Ben de bu şehirliyim

Fındığına uzak kemençesine yabancı kalsam da, kapım sokağına kapalı, kulaklarım şivesine tıkanmış olsa da. Ben, suyun kıyısında kurulmuş ve nicedir üzerinde bir kadersizliktir dolaşan güzel kentimin bahçeli evlerine ucundan kıyısından yetişebilen son nesildenim. Kötü huylu sözcükleriyle gerçeğine eremesem de ben bu şehrin düşüne yetiştim.

Ben de bir bahçeyi dolduran ağaçların üzerine günlerce yağan yağmurları sıcak bir odanın buğulu penceresinden bir çocuk olarak izledim. O eski zaman evlerinin çatılarına karın ağır ağır dökülüşünü seyrettim. Öyle gecelerde masalcı büyük annelerin son örneklerinden birinden “Altın tartmaz” kızın masalını büyülenmiş gibi dinledim.

Meydandaki Melek sinemasının yıkılmasını, Ayasofya’nın eteklerini dalgaların yaladığını hatırlayamasam da, Sahil Yolu’nun yerinde dalgalar, denizler estiğini hatırlayacak kadar eskiyim. Şimdi, gelişi-gidişi bol otoyollara dönüştürülmüş kumsallarda ben de ayaklarımı suya değdirdim. Başkaya’dan dalıp İskele’den su yüzüne çıkmadım ama ben de babamın gözleri önünde boğulma tehlikesi atlattım. Ben de takaların gümbürtüsüyle uyudum, martı çığlıklarıyla uyandım.

Anlatmayı sevebileceğim kışlık konakları, yazlık köşkleri vardı Trabzon’un. Bu evlerde yaşamayı bilen oturaklı beyefendileri, kırık bir şiveyi adamakıllı asilleştirerek koruyan ağırlıklı hanımefendileri. Polita yolunda sıralanmış yazlıklarda şehrin “bir demet yasemen” yüzünü seyrettim. Ben de Arnavut taşı döşeli sokakların sonunda küpe çiçeği, karanfil, hatmi ile burun buruna geldim. Sulanmış taşlıklarda bir yaz ikindisi, sardunya kokusunu içime çektim. Filbahri altında sersemledim. Fesleğene eğildim, hanımeliyle halleştim. Yaprağını incitmeden çiçeğine meylettim. Surların üzerinde büyüyen gölgemle eğlendim. Aniden bastıran kırkikindi yağmurlarına tebessümümü sindirdim.

Yollarım yağmuruna açılıp Fırıncı Rüştü’süne kapansa da, bulutuna açılıp köyünde tıkansa da, hatta ihanetse bunun adı, ben bu şehre suları ve gecesi mavi, minareleri ve gemileri beyaz bambaşka şehirlerle ihanet etmiş olsam da. Yine de bu şehrin her ekim ayını, Uzun Sokak’ın kim bilir hangi köşesine tezgâhını kurmuş kestaneciyi, bir akşamüzeri ansızın kaldırımlarda ışık topları yapan yağmurları bekler gibi bekledim.

Çocukluğum hem benim hem Trabzon’un cennet düşüymüş. Bir cennet elmasında ağırladım bahçeden sürgünlüğün ilk acısını. Konaktan apartmana. Bahçelerden balkona. Ağaçlardan saksılara. Güzel kentimin bahçeli evlerinin bir bir yıkılmasını, yerini çarpık bir apartman hesabının almasını sineme çektim. Bir şey gelmedi ki elimden, bahçesini yitiren kentimin ruhunu ve mazisini de unutmasını sessizce izledim. Kıvamın bozulması, kimyanın değişmesi an meselesi. Nasıl olduğunu ben de anlamadım, çok ani oldu ama beline ağır bir balta yiyip de boylu boyunca toprağa kapanan koca çınarın iniltileri arasında oldu bu.

Demem o ki, sarf ettiğim şunca cümle, şunca kelam arasında. Bu şehre eklemlenebilecek, ona borçlu, ondan alacaklı, dört duvar ve bir iç bahçeden başka bir şey bulamazken ben, Trabzon manzumesini canlı tutacak ana damarın çoğu kesikti bende. Bir yanım bile değil, çok yanım ayrıksı, yabancı. Ama değil mi ki biyografimin vazgeçilmez cümlesiyle, hep bu şehirliyim. “Bir şehri sevmenin şartı ona hizmettir” derdi Orhan Okay hocam. Sevmenin şartı hizmetse eğer ben, bu şehre bunca yıl hizmet ettim. Buradayım hâlâ. Hiçbir yere gitmedim. Şikayet de etmedim, kimselere bir şey demedim. Söz aramızda kalmasın, gitmeye gücü olup da gitmeyenlere özgü bir duruşla, için için bir taşra kibri bile geliştirdim.

Kıyısında köşesinde kaldığım, caddelerinden ürkek bir yabancının adımlarıyla geçtiğim doğrudur her hafta sonu. Yine de yağmurunda kayboldumsa da bu şehrin, denizinde duruldum, bulutunda bulundum. Bu şehrin havasını soludum, ekmeğini yedim, suyunu içtim. Şehirlerin de sakinlerinin üzerinde hakkı var. Şunun şurasında ben de bu şehirliyim. Ben ki, “iyi ki” değil “keşke”yim hep. Neye tanık olduğumu bilsem, hiç daha fazlasını kayıt düşmez miydim?

Başlarken

 Başlarken

Nakkaş döndü dolaştı, yine aynı bahçeye geldi.Nakkaşın zamanı geniş, İstanbul’un lâle devrine kıyısından köşesinden yetişti. Bir nisan vakti, cübbesinin yenlerini rüzgâra vere vere, bahçelerinden bir son gün telâşıyla geçti. Tarhlarını, yollarını, manzarasını, göklerini seyretti.
Bir suyun derinliğinde lâle gölgeleriyle yüz yüze geldi. Her bir lâle dalında kendi kendisini devretti, bambaşka bir görüntüde resmetti. Yapraklarının sathında hatmetti. Renginde ezber, biçiminde şerh etti. Her bir kıvrımından geçmişe dair bir yol açıklığı, geleceğe bakan bir göz aydınlığı diledi. Her birini yeni baştan tanıdı. Bir tanışlık bıraktı kendisinden. Bir merhaba aldı. Unutmuştu, hatırladı.

Şeb-i yeldaların önünde siyahın tekinsizliğini yorumladı morla. Beyaz bir lâlenin gölgesinde bütün bir şehri akladı. Alev almış ruhsâr-ı güllerin ağzına emanet etti olanca hevâ ve hevesini. Ne varsa içinde karanlık bir çığlıkla savurdu, bir heceye sığdırdı ömr ü âhını, göklere saçtı külünü, alevini.

Aynı bir harfe döner gibi döndü lâle münhanilerine. Mızraklı bir İstanbul lâlesinin önünde bir hikâyeye tam da yaprağın koptuğu yerden eklenebilirdi. Ama yo! Zamir o zamir değil, bir daha o eski kelimeleri ağzına almamaya yemin etti. Bir yılan gömleğini sıyırır gibi sıyırdı sırtından bütün kimliklerini, sıyırdı cübbesini. Sonra döndü bir lâle kadehinin etrafında bin bir kere, sema etti. Bıraktı kendisini okumayı, kendisinden de isimlerinden de geçti.

Kendisini bundan böyle nakkaş bildi, o isimle bir göründü bir kaybolmadı. Ölmemişti dirildi.

Bir de: Zaman, kendisini bile eskitir. Bütün vaveylasına rağmen lâle sadece bir haberdir, devri gelip geçicidir. Devir her daim gül devridir. Çünkü bir tek o yedi verir. Nakkaş kendisine yepyeni bir kimlik biçerken ilk kez bunu bildi.

Gerisi umulur ki kendiliğinden gelesi…

Aynı gün, aynı köşe.

Görece bir avuntuyla gözlerimi kapasam her şeyin bir saat gibi, durduğu yerden işlemeye başladığını sanacağım. Neredeyse bu dünyada da zamansızlığa inanacağım.

Bu köşeden sessiz sedasız ayrılıp kendi köşeme çekilirken geçerli tek mazeretim haftalık düzene ayak uyduramamışlığımdı. Düz cümlelerin gündelik lisanına sığdırmayı bir türlü başaramadığım yazıların her hafta çıkarılması büyük bir iç emek gerektiriyordu ve yazı da her zaman kendiliğinden gelmiyordu. Yazıyı kendi gidişime uydurmak değil ama kendimi yazının gelişine bırakabilmek için bir vedaya değilse de ayrılığa evet demek mecburiyetinde kalmıştım o zamanlar. Üzerinden yıllar geçti.

Zorunlu olmadan yazmak büyük bir ayrıcalıktı zannımca. Öyle de oldu ilk zamanlar. İstediğim vakit yazmanın, istediğim kadar yazmanın tadını çıkardım doya doya. Araya kitaplar girdi. Sevinçler. Şaşkınlıklar. Kırıklıklar. Yıkımlar. Kısacası hayatın ta kendisi ve onun yazıya vuran ya da vuramayan yorumu, gölgesi, silüeti, benzeri vesairesi.

Fakat geçen zaman içinde, kitabın kesmediği bir hızı fark edip de içimden geçip giden onca cümleyi sıcağı soğumadan, kısa menzilli bir yol aralığında paylaşmak istediğimi fark ettiğimde özledim en çok da bu pazar köşesini. Eskimeden, tükenmeden, hayatiyetini yitirmeden. Oysa öyle çok cümle yitirdim ki.

En çok da yazarını sahiplenen, ona her yazarı mutlu edebilecek bir etkileşimi yaşatabilen Zaman okurunu özlediğimi itiraf etmeliyim şimdi. O ki beni Zaman’sızlığımda bile yalnız bırakmadı. Gönül bağımız süre gitti. En çok da bu nedenle galiba, bir kez daha evet dedim.

Benim içim belli olmaz gerçi. Tembellik edip de pazar yazısını cumartesi öğle evveline sıkıştırdığımda, vakit daralıp da nefesim sıkıştığında kendime yeniden küsebilirim. Bazı haftalar eğer yazı “gelmezse” kaçamak da yapabilirim. Çok bunalırsam yeniden fasıla isteyebilirim.

Ama şimdi buradayım.

Uzun zaman evveldi. Bu sütunda yayımlanan son yazımda “Bu bir veda değil ama ayrılık” demiştim, sütun sonuna not düşülmüş belli belirsiz bir cümleyle. Ya da benzer bir şey, belki tam tersi.

Ama o cümleyle kastettiğim her ne idiyse sonu vardı.

Sonu geldi.