Şiddet ve kötülük, ama merkezde kim var?

Estetize edilmiş bir şiddet ve kötülük olgusunu kotaran sanat eserleri hükmünü icra ediyor son hızla. Toplumsal duyuş tarzlarımız değişmektedir.

Fazla değil sadece birkaç yıl evveline kadar yarıda bırakıp çıktığımız kaç filmi, kaç diziyi içimize sindirir olduk? Kabullerimizde bir genişleme oluştuğu muhakkak. “Düşünülmesi bile hoş karşılanmayanlar” listemiz gün geçtikçe daralıyor. Öyleyse değer ölçülerimiz deforme oluyor. Her gün yeni bir kelime giriyor lügatimize ve kelime, arkasından manasını sokuyor hayatımıza. Terimle tanışınca kavramına varlık alanı açıyoruz ve her şeyi, tartışılması gerekmeyeni tartışmayı sever oluyoruz. Tartışılan meşrulaşıyor oysa, en azından hayatımızda kendisine bir yer buluyor. İnsani değerler adına tartışmasız kalması gereken alanlar kayboluyor. Bu kayıpla toplumsal bilinç kirleniyor, kirlenmekle kalmıyor insanlık hali olarak anlaşılır kılınıyor. Oysa mutlak ahlâkın, temel insani değerlerin tartışması yoktur, unutuluyor.

Bu “ürünlerin” yetişkinler için olduğu gerçeği kazayı aza indirgemez. (Yetişkinler için olmaları da tartışılabilir, o ayrı bir mesele). Fakat birkaç yazıdır bütün bu anlattıklarımın tam merkezinde biri var: Çocuk. Çünkü globalleşme, internet, sinema, televizyon, medya, çocukları tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar şiddet bombardımanına maruz bırakmaktadır. Çocuklar sinema salonlarına elini kolunu sallayarak girmekte, internet ortamında sakıncalı yetişkinlerle muhatap olabilmektedirler. Onları kontrol son derece zorlaşmıştır. Sonuna kadar korusak, elektronik hayatlarına ambargo koysak bile evden durağa yürüdüğü mesafede karşılaştığı sinema afişlerini yok edemeyiz, marketlerin önündeki gazetelerin üçüncü sayfadan farkı kalmamış ön sayfalarını da.

Araştırmalar gösteriyor ki şiddete ve saldırganlığa yönelik davranışlar yaşamın erken dönemlerinde öğrenilmektedir. Çocuk, karşılaştığı şiddet göstergelerini yorumlayacak güçte değildir. Sosyalizasyon süreçlerinde gördüğü şeyin gerçek mi kurgusal mı olduğunu ayırt edemez. Kurgusal olanı gerçek zannedebilir. Onun olumsuzlanması gerektiğini anlamayabilir ve en önemlisi bu kahramanları örnek model olarak benimseyebilir, onlarla özdeşlik kurabilir. Şiddeti tekrarlayabilir. Tekrarladıkça duyarsızlaşır ve şiddet olağanlaşır, sıradanlaşır.

“Batılı tasvirin safi zihinleri bulandırdığı” doğrudur. Ve en safi gönüllerin de çocuklarda olduğu muhakkaktır. Bu kazanın en korunaksız kazazedeleridir onlar. Neticede kültürü, karakteri ve değer ölçüleri sığ, ruh sağlığı sarsılmış, insani değerleri zayıflamış, sadece bencilleşmiş bir gençlik çıkar karşımıza. Şehir ve apartman hayatı içinde üç ekran, sinema, televizyon ve bilgisayar arasında sıkışıp kalan; börtü-böcek, yaprak-çiçek göremeyen, toprağa basamayan çocuk, bedeni gibi ruhunda da biriken negatif elektriği boşaltacak doğanın sağaltıcı etkisinden de mahrumdur. Entelektüellere düşen her zamankinden daha fazla mücadele etmek, aile olarak da her zamankinden daha fazla bilinçlendirmek, korumaktır.

Kaynağı hakkındaki bütün farklı görüşlere rağmen ben inanıyorum ki şiddet ne tümüyle yaradılıştan gelen bir duygudur ne de tümüyle toplumsal etkiler sonucunda ortaya çıkar. İnsan, özünde tümüyle kötü ve şedit bir varlık değildir ancak onun yapısında şiddet ve kötülüğü taşımaya müsait bir kıvam vardır. Öyleyse şiddet öğrenilebilir bir davranıştır. Öyleyse tedbir, çocuğun ruh ve beden sağlığını dolayısıyla toplum sağlığını tehdit eden bu davranış biçiminin öğrenilmesini engelleyebilir. Lâkin bu tedbir paketi ailenin boyunu çoktan aşmıştır. Aile, okul ve devletin ilgili kurumları el ele vermeden üstesinden gelinmesi güç gibi görünmektedir. İlgililere duyurulur.

Duyurulur çünkü eni-boyu var, derinliği yok ekranlarda kan da kokusuzdur. Fakat ekranlardan çıkıp da hayata sıçradığında gerçek’leşir ve herkesin başına gelebilir.
26 Temmuz 2009, Pazar

Leave a comment

Your comment