Gölge oyunu

Bugüne değin kaç adet sınav kağıdı okuduğuma dair yaklaşık bilgi basit bir aritmetiğe muhtaç. Her dönem için orijinalinden bir Savaş ve Barış hacmi. Helâl ü hoş olsun, zaten bu yüzden maaş alıyorum. Lakin o sınav kağıtlarını okumanın pek kolay olmadığını da gizlemiyorum.

Bir kere; kimilerinin dört yıl boyunca alfabesini söksem bile okumaya bir türlü geçemediğim yazıları vardı. Kendi yazılarını kendileri de okuyamadıklarının en masum itirafçıları da onlar ve harflerin birbirine geçmesi yetmezmiş gibi satırların da üst üste bindiği bu yazıların sahipleri nedense hep de fazla yazmayı sevenler güruhundandı.

“Şaka”ları da eksik değildi hani. “Öğrencilik işte”! Mehmet Rauf”un bile tanıyamayacağı Eylül’lerle bu sınav kağıtlarında karşılaştım. Yeniden yazılan “Hürriyet Bayrakları”nı da, Nuran’la Mümtaz’ı kavuşturan Huzur’ları da bu kağıtlarda buldum. Bir yaşıma daha girmedim ama biraz sitem etmek istediğimde öyle bir gülümsediler ki affetmek işten bile değildi. Üstelik yine o kağıtlarda “Hocam, Homeros”un İliada’yı hangi olayla başlattığını bilmiyorum ama Hector’a yakılan ağıtlarla bitirdiğini biliyorum” diye arz-ı hal bile ettiler. Sinekli Bakkal’dan Zaptiye Nazırı Selim Paşa ve Alafranga Hilmi’yi bir çırpıda Yaban romanının kahramanları ediverdiler.

Lakin öyleleri de vardı ki onlara rastlamakla her defasında tatlı bir serap aydınlığı oldum. Onca bildiğimi bambaşka cümlelerle geri dönmüş buldum: “Aşkın girdiği kalpte farkındalık yarattığını, insanın içine sığmayan şeyi sızdırmadığını”, “Derdin şairi şiirde rahatlattığını çünkü tanımlamanın kurtulmalık yerine geçtiğini, ama bazı şeyleri de sadece derdin gösterdiğini”, “Halide Edip kadınlarının imkansız aşkla sınanırken asıl yenilgiyi kendilerinden ne istediğini bilmedikleri büyük bir makamın kapısını açamadıkları için yaşadıklarını”, “Çoğu şeyi örten zamandan geriye yalnızca ebedilerin kaldığını (Caner Arslan)”, “Her katın kendisine göre bir vaveylası olduğunu”, “Yaban’ın en fazla da birbirine yabancı hayatların birbiri içindeki iğretiliğinden dem vurduğunu (Fatih Şener)”… Biliyordum ya bir kez de onların kağıtlarında, onların cümleleriyle okudum.

Ben o kağıtlarda bilmediklerimi de okudum. O kağıtlarda çıktı karşıma “Saldıranla savunanın kanının aynı toprak üzerinde birbirine karıştığı ve o toprakta yangından başka hiçbir şeyin geriye kalmadığı (Nagihan Sandıkçı)”. Troya yıkımını bir atın gözüyle anlatmak da o kağıtlarda mümkün oldu: “Hiçbir eksiğim yoktu. Adeta rüyalardan çıkmaydım. Ne tanrıların suçu vardı ne de şeytanın. İnsanoğlu tamahkardı. (Mert Şahin)”. “Ben yüce Troia atı. Savaşa hileyi karıştıran en büyük şaheser. En başından beri savaşın bedbaht halini anlamam için yüzlerce insanın kanını içmekle cezalandırılmış olduğumu nereden bilebilirdim? (Gülümser Kurt)”.

Ağır felsefeleri yalın gölgelere dökebilenler de onlardı: Platon’un mağarasındakiler “Ateşin ışığıyla oluşan gölgelere inanmış, gölgeleri yüceltmişlerdir (İsmail Tilmaç)”. Ama mağaradan çıkınca? “Gözün karanlıktan aydınlığa çıkması için nasıl bedenin de dönmesi gerekiyorsa örgen ve ruh da birlikte, varlığın özüne, en ışıklı yanına, yani ‘iyi’ye doğru dönecektir (Nihan Bulga)”. Peki ya tekrar geri dönülürse? “İçlerinden birini mağaradan çıkarırsak ışığı görünce gözleri kamaşır. Tekrar mağaraya götürürsek bu sefer de karanlıklara boğulur (Serdar Karadeniz)”.

Hocanın, okuyucuya dönüştüğü anlardı bunlar. Bitmese!

Değil mi ki Sinekli Bakkal”ı gölge oyunu imgesi üzerinden yorumlarken şu cümleleri sarf edebildiler: “Karagöz-Hacivat gibi yer yer didişirler, yer yer sevişirler ve sonunda selamlaşarak ayrılırlar sahneden. Çünkü her ne kadar farklı karakterler olsalar da en nihayetinde aynı perdeye aittirler (Fatma Güney)”.

Şimdi şu satırları kırık dökük yazarken biliyorum bu yazının benden çok onlara ait olduğunu. Bir kısmının ismi için parantez açarken; affetsinler, bir kısmının ismini not almayı unuttuğumu. Fakat müsvedde bir kağıt üzerinde eksiğiyle gediğiyle, şakasıyla ciddisiyle bile adlarıyla adımı “bile yazmak”. Güzel duygu.

14 Haziran 2009, Pazar

Comments (1)

murat yalçınTemmuz 13th, 2009 at 2:19 pm

yazmak…akla düşeni yazmak…
yazmak…istenileni yazmak…
yazabilmek…istenmeyeni…
yazmak…haykırmak,yalvarmak…
yazmak…düşünebilmek,kalemle izdivac gibi…

Leave a comment

Your comment