Sor bakalım onlara

Bu yazının, kendimi bıraksam gözyaşlarına boğularak anlatacağım bir katmanı, şikâyete yaslanan bir ucu var. Ama bunu kendime saklayacağım. Hocalık tavrımı takınarak ve buruk bir kalple konuşacağım sadece. Dilim döndüğünce anlatacağım. Biliyorum ki his öğretilmez ancak bilgi devredilebilir. Belki o, birkaç zihne çarpabilir.

Bir ideolojiye dönüştürüldüğünde sempatisinin kapsama alanı daralan her şey gibi (feminizm, çevrecilik vs.) hayvanseverliğin de belirli bir sınıfa mahsus, ithal, moda bir duruşa dönüş/türül/mesi korkutuyor beni. Böyle bir bakış bozukluğunda anlam kaymasına uğrayan hayvansever sözcüğünü neredeyse bir sosyete hobisine indirgeyerek itici kılan şey, hayvan sevgisinin insan sevgisine alternatif teşkil ettiği şeklindeki yanılsama. Hayvansever, insansevmezmiş gibi. Oysa bütün canlılara, hatta cansızlara yönelik sevgi, insan sevgisine giden yolun da ilk adımıdır. Hayvan sevmeyen, insanı nasıl sevsin ki?

Fakat burada sevgiden önce söz konusu edilmesi gereken şey haktır. Çünkü sevgi, verip vermemeye bizim karar verdiğimiz bir şeydir. Ama hak öyle değil. Onu, vermek mecburiyetindeyiz. Bunun için, yaratılmış her şeyi Yaratan’ından ötürü seven, sevmenin aynı zamanda bir sorumluluk taşıma ve hak gözetme anlamına da geldiğini bilen eski kültür hayvan hakkı gözetmeyi onu sevmekten üste koyar. Günümüzde hayvan sevgisinin biraz da şaibeli bir terime dönüşmesi bu bilinci kaybetmemizdendir.

Oysa meşhurdur; Eyüp, hasta leyleklerin tedavi edildiği, korunduğu bir mekândı. Sokak kedilerinin beslenmesi için kurulan vakıflar vardı. Kuş evleri şefkatin göstergesiydi eski yapılarda. İstanbul, tavukların aç bırakıldığını fark ettiği anda sorumluları cezalandıran kadılar da tanımıştı. Kanuni, karıncaların bürüdüğü bir ağacı kestirmek için şeyhülislâmı Ebussuud Efendi’ye bir dörtlükle sual ettiğinde, ondan, karıncanın mahşerde Süleyman’dan davacı olacağını telmihen manzum bir cevapla zarif bir gözdağı almıştı.

Menkıbe mecmualarında anlatılır; Abdülkadir Geylani’nin, sitemle nazar ettiği bir kuşun oracıkta düşüp ölmesi üzerine, sırtındaki cübbeyi çıkarıp müridlerine verdiği ve satın bunu, bedelini de yoksullara dağıtın, belki şu kuşcağızın diyeti olur, dediği. Beyazıd-ı Bistami’nin yolda giderken öldüresiye dövülen bir merkeple karşılaştığında onunla aynı yerden kanadığı. Ve daha pek çoğu.

Bunlar menkıbe belki. Pratik hayatta farklı muameleler de gerçekleşmiş olabilir. Ama toplumsal algı kendisini en çok da bu tür rivayetlerde hissettirir ve bu, bir zihniyet halidir. Neticede, uyuyan kedinin rahatını bozmamak için eteğini kesmiş bir peygamberin ümmetiyiz ve kayıtlarda sabittir Ebu Derda’nın ölüm döşeğinde iken devesine dönerek, “Ey deve, kıyamet günü benden davacı olma, sana taşıyabileceğinden fazla yük yüklemedim.” dediği. İlle de Hz. Ömer’in, yerde bulduğu kanlı bir örtünün izini sürerek sırtı yaralı deveyi bulup acısını dindirmek üzere yollara düştüğü. Durumu sual eden Hz. Ali’ye, “Yarın Rabb’im bana, Ey Ömer ben seni halife kıldım, sen neden devenin acısını dindirmedin, diye sormaz mı?” cevabını verdiği.

Yiten bu bilinçtir. Ancak o bilincin sahiplenilmesi halinde; yasalara, bazı belediyelerin bütün iyi niyetli çabalarına rağmen bir türlü çözülemeyen sokak hayvanları sorunu da, sevmeyeni incitmeden ve seveni de riske etmeden, bir biçimde çözümünü bulacaktır. Ancak o zaman bir süs köpeğine cömertçe sarf edilen lüksün bir sokak çocuğundan esirgenmesine duyulan haklı tepkinin tetiklediği yapay kamplaşma da, hedefini şaşırmış öfke gibi kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Bütün bunları canım yandığı için anlattım. Adına ne derseniz deyin, hayvan sevgisi, hayvan hakları veya başka bir şey. İşte o, İslamî, insanî ve medenî bir tavırdır. Üçünden birinde olsun kendisine yer bulamayanlara gelince: Sor bakalım; bu dünyanın sadece kendilerine ait olduğunu onlara kim söyledi?

07 Haziran 2009, Pazar

Comments (2)

fatmaTemmuz 6th, 2009 at 8:12 pm

yazilariniz ve makalelereniz ayri ve özel ne olur size ulasmak istiyor..web sitemize bir mail atmanizi bekliyorum..sa.dortmund

murat yalçınTemmuz 13th, 2009 at 2:44 pm

adalet…”herşeyi yerli yerine koymaktır” der mevlana…
domuzların bile yaşama hakkının olduğunu varsayarsak…
sinekler,böcekler ve diğerleri…sanırım insanoğlu çoğu kez zalim bir halifeden başka bir şey değil…

Leave a comment

Your comment