Münakaşaları ve Cenab Şehabeddin’in İki Mektubu

MÜNAKAŞALARI ve CENAB ŞEHABEDDİN’İN İKİ MEKTUBU

“Şu içinde bulunduğumuz Dünya Harbi biter

fakat edebî harp bitmez”.

Elhan-ı Şita şairi, kendisini fazla tanımayanlar arasında ihtimal ki hassas, insanları incitmekten çekinir, münakaşadan hoşlanmaz bir imaj bırakmıştır. Ancak hayatı gözden geçirildiğinde Cenab’ın bu imajın çok dışında bir kimlik sergilediği görülür. Bu kimliğin hakim vasıflarının güvensizlik ve istihza olduğu hususunda hemen bütün eleştirmenler görüş birliğindedir. Kendisi Güneş gazetesindeki bir mülâkatında hayata belkiler ve şübheler arkasından baktığını ifade eder: “En ziyade emin olduğum hayatım bile bence bir milyon ‘belki’ arasında bir kaza-yı uzvîdir. Hayatta ilmimi her neye taksim etsem bakıyorum ki ‘şübhe’ adlı ve müteaddid haneli bir kesir kalıyor. Bu cihetle her ‘evet’ime ve her ‘hayır’ıma gizli ve sarih bir ‘belki’ karışır”[1]. Cenab hekim ve askerdir. İnci Enginün onun böylesine realist bir karakter taşımasında hekimliğinin rolü bulunduğu kanaatindedir2. Kimliğindeki sivri yanlara rağmen, Cenab’ın san’at gücü itibarıyla büyük olduğu tartışılamaz bir gerçektir. Hakkında ilk kapsamlı araştırmanın sahibi bulunan Saadettin Nüzhet, Cenab’ın edebi kimliği kadar fikri münakaşalarını da irdelediği eserinde

“Sanat tarihimizde Cenab’ın elbette büyük bir mevkii vardır. Fakat tefekkür tarihimizde menfi tipleri gösterirken daima Cenab’ı mevzuubahs etmek zaruretindeyiz. Çünkü onu hayatının sonuna kadar yalnız bu güne değil hattâ yarına tahaküm etmek isteyen bir şahsiyet olarak görüyoruz” der3. Saadettin Nüzhet’e göre Cenab bu fikrisabit yüzünden edebiyatta “yeniliği pek tabii” görmekle birlikte “buna tahammül edemiyordu”. Çünki o “daima bir edebî otorite olarak kalmak” istiyordu4 Döneminde Cenab’ın şair olarak büyük ilgi gördüğü doğrudur, ancak bu itibar onun kimi edebi, kimi fikri, kimi doğrudan politik münakaşaları esnasında çok defa zedelenir. Denebilir ki kullandığı dilin ağır olmasından daha önce5, özellikle Milli Mücadele aleyhtarı bir tavır sergilemiş olması, sonraları bu tavrından rücu etmiş olmakla birlikte samimiyetine kimseyi inandıramamış bulunması, Cenab’ın Cumhuriyet döneminde büyük ölçüde unutulmaya terkedilmesinin ilk sebebidir.

Cenab, fikrî ve edebî münakaşadan adeta zevk alır. Ruşen Eşref’le yaptığı bir söyleşide bunun edebiyatıma sulhun büyük bir âşıkı değilim. Kalem kardeşlerimizle aramızda sulh imzalandığı gün, sanırım ki edebiyat âlemini yalnız can sıkıntısı dolduracak” 6 . Cenab münakaşadan hiç uzak durmamıştır. Onu ölümüne kadar takip edecek, daha doğrusu kendisinin davet ettiği kalem tartışmaları, Paris dönüşü (l894)başta Mektep dergisi olmak üzere çeşitli yerlerde yayımlanan şiirlerinin garipsenmesi ile başlar.

Bu münakaşaların en ünlülerinden biri Ahmed Midhat’le arasında geçen Dekadanlar münakaşasıdır. Esasen Cenab o sindeki bir mülâkatında hayata belkiler ve şübheler arkasından baktığını ifade eder: “En ziyade emin olduğum hayatım bile bence bir milyon ‘belki’ arasında bir kaza-yı uzvîdir. Hayatta ilmimi her neye taksim etsem bakıyorum ki ‘şübhe’ adlı ve müteaddid haneli bir kesir kalıyor. Bu cihetle her ‘evet’ime ve her ‘hayır’ıma gizli ve sarih bir ‘belki’ karışır”[1]. Cenab hekim ve askerdir. İnci Enginün onun böylesine realist bir karakter taşımasında hekimliğinin rolü bulunduğu kanaatindedir2. Kimliğindeki sivri yanönden tepki çekti. Ahmed Midhat gibi devrinin yenilik yanlısı bir yazar dahi bu havadan etkilenerek Sabah gazetesinde Dekadanlarbaşlıklı bir yazı ile münakaşaya karıştı. Dekadan (decadent) Fransızca “gerileme” anlamında bir kelime olup, ilk kez Fransız lbette büyük bir mevkii vardır. Fakat tefekkür tarihimizde menfi tipleri gösterirken daima Cenab’ı mevzuubahs etmek zaruretindeyiz. Çünkü onu hayatının sonuna kadar yalnız bu güne değil hattâ yarına tahaküm etmek isteyen bir şahsiyet olarak görüyoruz” der3hmed Midhat’e cevaben Servet-i Fünun mecmuasında “Dekadizm Nedir başlıklı bir makale yayımladı10 . Bunu başkalarının da katılmasıyla karşılıklı bir yığın makale izledi. Sonunda Ahmed Midhat Efendi “Teslim-i Hakikat” başlığıyla Tarik gazetesinde yayımladığı yazıda 11 -Naci-Ekrem kavgasının hatıraları zihninde taze bulunuyor olmalıdır- hadiselerin geldiği noktayı kâfi görmüş olacak ki itidali davet eder. Saadeddin Nüzhet, Ahmed Midhat’in o sıralarda devam etmekte olan Klasikler mübahasesinde “Benim Cenab Şehabeddin ve Halit Ziya Beylere sözüm yok. Asıl sözüm kızım sana söylerim gelinim sen anla kabilinden olmak üzere Dekadanlar’a aittir” dediğini kaydeder12 .

Dekadanlar münakaşasının arkasından Servet-i Fünun şairlerinin bir kısmı, ortak edebi anlayışları yerine Cenab’ın ya da Halit Ziya’nın şahsını müdafaa etmek mecburiyetinde kalmış olmalarından dolayı huzursuzluklarını beyan etmek istediler. Ali Ekrem Bey, Edebiyat-ı Cedidecileri eleştiren bir yazı yazdıysa da, Fikret yazıyı Servet-i Fünun’da ancak kısmen değiştirip bazı yerlerini de çıkardıktan sonra yayımladı. Bunun üzerine Ali Ekrem, “Ayın Nadir” imzasıyla rakip dergi Malûmat’‘ta bir tenkit yayımladı13 . Cenab kendisini yine bir münakaşanın tam ortasında bulmuştu.

Fakat Dekadanlar’dan sonra Cenab’ın yaşadığı en geniş kalem münakaşası kuşkusuz Genç Kalemler mecmuası etrafında ve “Sade Dil-Yeni Lisan” anlayışı hususunda zuhur etmiştir. Ömer Seyfeddin, l5 Kânunısani l326 (28 Ocak l9lO) tarihinde Ali Canip’e “Edebiyatta, lisanda bir ihtilâl vücuda getirelim. Ah, büyük fikir say, sebat ister” şeklinde biten bir mektup yazmıştı. Sade dil-yeni lisan hareketinin kıvılcımını oluşturacak bu cesur mektuptan çok etkilenen Ali Canip, Ziya Gökalp’de saflarında olduğu halde Genç Kalemler mecmuasını bu işin adeta neşir organı haline getirmeye çalışmıştı. Genç Kalemlerin yeni tarzda çıkmaya başladığı ilk sayısında imza yerinde kocaman bir soru işareti ile ünlü “Yeni Lisan” makalesi yayımlandı14. Yazıda Servet-i Fünun dönemi “Avrupa mektebi” olarak gayr-i millî bulunuyor, otuzbeş sene evvel başlayan sadeliği öldürmekle suçlanıyor, Fikret’le Cenab’ın gerçekten güzel fakat son derece milliyetimize, hissimize, zevkımize muhalif Fransızca şiirler vücuda getirdiği öne sürülüyordu. Servet-i Fünun lisanına son derece yoğun bir tepkiyi dile getiren yazı, o güne kadar varlığı tabiî addedilen pek çok yabancı unsurun lisandan tasfiyesini teklif ve telkin ediyordu. Bu anlayış ilk anda tepkiyle karşılandı. Epeyce sert ve müstehzi bir eda ile cevap veren Cenab’ın yazıları Hak, Şehbal ve Servet-i Fünun’da intişar etti. Cenab’ın “İnkılâb-ı Lisan” yazısı ile münakaşa kızıştı15. Yeni Lisan hareketi ona göre “yalılar argosu”uydu, bu hareketi “cebri ve sun’i buluyordu”16. Genç Kalemler’in polemik kısmını Yekta Bahir müstearıyle Ali Canip yönetmekteydi . Bu polemiklerin bir kısmını daha sonra Milli Edebiyat Meselesi ve Cenab Bey’le Münakaşalarım adlı bir kitapta bir araya getirecektir17 .

Cenab’ın o sıralarda özellikle Hak’ta çıkan yazıları bir başka kitlenin yıldırımlarını çekmesine de neden olmaktaydı: K a d ı n l a r. Cenab, başta “Bizde Nisaiyyun ” başlıklı yazı 18 olmak üzere kadınlarla da uğraşmaya başlamıştı. “İstanbul’a avdet ettiğim zaman birkaç risalede birkaç makale gösterdiler: Tesettür-i nisvana ait beyanname-i fetvapenahiye karşı adem-i memnuniyet ifade eden makaleler… Bunları gözden geçirince kendi kendime dedim. Hımmm… Bizde de nisaiyyun varmış”. Cenab’ın bizde kadın varlığının evveliyatını böyle bir kalemde silip atması, mevcut olanları da küçümser bir eda takınması, dönemin bir kısım erkekleri ile kadınlarını, özellikle Nigâr ve Halide Hanımları kızdırmış ve küstürmüştür19 . Ancak Hamdullah Suphi, Cenab’ın “Bu defa gülmek için lüzumundan fazla feci bir meseleyi vesile ittihaz ” ettiği kanaatindedir20 . Kadınlarla ilgili tartışmanın çok fazla genişlemediğine bakılırsa Cenab bile bu hususta fazla ısrar etmeye cesaret edememiş olmalıdır.

Cenab Cumhuriyet’ ten sonra da münakaşalardan uzak kalamaz. Politik mahiyetli olanların yanı sıra edebî mahiyetli olanlar da devam etmektedir. Bir gürültü de hece ölçüsü etrafında kopar. Akşam gazetesinde “Nazımda Ahenk” hususunda yayımladığı makalede21 hece veznine karşı çıkıyordu. Çeştli gazete ve dergilerde bu alaycı yazıya karşı tepki dolu cevaplar yükseldi. Varlık‘ta Yaşar Nabi’nin düzenlediği anket genç şairlerin Cenab’ı reddettiğini gösteriyordu22 . Oysa daha Edebiyat-ı Cedide döneminde Mektep Mecmuası tarafından düzenlenen”En İyi Şair” anketinde İsmail Safa’nın ardından Fikret’le birlikte ikinciliği paylaşmıştı. Cenab bu yoğun tepkiler karşısında Anayurt’ta “Nazmımız ve Vezin Meselesi” adlı bir yazı neşrederek nisbeten yumuşama yoluna gitti23 . Yeni Lisan hareketinin ilkelerine hâlâ tepkiyle bakan Cenab, 26 Eylül l932 tarihinde toplanan I. Türk Dili Kurultayı’na katıldı. Münakaşalara girmemekle birlikte bu kurultayın etkisiyle yazılarında bir sadeleşme hissedildiği hususunda görüşler vardır. Yayımlanan son şiirinde de sadelik dikkat çeker24 .

Ömrünün sonuna doğru Cenab, Cumhuriyet’te yayımlanan İnkılâp” başlıklı üç sayı süren bir makalesinde “Mazi ahtapotunun cıvık ve sıvışık kollarından” bahisle Gazi ve inkılâpları yüceltmektedir25. Ancak bu yazının yüksek tonu, yine onun samimiyetsizliğinin gündeme gelmesine neden olur. Darülfünun gençlerinin çıkardığı Birlik mecmuasında “Cenab Bey Susunuz” başlığıyla imzasız bir yazı yayımlanır26 . Bu yazıda Cenab, mazisindeki hesaplarla değerlendiriliyor, Milli Mücadele aleyhtarlığı, Ali Kemal ile arkadaşlığı, Peyam Sabah günleri hatırlatılıyordu.

Cenab’ın hayatındaki polemikler kuşkusuz bu kadar değildir. Denebilir ki o ömrünün her anında bir münakaşanın içindedir, az ya da çok ölçüde. Elhân-ı Şitâ şairi, l934 yılının karlı ve soğuk bir Şubat günü öldüğünde, kendisini bir türlü bırakmayan münakaşa dolu bir geçmişi noktalıyordu, kırgın ve yorgundu.

“Edibe-i Necibe Efendim Hazretleri”

Elimizde Cenab Şehabeddin’den Nigâr Hanım’a gönderilmiş ve Aşiyan Müzesi’nde muhafaza edilmekte olan iki mektubun örneği bulunmaktadır.

Bu mektuplardan biri l Kânunısani l313 ( l3 Ocak l898 ) tarihini taşımakta ve sahife başında, tarih yanında “kamarada” ifadesi yer almakta. Cenab l896-l9O8 arasında Cidde’de Sıhhiye Müfettişi olarak görevlidir. Bu durumda mektubun bu zaman zarfındaki bir vapur yolculuğu esnasında yazıldığı düşünülebilir. Mektup Cenab’ın Nigâr Hanım’a teşekkürüyle başlıyor. Çünki Nigâr Hanım “Pek kıymetdar bir albüme nâm-ı hakîrâne”sini de “tenezzülen kabul buyurmuş”tur. Üstelik “vazife-i teşekkür uhde-i tilmizâne” ye “müterettip iken” Nigâr Hanım bu arada “Kulûb-ı necîbeye has bir rikkat-i nezaket eseri” daha göstererek Cenab’a yeni bir kart göndermiştir. Cenab, Nigâr Hanım’ın gönderdiği bu kartı “bahâdar eser-i âtıfet” olarak niteleyerek “büyük bir şair-i garbînin mecmua-i neşâidi içinde hıfz” ettiğini ilâve eder. “Daha muhterem bir makam bulamadığı içinsindeki bir mülâkatında hayata belkiler ve şübheler arkasından baktığını ifade eder: “En ziyade emin olduğum hayatım bile bence bir milyon ‘belki’ arasında bir kaza-yı uzvîdir. Hayatta ilmimi her neye taksim etsem bakıyorum ki ‘şübhe’ adlı ve müteaddid hanatırlarda Cenab, İstanbul’a avdetinde “Hakk-ı fezâilpenahinizde mükemmel bir intikadname neşrine karar verdim” demektedir: “Bir intikadname neşri: Garip bir nimetşinaslık, değil mi efendimiz. Vakıa bizde intikada verilen mânâya göre öyle, fakat bendeniz inlara rağmen, Cenab’ın san’at gücü itibarıyla büyük olduğu tartışılamaz bir gerçektir. Hakkında ilk kapsamlı araştırmanın sahibi bulunan Saadettin Nüzhet, Cenab’ın edebi kimliği kadar fikri münakaşalarını da irdelediği eserinde

“Sanat tarihimizde Cenab’ın eve Niran‘ı 29 temel olarak aldığını, her mısraı evirip çevirdiğini, “nâzıme-i fazılanın rûh-ı rakikine müteallık bir şey bulmadıkça” öbürüne geçmediğini yazar. “Bir ruh-ı umumi ” aramak niyetindedir. Burada dikkate değen şey usul bilgisi vererek”ilm-ür-ruh ve usûl-i tahlîl delâletleriyle” hareket ettiğini belirtmiş olmasıdır. Öyle ki bir nevi psikolojik test uygulamak üzere Nigâr Hanım’a “perception, conception, volition… ” gibi şimdilik dokuz terimden müteşekkil ilerde artabilecek bir kavram listesi göndererek bunların kendisinde ne gibi çağrışımlar uyandırdığını sorar. Bunun bir “examen psychique” olduğunu ilâve etmekten de geri kalmaz. “Edibe-i necibe Efendim Hazretleri” diye başlayan “şâkird-i irfanınız” diye imzalanan bu mektup tenkit faaliyetlerinin Servet-i Fünun döneminde kazandığı mahiyeti göstermesi bakımından ilginç bir örnek.

“Ancak şîkeste-beste kendi âheng-i şiirimi dinlemek emelindeyim”.

Söz konusu mektuplardan ikincisi, yazımızın ilk kısmında kısaca hatırlatmaya çalıştığımız kalem münakaşalarından birinin epeyce hararetlendiği bir sırada yazılmış olmalı. Sert, yer yer Cenab’ın kendi ifadesi için kullandığı tabirle “kaba”laşan bu mektupta yazık ki ay belirtilmiş olmasına rağmen yıl kaydedilmemiş. Bu durumda mektubun hemen tamamında sözü edilen muarızların hangileri olduklarını, hangi münakaşanın izlerini seyrettiğimizi tahmin etmek gerekiyor. Bunu gerçekleştirmek çok zor değil. Evvelâ Nigâr Hanım l9l8’de öldüğüne ve mektupta Cenab’ın çok etkilenmiş ve kırılmış olduğu açık olduğuna göre l9l8 evveli münakaşalarının şiddetlilerini gözden geçirmek gerek. Bu durumda Dekadanlar münakaşası ile Yeni Lisan münakaşası üzerinde durmak makul görünüyor.

Söz konusu mektubun ilk cümlesinde Cenab “Valide-i necibeleleri Hanımefendi hazretleri tarafından inayet buyrulan kart”tan bahsetmekte. Burada söz konusu edilen Nigâr Hanım’ın annesi gibi görünüyor. O zaman mektubun yazılış tarihi valide Hanım’ın ölümü tarihi olan l313 (l897)’den öncesine denk düşüyor. Ayrıca mektupta “teceddüd-i hâzır-ı edebî aleyhinde gevezeliklerde bulunarak diğer cihetten dava-yı teceddüd savuranlar”dan bahsedildiği, bunların Resimli Gazete‘de30 yazdıklarının sezdirildiği dikkate alınırsa söz konusu münakaşanın Dekadanlar münakaşası olduğu ihtimali epeyce artar.

“Azizim Efendim” hitabıyla başlayan mektup altı sahifelik bir hacme sahip. Cenab daha ilk sahifeden itibaren, Nigâr Hanım’ın kendisine “efendimiz” şeklinde hitap etmiş olmasından bir istihza payı çıkararak, muarızlarının bunu kendisinde mevcut bir “ambition liteare”e yorabilecekleri ihtimaliyle mes’eleye giriyor. “İştihar” arzusunda olmadığını, sadece “edebiyat” arzusunda olduğunu söylerken haksızlığa uğradığına inanan insanların takındığı cinsten bir kırgınlık içinde görünüyor. Belli ki muarızları Cenab’ın şiirlerindeki yeni imajları ve söyleyişi onun kısa zamanda şöhreti yakalamak için seçtiği ucuz ve basit bir yol gibi değerlendiriyorlar. Cenab, arkadan gelen satırlarda edebiyatın kendisi için ne ifade ettiğini ve sanat anlayışını açıklıyor. “Ancak şikeste-beste kendi aheng-i şiirini dinlemek” emelindedir. Böylece son derece ferdî bir san’at anlayışına sahip olduğunu ve “Makber’i kendim okuyayım diye yazdım” diyen Hamid’in açtığı yoldan geldiğini görüyoruz. Şu ki Hamid, tepkici bir disiplinsizlikle iftihar ederken, Parnas ekolün etkisinde kalan Cenab;Hamid ve Ekrem’i tabiat tasvirlerinde” çerçevesiz” olmakla suçlayacaktır. Okuyucularının “takdiratına karşı bîteessür, adem-i itibarına karşı bilkülliye lâkayd ” bulunan Cenab’ın fırtınalı hayatında yegâne sığınağın şiir olduğunu fark ediyoruz. Hayatta yegâne gayesi saadettir, onu da şiirle özdeşleştirir. Üstelik hemen bütün Servet-i Fünun edipleri için ideal sayılan üçlüyü, şiiri, kendisi ve sevgilisinden ibaret bir aşk üçgenini de özlemektedir. Bir gün bu üçgeni kurabilirse bir daha hiç bir şey neşretmemeğe yemin bile edebilir. Bu tarihten sonra Cenab’ın pek çok şiir yazdığı ve yayımladığı ortadadır. Lâkin “ruhunu aydınlatan bir yirmi sekiz yaş güneşinden” kocamama güvencesi aldığı Senin İçin şiirinin okuyucuya sunulan son şiiri olmasına bir tesadüf olarak mı bakmalı?Bir gün ruhunun intikal edeceği bir “küre-i bekada” kendisine “Dünya nedir” diye sordukları zaman ise”Bir hizaya dizilmiş hoş mânâlı kısa satırlar” cevabını verebilmeyi ümid etmektedir. Şöhret arzusu olmadığını belirtirken, meşhurların mutlu olamadığı gerçeğini mesned alıyor ve kadın, erkek-yaşayan ve yaşamış olanlarla, “eşhas-ı muhayyele” arasından bir yığın mutsuz ünlü örneği veriyor.

Cenab’ın bu derece ferdî ve neredeyse münzevî bir mizac ve sanat anlayışını, bir ömrü kuşatan polemiklerle nasıl bağdaştırabildiği son derece şaşırtıcı bir noktadır. Dahası, aldırmaz ve üstten bakar imajını vermeye gayret göstermesine rağmen, Cenab’ın bu mektupta, çok kırılmış ve hırpalanmış bir insanın ruh halini gizleyememiş olması. Muarızlarını kolay kolay affedemeyeceğini yazarak “bu müsabakada ” kendi mağlûbiyetini şimdiden ilan ettiğini belirtmekte ve böylece bir nevi sessiz protesto sergilemektedir. İnci Enginün, Cenab’ın hayata daima bir “belki'” adesesi arkasından baktığını hatırlatmakta, bu yüzden onun basılı eserlerinden gerçek kimliğini yakalamanın çok kolay olmadığı kanaatini beslemekte ve özel mektuplarında Cenab’ın gerçek kimliğine daha rahat yaklaşabileceğimize işaret etmektedir31 . Sanatçıların hepsi için geçerli olan bu görüşün ışığında ve bütün o samimiyetsizlik, istihza ve güvensizlik ithamlarına rağmen; bu mektup bizi Cenab’ın içinde çok kırılgan, çok samimi, son derece beşerî bir noktanın mevcudiyetini fark etmemiz hususunda ikaz ediyor.


[1]l5 Mart l927, (Künye Saadeddin Nüzhet, Cenab Şehabeddin‘den nakil).

2 Cenab Şehabeddin, Kültür Bak. Yay. Ankara l989, s. V.

3 Cenab Şehabeddin, Güneş Matbaası, l934.

4 4 a. g. e. s. 95 .

5Beşir Ayvazoğlu’ya göre “Vokabüleri Türk şiirinin genel çizgisi dışında kaldığı için, Cenâb’ın şiiri tadılmayan bir şiirdir. Aslında bazı bakımlardan Servet-i Fünûh şiirinin bir uzantısı olan Hâşim, büyük bir damarı yakalayarak Şeyh Galib kanalıyla divan şiirine yaslandığı için, Cenâb’ın yapmak isteyip de yapamadıklarını gerçekleştirir”.

İslâm Estetiği ve İnsan, Çağ Yay. İstanbul 1989, s. 280-281.

6 Ruşen Eşref Ünaydın, Diyorlar ki, Kültür ve Turizm Bak. YayAnkara l985, s. 84.

7 BeşirAyvazoğlu “şahsiyâta dökülmesi ve bir ‘kördövüşü’ haline gelmesi yüzünden bu tartışma fikir tarihimizde sonuçsuz tartışmalar arasında yer alır” demektedir. İslâm Estetiği ve İnsan, s. 235.

Klâsikler tartışmasını dört bölüm halinde inceleyen Ramazan Kaplan, “Klâsikler tartışması hakkında varılabilecek sonuçları” sekiz noktada toplar. Klasikler tartışmasının,”tartışılan konulardaki anlaşma noktaları ve oranları ne olursa olsun özellikle edebiyat felsefesi içinde ele alınabilecek eser-yazar ilişkileri, edebi eserde güzellik problemi gibi konulardaki görüşlerle, gerçekten doyurucu ve renkli bir tartışma” olduğu kanaatini sergilemektedir. Ramazan Kaplan, “Klâsikler Tartışması”, Ankara l993 (basılmamış araştırma). Ayrıca bakınız: Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri (III. baskı), TDK. Yay. Ankara, 1972, s. 254-263. Ayrıca bakınız: Durali Yılmaz, “Edebiyatımızda Klâsik Tartışmaları”, Yedi İklim, Mart l988, nr. l3.

8 nr. 41, 27 Haziran 1312 (9Temmuz 1896).

9 Halit Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl, İnkılâp Kitabevi, İstanbul l987, s. 474.

10 nr. 344, 2 Teşrinievvel l313 (l4 Teşrinievvel l897).

1121 Teşrinisani l314.

12 Cenab Şehabeddin, s. 43.

13 nr. 286, l4 Kânunıevvel l316.

14 ll Nisan l911, C. 2, nr. l.

15 Hak, nr. 118, 9 Temmuz 1912.

16 Geniş bilgi için bk: Celâl Tarakçı, Cenab Şehabeddin’de Tenkit, Samsun l986.

17 Ali Canip (Yöntem), Milli Edebiyat Meselesi ve Cenab Bey’le Münakaşalarım, 1334 (l9l8).

18 Hak, nr. 67, 6 Mayıs l328 (l9 Mayıs l912).

19 Saadeddin Nüzhet, Cenab Şehabeddin, s. 64.

20 a. g. e. s. 64.

21 Saadettin Nüzhet, Cenab Şehabeddin, s. 115.

22 nr. 6, l Teşrinievvel l933.

23 nr. 2, 2 Teşrinisani 1933.

24Senin İçin, Servet-i Fünun, nr. l5O2-28, 28 Mayıs l341 (lO Haziran l925).

25 l6, l7, l8 Mayıs l933.

26 nr. 2, 2 Ağustos l933.

27Celâl Tarakçı, Cenab Şehabeddin’de Tenkid isimli kitabın arkasında yer alan ve Cenab’ın şiir ve yazıları hususunda şimdiye kadar hazırlanmış en geniş bibliyografya olan çalışmada, doğrudan Nigâr Hanım’ın ismini taşıyan bir künyeye rastlayamadık.

28 Efsus, Nigâr (II. kısım Nigâr binti Osman adıyla ) I. kısım İstanbul l3O4.

II. kısım İstanbul 1890.

29 Nîrân, Nigâr Binti Osman, İstanbul l896.

30Resimli Gazete: Fenni edebi haftalık gazete (l892-l9OO). Sahibi: Kitapçı Karabet. Servet-i Fünun‘a karşı eski edebiyat yanlısı yazılar yayımladı. Yazarları arasında şu isimler görülmektedir: Ahmed Midhat, Ahmet Rasim, Hüseyin Cahid, İsmail Safa, Vecihi, Manastırlı Rifat, Recaizade Ekrem, Yusuf Ziya, Rauf Yekta, Halit Ziya, Cenab Şehabeddin, Mehmed Akif, Andelib. . .

Bakınız: Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yay.

31 İnci Enginün, Cenab Şehabeddin, s. 39.

Aşk ve Kadın Şairi Celâl Sahir ve Beş Mektubu

AŞK ve KADIN ŞAİRİ CELÂL SAHİR ve BEŞ MEKTUBU

“Saiki kalp olan her hareket samimidir. Samimiyet ise her zaman mazurdur”.

Edebiyat-ı Cedidenin en genç üyesi Celâl Sahir, sonraları toplumsal meselelere yatkınlık duyarak Türkçülük davasının ve “Yeni Lisan” hareketinin ateşli bir müdafiî olmasına rağmen;bugün kendisini tanıyabilecek kadar edebiyat bilgisi sahibi olanlar tarafından daha çok bir “kadın ve aşk şairi” olarak hatırlanır. Zaten

Bütün hayatımı onlar verir de ben yaşarım

Kadınlar olmasa öksüz kalırdı eş’ârım

mısralarıyla o, kendisine bu sıfatı en baştan ve kolay unutulmayacak şekilde yakıştırmıştır.

Yakup kadri’yi göre Celâl Sahir “Uzun saçlarıyla Mai ve Siyah’taki Ahmed Cemil’in ta kendisidir”l Ahmet Cemil elbet hepimizin içinde başka biçimlerdedir, lâkin Celâl Sahir’in saçlarıyla ünlü olduğu doğrudur. Üstelik fotoğraflarının bir kısmında saçlarını ön plâna çıkaracak pozlar verdiğine bakılırsa bunu bizim görmemizi de istemiştir.

Fazıl Ahmed, Celâl Sahir’i “Manierismi vardır ki onu aslı olmayan bir sensualite içine düşürür yani ona dandy hali verir. Yazısında yiğitlik, mertlik, cesaret yok” gibi bir cümleyle değerlendirmeye çalışır2. Keza Haşim, Edebiyat-ı Cedide’den bahsederken, “O edebiyattan bugün ismi bile unutulan” eserlerin varlığına “Beyaz Gölgeler sahibinin aşkı dile getiren “şiirlerini örnek olarak gösterir3. Kuvvetli bir estet ve kılı kırk yaran bir şiir işçisi olan Haşim’in kendisini yoğun aşk ilhamlarına alabildiğine bırakmış Celâl Sahir’i küçümsemesi elbette çok şaşırtıcı değildir. Ancak Celâl Sahir’i bugün için mazur gösterebilecek bir yan varsa o da samimiyetidir. O, biraz sonra söz konusu edeceğimiz mektuplarından birinde zamanın kendisini ne kadar eriteceğini ve yargılayacağını sezmişçesine şu cümleyi sarfeder: “Saiki kalp olan her hareket samimidir, samimiyet ise her zaman mazurdur”. Samet Ağaoğlu’ya bakılırsa “belki yüz defa âşık” olan “yalnız üç defa evlenen” Celâl Sahir de belli ki her güzel şeyden kalbini yara almaksızın kurtaramayan Mehmet Rauf’un yolundadır. Tümüyle bir kaçışı yaşayan bu insanlar için bir ikisi istisna edilirse aşk sığınılabilecek en emin yerdir. Öylesine onlarla bütünleşir ve onları bütünler. Celâl Sahir Demet adlı bir kadın mecmuası çıkardığı gibi pek çok gazete ve dergide, kadın, hakları, eğitimi, aile içindeki yeri, estetiği…. gibi bir yığın yazı altına da imza atar.

Celâl Sahir’in kayınpederi Ebüllisan Şükri Efendi, Nigâr Hanım’ın Türkçe hocasıdır. Belki böyle bir başlangıçtan yola çıkarak Nigâr Hanım’ın ünlü Salı-Cuma kabullerine kadar uzanan bir dostluk gelişir genç Serveti Fünun sanatçısı ile Paşa kızı Şair Nigâr arasında. Bugün Aşiyan Müzesinde Celâl Sahir’den Nigâr Hanım’a hitaben yazılmış beş mektup muhafaza edilmektedir. Celâl Sahir hakkında hazırladığı araştırmanın Önsözünde Dr. Nesrin Tağızade, “Ölümünden sonra vasiyeti üzerine evrak-ı metrukesinin yakılması, Demet Mecmuasını çıkardığı sıralarda çeşitli defter ve müsveddelerinin bulunduğu bir el çantasını kaybetmiş olması” sebeplerine binaen Celâl Sahir’e birinci elden kaynaklarla yaklaşmanın güçlüğünden bahseder. 4 Bu bakımdan söz konusu mektuplar hakkında kısa ve tanıtıcı bilgi verdikten sonra, bu gün artık unutulmaya yüz tutmuş bir sanatçının, döneminin hassasiyet tarzını da aksettirebilecek mahiyetteki ve gerçekte bir mensure kadar itinalı satırlarını ilgilenenlerin dikkatine sunmayı zevkli bir görev sayıyoruz.

Bu mektuplar içerdikleri ifadeler kadar zarf üstü yazılarıyla da sadece Celâl Sahir’in değil, bir dönemin zarafetini yansıtıyor. “Nigâr Hanımefendi Hazretlerinin Huzur-ı Alilerine Maruz ya da Hâk-i pay-i âli-i edibanelerine” gibi ifadelerle sahibesini bulan bu sararmış zarfların taşıdığı mektuplar “Aziz Şairem, Muazzez Şairem, Muazzez ve Muhterem Şairem” gibi hitaplarla başlıyor ve hemen daima “Ellerinizi hürmet, tazim ve iştiyak ile öperim” ifadeleri ile sona eriyor. Bu beş mektup 21 Mayıs l32O, l5 Haziran l32O, 23 Mayıs l32O (zarf üstü tarihine göre), l8 Nisan l321, 25 Nisan l321 tarihlerini taşıyor ve kurşun kalemle, alelacele bulunuvermiş bir kâğıda yazıldığı anlaşılan 25 Mayıs l32O mektubunun dışında hepsi markalı.

İlk mektubunda Celâl Sahir birkaç gün Hereke’ye kayınbiraderinin yanına gitmiş ve dönüşte bir vefat haberi almış olduğundan bahisle, şairenin sıhhatini soruyor. İkinci mektupta şaireyi iki kez ziyaret etmek istediği halde ikisinde de evde bulamadığından şikâyet ediyor. “Şeref-i musahabenize nâil olmak için kalbimde birikmiş iştiyakları ilk fırsatta teskin edeceğim” ümidindedir. Bu günlerde sinirleri “muztarib” ve “manen nâmizac” bulunmaktadır. Üçüncü mektup kurşun kalemle yazılmıştır. Celâl Sahir, Nigâr Hanım’dan daha evvel dinlediği bir şiirini yazılı olarak göndermesini rica etmektedir. Dördüncü mektup yine bir şikâyetle başlamaktadır. Giderek artan bir boyun şişinden dolayı hekim “acele yazlık bir yere taşınmak tavsiye” etmiştir. Cuma günü Kâğıthane’ye gitmiş bulunan Celâl Sahir izlenimlerini şairane bir biçimde ifade eder: “Dere sakin, sevimli, sahilindeki koru girizan hülyalara nîşimendi. Serin, temiz bir hava ciğerlerimi yıkıyor, nâsiyemi okşuyor ve melâlimi tehziz ediyordu. …” 2 Nisan l32l tarihli mektup en geniş hacme sahip olanıdır ve yer yer Celâl Sahir’in kadın ve hayat karşısındaki duygularını, düşüncelerini ifade eden müstakil bir yazı havasına bürünmektedir.

Bugün artık bir çokları tarafından unutulmuş, en büyük meziyeti belki samimiyeti olan bir şairin mektubu şöyle:

İstanbul, 25 Nisan l321

Muazzez ve Muhterem Şairem,

Kıymetli mektubunuzu ve güzel şiirinizi büyük bir lezzetle okudum. Teşekkürlerim, hürmetlerim ve dostluğum kadar samimi ve nâmütenahidir. Fakat itiraf edeyim ki kadınlığı mektubunuzda şiirinizden daha iyi tasvir ediyorsunuz. Kadın çiçek, evet bir şükûfe-i cazibebû ki takdisat-ı ruhiye sadakatkâr kelebekleridir. Güzelliğin en müessir tecelligâhı, nerminin en yaraşacağı bir mevcudiyet, zarafetin hamisi, mübdii, hazinesi; rikkatin, şefkatin menbaı; melekiyetin esrarengizlikte hemşiresi, şeytanetin bahusus şeytanetin (fakat korkuyorum)tecrübe-dide icra memuru, saadetin kendisi (için) müstehakkı, başkaları için müvekkili, felâketin bilerek bilmeyerek ekseriya mûrisi, bazen kahramanı hep hep kadın değil midir?Hayat-ı içitmaiyenin tenzih-i maneviyatında bir kadının haiz olduğu kudrete ne muadil olabilir?Bir hüsn-i nesevinin kalb-i beşerde hasıl ettiği teessürat ve heyecanat-ı ulviyeyi ne hasıl edebilir?Beşeriyet bir kıt’a ise kadınlık bahçesi, bir bahçe ise hazeratı, bir ağaçsa kadınlık çiçeği, bir çiçekse kadınlık reng ü bûyıdır. Beşeriyet bir sema ise kadınlık güneşi, bir kuşsa nağmesi, bir sahra ise serabıdır . Bazen âteşin ve şuledar bir darbe-i nazarla en müncemid kalpleri ısıtan, en geceli bedbinlikleri tenvir eden, bazan bir damla gözyaşıyla en paslı hissiyatı yıkayan bir ra’d-ı hiddetle en anud mukavemetleri korkutan, ezen kadın değil midir?Fakat bilmem ki niçin uzatıyorum?Beşeriyet kadar eski olan bu hiss-i takdisî şimdiye kadar ne kadar sûver ü eşkâl ile ifade olunmak istenilmiştir. Halbuki bu derin ve ince hissi tesbit etmeğe kelimat kifayet eder mi?Şiirin mevzuu ve mevkı-i iradı tevsi ve tahdidi icab ettirdiği için mütenakız iki mecburiyet tevlid ediyordu. Şikâyet etmekte pek haklısınız. Bununla beraber şiir hakikaten güzeldir. İstirhamlarımın nezdinizdeki mazhariyet-i kabulünü anlatan sözleriniz ise güzel, nazik ve câlib-i minnettir.

Yalnız bedbinliğinizin yeni bir tezahürü olmak üzere kabul edeceğim (kendiniz gibilerine) aid hükmünüz beni gücendirdi. Şu ıztırabgâh-ı umumide saadet-i hakikiye madem ki bir hülya-yı müzehhebden başka bir şey değildir, o halde insanın daima bedbahtlığı zan ve tefekkür etmesi de onu teşdid edecek esbabdandır. En büyük maharet, yalnız şevkâmiz şeyleri büyütücü bir adese arkasından kâinata bakmaktır ve yalnız asvat-ı neşeyi işittirmeye yardım eden bir misma ile asvat-ı muhitatı dinlemektir. Ve mesud olmanın yegâne âlemi budur. Kendi müfekkerenizi ise hiç söyletmeyiniz. Fakat bunu hüviyet-i maneviyenin bir nevi intiharı gibi telakki ederseniz… Kendi muhtac olduğum nasihatleri size bu suretle yazarken gülmekten men-i nefs edemiyorum. Lâkin başka bir şey yapmak kabil olmadığını orada idrak ettiğimiz halde bu taannüdümüz nedir?

Kartvizitinizi mektubunuzla aynı günde aldım. Fuad’ı Feridun Bey Beyoğlu’nda görmüş, vermiş. Teşekkür ederim. Eğer trenle gideceğinizi bilseydim, Cuma günü sizi bulamayınca gara gelirdim. Fakat bilmiyordum. Ne iyi nasib mi tayin buyurmuşsunuz. Lâkin sizi ziyaretlerimden rahatsız oluncaya kadar benim o nasibden intikam almaya vaktim vardır. Gelirken mutlaka vapurla gelmenizi tavsiye ederim. Hava güzel olursa deniz seyahatlerinin zayıf vücutlar üzerinde hayat-bahş tesiratı görülür ve menazır daha hoştur zannederim. Bu vesile ile Selanik’i de görmüş olursunuz ki her halde zahmeti değer.

Rahatsızlığınıza ve bilhassa bunun sizdeki iştihanın hüsn-i istimaline mani olacağına çok müteessif oldum. Ben ise bu seyahati mahzâ hasıl edeceğini umduğum şu iştiha için taziz ediyordum. Mümkün olduğu kadar yemek hususunda iltizam-ı ısrar etmenizi sizden çok rica ederim. Yemek üstüne geziniz. Hisar arkasına gidiniz. Saf ve açık hava za’fın ve fakr-ı demin minnetsiz hEkimidir. Bülbüller bu tabii parkın fahrî musıkişinasıdır. Hülyalarınızı tehziz ettiği müddetçe güzel hava da vücudunuzu tedavi eder. İstifadeniz iki türlü olur.

Ben bu hafta yine Kâğıthane’ye gittim. Güzeldi, dereye bayılıyorum. Yollar çok bozuk olmasa her zaman gideceğim. Halbuki insan gidip gelinceye kadar hurdahaş olmaya yaklaşıyor. Pazar günü Makrıköyüne gittim. Gece de orada kaldım. Bu sabah da evde şu kâğıdı size yazıyorum. Hem de gevezelik etmiş olmaktan korkuyorum. Her halde bu muacciz dostunuzu afvınızla mücazatlandırınız. Halet, [1] iltifatınıza ve Semiye Hanımefendi hazretlerinin selâmlarına mukabele eder ben de ellerinizi tazim ve iştiyak ile öperim.

Celâl Sahir



l Gençlik ve Edebiyat Hatıralarım,, İletişim Yay. İst. l99O, s. 5O

2 Ruşen Eşref Ünaydın, Diyorlar ki, Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. l985,

s. 249-25O.

3 a. g. e. s. 258-259.

4 Nesrin Tağızade Karaca, Celâl Sahir, Kült. Bak. Yay. Ank. l992.

[1] Celâl Sahir’in eşi

Unutulmuş Bir Müsteşrik: Olgadö Lebedeva/Madam Gülnar

UNUTULMUŞ BİR MÜSTEŞRİK: OLGA dö LEBEDEVA / MADAM GÜLNAR

“Hulûl-ı bahar ile bir kat daha revnak bulan o güzel Bosfor letafeti…”

Avrupa’da Bir Hace-i Evvel

Avrupada Bir Cevelan1, müellifinin tabiriyle bir “seyahatname”dir ve l889’da İsveç’de toplanan Vlll. Müsteşrikin Kongresi’ne delege olarak katılan Ahmed Midhat Efendi’nin, kongre akabinde üç buçuk ay süre ile İsveç, Norveç, Danimarka, Almanya ve Fransa’yı kapsayan gezisinin anı ve yorumlarından oluşur. Yaklaşık lO3O sahife gibi geniş bir hacme sahip eserde Ahmed Midhat Efendi, o “anlatmak iste”yen “hâce-i evvel” tavrıyla, geniş bir coğrafyada müşahade ve mütalâa ettiği bir yığın detay üzerinde ısrarla durmuştur. Bu detaylar temelde Avrupa medeniyeti ve onun ürünlerine bağlanabilecek mahiyettedir.

Sosyal, estetik, ekonomik, geleneksel, modern, kültürel, coğrafi, tabii, mimari… ilh. bir yığın detay karşısında temeli yakalamaya çalışan ve kendisini bir Osmanlı aydını olarak uygun konuma yerleştirmeye çalışan Ahmed Midhat Efendi, bu tavrıyla ;Paris’te seyrettiği operayı “sanki ilk defa oynanıyormuş gibi”liği ucundan yakalayarak bilinçsizce de olsa derin bir doğu-batı medeniyeti mukayesesine girişen; ya da ilk kez dinlediği çok sesli müzik karşısında “Hep ayrı perdeden çığrışıp durdular, bir türlü karar tutturamadılar” şeklinde inceden inceye dalgasını geçen 28 Çelebi Mehmed Efendi veya benzeri bir batılılaşma dönemi sefiri halkasına bağlanabilir. Şu ki Çelebi, üstünlükleri fark etmekle beraber sebeplerini araştırmayı biraz rencide olmuş Osmanlı gururuna yediremezken, Ahmed Midhat Efendi, manevi değerlerini batıya daima üstün tutacağı doğunun oyunu çoktan kaybettiğinin farkında, kuralları öğrenmeye çaba sarf eder. Doğrusu kuralları öğrenmeye çalışırken detayların baş döndürücü cazibesine kapılmaktan kendisini kurtarabildiği de pek söylenemez.

Ahmed Midhat Efendi, Avrupa cevelânı esnasında bir yığın insanla tanışır. Bunlarla doğu ve batı medeniyetleri arasındaki farkı tartışmak mesaisinin ayrılmaz bir parçasını teşkil eder. Bu bir yığın doğulu ve batılı isimden eserde en dikkat çekeni, bir Rus kadın müsteşrikidir.

Gizlenen Gerçek İsim

Ahmed Midhat Efendi Vlll. Oryantalistler Kongresi’nin 2. gecesinde bir hayli zevatın yanı sıra Maks Müller’e ve “Osmanlıcayı da bildiğinden ” kendisiyle konuşmak isteyen “kırk yaşına henüz vasıl olmamış, orta boylu” bir kadına da prezante edilir (Av. Bir Cev. s. l73-l74). Bu kadın “lisan-ı maderzâdı olan Rusca’dan mâada Fransızca, Almanca, İngilizce” ve “Osmanlı lisanının gösterdiği lüzum derecesinde Arabi ve Farisi’ye de aşinadır” (s. l74) üstelik piyano ve yağlı boya resimde de “mükemmel”dir (s. l74).

Tanıştırıldıkları gece ismini soran Ahmed Midhat Efendi’ye “Gülnar” cevabını veren ve Osmanlı harfleriyle Gülnar markalı kart vizitlerini gösteren bu Madam, ilk günlerde belki kadınca bir tavır sergileyerek, merak uyandırmak arzusu ile gerçek kimliğini Ahmed Midhat’ten gizler. Bir gün çantasındaki bazı kağıtları masa üzerine koyunca, Ahmed Midhat onun zarflar üzerindeki “ekselans” unvanıyla başlayan “nam-ı sahih”ini görerek Gülnar’ın esasen Olga dö Lebedeva adını taşıdığını, Kazan civarında çok zengin ve asil bir aileye mensup olduğunu öğrenirse de, Madam’dan bunu şimdilik karilerine açıklama iznini alamaz (s. l99). Madam Gülnar, biraz sonra bahsedeceğimiz Millionnaya mektubuna bakılırsa, ülkesinde adressiz mektuplar tarafından bulunacak kadar da ünlüdür. Ahmed Midhat Efendi’nin Madam Gülnar’la “mülâkat”ı yalnız o geceye münhasır kalmayacak, “hace-i evvel”Avrupa Cevelanı’nın dört haftasını bu bilgili ve kültürlü kadınla paylaşacaktır. Ahmed Midhat’in akıcı kaleminden hoş bir romanın sahifeleri gibi takip ettiğimiz, dört hafta süren bu kültürel birliktelik boyunca Gülnar Hanım genellikle öğreten pozisyonundadır. Ahmed Midhat Efendi’ye sergiler, müzeler, operalar, tiyatrolar, restoranlar, toplantılar … ilh. de eşlik eder, bilgi verir. Doğu ve batı medeniyetinin karşılaştırılması noktasında fikir teatisinde bulunurlar. Madam Gülnar, kuru bir bilimsel malzeme yaklaşımı ile değil, fakat oryantalistçe de olsa büyük bir sempati ile Osmanlı toplumunun değerlerine yaklaşmaktadır. Yanında Türk kahvesi ve takımları taşır. Kendi hanesinde ekseriya alaturka elbiseler giyer, çocuklarına da fes giydirir. (s. l74)Üstelik bir tren seyahatinde bizzat kendisi de çantasında taşıdığı fesi takacaktır (s. 443). “Asıl merakı Osmanlıca konuşmak”tır (s. 736). Biraz sonra söz konusu edeceğimiz mektuplarının birinde kendisine Fransızca yazan Nigâr Hanım’a “Neden bana Türkçe yazmıyorsunuz ” diyecektir. Ahmed Midhat Efendi kendisine “refakat eyleyen” Gülnar’a -“hatırasını kulûb-ı Osmaniya’da teyid” etmek niyetiyle- Avrupa’da Bir Cevelan adlı eserinde büyük yer ayırmıştır. Bu teveccühde onu “ekmel-i nisvanın” bir örneği olarak görmüş olmasının payı büyüktür. Doğuyu moral ve ahlak değerler itibarıyle batıya daima üstün görmüş ve bunu eserlerinde sıkça işlemiş bulunan hace-i evvel, doğunun kalan yarışta da batıyı yakalayabilmesi için bütün sosyal müesseselere ve kadına büyük önem verir. Orhan Okay “hace-i evvel”in kadın meselesi üzerinde nasıl titizlikle durduğunu şöyle göstermektedir: “Ahmed Midhat’e göre cemiyette kadına lâyık olduğu yeri vermek lâzımdır. Ne feminizm iddiası gibi erkeklere eşit kılmak, ne de toplum hayatında yeri yok farz edecek kadar bir tarafa itmek” uygundur2. Ahmed Midhat Efendi Nigâr Hanım’a “seyyidem” hitabıyla başladığı 25 Ağustos l321 tarihli epey uzun bir mektubunda şâireyi çiftliğine davet eder ve bu davetin kabul görmesi için epeyce dil döker. Bu ısrarının nedenini şöyle açıklamaktadır: “Ailemiz sizde bir mükemmel kadın gördü…. Gülnar Hanımefendiyi iki defa aylarca müddet neden âşiyane-i ailede alakoyduk? O zamana göre ekmel-i nisvan onu görmüş idik de onun için”. Aynı mektupta “Biz …. Gülnar gibi, Nigâr gibi bonne natür‘leri bize pek benzeyenleri de kendi nefsimiz gibi severiz” demektedir., Madam Gülnar Paris’te annesi ve oğluyla buluşarak Ahmed Midhat’ten ayrılır. Bir lokantada “son defa” olmak üzere akşam yemeği yerler, tanıştıkları günden itibaren yaşadıklarını hatırlayıp “gayet safiyane ve mütehassisane bir kaç damla gözyaşı”dökerler (s. 779). İhtimal ki hatırlayıp güldükleri arasında Madam Gülnar’ın, el çantasında değil de yük vagonundaki sandıkta taşımayı tercih ettiği mücevheratının maruz kaldığı tehlike de (s. 463-464) yer almıştır.

Kayyum Nasıri İzinde Bir Genç Kadın

Madam Gülnar, Selânik’te çıkan Kadın mecmuasındaki bir yazıya bakılırsa Osmanlı toplumunun “kadın müsteşrikler içinde ‘Osmanlı Şiiri’ müellifesi bulunan Madam dö Radistriya (Dora Distriya?)’dan sonra” tanıdığı bir kadındır. 3

Madam Gülnar’ın ölüm tarihinin bilinmemesine mukabil doğum tarihinde de ihtilaf dikkat çekmektedir. Dilimizdeki belli başlı ansiklopedik kaynakların hemen tamamında doğum tarihi l865 olarak gösterilmektedir. Ancak ünlü Rus Türkolog Kononof onun doğum tarihini l854 olarak vermektedir4 . Eğer doğum tarihi gerçekten l865 ise Ahmed Midhat ile tanıştırıldığı l889’da henüz 24 yaşındadır ve Ahmed Midhat’in ondan “henüz kırk yaşına vasıl olmamış” ifadesiyle bahsetmesi makul görünmemektedir. O tarihte sahip olduğu bilgi birikimi de hesaba katılırsa Madam Gülnar’ın, Kononof’un belirttiği gibi l854′ de doğmuş olması daha akla yatkın görünmektedir. Bu durumda Ahmed Midhat’le tanıştığı zaman 35 yaşındadır.

Lebedeva soyadı, Kazan’da çok geniş arazi ve malikânelere sahip ikinci eşi Fransız asıllı Rus asilzadesinden gelmektedir ve Madam Gülnar’ın ilk eşinden üç, ikinci eşinden üç olmak üzere altı çocuğu bulunmaktadır. Bu çocuklar, Rusça’dan başka Fransızca bilirler ve çok iyi eğitilmişlerdir. Olga dö Lebedeva’nın Arap, Fars ve Türk dillerini öğrenmeye başlaması ünlü Tatar bilim adamı ve Türkolog Kayyum Nasıri etkisinde ve rehberliğinde gerçekleşir. Kazan Üniversitesi bünyesinde yer alan Arkeoloji-Etnoğrafya Kurumu faaliyetlerine katılan Lebedeva, Tatar aydınlarla ilişki kurduğu için Türk diline ve Türk kültürüne ilgi duyar. Öte yandan bu faaliyetlerin bir neticesi olarak Oryantalistler Kongresi’ne arka arkaya birkaç defa delege olarak katılır. l889 Stokholm, l897 Paris, l899 Roma,, l9O5 Cezayir.

Yasaklanan Puşkin

Madam Gülnar l889 yılı Kasım’ı sonlarında Ahmed Midhat Efendi’nin davetlisi olarak İstanbul’a gelir 5, Tepebaşı’nda Otel Döblöbo’da kalır. Daha evvel Ahmed Midhat’in kalemi vasıtasıyla zaten İstanbul’da tanınmış bulunmaktadır, büyük ilgi toplar. Resmi, gayri resmi bir çok çevreye girip çıkar, bu arada eserlerini verir. Mayıs ortalarında ülkesine döner. İstanbul’daki ikameti esnasında Madam Gülnar kültür ve sanat çevrelerinde geniş ilgi uyandırır. Ancak belirli çevreler bu “Rus” kadınından ve Ahmed Midhat’in ona teveccühünden rahatsızlık duymaya başlarlar. Ahmed Rasim bu konuda şöyle demektedir:

“Kalem garipliklerindendir ki garp kadın ediplerinden George Sand gibi kadınların eserleri tercüme edildikçe aleyhinde yeni eski hiçbir kişi ağız açmazdı. Fakat Rus müsteşriklerinden meşhur Madame De Lebedeff’in İstanbul’da oturduğu sırada ağızdan ağıza dolaşan dedikodular pek ağırdı.

Ahmed Midhat Efendi bu kadınla dostluk kurarak Tercüman-ı Hakikat’te bazı eserlerini neşretmek ve hakkında mütalaa beyan etmek suretiyle kadınlığa bir paye vermek istedikçe zavallı üstadı arkadan arkaya itham edenler hattâ hafiyelerden:

-Rus casusluğu ediyor diye jurnal verenler olmuştu”. 6

Bu jurnallerin ne derecede itibar gördüğünü bilemiyoruz. Ancak Kononof’un bahsettiği l888 İstanbul gezisi eğer doğru ise, Madam Gülnar bu gelişinde Puşkin’in eserlerini Türk diline çevirme teşebbüsünde başarıya ulaşamamış ve hükümet tarafından Rusya namına kültür ve fikir propagandası yapıyor gerekçesiyle engellenmiştir. Lâkin Madam Gülnar İstanbul’a l89O’daki gelişinde Padişah II. Abdülhamit tarafından ikinci dereceden bir Şefkat nişanı ile ödüllendirilecek, kendisine bir takdirname verilecek ve bol bol eser yayımlayarak Osmanlı’yı Puşkin’le tanıştıracaktır. Madam Gülnar’ın, göğsünde söz konusu şefkat nişanını taşıyan (bizim de yazımızı süsleyen) resmi, Servet-i Fünun mecmuasında biyografik mahiyetli geniş bir makalenin başında yayımlanınca7, Gülnar Hanım Haziran l3O6 tarihli bir teşekkür mektubu yazacak, Servet-i Fünun bu mektubu ve mukabil bir teşekkür yazısını l9. sayısında yayımlayacaktır. 8

Eserleri

Madam Gülnar’ın Türk dilinde verdiği eserler bir kısmı kendisi İstanbul’da iken, bir kısmı ise İstanbul’a gelişinden önce ve sonra Ahmed Midhat vasıtası ile yayımlanmış;çoğu tercüme, bir kısmı telif eserlerdir.

Türkçe’ye tercümeleri:

Tolstoy’dan; Familya Saadeti, İlyas -yahud-Hakikat-i Gına, İki Pir, İvan İlyiç’in Ölümü, İnsanın Saadeti Nedir.

Puşkin’den; Kağıt Oyunu, Kar Fıtınası.

Lermontof’tan İblis.

Ataullah Bayezidof’tan İslamiyet’in Maarife Taalluku ve Nazar-ı Muarızinde Tebyini (Ahmet Cevdet’le beraber), Redd-i Renan (Ahmet Cevdet’le beraber).

Türkçe Telif Eserleri:

Şair Puşkin, Hayatı, Sanatı, Eserleri, Rus Edebiyatı (Petro’dan Tolstoy’a kadar).

Tuvalet -yahud-Letâif-i Aza (çev. -adapte Ahmet Hikmet) Takrizi.

Rusça Telif Eserleri:

Müslimeler Hürriyeti. l2. Roma Müsteşrikler Kongresinde verilmiş bir konferans metni. Rusçadan tatarcaya (Rakib Rakibi) ve Tatarca’dan Türkçeye (Kaya Nuri)çevrilmiştir.

Rusça’ya Tercümeleri:

Kabusname. Madam Gülnar’ın Rus dilindeki ünlü eseri Kabusname çevirisini Farsça aslından yaptığı hususunda dilimizde yazılmış kaynakların tamamında görüş birliği varken, Kononof eseri Kayyum Nasıri’nin Tatarca’ya ve Gülnar’ın ise Tatarca’dan Rusça’ya çevirdiğini kaydeder9 ki yerinde araştırılması gereken bir konu olarak merak uyandırıyor.

Madam Gülnar’ın Türkçe eserlerini tercüme ve yayıma hazırlama sürecinde dil tashihi hususunda yardım gördüğü, bizzat kendi mukaddimeleri de dahil olmak üzere çeşitli yazılarda dile getirilmiştir. Familya Saadeti10 tercümesinin mukaddimesinde “Bana geçen kıştan beri Türkçe dersi veren Ahmet Cevdet efendi’nin yalnız benim iktidarımın kifayet edemeyeceği şu dakik eserin tabirat cihetini tashih için masruf olan zahmeti… “ifadesi geçmektedir. Servet-i Fünun, Madam Gülnar’ın çalışmalarının dil itibarıyle tashihten geçmiş olmasını hoşgörüyle karşılayarak, yerli basında dahi “sermuharriririn kaleminin” basılmak üzere gönderilen herhangi bir yazı üzerinde iyice “yorulduğunu” hatırlatır11 .

Azizem Hanımefendi”

Avrupa’da Bir Hace-i Evvel

Avrupada Bir Cevelan1, müellifinin tabiriyle bir “seyahatname”dir ve l889’da İsveç’de toplanan Vlll. Müsteşrikin Kongresi’ne delege olarak katılan Ahmed Midhat Efendi’nin, kongre akabinde üç buçuk ay süre ile İsveç, Norveç, Danimarka, Almanya ve Fransa’yı kapsayan gezisinin anı ve yorumlarından oluşur. Yaklaşık lO3O sahife gibi geniş bir hacme sah9O) tarihini taşıyor ve Fransızca yazılmış bir Bayram tebrikil2. İstanbul’dan gönderildiği düşünülebilir. Gülnar Hanım l89O Kasımının sonlarında İstanbul’a gelip l89l Mayısı ortalarında ülkesine döndüğüne göre bu kart dönüşüne yakın günlerde idrak ettiği Ramazan bayramında yazılmış olmalı.

Tarih itibarıyle ikinci sırada yer alan tek sahifelik, kısa Osmanlıca mektup l2 Mart l3O813 tarihini taşımakta ve Gülnar Hanım’ın İstanbul’a ikinci gelişinde yazılmış olmalı. Madam Gülnar, Nigâr Hanım’ı ziyaret etmek istemiş, ancak” havanın fenalığı buna mani” olmuştur.

Üçüncü sırada Fransızca yazılmış. l9/3l Ocak l894 tarihli Petersburg/Millionnaya mektubu var . Gülnar Hanım muhatabının kısa yazmış olmasından dolayı müşteki görünmektedir ama yine de yazışma sürmektedir. Nigâr Hanım’ın – bir evvelki mektubu postada kaybolmuş olduğundan- bu kez kısa yazmış olduğu anlaşılmaktadır. Aliye Hanım’ı görmüş (Fatma Aliye olmalı)ve ondan Madam Gülnar’ın adresini almıştır. Madam Gülnar, Nijny sergisine gitmiş, bir buçuk ay köyde kalmış, kalan zamanını Venedik’te geçirmiş ve Kasım’da dönmüştür. Çalışma temposunun hızlandığından bahisle zamansızlıktan şikâyet etmekte ve kendisini hep yorgun ve “kırbaç altında döğülmüş gibi ” hissetmektedir. Gülnar Hanım daha evvel Hanımlara Mahsus Gazete’de yayımlanan bir mektubunda, dergi tarafından kendisine teklif edilen “heyet-i muharririye” arasında yer almayı üzülerek kabul edememiş ve buna gerekçe olarak da doktorların “nevrasteni” teşhisiyle kendisine çalışmayı yasaklamış olmalarını göstermiştir14. Demek ki bu nevrasteni l894’e kadar uzanmaktadır. Gülnar Hanım, Millionnaya mektubunda Nigâr Hanım’a Salı kabullerine erkekleri de dahil edip etmediğini sormaktadır. Nigâr Hanım eğer bu mektuba cevap verdiyse, söz konusu ünlü günlerinde kadın ve erkekleri ayrı ayrı kabul ettiğini yazmış olmalıdır. Bu mektupta Madam Gülnar, Nigâr Hanım’a şimdilik onu memnun edebilecek netlikte bir fotoğraf gönderemediği için üzüntülerini bildirmekte, yakında daha net bir diğerini göndereceği vaadinde bulunmaktadır. Nigâr Hanım’dan “uzun ve teferruatlı bir mektupla beraber …. hemen güzel ve açık kıyafetli resimlerini” istemektedir. Görülüyor ki Madam Gülnar, İstanbul’dan kolay kolay kopamamıştır. Zaten aynı mektupta, İstanbul’dan sık sık mektup aldığını, tanıdığı aileler içinde bulunmayı arzu ettiğini ve kalbini orada bıraktığını belirtecek, Mustafa Reşit Bey’den övgüyle söz ederek nasıl olduğunu soracaktır. Belli ki; teknik bir üstünlük taşımayan, tipik Servet-i Fünun hassasiyeti sergilemekten başka meziyeti de olmayan eserler sahibi, antoloji hazırlamaya meraklı, ancak yazdıkları, zamana çoktan yenik düşen Mustafa Reşit, döneminde madam Gülnar’ı bir hayli etkilemiştir. Üstelik, Madam Gülnar’ın tarih itibarıyle son sırada bulunan ll Mart l3l3 (l897) tarihli ve üzerinde zarif bir asalet tacı taşıyan O. L. markalı mektubuna bakılırsa Muharrerat-ı Nisvan15 adlı eserini de Madam Gülnar’ın adına ithaf etmiştir. Muharrerat-ı Nisvan‘ın baş tarafında yer alan yazıda Mustafa Reşid bu kitabını neden Madam Gülnar’a ithaf ettiğini detaylı ve şairane bir lisanla anlatır: Bir akşam karşılaşmışlar, sohbet etmişler, Madam Gülnar, Mustafa Reşid’den böyle bir eser hazırlamasını istemiş, eserin yazılması ise ancak üç sene sonra gerçekleşebilmiştir.

Söz konusu mektup Madam Gülnar’ın bir daha göremeyeceği İstanbul’a nasıl bir tutkuyla bağlandığını göstermesi bakımından da güzel satırlar taşır. “Hulûl-ı bahar ile bir kat daha revnak bulan o güzel Bosfor letâfetini tahattur ederek hem mahzun ve hem mahzuz” olmaktadır. “Petersburg’da ise bu mevsimde bahar” sadece “takvim içinde” görülebilmektedir. Mektuptan anlaşıldığına göre bu defa Nigâr Hanım, Gülnar’a bir fotoğraf göndermiştir ancak Madam, bu fotoğrafı “güzel bir çerçeve derununa koyup her gün temaşasıyla mütelezziz” olmakla beraber, “güzellik cihetiyle” Nigâr Hanım’ın kendisinden pek “dûn” bulmaktadır.

Üç sahifelik Osmanlıca ve “azizem” hitabıyla başlayan bu mektupta, yazmakta geç kaldığından dolayı özür dileyen Madam’ın mazereti zamansızlık. Ve nedenleri çok: “Tercümesiyle meşgul bulunduğum iki büyük ve ehemmiyetli kitaplar için (biri Kabusname olmalı, ne yazık ki Farsçadan mı, Tatarcadan mı çevirdiğini söylemiyor) için lâzım olan zamana bir de her gün biraz muzika ve resim ile uğraşmam, misafir kabul etmek, iade-i ziyaret eylemek, okumak ve yazmak ve bu yoldaki iştigalat-ı yevmiye ….. ” Madam Gülnar mektubunu “Şu acizi haber-i sıhhat ve meşguliyetinizden ara sıra olsun mahrum bırakmamanız” temennisiyle bitirir.

Bu mektuplaşmanın daha ne kadar sürdüğünü bilemiyoruz. Gülnar Hanım hakkındaki bilgilerin takibi de l9O9’den sonra zorlaşıyor. Kononof’tan takip edebildiğimiz kadarıyla l893’de İstanbul’dan ülkesine döndüğü zaman Kazan’da Tatarca bir gazete çıkarma niyeti beslemiş, l895’de Kazan’dan ayrılarak St. Petersburg’a yerleşmiştir. Selânik’te çıkan Kadın dergisinin 26 Kânunısani l324 (l9O9) tarihli l6. sayısında yer alan “Gülnar Hanım -Madam Olga Dölöbedef” başlıklı yazı zamanın yerli basınında Gülnar Hanım’la ilgili bizim görebildiğimiz son yazı. Gülnar Hanım’dan hareketle ve daha ziyade dönemin kadın dergilerinde sergilenen tipik feminist fikirleri dile getiren meçhul müellif, Gülnar Hanım’ı, “zamanımızın fevkalâde muhtac olduğu kahramanlardan” biri olarak değerlendirir ve onun en büyük silahı olarak “insaniyet için beslemekte olduğu aşk”ı gösterir. Yazıdaki asıl haber, Madam Gülnar’ın Şevedof ve Saberof’un yardımları ve kendi “gayret-i sebatkâranesiyle” Tedkikat-ı Şarkıyye Cemiyyeti’ni “l900 sene-i miladiyesinde” tesis etmiş ve fahri başkanlığını üstlenmiş olmasıdır. Bu cemiyyet “Rusya imparator ve imparotoriçesinin himayelerine de mazhar” bulunmaktadır.

Kapanmayan Parantez

Ne yazık ki bu gün artık Türkler tarafından unutulmuş bulunan Madam Gülnar hakkında belli başlı ansiklopedik kaynaklar dışında bilgiye rastlamak, dahası ölüm tarihini bulmak mümkün değil. O bütün ansiklopedilerde parantez içinde (kaydedilmiş bir doğum tarihi -tire- soru işareti) olarak beklemekte. Fransız asıllı bir Rus asilzadesi ile evli olan Madam Gülnar l9l7 Bolşevik ihtilâli esnasında 53 yaşındadır. Bu kan ve ateş deryasının önüne gelen her şeyi devirdiği ve yok ettiği günlerde yerinden, yurdundan, kim bilir belki de yaşamından olmuş olması bu muğlaklığın izahı olarak düşünülebilir*.



1 Ahmed Midhat Efendi, İst. l3O7 (Tercüman-ı Hakikat‘te tefrikadan sonra).

2 Orhan Okay, Batı Medeniyeti Karşısında Ahmed Midhat Efendi, MEGSB Yay. İst. l989, s. l87.

3 “Gülnar Hanım, Madam Olga dö Lebedef”, nr. l6, 26 kânunısani l324.

4 “Lebedeva, Olga Sergeyevna “, Vatandaş Türkologlar, Biyo-bibliyografya Sözlüğü, (2. baskı) Moskova l989.

Maddenin tercümesi Prof. Dr. Altay Amancolov tarafından lûtfedilmiştir.

5 Kononof, Madam Gülnar’ın l888’de, l89O’da ve l893’de olmak üzere üç defa İstanbul’a geldiğinden bahseder. a. g. e., a. madde.

6 Ahmed Rasim, Muharrir, Şair, Edip, Haz. Kâzım Yetiş, Tercüman lOOl Temel Eser, İst. l98O, s. l96.

7 “Madam Gülnar”, nr. l5, s. l7O-l73.

8 “Fazıla-yı Müsteşrik Gülnar Hanımefendi. . . “, nr. l9, s. 22O.

9 Vatandaş Türkologlar, a. madde.

10 Familya Saadeti, (Tolstoy’dan), İst. l3O9/l892 (Tercüman-ı Hakikat’te Tefrikadan sonra).

11 nr. l5, s. l7O-l73.

l2 Fransızca kart ve mektubun tercümesi Orhan Okay tarafından lûtfedilmiştir.

13 Gülnar Hanım’ın İstanbul’a ikinci gelişi l893’de gerçekleştiğine göre, bu tarihin l3O9 olması gerekirdi.

14 Hanımlara Mahsus Gazete, nr. l6, l2 Teşrinievvel l3ll.

15 Mustafa Reşit, Muharrerat-ı Nisvan, İst. Alem Matbaası, l3l3, l35 s.

*Gülnar Hanım’ın Müslimeler Hürriyeti adlı eseri l9l9 yılında Kaya Nuri tarafından Türkçeye çevrilmiş olup, önsözünde daha ziyade eser üzerinde duran tercüman, Gülnar Hanım’ın yaşantısı hakkında herhangi bir bilgi vermemiştir.

Bir Şairenin Salonunda Bir Şeyh, Bir Sahte Derviş, Bir Dil Âlimi

BİR ŞAİRENİN SALONUNDA BİR ŞEYH,

BİR SAHTE DERVİŞ, BİR DİL ALİMİ: Şeyh Süleyman, Vambery, Kunoş *

Nigâr Hanım’ın şiirlerinde; tabiat karşısında çok çabuk estetik transa geçmekle başlayan ve biraz da dönemin modasıyla, “tabiat-şiir-Allah” üçlemesinden geçen bir tür zayıf panteizm bir yana bırakılırsa, tasavvuf ve tarikatlerle kavramsal anlamda bir ilişkinin varlığından söz etmek mümkün değildir.

Ancak tekkelerin;mümini en önemli hitap alanı olarak kalbinden kucaklamasının, ona zikir ve ibadet mekânı oluşturmasının yanı sıra, sosyal hayatına da yayılarak kervansaray, imarethane; güzel sanatlar, dil, bilim, kültür, tefekkür hatta spor ve tedavi merkezi;nihayet millî mücadele yıllarında bir nevî askeri üs olarak hizmet verdiği düşünülürse, [1]Nigâr Hanım’ın hayatında tasavvuf değilse de tasavvuf ehlinin varlığını anlamlandırmamız zor olmaz.

Kaldı ki şiirleri arasında yer alan, tevhidler, naatlar, münacaatlar ve benzerleri bir yana, günlüğünde sık sık Allah’a ve İslamiyet’e bağlılığından söz eden Nigâr Hanım’ın; prensipleri tasavvuf tarafından vaz edilen bir yaşama biçiminden rahatsız olması için hiç bir ciddi neden yoktur. Kuşkusuz bir yaşam tarzını sürdürememekle ona ciddi bir tepki duymak arasındaki hiç de ince olmayan fark açısından Nigâr Hanım’ın yaşamının gözden geçirilmesi ise bu yazının sınırları dışındadır.

Mevlevî şeyhi efendi hazretleri

Tarikat ehli simalar eksik değildir Nigâr Hanım’ın yaşamında. Söz gelimi kendisine yazılan bir posta kartının zarfı üzerindeki adresten Bursa’yı bir ziyaretinde, “Hamzabey cami-i şerifi karşısında Mevlevî şeyhi efendi hazretlerinin köşkünde misafir” olduğu anlaşılmaktadır. [2]Nigâr Hanım’ın yolunun “Mevlevî şeyhi efendi hazretleri” ve/veya ailesi ile ne zaman kesiştiğini, bu haneden nasıl geçtiğini bilemiyoruz. Şairenin, Bursa’da ikamet etmiş Süleyman Nazif ve Mahmud Celaleddin paşa ile tanıştığı, mektuplaştığı bellidir[3]. İhtimal ki Bursa’yı ve ahalisini tanıyan bu iki isimden biri Nigâr Hanıma böyle bir konaklama imkânı hazırlamış olsun. Bu bir tahminden ileri geçememesine rağmen, bazı şeyleri daha net bilme şansımız var. Söz gelimi, sanat ve kültür hadiselerine açıklığı ve -yeniçeri ocağının Bektaşiliği karşısında sarayın, Tanpınar’ın tabiriyle bir nevî “ruhanî aksülâmel içinde”[4] Mevlevîliği benimsemek durumunda kalmış olmasından olacak- devlet severliği ile tebarüz eden Mevlevî tarikatinin o sıralarda Bursa’da mevcut üç dergâhını ve bunlardan birinin cami-i kebir yanında bulunduğunu. Dahası, 18 yaşında Bursa Mevlevîhanesinin son postnişini olmuş olan Mehmed Şemseddin dedenin (1854-1930) Arapça ve Farsça bilgisinin yanı sıra tıp ve edebiyata da meraklı olduğunu. [5] Ne kadar yazık ki; “I. cihan harbi esnasında ilân edilen cihad-ı ekbere katılmak üzere yetmiş müridiyle Konya’ya” geçecek olan[6] Mehmed Şemseddin dedenin Nigâr Hanımla gerçekleştirmiş olabileceği sanat edebiyat sohbetinin ayrıntılarını bilmek bizler için yine imkânsızlar manzumesinden.

Ama günlükte karşımıza çıkan çok renkli ve umabileceğimizin üstü ilginçlikte bir kimlik, bir başka şeyh örneğinin Nigâr Hanım’ın hayatında tuttuğu yeri nisbeten de olsa izleme şansına sahibiz. Buhara/Özbek tekkesinin şeyhi Süleyman Efendi. Üstelik yolu aynı sıralarda Nigâr Hanım’ın salonundan geçen bir başka -ama “sahte”- derviş Vambery ve öğrencisi Kunoş’la ilintiler içinde.

Şeyh Süleyman Efendi’nin yaşam çizgisinin Nigâr Hanım’ınkiyle kesiştiği noktalara geçmeden önce, Özbek tekkelerinin, kültür sanat hadiselerinde etkin ve mahir, vatan ve toplum meselelerinde ise sorumlu ve onurlu geleneğini gözden geçirmek hazırlayıcı bir yolculuğa dönüşebilir bizim için. Çünkü söz konusu kesişim bir ölçüde Özbek tekkelerinin bu geleneksel havasından kaynaklanıyor olmalıdır.

Sultantepesi’nde Özbek çadırı

İstanbul’da Özbek tekkelerinin zuhuru ile ilgili olarak zaman içinde az çok farkla anlatıla gelen hadise, -yaygın anlatıya göre- II. Mahmud dönemine rastlar. O yıllarda hacca gidecek Özbekler, önce İstanbul’a uğrayıp halifeyi görerek iznini almayı ve Eyüp sultanı ziyaret etmeyi adet haline getirmişlerdir. Bu tür bir konaklama esnasında kurdukları çadır II. Mahmud’un dikkatini çekip de kim olduklarını sual ettiğinde aldığı cevap üzerine sürekli İstanbul’da kalmak isteyip istemeyeceklerini sordurur ve alınan olumlu cevaba binaen Özbekler tekkesinin ilk çekirdeği bu konaklama mevkıınde yani Üsküdar “Sultantepesi”nde kurulur. [7]

Zaman içinde İstanbul’da adı Özbek, Afgan ya da Buhara olan tekkelerin sayısı çoğalmıştır. Bunların en ünlüleri, merkez Üsküdar Sultantepesi’nde sözünü ettiğimiz bu Özbek tekkesi olmak üzere, Sultanahmet Mahmut paşa yokuşunda Sokollu camii yakınındaki Buhara tekkesi, Eyüp Nişancası’ndaki Afgan tekkesi ve yine Üsküdar’da Çinili cami yakınındaki Afgan tekkesi. İsmail Kara’nın belirttiğine göre ;Anadolu’da Nakşiliğin Bağdad menşeli Halidî kolunun yaygınlığına mukabil İstanbul’da Özbek tekkelerinin tamamı Nakşiliğin orta Asya versiyonunu taşımak ve sürdürmek gibi bir işlev taşımışlar.

“Kuyudan suyu kendi kendisine çekecek bir makina”

Özbek tekkelerinin de, tekkelerin yüklendiği sosyal işlevlerin tamamını yüklendiği, dahası Asya’nın ta ortalarından gelen Müslümanlar için misafirhane, imarethane ve benzeri işlevlerini arttırmak mecburiyetinde olduğu çok ortadadır. Dahası Özbek tekkeleri zaman içinde kültür sanat ve edebiyat hadiselerine katkıları ile dikkat çekmişler. Söz gelimi;”doğramacılık, marangozluk, oymacılık, hakkâklık, mühürcülük, dökmecilik, tornacılık, demircilik, tesviyecilik, makinacılık, matbaacılık, dokumacılık” gibi becerilerle donanmış, kuyudan suyu kendi kendisine çekecek bir makina icat edebilecek dehaya sahip, 1867 Paris sergisinden madalyalı, Türkiye’de ilk buharlı makineyi, üç beygir gücünde, imal ederek yine kendi imali olan sandala takarak günümüze armağan bırakan “Hezarfen” şeyh Edhem Efendi[8] aynı zamanda yaşadığı yüzyılın en önemli ebru sanatçısıdır da, Sultan Abdülaziz’in dikkatini çekecek kadar. [9]Özbek tekkelerinden yetişen kişiler Türk diline hizmetleri ile de dikkat çekerler. Agah Sırrı Levend’in belirttiğine göre, Hezarfen Şeyh Edhem Efendi’nin oğlu, tekkenin kendisinden sonraki postnişini Mehmet Sadık’ın 1313/1895’de yayımlanan ve Ahmed Midhat imzalı bir de takriz taşıyan Üss-i Lisan-ı Türkî adlı eserinde de, Şeyh Süleyman Efendi’nin Lügat-i Çağatayî ve Türkî-i Osmanî adlı lügatinin manzum önsözünde de aynı noktaya dikkat çekilir: “Çağatay lisanının kadim Osmanlı lügati olduğu”. [10]Özbek tekkelerinden şairler de yetişir. Bunların en ünlülerinden ikisi İbnülemin Mahmut Kemal’in hakkında bilgi verdiği Şeyh Abdülkadir Belhî[11] ve küçük kardeşi Seyyid Burhaneddin[12] Efendiler.

İkinci kimlik mitosu

Ancak Özbekler Tekkesi dendiği zaman kuşkusuz akla ilk gelen, Milli Mücadele esnasında sürdürülen onurlu mücadele. Mustafa Kara, “Bu savaşın gerek stratejik mevkıi gerekse şeyhi yönünden en renkli dergâhı Üsküdar Özbekler tekkesidir” kanaatini beslemektedir. [13]Pek çok kaynakta yer alan ve çok defa Hatuniye dergâhı ile bir arada akla gelen bu eylem alanı, çok kısaca, gündüz cübbesi ve sarığı ile gönüllere seslenen Şeyh Ata Efendi ve müridlerinin gece olduğu zaman tekkeyi “Anadolu’ya silah ve insan gücü nakleden” bir askeri üsse çevirmeleri şeklinde bir ikinci kimlik mitosu olarak özetlenebilir. Halk üzerinde yaratmaya çalıştığı manevi ıklimin yanı sıra tekkedeki “gizli” bir hastahanede yaralıların ilk tedavisini sağlayan, “Şeyh Ata’nın asıl himmeti Anadolu’ya geçecek fedakârları tekkede konuklamasıydı”. [14]Kimlerin yolu geçmez ki bu tekkeden?İsmet İnönü, Mehmet Akif, Halide Edip, Adnan Adıvar ilk akla gelenler. Üstelik Halide Edip Özbekler tekkesinin sıcacık kucağına daha önce ve garip bir tezatla 31 Mart vakasında adı kara listeye alındığı sıralarda da sığınmıştır. [15]

Geçtiğimiz aylarda tamir edilerek bir araştırma merkezi halinde hizmete açılan Üsküdar Sultantepesi Özbekler tekkesinin ümit ve temenni ederiz onurlu ve aydınlık hizmetleri bu biçimde de gidebileceği yere kadar uzanır.

Buhara tekkesinin şeyhi Süleyman Efendi

Bizi şimdi arkasından sürükleyecek olan ise Nigâr Hanım’ın günlüğünde bir dönem adı karşımıza çıkan “Buhara tekkesinin şeyhi Süleyman Efendi”. Fakat, doğrusu İstabul’daki Özbek tekkelerinin sayısının beşi buluyor olması ve bunlarda şeyhlik yapmış Süleyman Efendilerin de birden fazla olması ilk anda işimizi zorlaştırabilir ve biz acaba Nigâr Hanım’ın günlüğünde sözü edilen Şeyh Süleyman hangisidir diye düşünebiliriz. Dönem ve kültür uyuşması itibarıyle Nigâr Hanım’ın yaşam öyküsünde yer alabilecek Şeyh Süleyman Efendiler iki tane. Biri bunların, Sultanahmet Mahmut paşa yokuşunda Sokollu Camii yakınlarındaki Buhara tekkesinin postnişini, Lügat-i Çağatayî ve Türkî-i Osmanî sahibi Şeyh Süleyman[16], diğeri ise Eyüp Nişancası’ndaki Muradülbuharî tekkesinin şeyhi, Abdülkadir Belhî ve seyyid Burhaneddin Efendilerin babası olan Şeyh Seyyid Süleyman Belhî. [17] Bunlardan Şeyh Süleyman Belhî 1294’de ölmüştür. Oysa biraz sonra söz konusu edilecek tarihler bundan on yıl sonrasına denk düşmektedir. Böylece Eyüp Nişancası’ndaki Buhara tekkesi ihtimalini ortadan kaldırarak Nigâr Hanım’ın yolunun lügat sahibi Şeyh Süleyman Efendi’nin kapısına dayandığını düşünebiliriz.

Günlüğünde gezinti güzergâhlarını vermeyi sevmesi Nigâr Hanım’ın, zaten ilk anda işimizi kolaylaştırır: Çünkü şeyhin kerimesi Naciye Hanıma gittiği bir gün için “Mahmut paşa yokuşunda” detayını vermiştir. Lâkin Nigâr Hanım’ın, tipik bir şark kadını olan annesiyle, Şeyh Süleyman’a gittikleri bir diğer gün için “Haydarpaşa iskelesine çıktığımızda araba beklemekte olduğundan doğruca Çifte Çınarlar tabir olunan mahalle gittik” ifadesini kullanması bizi tekrar düşündürebilir. “Çifte Çınarlar”, Üsküdar İcadiye’de ve Sultantepesi Özbekler tekkesine yakın bir mahal olduğuna göre, merkez tekkenin yolundayız demektir. Ama Sultanahmet’teki tekkenin şeyhi, konuklarını neden Sultantepesi’ndeki tekkede kabul etsin?Yine İsmail Kara’nın yorumuyla, evet, lügat sahibi Şeyh Süleyman, Sultanahmet’teki tekkenin şeyhidir ama merkez tekke ile ilişkileri sıkıdır ve Türkiye dışındaki Türklerle bağlantısı olan tekkenin uluslararası ve üst düzey ilişkileri buradan yönetilmektedir. Şeyh Süleyman sık sık Sultantepesi’ne gitmekte, görüşmeler yapmakta, hattâ kalmaktadır. Bu durumda söz konusu ziyaretin böyle bir güne ve ihtimal ki Nigâr Hanım ve annesi öyle istediği için, denk düşürüldüğü akla gelebilir. Çünkü tekke görülmeye değer bir yerdir ve Nigâr Hanım “dört tarafından bağlarla muhat” olan köşkün “pek dilnişin” olduğundan söz etmektedir. Söz konusu bağlıklar, 11. 570 metrekarelik bir ağaçlıklı alandır. [18]

Umulanın ötesi ilginçlikte bir kimlik

Başlarken Lügat-ı Çağatayî müellifi Şeyh Süleyman Efendi’nin umulanın ötesinde ilginç bir kimlik olabileceğinden söz etmiştik. Doğrusu bu ilginçlik, 1821-1890 yılları arasında yaşayan şeyhin salt lügat sahibi olması, sefaret göreviyle Asya’yı dolaşması, 93 harbi esnasında Osmanlı devleti için islâm dünyasından yardım toplaması[19] veya Sultan II. Abdülhamid’in Hatıra Defteri‘nde o kadar övüldüğü gibi[20] o sıralarda Asya’daki Türk halkları ile Osmanlı arasında bir takım diplomatik düzenlemeler gerçekleştirmesiyle sınırlı değildir. Bu olağan üstü ilginçlik en fazla;Azmi Özcan’ın arşiv belgelerine dayanarak sergilediği, hakkında kesin hükmü verilememiş iki seçenekli bir ihtimalden kaynaklanıyor: Şeyh Süleyman Efendi gerçekten İstanbul’da sahip olduğu ve olabileceği maddî refahın altında bir miktar karşılığı ciddi ciddi İngilizler namına muhbirlik yapıyor muydu yoksa “II. Abdülhamit kaynaklı bir ‘dezinformasyon’ çalışmalarının baş aktörü müydü”? Araştırmacının makalesine verdiği alt başlıkla, “Buharalı Şeyh Süleyman Efendi bir ‘double agent’ mı idi”?[21]

Şeyhin verdiği çoğu “abartmalı ve gerçek dışı” bilgiler daha ziyade “II. Abdülhamid’in islâm dünyasında güçlü bir potansiyele sahip olduğu” izlenimlerini uyandıracak mahiyette görünmekte. [22] Acaba abartılı ve gerçek dışı panislamik veriler taşıyan, hani neredeyse cihad ordularının bu gün yarın toplanmak üzere olduğu manzaraları çizen garip raporlarıyla İngilizleri paniklerden paniklere sürüklerken, bir yandan da dalgasını geçiyor ve ünlü İngiliz elçisi Layard’ın telâşını düşünerek bıyık altından gülüyor muydu, akla, dahası duyguya çok daha yakın gelen bu ihtimalin gerçekliğini tarihçiler araştırsın. Azmi Özcan’ın, makalesinin sonucu olarak ve altını çizerek belirttiği gibi “Bütün bu ihtimallerin kesin olarak açıklığa kavuşması hem dönemin daha iyi anlaşılabilmesi için hem böylesine ilginç bir gelişmenin çözümü için son derece gereklidir. Bu noktada ümit edilir ki Osmanlı arşivinde yeni açılacak belgelerde daha net bilgiler bulunabilir”. [23]

“Muallimelik sıfatıyla bir mektebe kabul olunmak ister isem”

Nigâr Hanım günlüğü 13O2 12 KS/24 ocak 1887 tarihinde başlamaktadır. Bu bakımdan Nigâr Hanım’ın Şeyh Süleyman ile tanışıklığının varsa evveliyatını göremiyoruz. Lâkin “Savaş sırasında (93 harbi) İstanbul’a gelen bir parlamento heyetine iade-i ziyarette bulunmak üzere tertip edilen on beş kişilik bir Osmanlı heyetinin başkanı olarak Macaristan’a da gitmiş”[24] bulunan Şeyh Süleyman’ın ; İstanbul’daki Macar çevre ile ilgisini kesmemiş bulunan Nigâr Hanım’ın babası Macar Osman paşa ile tanışmış ve görüşmüş olma ihtimali yüksektir.

İlk kez 3O3 Şubatının 9’unda (21 Şubat 1888)karşılaşırız “Buhara” tekkesi şeyhi Süleyman Efendi’nin ismiyle Nigâr Hanım’ın günlüğünde. Kerimesi Naciye Hanım ziyarete gelmiştir. İki gün sonra kerime tekrar gelir. Bu ziyaretlerin bir sebebi vardır : “İkinci defadır pederi tarafından gönderiliyor. Buna sebep dahi eğer muallimelik sıfatıyla bir mektebe kabul olunmak ister isem kendisinin Maarif nezaretine bildirmek üzere tavassut etmek arzusunda bulunmasıdır”. Anlaşılıyor ki uyanık dikkati ve aydınlık zekasıyla Şeyh Süleyman Efendi, genç Nigâr Hanım’ın taşıdığı öz değeri fark etmiş ve bunun maarif yoluyla gençlere ve çocuklara aktarılmasının yerinde olacağını düşünmüş ve bunu cidden arzulamıştır. Ancak Nigâr Hanım, kim bilir belki o yıllarda çok başka ilgi alanları bulunduğundan, olumlu cevap vermez. Nedense söz konusu göreve bir itirazı olmamakla beraber kendisi hiç bir teşebbüste bulunmayacak, yani istendiği gibi dilekçe filan vermeyecektir: “Bu gün buna dair arz-ı hal yollu bir varaka istenilmesi üzerine ben dahi eğer öyle bir vazife ile melûf kılmak isterler ise kabulünde tereddüd etmez isem de istihsali için kendim hiç bir teşebbüsde bulunmayacağımı, yani arz-ı hal filan vermeyeceğimi bildirdim”. Belki Nigâr Hanım, Maarif nazırı Münif paşa nezdindeki itibarının farkında, araya şeyh bile olsa bir başkasının girmesine gerek olmadığını düşünmüş olmalıdır: “Pederimin Münif paşa hazretlerini bizzat tanıdığı gibi kendileri bizzat bize teşrif ettiklerini, binaenaleyh arz-ı hal tarikıyle hiç bir teşebbüste bulunmaya lüzum olmadığını bildirdim”. Nigâr Hanım o gün Şeyh Süleyman’a kızı vasıtasıyla söz konusu dilekçeyi değilse de başka bir şey gönderir: “Pederi tarafından taleb edilmesi üzerine kendisine bir nüsha Efsus verdim”. Kerime Naciye Hanım, babasının, padişah huzurunda Nigâr Hanımdan bahsetmiş olduğunu ve bunun üzerine sultanın “zaman-ı saltanatında” Nigâr Hanım gibi bir şairenin mevcudiyetinden memnuniyet duyuyor olduğunu beyan ettiğini de nakletmiştir. Gerçekten II. Abdülhamid bir süre sonra Nigâr Hanım’ı ikinci dereceden bir şefkat nişanı ile ödüllendirecektir.

Şeyh Süleyman Efendi’nin kerimesi bir daha 19 KE 3O4 (31 Aralık 1888)’de gelecektir Nigâr Hanıma. Ve Nigâr Hanım hemen o hafta iade-i ziyaret ederek çok gezintili bir günün sonunda Buhara dergâhı şeyhi Süleyman Efendi’nin kerimesine uğrayacak ancak evde bulamayacaktır. Bundan sonra iki Hanım arasında daha sıkı bir görüşmenin başladığına tanık oluyoruz. Şeyh Süleyman Efendi’nin kerimesi arayı fazla açmadan Nigâr Hanıma gelmekte, kimi akşam yemeğine kalmaktadır. Hatta bir kaç gün sonra Şeyh Süleyman Efendi dahi Nigâr Hanıma -yazık ki hangisi olduğunu bilmediğimiz- bir Divan gönderir. Nigâr Hanım, Süleyman Efendi’nin kerimesinin evine gittiği gün “orada pek çok Buhara metaı” gördüğünden bahseder. Süleyman Efendi’nin kızı Naciye Hanım, Nigâr Hanım’ın kuzeninin evlilik törenine de katılır ilh.

Kızıyla aralarındaki bu sıcak ilişki bir yana, çok geçmeden Nigâr Hanım’ı ve annesi Emine Rifati Hanım’ı Şeyh Süleyman Efendi’nin evinin yolunda görürüz. Anlaşılan şeyh, tekkeye giden rampanın kalp hastası Emine Rifati Hanım’ı yorabileceğini düşünmüş ve konuklarını alması için araba göndermiştir: “Haydarpaşa iskelesine çıktığımızda araba beklemekte olduğundan doğruca Çifte Çınarlar tabir olunan mahalle gittik. Köşk dört tarafından bağlar ile muhat olduğundan pek dilnişin olup, Naciye Hanım dahi pek ziyade hürmet etti”. Şeyh Süleyman Efendi’nin kerimesi Naciye Hanım’ın iyiliksever bir Hanım olduğunu anlıyoruz. Nigâr Hanım’ın annesinin şiddetli hastalığı esnasında “üç gün” yardım etmek üzere eve gelir. Bir başka gün ise Şeyh Süleyman Efendi refakatinde bir doktor olduğu halde Nigâr Hanım’ı ziyaret eder. Kendileriyle “bir hayli musahabe” ettiğinden bahseder Nigâr Hanım/14 Haziran 3O5 (26 Haziran 1889).

Şeyh Süleyman Efendi ile renkli ilişkisi bize bir yandan Nigâr Hanım’ın kültür atmosferinin ne kadar değişik kaynaklardan beslendiğini ve çağrışım kapılarının hangi alanlara kadar açık olabileceğini gösterdiği gibi diğer yandan Süleyman Efendi’nin sosyal hayattaki nüfuz ve itibar alanlarını göstermesi bakımından da dikkate değerdir.

Azmi Özcan’ın makalesine bakılırsa, “1881’in ilk aylarından itibaren Şeyh Süleyman Efendi ile İngilizler arasındaki istihbarat trafiği birdenbire kesilmiş” görünmektedir. Demek ki Osman paşa ve Nigâr Hanım ailesi ile Şeyh Süleyman dostluğunu ancak şeyhin İngilizlerle ilişkisinin kesilmesinden sonraki bir dönemden başlayarak izleyebildik. Oysa aynı sıralarda Osman paşa ve Nigâr Hanım salonundan bir başka dil âliminin üstelik sahte de olsa ömrünün bir yılını derviş kimliğinde geçirmiş birisinin daha yolu geçer. Onunsa İngilizlerle ilişkisi henüz başlamıştır: Arminius Vambery.

Arminius Vambery

Yoksul bir Yahudi ailesinin çocuğu olarak 1831 ya da 1832’de dünyaya geldiğinde kendisine doğum kaydı bile çıkarılamayan Arminius Vambery’nin[25];hakkında bir araştırmanın sahibi olan Mim Kemal Öke’ye göre; “yaşamına sığdırdığı kimlikleri (seyyah, kâşif, derviş, öğretim üyesi, yazar, devletler arası ara bulucu, casus) ve misyonlar (orta Asyada Türkoloji araştırlaları yapmak, Osmanlı padişahı nezdinde İngiltere hesabına ajanlık, İngiltere’de II. Abdülhamit sözcülüğü, Taymis ile Boğaziçi arasında ara buluculuk, Siyonizm namına Filistin’de Musevi kolonizasyonunun propagandacılığı) bir araya getirilince en hayalperest tarihi macera filmini bile gölgede bırakacak bir senaryo” ortaya çıkar. [26] Türkoloji ilhamını Hammer’den alarak 1857’de İstanbul’a geldiğinde Hüseyin Daim paşanın konağında dört yıl kaldığı sırada kendisine Reşid Efendi ismi verilen, Fatma sultana bir perde arkasından Fransızca öğreten Vambery ülkesine döndüğünde asıl yapmak istediğinin Orta Asya içlerine gitmek olduğunu farketmiştir.

28 Mart 1863’de Tahran’dan, Babıali sefaretinin yardımıyla bir hacı kafilesine katılır. Derviş kimliğiyle ve elinde bir Osmanlı pasaportuyla Semerkant, Buhara, Herat, Hiyve gibi merkezleri dolaşıp da ülkesine döndüğü zaman yıldızı parlamıştır. 1880 yılında II. Abdülhamid tarafından çağrılarak Yıldız sarayında ağırlanır. Bir süre sonra ise Vambery ile bir başka kesim ilgilenir, İngilizler . Böylece Vambery’nin İngilizler ile II. Abdülhamid arasındaki uzun ve girift serüveni başlar. Mim Kemal Öke’ye göre, “Her zaman Avrupa karşısında Türk uygarlığının üstünlüğünü savunmuş gerçek bir bilim adamı ve Türk dostu olarak hatırlanma”sı gereken Vambery, İngilizler tarafından önce bir arabulucu ardından bir ‘köstebek’ olarak görülmüş;II. Abdülhamit tarafından ise kısa zamanda kendi safına çekilerek bazı mesajları “sahibinin sesinden” Londra’ya iletmiş bir vasıtadır. [27] Vambery’e bakılırsa “buraya”, “iki dostunu barıştırmak için” gelmiştir. [28]

İstanbul’a daha ilk gelişinde, 1848 Macar mültecilerinin uğrak yeri Cafe Flamm de Vienne’e gidip gelen Vambery’nin bu veya benzeri bir yerde Macar Osman paşa ile karşılaşmış olması büyük ihtimaldir. Vambery’nin adı Nigâr Hanım’ın günlüğünde ilk kez 19 KS 3O4/31 ocak 1889 gününün notları arasında çıkar karşımıza. “Padişah tarafından davet olunan ünlü Macar” âlim Vamebry’nin cuMartesi günü kendilerine çaya geleceğinden bahs eden Nigâr Hanım takdim olunmak üzere bir ‘sıgnet’ işlemeye başlar. O gün Vambery’nin de Nigâr Hanıma arkası ithaflı bir fotoğraf takdim ettiğine bakılırsa iyi anlaşmış olmalıdırlar[29]. Arkadan gelen günlerde “âlim-i meşhur” için sarayda bir çay verilmektedir. Lâkin Nigâr Hanım’ın bunu söz konusu etmesinin nedeni Vambery’e ilişkin hiç değildir. Onu ilgilendiren o sıralarda oldukça romanesk bir öykünün kahramanı olarak hayatında yer tutmakta olan geleceğin Paris sefiri Salih Münir paşanın, aynı çaya davetli olduğu için, Nigâr Hanımda mukarrer akşam yemeğine gelememiş olmasıdır. 13O5 Mayısının 26’sında (7 Haziran 1889) Vambery’yi tekrar Nigâr Hanım’ın baba evinde görürüz: “Gece dahi meşhur muallim Vambery ile yaver-i hazret-i şehriyarî Sadık bey teşrif ettiler. Bir saatten ziyade devam eden mülâkat esnasında her ikisinin pek çok iltifatına mazhar oldum. Pek müteâlim, mütefennin bir zat olduğu için çoktan beri Vambery ile görüşmeyi arzu ettiğimden teşrifinden pek ziyade memnun oldum”. Ancak bu ikinci görüşme biraz evvel sözünü ettiğimiz romanesk öykünün kaçınılmaz acı safhalarından birine denk gelmiştir: “Hayfa ki gönlüm mükedder fikrim perişan olduğu bir zamana tesadüf etti”. Görüşme esnasında Nigâr Hanım’ın şiirleri ve hakkında yazılanlar okunur: “Şiirlerimden pek çok bahsedip, sena ettikleri cihetle şair Hayret Efendi’nin Efsus münteşir olduğu zamanda yazdığı mufassal bir makaleyi kendilerine cebren okudum”.

İgnacz Kunoş

Vambery ile hemen aynı günlerde, dikkate değer bir başka sima, öğrencisi Macar Türkolog Kunoş’la karşılaşırız Nigâr Hanım’ın salonunda. Türkoloji ile ilgilenme ilhamını Vambery’den almış ve Türk halk edebiyatı ile ilgili araştırmalar yapmak üzere ilk kez 1885 yılında Anadolu’ya doğru yola çıkmıştır. Bu yolculuk tam beş yıl sürecektir. Bir daha 1925-26 yıllarında Türk hükümeti tarafından davet edilerek İstanbul ve Ankara’da konferanslar veren Kunoş 1945 yılında Budapeşte’de hayata gözlerini yumduğu sırada yaşadığı süre içinde kadri bilinmiş olmanın bahtiyarlığı içinde idi. [30]

“İstanbul’un uzak bir mahallesindeki tekke”

İstanbul’a bu ilk gelişinde Kunoş, Türk Halk Edebiyatı‘nda anlattığına bakılırsa, iner inmez “münasip bir odacık”a yerleşir. Tavsiye mektuplarından birisi de “Özbekler tekkesinin hürmetli şeyhine, Macaristan’ı görmüş bulunan Şeyh Süleyman Efendi’ye” yazılmıştır. “İstanbul’un uzak bir mahallesindeki tekkeyi” aramaya çıkan Kunoş, birkaç saat aradıktan sonra tekkeyi bulur. Galata köprüsünden bahsedildiğine bakılırsa şeyh, Kunoş’u Sultanahmet’teki tekkede kabul etmiştir. Şeyhi görmek ister, izin verilir: Selâmlık odasının minderli kereveti üzerinde oturmuş, elinde tesbih, ak saçlı ak sakallı bir pirdir bu. Bakışları yumuşaktır, Kunoş’u “Hoş geldin Macaroğlu” diye karşılar, “Türkçe bilir misin bari”. Sohbet esnasında konuşulanlar, Şeyh Süleyman Efendi’nin edebiyat dil meselelerinde oldukça derin bir zekâ ve bilgi birikimine sahip olduğunu gösterir. Macaristan’a kadar gidip gelmiş bulunan Şeyh Süleyman Efendi’nin bir eseri de vardır: Lügat-i Çağatayî ve Türkî-i Osmanî. [31]Kunoş, Süleyman Efendi’nin bu eseri yazmasına Macaristan ziyaretinin sebeb olduğu kanaatindedir.

Kunoş’un İstanbul’da tanıdığı Seyh Süleyman Efendi gibi, Galatasaray’daki derslerin bazılarına devam edebilme izni için baş vurduğu dönemin Maarif Nazırı Münif paşa da Nigâr Hanım’ın çevresindeki şahıslardandır. Ama Kunoş’u Nigâr Hanım’ın salonundan geçirecek asıl vasıta Nigâr Hanıma çok daha yakın birisidir: Babası. Kunoş, Ortaoyunu görmek için Eskişehir’e gitmek üzere Mühendis Mektebi’nin Alman müderrislerinden biriyle ve Haydarpaşa’dan kalkan katarla yola çıktığında İzmit’e kadar beraberlerinde gelenlerden birisi de o sıralarda Mektebi Harbiye’nin Almanca müderrisi bulunan Macar Osman beydir. Ondan İzmit’te ayrılıp ünlü derlemelerini yapmak üzere Anadolu içlerine daldığı zaman Kunoş, Osman beyin Nigâr Hanım gibi bir kerimesi olduğunu bilmekte midir bilmiyoruz ama bildiğimiz o ki dönüşünden sonra “Kervankıran yıldızının bir pırlanta taşı gibi gökte parladığı bir mübarek Ramazan gecesi “…. Türkler’in oturduğu mahallenin denize bakan bir evinde, Nigâr Hanım’ın salonundadır. [32] Nigâr Hanım’ın günlüğünde Kunoş’un adının ilk geçtiği tarih 23 KS 3O4/4 Şubat 1889. Nigâr Hanım bu tarihten sonra bir müddet Dr. Kunoş’un gelip gittiğinden bahseder. Kendisine hediye olarak iki nüsha “asar-ı kalemiyesinden” getirmiştir. Nigâr Hanım da ona bir nüsha Efsus takdim eder. Bu meclislerde neler konuşulduğunu da Kunoş’un notlarından öğrenme şansına sahibiz: Türk Halk Edebiyatı‘ndan izleyebildiğimiz kadarıyla, Nigâr Hanım’ın evine ilk gittiği gece “Macar baba ile Türk anadan dünyaya gelmiş şu tanınmış kadın şair yaralanmış gönlünün gamını, ezilmiş kalbinin feryadını derin fikirli şiirinin piyalesine doldurarak beyitler okumuş ve söyleyerek piyano çalmış idi”. Kunoş’un aktardığına göre, Nigâr Hanım’ın “yeni açmış güllere benzeyen bazı şiirlerini” okuyarak dostlarını ahbaplarını kendinden geçirdiği o mübarek akşam, edebiyata dair konular açılmıştır. Konuklar arasında bulunanlar bize hiç yabancı değildir. Münif paşa ve Recaizade Mahmut Ekrem. İftardan sonra Nigâr Hanım “Bak bir kere şu şarkının güzelliğine” diyerek Ekrem beyin suzinak şarkısını hem okumuş hem de piyano ile çalmıştır. Günlüğe bakılırsa daha sonraki gelişlerinde Nigâr Hanım kendisine sadece Ekrem’in şarkılarını değil, “Macar havaları” da çalar. Fakat o gece, Türk halk edebiyatı ürünlerini derlemek için yollara düşmüş bulunan Dr. Kunoş’a asıl tatlı sürprizi Nigâr Hanım değil de onun “ihtiyar” annesi yapacaktır. Söz masallardan açılır. Ekrem ve Münif paşa masalları daha ziyade “kocakarıların” söylediğini belirtince, “Nigâr Hanım’ın ihtiyar annesi, işte kocakarı benim” demiş ve elini öpen Kunoş’un ve diğer misafirlerin ricalarını kırmayarak masala başlamıştır. Kunoş, “Sevincimden az kaldı bayılacaktım” demektedir. Emine Rifati Hanım merhum annesinin ve komşuların yanında işittiği masalı anlatırken Kunoş yazmaktadır. “HanımEfendi’nin” ne kadar tatlı ne kadar güzel anlattığına şaşırmaktan kendisini alamaz.

Nigâr Hanım genç yaşıyla Kunoş’a masal hususunda yardımcı olamamıştır elbet. Doğrusu bu yardımı ninni hususunda da gerçekleştiremediği bellidir. Çünkü Kunoş, Türkçe Ninniler’inin “İlk Söz”ünde[33] eğitim seviyesinin günden güne yükselmesi nedeniyle Türk kadınları artık annelerinden öğrendikleri ninnilerle iktifa etmeyerek “Kendileri de başka tarzda ninniler tertip etmişlerdir” dedikten sonra vezinli ve kafiyeli bu ninnilere bir örnek olarak “merhum Macar Osman paşa kerimesi şaire Nigâr HanımEfendi’nin bir ninnisinin ilk iki kıtasını” örnek olarak göstermiştir[34].

Dr. Kunoş’un bir süre daha İstanbul’da Nigâr Hanım ve babasının evinde, İran sefiri Muhsin han, sefaret müsteşarı Cevat han, aynı sefarette görevli Ohanes han ve sesinin güzelliği ile ünlü Nazim bey; ünlü piyanist Hegye, Recaizade Mahmut Ekrem, Münif paşa başta olmak üzere kozmopolit bir çevre içinde epeyce sazlı, sözlü saatler geçirdiğini görüyoruz.

Hayat ve Roman

Nigâr Hanım’ın günlüğü 15 Nisan 1890 tarihinde kesintiye uğrar. Bir daha günlüğe bağlandığımız zamansa, 1911, arada çok şey değişmiştir. Buhara tekkesinin lügat sahibi şeyhi hayata yummuştur gözlerini. Kunoş ülkesine dönmüş, Vambery, İngilizler’in 1907’de Ruslarla anlaşması üzerine bütün hayallerinin yıkıldığını görerek “Foreign Office’in bütün ısrarlarına rağmen bir daha İstanbul’a gitmeyi” reddetmiştir. [35]Muhsin han, Münif paşa, onlar da ölmüşlerdir.

Bu, hayat.

Ama bazan, söz gelimi üçü de dil âlimi, üçü de bir biçimde Macarlık ya da Macaristan’la ilgili, üçü de Asya ya da Anadolu içlerinde seyahate meraklı, ikisi derviş ve o ikisi şaibeli…

Yolları bir dönemin burç kadınlarından birinin salonundan geçince.

Romana dönüşüyor.



* Bu makalenin hazırlanması esnasında gerek bibliyografya ve temini, gerekse bilgi ve yorum düzleminde, dost insan İsmail Kara’nın çok yardımını gördüm. Yardımları olmasaydı bu makale tamamlanamazdı, sonsuz teşekkürle.

[1]Tekkelerin sosyal hayattaki işlevleri için bakınız : Mustafa Kara, Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler, Uludağ yay., Bursa 1990, s. 145 vd.

[2]Ahmet Eken, Kartpostallarla İstanbul, Büyük Şehir Belediyesi Kültür İşleri Dairesi Başkanlığı yay., nr. 10, s. 140.

[3] Aşiyan müzesinde mahfuz.

[4]Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İst. 1976, s. 61.

[5]Mustafa Kara, Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler, s. 139.

[6]a. g. e., s. 139.

[7]Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahitler, Sebil Yay., İstanbul 1969, s. 271 vd.

[8]Cengiz Bektaş, “Özbekler Tekkesi I-II”, Tarih ve Toplum, nr. 8, Ağustos 1984, nr. 9 Eylül 1984.

[9]a. g. m.

Ayrıca Özbek tekkelerinin ebru sanatındaki varlığı için bakınız: Uğur Derman, Türk Sanatında Ebru, Akbank Yay., Nisan 1977, s. 11, 32, 34, 36, 40, 43.

[10]Agah Sırrı Levent, Dil Üstüne, Ank. 1973, s. 108.

[11]İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, Dergâh, İst. 1988, s. 26.

[12]a. g. e., s. 182.

[13]Mustafa Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, s. 214.

[14]a. g. e., s. 214.

[15]Halide Edip Adıvar, Mor Salkımlı Ev, Atlas Kitabevi, İstanbul 1973, s. 139-140.

[16]Özgeçmişi için bakınız: Azmi Özcan, “Özbekler Tekkesi Postnişini”, Tarih ve Toplum, nr. 100, Nisan 1992.

[17]Özgeçmişi için bakınız: İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, s. 182, dipnot 1.

[18]Tekke hakkında geniş bilgi için bakınız: Cengiz Bektaş, “Özbekler Tekkesi I-II”.

[19]Bu faaliyetler hakkında geniş bilgi için bakınız: Azmi Özcan, “Özbekler Tekkesi Postnişini”.

[20]Sultan Hamidin Hatıra Defteri, haz. İsmet Bozdağ, İst. 1985, s. 72.

[21]Azmi Özcan, “Özbekler Tekkesi Postnişini”.

[22]a. g. m.

[23]a. g. m.

[24]a. g. m.

[25]Yaşam öyküsü ile ilgili bilgilerin alındığı kaynak: Mim Kemal Öke, Saraydaki Casus, Hikmet Neşriyat, İst. 1991.

[26]a. g. e., “önsöz”.

[27]a. g. e., s. 273, 280.

[28]a. g. e., s. 276.

[29]Bu fotoğraf Selma Onat (Nigâr Hanım’ın torunu) koleksiyonunda mahfuzdur.

[30]Kunoş’un biyografisi için esas aldığımız kaynak, İgnacz Kunos, Türk Halk Edebiyatı, haz. Tuncer Gülensoy, tercüman 1OO1 temel Eser, İst. 1978.

[31]Şeyh Süleyman Efendi-i Buharî, Lügat-i Çağatay ve Türkî-i Osmani, İst. 1298/1882. Çağatay lehçesiyle kaleme alınan bu eser Kunoş tarafından karşılaşmalarından otuz sene sonra almancaya ve Anadolu lehçesine çevrilmiş ve Macar akademisi tarafından yayımlanmıştır.

Türk Halk Edebiyatı, s. 39.

[32]Türk Halk Edebiyatı, s. 86 vd.

[33]İgnacz Kunoş, Türkçe Ninniler, İst. 1341, Orhaniye matbaası, Kitaphane-i Hilmi, 57 s.

[34] Bu ninni “Oğlum Münir” (Aks-i Seda, s. 143)parçasında zikredilmektedir.

[35]Mim Kemal Öke, Saraydaki Casus, s. 257

Kader, Şiirin Tam Sesi ve Talihsiz Baba: Ekrem ve Çocukları

KADER, ŞİİRİN TAM SESİ ve TALİHSİZ BABA

-Ekrem ve Çocukları-

“Bir çiçek gibi geldim geçtim. Kırlardaki otlar gibi kurudum. Bir biçare âleme neye geldi? Yürekleri zehr-i alâmın meraretleri içinde onlara hayat niçin verildi?”

Recaizade Mahmut Ekrem, Atala çevirisinden.

Ah kim Pirayem’in işte bu yerdir meskeni”

Tanpınar’ın, “kader onun ilhamından şiirin tam sesini koparabilmek için bu talihsiz babayı boş yere üst üstüste dener”[1] şeklindeki ünlü yorumu bir yana, Ekrem gerçekte acılı bir babadır. Zamanın pek az ailelerinde görülebilen özel bir eğitimle yetiştirilmiş ve Fransızca öğrenmiş bulunan Güzide Hanım amcasının kızıdır. İlk çocukları Piraye’yi daha doğarken kaybederler. Arada başka acıları büyüten Ekrem on beş yıl sonra gittiği zaman, minicik kızının mezarını bulamamanın doğurduğu azap ile o ünlü mısralarında ağlayacaktır:

Ah kim Pirayem’in işte bu yerdir meskeni

Şu siyeh topraklar olmuştu o nurun mahzeni[2]

Piraye’nin ölümünden kısa bir zaman sonra doğan Sunullah Emced, dadısının dikkatsizliği yüzünden bir buçuk yaşında “malûl” olur. Yaşadığı yirmi yıl içinde ağzından bir tek defa “baba ve anne” hitabı çıkmaz, [3] 1889’da yirmi yaşlarında iken ölür. On yıl sonra 1899’da, Ekrem’in adeta varlık nedeni bildiği ve bütün ümitlerini bağladığı, gerçekten çok yetenekli ve zeki bir çocuk olduğu kendisinden bahseden bütün kaynaklarda fark edilen Nejad, gencecik, veda eder yaşamına.

“Bir akaid hocasının duası”

İsmail Hikmet ‘in dikkatleriyle[4]; Nejad Ekrem[5]de anlatılanlara bakılırsa Ekrem, Nejad’ın ölümünden iki evvelki salı günü yolda Muallim Küçük İsmail efendiye rastlar. Mekteb-i Sultani’de akaid hocası olan bu zattan, Nejad için dua etmesini ister. “Bir akaid hocasının duasında başka türlü bir tesir olacağını düşünerek bu tesadüfü bir fi’l-i hayr” addeder. Bu tesadüften sonra en küçük oğlu Ercümend’i görmek için mektebine giden Ekrem, bahçedeki çocuklar arasında göremediği Ercümend’in de hasta olduğunu müdürden öğrenmiştir. O gün Ercümend’i mektepten alarak, tedavi için o zaman Ada’da bulunan Nejad’dan ayrı bulundurmak üzere Üsküdar’da oturan bir yakınının evine bırakır. Ertesi gün çocuğun daha iyi olduğunu haber almakla beraber bir vesvese içinde gidip görmeyi arzu etmektedir. Ercümend’in iyilik haberinin geldiği gün Nejad ölür. Ekrem ertesi gün Üsküdar’a Ercümend’i görmeye gitmek üzere yola çıktığında Fikret’le karşılaşır ve ona Nejad’ın bir fotoğrafını vererek Servet-i Fünun‘a koymasını, gençliğine merhameten Fatiha okuyabilecek bir kaç kişinin gözüne ilişebileceğini söyler. [6]

“Ekrem’in tab’ında dine karşı bir zaaf vardı”.

İsmail Hikmet, “Ekrem’in tab’ında dine karşı bir zaaf vardı” demektedir. [7] Tanpınar da Ekrem için “dindar, kadere razı” ifadesini kullanmaktadır. [8] Ekrem çevresindeki anekdotların bir kısmı bu hükümlerin mesnedsiz verilmediğini doğrular mahiyettedir. Söz gelimi “fıtraten ülfette külfete tahammül edenlerden olmadığı için”, “her söze her şeye dikkat eder, ilişir, fevkalâde alıngan, gayet titiz bir zat” olan Ekrem’le “hüsn-i imtizacı, Süleyman Nazif’in hayretine neden olan İbnül Emin Mahmut Kemal; “Üstad-ı Ekrem, bir gün fakirhanemizi teşrif ederek biraderimle oturduğumuz odaya girince ‘elimi öpmek isteyeceksiniz, fakat iğreneceksiniz. Abdest aldım, bileğim temizdir, orayı öpünüz’ diye bileğini açmasıyla, hem bileğini hem de elini” öptüklerini anlatmaktadır. [9] Ekrem’in memuriyet hayatı boyunca mesai içinde namazlarını kaçırmadığı, bunun için sessizce ve sorulduğunda uygun bir mazeret beyan ederek yakındaki bir mescitte vazifesini eda ettiği de bilinmektedir.

Tanzimat aydınları batıya yönelmelerinin etkisiyle olacak, en azından dini daha zayıf telakki edilmek gibi bir tehlikeye maruzdurlar. Bu biraz da eski- yeni, doğu-batı, modernist-muhafazakâr çatışmalarının örtülü bir biçimde de olsa dindar az dindar düzleminde yorumundan kaynaklanmaktadır. Çünkü “vahdet-i zata” akılcı “şehadet” arayan Şinasi’den bu yana, Tanzimat aydınının, gönül alanını akılcı vasıtalarla kuşatmaya gayret etmesi, dahası metafiziği fiziksel gerçeklikle açıklama gayreti göstermesi geleneksel tavır karşısında daima tedirginlik yaratmış olmalıdır. Kaldı ki Tanzimat aydınının bu problemi kendi içinde de kazasız belasız atlattığını iddia etmek kolay değildir. Şinasi ile başlayan huzursuzluk, Ziya paşa ile büyür, Hamid’le şahlanır nihayet acı meyvesini Fikret’le verir. Bu bakımdan, “Ekrem’in tabındaki dine karşı zaaf” ve kuşkusuz arttırılabilecek benzer anekdotlar, içimizdeki Ekrem imajını yeniden gözden geçirmemize neden olabilir. Dahası hayatındaki bunca “ölü”ye rağmen, Ekrem’in neden bir “isyan” şiiri “çıkaramamış” olduğunun düşünülmesi gereken bir başka yanını.

“Artık bu babanın çökmüş bir adam olacağı”

Hemen hakkında tüm kalem oynatanlar, Nejad’ın ölümünden sonra Ekrem’in manen öldüğü hususunda hem fikirdirler. Ercümend Ekrem babasının 1323/1907 senesi ibtidalarında yani Nejad’ın ölümünden sonra, bedenen de günden güne yorulup zayıfladığından bahsetmektedir. [10]Halit Ziya Kırk Yıl‘da “zavallı çocuğun ölümünden sonra artık bu babanın çökmüş bir adam olacağını anlamışlardı ve öyle de oldu” der. [11] Devamında anlattığına bakılırsa, yaşantısındaki tüm düzen bozulur ruh halleri ile mekânlar arasında kuvvetle bağlantı kurduğundan olacak sık sık ev değiştirir. Kendisiyle o kadar bütünleşen İstinye’deki yalıyı satar, artık Ada’ya gitmez. Firuzağa’da daha evvel aldığı iki küçük evi birleştirerek bir müddet orada oturur. Bir ara eski Vakit gazetesi sahibi Filip’in Büyükdere sırtlarındaki büyük köşkünü satın alarak yazları oraya çekilir. Meşrutiyetin ilanı esnasında halkın akın akın ziyaret ettiği ev burasıdır. Meşrutiyetin ilanı ile bir parça hayata döner gibi olursa da bir müddet sonra eski kırgınlığı avdet eder.

“Muhıbbe-i vefadarım efendim”

Recaizade Mahmut Ekrem tarafından Nigâr Hanıma hitaben yazılmış dört mektup[12], iki edip arasındaki dostluğun ayrıntılarını göstermenin yanı sıra, Nijad’ın ölümünden (1899) on yıl sonra dahi Ekrem’in bedbin ruh hallerini, giderek bozulan sağlığını yansıtıyor olmaları bakımından dikkate değer bulunabilirler. Mektuplardan biri 27 Ağustos 325 (9 Eylül 1909) diğeri 17 Eylül 325 (3O Eylül 1909) tarihini taşımakta, diğer ikisinde ise tarih bulunmamaktadır. Ancak muhtevalarının birbiriyle bağlantısı, hemen aynı sıralarda yazılmış olduklarını rahatlıkla düşünmemize imkan tanımaktadır. Ve o muhteva, evveli ve sonrası ile Ekrem’in çokça bilinmeyen bir Viyana seyahati çizgisine yerleşmektedir.

“Seyahat fena olmayacak”

Nejad’ın ölümünden sonra manen ölen Ekrem “seyahat fena olmayacak” fikrindedir. Fakat “Bir iki ay için değil … müebbed seyahat. Ben onu istedim”. [13]Öyle ki bu kibar, bu gerçekten çok zarif adam, içinde yaşadığı alemle bağlarının kopukluk boyutlarını, “cehennem olup gitmek” ifadesine yükleyecektir. Nigâr Hanıma hitaben yazılmış mektuplarından, tarih itibarıyle başa alabileceğimizde Ekrem ruhen ve bedenen bezmiş, bunalmış, tükenmiş ve müstağni bir halde görünmektedir: “Bu yaz mevsimini, hususiyle son iki ayı cismani, ruhani rahatsızlıklarla pek nahoş geçirdim. Hâlâ da öyleyim”. Sadece seyahate çıkmak istemekte ama bunu da kolayca gerçekleştirememektedir: “Seyahat çantam iki buçuk ay evvelinden hazırlanmış, kapanmış, bağlanmış duruyor. Felek fırsat vermedi ki cehennem olup bir tarafa gideyim”. Satırlarından anlaşıldığı kadarıyla Ekrem seyahat için bayram ertesini beklemiştir. O da gelip geçmiştir fakat hâlâ kımıldamayı bile canı istememektedir: Bayramda, “Şu üç gün zarfında gidilmese afvettirilmesi pek müşkil iki mahalden başka hiç bir yere gitmedim değil gidemedim”. Üstelik evinde de bulunmamıştır ve bu “lütfen gelenleri, soğuk, keder-alûd sima ile karşılamaktan” kaçındığı içindir. Ekrem mektubunun sonunda Nigâr Hanım’ı ziyaret edemediğinden bahisle, nedenlerini bu ruh haline bağlayacaktır.

Ekrem’in mektuplarından bir diğeri Viyana’dan yazılmıştır ve bize Viyana ile ilgili gözlemleri kadar hastalığına ilişkin bilgiler de vermektedir. Ekrem’in ilk Viyana seyahati 1291/1875 yılında gerçekleşir. Bu, Ekrem’den bahseden kaynaklarda daima zikredildiği gibi sıhhî nedenlerden kaynaklanan bir seyahattir. Verem başlangıcı teşhisiyle Kalton Layt Kebin’e gider. İlginç ki o kadar bilinmeyen ikinci Viyana seyahati de sıhhî nedenlerle yapılacaktır.

İstanbul ve Viyana’da eEylül

Sonunda, “27 Ağustos 1325 Viyana’dan” (9 Eylül 1909) ifadesi bulunan ve oldukça uzun sayılabilecek Viyana mektubuna Ekrem, şimdiye kadar yazamadığı için Nigâr Hanımdan özür dilemekle başlamaktadır. Dönüş vakti yaklaşmıştır: “İhtimal ki bu kâğıdımdan evvel ben İstanbul’da bulunurum. Zira niyetim tarihten iki gün sonra bu belde-i dilârayı terk etmektir. Niyet değil, karar”. Ekrem’in Viyana’da rahatsızlıklarının devam ettiği anlaşılmaktadır: “Geldim geleli benim mahut sancılardan göz açabildiğim yok. Onun için burada bulduğum her nevi güzelliklerden hakkıyle müstefid olamadım”. Anlaşılan Viyana’ya geliş nedenlerinden birisi de meşhur bazı hekimlere görünmektir. Ama maksad hasıl olamamıştır: “Görülmesi lâzım olan iki tabib-i meşhur, haricde bulunduklarından ” yine ünlü iki başka hekime muayene olmuştur. Fakat bunlardan birisi “bir takım deli saçmasını vesayasını (?) tıbbiye ve sıhhiye namına dinlettikten sonra”, “Sanatoryumu tavsiye etmesin mi”. Oysa Ekrem sanatoryumun “ne demek” olduğunu Nigâr Hanımdan dinlemiştir. Bunun için “bazı bahaneler serdiyle bundan yakayı sıyır”mıştır. “Diğer doktorun tertibi akla yakın ise de otellerde tatbik ve icra olunur şeylerden olmadığından” uygulanmasını İstanbul’a dönüşüne bırakmıştır.

Ekrem mektubunun bundan sonraki kısımlarında Viyana ile ilgili gözlemlerini nakletmektedir: “Viyana hakikaten mamur ve mükemmel ve muazzam bir şehr-i şehir”dir. “Görülecek ve gezilecek yerleri” çoktur. “Ne faide ki …. lisan bilmemekten dolayı” istediği gibi serbest gezememiştir. Bununla birlikte “dün akşam Grand Opera”ya gitmiş ve pek memnun olmuştur. Üstelik verilen opera, “Verdi’nin meşhur Ayda’sı”dır ve bunu İstanbul’da defalarca seyretmiştir. Fakat arada ne büyük bir fark vardır. Ekrem devamında Viyana’da gördüklerini sıralar: “Prater’in Veniz e Viyen’ini de gördüm. İstad Park (?) mesiresinde de tenezzühe muvaffak oldum. Mahud çarh-ı feleke de bindim, bunların hepsi oldu”. Bir kısmı, mahiyeti bizce meçhul bu etkinliklerin yanı sıra Ekrem bir şeyi gerçekleştirememekten dolayı üzgündür: “Hayfa ki müzeyi temaşaya muvaffak olamadım ki bundan dolayı müessif kalacağım”. Arkadan gelen satırlardan Ekrem’e, ortak dostlarının, Nigâr Hanım’ın Veniz e Viyen’den hoşlanmış olduğunu söylemiş olduklarını anlıyoruz. “Ne faide ki” gittikleri akşam, “hava ziyadece serin” olduğundan “memul olunduğu kadar kalabalık yok”tur. Ekrem Nigâr Hanıma “Mela’nın peder ve validesiyle biraderi” olarak tanıttığı ortak tanıdıklarından da bahsetmektedir. Veniz e Viyen’e onlarla birlikte gitmiştir. Öyle ki Ekrem yine “lisan bilmemek belası ile” yalnız başına hiç bir şey görememe tehlikesinden “bunlar” sayesinde kurtulduğundan bahseder. Söz gelimi elektrikli trenler: “Elektrikli trenlerin vızır vızır işlediklerini gördükçe binmeğe özenir fakat lisan bilmemek belasıyla bir türlü cesaret edemezdim. Hele bu emelim de yine bunların sayesinde hasıl oldu”. Ekrem’in “ta Ostrava’ya kadar” gidip “Mela’yı ziyarete muvaffak” olduğunu da satırlarından anlıyoruz. Lâkin bu yolculuktan pek memnun kalmamıştır: “Yol çekilir şeylerden değilmiş. Serî katarla dört buçuk saat giderken bir o kadar da gelirken. Ve bu da bir gün içinde. Düşününüz ki bu ne kadar zahmetli bir iş”.

Ekrem bedenî rahatsızlıklarından şikayetle, durumu iyi olsaydı burada onbeş yirmi gün daha kalabileceğini yazdıktan sonra, “size bir itirafta bulunacağım” demektedir: “Viyana güzel fakat ben gözlerimi yumduğum gibi benim bağdan Hünkârsuyu’na giden yolun o ruhperver manzara-i sükûn-alûdunu karşımda buluyor ve ona dünyalar kadar tahassür ediyorum. Ah Bosfor, seni dünyanın hangi cihetine değişebilirim? Heyhat burada benim melûf ve meşguf olduğum istiğrak-ı şairaneyi bulmak mümkün değil. İşte biraz da bunun için buradan hareketi tacil ediyorum”.

İstanbul’u ve Eylülünü özleyen, bu vesile ile yıllar önce yazdığı Yad Et şiirinin bir bendini bir mısra eksiği ile mektubuna geçiren Ekrem, dönmek istemektedir: “İstanbul’da ne var ne yok?Gurbetin bu nevi de tuhaf oluyor. Burada gördüğüm simalara gözlerim aşina çıkmak istiyor fakat bütün o simaların benim için lâkayd olduklarını da anlıyorum. Kadın erkek kime baksam İstanbul’da gördüğüm bir sima diyeceğim geliyor”.

“İnşaallah bir kaç gün içinde” Nigâr Hanım’ın “huzur”unda seyahati hakkında uzun uzun hikâyelerle baş ağrıtmak dileğiyle ve “bakî iştiyak ve hürmetler efendim” cümlesiyle son bulan mektup, “muhıbb-i kadim Recaizade Ekrem” olarak imzalanır.

Ancak İstanbul’a döndükten sonra Ekrem’in hemen Nigâr Hanım’ı ziyaret edemediği bellidir. Ve bunun da gayet ciddi ve üzücü bir nedeni vardır: Ercümend’in hastalığı. Ercümend o sıralarda yirmi bir yaşlarındadır ve Ayan meclisi mütercimi olarak vazife yapmaktadır.

Halit Ziya Kırk Yıl‘da Ekrem’in hayattan kopukluğuna işaret ederken, “Ercümend’in pek sevimli, pek değerli, belki Nejad kadar seçkin yeteneklerle donanmış bir genç olarak yetişmesine sanki ilgisizmiş gibisine bakıyordu. Yalnız ona değil her şeye ilgisizdi” demektedir. Belki felâketin hemen arkasındaki günler için geçerli olabilecek bu görüş, sonraki yıllar için geçerli olmasa gerek. Çünkü şimdi söz konusu edeceğimiz mektubunda Ekrem’in, üç çocuğunu kaybetmiş bir baba olarak Ercümend’in hastalığı karşısında nasıl telâşa kapıldığı sezilmektedir.

Mektup 1325’in 17 Eylül’ünde yazılmıştır (3O Eylül 19O9). O tarihlerde Ekrem Ayan Azasıdır. Anlaşıldığı kadarıyla kendisi Büyükdere’de oturan, Şişli’ye Ercümend’i ziyarete giden Ekrem, “zavallı çocuğu ziyadece rahatsız” bulduğundan bir hafta yanından ayrılamamış, “nihayet Hakk’a bin şükür” iyileşmeye başladığından “yalnız iki gece” kendisinden izin alarak Büyükdere’ye gelmiştir. Şimdi tekrar Şişli’ye, hastanın yanına gitmektedir ve iki mektubunu aldığı Nigâr Hanıma bir daha ne zaman döneceğini bilmediğinden cevap verememiştir. Hasta “devre-i nekahatindedir” ama babasını yanından ayırmak istememekte, Ekrem de “memnunen” kalmaktadır. Acılı babanın, hastalık karşısında tedirginleştiği anlaşılmaktadır: “Geçen hafta zarfında haylice endişeye düşmüştük”. Üstelik, Viyana seyahati esnasında “daima sıkılıp, İstanbul’a çarçabuk dönmek” isteyişini de bir “hissikablelvuku” olarak yorumlamaktadır. Mektubun sonuna doğru Ekrem, Nigâr Hanım’ı pek göreceği geldiğinden bahisle, belirttiği sebeplerden dolayı gelemediğini artık inşaallah bayramda görüşmeyi ümid ettiğini yazmaktadır.

Aynı günlerde yazılmış olması gereken tarihsiz bir kart/mektubunda yazılanlara göre Ekrem -kartın ön yüzünde “Heyet-i Ayan Azasından” ifadesi matbudur- “geleliden beri borçlu olduğu” ziyareti nihayet gerçekleştirmek ve Ercümend’in hastalığını merak eden Nigâr Hanıma bu konuda bilgi vermek için uğramış ama onu “devlethane”de bulamayarak iki aded “Naçizler“i ufak bir hediye olarak bırakarak geri dönmüştür. Kartın son satırları Ekrem’in o yıllardaki durumunu yansıtıyor: “İnanınız ki bir haftadan beridir elan kendimi bulamadım. Fikren de bedenen de rahatsızım”.

“Vakit kalırsa”.

Nigâr Hanım’ın Ekrem için son sözü, ölümü üzerine Türk Yurdu’nda yayımlanan bir yazı olur[14]. “Recaizade Mahmut Ekrem Bey” başlığını taşıyan ve zoraki değil ama “zor” yazılmış izlenimini uyandıran bu kısa yazıda Nigâr Hanım, “Recaizade Mahmut Ekrem Bey” diyor, “pederimden sonra en ziyade hürmet ettiğim simâ-yı mübeccel”. Sonra ilave ediyor “bir çeyrek asırlık hayatın keşmekeşi o hürmete bir an bile halel vermemiştir”.

Aynı yazıda Nigâr Hanım, ölümünden yirmi beş gün kadar evvel bahara ait bir niyetten söz edildiğinde Ekrem’in, “vakit kalırsa” diye mırıldandığını ifade etmektedir.

Ercümend Ekrem, babasının, öleceğini yaklaşık bir ay evvelden hissettiğini, ölmeden bir iki gün evvel de hazırladığı ve bir çekmecede sakladığı vasiyetini “harfiyyen” yerine getirmesini kendisine tenbih ettiğini kaydetmektedir. [15] Söz konusu çekmecede Ekrem’in çok özel bir takım evrakının saklandığı bellidir. Abdülhak Şinasi Hisar, Ekrem’e ilişkin bir takım hatıralarını anlattığı bir yazısının sonunda onun belli ki çoğu platonik seyretmiş aşk hayatına ilişkin ve yine çoğu hüzünlü anılarına yer vermekte ve sonunda şöyle demektedir: [16]

“Ekrem Bey, galiba öleceğini duyarak kendisinin bir türlü hayatında yakmaya kıyamadığı aziz hatıralarını, oğlu Ercümend Ekrem’e, kendisi ölünce, kütüphanesinin üstündeki bir rafta bulunan bir kutu içindeki mektupları, resimleri, saçları, karıştırmadan yakmasını vasiyet etmiş. Süleyman Nazif ise bu vasiyetnamenin ifası günah olacağını söylemiş”.

Abdülhak Şinasi’nin, devamında naklettiğine göre, “Her zaman hissiyatına inanan Süleyman Nazif, meşhur mübalağası ile Ercümend Ekrem’e bu kutu muhteviyatının yakılması meşhur İskenderiye kütüphanesinin yakılmasından daha büyük bir günah olacağını ve Diyarbakır şivesi ile yemin ile” söylemiş. Fakat yazının sonunda Abdülhak Şinasi, “Ercümend babasının vasiyetini yerine getirmekle, evrakın yakılmış olduğunu” zannettiğini belirtmektedir. Ercümend Ekrem de, “Üstad Ekrem ve Aşk” adlı yazısında Abdülhak Şinasi’nin söz konusu ettiği evraktan bahsetmektedir. [17]

Tanburî Cemil Taksimi

Ercümend Ekrem’e göre[18], Ekrem’in ölmeden evvel sanat ve edebiyata yönelik son yaşantı parçası Ercümend’in okuduğu bir gazete yazısını dinlemek suretiyle biçimlenmiştir: Peyam‘da yayımlanan Ali Kemal’in “Ömrüm” tefrikasının bir bölümü. Müzik olarak da gramofonda çalınan bir Tanburi Cemil taksimi. Ercümend’in okuduğu, Ekrem’in gözleri kapalı ve kim bilir neler düşünerek dinlediği parçada Ali Kemal, garip bir tesadüfle Mekteb-i Mülkiye yıllarından Ekrem ile “Naci merhum” arasındaki malûm macerayı anlatmaktadır.

Ölümüyle arasında bunca az bir zaman kala Ekrem bu yazıyı dinlerken neler hatırlamıştır bilemiyoruz, ama gerçek şu ki hepsi, Naci de, Ekrem de, Ali Kemal de, Nigâr Hanım da, Ercümend Ekrem de bedenen çoktan yok oldular. Sadece bir kez, ilk ve son kez oynanan bir filmin oyuncuları gibi . Geriye bir tek adları ve eserleri kaldı. Bir de günden güne bizden uzaklaşan ama yaşanmışlığı olan ömür kırıntıları.

Yaşanmışlıkları hususunda bizi ikna edecekse kendi duygu kabiliyetimizden başka hiç bir şey yok.



[1]Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul 1976, s. 482.

[2]Zemzeme I, İst. 1299/1883, s. 16 vd.

[3]Ercümend Ekrem, “Anam”, Yarım Ay, C. 6, nr. 132, 1 Haziran 1941, s. 6, 19.

(15. ve 17. dipnotlarla birlikte künye ve metinler Büyük Türk Klasikleri, Söğüt, “Ercüment Ekrem Talu” maddesinden).

[4]İsmail Hikmet Ertaylan, Türk Edebiyatı Tarihi, Bakü, 1925, s. 318.

[5]Recaizade Mahmut Ekrem, Nijad Ekrem, İstanbul, 1326/1910.

[6]İsmail Hikmet Ertaylan, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 318-32O.

Söz konusu görüşmeden sonra Fikret, Nejad’ın ölümünden duyduğu üzüntüyü muhtevi bir yazı yazar:

Tevfik Fikret, “Zavallı Nejad”, Servet-i Fünun, nr. 469, 24 Şubat 1315/8 Mart 19OO, s. 2.

[7]İsmail Hikmet Ertaylan, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 316.

[8]Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, s. 488.

[9]İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, C. 1, Dergah yay. İst. 1988, s. 280.

[10]İsmail Hikmet Ertaylan, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 321.

[11]Halit Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1978, s. 598.

[12]Mektuplar Aşiyan müzesinde mahfuzdur.

[13]İsmail Hikmet Ertaylan, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 32O.

[14]Nigâr binti Osman, “Recaizade Mahmut Ekrem Bey”, Türk Yurdu, C. 5, 1329/1913, s. 1171.

[15]Ercüment Ekrem Talu, “Üstad Ekrem ve Aşk”, Salon, 1 ocak 1948, s. 98 vd.

[16]Abdülhak Şinasi Hisar, “Geçmiş Zaman Edipleri: Recaizade Ekrem”, Türk Yurdu, Haziran 1957, nr. 269, s. 926-93O.

[17] Salon, 1 ocak 1948.

[18]İsmail Hikmet Ertaylan, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 325-326’dan naklen.

“Rappello Toi” Çevresinde Ekrem ve Nigâr Hanım

“RAPPELLE TOİ” ÇEVRESİNDE EKREM ve NİGÂR HANIM:

“TAHATTUR ET”, “YAD ET”*

Kuşkusuz Nigâr Hanım günlüğünün en renkli simalarından biri Recaizade Mahmut Ekrem Beydir. Dönemin sosyal yapısı ve değer ölçüleri karşısında geliştirdiğini düşünebileceğimiz bir nevi savunma sistemiyle Nigâr Hanım, Ekrem’i de benzerleri gibi, uzun müddet günlüğünde bir majüskül “E” olarak kalmaya mahkum edecektir. Lâkin aynı sıralarda edebî kimlik olarak “Recaizade Mahmut Ekrem Bey”den açıkça söz edebilmektedir.

Ekrem’in adıyla açıkça karşılaşmamız için 8 Şubat 3O2 (2O Şubat 1887) gününü beklememiz gerekecektir. O tarihte henüz çok genç olan Nigâr Hanım İhsan Beyden ayrı olarak baba evinde yaşamaktadır ve üç çocuğundan sadece Münir vardır yanında. Günleri son derece monoton bir akış içinde geçer: Piyano dersi ve etütler, dikiş, okuma, yazma, misafir kabulü ve iade.

Böyle, diğerlerine çokça benzeyen bir günde “dikişle meşgul olduğum bir zamanda idi ki ihtiramıyle müftehir olduğum bir misafirimin teşrifini haber verdiler” cümlesinin ardından görüntüye giren bir majüskül “E” yanına yıllar sonra kurşun kalemle düşülen incecik bir “Ekrem Bey” notu, bu “E”lerin Ekrem Bey olduğunu gösterir bize ve günlükteki varlığını kolay takip edebilme şansını. Nigâr Hanım’ın bu varlık ilgisiyle kendisini zaman sonrası karşısında sorumlu hissettiğini fark etmemek mümkün değil. Öyle ki 23 TE 3O3 (4 Kasım 1887) tarihinde zikredilen “E” yanına düşülen farklı zaman farklı kalem notta sorumluluk alanlarını babasınınkilerle birleştirmekten alamaz kendisini: “Pederim, nezdine geldiğim zaman namusuna itimad ettiği zevatı aslı Avrupalı olmak hasebiyle bana ‘presenter’ ederdi. Burada yad ettiğim Recaizade Ekrem Beyefendidir”.

“Gâh şiir okuyarak, gâh yazı yazarak pek hoş zaman geçirdik”.

Ekrem Bey oldukça sık görünmektedir günlüğün ilerleyen sahifelerinde. Ne konuşurlar, nasıl vakit geçirirler ikisi de edebiyata, müziğe ve resme, dahası incelikli ve güzellikli her şeye tutkun olan bu iki şair, bunu izlemek hiç zor değil.

“Ekrem Beyefendinin” Nigâr Hanıma takılmaktan hoşlandığı anlaşılmakta: Günlüğünde bazı kelimeleri Fransızca imlasıyla kullanmaya düşkün olan Nigâr Hanım, “Kendisi zaten beni taquin’ etmeyi sever bir zat” olduğundan, demektedir, “mevadd-ı muhtelife hakkında birçok ‘discution’larımız geçti”/8 Şubat 3O2 (20 Şubat 1887). Yani şaka yollu tartışması bol bir sohbet.

Öğle saatlerinde gelen “E” ile (ezani saat) on bir buçuğa yani akşam üzerine kadar “bütün günü birlikte” geçirirler/1 Mart 3O3 (13 Mart 1887). Ve bu, defalarca tekrarlanır. Ekrem’le hoş vakit geçirir Nigâr Hanım: “Bir iki saat kadar gâh şiir okuyarak, gâh yazı yazarak ve gâh ise yekdiğerimize lâtifeler ederek pek hoş zaman geçirdik”. Öyle ki rahatsız olduğu halde hem yüzündeki sızıyı, hem sinirlerinin bozukluğunu unutur/9 Mart 3O3 (21 Mart 1887). Yataktan çıkamayacak kadar hasta olduğu günlerde Nigâr Hanıma, Ekrem Bey, yatağının yanında oturarak refakat eder/23 TE 3O3 (4 Kasım 1887). Nigâr Hanım sık sık “dünyada en ziyade muhazarasından hoşlandığım zevattan olduğu cihetle”, “Bu zat ile fikirlerimiz ne kadar uygundur”, “İhtiramıyle müftehir olduğum zat” veya benzeri ifadelerle, Ekrem’e ve sohbetine duyduğu sevgi ve hayranlığı dile getirir.

Ekrem Beyin de, albümüne 1891’de yazdığı şu dörtlüğe bakılırsa Nigâr Hanıma çok kıymet verdiği anlaşılmaktadır[1]:

Tecessüm etse nezaket seni ederdi irae

Tebessüm etse zarafet seni ederdi ifade

Teressüm etse letafet ederdi zatını teşhis

Ne söylesem seni tarif için olurdu ziyade

Kuşkusuz Ekrem’in Nigâr Hanım üzerindeki etki alanı, eserleriyle doğrudan bağlantılıdır. Ekrem’in, kendisinden on beş yaş küçük bu yetenekli genç Hanıma bir nevi edebi mürebbi olmaktan beşeri bir haz aldığı da düşünülebilir. Kendi eserleri kadar, Nigâr Hanım getirdiği eserleri okuyarak da Ekrem’in etki dairesine girmektedir. Günlükte, en çok okunan şairlerden birisidir. Ekrem’e ve eserlerine hayranlığı o denli büyüktür ki Nigâr Hanım onun eserlerini okumakla kalmayıp okutur da: “Geçenlerde ‘T’ye Zemzeme‘yi vaad etmiş bulunduğumdan bir nüsha Efsus ile beraber ciltletip bugün gönderdim”/3O KE 3O3 (11 Ocak 1888). (T yanına “Tevfik” notu düşülür daha sonra, ama Tevfik Fikret değildir bu. Çünkü Nigâr Hanım, Tevfik Fikret’in ölümü üzerine yazdığı bir yazıda[2], Fikret ile “en evvelki muarefe-i gıyabiyemiz beni incitmesiyle başlamıştı” diyerek, Fikret’in, bir yazısında kadın ediplerden bahsederken Nigâr Hanım’ı arka plana atmış olmasını hatırlatmaktadır. [3]Söz konusu yazı 1312/1897 tarihini taşıdığına göre, bu tarihlerde Fikret’le görüşüyor olması mümkün değildir).

“Çeşm-i mahmurun sebeptir nale vü efganıma”.

Ekrem’le Nigâr Hanım’ı birbirine yaklaştıran odak ilgi alanlarından birisi de müziktir. İbnülemin’in ifade ettiğine göre babası Recai efendi de hattatlığının yanı sıra musıkiye aşina, ney üfler, keman çalar bir zat olan[4] Ekrem’in, iyi piyano çaldığına çeşitli kaynaklar tanıklık etmekte: Ali Ekrem “musıki ve resimle ülfeti vardı”[5] demekte, Halit Ziya, ilk ziyaretinde kendisine resimlerini göstermenin yanı sıra piyano da çaldığından söz etmektedir. Halit Ziya’ya bakılırsa Ekrem, batı müziğini pek sevmekle beraber ilgilenmeye vakit bulamadığını, sadece bizim müziğimizle iktifa ettiğini söyleyerek hemen piyanonun önüne oturmuş, bir taksim yapmış ve hicaz makamında durarak o zaman pek gözde olan “çeşm-i mahmurun sebeptir nale vü efganıma” şarkısını çalmıştır. Mai ve Siyah yazarı, bu şarkının icrasını o kadar beğenir ki utanmasa ağlayacaktır. Halit Ziya’nın güvenilir olması gereken üslûbunu göz önüne alırsak, gölgede kalmış üstün bir piyano yeteneğinden söz etmek hiç yanlış olmaz:

“Recaizade Mahmut Ekrem’i piyano çalarken çok kez dinledim. Piyano kadar dört başı mamur ama doğu ezgileri için o oranda dik başlı olan bir enstrümanı onun kadar egemenlikle, bütün incelikleri kendi isteğine boyun eğdiren, başarı ile çalabilen başka bir kimseye rastlamadım”. [6]

Ekrem’in resimle uğraştığını da biliyoruz. Aşiyan müzesindeki Nigâr Hanım portrelerinden biri Ekrem’in fırçasından çıkma bir yağlı boya. Halit Ziya, evinde ilk kez ziyaret ettiği zaman kendisine yağlı boya resimlerini gösteren Ekrem için;

“İstinye yalısında resim yaparak, piyanosunda -başka kimsede duymadığım bir sanatla- ve engin bir incelik/duygusallıkla şarkılar çalarak vakit geçirir, ne zaman güzel şeyler görmek, doğanın görüntülerinden şiirlerine esinler derlemek isterse Kalender’de,

Göksu’da, Kanlıca koyunda sandal gezintisi yapar ve bu zamanlarda kesinlikle içine doğacaklara egemen olacak bir perinin büyüme etkisi altında bulunurdu” demektedir[7].

“Okurken pek güzelsiniz”.

Ekrem’le Nigâr Hanım arasında bazen oldukça romanesk sahneler de yaşanır. Söz gelimi bir gün evden bir şeye sinirlenerek çıkan Nigâr Hanım kırda bir ağaç gölgesinde üç saat kitap okur. Bu günlerde başladığı kitap, Georges Ohnet’nin Volonte‘sidir. Kitap kendisine çok sürükleyici gelmiş olmalı ki, “yolda dahi okuyarak eve avdet ederken” birisinin, yanına yaklaşarak “okurken pek güzelsiniz” dediğini duyar. Dönüp baktığında Ekrem Bey olduğunu görür/15 Ağustos 3O4 (27 Ağustos 1888).

Kuşkusuz Ekrem Beyin Nigâr Hanıma yakınlığı salt kitap okurken pek güzel olduğunu ifade etmekten veya edebî mürebbî olmaktan ibaret kalmayacak ve onu tecrübeleri oranında hayat karşısında da yönlendirmeye çalışacaktır. Buna ilişkin günlüğün 7 TE 13O4 (19 Ekim 1888) sahifesi ilginçtir. Ekrem Bey gelmiş ve Nigâr Hanım’ın şimdiki durumu ile (İhsan Beyden henüz boşanamamıştır fakat ayrı yaşamaktadırlar) geleceğine ilişkin konuşulmaktadır. Ekrem, Nigâr Hanım’ı ayrıldıktan sonra bir başkasıyla evlenmesi hususunda uyarır: “…İhsan’dan iftirak ile yed-i izdivacı bir diğerine vermekliğimi musırrane nasihat etti”. Nigâr Hanım bu nasihatin ardından gelen sohbetten öyle duygulanır ki ağlamaya başlar: “İşbu nasihatine beyan-ı teşekkür edip güzeran eden mübahasat dahi pek ziyade müteessir ettiğinden bilâ-ihtiyar gözlerimden yaş aktı”. Bir müddet de Ekrem’in acılarından söz edilir: “Bir hayli müddet dahi kendisine ait bazı şeylerin bahsi geçti”. Aralarındaki dostane sohbetin samimiyeti o kadar duygulandırır ki ikisini de, birbirlerini ağabey-kardeş ilan ederler. Ekrem Nigâr Hanım’ın saçlarını, Nigâr Hanım da onun elini öper: “Mabeynimizde cereyan eden safî dostane muamelât ve mübahasat bizi yekdiğerimizden o dereceye kadar memnun bıraktı ki kendisi ‘bu günden sonra seni bir kerimem gibi telâkki etmekliğime müsaade et’ demesi üzerine o kadar çocuk olmadığımı bildirdiğimde o halde uhuvveti kabul etmekliğimi tavsiye ederek alnımdan öpmek istediği sırada ben dahi saçlarımdan öpmesine rıza göstererek kendisinin mukabeleten elini öptüm”. Bu sohbet süresini Nigâr Hanım, hiçbir art niyete dayanmadığı için, hayatında tattığı “lezaizin en birincilerinden” addeder. “Zira hiç bir arriere pense‘ye mebnî olmayıp sırf bir muamele-i dostîden ibaretti”. Aralarındaki dostluğun kardeş ağabey noktasında karar kıldığı bu günden sonra Ekrem Bey, Nigâr Hanım için özellikle baba evine döndüğü birinci ayrılığı esnasında, hayatını en ziyade katlanılır kılan simalarından birisidir.

Öyle ki bir müddet sonra günlükteki “E” Ekrem Beyefendiye, sonraları o da doğrudan “Ekrem”e dönüşür.

“Zavallı Musset’ciğim”.

Ekrem’le Nigâr Hanım arasında, Musset’nin Rappelle Toi şiirinin tercümesi münasebetiyle, Abdülhak Şinasi’ye bakılırsa kırgınlık doğuran ama Nigâr Hanım’ın günlüğüne ve Ekrem’in bir mektubuna bakılırsa bu tür bir izlenim vermeyen bir macera yaşanmıştır.

Bu maceranın ayrıntılarına geçmeden önce Musset’nin Nigâr Hanım için ne denli önem taşıdığını gözden geçirmek yerinde olabilir. Çünkü onun için pek çok şey Musset etrafında döner. Kuşkusuz onu Musset’ye bunca yaklaştıran “aşk ve acı” etrafında biçimlenen yaşam felsefesidir. Nigâr Hanım, Musset’nin şu sözlerini tekrarlarken bir bakıma kendi gerçeğini de sergilemektedir: [8] “İnsan şakird, üstadı ise felâkettir. Iztırab çekmeyen bir şahıs kendi mahiyetini tayinden acizdir”. Musset hayranlığını, “Elhasıl şair ne demek ise işte Musset de odur” ifadesiyle en kestirme yoldan belirtir. [9] “Zaman olur ki beş sene müddetle hiç Musset’yi elime almam. Hatıramda … birkaç parça ancak kalabilir. Fakat tekrar mütalâa ettiğim vakit yeni yeni zevkler, ne ruhani lezzetler iktiba ederim”[10] diyen Nigâr Hanım günlüğünün ilk cildi gibi son cildinde de hâlâ Musset çevresinde dolaşmaktadır: Önce 3O3 Martının 1O. gününde (22 Mart 1887) görürüz onu Musset okurken: Confession d’un enfant du siecle (Bir Zamane Çocuğunun İtirafları). Bir iki gün içinde bitirdiği koca kitap onu heyecanlandırır: “Aman ya Rabbi ne güzel bir passage buldum”. Ömrünün, her manâda acılı ve artık günlüğünde miladî tarihleri kullanmaya başladığı son yılına girdiği zaman okuduklarından birisi yine Musset’ye ilişkindir. Cihan harbinin katlanılmaz kıldığı İstanbul acıları içinde yorgun ruhu ve bedeniyle Les amants de Venice “mütalâa” eder. Yani “Jorj San ile Muse’nin hikâye-i hakikisi”. Romantizminin hâlâ esiri Nigâr Hanım, “ne güzel yazılmış” der kitap için. Ve tabiî Musset için üzülmekten kendisini alamaz: “Fakat ne kadar elim”. Ardından çok samimi ve çok beşeri bir acıma: “Zavallı Museciğim”/15 Temmuz 1917.

Rappello Toi/Tahattur Et/Yad Et

Nigâr Hanım’ın zavallı Mussetciği için acı duyması, bir şair olarak çok fazla etki dairesine girmesi bir yana, bu tür bir alan oluşturduğu da muhakkatır.

Öyle ki Musset’den yaptığı bir çeviri, döneminde adeta bir çığır açar: “Rappello-Toi Tercümeleri”. Nigâr Hanım’ınkinden önce de edebiyatımızda Musset tercümelerinin var olduğunu belirten Fevziye Abdullah Tansel[11] aynı yazıda “Musset’nin memleketimizde tanınmasında Nigâr Hanım’ın Rappello-toi tercümesinin (Tahattur Et) mühim tesiri” olduğunu belirtmektedir. Söz konusu şiiri Musset 1842’de yazmıştır. Dilimize ilk çeviren ise Nigâr Hanımdır. Efsus 1‘de yer alan[12] şiirin altında “gece yarısı-6 KS 3O2” (18 Ocak 1887), yazılış tarihi olarak görünmektedir. Nigâr Hanım’ın günlüğünün ilk cildi 12 KS 3O2 (24 Ocak 1887) tarihini taşımakta. Yani Tahattur Et’in nasıl bir gecede hangi saatlerde çevrildiğini görme şansımız yok. Musset’den ikinci çevirisi olarak “Bir Çiçeğe namındaki neşideyi”[13] ise hasta yatağında yaptığını görmekteyiz /25 Şubat 3O3 (8 Mart 1888). Lâkin Nigâr Hanım Musset’nin Rappello Toi’sinden o kadar etkilenmiştir ki Münir’le gittiği bir mezarlıkta aynı şiiri ikinci kez yazar. Günlükten bunu yakalama imkânına sahibiz: “Münir’imi beraber alıp İstinye üzerindeki mebzul mezaristana gittim ve orada bulunduğum bir saat müddeti nazm-ı eş’âr ile geçirdim”/27 Temmmuz 3O4 (8 Ağustos 1888). [14] Sözü edilen şiir Beni Unutma adını taşımaktadır ve ilginç ki günlükte bir cümleyle yer alan bu yazı macerası Efsus II‘de daha etraflı verilmektedir:

“Bir gurub vakti idi ki ikametgâhım civarında ve mürtefi bir mevkıde bulunan metruk bir mezaristana gitmiştim. Yanımda yalnız büyük oğlum Münir bulunuyordu. Gönlüm, mevsimin letafeti, mevkıin manazara-i hüzn-alûdu ve piş-i nazarımda sakitane yapraklar ve ağaç dalları ile oynayan ciğerparemin evzâ-ı masumanesini temaşa ile tarif edemeyeceğim bir hiss-i garibin mağlûbu olmuştu. Bu hal ile kendim dahi ne yaptığımı bilemeyerek beraber getirdiğim Alfred de Musset’nin asarından bir kitabı açıp taklib-i sahaif etmeye başladım. Pek sevdiğim ve pek sevdiğim için tercüme edip de Efsus’ta neşrettiğim ‘Tahattur Et’ ismindeki neşide gözüme ilişti ve ondan istinsah ederek o mevkı-i hazinde atideki şiiri nazm ettim”[15].

“Yad et beni ol zaman da yad et”

Ekrem’in Rappello Toi çevirisi Tahattur Et’ten sonra, Beni Unutma’dan önce yayımlanır. Tanpınar’ın “Ekrem Beyin şekil itibarıyle en güzel addedebileceğimiz” şiiri olarak değerlendirdiği[16] ve Yad Et adını taşıyan eser “Alfred de Musset’den tercümedir” takdimi ile görünür Mizan sütunlarında. [17] Nigâr Hanım’ın Yad Et ile ilk karşılaşmasını günlükten izlemek mümkün: 2O Mart 3O3 (1 Nisan 1887) günü önce öğleye kadar “Şair-i meşhur Kemal Beyin asarından İntibah‘ı mütalâa” eder. Saat on bire kadar şiir yazmakla meşgul bulunduğu günün akşamında ise, kuzenine ısmarladığı Mizan gazetesinde basılı bulunan ve “Ekrem Beyin yeni bir eseri olan Yad Et manzumesini” hem de defalarca okur. Günlüğüne kaydettiğine bakılırsa “şiddetle yağmur” yağan o gece Nigâr Hanım geç vakitlere kadar şiir de yazmıştır. Yad Et’i “defaatle” okuması salt hayranlıktan mıdır, buna biraz kıskançlık duygusu karışmış mıdır, Nigâr Hanım’ın satırlarından çıkarmak mümkün değil. Fakat, Nigâr Hanım’ı yakından tanıyan, komşusu bulunan Abdülhak Şinasi bu hadisenin Nigâr Hanım ve Ekrem Bey arasında kırgınlık doğurduğunu öne sürmektedir:

“Nigâr Hanım güya kendisinin yazısından bir intihal yapılmış gibi adeta canı sıkılmış. Galiba bu iki mütercim biri nesren tercüme, diğeri nazmen ve mealen mülhem bir yazı yazmakla gûya hissî mukarenetlerine rağmen bir edebiyat rekabetine düşmüşler gibi biraz araları açılmış. Daha nice senelerden sonra Nigâr Hanım hâlâ bu eski hatıradan bahseder ve ‘tercüme etmiş olduğum bu şiir’ diye başlayan bir şeyler naklederdi”. [18]

Arkadan gelen günlerde Nigâr Hanım’ın yoğun bir biçimde Ekrem okuduğunu fark ediyoruz: Nağme-i Seher/24 Mart 3O3 (5 Nisan 1887), bir günde bitecektir bu. Ertesi gün Yadigâr-ı Şebab ve ikinci kez olmak üzere Süreksiz Sevinç. Aynı günün akşamı Atala‘ya başlar. Ekrem okumaktan vaz geçmemiş olmalı ki Nağme-i Seher‘i tekrar okumakla birlikte Zemzeme‘ye de bakar/6 Nisan. “Ekrem Beyin eşarını” mütalâa eder/22 Nisan. Bu tempo, Abdülhak Şinasi’nin sözünü ettiği bir “kırgınlık” ihtimalini azaltmakta, tam tersine bir “hayranlık” düşündürmektedir.

Ayrıca yıllar sonra, 1325 yılı 27 Ağustosunda (9 Eylül 19O9) Viyana’dan yazdığı bir mektupta[19], Ekrem’in Nigâr Hanıma bu konudaki hitap tonu da bu tür çağrışımlar hiç taşımamaktadır:

Ekrem, Viyana’da yaz sonu, İstanbul’u ve yaklaşmakta olan Eylülü özlemektedir: “Oh Eylül! İstanbul’un Eylülü kadar güzel, hazin ve lâtif bir şey daha bilmem”. Bu cümlenin ardından sekiz dize girer mektuba:

Vakta ki hulûl edip de Eylül

Müstağrak-ı hüzn olur tabiat

Vakta ki bir iğbirar-ı meçhul

Eyler dilini esir-i kasvet

Seyr et o sehaBeyi semada

Ettikçe hazin hazin tekattür

Bir rikkat ile hilâf-ı âde

Şayet ola yaşla gözlerin pür

Mektubunun devamında Ekrem “Alt tarafını tahattur edemedim” der. Alt tarafını tahattur edemediği, Musset’den mülhem yazdığı Yad Et isimli, dokuzar dizelik altı bentten ibaret şiirinin 5. bendidir ve bendin tamamlanması için bir dize daha gereklidir:

Yad et beni ol zaman da yad et

Mektubun bu şiirle ilgili son cümlesi ise Ekrem’in, Nigâr Hanımdan ve Tahattur Et şiirinden etkilenme boyutunu aydınlatır: “Bunu ne kadar zaman evvel bana ilham eden sizin bir tercümeniz olduğunu hatırlar mısınız?”

“Yekdiğerimize kalben muğber denebilecek bir halde ayrıldık”.

Nigâr Hanım’ın günlüğünde Ekrem’le aralarında geçen bir kırgınlığın izleri görünmekte. Yad Et’in neşri üzerinden yaklaşık dokuz ay geçmiştir ve bu kırgınlık Yad Et/Tahattur Et tercümeleri ile bağlantılı mıdır, pek muhtemel görünmüyor. Ancak söz konusu satırlar iki edibin kırgınlık esnasındaki tavırlarını yansıtmak bakımından ilgi çekici olabilir.

Esasen gün iyi başlamıştır ama konu öylesine ciddileşir ki neredeyse kırgın ayrılırlar: “….Mübahasatı ciddiyete dökerek yekdiğerimizin hoşuna gidecek bazı sözler söylediğimiz gibi canımızı sıkacak bir çok makalât dahi tefevvüh ettik. Esnâ-yı müfarekette ise yekdiğerimize kalben muğber denebilecek bir halde ayrıldık”/8 TS 3O3 (20 Kasım 1887). Bu kırgınlığın nedeni belli değil. Ama o akşam Nigâr Hanım’ın “karmakarışık olmak üzere” piyano çaldığına ve o geceyi de pek çok gecesi gibi uykusuz geçirdiğine bakılırsa epey sarsılmış olmalı. Üstelik “o günki vukuat” Nigâr Hanım’ı rahat bırakmaz ve sürekli zihnini işgal eder. “Hayatın bu gibi sadematına göğüs vermek için pek zaif” olduğunu ve bir kaç zamandır sağlığı yerinde bulunduğu halde bu sıkıntıların uzviyetine de sıçrayarak kolundan muztarip etmeye başladığını fark eder/1O TS 3O3 (22 Kasım 1887). Aynı gün defterine yazdıklarına bakılırsa Nigâr Hanım, Ekrem’den gördüğü davranışı bütün insanlığa şamil kılarak yorumlamak ve duygusal mizacının etkisiyle bir tür inziva felsefesi geliştirmek istemektedir: “Hiçbir şey, hiçbir kimse üzerinde âmâlimin concentrer olduğunu istemiyorum. İnsanlardan ve onlara taallük eden şeylerin cümlesinden uzak bulunmaya çalışıyorum”. Ama bu, insanın doğası gereği imkânsızdır: “Hayfa ki insaniyet beni yine takrîb ediyor. Nature galebe eyliyor. Bilâhare gördüğüm secondere‘ler ise benim için pek şedid oluyor… Tarafeynin hissiyat-ı kalbi bir noktaya geldiği tahmin edilen bir zamanda o, dest-i nermiyle göğsünüze bir hançer-i hakaret ika eder ki fart-ı hayretinizden siz dahi ne olduğunuzu bilemezsiniz”.

Bundan sonraki ilk karşılaşmalarının serin geçtiği anlaşılıyor. Ekrem’in eve gelişi bu kez Nigâr Hanım için değil, Osman paşa için olmuştur ve Nigâr Hanım “mümaileyhin” ödünç olarak kendisinde bulunan kitaplarını okuyup bitirmiş olduğu için iade etmiştir/13 TS 3O3 (25 Kasım 1887). Ertesi gün iki saatten uzun süren hararetli bir konuşma ise çok şeyi halleder: “Kendisi gayetle asabi mizaç olup ufak şeyden müteessir olduğu gibi ben de ondan geri kalmadığım cihetle beynimizde açılan muhavere iki saatten ziyade devam etti. Asaba biraz sükûnet geldiğinde ise bir parti bezik yaptık”/14 TS 3O3 (26 Kasım 1887).

Bezik bir yana, piyano çalıp “kemal-i germiyetle” sohbete başladıklarına bakılırsa aralarındaki gerginlik tamamen yumuşamış olmalı. Nigâr Hanım’ın o sıralardaki piyano hocası Mösyö Dölet’nin de nefis müziğiyle katıldığı gece Ekrem’in piyanosu, Nigâr Hanım’ın şarkılarıyla sona erer. Gece Nigâr Hanım odasını misafirine terk eder, kendisi annesinin yanında yatar. Fırtınadan sonra gelen sükût, ertesi sabah bütün pürüzler halledilmiş gibidir. Karşılıklı itiraflar ve keşifler:

“Birinci defa olmak üzere bazı confidence‘lerde bulundu ki o makalâtını dinlediğim esnada kendisini tanıdığımdan beri bugünki kadar sublime hiç bir halini görmemiş olduğumu kendi kendime tekrar etmekte idim. İnsan çok acaip bir mahlûk olduğu gibi tesadüf dahi gayetle garip bir şeydir. Geçen defa kendisinden ayrıldığımda pek ziyade kalbim kırılmış idi. Bu defa ise ‘enthhousiasme’ halinde müfareket eyledim. Nefsime zerre kadar tallükü olmayan o halisane vedialarını dinlerken o kadar kesb-i telezzüz ettim ki cidden tarifi mümkün değildir.

Muamelat-ı mütekabil olmak lazım geldiği cihetle ben dahi münasebet geldikçe evvelce dahi kendisine confier etmiş bulunduğum bazı ahval-i mesbukadan bahseyledim”/16 TS 3O3 (28 Kasım 1887).

Ekrem’le Nigâr Hanım’ı kuşatan dostluk sonuna kadar devam eder. Ekrem, 1914 yılında 67 yaşında hayata gözlerini yumduğunda Nigâr Hanım 52 yaşındadır. O da dört sene sonra ve I. cihan harbinin katlanılmaz kıldığı bir İstanbul’un acılarının dindiğini, o kadar arzu etmesine rağmen, göremeden usulca yumacaktır gözlerini hayata. Geriye Ekrem’in etkisini bir ölçüde mutlaka taşıyan eserleri kalır, yeni nesillerce çoktan unutulmuş bulunan.


* Bu makalenin hazırlanması esnasında bibliyografya temini hususunda; dönemin tercüme faaliyetleri üzerine çalışmakta olan Arş. Gör. Ali İhsan Kolcu’nun büyük yardımını gördük, teşekkürle.

[1]Nigâr binti Osman, Hayatımın Hikâyesi, (oğulları tarafından hazırlanmıştır), Ekin basımevi, İstanbul 1959, s. 106-107.

[2]Nigâr binti Osman, “Tevfik Fikret”, Düşünce, Tevfik Fikret Özel sayısı, (tarihsiz, numarasız).

[3] Söz konusu yazıda Fikret, kadın imzalarının artmakta olduğundan bahisle, kendi dikkatini en çok çekenin Makbule Leman olduğunu belirtir, ardından Efsus ve Niran‘ı -Bir Kız ki Tanırdım şairinin eserlerinden sonra- güzel bulduğunu ifade eder.

Tevfik Fikret, “Musahabe-i Edebiye: Şuradan Buradan”, Servet-i Fünun, nr. 3O9, 3O KS 1312/1O Şubat 1897, s. 359.

[4]İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, Dergâh yay. İst. 1988, s. 1393.

[5] Künye a. g. e. s. 276’dan naklen.

[6]Halit Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1978, s. 375-376.

[7]a. g. e. , s. 597.

[8]“Musahabe 2: Hatıra”, Aks-i Seda, İst. 1316, s. 136-137.

[9]a. g. e. , s. 140.

[10]a. g. e. , s. 138-139.

[11]Fveziye Abdullah Tansel başarılı ilk Musset çevirisini Muallim Naci’nin 4 Şubat 1883’de yaptığını kaydetmektedir. “Türk Edebiyatında Musset’nin Şiirlerinin Tercüme ve Tesirleri”, Tercüme, nr. 59, ocak-Şubat-Mart 1955, s. 65.

[12] Efsus 1, İst. 1304, s. 37.

aynı şiir:

Maarifet, nr. 1, 5 Mart 1314/17 Mart 1898, s. 7-8 (Fransızca aslı ile birlikte).

Mecmua-i Lisan, nr. 24, 1 Nisan 1315/13 Nisan 1899, s. 179 (Fransızca aslı ile birlikte).

Müntehabat-ı Teracim-i Meşahir, İst. Şirket-i Mürettebiye Matbaası, 1307, s. 88-91.

[13]Mürüvvet, nr. 8, 6 Nisan 1304/18 Nisan 1888, s. 148-149.

[14]Esasen Servet-i Fünuna takaddüm eden bu yıllar, mezarlık ve ölü hassasiyetinin alabildiğine genişlediği; pitoresk ve santimantal boyutlar kazanmaya başladığı bir dönemdir ve bunun da öncülüğünü Ekrem’in yaptığını düşünmek mümkündür. Söz konusu hassasiyet Hamid’le kendisini bulan felsefi boyuttaki ölüm ve mezar temi ile karıştırılmamalıdır.

Bu da Bir Şi’r-i Muhzin-i Diğer isimli şiirinde Ekrem’in çizdiği mezarlık, kadın ve çocuk manzarası, Edebiyat-ı Cedide’yi de içine alacak bu hassasiyetin tipik bir tezahürüdür:

Ca-yi tenhada bir hakir mezar

Bir kadınla yanında bir masum

Kadın ağlar sabi güler oynar

Ağlayan zevcedir gülen mahdum

Nev-teehhüldü galiba merhum

Dağlar nevha-ger-i mağmum

Bu da bir şi’r-i muhzin-i diğer

Zemzeme III, İst. 13O1/1885, s. 55-6O.

[15]Efsus II, 1306, s. 42.

[16]Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İst. 1976, s. 486.

[17]Mizan, 7 Mart 1887, nr. 22, s. 189.

Pejmürde, Kostantiniye, 1311/1895, s. 14O-143.

[18]Abdülhak Şinasi Hisar, “Geçmiş zaman edipleri: Recaizade Ekrem”, Türk Yurdu, nr. 269, Haziran 1957.

[19]Aşiyan müzesinde muhafaza edilmektedir.

Bir Kraliçe, Bir Muharrir, Bir Şaire

BİR KRALİÇE, BİR MUHARRİR, BİR ŞAİRE

“Romanya Kraliçesi Haşmetli Elizabet Hazretleri”

-nâm-ı diğer- Karmen Silva

Karmen Silva müstearıyla verdiği romantik eserler, bir dönem Osmanlı basınının ilgi çekici sahifeleri arasında yer alan Romanya Kraliçesi Elizabet, bugün artık ülkemizde söz konusu dönem üzerinde çalışan araştırmacılar veya özel meraklıları dışında hemen tamamen unutulmuşa benzemektedir. Oysa Meşrutiyet basını, öncesi ve sonrası ile bu kraliçe-yazara oldukça konuksever davranmış gibi görünmektedir. Çeşitli mecmualarda tefrika edilen romanları, mülâhazaları, hikâyeleri ile o sık rastlanan bir imza, dahası hakkında yazılan tanıtıcı ve övücü yazılar, hattâ adına ithaf edilen şiirlerle bir cazibe merkezi oluşturmuştur.

Ansiklopedik kaynakların kaydettiği oldukça kısa ve renksiz bilgiler bir yana, Karmen Silva hakkında derli toplu bilgi sahibi olmamıza imkân tanıyan yazılardan birisi Rabia Selahaddin adlı bugün kendisi de unutulmuş bir yazara aittir ve dönemin ilginç dergilerinden biri olan Kadınlar Dünyası‘nda yayımlanmıştır[1].

Büyük Kadınlar: Karmen Silva”

Rabia Selahaddin’in, yayım tarihine göre dört yıl önce ölmüş bulunan kraliçe-yazarla ilgili yazısına, resmi biyografi ile başlar: Elizabet Polin Otili Luiz, 29 Kânunıevvel l843’de Viyed kasabasında dünyaya gelmiştir. Bir prens olan babası felsefi mevzularda kalem oynatmış bir zattır ve kızının çok yönlü ve sağlam bir tahsil almasını sağlamıştır. 1869’da, 26 yaşındayken, daha sonraları I. Karl unvanıyla tahta geçecek olan Romanya Prensi ile evlenen Elizabet 1878’de yalnız kadınlara verilecek Elizabet nişanını tesis etmiştir. 1881 yılında daha kraliçe olmadan, bir küçük risale halinde evvelâ bazı Romen şarkılarını arkadan bazı Romen şiirlerini Karmen Silva adıyla Almancaya çevirmiştir. İstirahat Zamanlarım adlı eseri ile edebi ün sahibi olmuş, 1883’de Fransızca olarak kaleme aldığı Bir Kraliçenin Mülâhazatı adlı eseri ile ile Fransız Akademisi mükâfatını kazanmıştır. Karmen Silva, küçük hikâyelerini Almanca olarak bir kitapta toplamış, 189O’da Osmanlı okuyucusuna yabancı olmayan Astera‘yı, 1894’de Kırmızı Kayın Ağacı ve 1899’da Kanun Namına isimli romanlarını neşr etmiştir. Avrupa edebiyatı içinde Karmen Silva adıyla hürmet kazanan kraliçe Elizabet harb-i umumiden az bir zaman sonra, Bükreş’te Sinaiya şatosunda vefat etmiştir.

Rabia Selahaddin, yazısının geri kalan kısmında Karmen Silva’yı özel yaşantısı ile edebi eserleri arasındaki bağ noktasından değerlendirmeye alır: Bir masal motifi gibi, senelerce Karmen Silva müstearının arkasındaki gerçek kimliğini gizleyen kraliçe, nihayet Rus şairi Alessandıri’nin ısrarıyla bunu açıklamıştır. Uzun yıllar ailesinde hasta bir birader ve anne ile birlikte kalmış olması, onda derin bir lirizmin gelişmesine ve bütün ömrünün bir “matem tülü” arkasına gizlenmesine neden olmuştur. Üstelik çocukları çok sevmesine rağmen, tek evlâdını küçük yaşta kaybetmiş ve bir daha da anne olamamış olması, bu matemin derinleşmesine zemin hazırlamıştır. Çok sayıda mektep açarak, hayır işleriyle eserleri arkasına sığınarak acısını hafifletmeye çalışan kraliçe, ömrünün en güzel yıllarını Sinaiya şatosunun “hülyadar” kucağında geçirmiştir. Yazıda daha sonra Karpat dağlarına yaslanan bu masal şatosu uzun uzun tasvir edilir ve kraliçenin eserleriyle gerçek yaşantısının iç içe geçtiği belirtilir.

Osmanlı Basınında Bir Kraliçe

Karmen Silva’yı Osmanlı okuyucusuyla tanıştıran ilk hacimli eseri, Mürüvvet‘te yayımlanan Bir Kraliçenin Mülâhazatı başlıklı seridir[2]. Aynı sahifedeki takdim yazısında Paris’te bundan bir kaç sene evvel Bir Kraliçenin Mülâhazatı unvanıyla Romanya Kraliçesi’nin bir kitabının basıldığı, bunun bir çok dillere çevrildiği, o vakitler Bükreş’te sefir bulunan Süleyman Bey, bu kitabın nefis bir nüshasını İstanbul’a göndererek Türkçe’ye tercüme ve tefrika edilmesinin yerinde olacağını teklif ettiği ifade edilmektedir. Ancak kısa bir zaman sonra Süleyman Bey’in, “değil Romanya’dan, bu cihan-ı faniden alâka ve rabıtası” kesildiğini belirten yazı, Süleyman Bey’i rahmet ve hayırla anarak, söz konusu eseri parça parça ve kendi verecekleri numaralarla yayımlamaya karar verdiklerini ifade ederek sona erer. Mülâhazalar, genellikle aşk, kadın, annelik, duygusallık ; bunların yanı sıra ahlâk, fazilet, insaniyet gibi temel prensipler üzerinde hikmetli, nükteli vecizeler görünümündedir. Dipnotla belirtildiğine göre, ilk sayıdaki sekiz aded mülâhazanın tercümesi “Devletli Münif paşa hazretlerinin mahdum-ı âlileri izzetli Vehbi Beyefendi tarafından himmet buyurulmuştur”. Bir başka sayıda söz konusu tercüme Azmi Bey (Encümen-i Teftiş ve Muayene Azası)tarafından yapılmıştır. Demek ki tercümeler değişik kalemlerden çıkmıştır. Karmen Silva’nın Mülâhazat’ında yer yer kuvvetli ve derin söyleyişler kadar, döneminde epeyce popüler olmuş romantik bir duyuş tarzını aksettirdiği de göze çarpmaktadır.

Astera

Bu duyuş tarzının asıl açığa çıktığı eser ise Karmen Silva’nın yaklaşık sekiz yıl sonra Hanımlara Mahsus Gazete’de yayımlanan Astera isimli romanıdır[3]. İlk sayısından itibaren Astera’yı tefrikaya başlayan Hanımlara Mahsus Gazete hemen ikinci sayısında bu roman ile ilgili başlıksız bir yazı yayımlar[4]. Bir kaç hafta sonra, tefrika devam etmekte iken, Karmen Silva’nın bir “tasvirini derc” eden dergide kraliçe ile romanı hakkında yine kısa bir yazı yer alır[5]. Karmen Silva’nın hayatından da kısaca bahsedilen yazıda, “kraliçe hazretlerinin eserleri hissiyat-ı rakika ile meşhun olup Avrupa lisanlarının bir çoğuna tercüme” olunduğu, “Fransa akademyası tarafından bir kaç eseri mazhar-ı tahsin ü takdir”edildiği belirtilerek “Astera romanıyla meziyet-i edibelerini Osmanlı karielerimize de göstermeye çalışıyoruz” denmektedir.

Astera gerek döneminde çok moda olan ve duyguların birinci ağızdan samimiyetle ifadesine imkân tanıyan günlük/mektup biçimindeki anlatım tarzı, gerek kurgusu ile popüler bir yayılma alanı bulmuş tutkulu aşk romanlarının tipik bir örneği olarak çıkar karşımıza. Kuşkusuz bu tür tutkulu aşk romanları; kurgu dünyasındaki şablonların, çok daha önemlisi detayların ve dekor pırıltılarının gerçekliğini bizzat yaşayan bir kraliçenin kaleminden çıktığı anda okuyucu nazarında çağdaş bir romansa dönüşüyordu. Astera, türünün tipik bir örneği, olmazlarla beslenen tutkulu bir aşkın öyküsüdür. Son derece çekici tabiat manzaraları, çiçek tarhları, at gezintileri gibi detaylardan oluşan tablo dekorlar arasında biz, yanında bir müddet kalmaya geldiği narin ve solgun ablasına, hareketli ve sportmen kişiliği ile alternatif oluşturan Astera’nın eniştesi Sander’le arasında doğan yasak aşkı izleriz. Bu tutkulu ama acılı aşkın romanı, genç kızın erkeğe saçları çözük olduğu bir anda veya gecelik entarisi ile yakalanması, olağanüstü güzellikteki tabiat manzaraları arasında kaçınılmaz yaklaşmalar gibi romantik bir duyuş tarzının bir yığın tablo-detayı ile beslenerek verilmiştir. Ablası ve aşkı arasında kalan Astera, karısı ve çocuğu ile Astera arasında kalan ve çözümü kaçışta arayan Sander, kocası ve kardeşi arasında kalan “bedbaht” Margo romanın baş kişilerini oluşturur. Böylece maddi sıkıntıyı tanımaksızın yaşayan, ancak aşkı ile mantığı, aklı ile duyguları arasında eziliveren kahramanlarıyla adeta bir düş dünyası örer bize Karmen Silva.

Astera‘nın tefrikasını 41. sayısında tamamlayan Hanımlara Mahsus Gazete, kısa bir müddet sonra Karmen Silva’nın Bir Kızın Talihi romanını tefrikaya başlar[6]. Bu yıllarda Osmanlı okuyucusu, Karmen Silva’nın Karpat Dağlarında[7] ve Ne Kadar Kolaymış[8] ismiyle dilimize çevrilen eserlerini kitap halinde okuma şansına sahip olur. eserlerini Keza, bir müddet sonra İçtihad’da “Karmen Silva’nın Bir Hikâyesibaşlığıyla karşılaşırız[9]. Böylece 13O2 (1886-1887)’den başlayarak Osmanlı okuyucusu bir kısmı tefrika, daha az bir kısmı kitap halinde olmak üzere Karmen Silva ile tanışmış olur.

Üstelik Karmen Silva Osmanlı basınında sadece eserleriyle değil, fotoğraflarıyla da ilgi çekmektedir. Dönem dergilerinin kral, kraliçe, prens, prenses fotoğraflarına siyasi veya edebi bir ilgi aranmaksızın neredeyse sadece cazip bir görsel malzeme olarak bolca yer verdiği düşünülürse, Meşrutiyet basınının bu güzel yazar-kraliçenin eserleri kadar fotoğraflarına da sahife açacağı, adeta bir Karmen Silva imajını destekleyeceği fark edilir. Söz gelimi Maarif’te bir fotoğrafı yer alır[10]. Şehbal‘de adına ithaf edilmiş bir şiirin üzerinde madalyon biçiminde bir başka fotoğrafı yayımlanır[11]. Nigâr Hanım’a ait olan bu şiirin daha ilk mısraında “açılmış bir gülün üstünde berf-i pâkden hâle” olarak tasvir edilen kraliçenin güzelliğiyle meşhur olduğu doğrudur[12]. Dahası o soluk benzi, çıkık elmacık kemikleri, kalkık burnu, renkli gözleri ve mecmualara “derc edilen” sarışın güzelliğiyle Osmanlı aydınının şimdilerde tutkunu olduğu Avrupa’nın masallarına özgü bir perenses görünümü arz etmekte, dönemin her şey gibi değişmekte olan estetiğine yeni alternatifler sunmaktadır. Aşiyan Müzesinde Nigâr Hanım için ayrılan odanın duvarlarında asılı duran ithaflı ve soluk fotoğraflardan biri de Karmen Silva’ya aittir.

“Kraliçe Karmen Silva’nın Pek Çok İltifatı”

Nigâr Hanım 19O9 Şubatından başlayarak İtalya ve Fransa üzerinden Romanya’ya geçerek tamamladığı bir seyahatinde Köstence’ye uğrayarak Romanya kraliçesi Elizabet ile görüşür: “Viyana ve Peşte’den geçerek Köstence’ye vardım. Orada Kraliçe Karmen Silva’nın pek çok iltifatına mazhar oldum”[13]. Bu seyahat esnasında Karmen Silva, Nigâr Hanım’ın yazı albümü/Livre D’or’una Fransızca olarak, mülâhazalarından alınmışa benzeyen şu cümleyi yazar:

“Cihan ruhumuzun sarabileceği kadar küçük, aklımızın kavrayamayacağı kadar büyüktür.

Romanya Vapurunda: 3O Mart 19O9

Karmen Silva

(Romanya Kraliçesi Elizabet)”[14].

Keza, Nigâr Hanım’ın 1911’de çıktığı bir diğer seyahatte İsveç Kralı 5. Güstav’a takdim olunarak birlikte çay içtikleri müddet içinde, iki yıl evvel görüşmüş olduğu Romanya Kraliçesi’nden epeyce bahis geçer”Çünkü Karmen Silva kalem adıyla nefis şiirler neşretmiş olan Kraliçe Elizabet, İsveç Kralı Güstav’ın akrabasıdır”[15].

Nigâr Hanım anılarında beş hükümdarla tanıştığından bahsetmektedir[16]. Ruşen Eşref, bir yazısında onun asalete bağlılığından söz eder[17]. Bu bir yana Karmen Silva’nın romantik duyuş tarzıyla bir yazar olarak da Nigâr Hanım’ı etkilediği muhakkaktır. Keza, biraz sonra söz konusu edeceğimiz mektuptan Karmen Silva’nın da bu “Osmanlı edibesi”ni ilgi ve hayranlıkla takip ettiği, öncü bir Türk kadını olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır.

Ahmed Midhat ve Kraliçe

Bu etkileşim, Ahmed Midhat Efendi’nin bir tarihte Karmen Silva ile görüşmesine sebeb olacaktır. İşte Ahmed Midhat ‘in 1O Ağustos 1326 ( 23 Ağustos 191O ) tarihli bir mektubu[18] bize çok da fazla bilinmeyen bu görüşmenin öyküsünü anlatır. Ahmed Midhat Efendi bu tarihlerde Darülfünun’da Umumi Tarih ve Dinler Tarihi derslerini okutmaktadır ve 1326 (191O)’da Darülfünun tarafından düzenlenen Romanya seyahatine katılmıştır[19].

Ahmed Midhat tarafından “seyyidem” hitabıyla Nigâr Hanım’a yazılmış olan bu mektup, “çocuklarım” diye başlayan bir tezkire ile aynı zarf içine koyularak evvelâ kendi evine gönderilmiş ve onlardan Nigâr Hanım’a ulaştırmaları istenmiştir. Bu tezkirede Ahmed Midhat, çokça ilgi görüyor olmasının dışında bir şikâyeti olmadığını belirtmektedir. Belli ki Romanya seyahati son derece güzel geçmektedir:

“Çocuklarım! Gece gündüz nâil-i hürmet ve ikram omaktan mütehassıl fevkalâde yorgunluktan başka, sıhhat-i sahîhama, zevk u neşâtıma halel verecek hiç bir şey yoktur. Burada nail olduğumuz hüsn ü kabulün biraz tafsilatını sabaha yazdığım mektuplarda görürsünüz. Şimdi bu mektubu Nigâr Hanımefendi hazretlerine gönderiniz ki kendisine ait işbu fıkra-i atiyeyi okusun”.

“Pederin göndermiş olduğu mektup”, 16 Ağustos 1326 (29 Ağustos 191O) tarihinde ve ön yüzünde “Ziba Havva binti Ahmed Midhat” ismi basılı bir kartvizitle, Midhat Efendi’nin kızı tarafından Nigâr Hanım’a takdim edilir. Bu mektubu Ahmed Midhat’in Romanya Kraliçesi Elizabet’le görüşmesi hususunda çok geniş olmamakla beraber bazı detayları taşıması bakımından ilginç bulabiliriz. Avrupa kraliçelerinden birisiyle görüşmüş olmasının coşkusu Ahmed Midhat’in satırlarından hemen hissedilir. “Haşmetli kraliçe hazretleriyle yirmi dakika kadar musahabe nimet-i kıymetdârına nâil oldum”. Bir kraliyet mekânında gerçekleştiği düşünülebilecek bu yirmi dakikalık kabulün eksenini sanat, edebiyat ve kültür meselelerinin oluşturduğu tahminden uzak değildir. Ancak mektupta Ahmed Midhat’in yaşadığı anlaşılan asıl coşku Elizabet nezdinde Nigâr’ın taşıdığı kıymetin müşahadesinden kaynaklanmaktadır. “Zemin-i musahabemin büyük kısmını siz Nigâr, büyük Nigâr teşkil etti”. Anlaşıldığı kadarıyla Ahmed Midhat’in kraliçeyle görüşebileceğini Nigâr Hanım “vukuundan evvel keşfederek” muharrire “tebşir” etmiş ve bu vesileyle kraliçeye saygı ve selâmlarını göndermiştir:

“Bu nimete mazhar olacağımı sizin o güzel gönlünüz vukuundan evvel keşf ederek bana tebşir etmiş olduğunuzdan söze başlayıp hâk-i pây-i haşmet-penahiye muhaleset-i tazimkâranenizi arz ü tebliğe bizi memur etmiş olduğunuzu söyledim”.

Anlaşılıyor ki Nigâr Hanım etrafında başlayan sohbet, o çizgiden ayrılmadan devam etmiştir. Kraliçenin Nigâr Hanım’la ilgilendiği bellidir: “Meşgalenizi, kıymet-i edebiyenizi filânınızı hep sordu. Hep doğru söyledim”. Ahmed Midhat’in, “Malûmunuz olsun diye yazıyorum ki şayed ümid ettiğim vechile size bir şey yazar da cevap verecek olur iseniz ağızlarımız bir olsun diye yazıyorum” cümlesinden kraliçe ile Nigâr Hanım’ın yazışmakta olduğu anlaşılmaktadır. Ancak kraliçenin ilgisini asıl çeken şey Ahmed Midhat – Nigâr Hanım örneğinden hareketle Osmanlı’daki kadın-erkek ilişkisidir. “Hele aramızdaki peder duhter münasebetini dilim döndüğü kadar anlattığım zaman her tarifin haricine çıkacak kadar hoşlandı. “Anlaşılıyor ki kraliçe Osmanlı’da kadının değişmekte olan statüsünden memnuniyet duymaktadır: “Bir Nigâr’ın bir Ahmed Midhat’le bu suretteki mülâkati kendisinin de ziyadesiyle hoşuna gideceğini söylediler”Görülüyor ki Ahmed Midhat Efendi, bir kraliçe huzurunda yirmi dakika içine Osmanlı’da kadın meselesini dahi sıkıştırmayı başarmıştır.

Ahmed Midhat Efendi, Elizabet’in edebi kimliğini kraliçe kimliğinden üstün gördüğünü ima eder: “İftiharım bir kraliçe ile bu yoldaki musahabeden mütehassıl değil bir Karmen Silva ile musahabeden dolayıdır”. Ve satırlarını Nigâr Hanım’a duyduğu yoğun hayranlığı ifade eden cümlelerle bitirir. Öyle ki onu bir kraliçe ile mukayese ederek “En evvel Nigâr! Bahsedilir ki mâbihe’l-iftiharsın” cümlesini sarf eder.

Nigâr Hanım, Ahmed Midhat efendinin ölümü üzerine kaleme aldığı bir yazıda, bu mektuptan ve okuduğu zaman gözlerinin dolduğundan söz etmektedir. [20]

Bir kraliçe, bir muharrir ve bir şâireyi bir araya getiren bağlar bir müddet sonra üçünün de yakın aralıklarla ölümüyle tamamen çözülecektir. Ahmed Midhat Efendi, doktorlar kendisine men etmiş olmasına rağmen, Darüşşafaka’da fahri öğretmenlik yaptığı sıralarda nöbet tuttuğu bir gece geçirdiği bir kalp krizi sonucu en erken ayrılan olur bu dünyadan (1912). Harb-i Umumi’nin bütün dünyayı saran sıkıntıları arasında Romanya kraliçesi çok sevdiği Sinaiya şatosunda yumar gözlerini hayata (1916). Yaşça en gençleri olan Nigâr Hanım, en az yaşayanlarıdır da. Harb-i Umumi yıllarının en az harp kadar tahripkâr hastalığı tifüs bu kibar ve muztarip kadının ölümüne neden olurken garip de bir tezat yaratır (1918).

Romanya Kraliçesi Elizabet arkasında bir evlât bırakamadan öldüğünde yetmiş üç yaşındaydı. Sadece altına imza attığı kitapları kalmıştı geriye. Bir de Romanya için sarf ettiği çabalar. Döneminde Türk basınında sıkça rastlanan bir isim olmasına rağmen, değişen beğeni onun da kısa zamanda ve kolayca unutulmasına yol açtı. Belki de kralların ve kraliçelerin bütün dünyada iyice azaldığı bir dönemde, Cumhuriyet Türkiyesinde de bu kadar çabuk unutulmuş olmasına çokça şaşmamak gerek.


[1]Rabia Selahaddin, “Büyük kadınlar: Karmen Silva”, Kadınlar Dünyası, 23 Mart l918, nr. 166, s. 5-6.

[2]Karmen Silva, Bir Kraliçenin Mülâhazatı, Mürüvvet, 15 Şubat -28 Mart 13O3, nr. 1, 2, 5, 7.

[3]Astera, Hanımlara Mahsus Gazete, nr. 1-41, 19 Ağustos 1311-8 kânunısani 1311.

[4]Hanımlara Mahsus Gazete, nr. 2, 24 Ağustos 1311.

[5]“Karmen Silva”, Hanımlara Mahsus Gazete, nr. 19, 23 teşrinievvel 1311, s. 1.

[6]Bir Kızın Talihi, Hanımlara Mahsus Gazete, 29 Şubat 1311-3O Mayıs 1312, nr. 54, 58, 6O, 61, 62, 63, 65.

[7]Karpat Dağlarında, terc. Ahmet Rasim, İstanbul 1314

[8]Ne Kadar Kolaymış, terc. Ohannes Aznavur, İstanbul 1316.

[9]“Karmen Silvanın Bir Hikâyesi”, İçtihad, nr. 89, 16 kânunısani 1329.

[10]“Karmen Silva, Haşmetli Elizabet Hazretleri” (fotoğraf), Maarif, nr. 45, C. 2, s. 293.

[11]Nigâr Binti Osman, “Karmen Silva”, Şehbal, nr. 31, s. 131.

[12]“Romanya Kraliçesi Elizabet, güzelliği kadar şairliği ve müzisyenliği ile de tanınmıştı”.

Ruşen Eşref Ünaydın, Diyorlar ki, Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. l985, s. 32O.

[13]Hayatımın Hikâyesi, Ekin basımevi, İstanbul 1959, s. 64.

[14]a. g. e., s. 1O8.

[15]Günlük, XV. defter, s. 8.

Hayatımın Hikâyesi, s. 65.

[16]a. g. e. s. 67.

[17]“. . . Memleket ve nesil terbiyesi için yüksek bir sınıfın lüzumuna inanan bu kadında, o adi bir özenti değil, tabii bir arzu, hattâ bir ihtiyaçtı. Ve bu ihtiyaç kimbilir ona asalete bağlı kalmayı seven Macar kanından mı gelirdi “.

Ruşen Eşref Ünaydın, “Hatıralar ve Tahassüsler”, Vakit, 16 Nisan l918.

[18]Mektup Aşiyan müzesinde muhafaza edilmektedir.

[19]Hakkı Tarık Us, Ahmed Midhat’i Anıyoruz, İstanbul, 1955, 76 s.

[20]Nigâr binti Osman, “Matem-i MilliyeMunzam bir Keder”, Şehbal, nr. 8O 15 Şubat 1328, s. 124.

Ahmed Midhat’in Nigâr Hanım’a Mektupları

AHMED MİDHAT’İN NİGÂR HANIM’A MEKTUPLARI

Muharrir-i Meşhur Midhat Efendi

Nigâr Hanım günlüğünün daha ilk sahifesinde “muharrir-i meşhur Midhat Efendi’nin âsâr-ı ber-güzidesinden olan Hayret namındaki romanı” okuyarak akşamı ettiğinden bahseder (12 Kânunısani 13O2). Keza günlüğün ilerleyen sahifelerinde sık sık Nigâr Hanım‘ı Ahmed Midhat’in eserlerini okurken görürüz. İlginç olan Nigâr Hanım ile arasında ailelerini de içine alan bir yığın anekdotun mevcudiyetine rağmen, günlükte Ahmed Midhat adının -romancı kimliği dışında- geçmiyor olmasıdır. Ancak, babasının hoşgörüsü eseri, yerli ve yabancı peresenter edildiği pek çok erkek misafirle “musahabe” edip eğlenebilen Nigâr Hanım, nedense yerli ve Müslüman erkek misafirlerinin hemen tamamını, yabancı erkek misafirlerinin ise pek cüzi bir kısmını ismen zikretmekten kaçınarak, isminin baş harfi ile belirtmeyi tercih etmiştir. Döneminin -daha uzun müddet devam edeceğine inandığı- değer yargılarına karşı geliştirilen bir savunma mekanizması olduğunu düşünebileceğimiz bu tavır, yazık ki günlükteki majüskül harflerin teşhisi hususunda güçlük doğurmaktadır. Üstelik Nigâr Hanım, aynı şahıs edebi kimliği ile günlüğe girdiği anda açıkça yazabildiği bir ismi, özel kimliği ile söz konusu ettiği anda yeniden majüskül bir harfe dönüştürebilmektedir de. Söz gelimi Naçiz adlı eserini okuduğu bir “Ekrem Bey”den bahseder de, karşılıklı musahabe edip gülüşüp eğlendiği zat “E”dir. Biz bunun böyle olduğunu yıllar sonra gençlik anılarını okuyan orta yaşlı bir Nigâr Hanım‘ın “E”lerden biri yanına kurşun kalemle düştüğü “Recaizade Ekrem Beyefendi” notundan anlarız. Yazık ki aynı teveccüh diğer majüsküllerden esirgenmiştir. Kesinlik iddiası olmamakla beraber, günlükte sık sık karşımıza çıkan “M”nin Ahmed Midhat olduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü Nigâr Hanım Ahmed Midhat’ın ölümü üzerine kaleme aldığı bir yazıda, ondan “Midhat” olarak söz etmektedir.[1]

Ancak hiç kuşku yok ki günlüğe hangi boyutta girmiş olursa olsun Ahmed Midhat ile Nigâr Hanım arasında karşılıklı bir teveccüh, ailelerini de içine alan yoğun bir görüşme, dahası bir hayranlık ilişkisi mevcuttu. Hikmet Feridun Es “Şâirle muharrir arasında karşılıklı bir takviye hissi vardı. Ahmed Midhat onun büyük bir şâir olduğuna inanmıştı. Nigâr Hanım, Ahmed Midhat’in emsalsiz velûdiyetine, okutma kaabiliyetine hayrandı” demektedir[2]. Nigâr Hanım’ın zikrettiği şu anekdot meşhurdur:

“Bir gün eserlerinden her hangisini tensib ederse lütfen namıma ithaf etmesini merhum müşarünileyhden rica etmiştim; birkaç gün sonra sahile yanaşan sandaldan aile-i muhteremesinin çıktığını gördüğüm sırada beyazlara sarılmış bir kaç tane büyük boğçanın yukarıya naklolunduğunu müşahade ederek nezdimde bir kaç gün müsaferetle beni tesrîr edecekleri zehabına düşmüştüm. Birkaç dakikalık istirahatten sonra merhume, hemşiresinin tevdi ettiği bir iltifatnamede, Midhat, nevazişkâr bir tarz-ı beyan ile: ‘Bu eserlerin hiç birisini kâfi derecede şairane bulmadığım için hiç birisini namınıza ithaf etmedim. Hepsini yadigârım ve bu mektubumu ithafnami olarak kabul ediniz’ deyiverdi”. [3]

Ahmed Midhat ailesinden Nigâr Hanım ailesine gelin gelen Saniha Hanım’dan[4] dinlediğimiz şu iki anekdot da ilginçtir: Döneminde şâirliği kadar güzelliğiyle de ünlü Nigâr Hanım, bir gün Ahmed Midhat’in bir müzik evine benzeyen Beykoz’daki yalısındadır. Ailece müziğe düşkün, hepsi bir veya bir kaç saz çalabilen, kimi beste yapan bu fertler arasında Nigâr Hanım‘dan hangi şarkıyı dinlemek istediği sorulur. Artık orta yaşı bulmuş ancak gönlü taze Nigâr Hanım “Uslan ey dil uslan artık ihtiyar olmaktasın ” şarkısını istediğini söyleyince Ahmed Midhat, bu ince kinayeyi sezerek “İhtiyar oldukça Midhat bahtiyar olmaktasın” cevabıyla mukabele eder.

Ahmed Midhat ailesinin Nigâr Hanım‘a hayranlığı o derece büyüktür ki yeni doğmuş torunlarından birisini Nigâr Hanım’ın kucağına veren Ahmed Midhat, “Bu yavruya bir isim bağışlasanız Hanımefendi ” deyince, Nigâr Hanım “Müsaade ederseniz kendi ismimi bağışlayayım efendim” şeklinde mukabele eder. Böylece Ahmed Midhat ailesine küçücük bir Nigâr katılmış olur[5].

Ahmed Midhat’la Nigâr Hanım arasındaki görüşmeleri ve dayanışmayı takip edebilmemiz için bu tür anekdotların yanı sıra bir kısmı doğrudan Ahmed Midhat ve bir kısmı ise ailenin diğer fertleri tarafından Nigâr Hanım’a hitaben yazılmış bazı mektupları değerlendirme şansına sahibiz[6]. Bu mektuplarda Ahmed Midhat ve ailesinin Nigâr Hanım‘a ne kadar değer verdiğini, onları yaklaştıran noktaların neler olduğunu, Nigâr Hanım ve Ahmed Midhat etrafındaki yaşantı parçalarını görebilme şansının yanı sıra;şimdiye kadar dikkat çekmemiş bir iki küçük edebiyat meselesini fark etme imkânına da sahip bulunmaktayız.

1-Nigâr Hanım’a Verilen Değer/Model Türk Kadını:

Ahmed Midhat’in Nigâr Hanım‘a edebiyatçı olmasının yanı sıra, yarattığı sosyolojik model ile değer verdiğini mektuplarından açıkça takip etmek mümkündür. Bunların en genişi olan 25 Ağustos 1321 (7 Eylül 19O5) tarihli mektupta Ahmed Midhat, Nigâr Hanım‘ı uzun uzun hanesine davet etmektedir. Bu kararı yalnız başına değil, “Arife, Ziba ve Nigâr” gibi en küçüklerin de katıldığı aile meclisinde almışlardır. Bütün aile iki gece yalnız ondan bahsederek, sık sık hastalanan ve zayıf bir bünyeye sahip bulunan Nigâr Hanım’ın bir tebdil-i mekâna ihtiyacı olduğuna karar vermişlerdir. Bunları yazdıktan sonra Ahmed Midhat, Nigâr Hanım’ın hizmetinin güç olabileceğinin, rahat ettirilmesinin kolay olmayacağının farkında olduklarını, ancak bunun kendileri için “sahih” olamayacağını belirtiyor: Hacer’in dairesi Nigâr Hanım’a tahsis olunacaktır, sıhhati bozuk olan Nigâr Hanım’ın uyguladığı rejim gereğince “Fileto kanı çıkarmak, et suyuna kabak mabak haşlamak ” gibi şeylerin bu evde zerre kadar külfeti söz konusu değildir. Her saat için “bir sandal” (evdeki genç kızlar kast ediliyor) ve daima “Melek istimbotu” (Ahmed Midhat’in ikinci hanımı) hazır olacak. Hattâ bir chaise a porteur (bir nevi taşıyıcı sandalye) ile Nigâr Hanım gezdirilebilecek. İsterse hane halkının yanına hiç inmeyecek, hiç kimseyi görmeyecek. Hattâ o an için aklına gelen “âsârı”, daha sonra kullanılmak üzere kaydedilecek ve bu misafirliğin süresini Nigâr Hanım belirleyecek. Böyle, bir yığın detayı düşünen ve sıraya koyan Ahmed Midhat, ardından, “O! İşte misafirliğin de bu türlüsü bu kadarı olmaz, öyle mi? İşte bunda bu kadarı da riyakârlığa hamlolunur ha! Bu aile sizden ne gördü, ne umar ki” diyerek kendisinin ve ailesinin neden bu kadar “külfet ihtiyar eyleyecek” olduğunu açıklıyor:

“Ailemiz sizde bir mükemmel kadın gördü. Bir mükemmel kadının ilk varlığı olan hüsn ü letafet-i fevkalâdeden maada ilm, edeb, zarafet, san’at cihetiyle de câmiat-ül-mezâyâ! Sizi görüp tanıyıp da beğenmemek, sevmemek, adeta hüsnü, letafeti, edebi, san’atı, ilmi, irfanı sevmemek, beğenmemek riya olmaz mı? Kendimizi bu kadar kadir-na-şinas, bu kadar duygusuz görmek nefsimiz için tecviz olunacak beliyatdan mıdır?”.

Ahmed Midhat Efendi daha sonra sözü, yakın bir zamanda medeni kadının bir örneği olarak teveccüh göstermiş ve evinde misafir etmiş bulunduğu Rus müsteşrik Madam Gülnar’a getiriyor[7]:

“Gülnar Hanımefendi’yi iki defa aylarca müddet neden âşiyan-ı ailede alakoyduk? O zamana göre ekmel-i nisvan onu görmüş idik de onun için! Gülnar’dan sonra daha mükemmelini de Nigâr’da bulduk. Şimdi bu surette hanemize enlever (yükseltmek)eder isek kendi zevkımize hizmet etmiş olacağız. Bakınız ne kadar franchise (samimiyet) ile söylüyorum. Böyle pür-letafet, pür irfan bir Hanım’ın lezzet-i musahabesiyle mütelezziz, mütezevvik olacağız. Bütün efrad-ı ailenin gönlünün içindeki ihsası bu suretle tercüme etmiş olduğuma inanınız Nigâr. Amma ’böyle insanlar da olur mu imiş’ diyeceksiniz. İşte biz böyle insanlar olmak daiyesindeyiz”.

Bundan sonra kendisi ve ailesi hakkında bir değerlendirmeye girişen Ahmed Midhat”,

“Böyle insanlar olmasak, birbirimiz sevmek için biliktifa dûn-ı ebvâbdan (?) hisse aramağa razı olur mu idik? Niçin biz bu kadar merdum-giriziz? Niçin bütün zevkımız, eğlencemiz yalnız ailecedir? Niçin başkalarının memnu’luğu bizde mübah ve mübahlığı bizde memnu’dur. Çünki biz yalnız kendi ailemiz âleminin ahâlisiyiz. “

diyecek, “Gülnar gibi, Nigâr gibi bonne natür (ince tabiat)leri, bize pek benzeyenleri de kendi nefsimiz gibi severiz” cümlesiyle bu bahsi tamamlayacaktır.

Nigâr Hanım, görülüyor ki Ahmed Midhat için “model” Türk kadınını oluşturmaktadır[8]. Bu bakımdan o yenileşen Türk toplumunun yeni seçeneklerini belirleyen Nigâr Binti Osman’ın, hiçbir şey yapmasa dahi, oluşturduğu etik ve estetik mitin sahibesi olarak bunca hürmet ve iltifatı “bir nevi tabii vergi gibi”[9] hak ettiği kanaatindedir. Üstelik hizmeti kabul bir lûtuftur ve bu lûtuf “aile esatiri içinde yâdigâr” kalacaktır. Nigâr Hanım, bu daveti, bunca dil dökmeyi kolay kolay reddetmiş olamaz. Kaldı ki Ahmed Midhat tarafından Nigâr Hanım’a yazılmış diğer mektupların bir kısmında da bu tür davetler, gezi programları, mehtap takvimleri yer almaktadır.

2-Edebi Açıdan Yetiştirici Tesir:

Ahmed Midhat her meseleye yön vermeye mütemayil mizacının ve öğretme aşkının etkisiyle olacak, Nigâr Hanım üzerinde edebi açıdan da yetiştirici bir etkisi olduğuna inanıyor, adeta büyük bir yapının temelinde kendi mevcudiyetini görmekten memnuniyet duyuyordu. Bu etkinin en bariz örneği biraz sonra sözünü edeceğimiz Paris Muhbiri meselesine Ahmed Midhat’in böylesine rahat müdahale etmiş olabilmesidir. Keza, Ahmed Midhat, Nigâr Hanım’a karşı bir nevi edebi mürşid tavrını daima taşımış ve onu yönlendirmekten imtina etmemiştir.

14 Mayıs 1323 (27 Mayıs 19O7) tarihli mektupta bu tür bir tavır sergilenmektedir. Ekinde Fransızca bir pusula taşıyan mektuptan anlaşıldığı kadarıyla, Nigâr Hanım, Mösyö Frans tarafından, “Livri D’or”una[10] bir sahife yazılmasını arzu etmekte ancak bunun sağlanması için Mösyö Frans’a bir rica mektubu yazması gerekmektedir. Ahmed Midhat, tipik “hace-i evvel” tavrıyla, “Seyyidem, taraf-ı ulyanızdan Mösyö Frans’a bir tezkire yazılacak” demiş fakat hemen arkasından bu tezkireyi Nigâr Hanım’ın yazmasını beklemeyerek, kendisi, “aklının erdiği kadar” ve Nigâr Hanım’ın ağzından yazmış, Fransızca’ya tercüme ettirmiş, “ondan sonra gerekli düzeltmeleri yapması, el yazısı ile temize çekmesi ve imzalaması için Nigâr Hanım’a göndermiştir. Üstelik “bütün bunlar” tekrar kendisinde toplanacak ve Ahmed Midhat-Nigâr Hanım ve tekrar Ahmed Midhat arasında gidip geldikten sonra sahibine gönderilecektir. Ahmed Midhat’in kaleminden, Nigâr Hanım’ın ağzından çıkma bu Fransızca pusulada, Nigâr Hanım, “Aziz Üstad, benim gözümde takdirden aciz kaldığım bir kıymeti haiz olan küçük bir Altın Kitapı size göndermekle büyük cesaret göstermiş oluyorum” diyor. Ardından “Kaleminiziden çıkacak iki kelime bu kıymeti daha da artıracaktır ve işte bu yüzden size zahmet vermeye cüret ettim” ifadesiyle asıl isteğini belirtiyor. Ahmed Midhat, “Onun tarafından da Livri D’orunuza bir sahife ilâve olunacağı hakkındaki ümidimiz ber kemaldir”” ifadesiyle Mösyö Frans üzerinde etkisi olduğunu sezdirmektedir. Ancak Fransızca’sı çok iyi olan Nigâr Hanım’a karşı takındığı bu “babacan” tavır, mektubu onun yazmasına âdeta müsaade etmeyişi, asıl, şâire üzerindeki etkisinden ne kadar emin olduğunu göstermektedir.

Ahmed Midhat, 9 Eylül 1324 (22 Eylül 19O8) tarihli bir başka mektubunda Nigâr Hanım’ı Korney’in Sid‘ini tercüme hususunda yönlendirmeye çalışmaktadır. “Seyyidem” hitaplı mektupta “Gördüm ki teşvikat-ı hayr-hahanem tesir etmiş” cümlesi Nigâr Hanım’ın bu işe niyet ettiğini sezdirmektedir. Üstelik Ahmed Midhat, Sid‘i daha evvel okumadığı anlaşılan Nigâr Hanım’a “Sid’in annote (açıklamalı) bir tab’ı olduğu hatırıma geldi. Bu gün onu buldurdum. Melek Hanım hemşireniz ile gönderdim. Bu kitabın notları içinde pek çok intikadat ve malûmat bulacaksınız. Sade Sid’den ibaret bir nüshayı okumaktan ziyade, müstefid olacaksınız” demekte, ayrıca tercümenin tarzı hakkında da fikir beyan etmektedir: “Malûm a, murad Korney‘i tercüme değildir. Trajedya usulünü görmektir. Canımız ister ise’Nigâr dahi Korney‘in Sid’ini şöyle yazmış’ deriz. Hâ! Bakınız. Hâlâ hatırımıza gelmiyor. Korney dahi Sid’i icad etmemiş, İspanyolca’dan almış” şeklinde bir tercüme anlayışı, daha doğrusu tercümenin tanımını zorlayan bir nevi telif anlayışı sergiliyor. Nigâr Hanım; mektubunu “Siz bir kere şunu okuyunuz da yine görüşür, konuşuruz” şeklinde bağlayan Ahmed Midhat tarafından kendisine gönderilen annote Sid‘i okumuş olabilir ama eserleri arasında bir Sid tercümesi bulunmadığına bakılırsa, bu projeyi pek de fazla benimsemişe benzemiyor.

Nev’i şahsına münhasır kişiliği ile Midhat Efendi, zaman zaman genç ve istikbal vaad ettiğine inandığı şâireyi öğütleriyle de mücehhez kılmaktadır. Söz gelimi bu mektubun sonunda tecrübeli bir muharrir olarak, Nigâr Hanım’ın hazırlayacağı eser hakkında, “Fakat tab u neşrine acelemiz yok. Sermayeyi yığalım da ne zaman ve ne surette ister isek basarız. Yalnız şimdiden kimseye kopya vermeyeceğiz. Basıveririr de sonra uğraşmak güç olur” demektedir.

3-Musıki:

Ahmed Midhat ve ailesi ile Nigâr Hanım’ı yaklaştıran hususlardan birisi de mûsıki merakıdır. Babası beste yapabilecek derecede müziğe vakıf ve düşkün olan, döneminde ciddi sayılabilecek bir piyano eğitimi almış bulunan Nigâr Hanım’ın müzikle epey iç içe bir dünyası vardır. Elimizdeki mektup örneklerinden birisi 14 temuz 132O (27 Temmuz 19O4) tarihli ve Mutianız Mediha” imzalıdır. Ahmed Midhat’in kızı ve Muallim Naci’nin eşi olan bu Hanım’ın mektubu, “Hanımefendimiz, emrettiğiniz notayı kemal-i mahzuziyetle takdim ediyorum” cümlesiyle başlamaktadır. Arkadan gelen cümleler şöyledir:

“Bu şarkı ailemize mahsus olarak bestelendiğinden notası henüz tab olunmamış demek oluyor. Merhum-ı muhteremin ’sâye-i diğer gözetmem mustazıll-ı yâr iken’ şarkısı dahi bestelenmiştir. Hem de acizleri tarafından bestelenmiştir. ’Meskenimdir bir meâli-perverin kâşânesi’ ve ’etmesin avdet melâl-i intizar’ şarkısı dahi bestelidir. Emreder iseniz onları dahi takdime hazır olduğumu bir hiss-i iftihar-ı kalbî ile beyan eylerim Efendim”.

Bu ifadelerden bestekâr olduğunu ve “Merhum-ı Muhterem” olarak adlandırdığı Muallim Naci’nin[11] “Sâye-i diğer gözetmem” şarkısını bestelediğini[12]öğrendiğimiz Mediha ile Nigâr Hanım arasında yoğun bir nota trafiğinin mevcudiyetine işaret ediyor. Keza, 1 Eylül 1321 (14 Eylül 19O5) tarihinde “İsimdaşınız Nigâr” imzasıyle ailenin en genç üyelerinden biri daha,

“Emretmiş olduğunuz şarkıları kalbim meserret ile memlû olduğu halde yazdım. Bu vesile ile zât-ı âlinize hatt-ı destimle gerek şu notaları ve gerek bir mini mini kâğıtcağız karalayıp takdim ettiğimi tatlı bir vazife addederek şimdiki halde şu kâğıtçıklarımı nazar-ı irfan-penahilerine takdim ile ihtiramât-ı faikamı arz ederim efendim”

demektedir. Belli ki, müzik merakında annesi Mediha Hanım’ın yolundan giden ve onu aşan Nigâr Hanım[13], benzeri pek çok defa yaşanmış olan bu müzik alış- verişlerinin bir örneğini daha veriyor.

Paris Muhbirinden Mülahazat-I Şedide

Ahmed Midhat Efendi’nin’nin Nigâr Hanım’a yazdığı mektuplardan birinde pek genişlemeden bitirilivermiş bir polemiğin izlerini yakalamak mümkündür. Ancak Ali Kemal’in, gençliğinde çok severek okuduğu Ahmed Midhat hakkında verdiği hükümle, “Her bahse karışan, her fikre taraftar çıkan, her telden çalan”[14] Ahmed Midhat Efendi, bu meseleye müdahaleden de imtina etmemiş ve edebiyatımız Ali Kemal ile Nigâr Hanım arasında cereyan edebilecek renkli bir polemiği izleme şansını kaybetmiştir. “Hususi” üst başlığını taşıyan söz konusu mektup, Midhat Efendi’nin kimi “kamarada” ve acele ile yazılmış, bazen okunaksız el yazılarının aksine belli ki bir hattat kaleminden çıkmıştır. “Ismetli Efendim Hazretleri” hitabıyla başlayan mektup 4 Kânunısani l311 (16 Ocak 1896) tarihini taşımakta. Yani Nigâr Hanım 1. ve 2. Efsus‘u[15] çıkarmış, edebi kimliği belki ondan daha ziyade sosyal kimliği ve yaşam tarzıyla bir hayli tanınmıştır.

Mektubunun ilk paragrafında Ahmed Midhat “hakk-ı fazılanelerinde bil-vazife yazmış olduğu” bir yazıya karşılık aldığı bir teşekkür tezkiresinden cesaret alarak bu arizanın takdimine cesaret bulduğundan bahsetmektedir. Mektubun ikinci paragrafında Ahmed Midhat “Bugünki Hanımlar Gazetesi’nde (Hanımlara Mahsus Gazete) “Paris Muhbirine cevaben münderic bulunan makale-i ulyalarını gördüm” demektedir. “Vâkıa pek haklı bir surette müdafaa göstermiş iseniz de ne çare ki muhlis-i bî-riyanız, bu müşahadeden müteessir oldum. Zaten İkdam’a o makaleyi derc eylemiş olduklarından dolayı gazetenin sahibi Cevdet Efendi’ye[16] müteessirâne beyan-ı mütalâa dahi etmiş idim”. Böylece biz Hanımlara Mahsus Gazete‘nin o günki nüshasında Nigâr Binti Osman adıyla çıkan başlıksız yazıyı okuyabiliriz[17]:

Nigâr Hanım -ki bir kaç sayı sonra Hanımlara Mahsus Gazete‘nin ser muharriri olacaktır[18]– “İkdam Ceride-i muteberesinin 5O6 numaralı nüshasında’Nisvan-ı İslama Dair’ olan mülâhaza her nasılsa bugüne kadar manzur-ı acizânem olamamış bulunduğundan” şeklinde bir giriş yaptıktan sonra, “lâzım gelen cevabı” verememiş olduğundan bahsediyor.

“Paris Muhbiri”, bilindiği gibi Ali Kemal’dir. Ali Kemal Paris’i ilk defa 1887’de, lisanını ilerletme arzusunun neticesinde görür. Çok uzun sürmeyen bu geziden sonra Paris’e l896’da tekrar gidecektir. Ama bu kez genç bir mülkiyeli değil, sürgün sıfatı taşıyan bir yetişkindir. Dört yıl süren Paris sürgünü Ali Kemal’in yüksek tahsilini tamamlamasının yanı sıra geçimini temin maksadıyla da olsa gazetecilik faaliyetlerine hız vermesine neden olmuştur. İşte dört yıl süre ile her hafta ve “Paris Muhbiri” adıyla İkdam‘da yayımlanan, kendisinin “Musahabe” adını verdiği mektuplar onun bu dönem faaliyetlerindendir. Paris Muhbiri’nin mektupları 8 Eylül 1311 (2O Eylül 1895)de yayımlanmaya başlar, dördüncü yıl sonunda hükümetin yasaklamasıyla son bulur. Döneminde epey ilgi çeken ve daha sonra kitap olarak da basılan[19] bu mektupların daha ilkinde Paris Muhbiri, siyasi değil edebi ve kültürel konulardan bahsedeceğini ilân ediyor ve “didaktik” bir gaye güdeceğini belirtiyordu[20].

Ali Kemal söz konusu yazısına Fatma Aliye Hanım’ın “geçen günki “İkdam’da neşr olunan “Nisvan-ı İslâm”[21] bendinin kendisini ne kadar memnun ettiğini belirtmekle başlar. Sebebi ise şudur: Bir ay evvel Danimarkalı, üniversite öğrencisi bir genç kız ile arkadaşlık kurmuştur. Edebiyat ve ahlâk tahsil eden bu genç kız Almanca, Fransızca ve İtalyanca bilmekte, üstelik felsefe kadar elişi ve ev işinde de mahir bulunmakta ve bu özellikleriyle Ali Kemal’in hayranlığını çekmektedir. Bu genç kızla Ali Kemal arasında Osmanlı ülkesinde kadınların durumu hakkında bir sohbet geçer. Kafes arkası, taaddüd-i zevcat, kadınların ikinci sınıf insan muamelesi görmesi gibi alışılmış ve yanlış anlaşılmaya müsait konularda süre giden konuşma boyunca Ali Kemal, muhatabını ikna etmeyi ve aydınlatmayı başarır. Genç kızın fikirlerinin değişmesi üzerinde etkili olduğunu fark edince, sözü Osmanlı ülkesinde yeni yetişen kadın ediplere getirir. Ve bir örnek göstermek amacıyla eline geçen bir Malûmat nüshasının Hanımlara mahsus kısmındaki şiirlere bakar. “Münevver diye bir manzume gördüm. Tercüme etmedim çünki gülünç olacaktı” diyen Ali Kemal, aynı sütunda Nigâr Hanım’ın bir şiiri ile karşılaşır ve “Nigâr Hanım’ın çeşm-i mestî filân diye diğer bir şiiri vardı. O daha garib idi” der[22]. Kadınlarımızın daha ciddi şeyler yazmasını istediğini belirttiği yazısında Ali Kemal, Nigâr Hanım’ın temsil ettiğini düşündüğü bir kadın tipi karşına Fatma Aliye Hanım’ın temsil ettiği bir kadın tipini yerleştirmiş gibi görünmektedir. Nigâr Hanım’ın “bir takım mülâhazat-ı şedide” olarak adlandırdığı bu tenkit bizi iki noktaya getirebilir. Birincisi, Ali Kemal’in –Münevver veya diğeri- şiir çevirmekten vaz geçmesi. “Çünki gülünç olacaktı”. Doğrudur, çünki hemen tüm eleştirmenlerin hem fikir olduğu nokta tercümesi yapılamayan tek edebi tür şiirdir ve bu durumda söz konusu edilmesi gereken şiir sanatının kendisidir. İkincisi de, uzun süre yurt dışında kalmış olan Ali Kemal’in, Nigâr Hanım’ın da -aynı yoğunlukta olmamakla beraber- Fatma Aliye ile aynı meseleler üzerinde ısrar eden yazılarının mevcudiyetini fark etmemiş olması[23].

Nigâr Hanım, Hanımlara Mahsus Gazete’de yayımladığı cevapta, Fatma Aliye ile mukayese edilmiş ve küçümsenmiş olduğu yazının bu boyutuyla ilgilenmeme olgunluğunu göstererek, evvelâ Malûmat’a kendisinin yazı göndermediğini açıklama ihtiyacını hissediyor[24]:

“Payitaht-ı Saltanatta bulunup da âlem-i tahrire bigâne olmayanlarca bu acizenin Malûmat’a hiç bir eser göndermediği malûm olduğu gibi Malûmat’ta görülen o bir kaç beyit dahi gazetemizde -Paris’te bulunanların anlayacağı surette söyleyelim-Hanımlara Mahsus Gazete’de ’Hicran-ı Ebedi’ sernamesiyle intişar eden eser-i hakirânemin mezkur Malûmat risalesi tarafından intikad edilen bir kaç beytinden ibarettir”.

Ardından eserine kıymet biçenlerden olmadığını, tam tersine değersizliğini itiraf edenlerden olduğunu belirtiyor. Bununla beraber Nigâr Hanım “O Paris’ten namını ketmederek yazan zat-ı muhteremin”, hakkındaki “felâtun-pesendâne” hükümlerini kabulden imtina ediyor. Ve ilginç bir tesadüfle, yıllar sonra Türk edebiyatında tenkit sahasında sağlam bir çığır açacak olan Fuad Köprülü’nün kendisi hakkında verdiği hükme çok benzeyen bir hüküm sergiliyor: Evet, eseri değersizdir ama bir değeri vardır. O da samimiyeti. Bu yüzdendir ki o perişan eserin perişan bir fikirden, ancak doğru ve hakikat-perver bir kalpten geldiğini, onu mütalâa ederek kendi kalb-i hazininin akislerini hissetmeyecek erbab-ı vicdan tasavvur etmemektedir. Nitekim, Köprülü sözünü ettiğimiz yazıda Nigâr’ı kendinden evvel isim yapmış şâirelerden ayırarak şöyle demektedir:

“Tezkireleri dolduran binlerce isimler arasında sayısı nihayet beşi altıyı geçmeyen eski şâireler, Arapça ve Acemce ile karışık lisanı, Arap âlimlerinin belagat ve fesahat kaidelerini, Acem vezninin inceliklerini kuşkusuz Nigâr Hanım’dan çok daha iyi biliyorlardı. Lâkin onların hiç bilmedikleri başka bir şey vardı: Zavallılar devirlerinin yanlış telâkkilerine kurban olarak sanat ’samimilik’ demek olduğunu anlamamışlardı. Yüksek duvarlar, kalın kafesler arkasında ve ağır örtüler altında insanlığın bütün haklarından mahrum yaşayan bu şâireler yüreklerini çarptıran bu derin elemleri terennüm edecek yerde meyhaneden dönen harabat erenleri gibi eski bir rind, bir kalender edasıyla, mey ve mahbubdan, çâr-ebru civanlardan muğbeçeden bahsettiler. Ve işte bundan dolayı ki eserleri o harabat alemlerinin samimi bir surette terennüm eden şâirlerin nağmeleri yanında sönük kaldı, unutuldu”[25].

Nigâr Hanım yazısının devamında kitap halinde yayımlanmış eserleri hakkında “tarik-i safiyyetten inhirafını” ima eder, samimiyetsizlikle suçlar hiç bir eleştiri almadığını belirterek, savunmasını -belki farkında olmaksızın-epey kuvvetli bir temele oturtur. Her ne kadar sanat için samimiyetin gerekliliği tartışılabilir bir konuysa da, mazereti samimiyetidir. Celâl Sahir’in kendisine hitaben yazdığı bir mektupta sarf ettiği cümle ile, “Saiki kalb olan her hareket samimidir, samimiyet ise her zaman mazurdur” görüşünü benimsemişe benzemektedir[26].

Şiiri hakkında son derece mütevazi bir savunma sergileyen Nigâr Hanım, söz konusu şöhreti olduğu zaman aynı tevazuu göstermez. Kendisini Danimarkalı madmazele tanıtmak hususunda “o imzasız zat-ı muhteremin” çok geç kaldığını, zira on seneye yakındır “İtalyan, Alman, Avusturya, Macaristan ve hatta Amerikan gazetelerinde” hem tercüme-i hal ve hem de eserlerinin yayımlandığını ifade ederek, yazısını, “o zat-ı muhterem Malûmat‘ın yayımladığı bir kaç beyit üzerine nasıl söz söyler?Ama hem eseri hem sahibini tanıyarak bütün bunları yazıyorsa ona da ne denir ” şeklinde bitirir.

Nigâr Hanım’ın yazısı burada bitiyor. Mektubuna döndüğümüz zaman, Ahmed Midhat Efendi gibi döneminin yenilik yanlısı olarak tanınan, kadın ve hakları konusunda epey uyanık bir yazarın dahi, taraflardan biri kadın olunca ufak bir polemik başlangıcında nasıl tedirgin olduğu epey dikkate değer bir noktadır. Bu hadiseler cereyan ederken tarih l896’dır. Bir süre sonra, Meşrutiyet dönemi Türk aydınının üzerinde anlaşabildiği en geniş tabanlı fikir akımının feminizm olduğu düşünülürse, bu ortama takaddüm eden yıllarda Ahmed Midhat’in tavrını -her ne kadar kendisi biraz sonra alıntılayacağımız cümlelerle bir açıklama getiriyorsa da- anlamlandırmak çok kolay değildir. Görülüyor ki “hace-i evvel” matbuat aleminde de kadına her türlü taarruz ve tenkide karşı müstahkem bir mevkî, fildişi bir kule, kısacası yapay bir basın cenneti vaad etmektedir. Her şeyden önce, taarruz ve müdafaa mecburiyeti kadına göre değildir: “Vâkıa pek haklı suretle müdafaa göstermiş iseniz de ne çare ki muhlis-i bî-riyanız, bu müşahadeden müteessir oldum”. Üstelik, kadının eserinin eleştirilmesi bile pek doğru bir davranış değildir: “Zaten İkdam’a o makaleyi derceylemiş olduklarından dolayı gazete sahibi Cevdet Efendi’ye müteessirâne beyan-ı mütalaa eylemiş idim”. Kadın yazar kaçınılmaz bir biçimde eserini ve kendisini müdafaa mecburiyetinde kaldığı anda ise bunu uygun bir erkeğin yapması daha makul görünmektedir:

“Taraf-ı fazılânelerinden müdafaaya meydan bırakmaksızın kendim bir müdafaa yazmayı düşünmüş idiysem de böyle şeylerin meskûtün-anh bırakılmalarını daha ziyade muvafık-ı hal ve maslahat görerek o tasavvurumu dahi icra etmemiş idim. Fakat müdafaa-i ismetânelerini görünce daha evvel bu vazifenin bir erkek kalemiyle ifa olunmayarak bir kadının meydan-ı müdafaaya atılmaya mecbur edilmiş olmasından dolayı pek müteessir oldum”.

Çünki Ahmed Midhat’e göre, asıl, kadını müdafaa mecburiyetinde kalan erkek utanmalıdır:

“Zat-ı zarafet-simât-ı ismetânelerine tarif ihtiyacından vareste olduğu üzre nev-i cemil-i nisvanı müdafaa ihtiyacında bırakmak o nev’in refik-ı tabiîsi, muîn-i medenisi ve insanisi olan nev-i rical için bir zül olmakla beraber kadın için dahi bir şan diye telâkkî olunamaz”.

Ahmed Midhat bu tavrını, polemiğin bizim memleketimizde erkekler arasında dahi istenen seviyeye gelmemiş olduğu şeklinde izaha çalışmakta ve Ekrem etrafındaki münakaşaları hatırlatmaktadır:

“Hele bizim memleketimizde nev’-i ricalin terbiyeleri henüz arzu olunan mertebeye vasıl olmamış bulunduğundan iş ’el-kelâmü yücbirü’l-kelâm’ (söz sözü zorlar) vadisine sapacak olur ise daha ne kadar mûcib-i teessür-ahvale yol açılacağı ez-cümle Ekrem Beyefendi hazretleri hakkında irtikâb olunan taarruzât-ı bî-edebâne ve nankörâne ile dahi istidlâl olunabilir”.

Nigâr Hanım’ın bu gönüllü hamiyi, dahası bu klâsik Osmanlı erkeği tavrını nasıl karşıladığını bilemiyoruz. Ancak, Ahmed Midhat’in, mektubunun sonuna doğru, şöyle demektedir:

“Vakıa Cevdet Efendi’ye sûret-i kat’iyede tenbih edileceğinden Paris Muhbiri tarafından müdafaa-i ulyalarına şayet mukabele edilecek olursa gazeteye derc edilmeyeceğinden emniyetim ber-kemâl ise de sülûkunuzla tezyin buyurmuş olduğunuz tarîk-ı neşriyatta otuz senelik tecrübesi olan ve zât-ı ulyaları gibi rüfekası uğrunda daima ihsas-ı hâlise ile mütehassis bulunan bir Ahmed Midhat’in tecrübesine itimat buyurulduğu surette bâdemâ müdafaaya lüzum görülecek olursa itimat ve emniyetinize mazhariyetle mübâhî olan bir erkeğe efkâr ve mütalaa-i müdafaa-kârîlerini bi’t-tebliğ o vasıta ile neşr ciheti tercih buyurulsa muktezâ-yı hâle daha ziyâde tevfîk-ı muamele edilmiş olur idi zannındayım. Bâkî hakk-ı ulyâ-yı ismet-penahilerindeki ta’zimat-ı fâika-ı meslekdâşîmin hüsn-i kabulünü rica ederim efendim hazretleri”.

Görülüyor ki, Ahmed Midhat bu tartışmanın büyümesine izin vermemeye oldukça kararlıdır. İkdam ve Hanımlara Mahsus Gazete‘nin müteakip sayılarında bu mes’eleyle ilgili başkaca bir iz dikkat çekmediğine bakılırsa bunu başarmış da görünmektedir. Ahmed Midhat neyi hangi niyetle düşünmüş ve kendi davranış tarzına karşı ne tür bir izah mekanizması kurmuş olursa olsun, gerçek şu ki bu tartışma uzayabilseydi, Türk edebiyatı; ilk kapsamlı kadın polemiği sayılabilecek, Fatma Aliye Hanım ile Mahmud Esad Efendi arasında ve Malûmat gazetesi etrafında cereyan eden “Taaddüd-i Zevcat ve Zeyl” meselesinden (1316) evvel edebi mahiyetli bir tartışmaya sahne olabilecekti [27].


[1]Nigâr binti Osman, “Matem-i Milliye Munzam bir Keder”, Şehbal, nr. 8O, 15 Şubat 1328, s. 124 vd.

[2]Hikmet Feridun Es, “Tanımadığımız Meşhurlar-Nigâr Hanım” (sekiz tefrika), Akşam, 3O Mayıs-1O Haziran 1945.

[3]Nigâr binti Osman, “Matem-i Milliye Munzam bir Keder”, Şehbal, nr. 8O, 15 Şubat 1328, s. 124.

[4]19. O1. 1994 günü yaptığımız telefon konuşmasında bu anektodları anlatma nezaketini gösteren Saniha Hanım, Ahmed Midhat ailesinden olup, Nigâr Hanım’ın oğlu Feridun Bey’in gelinidir. Kendisine teşekkür borçluyuz.

[5]Ahmed Midhat’in kızı Mediha ile Muallim Naci çiftinin kızı olan Fatma Nigâr Hanım, Ahmed Midhat’ten sonra uzun müddet Beykoz’daki ünlü Ahmed Midhat yalısında oturmuştur. Münevver Ayaşlı, Dersaadet, Bedir Yayınları, 1975, s. ll4, l9O.

Ayrıca bakınız: Dipnot 13.

[6] 4 Kânunısani l311, Ahmed Midhat

22 Mayıs 1318, Ahmed Midhat

14 Temmuz 132O, Mutianız Mediha

25 Ağustos 1321, Ahmed Midhat

1 Eylül 1321, isimdaşınız Nigâr

14 Mayıs 1323, Ahmed Midhat

9 Eylül 1324, Ahmed Midhat

1O Ağustos 1326, Ahmed Midhat

16 Ağustos 1326, Ziba Midhat

tarihsiz, Ahmed Midhat

Bu yazıda bir kısmını söz konusu edeceğimiz ve yukarda sıraladığımız mektupların tamamı Aşiyan müzesinde muhafaza edilmektedir.

[7]Bakınız: Nazan Bekiroğlu, “Unutulmuş bir Müsteşrik: Olga dö Lebedeva/Madam Gülnar”, Dergâh, nr. 46, Aralık l993.

[8]Ahmed Midhat’in kendisine göre model Türk kadınının portresini çizdiği dikkate değer bir eser Fatma Aliye Hanım için hazırladığı geniş incelemedir: Ahmed Midhat, Fatma Aliye Hanım -yahut -Bir Muharrire-i Osmaniyenin Neş’eti, Kırkanbar Matbaası, İstanbul 1311, 2OO s.

[9]Bu imajı Tanpınar Divan edebiyatındaki sevgili tipi için kullanmaktadır: XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul 1976, s. 6.

[10]Livri Dor (Livre d’or) Fransız kültüründen gelme bir tabir olup, Altın Kitap anlamını taşımakta ve tanıdıklar ve ünlülerin kendi elyazılarıyla oluşturulan anı albümü, imza albümü yerine kullanılmaktadır. Livre d’or teriminde düğümlenen söz konusu mektubun gerçek manasında çözümü ve Fransızca pusulanın tercümesi, Orhan Okay tarafından lûtfedilmiştir, teşekkür borçluyuz.

[11]Muallim Naci, ölümü 1893.

[12]Mektupta söz konusu edilen ve güftesi Muallim Naci’ye ait olan diğer iki şarkının bestekârları:

Etmesin avdet melâl-i intizar, Şevkı Bey ve ayrıca Tanburi cemil Bey.

Meskenimdir ol meâliperverin kâşânesi, Şeyh Hacı Ethem Efendi.

Ethem Ruhi Güngör, Türk Musıkisi Güfteler Ansiklopedisi, 2 C. Eren Yay. İstanbul 198O, s. 282, 542.

[13]Prof. Dr. Celâl Tarakçı Muallim Naci’nin kızı Fatma Nigâr Hanım hakkında şu bilgiyi vermektedir:

“Öksüz kalan Fatma Nigâr’ı dedesi Ahmed Midhat Efendi büyütür. Mûsıkiye kabiliyeti olan Nigâr Hanım için Midhat Efendi gereken ihtimamı gösterir. 3O kadar bestesi bulunan Fatma Nigâr Hanım aynı zamanda şiir de yazmıştır. Şiirlerinden üçü Lemi Atlı tarafından bestelenmiştir”. Dr. Ali Galip’le evlenen Fatma Nigâr Hanım, “26. 12. 1966 yılında vefat etmiştir”.

“Muallim Naci Efendi’nin Hayatı”, Yedi İklim, C. 6, nr. 46, Ocak 1994.

[14]Ali Kemal, Ömrüm, Haz. Zeki Kuneralp, İsis Yay., İstanbul 1985, s. 71.

[15]Efsus (I. kısım), nazimesi: Nigâr, Karabet ve Kasbar Matbaası, İstanbul, l3O4, 41 s.

Efsus (II. kısım), nazimesi: Nigâr binti Osman, Ahter Matbaası, İstanbul l3O6, 155 s.

[16]Cevdet Efendi, 1912’de Ali Kemal’in sürgünden dönüşüne kadar İkdam’ın sahibi ve baş yazarıdır.

[17]Hanımlara Mahsus Gazete, nr. 4O, 4 Kânunısani 1311/1 şaban 1313, s. 2.

[18]Hanımlara Mahsus Gazete’nin ser-muharrirleri :

“nr. 1-48, Makbule Leman

nr. 49-123, Nigâr Binti Osman

nr. 124-296 Fatma Şadiye

nr. 297-587, belirli bir isim yok. ”

Bakınız: Emel Aşa, 1928’e Kadar Türk Kadın Mecmuaları, İstanbul 1989, (yayımlanmamış yüksek Lisans tezi), s. 89.

[19]Ali Kemal, Paris Musahabeleri, 3 C. 1899. (Künye, Ali Kemal, Ömrüm’den naklen. )

[20]Daha fazla bilgi için bakınız: Ali Kemal, Ömrüm.

[21]Fatma Aliye, Nisvan-ı İslam, Tercüman-ı Hakikat Matbaası, İstanbul 13O9, 272 s.

[22]Ali Kemal Malûmat‘ta Nigâr Hanım’ın Hicran-ı Ebedi isimli şiirini görmüştür.

Hicran-ı Ebedi, Niran, Hanımlara mahsus Gazete Kitaphanesi 1. kitap, Alem Matbaası, İstanbul l312, s. 2O-24. Hanımlara Mahsus Gazete, nr. 16.

Bu şiirin söz konusu edilen mısraları şöyledir:

Yâd-ı mâzî eyledikçe bî-karar

Olmada çeşmân-ı mestî eşkbâr

[23]Nigâr Binti Osman hakkında şimdiye kadar bilimsel bir araştırma yapılmamış olması, onun Türk edebiyat ve kültür tarihinde tuttuğu yerin mahiyeti hakkında birbiriyle çelişir hükümler verilmesine neden olmaktadır. Bu tavrın tipik örneği Ben Anadolu oyununda çizilen, toplumdan kopuk, salt salon kadını boyutlu Nigâr Hanım tiplemesidir.

[24]Nigâr Hanım’ın Malûmat’ta çıkan ilk eseri: Cerihadar, Malûmat, C. 4, s. 689, 1313.

[25][25]Fuad Köprülü, Bugünki Edebiyat, İkbal Kütüphanesi, İstanbul 1924, s. 297-298.

[26]Bakınız: Nazan Bekiroğlu, “Aşk ve Kadın Şairi Celâl Sahir’in Mektupları”, Dergâh, nr. 48, Şubat 1994.

[27] Fatma Aliye ile Mahmud Esad arasındaki tartışma, İslâmiyetteki çok evlilik üzerinedir. Fatma Aliye bu meselede, “taaddüd-i zevcat”ın İslâmiyette çok da önemli olmadığını savunan Mahmud Esad Efendi’ye karşı, yazdığı mektupta, “şık” Avrupalıları bu şekilde konuyu hafifleterek ikna etmektense, mevcut olan durumun izahı gerekir tarzında bir mantıkla, izleyerek bir nevi “taaddüd-i zevcat” savunmasına girmiş görünmektedir.

Mahmud Esad’ın “Taaddüd-i Zevcat”ı ile Fatma Aliye tarafından verilen cevap birleştirilerek daha sonra basılmıştır:

Fatma Aliye-Mahmud Esad, Taaddüd-i Zevcat (ve) Zeyl, Tahir Bey matbaası, İstanbul 1318.

Künye Sosyo Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, TC Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Ankara 1993, C. 3, s. 986’dan naklen).

Ayrıca bakınız: Emel Aşa, “Fatma Aliye Hanım’ın Romanlarında Aile ve Kadın”, a. g. e. C. 2, s. 65O-659.

Efsus’un İkinci Kısmı, Ebüzziya Tevfik ve Bir Yayımcılık Macerası

EFSUS’UN İKİNCİ KISMI, EBÜZZİYA TEVFİK

ve BİR YAYIMCILIK MACERASI

“Karabet Efendi’nin geldiğini haber verdiler”.

Nigâr Hanım’ı birdenbire döneminin cazibe merkezi haline getiren duygusal eseri Efsus1, bilindiği gibi yayım tarihleri farklı iki kısımdan ibaret bir eserdir. Birinci kısmın yayım macerasını, genç şâirenin boş bir ticari hesap defterinden günlüğe tahvil ettiği dar ve uzun bir defterin şimdi artık epeyce sararmış satırlarından yakalamak mümkün2. Bu kısmın kronolojisi yaklaşık beş ay içinde tamamlanır. İlk kez l Mart l3O3 (l3 Mart l887) tarihli sahifede, “Bu sabah yatakta idim ki kitapçı Karabet Efendi’nin geldiğini haber verdiler. Mecmuayı kendisine teslim edip ne yolda tab olunacağını dahi kendisine tarif ettim” denmektedir. Belli ki, günlüğüne daima Fransızca imlâsı ile geçirdiği üzre toilette’ine pek düşkün olan ve hemen hiç kimsenin yanına toilette’ini yapmadan çıkmayan Nigâr Hanım, zavallı kitapçı Karabet’i bu iltifattan mahrum bırakmış ve olduğu gibi aşağı inmiştir. Söz konusu “mecmua” ile ilgili satırlar kısa bir zaman sonra tekrar dikkat çeker. 22 Mart günüyle ilgili ilk satırlarda Nigâr Hanım “Saat bir buçukda yatağımdan çıkıp o esnada gelmiş olan cousin‘imi gördüm. Kendisini Karabet’e göndermiş olduğumdan mecmuanın ruhsatnamesi alınmış ise de hâlâ yedinde bulunmayıp hafta içinde tertib tashih için bilvasıta göndereceğini söylemiş” demektedir. 28 Nisanda ise Nigâr Hanım, “Pederim vurudunda Karabet’in ruhsatnamesini alıp da Maarif’ten çizilen bazı yerlerin tadiliyçün mecmuayı göndermiş olduğunu söyledi” satırlarını kaydetmiştir. Maarif böylesine hissî bir eserde nereleri çizmiş olabilir, ayrı bir konu, Karabet Efendi bu eserin ses getireceğini kestirmiş olmalıdır ki elini epey çabuk tutar. Nigâr Hanım’ın 29 Temmuz sahifesinde anlattığına bakılırsa, cuma günü validesini ziyaretten dönerken vapurda pederi ile karşılaşmış, kadın erkek kısımları ayrı olduğundan olacak “adam göndererek biraz teşrifini rica” etmiş. İşte o sırada babası Nigâr Hanım’a tab edilmiş bulunan eserinden gönderilen elli nüshayı göstererek Nigâr dahi “ehibbaya” hediye etmek için yirmi nüshasını almıştır.

Lâkin Efsus‘un birinci kısmı evliliğinin çok fırtınalı ve mutsuz günlerine tesadüf ettiğinden olmalı, ilk eserinin basıldığını gören genç bir yazarın ruhundaki heyecanı bulamayız bu sahifelerde. Nigâr Hanım o günlerde Efsus‘undan ziyade zevci İhsan’la, onun eve gelmeyişleriyle, günlüğüne yazdığı ya da yazmadığı bir yığın meseleyle meşgul görünmektedir. Öyle ki o akşam elinde yirmi nüsha Efsus ile eve döndüğünde İhsan, geç kaldığı için o kadar tazyik etmiştir ki “Bir buçuk seneden beri üzerime gelmeyen attaque de nerf gelip bütün geceyi pek muztarip bir halde geçirdim” diyerek sinir krizi geçirdiğini anlatacaktır. Zaten kısa bir müddet sonra Nigâr Hanım daha fazla dayanamayarak babasının evine dönecek, İhsan Bey’le aralarında epey uzun ve meşakkatli bir boşanma davası başlayacaktır.

“Bu sene ikinci kısım Efsus’u neşrettirmek fikrinde olduğum için…”

Efsus‘un ikinci kısmı ile ilgili satırlar ilk kez 5. defterin son sahifesinde çıkıyor karşımıza . Çoğu gün “eş’âr nazm ettiğinden” bahseden Nigâr Hanım, Yeniköy’deki güzel yaz günlerinden sonra kışı geçirmek üzere Cihangir’de tuttulan evin alt katındaki yatak odasına inerek, yazı faaliyetlerinin bir kısmını bu odada sürdürmektedir. O gece günlüğüne “Bu sene ikinci kısım Efsus’u neşrettirmek niyetinde bulunduğum için ona bir mukaddime yazdım” satırlarını kaydeder (22 Teşrinisani l3O4). Oysa mukaddimesi yazılmış olmakla birlikte Efsus’un ikinci kısmı, 4 Aralık l888 tarihine tekabül eden bu sahife üzerinden ancak iki yıl geçtikten sonra basılabilecektir. Duruma bakılırsa ikinci kısım Efsus’un basılması, matbuat tarihimizin epey renkli, kimi garip ve acıklı, kimi komik hikâyelerle dolu II. Abdülhamid döneminde bir maceraya dönüşmüş olmalıdır. Üstelik bu macera bir yanıyla Tanzimat yıllarının ünlü gazetecisi, doğrusu Türk basın hayatının daha başlangıcında “yüz akı” Ebüzziya Tevfik’e de bağımlıdır.

Sanat baskısı denebilecek kalitedeki eserleriyle o sıralarda dünya matbaacılığının epey müşkilpesend merkezi sayılabilecek Dünya Matbaacılık Yıllığı‘nın dokuz cildine çoğu kez Avrupa’lı ve Amerikalı meslekdaşlarının önünde girmeyi başaran Ebüzziya3 birinci kısım Efsus’uyla epey sükse yapan Nigâr Hanım’ın eserine karşı kayıtsız kalmamıştır. 27 yaşına gelmiş bulunan Nigâr Hanım ihtimal serin Teşrinisani gecelerinde eserinin mukaddimesini yazarken ve “erbâb-ı mütalâaya” eserini, “Teessürat-ı deruniyemi câmidir” ifadesiyle sunarken, Ebüzziya tevkiflerle, sürgünlerle dolu çileli ömrünün kırkıncı yılındadır ve Matbaa-ı Ebüzziya’sını4 kurmuş, bir yandan Mecmua-ı Ebüzziya‘yı 5 çıkarmakta diğer yandan yüzlerce kitaplık bir serinin, Kitaphane-i Ebüzziya’nın6 cüzlerini neşretmektedir.

Günlerini yoğun bir gelen giden trafiği içinde geçiren Nigâr Hanım’ın da yapacak işi çoktur. Kimi, günde on beş yirmi kişi ile “musahabe edip”, piyano meşkini ve kitap mütalâasını ihmal etmezken ve mutsuzluklarını dağıtmak için çoğu fırsatta “kendisini sokağa atarken”; bir yandan da Efsus‘un ikinci kısmını hazırlamakta olduğundan bahsetmektedir (22 Nisan 3O5/4 Mayıs l889). Almanca ve Rumca öğrenimi, piyano saatleri, mehtap seyirleri, mûsıki âlemleri, ziyafetler ve davetler ile dolu bu günler ve geceler; ömrünün yapayalnız geçecek ikinci yarısı için peşinen söylenmiş bir intikam şarkısına benzer. Bu arada, zaman zaman eşe dosta, “çok ısrar ettikleri cihetle” ekâbire imzalayarak verdiği ve her biri özenle işlenmiş bir tabloya benzeyen tek fotoğraflarını çektirmek ; ciğer paresi, gözünün nuru Münirciğiyle pozlar vermek; bazan de çok aziz dostlarının miniature’lerini yapmak üzere daha evvelden çekilmiş fotoğrafların kartonsuz suretlerini tedarik etmek için sıkça uğradığı, dönemin ünlü fotoğrafhanesi Abdullah Biraderler bir mesaj iletirler ona: Ebüzziya Tevfik, “Basılacak eseri varsa basalım” diyormuş (24 Nisan 3O5). Bunun üzerine Nigâr Hanım, bir kaç gün evvel Nevsal-i Maarifet‘ini7 okumakta olduğu Ebüzziya Bey’le görüşmek üzere matbaaya gider. Bu görüşmenin detayları günlükte yok. Ancak Nigâr Hanım, “Tab ettirmek niyetinde olduğum eş’ârımı tebyiz ettim” diyerek çalışmalarına devam ettiğini bildirmektedir.

“Efendimizi hoşnud etmeye çalışacağım”.

O günlerde pederi, Nigâr Hanım’a, matbaasına uğramış bulunduğundan “Ebüzziya Tevfik Bey tarafından bir iki kitap ile matbaasında eser tab ettirmek hususunda” gösterdiği “arzuya karşı gayet mültefitane bir mektup” getirmiştir. Ebüzziya’nın hangi kitapları gönderdiğini yazık ki bu satırların devamında göremiyoruz. Ancak Efsus‘un yayım -daha doğrusu yayımlanamama- macerası içinde bazı boşlukları doldurmamıza yardım edebilecek dört aded kart-mektubu okuma şansına sahibiz. Bunlar Ebüzziya Tevfik tarafından Nigâr Hanım’a hitaben yazılmışlar ve -galiba devrinin bütün aydınları gibi- son derece nazik bir lisanı olan Ebüzziya’nın neyi nasıl yazdığına bakmasak da kalite ve estetik itibarıyle hayranlığımızı kazanabilecek kabiliyetteler. Öyle ki zamana kafa tutan ve gençliğini hiç kaybetmeyen altın yaldız kabartmalı marka, Ebüzziya’nın kûfi yazıyı ihyada, hat ve arabesk tezyinatta gerçekten “usta” sayılabileceğinin suskun bir örneği. Epeyce kalın ve normal kartpostal standartlarından biraz küçükçe bu kart mektuplar Aşiyan’da muhafaza ediliyor. Hiç birinde tarih bulunmamakla birlikte onları günlüğün yardımıyla bir. . . yıllık bir süre içine yerleştirebiliriz.

Bu mektuplardan “kerimet-üş-şeyma” hitabıyla başlayan ve oldukça kısa yazılmış olan birisinin Nigâr Hanım’ın 26 Haziran 3O5 tarihli sayfada “Tab olunması için gönderdiğim eserime karşılık yazılmış pek güzel bir cevap” şeklinde sözünü ettiği mektup olduğu bellidir. Zira Ebüzziya “Cevabname-i nâmînizi ve âsâr-ı ber-güzîdenizi aldım” demekte ve “Elimden geldiği ve imkân bulunduğu derecelerde efendimizi hoşnud etmeye çalışacağım” temennisiyle “Arz-ı ihitiramat-ı bî gâyât” etmektedir.

Ebüzziya‘nın ikinci kısım Efsus‘un basımı hususunda elini çabuk tutamadığı, bunda dönemin epey formaliteli neşriyat mekanizmasının rolünün

bulunabileceği, üstelik titiz matbaacının bir de yeni kûfi harfler düzenlemeye kalkışarak iyice zaman kaybettiği, neticede bütün bu gecikmelerden dolayı Nigâr Hanım’ın sabırsızlandığı anlaşılmaktadır. Zira günlüğün 5 Temmuz 3O5 tarihli sahifesinde “Evvelki gün Ebüzziya Tevfik Bey’den aldığım bir tezkirede ruhsatname alınıp alınmadığına dair bazı şeyler sual etmişti. Bir kaç kelime ile gereken cevabı verdim” denmektedir. Bu durumda iki tarafı da yazılı, “Nigâr Hanımefendi’ye” hitabı ile başlayan kart-mektubun sözü geçen bu tezkire olarak 3 Temmuz 3O5’e tarihlenmesi mümkündür. Zira Ebüzziya iltifatla çok vakit geçirmediği, gereken cevabı da ancak “bir kaç kelime ile” aldığı mektubunda, iki parçadan ibaret eserin henüz Maarif Nezareti’ne irae olunmadığından bahisle, halbuki peder paşa hazretlerinin Münif Paşa’dan ruhsat alındığını söylemiş bulunduğunu, ya da hatır-ı acizanesinde öyle kalmış olabileceğini yazmakta, yakında Avrupa’ya gitmek üzere bulunduğundan bu hususların cevaplanmasını istemektedir.

Sözü edilen Münif Paşa, Cemiyet-i İlmiyye-i Osmaniyye kurucusu, Muhaverat-ı Hikemiye8 mütercimi ünlü devlet ve kültür adamı Mehmed Tahir Münif Paşa’dır. Taşıdığı bilimsel zihniyetle adeta bir eğitim misyonu yüklenen ve Tanpınar’a göre “Bizde büyük Fransız ansiklopedisinin on sekizinci asırdaki rolünü”9 oynayan Mecmua-ı Fünun‘u10 da çıkaran Münif Paşa, bu tarihte üçüncü kez Maarif Nazırlığı yapmaktadır. Konağı döneminin sanat ve kültür mahfellerinden birini teşkil eden Paşa, Nigâr Hanım’ın salonunun da müdavimlerindendir, dahası Nigâr Hanım’ın günlüğünde adı en çok geçen şahıslardan birisidir. Nigâr Hanım’dan otuz dört yaş büyük olan Paşa, belki de taşıdığı garpçı yenilikçi zihniyetin somut bir neticesi olarak telâkki ettiği Nigâr Hanım’a hediye vermekten de pek hoşlanmaktadır. Söz gelimi bir gün şeker ve mercandan bir gerdanlık getirir (22 Eylül l3O5), bir başka gün “zat-ı şâhanenin kendisine muharremde verdiği çeyrek liralardan bilezik yaptırmak üzere yadigâr olarak” birkaçını bırakır (23 Haziran l3O5). Bir başka gün bağadan bir sigara tabakası (5 Mayıs 3O5) veya ortası firuze, etrafı taşlarla tezyin olunmuş bir yüzük (4 Kânunısani 3O4). (Bu yüzük sıkı geldiği için daha sonra kuyumcuda büyütülecektir) . Nigâr Hanım da zaman zaman eşi dostu ile ilgili ufak tefek konularda yardımcı olması için Münif Paşa’ya müracaattan çekinmez.

Bu durumda Efsus’un basımı için gerekli olan ruhsatnamenin Maarif Nezareti’nde takılıp kaldığını düşünmek hata olur. Üstelik Ebüzziya sözünü ettiği Avrupa seyahatini o sıralarda gerçekleştirebilmiş de değildir. Mektubun devamında Ebüzziya, yeni basılacak Efsus‘a “nüsha-ı matbuanın” yani daha evvel basılmış olan birinci kısmın ilâve olunup olunmayacağını da sorarak, “Bir kıt’ası tenezzülen bu abd-i acize ihda ve irsal buyurulmuştur” demektedir. Biz böylece, basıldığı sırada kendisine verilen yirmi nüsha Efsus‘un aramağan edildiği kişilerden birinin de Ebüzziya olduğunu görürüz. Titiz matbaacı, sorularına cevaben ya “izahlıca bir emr-i tahriri” istemekte ya da “Abdullah Biraderler’in fotoğrafhanesinde bir mev’id-i telâki tayin” buyurulmasını talep etmektedir. Nigâr Hanım’ın hangi seçeneği değerlendirdiğini bilmiyoruz ama bu satırlar sayesinde, uzun müddet İstanbul’da kahverengi fotoğraflar devrini diri tutan, aslen Diyarbakır Ermenilerinden olup sonraları Abdullah Biraderler adını alarak “Ressam-ı Hazret-i Şehriyârî”liğe kadar yükselen, sonunda nedense Febüs Efendi’nin rekabetiyle başlayan ters talihin akışı içinde kendilerini evvelâ hünkâr fotoğrafçılığından mazul ve sonra iflâsın içinde bulan Kevork ve Viçen kardeşlerin dükkânının sanat ve edebiyat meseleleri için bir uğrak yeri mahiyeti de taşıdığını görmekteyiz.

Mektubunun sonunda, salname ve takvim11 neşriyatına meraklı Ebüzziya’nın bir Takvim-i Muhadderat12 neşretmek fikrinde bulunduğundan bahisle, Nigâr Hanım’dan “bir şey ihsan” buyurulmasını istediğini görmekteyiz. “Meselâ Vazife-i Mâderane13 ünvanlı bir manzumecik vücuda getirilse de onda bir validenin evlâdına karşı olan vazifesi fakat bu asrın terbiye-i medeniyesi noktasından tayin buyurulsa” denmektedir.

Her ne kadar bu mektup “Her halde emrinize muntazırım efendim hazretleri” ifadesiyle imzalanmışsa da Ebüzziya’nın Nigâr Hanım’ın sabırsızlığına son veremediği bir diğer mektupta görülmektedir.

“Sabır buyurun efendiciğim, bir takım kûfi sernameler tanzim ediyorum”.

Günlüğün 26 Eylül 3O5 sayfasında “Akşam üzeri Ebüzziya Bey’den gayet mültefitane ve mufassal bir mektup aldım” ifadesi geçmektedir. Elimizdeki üçüncü mektubun sözü edilen bu mektup olduğu düşünülebilir. “Ferişte-suret efendimiz” hitabıyla başlayan mektupta Ebüzziya,

Efsus‘u şimdiye kadar tab ettiğim âsârın zarafetce, tertibce, hüsn-i temsilce cümlesine faik bir surette meydana koymak arzusundayım. Maksadım hiç bir suretle nezd-i müşkil-pesendânenizde ihrâz-ı mevkı-ı istihkakdan aciz olan bu abd-i kemterinizi bu vesile ile olsun mazhar-ı takdir buyurmanıza kesb-i liyakattir. Sabır buyurun efendiciğim. Bir takım kûfi sernameler tanzim ediyorum. Yakında biter, tab’a başlarım”.

demektedir. Devrinin kalıp ifadeleri arkasına saklanarak da olsa bu satırlarda çekingen ve içe kapanık bir kimlik sergileyen Ebüzziya, aynı mektubun ikinci yarısında resmiyetten hoşlanmadığını sezdirerek Nigâr Hanım’ın ünlü salı resm-i kabullerine katılmaktan imtina etmektedir:

“Yarın efendimizi ziyaret etmek isterdim. Çünki salı günleri yevm-i mülâkat olduğunu efendimiz söylemiş idiniz. Sonra sarf-ı nazar eyledim. Çünki madem ki salı günü resm-i kabule mahsus resmî bir gündür, merasim-perverlik en ziyade menfurum olduğu gibi kendimi de resmî kabul ettirmeyi hiç sevmediğimden gönlüm mülâkat-ı kerîmaneleriyle şeref-yâb olmak istediği halde çaresiz tahvîl-i niyet eyledim. Başka bir gün tasdi ederim”.

Bu mektubunun sonuna Ebüzziya, “Cüzün kıt’ası şudur” ifadesiyle bir dörtlük koymuştur:

Söz değildir bu başka tibyandır

Vezni feryâd-ı andelîbandır

Hâsılı bir beliğ efgandır

Hâsılı tab’-ı aşka şâyandır

Bu dörtlük, matbu ikinci kısım Efsus‘un iç kapağında “Üdebâdan Hayret Efendi hazretlerinin takriz yolunda yazdıkları kıt’adır” takdimiyle yer almaktadır. Bu durumda Hayret Efendi’nin söz konusu dörtlüğü Ebüzziya’ya verdiği, Ebüzziya’nın da bu mektup yoluyla Nigâr Hanım’ı haberdar ettiği anlaşılmaktadır.

“Aldığım emriniz bendeniz çin idam hükmünden daha müessirdir”.

Ebüzziya, “hiç bir suretle nezd-i müşkilpesendane”sinde yer tutamadığı Nigâr Hanım’ın eseri için özeni çok ileri götürmüş olacak ki, ikinci kısım Efsus‘un günlükte sözünün edildiği ilk gece üzerinden epeyce bir zaman geçmiştir. “Mükemmellik” iddiasıyla da olsa bu gecikme Nigâr Hanım’ı rahatsız etmiş olmalıdır. Sonunda dayanamaz ve müsveddelerini Ebüzziya’dan geri ister. Günlüğün 9 Şubat 3O5 tarihli sahifesinde,

“Dokuz aydan beri bir türlü tab ettiremediğiyçün dün bir kart gönderip Ebüzziya’dan müsveddatın iadesini talep etmiştim. Bu talebimi hükm-i idamdan daha müessir gördüğünü beyan ve müsveddatın iadesi kendisince muhal olduğunu yazıyor”

satırları dikkat çekmektedir. Bu durumda elimizdeki son mektubu 9 Şubat 3O5 olarak tarihlememiz mümkündür.

Söz konusu mektup başlıksız olarak ve son derece müteessir bir eda ile kaleme alınmıştır. Müsveddelerin geri istenmesi belli ki Ebüzziya’yı çok üzmüştür:

“Aldığım emriniz bendeniz için idam hükmünden daha müessirdir. Öyle bir hükm-i idam sâdır olsa idi, hükm-i kazâ icra olunur, mahkûm da kurtulurdu. Fakat bu emri infaza müsâraat edecek olsam, her gün onun tesirat-ı maneviyesi altında ezilip kalmaklığım tabiîdir. Geçen gün Saray’da Münif Paşa hazretlerine de arz eylemiş idim. Her halde eser-i bihterîn-i âlileri, zarafet-i mizacınıza lâyık sûretde karîben pezîrâ-yı temsîl olunur efendimiz. Binâenaleyh Efsus’u takdim, yani iade muhaldir”.

Ebüzziya her ne kadar “kulunuz” olarak imzaladığı mektubunda Efsus müsveddelerinin iadesini “muhal” olarak görmekte ve baskının yakın olduğunu müjdelemekte ise de, o baskı hiç yapılamayacaktır. Nigâr Hanım’ın günlüklerinin

8. cildi, 2 Nisan l3O6 (l4 Nisan l89O) sahifesi ile son bulmaktadır. Apayrı bir maceranın sonucu olarak, biz bu yaşam öyküsüne bir daha ancak iki sene sonrasının günlükleriyle bağlanabiliyoruz. Lâkin artık Efsus‘un ikinci kısmı basılmış, üstelik üzerinden iki seneye yakın da zaman geçmiştir.

Ebüzziya baskı işini niçin gerçekleştirememiştir?Bunu kestirmek şimdilik zor. Eserin iç kapağındaki şerh ile, mecmuanın müsveddatının bir “hatâ-yı azim ” olarak kuvvetle ihmale uğradığı, birbuçuk sene gecikmeden sonra geri alınarak ancak baskısına muvaffak olunduğu belirtilmekte, isim verilmemekle birlikte Ebüzziya’ya epeyce acı bir mesaj gönderilmektedir. Bu not Ebüzziya’yı ne kadar üzmüştür, bilemiyoruz. Bilinen şu ki Efsus “Sene l3O6 fi Teşrinisani, Maarif nezaret-i celilesinin ruhsatıyla Ahter matbaasında tab olunmuştur” iç kapağıyla piyasaya çıktığı zaman belki; sabırsız, genç, güzel ama mutsuz, devrinin ilgi odağı, sanatkâr bir kadının beklentilerini cevaplıyor, ona yeni cazibe kapıları aralıyordu ama ne altın yaldızlı arabeskleri vardı, ne de kûfî sernameleri .



1 Efsus (I. kısım), Nâzımesi: Nigâr, Karabet ve Kasbar Matbaası, İstanbul l3O3 (l887).

Efsus (II. kısım), Nâzımesi: Nigâr binti Osman, Ahter Matbaası, İstanbul l3O6 (l89O).

2 Günlüklerin tamamı Aşiyan müzesinde muhafaza edilmektedir.

3 Bakınız: Ziyad Ebüzziya, “Matbaa-ı Ebuzziya ” maddesi, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yay.

4 Bakınız: Ziyad Ebüzziya “Matbaa-ı Ebuzziya” maddesi, a. g. e.

5 Bakınız: Ziyad Ebüzziya, “Mecmua-ı Ebuzziya” maddesi, a. g. e.

6 Bakınız: Ziyad Ebüzziya, “Kitaphane-i Ebuzziya” maddesi, a. g. e.

7 Ebüzziya Tevfik, Nevsal-i Maarifet, l888-l892, 3 C.

8 l859’da Fenelon, Voltaire, Fontenelle gibi yazarların eserlerinden yapılan Muhaverat-ı Hikemiye tercümesi, bu sahadaki ilk eserlerden birisidir.

9 XIX. Asır TürkEdebiyatı Tarihi, s.

10 Mecmua-ı Fünun, l862 (üç dönem olarak l883’e kadar devam etti).

11 Bunların listesi için bakınız: Ziyad Ebüzziya, “Ebüziya Mehmed Tevfik”, “Matbaa-ı Ebüzziya”, “Kitaphane-i Ebüzziya” maddeleri, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yay.

12 Ebüzziya’nın tavkvimleri arasında Takvim-i Muhadderat adıyla değil fakat Takvim-ün-Nisa (l899) adıyla bir kadın takvimi vardır. Bu takvim için geniş bilgi: N. Ayla Demiroğlu, “Bir Kadın Takvimi: Takvimü’n- Nisa”, Tarih ve Toplum, Ekim l992, nr. lO6.

13 “Vazife-i Mâderane”, Efsus ( II kısım), s. l5O. (Bu şiirin altında”fi 5 Ağustos sene 3O5″ ifadesi yer almaktadır. Ayrıca şiir evvelâ Hanımlara Mahsus Gazete, l4 Eylül l3ll, nr. 8’de yayımlanmıştır. Bu durumda Nigâr Hanım’ın Ebüzziya’nın teklifini değerlendirerek o sıralarda bu şiiri yazdığı anlaşılıyor).