Yitik Göl

YİTİK GÖL

-Ekho için-

Nazima’yı göle verdiler. Kabahati büyüktü.

Ailenin büyükleri, böyle yaşanmaz demişlerdi, başımız eğik. Buna bir son vermeli.

İskender’e kalsa belki de affederdi.

Boynuna cevahir bedesteninden antika gerdanlıklar, saçının örgüleri arasına altın liralar takıldığı nişan gecesinden beri Nazima ölü gibiydi. Bahtının rengini gösterecek firuze taşlı yüzük parmağında matlaştıkça matlaştı. Kimseler bir manâ veremedi.

İsfahan’ın sürmesi. Tebriz’in heft-rengleri. Gülli dibadan kaftan.

Bir kız daha ne isterdi?

Nazima şunu isterdi ki, vermeyin beni ona, demişti. Gönlümde bir başkası yatarken, onun yastığına nasıl baş koyarım? Ölürüm de Behram’dan başkasına yar olmam.

Ama herkese değil, bir tek İskender ağabeyine diyebilmişti. Ne de olsa o, halden anlar biriydi.

Nazima’nın nişanlısını her düşündükçe İskender, kendini, bir el kalbini sıkıyor gibi hissederdi. Saf ipekten gömlekler, kabzası elmaslı hançerler taşı ve göz alıcı yüzükler arasında Nazima’nın nişanlısı, bir efendiden çok bir efsane çocuğuydu. Behzat’ın sûretlerindeki kadar ince. Zal’ın bileğini bükebileceği nereden belli?

Üstelik bu masal çocuğunun Nazima’nın gönlünde yeri yoktu. Nazima’ya nasıl efendi olsundu? Birşey olsa da bu iş bozulsundu.

Bir şey oldu. Ve düğünden bir gün önce Nazima, Behram’la kaçıverdi.

Aradılar taradılar, dört bir yana adamlar saldılar. Buldular getirdiler Nazima’yı. Bir odaya koydular.

O gece İskender bir düş gördü. Düşünde, Nişabur’un depremleri kadar şiddetli bir deprem oluyor, evin göle bakan duvarı temelden yıkılıyordu. Bu, İskender’in ilk ördüğü duvardı. Haykırarak uyandı.

Hala Bacı’ya koştu hemen. Sen anlarsın, dedi, şimdi yorumla düşümü. Hem öyle yorumla ki altında kalmayayım. Yüzyıl görmüş kadının yüz çizgileri birbirine karıştı. Var git oğul, dedi.

Öyle ya, sabaha karşı görülen düşten manâ çıkmazdı. Hele bir de düşe kan karışmışsaydı. Nazima’nın yüz karası ağabeyinin kalbine dolmuşsaydı.

Böyle düşler görmeyip de daha ne yapacaktı?

İskender, sabaha karşı değildi, zifirî geceydi, demedi. Kan görmedim de demedi. Keşke Nazima’yı bulup da geri getirmeselerdi, hiç diyemedi.

Ailenin büyükleri günlerce danışıp durdular. Ne olacaktı şimdi? Çarşıda kimseler yüzlerine bakmıyordu. Büyük zılletti. Nişanlı kızı evde saklamak demek bu yüzden dertti.

Sonunda karara vardılar.

İskender’e kalsa mutlaka affederdi, şefkati Nazima’nın kabahatinden daha büyüktü.

Ama karar, İskender’in şefkatinden de büyüktü.

Nazima’yı verdiler bir sabah ona. Al, dediler, götür ve geri getirme. Sen ailede aklı ermiş olan en küçük erkeksin. Bu şeref senin.

Bir duvar yıkıldı İskender’in üzerine. Altından kalkmanın imkânı yoktu.

Gölün kıyısına indiler. Sular henüz aydınlanmıştı. Nazima’nın boynu bir sümbülün boynu kadar bükük, biliyorum, dedi, sen üzme kendini. Tekrarladı İskender: Sen üzme kendini. Nazima göle yürüyüverdi. Döndü arkasına bir kez, İskender’in içine içine bakıverdi. İskender dur diyemedi.

Mor bir çarşaf yığını mavi gölde yok oldu. Göl Nazima’yı yutarken İskender gözlerini yumdu.

Ama mor bir çarşaf yığınının mavi gölün koynunda yok olmasına göz yumduğu için kendi içinde suçlu kılındı.

Eve döndüğünde, ailenin büyükleri alnından öptüler. Dediler ki, başımız dik oldu, başımız artık dik oldu.

İskender doğru ile eğriyi ayırdedemedi. Ana duvarın üzerinde oturdu kaldı. Nazima ile bu duvarın arkasına saklanarak, göldeki büyük hortumu korkuyla seyrettikleri günü hatırladı. Köpüklerin göğe doğru döne döne yükseldiğini, ailenin büyüklerinin böyle şey görmediklerini anlattıklarını hatırladı. Tebbet okumuşlardı arka arkaya. Elleriyle kesmişlerdi yerle göğü birleştiren suyu. Tebbet yedâ Ebi Lehebin ve tebbe.

Ailenin büyüklerini düşündü İskender. Kalbine bıçaklar saplanıverdi. Olmaz olaydınız dedi, dilleriniz tutulaydı keşke. Ben de olmaz olaydım, ellerim kurusaydı.

Sonunda, ben bu yerde duramam, dedi, kendini yollara vurdu.

Giderken göle baktı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, dedi, ilk karşılaşmamız bile. Aramızda bir ölü var.

Ama o yokken de bu yağmur bu kumsala yine böyle yağacaktı. Bu rüzgâr böyle esecekti.

İşte buna dayanamayacaktı.

Ben gidiyorum ama, diye fısıldadı, kim silecek gözlerimi senden?

Ben ve sen birbirimizin ruhunda kalacağız sonuna dek. Ve demek bendeki gölden daha uzun ömürlü olacak göldeki ben.

Ama aralarında bir ölü vardı.

Işığı son kez üfledi. İlk gün girdiği kapıdan son kez çıktı. Karanlık ve dalgalar kaldı ardında, o gitti.

Denizi ilk kez gördü.

Etekleri göl manzaralarıyla süslü otobüs dağla denizi ayıran geçidi aşınca denizi ilk kez gördü. Ürkütücü olduğu kuşku götürmezdi. Buyurgan bir öfke, bir o kadar da çekici. Tıpkı ailenin büyükleri gibi.

Islak ve yapışkan bir hava çarptı yüzüne İskender’in.

Gölü göl yapan her ne ise, denizi deniz yapan onun yokluğuydu.

Denizin karşı kıyıları yoktu. Sınırsızdı, uçsuzdu. Bucaksızdı, gurbetti. Denizi hiç sevmedi.

Kendisini hep yabancı hisseti.

Deniz o kadar büyük olmasa ben bu kadar ufalmazdım, dedi.

Anladı ki bundan sonra bütün mahrum kalacakları denizle açıklanacaktır. Bütün maruz kalacakları da.

Denizin bütün bunlardan haberi yoktu. Olsundu. Bu kentin çarşıları Tebriz’in çarşıları gibi baharat kokmuyordu.

Bu kente hiç kar yağmıyordu.

Bu kentte ışıklar çoğaldıkça yıldızlar azalıyordu.

İnsanlar pirinç semaverlerin etrafında sohbete dalmıyordu.

Bütün bunların sorumlusu şu uzanan kocaman ve kapkara denizdi. Denizi hiç sevmedi İskender ve hiç affetmedi.

Denizin sesiyle uyandı her sabah. Gölün dalgaları bunlar, dedi. Denizle, göl diye söyleşti. Gölün yerine denizi koydu. Yani içinde gölün bıraktığı boşluğa denizi sığdırdı.

Deniz gölü unuttursundu.

Göl varken, dedi, onun orada varlığını bilirken daha rahat dayanırdım. Ona dayanınca, daha rahat katlanırdım.

Ama deniz gölü hiç unutturamadı.

Hep gölü özledi. Masum ve munis gölü. Sınırlı ve mavi suyu.

Ama göle dönemedi.

Değil mi ki Nazima ölü bir gölün dibinde uyuyordu.

Günlerce dolaştı durdu İskender. Bu insanların dilini çok iyi bilmiyordu. Gitti, limanın yakınlarında bir inşaatta duvar ustası oldu. Bir kıraathane vardı yakınında, dilinden konuşan sahibini tanıdı. Yaşlı bir kahveciydi bu. Pirinç bir semaverden incecik cam bardaklara çay dökerken anlattı. Nasıl olup da gölden ve dağdan uzak bu kente düştüğünü, şu kenarları kırmızı şeritli porselen çay tabaklarındaki çekik gözlü imparotoriçeyi bir kez uzaktan gördüğünü. Parmağındaki yeşim taşlı yüzüğü. Bir kan ve ateş deryasına benzeyen ihtilâlin ortasında, kendisini bu yüzüğün eşi bedeliyle Batum’dan kaçırıp da buralara bırakan motorcuyu anlattı. Hasılı, buralara bir vurgundan sonra düşmüştü.

Ya sen, diye sordu yaşlı kahveci sonra. Ben de, dedi İskender, bir vurgundan sonra.

Benzer bir hikâyeydi.

Nazima’nın, gözlerindeki yıldızı yasak göklere dağıttığını anlattı. Dağın kanunları vardı.

Baş kaldıranı boğardı.

Zor seçimdi. İskender’in şefkati yetmemişti.

İçindeki ağırlıkla yine günlerce gezindi durdu. Kalbi kendisine çok ağır geliyordu. Nazima’nın gözünde gördüğü şey hiç bitmiyordu.

Gözünü yumdu Nazima’nın gözleri, gözünü açtı Nazima’nın gözleri.

Yerleri ve gökleri yaratan Hüda, sonra onu, göklerle yerlerin arasına salıveren Hüda, onu bu azaptan kurtarsındı. Kurtarmayacaksa onu da alsındı.

İskender bildi ki bu azaptan kurtulamayacaktır.

Nazima’nın gözünde gördüğü şeyi hiç unutamayacaktır.

İşte buna dayanamadı.

Nazima’nın gözünde gördüğü şeyi kendisine unutturacak olan daha kuvvetli bir şeyi aradı.

Bu yüzden her kapıyı çaldı.

Ve su istedi.

Tak.. tak.. tak..

Sevap değil miydi?

Su isteyene su verilmez miydi?

Görülen o ki duvar ustası İskender bulmak için değil kaybetmek için aradı. Çoğaltmak için değil eksiltmek için aradı. Yoluna çıkan her kadının içine içine baktı.

Bu yüzden hiç bulamadı.

Bir gün Elmas’ın kapısını çaldı.

Bana Nazima’nın gözlerinde gördüğüm şeyi unuttur, dedi duvar ustası gözleriyle. Gözlerimden başka dilim yok benim. Hayır ama evet, diyordu kadın. Keşke evet ama hayır, deseydin, dedi. Gerisin geri dönüverdi. Gözlerinde Nazima’nın gözlerinde gördüğü şey eskisinden de ağır.

Başka bir kapıyı çaldı.

Kapısını çaldıkları, su diledikleri, içine baktıkları, içinin bir köşesinde birikir oldular. Herbiri bir öncekiyle birleşti. Her önceki bir sonrakiyle.

Her birisi içinin bir köşesinde yekdiğerini onayıp dursundu.

Hiçbirisi bir öncekini unutturmasındı.

Bu yüzden duvar ustası gerçekten sevmeyi hiç bilmedi.

Nazima’nın gözlerinde gördüğü şey yüreğinden hiç gitmedi.

Yüreğini sağlam tutmazsan, ördüğün duvar sağlam olmaz, dedi bir gün yaşlı kahveci. Yüreğini harca katmazsan ördüğün duvarın altında kalırsın.

Ama yüreğini hiçbir duvarın harcına katamadı duvarcı.

Bir kuş oldu yüreği uçtu, başka başka duvarlara kondu durdu.

Çünkü yüreği her yerdeydi.

Çünkü yüreği her yerde olmasaydı kendisine çok ağırdı.

Adı Acem duvar ustasına çıktı önce, sonra acemi duvar ustasına. Adı eğri duvarın ustasına çıktı en sonunda.

İhtiyar kahveci bir başka gün nergise benzetti duvarcıyı.

Nergisi bilirsin değil mi, diye başladı. Her suda kendi görüntüsünü aradığını, bu yüzden bütün kapıları çaldığını.

Bilirim, dedi duvarcı. Kendi güzelliğini görmeye ihtiyacı vardı.

Kendi güzelliğini gördükçe içindeki şeyi unutuverirdi.

Ama sonunu da bilirsin değil mi nergisin, dedi kahveci. Sonunu da bilirim nergisin, dedi duvarcı.

Peki yazık değil miydi? Böyle giderse duvarcı yitmez miydi?

Yazıktı.

Günler ve haftalar geçtikçe duvar ustası soldu sarardı. Buralarda bir türlü olamıyordu.

Sanki Nazima ölü bir suyun dibinde uyumuyordu.

Anladı ki gölün Nazima’yı almasıyla içine dolan boşluk yine göl ile dolacaktır. Kapıyı çalıp da su diledikleri birer kuru çeşmedir. Göle dönmekten başka çare yoktur.

Madem ki buralarda olamamıştı. Madem ki gölün bıraktığı boşluğa deniz dolmamıştı. Madem ki yitirdiği göl onu çağırıp durmaktaydı.

Bir kez daha yolcu kılındı.

Basma etekli, ayağı terlikli, kulağı salkım küpeli kadınlar, arkasından günlerce konuştular. Yitti duvarcı, dediler, gülüşüp durdular.

Biri, Elmas ayrı.

Gölü bir daha gördü.

Üzeri resimlerle süslü otobüs dönemeci dönüp de göl görününce bir daha, duvarcı, yitirilmiş bir yaşamı bulmak mümkünmüş anladı. Bir kuş oldu uçtu, dallara kondu.

Göl aynı göldü işte, rüzgâr aynı rüzgâr.

Camlarda bahçelerde yerli yerindeydi anılar. Ağaçları sallasa sanki eski meyveler dökülecekti dal uçlarından.

Dağ lâleleri, mayıs çiçekleri.

Herşey yerli yerindeydi.

Kapının önüne gelip de anahtarı döndürünce, kapı bir türlü açılmadı.

Oysa iyi biliyordu, bu anahtar bu kapınındı.

Neden sonra, kilidin ters takıldığını, anahtarı ters yönde çevirmesi gerektiğini hatırladı. İçinde o kadar canlı olarak sakladığı halde hiçbir hatıranın eksiksiz korunamadığını anladı. Ne acıydı.

Odaları dolaştı teker teker.

Bir zamanlar kendisine ait olan hayatı aradı.

Bahçeye indi. Her ağacın yerini bildiğini zannediyordu. Bilmiyordu.

Herşey eskisi gibi olsun ne olur, diye yalvardı. Olmuyordu.

Hiçbir şey yerinde yoktu.

Hiçbir şeyin yeniden olmasına imkân yoktu, anladı. Hiçbir şey kendisi olarak bir kez daha yaşanmıyordu.

Bir kez yitirip de bulunca artık kendisi olmuyordu.

O zaman kumsala koştu.

Sis bütün gölü örtmüştü.

Ses ver, dedi duvarcı, ordasın biliyorum.

Göl dedi: Biliyorum.

Hep seni aradım, dedi duvarcı, hep sana susadım. Ama sen yoktun.

Göl dedi: Ama sen yoktun.

Sis çekildi aradan.

Aralarında hiçbir engel yoktu.

Göl karşısındaydı, boylu boyunca uzanmış yatıyordu.

Koştu eteğine. Kumuna, taşına, suyuna verdi kendini.

İşte o kadar özlediği göl. İşte onun dalgaları, onun sesi, onun nefesi. Kuşları, gölgeleri.

Daha ne olsundu?

Daha ne olsundu?

Ama hayret, göl yerinde yoktu.

Göl yerindeydi de içindeki göl yok olmuştu.

Aklı bir türlü almıyordu.

Yüzünü çevirip gerisin geri dönerken duvarcı haykırdı: Yerinde yoksun. Söyle, beni nasıl terkettin?

Göl tekrarladı: Terkettin.

Duvarcının içindeki göl yok olmuştu ama yerinde geniş bir boşluk yoktu.

Gözlerini kapadı. Gözlerinin önünde sonsuz ve açık deniz.

Gözlerini açtı. Önünde munis ve baş eğici göl. Göle yürüdü öfkeyle. Gölden geriye döndü hayretle.

Kulağına dalgaların sesi geldi: Gölün dalgaları mı bunlar?

Göl doğruladı: Gölün dalgaları bunlar.

Ama duvarcı duydu ki, yağmurdan sonraki denizin kokusu.

İçindeki göl yok olmuştu da yerinde geniş bir boşluk yoktu. Yerine engin ve derin bir su dolmuştu.

İçindeki göl yerini denize bırakmış da o bunu bilmiyordu.

O zaman Elmas’ı ilk kez düşündü duvarcı. Başındaki yavru ağzı iğne oyalı yaşmağı. Kulağındaki lâ’l küpeleri. Gözlerindeki denizi.

Dönüp geriye baktığında hayatının bir bölümünden ibaret zannettiği şey hayatıymış farketti. Nazima göldü, Elmas deniz.

Göl asıldı, deniz sûret.

Sûret aslı geçmişti. Ne garip işti.

Ama yine Elmas’ı düşündü duvarcı. Kırmızı bir kuş dallardan birinin ucuna kondu. Bu, eskiden buralarda yoktu. Gözlerinde Elmas’ın gözlerinde gördüğü deniz. Nazima’nın gözlerinde gördüğü şeyden daha engin, içine içine akıyordu. Rahat bir nefes aldı.

Üzerinden bir duvar kalktı.

Elmas’ı düşünmeye devam etti duvarcı. Gel dese kendisiyle gelir miydi? Aklı bu işe ermedi. Elmas’ın efendisini düşündü sonra. Bir türlü içi rahat edemedi. Hiç olur muydu? Gönlün kanatları vardı zahir, uçup uçup duruyordu, söz geçmiyordu.

En son, Elmas’ın kucağındaki çocuğu düşündü duvarcı. Boynundaki el örgüsü atkıyı. Omuzundaki mavi boncuklu nazarlığı. Bahçede çekelediği tahta atı.

Şimdi Elmas yitirilmiş yaşamdı. Yeniden bulunmasının imkânı ve ihtimali yoktu.

Yeniden bir duvar yıkıldı. Duvarcı altında kayboldu.

Göle eğildi. İncelmiş bedenine baktı. Bir kelebeğe benzeyen ellerine. Buyurgan bir öfke taşımayan gözlerine. Hâlâ kocaman bıyıkları vardı. Ama kalbi artık bir kadının kalbi kadar kırılgandı.

Bir sesten ibaret kaldım, dedi, adım bile kalmadı geriye. Anla beni.

Su cevap verdi: Anla beni.

Haydi, dedi duvarcı, gör halimi.

Ses geldi geriye: Gör halimi.

Suya baktı. Gidecek hiçbir yerim yok, dedi. Düşünecek hiçbir şeyim kalmadı. Fazla uzatma, artık al beni.

Su dedi: Al beni.

Göle yürüdü duvarcı. Gözlerini yumdu.

İncecik bedeni, gölün koynunda yok oldu.

Duvarcının incecik bedeni koynunda yok olurken, göl de gözlerini yumdu.

Ve dedi ki: Beni nasıl terkettin? Az kalsın aşka inanacaktım.

Issızlıkta, gölün sesi kendine, kendinden geri geldi: Az kalsın aşka inanacaktım.

Duyacak kimse yoktu. Göl yitti bu yüzden.

Hikâye bitti.

Yani ki sürdü gitti.

Lâ’l Kuşları

LÂ’L KUŞLARI

-“yarası meyveye durmuş, acısı ışımaya başlamıştı”-

H. Hesse, Sidarta

Denizi ilk kez gördü.

Efendisi gibi.

Bundan sonra anan da, baban da, kardeşin de, her şeyin de bu dediler.

Ama efendisinin yüzünde, babasından alıştığı ve denizde tekrarını bulduğu o buyurgan öfke ve ihtişamdan eser yoktu.

Bir çocuktu o. Parmaklarıyla hesapladı aralarındaki farkı, bir çocuktu o.

Efendi, baba gibi değildi demek, anladı, ve ağladı.

Efendi; yıkanması, bakılması, yedirilmesi içirilmesi gereken biriydi.

Üstelik akıl öğretilmesi, yönlendirilmesi.

Babasını özledikçe, efendisinden uzaklaştı Elmas. Efendisinden uzaklaştıkça denize yaklaştı.Denize açıldıkça yaylayı andı.

Dağlar tüttü burnunda. Temmuz çiçekleri, sararmış otların ağustos sonlarındaki kokusu. Dağdan esen rüzgâr, dağdan batan güneş, dağdan yükselen ay.

Evin arkasındaki küçücük mezarı özledi. Neredeyse kucağına doğan Mehmet Ali’nin öksürmekten tıkanıp da mosmor kesildiği geceyi hatırladı sık sık. Kollarında öldüğünde Mehmet Ali, küçücük bir bebek, annesinden çok üzülmüş gibi gelmişti Elmas’a.

Andıkça ağladı.

Kendisine de ağladı.

Derin bir nefes alamadı.

Limanın yakınındaydı evi.

Denizi tanıdı.

Denizi öğrendi.

Üzerine yağmur yağarken, fırtınadan önce ve fırtınadan sonra ne renk olduğunu bildi.

En çok da fırtınadan sonraki halini beğendi. Göz alabildiğince, tıpkı bizim ovalara benziyor dedi bir akşam yatakta. Efendisi hı-hı dedi, arkasını dönüverdi.

Her gün aynı yatakları düzeltti Elmas. Bir evim var ya dedi, daha ne olsun?

Karışanım görüşenim yok.

Daha ne olsun?

Her gün aynı kıvrımlarına dikkat ederek aynı yatakları düzeltti. Kırıklarını ezberlediği aynı kara taşlıkları yıkadı. Aynı merdivenleri sildi. Aynı odaları süpürdü. Aynı tel dolapları düzeltti. Aynı hamurlardan aynı tatlıları açtı.

Bir yerin boş kaldığını anladı, nedenini bilemedi.

Nasılını bilemedi.

Ama bildi ki yatak düzeltmek, çiçeğe su vermek, yastık işlemekle dolmuyor.

Kendi içinde kapalı kaldıkça denize açıldı.

Bir damla çocuk dedi, o ne bilsin.

İçi sızladı.

Daha bir beyazlattı efendisinin gömleklerini sodalı sabunlu kaynar sularla.

Daha bir özenle ütüledi pantolonlarını kömürlü ütülerle.

Daha bir hınçla koyuldu el işi gömlekler dikmeye ona, yedi numara gaz lâmbasının isli sarı ışığında.

İçini bunlarla doldurmaya çalıştı.

Parmağına iğneyi batırdı bir sabah.

Bir damla kan beyaz model kâğıdının üzerine damladı. Katladı kâğıdı ikiye, bastırdı. Sonra açtı, baktı. Çocukken daha, mor mürekkebin damlalarıyla leke falına baktıklarını hatırladı. Yedi başlı ejderi, kocaman kanatları olan gece kelebeğini, başı ve ayakları ters cüceyi hatırladı.

Ne korkardık diye güldü.

Sonra yine küçük kardeşini hatırladı.

Mosmor kesilmiş yüzünü, küçücük mezarı hatırladı.

Ne ağlardık dedi.

Yine ağladı.

Yatakları düzeltmeye koyuldu. Yerleri parlattı günde üç kez, beş kez.

Mahalledeki ayağı terlikli, uzun basma etekli kadınların arasında adı “bir temizdir, bir temizdir”e çıktı.

Bu da yetmedi, içinde bir boşluk bir boşluk.

Bir nefes alıp da doyamadı.

Kimselere söylemedi.

Sonra bir gün onu gördü ilk kez, yolda önüne çıkmıştı. Öyle umarsız öyle heybetli.

Evin yanındaki inşaatta duvar ustasıydı.

Kocaman bıyıkları vardı. Elleri bir arslanın pençelerini andırıyordu. Boyluydu. Tıpkı babası gibi, hem buyurgan hem sevecen bakışlarla insanın içine içine bakıyordu.

Ayakları dolaştı Elmas’ın. Yolunu şaşırdı, gideceği yeri unuttu. Gerisin geri eve döndü.

Oturup kaldı divan örtülerinin bozulmasına aldırmadan.

Kendisine ne olduğunu anlamadı bir türlü.

Bir kuş yüreğinin ucuna konmuştu.

Kovalamaya çalıştı.

Gitmiyordu.

Kovalamaya çalıştıkça kuş daha çok gitmiyordu.

Duvar ustası daha çok yoluna çıkıyor, daha çok içine içine bakıyordu. Daha da çok babasına ve denize benziyordu.

Denize sığındı Elmas.

Beni koru, beni gözet dedi ona.

Efendisine baktı gizlice.

Tüysüz yüzüne. İnce bir kelebeğe benzeyen ellerine.

Yarı baygın gözlerine.

Ve soluk, sarı tenine.

Yedirdi, içirdi içindeki kuştan söz etmeden.

Yıkadı, giydirdi eskisi gibi.

Eskisinden farklı ne vardı ki?

Eskisinden farklı şu vardı:

Babamın evine dönerim diyordu. O da gelir ardımdan kuşkusuz.

Böyle her gün yoluma çıktığına bakılırsa. Gönlü vardır bende zahir.

Hem bu bakışlar kimi suçlu kılar ki?

Ama artık eskisi gibi olamaz, o bir parça çocuk. Bana efendi olamaz.

Efendi olmak neydi? Düşündü. Ne olduğunu bilemedi.

Ama böyle olmadığını bildi. Boşluğu gördü de nasıl dolacağını bilemedi.

Ama bildi ki duvar ustası içindeki boşluğu dolduracaktır.

Ama benimle konuşsa dedi.

Kapının pirinç tokmağı ses verdi bir gün.

Tak..tak..tak…

İçi tümden ayağa kalktı Elmas’ın. Kenarı iğne oyalı yavru ağzı yaşmağı attı başına. Lâ’l küpeler kuş biçiminde salınmakta, koşuverdi kapıya. Karşısında duvar ustası.

Su istiyordu.

Sevap değil miydi?

Sesi ne kadar güzeldi.

Tıpkı babasınınki gibi. Güçlü bir sığınak.

Ama fazla konuşmuyordu.

Elmas içinden, ah benimle bir konuşsa diye geçirdi.

Eskisi gibi değildi.

Eskisi gibi değildi.

Duvar ustasının kendisiyle bambaşka şeyler konuşmasının hayalini kurarken eskisi gibi değildi.

Midesi bulandı günlerce. Başına çatkılar çattı. Yataktan çıkamadı. Canı yeşil erik istedi kış ortasında, çaydan, sudan iğrendi.

Şerbetler içti. İçer içmez pişman oldu.

Gün gelip de geçince anladı ki içinde şimdi bambaşka bir kuş yaşamaktadır ve bu öbürüne hiç benzememektedir.

Başının üzerinde gök yüzü döndü, ayağının altında yer kaydı. İçinde yaşayan kuş, kendisi olmaktan çok efendisine benziyordu, efendisiydi düpedüz. Onu, o kadar çok alışmaya çalıştığı halde alışamadığı bu yaşama bağlayacak olan. O kadar çok kurtulmaya karar verdiği halde buna teşebbüs etmeye fırsat bırakmayacak olan.

Kendisini bu çocuk-adama bağlayan bu incecik bağın ne güçte olup olmadığını kestirmeye çalıştı.

Haykırarak ağladı. İçindeki kuş şakımadı, içi ışıldamadı, içi ısınmadı.

Derin bir nefes alıp da doyamadı.

Bundan sonrasını getirdi gözünün önüne.

Hep karanlık gördü. Çıldırırım diye korktu, çıldırsam daha iyi diye sevindi.

Divanlardan atladı. Ağır yükler taşıdı. Acı mı acı kininleri yuttu

üçer beşer.

Hiçbir şey değişmedi.

Her şey eskisi gibiydi.

Bir gün, gözü duvardaki halının su içen geyiklerinde, yatarken cam tıkladı. Gelen Cevriye’ydi. Anlat halin nedir diyordu. Her derdin çaresi var deli misin diyordu.

Anlattı.

Ama hepsini anlatmadı.

Duvar ustasını anlatmadan anlattı. Yani yarım kaldı bu anlatı.

Ama Cevriye’ye bu kadarı yetti, kolayı var dedi.

Yarınki gün gel bana dedi, ben bu akşamdan haber salayım, gidelim Zarife hanıma dedi, o halleder dedi.

Ertesi gün Elmas giyindi. Deri iskarpinlerini zor geçirdi şişmiş ayaklarına. Adımları bir ileri iki geri götürdü onu.

Aklına Mehmet Ali’nin mosmor yüzü geldi.

Aklına küçücük mezar geldi.

Aklına efendisinin incecik sesi geldi.

Yüreğinin ucundaki kuşu düşündü. Duvar ustasını düşündü. Onun sıcak ve buyurgan sesini hatırladı.

Ayakları onu bir ileri ama iki geri götürdü yine de.

Bu da ne oluyor diye geçirdi içinden? İşte kurtulacaksın.

Zarife kadını düşündü. Parmağının ucundaki kan büyüdü kâğıdın üzerinde. Mürekkep lekesindeki ejderler, ters ayaklı cüceler geldi aklına. Zarife kadının hoyrat ellerini düşündü.

Efendisine lânetler savurdu. Duvar ustasına lânetler savurdu. Kendisine ve hayatına lânetler savurdu.

Ölsem dedi.

Cevriye’nin kapısı önünden geçti, hiç durmadı, iki sokak daha öteye gitti. Kuytu bir evin kapısını çaldı. Falcı kadın evde mi dedi, kapıyı açan saçları taranmamış küçük kıza.

Falcı kadın hiç bir şeyi kendiliğinden bilemedi. Ona, öğrenmek istediği her şeyi gönüllü verdi Elmas. Efendisini anlattı. Duvar ustasını anlattı, önünü kestiğini ama kendisine hiç bir şey vaadetmediğini. Yüreğinde yer tutan ve kovalayamadığı kuşu anlattı.

Sonra içinde yaşamaya başlayan bu yeni şeyi anlattı, kurtulamadığı. Zarife kadını anlattı, korktuğu, ama canı yanacak diye değil, başka türlü korktuğu.

Falcı kadın bütün bunları kendiliğinden hiç bilemedi. Elmas anlattıkça, o, bilmiş gibi yaptı. Güldürücü bir oyun oldu.

Sonunda kadın Elmas’a döndü ve ona dokunma dedi, yani içindeki canlıya dokunma dedi. Bırak o yaşasın. Ve kendini, seni kanatlarıyla saracak kadar çok himaye edecek olana sakla.

Bitince, Elmas, küpelerinden birini sıkıştırdı kadının avcuna.

Al dedi lâ’l kuşlarımdan birini, sana verecek başka bir şeyim yok benim.

Falcı kadının evinden çıkıp da kendi sokağına dönerken, kendini kanatlarıyla himaye edecek olanın hangisi olduğunu anlayamadı bir türlü.

Ama içindeki kuşun şakıdığını duydu, ışıldadığını.

Sırtından dağlar kalktı.

Derin bir nefes aldı.

Oğlunu, bütün annelerle aynı acıları paylaşarak dünyaya getirdikten sonra çok sevdi.

Onu ölecek kadar çok sevdi.

Kendini himaye edecek olan kanatlar kimdedir anladı.

Oğlunu bütün anneler gibi, ama onlardan farklı olarak hep eziklikle, hep utançla, hep cinnetle sevdi. “Ya” diye başlayan cümleler geçirdi içinden, sonunu getiremeden bile kanı damarlarından çekildi.

Onu severken, hiç, annen sana kurban olsun demedi, korkarak onu kendisine bağışlayandan. Ona, annen seni yaratana kurban olsun dedi hep.

Sen bana bağışsın dedi.

Sen bana bahşişsin dedi, içi titredi.

Bahar geçip, yaz da geçip, kış geldi. Bir daha kış geldi.

Cevriye oturmaya çağırdı, bütün kadınlar sıcak odada toplandılar.

Çay içerken söz döndü dolaştı, olur ya, duvar ustasına geldi.

Kadınlardan biri, ne çapkındı o dedi, ah ben bilmez miyim? Diğeri, su istemek için dedi, ne çok çalardı kapımı. Bir diğeri, yoluma çıkardı hep dedi, insanın yüzüne dik dik bakardı. Dua etsin, rezalet çıkmasından korkardık da, insanın efendisini belâdan sakınması lâzım.

Elmas hiçbir şey demedi.

Benim de yoluma çıkardı, içime içime bakardı, yüreğimin bir köşesine bir kuş bırakırdı demedi.

Derin bir nefes alamazdım demedi.

Sonra söz yine döndü dolaştı. Sessizlik oldu.

Kadınlardan biri durup dururken, arka sokaktaki falcı kadın ölmüş dedi.

Öbürü, vallahi dedi yatacak yeri yoktur, adı üstünde fal, bakan da baktıran da.

Elmas duyulur bir sesle söyledi: Allah bilir, nerden bileceksin?

Kadın yineledi, öyledir öyledir, fal bu.

Elmas tahta ata baktı, oğlunun çekelediği. Oğluna baktı.

Duyulmaz bir sesle ekledi, belki tek sevabı bütün günahlarına bedel büyümüştür dedi.

Yine derin bir nefes alamıyorum demedi.

Dergâh, nr.78, ağustos ’96

Biz Sizinle Ne Kadar Güzeldik

BİZ SİZİNLE NE KADAR GÜZELDİK

Üzerinden her zaman geçtiğim bu yol, üzerinden her zaman geçtiğim yol değil. Ölü bir şehrin, her bir penceresinin ve kapısının arkasında ölü insanların bekleştiğini bildiğim ölü sokakları. Bir sabah kalkacağım ve baktığım aynada benim olmayan bir yüz göreceğim sanıyorum. Yüzüm, tam on iki yıl evvel benim olan yüzden bu kadar farklıyken yine de aynada benim olmayan bir yüz görmekten korkuyorum. Ya ruhumuzun aynaları? İki uçak arasında hava limanının lüks kahvaltı salonunda bu bol çocuklu, bol kahkahalı ve bol ışıltılı birlikteliğimiz esnasında sen. Ruhumun aynası. Hayatta hiçbir dostun ihaneti insanın kendisine ihaneti kadar acı olamaz. Bizim ihanetimiz iki katı. Hem kendimize ve hem de birbirimize.

Oysa biz, oysa biz. Onca yılılk fakülte fırtınaları boyunca, yaşadığımız yurdun yoksul ve yalnız odalarında, pencerelerimizi soğuk ve mehtaplı gecelerin kar renkli doruklarına açmadık mı? Dağlarla gök yüzünün birleştiği yeri sahiplenmedik mi? Kaç kez birlikte, daima birlikte, hep birlikte, deniz altlarının durgun su bahçelerinden, antik çağlardan kalma, güzelliğin ölçüsü, omuz başları kırılmış, mermer beyazlığında heykel parçacıklarını toplamadık mı? Mercan sepetimize doldurmadık mı? Önümüzde açılan yepyeni âlemleri, gözlerimiz kamaşarak ve adım adım birlikte keşfetmedik mi? Yorgun ağustosların çığlık çığlığa eylüllüllere dönüştüğü mahmur ikindilerde, Üsküdar’ı ömrümüzde ilk defa, ilk defa ömrümüzde Üsküdar’ı görmenin hazzını yaşamadık mı? Sonra, sonra bir imaj saltanatının, bizi her bir darbesiyle serseme çeviren bir imaj sağanağının altında, her adımda boynuna ve göğsüne kadar sırılsıklam, ilk aşkalarımızın birbirimize açabildiğimiz dokuları kadar sırılsıklam, Üsküdar’ın dar, aralık, gri ve gecikmiş hanımeli kokan sokaklarından içeri destursuz dalmadık mı? Daha evvel, çok evvel, belki bezm-i elestten bu yana, bizi dağıttıkları yerlerden kendimizi toplamaya kalkmadık mı? Bunun böyle olduğunu ve başardığımızı sanmadık mı? Hattâ hattâ, evet, başarmadık mı? Bile bile aldanarak, gelin bizi aldatın, bize öyle görünün, biz hazırız, diyerek; tahta cumbaların bir gölge arkasından, mor bir yaşmak yığını arasında bir çift ahu gözün bizi izlediğini, bizi gözlediğini dahası bizi özlediğini sanmadık mı? Bu insafsız tecrübeye gönlümüzün ne kadar dayanacağından kuşkulu, o bir çift sürmeli ve kara gözün bizi nereye kadar çekeceğini hesaplamaksızın, ya da hesaplayıp da aldırmaksızın, bir bizim bildiğimiz o yerde, alışıldık bir anahtarı çıkararak aralamadık mı kapıyı? Dar değil miydi bu kapı? Ama biz dar kapıyı aralamadık mı? Dar kapıyı seçmedik mi? Sonra her bir yanımızı, varlığımızın her bir zerresini görünmez ve muhayyel mutriblerin terennüm ettiği nağmeler esir almadı mı? Teknoloji çağının son çeyreğinde biz, yalnız ve eksik iki arkadaş, dostluğun tüm çağrışımlarıyla orada birbirimize sadakat yeminleri etmedik mi? Güzelliğimizi muhafaza edeceğimize dair birbirimize söz vermedik mi? Böyle olunca bütün eksiklerimizin, bütün boşluklarımızın dolduğunu hissetmedik mi? Yalan olduğunu şimdi çok acı bir biçimde farkettiğimiz üzre, bunun sırrını artık bulduğumuz birbirimize fısıldamadık mı?

Söylesene onlar biz değil miydik? Eğer onlar biz idiysek, şimdi işte tam on iki yıl sonra, iki uçak arasında hava alanının lüks kahvaltı salonunda bu bol çocuklu, bol kilolu ve pırlantalı, bu bol boyalı ortamda, bu yanıp sönen ışıklar altında, ‘aktarma için bir saat vaktimiz var, görüşelim’, randevularıyla bir araya gelenler kim? Söylesene kim? Ve neden böyleyiz?

Oysa ne kadar güzeldik. Ne kadar güzeldik. O üzerine eğildiğimiz sarı ve mühreli yapraklarda, kebîkeci yenmiş kitaplarda, o rüzgâr kokulu sınıflarda, ancak Paris’i yaşamış, ne hevâ-yı bağ sâzed ne kenâr-ı kişt mârâ mısra’ıyla başlayan Dede efendi bestesinin güfte sahibini merak edebilecek hocaların kılavuzluğunda, ancak ‘berhudâr ol’ evlâdım diyebilecek güzellikte hocaların açtığı ruh iklimlerinin eşiğinde gelinebilecek bir yerde, her mektubu sahibine götüren beduh adlı meleği öğreninceye kadar, Ahmet Cemil’le Lâmia’nın, Lâmia’nın belki haberi bile olmayan aşklarına sığınmadık mı? ‘Bihter kendisini önce rüzgâra sonra Behlül’e verirken’, onların bir zamanlar gerçekte var olduklarını ve yaşadıklarını sanmadık mı? Onlar gibi, ama ancak onlar gibi, bir zamanlar var olmuş güzelliklerimizin bir gün bitebileceğini hiç düşünmedik mi? İşte şimdi bu gün yok olabileceklerini neden düşünemedik? Suat, umutsuz aşkının nağmelerini, eşine ancak on dokuzuncu asırlarda rastlanabilecek piyanoların melankolisi eşliğinde gönlüne gömerken, biz orada değil miydik? Onların yaşadıklarına, sanmak bile değil, dosdoğru inanmadık mı? Yaşadıklarının en yakın müşahidi bizzat biz değil miydik? Bizim de pencerelerimizden Meşrutiyetten kalma beyaz yelkenliler ansızın, apansızın geçmedi mi? Ne kadar güzeldik. Ne kadar güzeldik. Hatırlıyor musun, ne kadar güzeldik.

Şimdi, şimdi bütün bunları önce ben, sonra sen, kim bilir belki önce sen, sonra ben, doğrusu yine birlikte, hep birlikte, aradan on iki yıl geçmiş, terketmedik mi? Öncesi sonrası önemsiz, bütün bunları sen de, ben de terketmemiş olsaydık, bu kısacık zaman aralığında, ne senin sen, ne benim ben olabildiğimiz bu bilmem kaç dakikalık karşılaşmada, birbirimize dilimizle sen ama gözlerimizin yabancılığı ile siz diyebilir miydik? Ne kadar acı çekiyorum. Ama neden bu kadar acı çekiyorum? Kaybolan güzel sadece sende değil biliyorum. Artık aynalara zor sığan ve sana hiç benzemeyen görüntüne bakıp, teselli verircesine, aldırma, diyen bende de. Önceleri zamansızken, zamanla ayda bire, nihayet rastgeleye dönüşen mektuplarında, kuşkusuz sen de benimkilerde, bu değişimi adım adım izlediğimiz halde onu göremedik değil mi? Keşke görebilseydik. Görebilseydik de birbirimizi yakamızdan tutup silkeleyerek, tersine çevirerek içimizdeki saatin ibrelerini, kendine gel, yok oluyorsun, güzelliğin kayboluyor, diyebilseydik. Oysa ne kadar çok oldu aynalara bakmayalı, görüntüm bir aynanın yüzeyine düşmeyeli. Dünyayı kucaklamayalı, kanat açmayalı.

Sana kaybolmuş eski güzelliği kitap sayfaları arasından bulup çıkarma gayretiyle değil, sigara dumanları ve neskafe kokuları arasında biraz da bir türlü geçmek bilmeyen zamanı öldürmek amacıyla, işte öyle lâf olsun diye, Halis’ten haberin var mı, hani seninki, hani seni severdi, diye sormak geliyor içimden. Sorarken birden, birden sana Halis’i soracakken, her yandan ekim rüzgârları esiyor ve ocak fırtınalarına dönüşüyor. Karlı doruklarda ansızın bir kardelen başını kaldırıyor. Kardelen çiçeği onca dağın karına bir başına baş kaldırıyor. Birden onu ve onun güzelliğini hatırlıyorum. Kardelen çiçeği olamadığımı, kardelen çiçeğine dönüşememişliğimi hüzünle fark ediyorum. Birden her mânâsıyla bitirilmiş fakülteden ve yurttan, benden bir yıl evvel ayrılışını, sen güzel bir otomobile binerken, Halis’in yanımdan, dalların yaprakların arasından senin gidişini göz yaşlarıyla izleyişini, onun güzel yaşlarını hatırlıyorum. Kırmızı ceketli ve çok iyi eğitilmiş bir garson, çok zarif hareketlerle beyaz örtülü masanın üzerine muzlu pastalar, sütlü neskafeler bırakıyor. Çocuklar için bonbonlar. Masa örtüsünün üzerindeki çiçekler kardelen biçiminde mi? Halis mi, diyorsun hayretle. Bilmiyor musun, diye ekliyorsun biraz umarsız, o öldü. Ne zaman, diyesim geliyor. Hayret, hiç hayrette değilim. Galiba biliyorum. On yıl önce olmalı. Ve mutlaka kasım. Belki bir gece yarısı kurşunlanmıştır bekâr evinin kapısında, belki zirveye çok yaklaşmışken kar sessizliği altına gömülmüştür öylece. Kardelenlerin en delişmeni, en cesuruyla, en erkeniyle kucak kucağa. Ama mutlaka on yıl evvel olmalı. Bir öyküye ne kadar çok şey feda ediyoruz. Ama asıl geçişi, asıl dönüşümü yaşayamıyoruz. Halis bunu biliyordu. Bize hiç söylemese de bunun sırrına sahipti. Sen güzel bir otomobille yurdun kapısından ayrılırken, Halis seni göz yaşlarıyla izliyor. O sana, ben ona ağlıyoruz. Ve ben arkadan gelen geceler içinde, günler içinde, güzler, kışlar ve baharlar içinde, ama en çok kışlar içinde nedense, kar taneleri ıssız bir seraya benzeyen salonun camlarına buzdan serviler çizerken, onun bana kimliği örtülü bir günlükten okuduğu hikâye parçalarını dinliyorum. Kar sabaha kadar yağıyor. Sokak lâmbasıyla aramızdan yağıyor. Buzdan serviler işli ılık seramızın camlarında gölge oyunları doğuyor. Birlikte, ama hep kimliği örtülü gizli öykülerde, seni, birlikte, yan yana ama birbirimizden o kadar uzakta, hep seni konuşuyoruz. Biliyorum, bana, senden ve benden o kadar uzağa benzer öykülerde anlattığı hep sensin. Sevdiği kızı dansa götürebilmek için kış ortasında kırmızı bir gonca aramaya düşen şair delikanlı, o gonca için kanını veren zavallı bülbül, sarayında kalbi olanları, çok çabuk kırıldıkları için istemeyen mağrur ve güzel prenses, soğuk kış gecesinin sabahına kadar bedenini kaplayan altın yapraklarını, gözleri yerindeki mücevherleri yoksullara dağıtan bahtiyar prensin heykeli, ona bu işte yardım eden çelimsiz kırlangıç, bir donanma gecesi iyice yaklaştığ kıyıda gördüğü tayfaya âşık olan deniz kızı… Bütün bunlar nedense hep akıl alır ya da almaz bağlantılarla seni ve onu anlatıyorlar. Bu öykülerde bana hiç yer yok. Halis hep sana sesleniyor. İnleyen sesiyle aşkının farkında o, büyütmenin ve bölüşmenin esasını temelinden kavramış. Halis sana sesleniyor. Diyor ki, bir boşlukta salınıp duruyorum. Bir ritmi yüklenmişim. Başlangıcı gibi bitişi de belli değil. Elimi tutacak ve bu baş döndürücü ritme dur diyecek birine ihtiyacım var. Salınımın bir ucunda sen bir ucunda ben. Uzatsam, uzatsam elimi tutar mısın? Biliyorum çok yakındasın, çok yakındasın.

Bu öykülerde bana yer yok. Onu dinliyorum, hep sen. Seni anlatıyor. Bir boşlukta salınır gibiyim. Karanlıklar içindeyim. Yaş ve ter içindeyim. Karanlık. Salınımın bir ucunda o var. Dışarda kar fırtınaları camlarımızı dövüyor. Fısıltılarla, uzatılmayacak eller için ağlıyoruz. Nedense birden farkediyorum. Nedense varlığımı, var olduğumun en güzel idrakini, hiç olmayacak bir yerde, içimin ta içinde, alabildiğine gizli bir yerde farkediyorum. Dışarda kar fırtınaları camlarımızı dövüyor. Kimlikler birbirine karışıyor. Dışarda kar fırtınaları. Uzatsam elimi tutar mısın? Uzatsam elimi. Hiç diyemiyorum. Hiç, hiç, hiç.

Zaman geçiyor. Işıklı levhalarda kent isimleri. Yağmur başlıyor. Düzgün diksiyonlu yer hostesleri böyle ısrarla çağırırlarken yolcuyu yoluna, Halis dahil bunca güzelliği böyle yok etmişken, nasıl bahsedebiliriz bir daha aynı yağmur altında yürümekten? Nasıl bahsedebiliriz geçmişimiz bunca yaşanmamış ve yağmamış yağmurlarla yüklüyken? Bunca yüklüyken gönlümüz nedensiz ve nasılsız, sorgusuz ve sualsiz, artık çok eskilerde kalmış bir roman gibi, artık geceler boyu ağlayan çocuğunu ancak kendi hıçkırıklarını ninni yaparak uyutabileceğinin farkına varmış bir anne gibi, bomboşken içimiz. Gözlerimiz boşluğa böyle yabancı ışıklarla parlarken. Nasıl şikâyet edebiliriz eski ve yağmamış, hiç yağmamış yağmurlar altında bir daha yürüyememekten?

Mazurum. Ne olur anla beni mazurum. Sana on iki yıl evvelki kimliğimi veremediğim için. Sen bana on iki yıl evvelki kimliğinle gelebilemediğin için. Mazurum. Ne kadar zor geliyordu başlangıçta. İçimizde bu kadar çok kimlik gizliyken, bu kadar çok kimlik gizliyken içimizde, bize sunulan yaşamları benim olarak benimsemek nasıl zor geliyordu. Nasıl olduğunu anlamadım, diyorum ya. Nasıl olup da solgun ikindi güneşlerinin ıhlamur renkli gölgeleri yerine kristal ve pırlantaların parıltılarıyla pasta-yemek reçetelerini, moda mecmualarını koyduğumu, beşinci yılın sonunda oldu bu, iş işten geçmişti. Ve ben onlara benzemeye başladığımı farketmiştim. O kadar çok zaman içinde mücadele ettim mi bilmiyorum. Mazurum. Gregor Samsa gibi bir böceğe dönüşemediğim, ve sonunda uymadığım, benzeyemediğim bir düzene ölmek bedeline baş kaldıramadığım için mazurum. Hepsini teker teker aldılar elimden. Ve karşılığında bu cicileri verdiler. Bizi birbirimiz için sen yapan onca güzellik yok oldu. İçimizde onları yeşerten deniz kurumuş.

Keşke hiç gelmeseydin. keşke hiç görüşmeseydik. Dört yıl boyunca yekdiğerimizde kendi güzelliğimize hayran olduğumuz dostum. Böyle bir tesadüfle yitirilmiş güzelliklerimizi görmeseydik. Şimdi gel, şu kahveyi bitirelim ve birbirimize çocuklarımızı nasıl hıçkırıklarla büyüttüğümüzü, kocalarımızın ufak tefek kaçamakları dahi olmadığını, yazlıklarımızı ve yeni otomobillerimizi anlatalım. Birbirimize güzelliklerimizi nasıl kaybederek aynalara sığmaz hale geldiğimizi, yüzümüzdeki her çizginin çok iyi bildiğimiz öyküsünü, bunu karşılığında verilen bedelle; son model mutfak robotları, tam otomatik çamaşır ve bulaşık makinaları, multivizyon videolar, ve daha bilmem ne makinaları ve ne tür cicilerle ödüllendirildiğimizi anlatalım. Anlatacak başka bir şeyimiz yok çünkü.

Alın cicilerinizi verin güzelliğimi geri.

Seni son gördüğümde Halis, zaman çok kabadayı bir öğretmendir, diyordun. Çok şey öğretir ama öğrettiğinin bedelini fazlasıyla alır. Alın güzelliğimi verin öğretilerimi. Hayır, alın cicilerimi verin güzelliğimi. Daha iyisi bütün aynaları kırın. Bütün durgun su yüzeylerini, su kıyılarında açan bütün nergisleri yok edin. Dünyanın bütün perdelerini çekerek üzerime, bütün kapıları kapatarak öylece bırakın ve gidin.

Bir uçak havalanıyor. Işıklı levhalarda kent isimleri.

düşdökümü/on iki yılın

gerçek şu ki, kendimizi bir başkasının aynasında asla göremeden, yokluklarında varlıklarını özleyerek büyüttüğümüz insanların, varlıklarında yokluklarının daha yetinilir olduğunu fark ederek biteviye,

biteviye yokluklarında yücelterek bir şeyleri, biteviye yokluklarında koyarak gölgeyi perde üzerine, biriktirerek bir şeyleri gönül hanesinde, böyle, yoklukların yalancı düşler aynasında uydurma sevgilerle avunarak,

gerçekten sevmeyi, gerçekten sevilmeyi, gerçekten bölüşmeyi bir türlü öğrenemeyerek tükenip gideceğiz. bir ömrü beyhûde heba edeceğiz. söylenebilecek en güzel şeyleri, gerçekte var olana söyleme yeteneğine bir türlü erişemeden, sürekli yokluklarında ancak kıymet kazanan, ama yokluğuyla da yetinilemeyen birileri için biriktirip duracağız. lâkin sadece o kadar. hiçbir zaman bu yokluk doyumunu aşıp da gerçeğe ulaşamayacağız.

bazen, bazen karşımıza, işte bu, diyeceğimiz birileri çıksa da, bütün o defterlerde biriktirdiklerimiz defterlerde saklı kalacak.

yarı uykuyla uyanıklık arasında, kanadına takılarak yağmur bulutlarının, ancak yağmur bulutlarına kadar uzanarak, rehavetli bahçelerin ateş çiçeklerini arayacağız. elimizi uzattığımız zaman bütün dokunduğumuz, gelmiş geçmiş bütün imajlarıyla gerçeğin rengi olacak. defterler dolacak. defterler boşalacak. hiçbir zaman ama hiçbir zaman kendimizi bir başkasının aynasında göremeyeceğiz. bütün o acılarımızın, boşluklarımızın, beyhudeliklerimizin ve lâkin biteviyeliklerimizin nedenini, nasılını sorgulayamayacağız. buna gücümüz olmayacak. o kadar seçilmiş, o kadar muhtevalı olmamış olduğumuzu bile farketmeyeceğiz. böyle bir azabın başka mahkûmlarını merak etmekten ileri de geçemeyeceğiz. zamansızlıklardan hele, hiç yakınmayacağız.

bazen, bazen birileri, unutulmuş mısralarla başlayan bir şiir okuyarak, bizi o gömmek bile istemeden gömdüğümüz boşluğa çekecek. lâkin çok kısa sürecek. çok kısa sürecek.

hep yağmurlar yağacak, hep yağmurlar yağacak. bütün yapabildiğimizi yaparak sadece bütün yapabildiğimizle, yağmurda ıslanacağız. ama hiç yağmur olamayacağız. yağmur saçımızı, göğsümüzü, ağzımızı ıslatacak. doldurduğumuz defterleri kendisi için doldurduğumuz biri yanımıza gelince defterlerimizi bucak bucak saklayacağız. defterlerimiz okunmasın.

birileri, bazen birileri, hiç değişmemiş hep aynı kalmış, dahası hiç eksilmemiş hep artmış ama bunun kendisi de farkında değil birileri, hep yağmurlar yağarken, hep yağmurlar yağarken içimize, bize geçmişteki bizi fısıldayacak. geçmişteki onu görünce ilk kez, onca kez beraber olmuşluğumuza rağmen onu ilk kez görünce, kendimizi göreceğiz. kendimize acıyacağız.

kendimize ve onursuz, baş kaldırısız sindirilmişliğimize, onursuz tahammül etmişliğimize acıyacağız. ömrümüzü dolduran onca cicinin çirkinliğini ilk kez onun aydınlığında farkederek, adem’le havva’nın birbirlerinin çıplaklığını farkettikleri anda olabileceği kadar ancak utanç duyacağız.

lâkin yine de birileri, bize unutulmuş dizelerle başlayan unutulmuş bir şiir okuyunca gördüğümüz kendimizi unutmamız, çok çabuk unutmamız hiç zor olmayacak. bazen günlerce unutulmuş kimliğimizin ateşten bahçelerinde gözlerimiz kamaşarak gezinsek de, güzeliğimiz içimizde bozulmasın diye, güzelliğimizi arttıracak kimseler olmadığı için, güzelliğimizi bölüşerek çoğaltamayacağımızı artık öğrenmiş olduğumuz için unutuşun cici dünyası dört bir yanımızı hoyratça sararak bizi acısız ve dikensiz, umarsız ve fütursuz dünyasına çekip alacak. her zamanki gibi dar kapıyı arkamızda bırakacağız.

dar kapı

hâlâ bir yerlerde ve birlikte gaz lâmbalarının karpuzundan geceye sızan ışığın sarısını, balkan, yemen ve enver paşa renginde ışığın gaz kokulu sarısını görebilir miyiz dersin? ince ve siyah bıyıklı ve yeşil gözlü bir zabitle, siyah ve sürmeli gözlü bir kadından kalma, gelin odası kokulu ve rüzgâr uğultulu ve kar fırtınaları dolu bir gaz lâmbasına; bir eşini ancak orhan türbesinde sandukanın üzerine eğilmiş gördüğümüz şeker pembesi renkli, gözü yaşlı, ağlayan, sırılsıklam ağlayan, inan ki ağlayan bir gaz lâmbasına; son moda elbiselerin teşhir edildiği bir vitrinde dekoratif eşya beyanında rastlayıp, hâlâ bir yerlerde âşık olabilir miyiz dersin?

İhanete tahammülümüz vardır.

Bütün o anlatamadıklarımız, bütün o içimizde doğan, büyüyen, düğümlenen ve kaybolan o bir türlü olamadıklarımız, biz o çıldıracaklarımız. Ne olur bir daha. Bir daha ne olur bir daha. Aynı yağmur altında. Bütün kayıtlardan ve zamanlardan ve mekânlardan azade.

İçimizde bir yerlerde, çok derin, çok saklı bir yerlerde, hâlâ eylüllerden ekimlere geçişlerin rüzgârı, hâlâ kar kokulu gecelerde gaz kokulu lâmbaların sarı ışığında büyüyen servi dalları uyuyor olabilir mi? Bir daha. Ne olur bir daha. Olabilir mi, bir daha. Büyüyebilir mi, bir daha? Deneyelim, ne olur bir daha. Hiç beklenmedik bir şekilde bitsin hikâye. Dar kapıyı arkamızda bırakarak uzaklaşmayalım. Uzat elini tutayım. Uzat başını, kardelen çiçeği olalım. Bütün imajlardan masun, bütün örtülerden, bütün örtülerden evet, bütün örtülerden sıyrılmış, yeni doğmuş kadar bâkir, önümüzde hâlâ açık duran kapıya aynı tecrübelerle yönelmiş. Çıplaklığımızla, sonsuzluğun çıldıracak kadar kapısında. Aynı yağmur altında bir daha, bir daha.

Karlı Günlerde Roman Dersleri

KARLI GÜNLERDE ROMAN DERSLERİ

(Kahramanlarından biri Dostoyevski olan bir öykü)

Ben hep anlatıyordum, onlar yaşıyordular.

Bir tarafta öğrencilerim vardı, bir tarafta roman kahramanlarım. Onlar yaşadıkları halde aynı kalıyordular. Bense anlattıkça tükeniyordum.

Ben mi onlara gidiyordum, onlar mı bana geliyordular belli değildi. Ama üçümüz bir yerde birleşiyorduk. Ben, roman kahramanlarım, öğrencilerim. Birleşiyorsak da ben hep dışarda kalıyordum. Yani onlarla birleşmem onlardan ayrı kalmamam gerektiği anlamına hiç gelmiyordu ve bu da acılarımı azaltmıyordu. Ben onlardan beni büyütmelerini, onlar benden tükenerek onları var etmemi istiyorduk. Bu yüzden birleşiyor ama bir araya gelemiyorduk.

Birbirimizin yüzüne bakıyorduk oysa. Onlar benim arkamda üzeri tebeşir artıklı koyu yeşil bir tahta, ben onların arkasında her biri denize açılan ve dikdörtgeni altın orana vurulmuş buğulu birer pencere görüyorduk. Görüyorduk ve ben denizle pencerelerimiz arasına aniden kar yağmaya başlamasını bekliyordum.

Ama o zamanlar hiç kar yağmayan bir kentte yaşadığımı bilmiyordum.

Ben hep anlatıyordum. Ana temayı bir tarafa bırakıp, yanlış alafrangalaşma meselâ, ya da bu öyküden çıkarılması gereken dersi, sınavlarda hep bu soruluyordu, hep ayrıntılarda kayboluyordum.

Hem de öyle bir kayboluyordum ki bir daha bulunmamak üzere kayboluyordum ve kimseler beni bulup da geri getiremiyordu.

Söz gelimi Hüseyin Rahmi’nin belki de romantik olmayı en az düşlediği ve romantikler tarafından da en az düşlenen bir romanında gidip gidip soğuk ve sessiz bir kış akşamına takılıp kalıyordum. Sonra o kış akşamını, yazarının üzerinde en az ısrar ettiğinden emin olduğum halde kendinden başka bir şeye dönüştürüyordum. Böylece birdenbire sıradanlıklarla dolu bir roman benim içimde, anlatmayı asla beceremiyeceğimi bildiğim halde her defasında anlatmayı denemekten vaz geçmediğim ve içimi acıtan bir tecrübeye dönüşüyordu. Gri-mavi bir gök altında gölgeli damlara kar sağanağı bir ney sesinin eşliğinde dua gibi siniyor ve bozacıların sesleri kalın perdelerin ağırlığında ılık odalara süzülüyordu. Ve ben yıllar sonra bu akşamlarla, yağlı boya kokusu üzerinden henüz uçmamış bir tabloda karşı karşıya geliyordum.

Beyaz Gecelerde o kısacık öyküye sıkıştırılmış beşeri meselenin arkasına düşmüyordum da köprü üstünde konuşup ayrılan çocuk bir kadınla genç bir adamın arkasındaki kar dolu gecenin göğüne, en fazla da Nastenka adına takılıp kalıyordum. Huzur’da Mümtaz Boğaziçi’nin şiiri ile iç içe geçirilmiş sanat-estetik görüşlerini anlatıp dururken saatler boyunca, ve ben de anlatıp dururken ders saatleri boyunca, pencerelerimizden görüyordum, deniz kuzuluyordu ve biz aynı geceye geliyorduk sonunda, Emirgân’daki karlı geceye. Kar yumuşakça iniyordu Nuran’la Mümtaz’ın son gecesine. Doğrusu kar içimi acıtan çocukluğun masal rengiyle ayrılığın rengi olmaya pek yakışmıyordu ve ben hep nasıl olup da sevdaların karlı günlerde bitebileceğini merak ediyordum.

Ben romanlarımı sonuna kadar anlatıyordum, onlar, rahatsız olması gerektiğine inandığım ve masasına gönül anatomileri kazınmış sıralarının üzerinde dinliyordular. Ama ben sonuna kadar anlatsam da Emirgân’daki karlı geceden sonrasına geçemiyordum.

Her sabah bu sınıflara geliyordum oysa. Bu sınıflara benzetilemeyecek kadar sessiz ve düzenli, soğuk ve cansız sabahlardan süzülüyordum. Her yıl adımladığım merdivenlerin çatlaklarını içimde büyüterek; kalıplaşmış, kabuklaşmış ve sanat değeri sıfırlanmış imajlarla yaşantım arasında denklikler kurmaktan utanmıyordum. Bir hayat arkadaşı ya da bir çocuk sesinden yoksunluğun çoğalttığı yalnızlıklar gibi, bıkkınlık vermiş Yeşilçam örneği bayat bir arşetip üzerine kurulu bir romanın bizzat kendisi olmalıydım. Ama kimselerin farketmeyeceği kadar silik bir roman oluyordum, bir yazarım olmuyordu çünkü. Bunu farkedince, her hangi bir roman kahramanının olamayacağı kadar yalnız roman yazarlarını, önce de Tanpınar’ı düşünüyordum. Romanlarının dışında kalan bir Tanpınar yalnızlığının benim sabah ve akşam yalnızlıklarıma ne kadar benzeyip benzemediğini kestirmeye çalışıyordum. Ve bencilce, iyi ki o da böyleydi diyordum, böyle ne ise.

Her sabah bu sınıflara gelerek görevimi yapmaya çalışıyordum. Görevim onlara romanlar anlatmak ve açıklamaktan ibaretti.

Onlar yaşıyor bense sürekli ayrıntılara takılıyor, üstelik sürekli de fark ediyordum.

Söz gelimi Halide Edib’in artık kimselerce okunmayan ilk dönem romanlarında, söz gelimi diyemeyeceğim kadar önemsediğim erkek kahramanları fark ediyordum. Onlar silik, soluk ve hep anlatıcı oluyordular. Esas erkek kahramanla benzeşmeleri söz konusu bile değildi ve olay örgüsüne hep dışardan bakıyorlardı. Yaşayan yakışıklı, cesur ve güçlü esas erkek oluyor, onlarsa çoğu kez üçgenin üçüncü köşesinin bile dışında kalarak görünürde hiç yaşamıyorlardı. Ama ışıklar saçan kadın kahraman ışıklar saçan erkek kahramana yönelirken, ben o silik ve soluk dördüncü şahsa yöneliyordum. Onların yaşadıklarını bir ben biliyordum, bir kendileri. Sonra Halide Edib’i merak ediyordum. Onların yaşadıklarını bilip bilmediğini merak ediyordum, kendi roman kahramanlarını fark edip etmediğini. Fark etmenin suç ortaklığı anlamına gelebileceğini ise henüz bilmiyordum. İnsanı sorumlu kılabileceğini ve dahi kendi içinde savunmasız.

Bütün bunlar olurken, bir başka tarafta neler olduğunu da hesaba katmadan hiç edemiyordum. Yani roman kahramanlarımı hep farklı mekânlarda ama eş zamanlarda görüyordum. Söz gelimi bacağı hasta genç dokuz nolu hariciye koğuşuna yatırılırken Mümtaz, ağabeyi dediği amcasının oğlu İhsan için ilâç aramalara çıkıyordu. Söz gelimi Dimitri ünlü savumasını yaparken ya da tahta bir sandık üzerinde uyuya kalıp da o en güzel düşü görürken, Ahmet Cemil Musset’den çeviriler yapmak üzere bakır bir mangalın ısıttığı odada halının üzerine uzanıyordu ve aynı sıralarda Anna, operalarda rencide oluyordu.

Ben sürekli ayrıntılara takılıyordum.

Üstelik olmayan ayrıntıları da vehmediyordum.

Dimitri ve İvan tahta bir masanın başında çay içiyorlardı, portakal kokuluydu, masada bir semaver duruyordu ve yeşil, çini bir sobadan odaya bir düş sıcaklığı yayılıyordu. Dışarda lâcivert bir akşam iniyordu, kar yağıyordu ve saçlarına siyah şal atılı bir kadın bir aynanın derinliğinde ilk kez kendisini görüyordu. Ve öyle göründüğü halde hiç de öyle olmadığını fark ediyordu. Aynanın içindeki kadın kendisinin kendi zannettiği gibi olmadığını fark ederken aniden bir rüzgâr esiyor ve karpuzu buzlu lâmbanın içinde alev küçülüyordu.

Oysa biliyordum, o sahnede ne öyle bir kadın, ne öyle bir lâmba, ne öyle bir soba vardı. Belki Dimitri ve İvan da benim zannettiğim gibi değildiler. Ve Dostoyevski dışarda kar yağdığından da önemle söz etmiyordu kuşkusuz. Belki bütün yaptığı “kasım günleri ne kadarcıktır ki zaten” diye başlayan bölümlerde çağrışımın anlatılarına sığınmak oluyordu. Ne yine Dostoyevski’nin sulu sepken çağrışımlarıyla başlayan Yer Altından Notlar‘ında, ne Puşkin’in Kar Fırtınası’nda benim karlarım yağıyordu.

Bense saatleri on geçe ile saat başları arasına sıkıştırılmış zamanların dışında kalan zamanlarımda kendi geçmişime iz düşüren yolculuklara çıkıyor ve pencerelere koşuyordum. Penceremle turuncu sis lâmbasının arasından kar dökülmeye başlayıp başlamadığını kolluyordum. Kolluyordum ya ne göklerde aniden kar dolu bulutlar var oluyordu ne ansızın kar dökülmeye başlıyordu penceremle sokak lâmbasının arasındaki boşluğa. Bana ise ondört yaş romanlarımdan sadece çok sevilen aziz bir varlığı kaybetme korkusuna refakat eden ince bir duygunun iğneleri kalıyordu. Çok sevilen aziz varlıklar Kurtları Yıldıran Kış romanlarını armağan ediyorlardı güzel karnelerin ödülü olarak yarı yıl tatillerine girilen ilk günlerde, ilk sahifesine su akışında sağa eğik bir yazıyla güzel sözcüklerin tarih bırakıldığı. Ondört yaş hayallerime kar dua gibi siniyordu da ben penceremden dışarı bakınca sadece yarım kalmış inşaatların soğuk, ıslak ve soysuz tuğlalarını görüyordum, kimseler bana karlı sabahlarına uyandığımız yeni yıllarda yaldızlı kartlar göndermiyordu ve ben neden hayatımın romanlarım gibi olmadığını merak ediyordum. Çünkü o zamanlar daha romanların hayatlar gibi olamayacağını kestiremiyordum ve benim romanlarımla benim yaşantılarım birbirinden böyle uzaklaşıyor, romanlarımla arama ilk mesafeler böyle girmeye başlıyordu, hem de bir daha çıkmamak üzere.

Ve ben bana asla aniden yağmaya başlayan bir kar’ın güzelliğini armağan etmeyen mahrum ve üstelik mağrur da olamayan günler boyunca penceremden baka kaldığım çok uzaklardaki tepelerde kar fırtınalarının varlığını hayal etmeye çalışıyordum. Avunmaya çalışıyordum ve bu alışkanlığın bana ne kadar pahalıya mal olacağını mümkün değil kestiremiyordum.

Pahalıya mal oluyordu, çünkü artık ondört yaşlarımdan uzak olan yaşlarımda o karlar geride kalmış bir anı karesine sığacak kadar da munisleşmiyorlardı. Ama yine biliyordum, Petersburg bahçelerine; ne romanlarıma ne ömrüme yağan bir üçüncü boyut karı durmadan yağıyordu, Petersburg bahçelerinin derinliklerinde kar fırtınaları hiç dinmiyordu. Ve orada gri-mavi gecelere yağan karın ertesi sabahlarını gölgesiz bir güneşin aydınlığı yok etmiyordu. Ertesi sabahlara sadece, omuzlarına siyah dantel bir şal atılmış güzel kadınları baloya götüren kupa arabalarının derin tekerlek izleri kalıyordu. Bir de Çaykovski kalıyordu.

Hayatı ayrıntılarda kaybediyordum, ayrıntılarda bulduğum gibi.

Ve küçük elleri, siyah beyaz bir fotoğrafın derinliğine çekilmiş o kadınlara biteviye âşık oluyordum.

Bana çok pahalıya mal olacak alışkanlıklar edine edine, ömrümü her sabah roman dersleri anlattığım sınıfların kapısına dayayacak uzun yolculuklara çıkmaya devam ediyordum.

Ondört yaşlarımda, bana ait olması gereken hayatları hep başkalarının yaşadığından emin oluyordum. Söz gelimi İstanbullarda ve yaz sonlarında eylülün değdiği o yerlerde roman kahramanlarım Ferideler, Nihaller; ilk iri çiseler sertleşen rüzgâr eşliğinde toprağa düşerken ve köşe başlarını kestaneciler tutarken, kabiliyetlerine göre eğitilecekleri mekteplere başlatılıyor, benim olan yaşamları yağmalıyorlardı biliyordum.

Ondört yaş İstanbullarımı hep başkaları alıyordu.

Ama çok sonraları ne zaman ondört yaş İstanbullarımı bulmak için İstanbul’a koşsam, o da yerinde olmuyordu. Bu kez İstanbullar yok oluyordu, İstanbulları suçluyordum. Ona diyordum ki ey şehir, ne olur yerinde ol. Sonra ona “ey kalbimin içinde uyuyan şehir” diye sesleniyordum Sezai Karakoç’tan ödünç alınmış mısralarla. Ne olur yerinde ol. Bakıyordum ki şehir yerinde yok, neden beni şaşırtmıyorsun diyerek ağlıyordum bu kez. Sonra anlıyordum ki kalbimin; suları, gecesi ve gökleri mavi, gemileri ve ışıkları beyaz şehri mazur ve masum. Yerinde olmayan benim kalbimmiş.

Böylece benim yaşamım ve kalbim yine benim yaşamım ve kalbimle köşe kapmaca oynarken tıpkı ondört yaşlarımdaki gibi, benim yaşamımın benim olmadığı gibi bir savununun da arkasına sığınamıyordum.

Ben yine de hep anlatıyordum.

Ayrıntılara takılıyorken, ayrıntılara takılmakla birlikte fark ediyorken, üstelik olmayan ayrıntılar vehmedip kendi içimde uzun yolculuklara çıkıyorken.

Kar hep yağıyordu ve kar hiç yağmıyordu. Yani birimize yağıyor birimize yağmıyordu. Anlatana yağıyor anlatılanlara yağmıyordu ve hiç bir şey ilk yazıldığı gibi kalmıyordu.

Arkamdaki tahta, içsel serüvenlerin, nesil çatışmalarının, ezeli aşk üçgenlerinin örgülerini gösterir şemalarla yazıla siline yoruluyordu. Mermeri eskimiş basamakların çatlaklarını içimin bir yerinde biriktirdiğime göre ben de yoruluyordum.

Ama ben yine de anlatıyordum ve yorulmak, değişmek anlamına hiç gelmiyordu, yani ben hep aynı kalıyordum.

Bir de bakıyordum ki hep aynı romanları hep aynı zamanlarda aynı pencerelerden aynı denizlere ve aynı bulutlara bakan sınıflarda aynı sesimle anlatıyordum. Aynı anılarımı, aynı duygularımı, aynı yorumlarımı, aynı acılarımı kullanıyordum. Aynı yüzü giyiyor, aynı bakışları takınıyordum. Aynı cümlelerde gülmelerini, aynı vurgularda ağlamaklı olmalarını telkin ediyordum. Giysilerim yıldan yıla değişiyor ama ben anlatılarım gibi kullandığım yüzü de hiç değiştirmiyordum.

Bir de bakıyordum ki aynı sahnede her akşam farklı bir izleyici topluluğuna aynı metni oynayan bir tiyatro oyuncusuna dönmüşüm.

Ben sahnede oluyordum, onlar salonda. Ben oynuyordum onlar yaşıyordular.

İlk zamanlar tıpkı oyun boyunca fark ettirmemeye çalışarak seyircisini merak eden ve ışığa rağmen onun yüzünü seçmeye çalışan amatör bir tiyatro oyuncusu gibi oynuyordum. Yani gerçekten bölüştüğümü düşünüyor, oynadığımı fark etmeden, yaşadığımı zannediyordum. Yaşayarak oynananın en iyi oyun olduğunu var sayıyor, en iyi oyunun en az yaşanan olduğunu hiç bilmiyordum.

Ama zamanla oynadığımı da fark etmeye başlıyordum.

Azalıyordum.

Bununla birlikte her yıl aynı romanları, aynı ben olsam da, başka başka öğrencilere anlattığımı biliyordum ve bununla teselli oluyordum. “Hiç olmazsa” diyordum, “rağmen” sevdiğim sözcüklerin başına yerleşiyordu. Her yıllara rağmen diye başlayan parçalar içimde; ben sahnede hiç değişmiyorsam da onların salondan sürekli bir akış içinde farklı kimliklerle geçtiklerini bilmekle gönüllü bir aldanışa açılıyordum. Ben hiç değişmiyordum da onların değişkenliğini bildikçe dayanabiliyordum.

Sonra bir gün ansızın, ben sahnedeyken salondakilerin de her yıl değiştiğini fark etmez oluyordum. Sanki sahne ışıklarından gözlerim kamaşıyor ve hiç bir yüzü diğerinden ayırdedemez oluyordum. Onlar da artık sahnedeki değişmeyen gibi tek ve ortak bir yüze sahip oluyorlardı.

Ve ben beni dinleyenlerin tıpkı ben gibi, kimliklerini yani ayrıntılarını yani farklılıklarını kaybederek, hep aynı yüze dönüştüğünü farkettiğim gün tükeniyordum. Ve onlara ilişkin olmayan ayrıntılar vehmetme şansımı yitirdiğim gün.

Denizle pencerelerimiz arasına kar bir türlü yağmıyordu.

(Kar yağmazsa bu yazıyı bitiremem diyordum).

Dergâh, nr.76, haziran ’96