıydı, hem güneş. Bir yanda gurup vardı, bir yanda dolunay.”

Buradaki zaman anlayışını verirken Nun Masalları’nı dikkate aldığımı belirtmem gerekiyor. Çünkü Yûsuf ile Züleyha hikâyesindeki zaman zaten bellidir. Sonuç olarak Bekiroğlu bizi 16.yy, 17.yy, 19.yy, 20.yy başlarında gezdiriyor. Kendi zamanına getiriyor. Çok geniş bir yelpaze içerisinde hikâyelerini sunuyor. Zaman ile mekan uyumunu güzel bir şekilde sağlıyor.

KONU

Nazan Bekiroğlu’da ana konu ‘aşk’tır. Her şey bu aşkın etrafında döndürülür. Ama bu aşkın nasıl bir aşk olduğunu öncelikle belirtmem gerekiyor. Yoksa ondaki çatışmaları anlamak çok zordur.

Bekiroğlu’ndaki aşk anlayışı maddi değildir ruhta tecelli eden aşktır. Dış güzellikteki aşk değil. Ondaki aşk anlayışına batı romanlarından örnek verecek olursak “Anna Karenina”daki “Anna Vranski” ilişkisinde Anna’nın aşkı “Vadideki Zambak’taki” Felix, Henriette arasındaki aşktır.Yine Türk romanından “Eylül”‘deki “Suat-Necip”aşkıdır. Bu romandaki aşktan ( ruhtaki aşktan geçici olmayan aşktan) yola çıkarak Doğu’nun bir özelliği olan merhale merhale yükselerek ilahi aşk dediğimiz aşka yükseliş, çıkış vardır. Bu konuda Bekiroğlu şöyle der:

“Aşkın, beşeri basamaktan ilahi kaynağa kadar geniş bir alanı taradığı muhakkak. Beşeri aşk, o en basit ve sade düzlem, karşı cinsler arası cazibe kanunu her insanın mutlak olan yurduna duyduğu özlemden farklı değil aslında. Ama bu basamakta henüz hangi kaynaktan gelen ışıkla gözlerinin kamaştığı fark edilemez… İlahi kaynağına idrak etmiş olan gerçek aşk ise mahiyetinin bilincindedir. Arada bir bilmek farkı sadece. Bilir ve ondan sonra buluruz”

İşte Züleyha’nın aşkı genç mezarlık bekçisinin aşkı bu yolu takip eder. Nazan Hanım aşka dair aynı dergiden başka bir kesit onun aşk anlayışını bize tamamen verir:

“Aşk, ezelin hatırasıyla başlayarak varlığın bilincine doğru yürüyen bir yoldur. Yaradılışın sırrı ve çözüm önerisidir. Kainatın ve onun efendisinin varlık nedenidir. Nihayetinde O’nun, kuluyla arasındaki en kestirme ilişki düzlemidir. Yani her şey anlamına gelir. Abn Arabi üzerinden gelen vahdeti vücutçu aşk tanımını aşkın mümkün tanımları içinde tek ve geçerli olanı olarak görüyorum. Görür ve hatırlarız. Ezelde verilmiş söz vardır, Araf 172. Hepsi bu.” İşte anlatmak istediği bu tip bir aşk anlayışıdır. Bütün çatışmalar bu düzlem üzerine oturtulur. Günümüz insanı aşkı maddi anlamda aramaktadır. Nazan Hanım’ın tabiriyle verecek olursak kalbin aynası paslanmış olması, zamanın cürümünün kalbi kör etmiş olmasıdır. İşte budur eski ile yeninin arasındaki fark budur “N” ile “Nun” un arasındaki fark, “Nun”daki meleklerin uçup gitmesi bize meleksiz bir “N”nin kalması bundan dolayıdır.

Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığı aşk temi üzerinde bütün çalışmalar örülmüştür. Eğer Nazan Hanım’daki bu aşk anlayışını kavrayamazsak ondaki çatışmalara tam olarak vakıf olamayız. O yüzden sığ okuyucuyu sıkar Bekiroğlu’nun eserleri.

Bu noktadan sonra onu çepeçevre saran konuları şöyle belirtebiliriz: Bekiroğlu nesnel anlamda maddi temellere oturan bir çatışmaya rastlanmıyor. Daha çok maddi olmayan, söylemsel olanla, hakikat dünyasının arasında bir eşikte durarak çatışma ve temalarını bu bağlamlardan seçerek yazma gayreti içerisinde temel çatışma ve olan olması gereken çatışması içerisinde kaybolan değerden (sadakat, incelik, zarafet, anlaşılmak) gibi değerlere yaslanır. Ama bu değerler aşk dünyası içinde yer alır bu dünya Tanpınar’ın ikinci zaman dediği yahut postmodern anlayış içerisinde sıkıştırılmış zaman diyebileceğimiz bir zaman diliminde yer alır. Aşk bu zamanın yegane öznesidir. Çatışmalar bu dünyanın dışında kalmakla gerçekleşir.

Görünen çatışmalar (güzel olan, çıplak olarak kendini hissettirecek olanlar) doğu-batı, sığlık-derinlik, sadakat-sadakatsizlik, padişah-hattat, sevgi-sevgisizlik iken asıl çatışmalar aşk dünyası içerisinde kabuğunu, maddi-ruh, gerçek-hayal, masal-gerçek çatışmaları altında asıl ruhun bu aşk dünyasından kalma yahut uzağında olma çatışması besler.

Bu söylediklerimiz eserleri de somut olarak yakalayabildiklerimden bazılarını belirtmeye çalışayım. Maddi olanla ruhta tecelli eden arasındaki farkı yazarın diğeri olan Nakkaş’ın kaleminden yazılan hikayenin bir kesitinde karı-koca arasındaki tartışmaya yükler: “kadın, gerçek gönüldedir ve gözle görülmez diyordu. Erkek ise, gerçek gözle görülür ve bedenleri doyurmaya yarar diyordu.”

Bekiroğlu aşktaki bu yükselişi bize genç mezarlık bekçisinde açık bir şekilde gösterir. Genç mezarlık bekçisinin önce genç kalfaya aşık olması anlatılmış ve orada mutlak olanı değişmeyeni bulmasına gidilmiştir. Aşağıda genç mezarlık bekçisinin iç çekişmesinin yükselişinin anlatıldığı güzel bir kesit verilmiştir:

“Bütün istediğim şimdi bu ışığın aydınlığında gerçeği görmek. Bu ışığın aydınlığında sevgiliyi göreyim. Tükenmeyen ve kalıcı olanı. Dokununca yok olamayanı.” Yusuf ile Züleyha Hikayesinde Züleyha’nın durumu bize bu yükselişi, Yusuf’a duyduğu beşeri aşktan, Allah aşkına yükseldiğini gösteren bir kesit Züleyha’nın dilinden veriliyor:

“Senin huzuruna varmadan daha, bedenimin kirini göz yaşlarımla yıkamadım mı? Yusuf’un gömleğini, o gömleği yırtan şu ellerimle arıtmadım mı? Beni sana getirmeyecekse Yusuf’un aşkını ne yapayım? Rabbim duy beni!” Bir başka çatışmada yazmak ile yaşamak arasında yaşanır. Yaşamayı akıl, yazmayı kalp olarak alırsak burada da bir çatışma doğar ayrıca yazmak zorundadır. Aynı zamanda yaşamak, işte dengesini sağlamanın çatışması verilir bize. Çünkü sanatçı olan bir kişi içindekileri dökmezse acı çeker hatta Bekiroğlu’nun tabiri ile ölür. Kendini tamamen yazmaya verirse yaşamadan vazgeçmek zorundadır. İşte yazar eserinde bir başka çatışma olarak sunar bunu bize.

Bekiroğlu’nun kullandığı başka bir çatışma ise kalabalık-yalnızlıktır. Anlaşılma kaygısıdır. Nun Masalları’ndaki en acı verici yalnızlığı ise “son padişahta” sunar bize çünkü son padişah kalabalıklar içerisinde anlaşılmamasından kaynaklanan bir yalnızlık çeker. Nazan Hanım “Nigar Hanım, Sevgili” bölümünün başında yalnızlık üzerine söylediği kısım dikkate değerdir:

“Çokça kalabalıklar içinde çokça tenhalıklarımla baş edebilmek için bütün gül defterlerimi Nigar Hanım defterine dönüştürmek istemem.” (Burada Nigar Hanım’ın defterlerine dönüştürmek istememesi Nigar Hanım’ın defterlerinin yayımlanmamış olması ölümünden 50 yıl sonra defterlerinin araştırılmasını istemiş olmasıdır.)

Ayrıca tarihe sevgiyle bağlı olması konularını tarihteki kahramanlara yükleyerek bizlere vermesini sağlar. Feride İkbal’in Kara Yağmur hakkında söylediği dikkate değerdir: “Kara Yağmur maziye sevgiyle bağlı olan muhayyilenin şiirsel bir buruklukla iç geçirmesidir.”

Yine Feride İkbal’in Bekiroğlu’nun hikayelerindeki arayışı şöyle açıklar: “Aslında kitaptaki tüm hikayeler, paralel bir tarzda hikaye kahramanlarını, hikayeciyi, okura kendini derince arayışın odağında buluşturarak, insanın “öteki”ne gereksinmesi dahilinde erişilen kimi “hal”lerin şiirsel bir anlatımda verilişidir.” (Bütün bunları söyledikten sonra işlediği temaları şöyle sıralayabiliriz: Aşk, ihanet, yalnızlık, vefasızlık, sadakat, din, ruh, bezm-i elest, hayal, gerçek, bağışlama, düş, rüya, iftira, hüzün , nefret, adalet, kader, sabır, pişmanlık, korku, bağışlama, tabiat, masal, tarih, doğu-batı” gibi temalardır. Ahmet Kavaklı’nın Bekiroğlu için söylediği şu cümle çok önemlidir: “Kısacası Nazan Bekiroğlu hem hayat, hem tarih, hem masal olsun istiyor.”

ANAFİKİR (MESAJ)

Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinde anafikir çıkarmak çok zordur. Onun vermek istediği ana mesajı anlamak için üçüncü boyuta inebilmek gerekir. Bu bağlamda vermek istediği mesajları elimden geldiğimce bulmaya çalıştım.

Bekiroğlu’nun hikayelerindeki özü Hayrettin Orhanoğlu’ndan alınmış ödünç bir cümle ile şöyle diyebiliriz : “İnsanın kendi asli yaradılışına, var oluşuna hıyanet etmemesidir.” Ana hat bu olmakla birlikte, bunun bağlamında başka mesajlar da verilmiştir. Nazan Bekiroğlu müslüman kültürünün özelliği olan “mutlak kötü yoktur, mutlak iyi vardır.” Düsturunu tüm yönleriyle bize vermeye çalışır. Bunu biz Züleyha’da görürüz. Yusuf’un kardeşlerinde hattatta, genç mezarlık bekçisinde biraz dikkat ettiğimiz takdirde görebiliriz. Çünkü bunlar kötülük işlerler, hıyanet ederler fakat daha sonra orda kalmayıp iyiliğe, doğru olana yönelirler.

Bize Nazan Bekiroğlu önyargılı davranmamayı öğütler. İşte Firavn’un üzerinde bu tezini gerçekleştirir. Firavn Yûsuf’u zindandan alarak baş aziz yapar. Çünkü önyargılı değildir. Bunu Firavn şöyle belirtir : “Yûsuf’u görmek, Yûsuf’u farketmek, Yûsuf’a inanmak, Yûsuf’u bilmek; bu değil mi farklılığı ? Potifar ‘da yanılmak ama Yûsuf’u aziz yapmak bu değil mi başkalığım ?” Firavn zindandan aldığı birini tercih etmekle ülkesini açlıktan ve sefaletten kurtarttıran önyargısız oluşudur.

Bir başka mesajı tarihle bağlarımızı kopartmamamız gerektiği, geçmiş kültürümüzün bir kenara itilmemesi gerektiği fikri, kendi değerlerimize yabancı durmamamız gerektiğimizdir. Bu konuda Akşamın Ağası hikâyesinde yazar ile Hamid’in amcası arasındaki diyalog bize her şeyi verir: “… Sizden bize ne kalıyor? Bütün kapıları kapatalım mı? Yanlış anladın galiba, dedi. Bizsiz hiç olmayacaksınız. Bizler elbette hissettik. Bir hayatımız elbet vardı. Sen Çeşminur’u hiç bilmedin. Gözleri daldı. Beni söyletme, dedi. Bizi bulmak size düşüyor, bize değil.” Bir başka mesajı son pişmanlık fayda vermez. Bunu hattatın durumundan bize sunuyor. Karısını ve padişahı iki üç defa aldatan hattat pişman olur. Fakat artık kaçmış olan bir tren vardır. Bunu hattatın dilinden yazar şöyle verir : “Karısının yüzündeki her çizginin, saçındaki her beyazın öyküsünü biliyor olması bir başka türlü içini yaktı. Hatta çok fazla acı çekiyordu. Çok fazla acı çekiyordu ve yapabileceği hiçbir şey olmadığını bilmesi acısını arttırıyordu… Ve hattat defterlerinin bomboş olduğunu görüyor, bembeyaz kağıtlardaki simsiyah bir lekeye bakarak, hıçkırıklarıyla kahkahaları arasında, oysa benim ne güzelliklerim vardı, diyordu. Ne hüzünlerim. Oysa benim ne öykülerim vardı, diye ağlıyordu.” Bunların yanında insanın gurbette olduğunu unutmaması gerektiği. İnsan beşerdir şaşar, önemli olan o hatadan geri dönülmesidir. Nun Masallarından bir cümle : “Vaat ettiğin ülkeyi vermeyenlerden olma ki vaad edilen ülkesi verilmeyenlerden olmayasın.” İnsanın bezm-i eleste bir söz vermiş olduğunu hatırlatmak ister. İnsanoğlunun şer bildikleri aslında hayırdır. Bunu bize genç mezarlık bekçisinin durumu ile sunar. Genç mezarlık bekçisinin sevgilisine vermek için yetiştirmek istediği gül yerine, lale çıkar. Genç mezarlık bekçisi laleyi şer görür ve onu ezer. Aslında şer dediği sevgilisinin ilacıdır, yani hayırdır.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Bizden istenen tarihe, yahut hayata, yahut geçmişe, yahut zamanın kendisine, yahut herşeye asıl anlamıyla bakmak. Yazarın tümü ile üstlendiği tez, üstüne basa basa belirttiği mesaj bu. Son söz olarak Nazan Bekiroğlu’ndan ödünç bir cümleyle “Nokta vesselâm.”

Beşir Ayvazoğlu ; “Nazan Bekiroğlu”, Aksiyon, sayı 238, 26 Haziran 1999

NAZAN BEKİROĞLU

Taşra deyip geçmeyin, artık taşra yok. İstanbul ve Ankara gibi büyük merkezler dışında yaşayıp çok önemli eserler veren sanat, edebiyat ve kültür adamları tanıyorum. Bir ara Kayseri’de üç dört edebiyat dergisi birden çıkıyordu. Bugün de “taşrada şaşılacak seviyede dergiler, kitaplar yayımlanıyor. Üniversiteler yaygınlaştı; açıkçası üniversiteli olmak artık sadece büyük şehirlerin imtiyazı değil. bana kalırsa, iletişim çağında büyük kültür merkezlerinde yaşamakla taşrada yaşamak arasında pek büyük bir fark kalmamıştır. Bundan sonra bilgisayar ve internet imkanları iyi kullanılırsa aradaki mesafe rahatlıkla kapatılabilir. Üstelik daha fazla zaman, daha az stres. Ve oturup Nazan Bekiroğlu gibi hem akademik çalışmalar yapabilir, hem nefis hikaye ve denemeler yazabilirsiniz. İstanbul hasreti de hülyalarınızı kanaviçe gibi işleyip durur; hatta İstanbul’a geldiğinizde tadını burada oturanlardan daha iyi çıkarırsınız.

Nazan Bekiroğlu, tanıştığımız günlerle, Dergah’ta ardarda yayımlanan Hat ve Rasat, Kayıp Padişah, Ahter-suhte Hu ve Lâle gibi hikayelerinin ikliminde yaşıyordu; Ayasofya meydanındaki çay bahçesinde otururken ilk konuştuklarımız bana onun bugüne sürgün edilmiş bir geçmiş zaman hanımefendisi olduğunu düşündürmüştür. Eski sanatlardan, Topkapı Sarayı’ndan, saray hayatından, şehzadelerden, cariyelerden vb. bahsederken gözleri bir başka türlü parlıyordu. Doğup büyüdüğü ve halen yaşadığı Trabzon onun için herhangi bir taşra şehri değil, “şehzade taşrası”ydı. Hayretler içinde kalmıştım; sanki doğma büyüme İstanbulluydu ve taşrada Tanpınarca bir yoğunlukla deruni bir İstanbul hayatı yaşıyordu. Son derece ince bir duyarlığa ve zengin bir kültür birikimine sahipti; hikayelerinde Osmanlı tarihine, kültürüne ve yaşama iklimine, aynı konulara ilgi duyan birçok yazarın aksine sevgiyle yaklaşıyor; o dünyada yabancı bir gezgin gibi değil, dilini konuşan, acılarını paylaşan, sevinçleriyle sevinen ve biraz da kusurlarını görmezden gelen bir dost olarak dolaşıyordu. Tıpkı Yahya Kemal ve Tanpınar gibi “tarihin damarlarına sıcak kan yürüterek” Osmanlı’ya bazan “iki gözü iki çeşme” güzel he’nin gözleriyle, bazan lamelifin kolları, bazan da mesela III. Selim’in dokuduğu bir beste kumaşının girift nağmeleri arasından bakan bir yazar. Ya Letâif-i Enderun’ da imajlar avlıyor, ya bir eski zaman müneccimi gibi yıldızları tarassut ediyor; yahut eski bir lale meraklısı tavrıyla bir şüküfenamenin sayfaları arasında Lale-i Rumî’ler devşiriyordu.

Nazan Bekiroğlu’nun Osmanlı dünyasındaki gezintileri bir çeşit “rüyada yolculuktur. Bir manzarayı tül perdelerin ardından seyrettiğinizi düşünün! Nün Masalları’nı okurken -başkalarını bilmem ama- ben hep böyle bir duyguya kapılıyorum. Bununla beraber, tülleri aradan kaldırdığınızda, gösterilen dünyanın gerçekliğinden şüphe edilemeyeceğini, başka bir ifadeyle, görüntülerin flüluğuna rağmen, Bekiroğlu’nun kadınca bir duyarlık ve sezgiyle yakaladıklarının gerçeği belgelerden bile daha doğru yansıttığını hissediyorsunuz. Bir minyatürle oryantalist bir gravür arasındaki fark gibi. Gravürlerdeki tasvirler birebir olmalarına rağmen, Osmanlı gerçekliğini minyatürler kadar doğru yansıtamaz. Minyatür o dünyanın kendini ifade etmek için geliştirdiği özel bir ifade vasıtasıdır; gravürler ise, görüntülerin orijinallerine benzerliğine rağmen, ressamın bir yığın peşin hükümle yüklü kafasındaki “kurmaca” gerçekliğin yansıtıldığı resimler..

Peki, Nazan Bekiroğlu kimdir? Şehirli bir ailenin üç çocuğundan en küçüğü; kendi ifadesiyle “ehl-i kalem ve kelam” bir baba ile titiz ve oldukça eğitimli bir annenin, iki de ağabeyin ikliminde epeyi nazlanarak, korunarak, esirgenerek büyümüş Karadenizli bir hanım yazar. Çocukluğunda Türkçesi bozulur diye sokak yasaklanmış ve arkadaşları seçilmiştir, bunun için konuşurken Karadenizliliği hiç hissedilmez. Sima olarak Azeri asıllı annesine benzediği için Trabzon’un köklü ailelerinden birinin kızı olduğunu tahmin etmek imkansızdır.

Üzerine düşülmesi ve eğitimine fazlaca önem verilmesi, küçük Nazan’ı yalnızlaştırmış ve bunun sonucu olarak kendi içine kapanmasına ve hayal dünyasının gelişmesine yol açmış olmalıdır. Bu erken hayal dünyası, onun daha sonra oluşacak estetik dünyasının ipuçlarını da taşır. Estetik hazla dört veya beş yaşındayken tanışmıştır: Bir hastanenin bahçesinde, bir heykelin kaidesinde elinde çiçek demeti tutan bir küçük kız rölyefi. Ve kitaplar. Babasının zengin kütüphanesinde “daima programsız, daima rastgele, daima el yordamıyla” bir okuma, yani hep yaşadığımız o güzel, o heyecan verici macera. Arayış. Ama ne aradığım bilmeden! Tabiat sevgisi. Mehtaba, güle, yıldızlara, bulutlara, yağmura tutkunluk, ama ne yapacağını bilmeden! Şuura dönüşmemiş bir hayranlık, bir cezbe hali.

Lise ve üniversite yıllarında arayış devam eder. Ama içindekilerin günün birinde şiire ve yazıya dönüşeceğini derin bir biçimde hissetmektedir. Evet, edebiyat okuması bir tesadüf olmamalı! Nazan Bekiroğlu, hayatında çok şeyin önceleri tesadüf zannettiği bir nasip akışı içinde gerçekleştiğini, bunun için artık tesadüf kelimesini lügatinden çıkardığını söylüyor. Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümündeki öğrenciliği sırasında kendini ifade edebilmek için bir süre resimle uğraşır. Sonra mezuniyet. Trabzon’da dört yıl lise öğretmenliği, ardından Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak akademik hayata geçiş.

Nazan Bekiroğlu, Halide Edip’in romanları üzerinde doktora çalışmasını hazırlarken yazının tekniği üzerinde zorunlu olarak düşünmüş ve kendini yazı yoluyla ifade etmenin yollarını aramıştır. Bu sancı çoğalınca 1986’dan itibaren dergilerde şiir ve hikayeleriyle görünmeye başlar. Kendini içinde hep iğreti hissettiği resmi bırakmıştır bırakmasına, ama resimle uğraşırken edindiği renk bilgisi ve hâricî âleme dikkatli bakış zamanla evrilerek yazısının temel öğelerinden olacaktır. Yazar olarak Bahattin Karakoç’un Kahramanmaraş’ta çıkardığı Dolunay’da doğar. Bu dergide Duvardakiler adlı hikayesinin bir gün hikayeci Mustafa Kutlu’nun dikkatini çekeceği aklının ucundan bile geçmemiştir.

Nazan Hanım, fakülteden hocası olan Prof. Dr. Orhan Okay’ı ve Dolunay’daki hikayesini okuyup Bahattin Karakoç’a bir mektup yazarak kimliğini öğrendikten sonra kendisiyle temas kuran Mustafa Kutlu’yu yazarlık hayatındaki önemli dönüm noktalarına yerleştiriyor. Kutlu’nun ilk mektubundaki ilk uyarısı şudur: “Şiiriniz oluşmakta olan hikayenize zarar verebilir!”. Açık kalplilikle yapılan bu uyarıyı dikkate alarak edebiyattaki yönünü bir daha değişmeyecek şekilde belirleyen Bekiroğlu, o gün bugündür şiir değil ama, şiire koşan hikayeler ve denemeler yazıyor. Resim terbiyesi gibi, şiir duyarlılığı da onun nesrini besleyen bereketli bir kaynak haline gelmiş; şiirde söyleyemediklerini hikayelerinde söylüyor ve bundan hiç mi hiç şikayetçi değil. Ve bir süre Türk Edebiyatı dergisi, ardından uzun bir Dergah dönemi ve bu dönemin ürünü olan nefis bir hikaye kitabı: Nün Masalları (Dergah Yayınları, İstanbul 1997).

En önemli hikayelerini Mustafa Kutlu’nun yönettiği Dergah dergisinde yayımlayan Nazan Bekiroğlu, bu arada doçentlik için Nigar Hanım üzerinde çalışmaya başlamıştır. Adına ilk defa on dört yaşındayken Hayat Tarih Mecmuası’nda rastladığı, hafızasına kapaktaki zarif yaşmaklı fotoğrafıyla yerleşen, birinci sınıf bir şair olmadığı için üzerinde hiç çalışılmamış bir hanım, Nigar binti Osman. Nigar Hanım’ın İstanbul’da, Aşiyan Müzesi’nde ölümünden elli yıl sonra açılması kaydıyla muhafaza edilen günlüklerinden haberdardır. Elli yıl çoktan dolduğuna göre.. Bu, onun muhayyilesi için yeterince kışkırtıcı bir bilgidir. Yirmi ciltlik günlüğün kopyası alınır ve heyecan verici bir macera başlar. Şimdi bir kadın, altmış küsur yıl önce ölmüş başka bir kadının hayatını satır satır çözecek ve yeniden inşa edecektir. Çalışırken akademisyen kimliği ile hikayeci kimliği arasında derin bir çatışma yaşayan ve bunu Nigar Hanım, Sevgili adlı hikayesinde anlatan Nazan Bekiroğlu, sonunda, bütün akademik kurallara uygun, ama bir edebiyatçının ince duyarlığını yansıtan, üslup bakımından benzerlerinden çok farklı bir biyografi yazar ve doçent olur*.

Bir hikaye ve deneme yazarı olarak geçmişi sorgulayıcı bir tavrı benimseyen Nazan Bekiroğlu, hayran olduğu ve derinden etkilendiği Tanpınar gibi, geçmişte yaşamayı, fakat orada kalmayıp bugüne bir şeyler taşıyarak yeni şeylere “dönüştürmeyi” çok iyi biliyor. Ne pasif bir hayranlık, ne anlamsız bir düşmanlık. Önce anlamak ve anladığını iyi ifade etmek. İyi ifade edememenin bir yazar için nasıl dayanılmaz bir sancı olduğunu, esasen sanatın bu sancıdan, en iyi ifadeyi bulma cehdinden doğduğunu da biliyor. Cemil Meriç’in deneme üslubunu benimsemiş; eksilte eksilte yazıyor, yani yazdıklarının en acımasız eleştirmeni kendisi. Sade ve çocuksu bir cümlenin, sadelikteki beşerînin peşinde. Peki bunu başarabiliyor mu? Hem de nasıl!

İnanmazsanız, Nun Masalları’ nı ve Zaman’daki Mor Mürekkep yazılarını okuyunuz.

Bekiroğlu’nun bu çalısması Şair Nigar Hanım (İletişim Yayınları 1998) adıyla kitap olarak yayımlanmıştır.

Ahmet Kabaklı “Sevdiğim Hikâyeler,Romanlar”, Türkiye, 6 Kasım 1997

Sevdiğim hikâyeler, romanlar

Ahmet Kabaklı (Gün Işığında)

1997 yılı hikâye ve romanda, düşünce ve fikir kitaplarında, yüz ağartıcı bir yıl oldu. Ne yazık ki, gerek benim rahatsızlıklarım gerek Türkiye’nin hayat ve siyasetindeki zikzaktık, demokrasi yarasındaki kanamalar, o eserleri hakkiyle okuyup size tanıtmama izin vermedi.

Ne şükür ki, bahsettiğim bu yılki eserlerin değerli yazarları ile çok gün yan yanayız. Çoğunluğu Türk Edebiyatı (Türk Edebiyatı, Tel: 0212 527 50 32… Faks 513 77 49 veya Dergâh’ta Türkiye’de yahut dost gazetelerde yazıyorlar. Sözlerini dinliyor, yazılarını okuyoruz.

Önce, çok memnunum ki, değerli yazarımız, kardeşimiz Sevinç Çokum’un “Karanlığa Direnen Yıldız” adlı, millî öneme ulaşmış romanından söz edebilmiştim. Tekrar hatırlatayım (Ötüken, Faks O 212 251 00 12’den isteyiniz.) Menderes faciasının edebî roman haline gelişiyle az çok teselli bulunuz. Edebileşmek, ebedileşmektir.

Üstad elinden çıkma çok değerli, önemli bir romanımız daha (Ötüken, aynı faks) Emine Işınsu hanımefendinin Nisan Yağmuru adiyle yayımlandı. Türk Edebiyatı kitabımın “Hikâye ve Roman” adlı beşinci cildinde (Bakınız Türk Edebiyatı Vakfı, Faks O 212 513 77 49) Sevinç Çokum gibi Işınsu’yu da sayfalar dolusu anlatmıştım.

(Esasen 5. cilde baktığınızda, bugün sözünü etmek istediğim Husrev Matemi, Beşir Ayvazoğlu, Altan Deliorman, Fatma Karabıyık Barbarosoglu, Ayşe Göktürk Tunceroğlu, Nazan Bekiroğlu ve Muhterem Yüceyılmaz gibi seçkin yazar ve fikir adamlarımızla, hikayecilerimizi de tanımış olacaksınız.)

Oyunları ve Azap Toprakları, Tutsak, Çiçekler Büyür, Canbaz, Kafdağının Ardında, Atlıkarınca, Cumhuriyet Türküsü, Dost Diye Diye romanları ile de tanıdığımız sayın Işınsu, Nisan Yağmuru’nun arka kapağına şu halis tabiat, tasavvuf ve felsefe karması yaprağı özet olarak düşürmüş:

“-Efendim, nisan yağmurları başlayınca istiridyeler denizin üstüne çıkar, açılır ve içlerine bir nisan yağmuru damlasını alır kapanır ye tekrar denizin derinliklerine doğru çekilirmiş. İşte inci, bu nisan yağmurunun damlasından oluşurmuş. Hoş değil mi?

-Evet, hoş ye ince., dedim, bütün efsaneler gibi. Fakat ben şimdi diyebilirim ki, ustam bir nisan rahmetidir, bizler de istiridye! Ve habire ondan bir damla alabilmek için gönlümüzü açıp duruyoruz… çalışıyoruz.. Çalışıyoruz ki kendimizden bir inci elde edelim.”

Öyle nefis bir üslûp ki, şiir mi roman mı olduğunu ben dahi ayırdedemedim.

Sam Amca ile Sâmiye Teyze adlı hikâye kitabının yazarı Ayşe Göktürk Tunceroğlu’nu da, yine her hafta yazdığı Amerika Mektupları ile Türkiye Gazetemizden ve Türk Edebiyatı dergimizden tanıyorsunuz. Türk Edebiyatı Vakfı Yayını (Faks: 513 77 49) olan bu ilgi çekici kitabı okumalısınız.

Kitabın adından da anlaşılacağı üzre buradaki güzel hikâyeler hem Amerika’dan dem vuruyor ve şaşırtacak güzel çizgilerle, devamlı oturduğu bu gurbete Türkiye’den hatıralar taşıyor. “Tablo” adlı hikâyedeki şu hasrete bakın:

“-bak, Tuğrul bey bak” Hilâl’i görüyor musun? Üç tane… Her bir yelkenlide üç tane. Osmanlı bayrağı bu.

….-Nereden buldun peki?

-Bizim bacanak Şükrü’yü bilirsin. Onun süperlik yaptığı apartmanda bir yaşlı kadın öldü geçenlerde… Oradan buldum, kadıncağızın terekesinden yani… Long Island’da oturuyorlarmış.”

Acı Deniz (İz Yay. Faks, 0212211 30 11 )de aynı zamanda sosyoloji doktoru olan Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun gündelik vakalar içine, inanılmaz derinlik ve hüzün koyan hikâyelerini içeriyor. Kitabın arka kapağında şu önemli notlar var:

“Temelde modernleşme sürecinin hırpaladığı değerleri tevarüs etmeye aday bir insana yöneliyor. Yöneliyor ve elinde “acı” kalıyor… Bir bakıma kadın ve dünyası Karabıyık Barbarosoğlu’nun üzerinde ısrar ettiği problemler.”

Yazarın, derinleme düşünce ve merhameti, belki “Gözyaşları” hikâyesindeki, küçük kızın duygulariyle daha güzel anlaşılacak.

“Yeni bir elbise aldıklarında odamın içi önce pembe olur, derken, dedemin, ortasından kamburlaşmış uzun işaret parmağını gözüme sokacakmışçasına iki yana sallayarak, biraz önce elime tutuşturdukları elbisenin saadetini seri almak ister gibi “Senden daha zor durumda olanları düşün” deyişiyle kırmızıya dönüşür, sonra turuncu olurdu.

Nun Masalları adlı hikâye kitabı ise Nazan Bekiroğlu imzasını taşıyor. Bekiroğlu “Halide Edip” üzerinde bir çalışması ile doktor “Nigâr binti Osman” üzerindeki incelemeleriyle de Doçent olmuş bir öğretim üyesidir.

“Nun Masallarında (Dergâh Yay. Faks. 516 19 21) Nazan Bekiroğlu çok rahat ve olağan bir masal veya efsane hayatına teklifsizce giriyor. Tarihi, saray mekânlarını ve olağanüstü’yü âdeta yaşıyor. İşte “Nakkaşın Yazılmadık Hikâyesi”nin ilk satırları: “Artık geçmiş olan bir zamandan geliyorlar ve ben hepsini ama hepsini, azapla, tutkuyla, kan ter ve gözyaşiyle, pişmanlık ve utançla tanıyorum. Hattatı, genç mezarlık bekçisini, genç kalfayı. Enderun ağasını, cariyeyi, padişahı, ulak ve sahafı, türbedar ve ihvanı? Onları bir arada görmekten ve aramıza salt eskimekten ibaret bir sözcükle yazılmayan pek çok şeyin girmiş olduğunu farketmekten garip bir acı duyuyorum.”

Çeşmibülbül Mevsimi, (Ötüken) Türk Edebiyatı Vakfı’nın yıllar– dan beri devam eden ve edebiyatımıza, cidden seçkin hikayeciler Kazandırmış olan Ömer Seyfeddin yarışmalarımızda, iki de birincilik kazanmış olan ve bu yıl ilk hikâye kitabını yayımlayan değerli yazarımız Muhterem Yüceyılmaz’ın eseridir.

Yüceyılmaz: “Hikâye ile hayatın ortak noktalarını, ikisini de kısa ve yoğun oluşları”nda buluyor. “Bu kitaptaki hikâyeleri serüveni, hayat ve sanatı bir arada, içice görme ihtiyacıyla başladı” diyen hikayecimiz: “Modern zamanların, kişiye durup düşünme fırsat tanımaksızın devamlı değişen değerler sunması, yazarın yakalaya? bildiği son güzelliklere dört elle sarılmasına sebep olmuştur” diyor.

Bakınız “Eski Bir Fotoğraf” hikâyesinde 70’lik, sessiz hanımefendi ne güzel bir objektifle resmediliyor: “Emine Hanım, hayatının hiçbir döneminde sevgi gösterisine talip olmadı. Buna rağmen, çocukları, torunları, onu pembenin en koyusuyla sevmişlerdir. O, gerektiği yerde hep hazır olan, kimseyi bekletmeyen, ağırlığını başkasına hissettirmeyen bir saka kuşudur.

NOT: Yazıyı uzun tutmama rağmen 6 değerli kitabı ancak kısaca, anlatabildim. Hüsrev Hatemi, Beşir Ayvazoğlu, Altan Deliorman, Ahmet Akgündüz, Necmettin Türinay, Durali Yılmaz gibi değerli yazarlarımızın, 1997’de çıkan yeni kitaplarından da yakında söz edeceğim.

İleri,Selim; “Yitik Romancıya Yeni Bakışlar”, Milliyet, 28 Nisan 1992

Selim İleri

Yitik romancıya yeni bakışlar

CUMHURIYET dönemiyle birlikte, edebiyat tarihi yazanlar, aşk, karasevda romancılarını gündem dışı bırakmayı, dahası, gizli kapaklı horlamayı yazık ki bir erdem saymışlardır.

Bırakın roman okumayı, okuma yazmanın bilinmediği dönemlerde nice nice aşk, karasevda romanlarıyla nice nice okurlar ‘yetiştirmiş’ yazarlar da işte bu yüzden büyük haksızlığa uğramış, emekleri yadsınmış, değerleri üzerinde hiç durulmamıştır. Bu olgu her zaman gönlümü yaktı.

Dergâh dergisinin son üç sayısında (Şubat, Mart, Nisan 1992) Nazan Bekiroğlu çoktan unutulmuş, yitikler arasına karışmış bir romancıyı, Güzide Sabri’yi inceliyordu. Yüzyılın başında halk çevrelerinde derin izler bırakmış Güzide Sabri günün birinde büsbütün silinir, kimse tarafından anılmaz, böylece yıllar geçer. Ta ki hülyalara açık, o zamanın Türk sineması Ölmüş Bir Kadının Evrâk-ı Metrûkesi’ni hatırlasın… Yaban Gülü, Hicran Gecesi, bu romanlar da filme alınır ve Güzide Sabri ‘ölmez eseri’yle bir süre de sinemada yaşamış olur.

özlü yazısında Nazan Bekiroğlu’nun vurguladığı gibi, Güzide Sabri’nİn romanları öyle ‘ölmez eser’ler değildir gerçi. Bununla birlikte söz konusu romanlar, söylenegeldiği gibi, okurları koşullandırmış, ilkel bir edebiyat beğenisine mi çekmiştir? Bekiroğlu işte asıl bu soruyu yanıtlamayı deniyor, teknikleri o kadar küçümsenmiş bu romanları uygulayım açısından halk hikayeleriyle oranlıyor.

Üstelik şaşırtıcı, ilginç sonuçlara varıyor: “Kuşkusuz, bizim bu araştırma ile yapmak istediğimiz; halktan gördüğü yoğun talep noktasından hareketle, Güzide Sabri romanlarıyla halk hikâyesi arasında kurulabilecek ortaklıklara işaret etmek ve söz konusu yoğun talebi bu noktadan izah etmeye çalışmaktan ibarettir.”

Güzide Sabri’nin roman yazarken halk hikâyesi olanaklarından yararlandığını ileri sürmüyor araştırmacı, bu olanakların Güzide Sabri romanına handiyse ‘kendiliğinden’ aktığını ifade etmeyi deniyor. Böylece halkın o zamanlar çok sevdiği aşk, karasevda romanlarında geleneğin sürüp gitmişliğine değinme fırsatı buluyor.

Türkiye’de şimdi popüler roman yazılmıyor, karasevda romanı yazılmıyor, hatta Refik Halit tarzı dinlendirici, mutluluklar veren, lezzetli romanlar da yazılmıyor. Türk romanı ille entelektüel olma savında, öyle bir entelektüellik ki, çoğu kez, büyük iddialardan kofluklara gelip çarpıveriyor. Geçmişin alçakgönüllü romancılarına bilgisiz dememiz de entelektüelliğin bir sonucu olsa gerek.

Nazan Bekiroğlu’nun şu (yanıtlı) sorusuna yüzde yüz katılıyorum ve soruyu duyurmak istiyorum:

“(…) Şimdi bize iyice uzak hatıraların halk muhayyilesinde daha canlı yaşadığı bir dönemde, geleneğin bir kolunun gizli ve örtülü bir uzantısı gibi halkın beğenisine bu kadar kuvvetle hitap etmiş bu romanı; yeni tekniklerle, yeni arayışlarla, yeni tecrübelerle yüklenilmiş bir noktada ve tabii en başta sanat endişesiyle, yeniden gözden geçirmek, onun bize ve ruhumuza hiç de yabancı olmayan dünyasından faydalanmak neden mümkün olmasın?”

iki satırlık bir yanıt da ben ekleyeceğim: Elbette mümkündür. Gelgelelim, böylesi bir çaba için Türk romanını bilmek, özümsemek gerekir. Okumak, öyle sanıyorum ki, günümüz yazarları için büyük külfet!..