Bu kadar şiddet, peki ama neden?

Yüceltilen tek değer olarak zekâ, bir sanat eseri olarak cinayet ve bir dâhi olarak katil!

Kurgusalların kapağı açılmaya, DVD’lerin play tuşuna dokunulmaya görsün. Ortalık zevk için öldüren, tatmin olmak için işkence eden, pornografik şiddetin ayrıntılı tahayyülünde emsalsiz bir belagat gücü sergileyen ve kendi üzerine dönen sarmal aklın ikna odalarında kötülüğünün gerekçelerini üreten ya da buna gerek bile görmeyen psikopat dâhilerden geçilmiyor. Bunların çoğu statü olarak yüksek ve aydın kişiler. Karizmaları fazla, etkileyicilikleri sınırsız. Herhangi bir eleştiri yok. Yükseltilen tek değer şiddet ve onu gerçekleştiren zekâ. Hak-hukuk, iyilik, merhamet, nezaket, empati, özveri gibi insani değerler, ahlâki kıymetler Hak getire. Her türlü insani değerin bu arada günah kavramının da cetvelden çıkarılması meşrulaştırılmış bir şiddet algısının hayattaki karşılığını oluştururken bireysel sapkınlıklar “insanlık hali”ne dönüşüyor. Anormalite, normalleşirken tüketim piyasasında başköşeye kuruluyor.

Bir bilinç deformasyonunun neticesinde şiddet, tüketim toplumunun ihtiyaçlarına bir yandan cevap verecek diğer yandan bu ihtiyaçları kışkırtacak yeni bir alandır artık. İçi boşaltılmış, dönüştürülmüş, popülerleştirilmiş ve öylece tedavüle sokulmuştur. Bu tedavülün bir yanı tüketim toplumunun rantiyelerine dayanan ölçekte ticaridir. Ticari olarak işkence ve şiddet artık birer sömürü alanıdır, tarafları onun getireceği rant ilgilendirmektedir. Çünkü şiddet çekicidir ve “reyting” getirir. Öyleyse işkence turizmi, şiddet sermayesi. Gittiği yere kadar. Canlı yayın hakiki ölüm!

Fakat bu tedavülün bir yanı ticari ise bir diğer yanı da ideolojiktir. Bir ideoloji olarak kışkırtılan şiddet de değerlerin değersizleştirilmesine göz yummaktadır. Asıl ürkütücü olan budur. Çünkü iyiliği modası geçmiş bir safdilliğe, bir tür budalalık haline indirgeyen, iyi olma halini de egemen olana boyun eğmenin tehlikesiz lisanına, risksiz burjuva ahlâkına yapıştırarak dışlayan bu algı, bütün değerleri değersizleştirmektedir. Sanatlaşırken “İnsanlık hallerinin teşhiri” savunusunun arkasına sığdırılan bu taş atışı, kaç kurbağanın ürkütülmesine değiyor acaba?

Pandora kutusunun içeriğini krallaştıran bu algı Rönesans süreğindeki Batılı insan tipinin doymazlığında gelinen son nokta olarak düşünülmelidir. “Yeniden doğuş”, bugünkü Batı’nın sahiplendiği insan tipinin temelini oluşturur. Bu, artık değerler sıralamasında en üst noktaya kendisini yerleştiren bireyleşmiş insandır ve Tanrı dahil bütün değerler onun altındadır. Böyle bir algı, insanı eşzamanlı bir ölçekte sadece insan olduğu için değerli görmekte ve onun dünyevi mutluluk ve refahı için her şeyi mübah sayacak bir yolun ilk kilometre taşlarını oluşturmaktadır. Ancak günümüze gelip dayandıkta görülür ki teknolojinin ekseninde ve konforun merkezinde bütün ihtiyaçları cevaplanan ama ruh refahının sağlanmasında yetersiz kalınan, dünyevi ihtiyaçları cevaplandıkça çoğalan bu insan aslında, doydukça acıkmış, doydukça doymazlaşmıştır. Evreni kendi etrafında çeviren böyle bir ben’in doyurulması için neler feda edilmez ki? Her şey! O kadar ki doyması için her yolu mübah sayan bu insan için bütün “normal” azıklar yetersiz kalınca devreye sıra dışı azıklar girer. Şiddetin estetik bir tüketim nesnesine dönüşmesi bu toplumsal bilinç yanılsamasının bir neticesidir.

Şiddet her zaman vardır ama yeni olan onun algılanışındaki sınırsız meşruiyet ve muafiyet ile kışkırtılmış cazibedir. Değişen dünya, şiddetin ve kötülüğün bambaşka bir algıyla işlenmesine ve takdim edilmesine ortam hazırlamış, internet, televizyon, globalleşme, medya gücü, iletişim imkânlarının artması da bu algının sansürsüzce yayılmasını sağlamıştır. Denebilir ki ortaya ahlâki bir değişimin hazırladığı, ticari kaygıların da servis ettiği estetize edilmiş bir şiddet ve kötülük olgusu çıkmıştır.
19 Temmuz 2009, Pazar

Leave a comment

Your comment