Şiddet ve kötülüğe dair algının değişmesi

20. asra kadar Batı kültür ve sanatında şiddet, kötülük olgusunun bir parçası olarak olumsuzlanmış, sanat, kötülüğün cezalandırılması gibi bir mesajı açık ya da örtülü olarak daima vermiştir.

Marki de Sade’ın tekinsiz rüyasına ve her dem mevcut Satanizme rağmen şiddet ve kötülüğün saf haliyle yüceltilmesi azınlıkta kalmış, aslolan kötülükle mücadele olarak işaret edilmiştir. Ancak modern dünyaya, özellikle son 25 yıla geldiğimiz zaman bambaşka bir algının tırmanışa geçtiği fark edilir. Kötülüğü ve şiddeti kınayan değil onun üslubuna hayranlık duyan bir bakış açısının kıskacında şiddet ve kötülük artık sanat eserinde muteber nesnedir.

Değer ölçülerinin altüst olmasıyla doğrudan ilişkili bu seyirde gaddarlık, uyuşturucu, özgür ilişki, çirkinlik, bunalım gibi “değerlere” büyük bir tutkuyla bağlanan bir anlayışın hem kendi felsefesini üreterek “yer altında” yaşaması fakat hem de underground edebiyatın ve oradan gönderilen tekinsiz mektuplar olan fanzinlerin hiç olmadığı kadar yer üstüne çıkması ve kabul görmesi dikkat çeker. Bu edebiyat Bukowski’nin ve Fight Club müellifi Chuck Palahniuk’ın parıltılı isimleri etrafında kendi felsefeleri hilafına da olsa popülerleş/tiril/ir ve moda bir tavra ilintilenirken bir yandan da sığlaşır, “sempatikleşir”. O kadar ki egemen olana duyulan tepkinin derinlerde bir yerlerde “isyan ahlâkı” ile birleşmesi, muhafazakâr dile bile underground bir felsefeyi değilse de şer terminolojisini bulaştırır.

Bu tırmanışın oluşturduğu fon önünde modern dünyanın, şiddeti, sanatın çeşitli dallarında ele alışı ve işlemesi de çeşitlenir. İlkinde; daima iyiliği yücelten geleneksel tavrın bir devamı olarak, kötülük ve şiddet anlatılır ama sonunda iyiler kazanır. Kötülük bu anlatımda ayrıntılı olarak gösterilmek yerine birkaç işaret ve ima ile geçiştirilir. Çünkü gaye şiddetin gösterilmesi değil sadece sezdirilmesidir. İkincisinde; kötülük ve şiddet alışılmadık biçimde ve ayrıntılı olarak anlatılır. Fakat bu sert ve teşhirci üslûba rağmen yine de sonunda iyilerin kazandığı ya da kazanacağı ima edildiği için şiddet pornografiye dönüşmez. (Burada pornografi sözcüğü, sair zamanlarda utanç ve/ya tiksinti verecek hususları tam da o yanlarını vurgulayarak ve o yanları için kışkırtıcı biçimde göstermek anlamında kullanılıyor). Bir bakıma, gerçeğin peşinden giderken aykırı görüntülere yer verilmektedir. İyi bilinen birer örnek olarak üçü de Mel Gibson sinemasından Cesur Yürek, Tutku-İsa’nın Çilesi ve Apokalipto filmlerini hatırlamakta yarar var. Bu filmlerde yönetmenin bilinçli ısrarıyla şiddetin alışılmadık ve ayrıntılı betimlemesine yer verilmektedir. Fakat her üç filmde de iyilerin zaferi ya da iyilerin yanında olmak gerekliliği işaret edildiği için şiddet pornografiye dönüşmez, epik bir anlatımın sınırları içinde kalır. İncitse de oluşturduğu hasar geçicidir. Ancak modern dünya kurgusallarında şiddete dair üçüncü bir anlatım var ki şiddet artık iyiliğe ya da herhangi mutlak bir değere “rağmen” değildir, sadece kendisidir.

Edebiyata göre çok daha kolay ulaşılabilir ve tüketilebilir olan sinema bu hususta asıl atılımı yapar. Edebi eserler kadar sinemanın da, dâhi ve entelektüel psikopat tiplerini, hiçbir eleştiriye tabi tutmaksızın sadece seyrettirmesi bu döneme rastlar. Şiddeti yüceltmemekle birlikte bu tarzın önünü açan Tarantino filmlerinin (Rezervuar Köpekleri, Ucuz Roman) saf şiddeti işleyen Saw (Testere) serisi, Hostel (yönetmeni değilse de yapımcısı Tarantino’dur) gibi bir yığın filme uzanan yolun taşlarını döşediği düşünülebilir. Popüler sinemada -benim hatırlayabildiğim- Kuzuların Sessizliği ile şiddete bakış deformeye uğrar. İlk kez bir filmin sonunda iyinin kazanacağı imlenmemiş, parmaklıklar arkasında da olsa katil kazanmıştır. Kötülüğü ve şiddeti yargılayan ve kınayan değil, onun zekâ üslubuna hayranlıkla bakan bir bakış açısıdır artık yönetmeninki: Yüceltilen tek değer olarak zekâ, bir sanat eseri olarak cinayet ve bir dâhi olarak katil!

12 Temmuz 2009, Pazar

Leave a comment

Your comment