Şiddet ve kötülüğün estetize edilmesi

Paylaşacak çok şey var. Fakat kötülüğün ve onun öz çocuğu şiddetin modern dünyada roman, hikâye, şiir, sinema, tiyatro, çizgi film, reklâm filmi gibi kurgusallarda ele alınış biçimi üzerinde durmak kendi önceliğini dayatıyor. Çünkü sanat, dönen bir ayna gibidir.

Bir yandan kendisi devrine özgü bir algının ürünü olmakla birlikte diğer yandan aynı algının yerleşmesine, kökleşmesine de sebebiyet verir. Kötülüğü ve şiddeti estetize eden bir sanat da sonuçta değerleri değersizleştirir. İşte bu vahim. Bu nedenle birkaç yazı boyunca Jeffrey Burton Russell’ın Şeytan, İblis, Lucifer, Mephistopheles (tümü Kabalcı’dan) serisini de referans alarak bu mesele üzerinde durmayı düşünüyorum.

Kötülük ve onun bir parçası olarak muamele gören şiddet, insanlık tarihi kadar eskidir. Doğal olarak varlığı sabittir. Ahlâki olarak da her zamanda ve her toplumda mevcuttur. Bu haliyle başlangıçtan bu yana insan zihnini ciddi olarak meşgul etmiş, semavi ve semavi olmayan dinler gibi felsefe, psikoloji ve sosyoloji tarafından da ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Bu disiplinler kapsamında gelişen görüşlerden kimi insan doğasının kötülüğü taşıyabilecek bir kıvama sahip olmakla birlikte özde iyi olduğunu öne sürerken kimi de insanın yaradılıştan kötü olabileceği düşüncesini benimsemiştir. Neticede şiddet ve kötülüğün anlamlandırılması itibarıyla bu disiplinler arasında tam bir uzlaşma söz konusu değildir. Ancak her durumda ve her dönemde kötülük ve buna bağlı olarak şiddet karşısında insanlık adına ortak bir tavır alınmıştır.

Oysa sanat bu kadar istikrarlı değildir. Şiddet ve kötülük sanat eserine dönüştürülürken onun ele alınış ve takdim biçimi dönemden döneme, toplumdan topluma değişir. Örneğin bizde geleneksel sanat korku ve bir fıtrat bozumu olarak gördüğü şiddet üzerinde ısrarlı değildir. Batı’da ise kötülüğün ve şiddetin ele alındığı eserler Romantizm’e kadar onun iyilik karşısında insani ve Tanrısal değerler adına ezildiği örneklerdir. Goethe’ninki dâhil bütün Faustlarda iyi ve kötü arasında savaşan insanı temsil eden Dr. Faust, ruhunu Mephisto’ya satmış, mukavele evrakını da kanıyla imzalamış olmasına rağmen saf iyiliğe şeytanın sunduğu dünyevi zevklerden değil, içindeki iyinin açtığı yoldan ulaşır. Bu nedenle ruhu göklere ilâhiler arasında yükselir. Shakespeare’in kötülüğü sırf kötülük olduğu için seven ürkütücü ama unutulmaz kahramanları da sonunda iyiliğin etkisi altında yok olurlar. Ancak kötülüğün iyilik karşısında insani ve Tanrısal değerler adına ezildiği bu tür yapıtlar Milton’un Yitik Cennet’i ile son büyük örneğini verir. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda bu kavram Rasyonalizm tarafından değersizleştirilir ve Romantizm tarafından çarpıtılır.

Romantik dönem kötülüğü, bireysel özgürlük adına soylu bir başkaldırı cesareti olarak değerlendirmekten, İblis ve Prometheus’a yücelik atfetmekten, semavi dinlerin dışladığı Kabil karakterine de kahramanlık izafe etmekten geri durmaz. Byron’un Cain’i alışıldık Kabil tiplemesinin dışında bir kahraman örneğidir. Shelley’in Prometheus’u da öyle.

Yine de dikkat edilmesi gereken önemli husus; romantik ruhun ihtiyaçlarına uygun bir kışkırtıcı olarak kötülüğün en fazla olumlandığı hallerde bile onun görece daha yüksek bir iyi için olduğu esası değişmez: Özgürlük için, daha yüksek bir ahlâk için vs. Kötülüğe duyduğu bütün ilgiye ve fantazyalarının ürkütücülüğüne rağmen Baudelaire bile sebepsiz saf kötülüğün peşinde değildir. Bu kapsamda kötülüğü saf kötülük olarak yücelten, sadece kendisi olarak isteyen isimler olarak La Mettrie ve Lautréamont akla gelebilir. Ama Marki de Sade en şöhretlisidir.

Erdem ve yasayı hayal ürünü, merhamet, sevgi ve nezaketi engel olarak değerlendiren Sade Markisi için tek değer şahsi zevkin yüksekliğidir. Bu, başkalarına işkence etmek hatta öldürmek bahasına da olsa bir şey değişmez. Unutulmamalı ki Sadizm onun isminden türeme bir terimdir ve gördüğü tekinsiz rüya modern zamanlarda gerçeğe dönüşecektir.

21 Haziran 2009, Pazar

Comments (4)

ılıcaHaziran 22nd, 2009 at 11:13 pm

Yazınızı gazatede yayınlandığı gün okudum.Anlayacağınız zaman gazetesi sayenizde bir okuyucu kazandı.
Yıllar önce Gazi Mahallesi’nde görev yapmıştım.Bilindik provake edilmiş Gazi Olayları’nı gözlemleme fırsatı doğmuştu elime.Ama doğan çocuk buyurduğunuz gibi kötülüğün öz evladıydı.Sözde eşitlik adına adil paylaşım için yakılıp yıkılan kamu malları bu çocuğun hışmına uğradı.Bilanço ise çok ağır.
Gözü dönmüş kalabalığın içinden öğrencilerimi sıyırıp almaya çalışırken sırtıma yediğim sopa değil provakatörlerin kodlanmış öcleriydi.
Öc almak da sanırım kötülüğün üvey çocuğuydu.
Öcün tahtına şiddet oturmuştu.

Adem KarakılıçTemmuz 8th, 2009 at 2:15 pm

Lakin sözler söylenmiş söylenmesine de, hep acı ile aşk bir arada değilmidir. Bırakın estetize etmeyi bizzat yaşamak lazım diye düşünüyorum. Yoksa durulmanın imkanı olmaz. Yaşanacak ki biline ve anlatıla.
Ne şiddet ve eylemler içindeyiz günlük hayatta, çocuklarımızın oynadıkları oyunların biçoğunu oyunun yapımcıları kendi ülkelerinde yasaklıyorlar.
Çocuklarımıza sahip çıkmak için şiddetide aşkıda bilmek ve yaşamak gerek.
Sizin yazdığınız gazete (ki ben çok önyargılıyım bu grubun içindekilere…) birsürü şeyi yaşamadan anlatmaya çalışan yazarlarla dolu.

murat yalçınTemmuz 13th, 2009 at 1:52 pm

şiddet…bazen adalet bazen zulüm…
affetmek bazen adil olabilmek bazen de mazlumun hakkına tacevüz…
iyilik zatında mahfuz…bazen kötü dediğin mazrufta iyidir…”hz.musa ile hızırın hikayesi de öyle bitmiyor mu” bir paygamber bile ayıramıyorsa iyilik ve kötülüğün sırrını biz ne yapalım…

murat yalçınTemmuz 13th, 2009 at 1:57 pm

şiddet…bazen adalet bazen zulüm…
affetmek…adil olmak bazen de mazlumun hakkına tecavüz…
iyilik…zatında mahfuz…
kötülük…mazrufta gizli…
hz.musa ile hızır’ın hikayesi gibi…

Leave a comment

Your comment