Mezuniyet günü

İçi çeşitli şikayetlerle doldurulabilecek “her şeye” rağmen üniversiteyi dinamik, yeri gelince muhalif düşüncenin nabzının attığı damar olarak görmek isterim, hâlâ. Üniversite gençliği karşısında taşımayı yeğlediğim duygu da dikkat, izleme ve merak üçlemesinin etrafında birleşir. Üniversite gençliği şefkatten önce saygı duyulması gereken bir muhataptır benim için.

Lakin dört yıl emek vermenin, her gün görmenin, alışkanlıktan öte bir şeyin, bazen sitem etmenin, bazen didişmenin ama çokça sevmenin, artık dahası yok son-ucu olan günde, bütün söz şöhretine rağmen iki lafı bir araya getirmeyi başaramayan bir hocanın kaleme alacağı yazıda şefkat her duygunun önüne geçecek; peşinen biline.

Son ders, son sınav. Birkaç gün sonra da mezuniyet günü gelir çatar. En asi öğrenciyi birkaç saatliğine de olsa muti, en asık yüzlü hocayı aynı zaman zarfında güler yüzlü kılan bu tören, cümlenin gizli öznesini de ilk kez çıkarır bu kadar aydınlığa. İlk kez; çünkü ilk karşılaşmada taraflar bellidir ve iki hanelidir. Kürsü ve sıra. Biz ve siz. Hoca ve öğrenci. Oysa oyunun, üniversite sıralarında görüntüden iyice çekilmiş olsa da asli bir figürü, gerçek bir öznesi daha vardır. Aile. Anne mi baba mı, ikisi birden mi? Hatta kardeşlerin, dayıların, teyzelerin de karıştığı daha fazlası mı? Yoksa hiç yok’u mu? Aile cihetinden iyice yoksulu mu? Fark etmez. Değil mi ki sürecin, maddi ve manevi katkı payı daima onların hanesinden çıkar. Ve o gün ilk kez baş köşede dururlar.

Çoğu öğretmen, polis, çiftçi, emekli, ev hanımı, işsiz, işçi, anneler-babalar, yakınlar o gün tribünleri doldurur ve o gün koskoca rektörler, dekanlar, profesörler, öğretim elemanları yemyeşil çim döşeli bir stadyumun parkuru üzerinde, kalabalığın gözleri önünde, kara cübbeleriyle yürümekten, sadece zihinlerini değil gövdelerini de görünür kılmaktan asla incinmezler. Esirgemezler kendilerini. Gövdelerin seyirlik bir nesneye dönüştürülmesi değil azametli bir gövde gösterisidir bu. Görüntüde olsun onandırıcı bir birleşmedir. Ve gereklidir. Buyuz işte. Bu kadarız. Gündelik hayatın ağır şartlarına, bütün zorluklara rağmen varız ve buradayız. Ayrılık gayrilik yok aramızda. Yanınızdayız.

O gün orada konuşmalar, diplomalar, ödüller, her bir şeyler birbirini izlerken bir yandan da dört yıl boyunca olmadığı kadar çok fotoğraf çektirilir. Bir şeyin son kez olduğunu bilmek yakıcı bir bilgidir çünkü. Dört yıldır susulan orada söylenmeye başlanır. Eteklerdeki taşların döküldüğü bile vakidir. Akşam inerken ince bir hilal çakılır göğe ve tören biter. Havai fişekler atılırken bütün gözler göklerin şaşaasına çevrilmiş, bir hoca kendi tenhasına çekilir. Sonuna mı gelip dayandınız şimdi? Dönmemek üzere gittiğinizden mi bu telaş? Bir ümit. Bir kez daha aynı kapılardan geçilebilir mi? Aynı cevaplara aynı sorular sorulabilir mi? Ama yo! Yıllar sonra aynı şehre aynı cümlelerle ve aynı kapılardan geçerek girseniz bile kimse kimseyi kandırmasın artık siz o siz değilsiniz. Zamanı kim geri çevirebilir? Oysa rüzgardan, yağmurdan ve buluttan bir giysi giydirmiştik üzerinize. Elma çiçekleriyle dolu bir vadi bile öyle kendisi kalmışken sahi siz ne kadar da değişmişsiniz. Kalabalık dağılırken düşünceler tam da orada kesilir. Üçgenin en uzak iki köşesi gelir bir araya gider ayak. Hoca ve aile. Arada hatt-ı vasatiyi yine öğrenci oluşturur. Hocam! Bu Annem! Bu Babam! Teyzem! Büyükannem… Uzar gider bu tanışma faslı. Oysa hayret! Biz bu “çocukları” hep bu sıralarda oturacaklar sanmışız, dört yılın evvelinde nerede olduklarını düşünmediğimiz gibi onları getirip de bu sıralara bırakan birilerinin varlığını bile hiç hesaba katmamışız. Sanki hep bizimmişler. Ama işte gün gelmiş. Emanetin sahibi, verdiğini geri almaya gelmiş. Ve bir sorusu varmış: “Emanetime iyi baktın mı?” Tüyler ürpertir bu görünmez soru. Alın emanetinizi ona iyi baktık biz diye/bilmeyi ne çok isterdim. Bizim de gün geldi, huysuzluklarımız oldu. Ufak tefek kaprisler de yapmış olabiliriz. Ama inanın ki sizinkilerden daha farklı değildi. Ona iyi baktık biz, alın emanetinizi.

Şiddet ve kötülüğün estetize edilmesi

Paylaşacak çok şey var. Fakat kötülüğün ve onun öz çocuğu şiddetin modern dünyada roman, hikâye, şiir, sinema, tiyatro, çizgi film, reklâm filmi gibi kurgusallarda ele alınış biçimi üzerinde durmak kendi önceliğini dayatıyor. Çünkü sanat, dönen bir ayna gibidir.

Bir yandan kendisi devrine özgü bir algının ürünü olmakla birlikte diğer yandan aynı algının yerleşmesine, kökleşmesine de sebebiyet verir. Kötülüğü ve şiddeti estetize eden bir sanat da sonuçta değerleri değersizleştirir. İşte bu vahim. Bu nedenle birkaç yazı boyunca Jeffrey Burton Russell’ın Şeytan, İblis, Lucifer, Mephistopheles (tümü Kabalcı’dan) serisini de referans alarak bu mesele üzerinde durmayı düşünüyorum.

Kötülük ve onun bir parçası olarak muamele gören şiddet, insanlık tarihi kadar eskidir. Doğal olarak varlığı sabittir. Ahlâki olarak da her zamanda ve her toplumda mevcuttur. Bu haliyle başlangıçtan bu yana insan zihnini ciddi olarak meşgul etmiş, semavi ve semavi olmayan dinler gibi felsefe, psikoloji ve sosyoloji tarafından da ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Bu disiplinler kapsamında gelişen görüşlerden kimi insan doğasının kötülüğü taşıyabilecek bir kıvama sahip olmakla birlikte özde iyi olduğunu öne sürerken kimi de insanın yaradılıştan kötü olabileceği düşüncesini benimsemiştir. Neticede şiddet ve kötülüğün anlamlandırılması itibarıyla bu disiplinler arasında tam bir uzlaşma söz konusu değildir. Ancak her durumda ve her dönemde kötülük ve buna bağlı olarak şiddet karşısında insanlık adına ortak bir tavır alınmıştır.

Oysa sanat bu kadar istikrarlı değildir. Şiddet ve kötülük sanat eserine dönüştürülürken onun ele alınış ve takdim biçimi dönemden döneme, toplumdan topluma değişir. Örneğin bizde geleneksel sanat korku ve bir fıtrat bozumu olarak gördüğü şiddet üzerinde ısrarlı değildir. Batı’da ise kötülüğün ve şiddetin ele alındığı eserler Romantizm’e kadar onun iyilik karşısında insani ve Tanrısal değerler adına ezildiği örneklerdir. Goethe’ninki dâhil bütün Faustlarda iyi ve kötü arasında savaşan insanı temsil eden Dr. Faust, ruhunu Mephisto’ya satmış, mukavele evrakını da kanıyla imzalamış olmasına rağmen saf iyiliğe şeytanın sunduğu dünyevi zevklerden değil, içindeki iyinin açtığı yoldan ulaşır. Bu nedenle ruhu göklere ilâhiler arasında yükselir. Shakespeare’in kötülüğü sırf kötülük olduğu için seven ürkütücü ama unutulmaz kahramanları da sonunda iyiliğin etkisi altında yok olurlar. Ancak kötülüğün iyilik karşısında insani ve Tanrısal değerler adına ezildiği bu tür yapıtlar Milton’un Yitik Cennet’i ile son büyük örneğini verir. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda bu kavram Rasyonalizm tarafından değersizleştirilir ve Romantizm tarafından çarpıtılır.

Romantik dönem kötülüğü, bireysel özgürlük adına soylu bir başkaldırı cesareti olarak değerlendirmekten, İblis ve Prometheus’a yücelik atfetmekten, semavi dinlerin dışladığı Kabil karakterine de kahramanlık izafe etmekten geri durmaz. Byron’un Cain’i alışıldık Kabil tiplemesinin dışında bir kahraman örneğidir. Shelley’in Prometheus’u da öyle.

Yine de dikkat edilmesi gereken önemli husus; romantik ruhun ihtiyaçlarına uygun bir kışkırtıcı olarak kötülüğün en fazla olumlandığı hallerde bile onun görece daha yüksek bir iyi için olduğu esası değişmez: Özgürlük için, daha yüksek bir ahlâk için vs. Kötülüğe duyduğu bütün ilgiye ve fantazyalarının ürkütücülüğüne rağmen Baudelaire bile sebepsiz saf kötülüğün peşinde değildir. Bu kapsamda kötülüğü saf kötülük olarak yücelten, sadece kendisi olarak isteyen isimler olarak La Mettrie ve Lautréamont akla gelebilir. Ama Marki de Sade en şöhretlisidir.

Erdem ve yasayı hayal ürünü, merhamet, sevgi ve nezaketi engel olarak değerlendiren Sade Markisi için tek değer şahsi zevkin yüksekliğidir. Bu, başkalarına işkence etmek hatta öldürmek bahasına da olsa bir şey değişmez. Unutulmamalı ki Sadizm onun isminden türeme bir terimdir ve gördüğü tekinsiz rüya modern zamanlarda gerçeğe dönüşecektir.

21 Haziran 2009, Pazar

Gölge oyunu

Bugüne değin kaç adet sınav kağıdı okuduğuma dair yaklaşık bilgi basit bir aritmetiğe muhtaç. Her dönem için orijinalinden bir Savaş ve Barış hacmi. Helâl ü hoş olsun, zaten bu yüzden maaş alıyorum. Lakin o sınav kağıtlarını okumanın pek kolay olmadığını da gizlemiyorum.

Bir kere; kimilerinin dört yıl boyunca alfabesini söksem bile okumaya bir türlü geçemediğim yazıları vardı. Kendi yazılarını kendileri de okuyamadıklarının en masum itirafçıları da onlar ve harflerin birbirine geçmesi yetmezmiş gibi satırların da üst üste bindiği bu yazıların sahipleri nedense hep de fazla yazmayı sevenler güruhundandı.

“Şaka”ları da eksik değildi hani. “Öğrencilik işte”! Mehmet Rauf”un bile tanıyamayacağı Eylül’lerle bu sınav kağıtlarında karşılaştım. Yeniden yazılan “Hürriyet Bayrakları”nı da, Nuran’la Mümtaz’ı kavuşturan Huzur’ları da bu kağıtlarda buldum. Bir yaşıma daha girmedim ama biraz sitem etmek istediğimde öyle bir gülümsediler ki affetmek işten bile değildi. Üstelik yine o kağıtlarda “Hocam, Homeros”un İliada’yı hangi olayla başlattığını bilmiyorum ama Hector’a yakılan ağıtlarla bitirdiğini biliyorum” diye arz-ı hal bile ettiler. Sinekli Bakkal’dan Zaptiye Nazırı Selim Paşa ve Alafranga Hilmi’yi bir çırpıda Yaban romanının kahramanları ediverdiler.

Lakin öyleleri de vardı ki onlara rastlamakla her defasında tatlı bir serap aydınlığı oldum. Onca bildiğimi bambaşka cümlelerle geri dönmüş buldum: “Aşkın girdiği kalpte farkındalık yarattığını, insanın içine sığmayan şeyi sızdırmadığını”, “Derdin şairi şiirde rahatlattığını çünkü tanımlamanın kurtulmalık yerine geçtiğini, ama bazı şeyleri de sadece derdin gösterdiğini”, “Halide Edip kadınlarının imkansız aşkla sınanırken asıl yenilgiyi kendilerinden ne istediğini bilmedikleri büyük bir makamın kapısını açamadıkları için yaşadıklarını”, “Çoğu şeyi örten zamandan geriye yalnızca ebedilerin kaldığını (Caner Arslan)”, “Her katın kendisine göre bir vaveylası olduğunu”, “Yaban’ın en fazla da birbirine yabancı hayatların birbiri içindeki iğretiliğinden dem vurduğunu (Fatih Şener)”… Biliyordum ya bir kez de onların kağıtlarında, onların cümleleriyle okudum.

Ben o kağıtlarda bilmediklerimi de okudum. O kağıtlarda çıktı karşıma “Saldıranla savunanın kanının aynı toprak üzerinde birbirine karıştığı ve o toprakta yangından başka hiçbir şeyin geriye kalmadığı (Nagihan Sandıkçı)”. Troya yıkımını bir atın gözüyle anlatmak da o kağıtlarda mümkün oldu: “Hiçbir eksiğim yoktu. Adeta rüyalardan çıkmaydım. Ne tanrıların suçu vardı ne de şeytanın. İnsanoğlu tamahkardı. (Mert Şahin)”. “Ben yüce Troia atı. Savaşa hileyi karıştıran en büyük şaheser. En başından beri savaşın bedbaht halini anlamam için yüzlerce insanın kanını içmekle cezalandırılmış olduğumu nereden bilebilirdim? (Gülümser Kurt)”.

Ağır felsefeleri yalın gölgelere dökebilenler de onlardı: Platon’un mağarasındakiler “Ateşin ışığıyla oluşan gölgelere inanmış, gölgeleri yüceltmişlerdir (İsmail Tilmaç)”. Ama mağaradan çıkınca? “Gözün karanlıktan aydınlığa çıkması için nasıl bedenin de dönmesi gerekiyorsa örgen ve ruh da birlikte, varlığın özüne, en ışıklı yanına, yani ‘iyi’ye doğru dönecektir (Nihan Bulga)”. Peki ya tekrar geri dönülürse? “İçlerinden birini mağaradan çıkarırsak ışığı görünce gözleri kamaşır. Tekrar mağaraya götürürsek bu sefer de karanlıklara boğulur (Serdar Karadeniz)”.

Hocanın, okuyucuya dönüştüğü anlardı bunlar. Bitmese!

Değil mi ki Sinekli Bakkal”ı gölge oyunu imgesi üzerinden yorumlarken şu cümleleri sarf edebildiler: “Karagöz-Hacivat gibi yer yer didişirler, yer yer sevişirler ve sonunda selamlaşarak ayrılırlar sahneden. Çünkü her ne kadar farklı karakterler olsalar da en nihayetinde aynı perdeye aittirler (Fatma Güney)”.

Şimdi şu satırları kırık dökük yazarken biliyorum bu yazının benden çok onlara ait olduğunu. Bir kısmının ismi için parantez açarken; affetsinler, bir kısmının ismini not almayı unuttuğumu. Fakat müsvedde bir kağıt üzerinde eksiğiyle gediğiyle, şakasıyla ciddisiyle bile adlarıyla adımı “bile yazmak”. Güzel duygu.

14 Haziran 2009, Pazar

Sor bakalım onlara

Bu yazının, kendimi bıraksam gözyaşlarına boğularak anlatacağım bir katmanı, şikâyete yaslanan bir ucu var. Ama bunu kendime saklayacağım. Hocalık tavrımı takınarak ve buruk bir kalple konuşacağım sadece. Dilim döndüğünce anlatacağım. Biliyorum ki his öğretilmez ancak bilgi devredilebilir. Belki o, birkaç zihne çarpabilir.

Bir ideolojiye dönüştürüldüğünde sempatisinin kapsama alanı daralan her şey gibi (feminizm, çevrecilik vs.) hayvanseverliğin de belirli bir sınıfa mahsus, ithal, moda bir duruşa dönüş/türül/mesi korkutuyor beni. Böyle bir bakış bozukluğunda anlam kaymasına uğrayan hayvansever sözcüğünü neredeyse bir sosyete hobisine indirgeyerek itici kılan şey, hayvan sevgisinin insan sevgisine alternatif teşkil ettiği şeklindeki yanılsama. Hayvansever, insansevmezmiş gibi. Oysa bütün canlılara, hatta cansızlara yönelik sevgi, insan sevgisine giden yolun da ilk adımıdır. Hayvan sevmeyen, insanı nasıl sevsin ki?

Fakat burada sevgiden önce söz konusu edilmesi gereken şey haktır. Çünkü sevgi, verip vermemeye bizim karar verdiğimiz bir şeydir. Ama hak öyle değil. Onu, vermek mecburiyetindeyiz. Bunun için, yaratılmış her şeyi Yaratan’ından ötürü seven, sevmenin aynı zamanda bir sorumluluk taşıma ve hak gözetme anlamına da geldiğini bilen eski kültür hayvan hakkı gözetmeyi onu sevmekten üste koyar. Günümüzde hayvan sevgisinin biraz da şaibeli bir terime dönüşmesi bu bilinci kaybetmemizdendir.

Oysa meşhurdur; Eyüp, hasta leyleklerin tedavi edildiği, korunduğu bir mekândı. Sokak kedilerinin beslenmesi için kurulan vakıflar vardı. Kuş evleri şefkatin göstergesiydi eski yapılarda. İstanbul, tavukların aç bırakıldığını fark ettiği anda sorumluları cezalandıran kadılar da tanımıştı. Kanuni, karıncaların bürüdüğü bir ağacı kestirmek için şeyhülislâmı Ebussuud Efendi’ye bir dörtlükle sual ettiğinde, ondan, karıncanın mahşerde Süleyman’dan davacı olacağını telmihen manzum bir cevapla zarif bir gözdağı almıştı.

Menkıbe mecmualarında anlatılır; Abdülkadir Geylani’nin, sitemle nazar ettiği bir kuşun oracıkta düşüp ölmesi üzerine, sırtındaki cübbeyi çıkarıp müridlerine verdiği ve satın bunu, bedelini de yoksullara dağıtın, belki şu kuşcağızın diyeti olur, dediği. Beyazıd-ı Bistami’nin yolda giderken öldüresiye dövülen bir merkeple karşılaştığında onunla aynı yerden kanadığı. Ve daha pek çoğu.

Bunlar menkıbe belki. Pratik hayatta farklı muameleler de gerçekleşmiş olabilir. Ama toplumsal algı kendisini en çok da bu tür rivayetlerde hissettirir ve bu, bir zihniyet halidir. Neticede, uyuyan kedinin rahatını bozmamak için eteğini kesmiş bir peygamberin ümmetiyiz ve kayıtlarda sabittir Ebu Derda’nın ölüm döşeğinde iken devesine dönerek, “Ey deve, kıyamet günü benden davacı olma, sana taşıyabileceğinden fazla yük yüklemedim.” dediği. İlle de Hz. Ömer’in, yerde bulduğu kanlı bir örtünün izini sürerek sırtı yaralı deveyi bulup acısını dindirmek üzere yollara düştüğü. Durumu sual eden Hz. Ali’ye, “Yarın Rabb’im bana, Ey Ömer ben seni halife kıldım, sen neden devenin acısını dindirmedin, diye sormaz mı?” cevabını verdiği.

Yiten bu bilinçtir. Ancak o bilincin sahiplenilmesi halinde; yasalara, bazı belediyelerin bütün iyi niyetli çabalarına rağmen bir türlü çözülemeyen sokak hayvanları sorunu da, sevmeyeni incitmeden ve seveni de riske etmeden, bir biçimde çözümünü bulacaktır. Ancak o zaman bir süs köpeğine cömertçe sarf edilen lüksün bir sokak çocuğundan esirgenmesine duyulan haklı tepkinin tetiklediği yapay kamplaşma da, hedefini şaşırmış öfke gibi kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Bütün bunları canım yandığı için anlattım. Adına ne derseniz deyin, hayvan sevgisi, hayvan hakları veya başka bir şey. İşte o, İslamî, insanî ve medenî bir tavırdır. Üçünden birinde olsun kendisine yer bulamayanlara gelince: Sor bakalım; bu dünyanın sadece kendilerine ait olduğunu onlara kim söyledi?

07 Haziran 2009, Pazar

Nesil yatırımı

Örselenmiş bir zihniyet halinin metaforu olarak “bahçesini yitirmek” sadece benim şehrimin kaderi değildir. Son yarım asırdır neredeyse bütün Türkiye, ifadesini çarpık yapılaşmanın süreğinde bulan bir kayıp halinde. Şehirlerin, bir zamanlar olduğu şeyle aralarına tekinsiz bir unutkanlığın uçurumu girmiştir ve unuttukları hatırladıklarından daha fazla bir şeydir.

Şehir, bahçesini kaybederken kültürel mazisi ve şehir ruhu da yara almıştır. Oysa şehirleri ayakta tutan, onların kıvamını koruyan, köylüsüyle, kentlisiyle, yerlisiyle, göçmeniyle onun ortak bilincindeki kültürel devamlılıktır.

Öyleyse şehirlere, unuttuğu maziyi hatırlatmalı. Şehir, bir zamanlar olduğu şeyle arasına giren uçurumu önce fark etmeli sonra da aşmalı. Bahçeli devraldığımız kentleri hiç olmazsa zihninde bir bahçe kurabildiğimiz nesillere devredelim. Şehirlerin de sakinleri üzerinde hakkı var, emaneti aldığımız gibi iade edelim.

Uzun vadede nesil yatırımı en uygun ilk adımdır. Bundan 20 yıl sonra şehirleri devralacak, onun gündemini belirleyecek gençlerin ruhlarına, algı tarzlarına biçim vermekten söz ediyorum. Çünkü yarınları biçimlendirecek bir zihniyet ancak nesillere yatırım yapmakla elde edilebilir. Bu da ruh imarı, nesil mühendisliği anlamına gelmektedir. Zahmetli iştir. Pahalıdır. Ama en garantisidir. Örnekse Tanzimat, anlamını kavrayacak ve hamlelerini sürekli kılacak gençleri benzer projelerle yetiştirmişti ve kendisini bundan sonra ancak garantiye alabilmişti.

Peki, nasıl gençler? Her şeyden önce estetik duygusu gelişmiş, güzelliği fark edebilen, insan sevgisi, yanı sıra hayvan ve bitki sevgisi de taşıyan, dünyanın insanlar kadar taşa toprağa, börtü böceğe de ait olduğunun bilincinde, empati yeteneği, merhamet duygusu yüksek, özgüvenli, güçlü, kibar, nazik gençler. Ama yanlışlıklar karşısında direnebilen, zorlu mücadeleleri de başarabilen gençler.

Nasıl yetiştirilir onlar, onlara nasıl yatırım yapılır? Okumaya, yazmaya, müzik dinlemeye, tiyatro, sinema ve resim sergilerine gitmeye sevk edilerek. Gezmeleri, görmeleri mümkün kılınarak. Huzurevi, Çocuk Esirgeme Kurumu, hastane ziyaretleri alışkanlığa dönüştürülerek, hayvanların korunması gereken bir şey olduğu öğretilerek. Doğayla iç içe olmaları, mimarinin anlamına ermeleri, güzel yapı ile çirkin yapılaşma arasındaki farkı kavramaları, bahçe kültürüne sahip çıkmaları sağlanarak. Ve daha bir sürü şey.

Çizdiğim programda kültürel baskınlık dikkat çekmektedir ihtimal. Ama öyle de olmalı. Çünkü teknoloji, sanayi, ekonomi, ticaret gibi rahatsızlığı kısa vadede daha çabuk fark edilen “sayısal” oluşumlar özde dil, düşünce, kültür, sanat temeline bağlıdır. Birleşik kaplar gibidir onlar. Taraflardan birinin zayıflaması diğer tarafın da dengesini sarsar, mahiyetini bozar. Kültür yatırımları en az teknoloji yatırımları kadar önemlidir. Ve bizi geleceğe taşıyacak olan dinamik, dağınık parçalar dizisi değil bir bütünlükler cümlesidir. Bu yüzden bir Süleymaniye inşası hâlâ bir Sinan kadar bir Süleyman’ın da varlığını gerektirmektedir.

Bütün bu eğitici etkinlikler arasında kuşku yok ki okumak ve yazmak en önemlisidir. Çünkü okumak da yazmak da dil demektir. Dil ise bir dünyanın nabzının attığı, zenginleştiği, genişlediği, güçlendiği yerdir. Bu nedenle son dönemde hem bazı belediyeler ve valilikler (Trabzon Valisi Nuri Okutan’ın adını bu kapsamda zikretmeliyim) hem de Hayrünnisa Gül Hanımefendi tarafından tanzim ve teşvik edilen okuma günleri gibi yazar-okur karşılaşmalarını da fevkalade önemsediğimi ifade etmeliyim.

Karamsar tablolar çizdiğime bakmayın benim. Hani neredeyse ümitliyim. Ümidim, siyasilerimiz özellikle kültür ve milli eğitim politikalarının iktidarların da üzerinde bir süreklilik taşıması gerektiğini fark ettikçe; kültür yatırımlarının en az teknoloji yatırımları kadar önemli olduğunu fark eden yeni kuşak yerel yöneticilerin sayısı arttıkça, artacaktır. Tekrar etmekte yarar var. Nesil yatırımı zahmetli iştir. Pahalıdır. Ama en garantisidir. Ve bu kavramın terimleşme zamanı çoktan gelmiştir.