Nesil yatırımı

Örselenmiş bir zihniyet halinin metaforu olarak “bahçesini yitirmek” sadece benim şehrimin kaderi değildir. Son yarım asırdır neredeyse bütün Türkiye, ifadesini çarpık yapılaşmanın süreğinde bulan bir kayıp halinde. Şehirlerin, bir zamanlar olduğu şeyle aralarına tekinsiz bir unutkanlığın uçurumu girmiştir ve unuttukları hatırladıklarından daha fazla bir şeydir.

Şehir, bahçesini kaybederken kültürel mazisi ve şehir ruhu da yara almıştır. Oysa şehirleri ayakta tutan, onların kıvamını koruyan, köylüsüyle, kentlisiyle, yerlisiyle, göçmeniyle onun ortak bilincindeki kültürel devamlılıktır.

Öyleyse şehirlere, unuttuğu maziyi hatırlatmalı. Şehir, bir zamanlar olduğu şeyle arasına giren uçurumu önce fark etmeli sonra da aşmalı. Bahçeli devraldığımız kentleri hiç olmazsa zihninde bir bahçe kurabildiğimiz nesillere devredelim. Şehirlerin de sakinleri üzerinde hakkı var, emaneti aldığımız gibi iade edelim.

Uzun vadede nesil yatırımı en uygun ilk adımdır. Bundan 20 yıl sonra şehirleri devralacak, onun gündemini belirleyecek gençlerin ruhlarına, algı tarzlarına biçim vermekten söz ediyorum. Çünkü yarınları biçimlendirecek bir zihniyet ancak nesillere yatırım yapmakla elde edilebilir. Bu da ruh imarı, nesil mühendisliği anlamına gelmektedir. Zahmetli iştir. Pahalıdır. Ama en garantisidir. Örnekse Tanzimat, anlamını kavrayacak ve hamlelerini sürekli kılacak gençleri benzer projelerle yetiştirmişti ve kendisini bundan sonra ancak garantiye alabilmişti.

Peki, nasıl gençler? Her şeyden önce estetik duygusu gelişmiş, güzelliği fark edebilen, insan sevgisi, yanı sıra hayvan ve bitki sevgisi de taşıyan, dünyanın insanlar kadar taşa toprağa, börtü böceğe de ait olduğunun bilincinde, empati yeteneği, merhamet duygusu yüksek, özgüvenli, güçlü, kibar, nazik gençler. Ama yanlışlıklar karşısında direnebilen, zorlu mücadeleleri de başarabilen gençler.

Nasıl yetiştirilir onlar, onlara nasıl yatırım yapılır? Okumaya, yazmaya, müzik dinlemeye, tiyatro, sinema ve resim sergilerine gitmeye sevk edilerek. Gezmeleri, görmeleri mümkün kılınarak. Huzurevi, Çocuk Esirgeme Kurumu, hastane ziyaretleri alışkanlığa dönüştürülerek, hayvanların korunması gereken bir şey olduğu öğretilerek. Doğayla iç içe olmaları, mimarinin anlamına ermeleri, güzel yapı ile çirkin yapılaşma arasındaki farkı kavramaları, bahçe kültürüne sahip çıkmaları sağlanarak. Ve daha bir sürü şey.

Çizdiğim programda kültürel baskınlık dikkat çekmektedir ihtimal. Ama öyle de olmalı. Çünkü teknoloji, sanayi, ekonomi, ticaret gibi rahatsızlığı kısa vadede daha çabuk fark edilen “sayısal” oluşumlar özde dil, düşünce, kültür, sanat temeline bağlıdır. Birleşik kaplar gibidir onlar. Taraflardan birinin zayıflaması diğer tarafın da dengesini sarsar, mahiyetini bozar. Kültür yatırımları en az teknoloji yatırımları kadar önemlidir. Ve bizi geleceğe taşıyacak olan dinamik, dağınık parçalar dizisi değil bir bütünlükler cümlesidir. Bu yüzden bir Süleymaniye inşası hâlâ bir Sinan kadar bir Süleyman’ın da varlığını gerektirmektedir.

Bütün bu eğitici etkinlikler arasında kuşku yok ki okumak ve yazmak en önemlisidir. Çünkü okumak da yazmak da dil demektir. Dil ise bir dünyanın nabzının attığı, zenginleştiği, genişlediği, güçlendiği yerdir. Bu nedenle son dönemde hem bazı belediyeler ve valilikler (Trabzon Valisi Nuri Okutan’ın adını bu kapsamda zikretmeliyim) hem de Hayrünnisa Gül Hanımefendi tarafından tanzim ve teşvik edilen okuma günleri gibi yazar-okur karşılaşmalarını da fevkalade önemsediğimi ifade etmeliyim.

Karamsar tablolar çizdiğime bakmayın benim. Hani neredeyse ümitliyim. Ümidim, siyasilerimiz özellikle kültür ve milli eğitim politikalarının iktidarların da üzerinde bir süreklilik taşıması gerektiğini fark ettikçe; kültür yatırımlarının en az teknoloji yatırımları kadar önemli olduğunu fark eden yeni kuşak yerel yöneticilerin sayısı arttıkça, artacaktır. Tekrar etmekte yarar var. Nesil yatırımı zahmetli iştir. Pahalıdır. Ama en garantisidir. Ve bu kavramın terimleşme zamanı çoktan gelmiştir.

Comments (2)

ılıcaHaziran 20th, 2009 at 11:15 pm

Dilimiz gittikçe artan erezyona karşın ne kadar dirense de yüreğimiz bir noktadan sonra “mrb” demeyi kabulleniyor herhalde…
Bahçenin varlığı bile meşru oluşunu yitirmeye başlarken daha ilköğretim birinci sınıflarda “resmi” müfredatın kendini koyvermişliği ile karşılaşırız.
Siyasetçiler insanoğlunun dertlerine çözüm bulamıyor. Anlaşılan o ki işi bilim insanlarına bırakmalılar.

fatmaTemmuz 6th, 2009 at 8:05 pm

Saygi ve muhabbetle..bundan iki yil önce osmanli ve türk kadinlarinin yazar cizerlerini vakifta ortaya koymak isimlerinden haberdar etmek istedigimizde sizinisminizi ve yazilarinizi ilk defa okudum ve etkileyici bir uslup bulmustum..ara ara takip ediyor ve toplum dilinin siz ve sizin gibi yazarlarla dahada zenginlesecegine inaniyorum..sizinle iletisime gecip buralardada görmek istedigimi belirtip Allah a emanet olunuz..Dortmund

Leave a comment

Your comment