Haber7 – Nazan Bekiroğlu, Lâ dedi ve yazdı!

Nazan Bekiroğlu, Lâ dedi ve yazdı!

Edebiyatımızın özgün kalemi Nazan Bekiroğlu, anlatım ustalığını bu kez sonsuzluk hecesi Lâ için kullandı. Adem ile Havva’yı bir de kadın gözüyle okuyun:

Türk okurlarının çoğu onu “Mor Mürekkep” ile tanısa da o edebiyat severleri ilk olarak “Nun Masalları” ile selamlamıştı. Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha ve Mavi Lale ile edebiyatta usta ve kalıcı bir yazar olduğunu ispatlayan Nazan Bekiroğlu, Cümle Kapısı ile 2003 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Deneme Ödülüne, 2006 yılında ise Cam Irmağı Taş Gemi ile Türkiye Yazarlar Birliği Hikaye ödülüne layık görülmüştü.

Bekiroğlu’nun doktora tezi olan Halide Edip Adıvar adlı araştırması 1999, Doçentlik tezi olan Şair Nigâr Hanım ise 1998 yılında kitaplaşmıştı.

Halen karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapan Prof. Nazan Bekiroğlu, pek çok edebiyatçının aksine doğup büyüdüğü kentten hiç ayrılmadan ünlü olmayı başarabilen ender edebiyatçılardan.

Nazan Bekiroğlu, son kitabında Sonsuzluk Hecesi Lâ’ya getirdiği yorumla adından söz ettirecek.

384 sayfalık hatırı sayılır bir kalınlığa sahip olan La / Sonsuzluk Hecesi, iyi edebiyatın lezzetini bilenlerin “bitti mi?” diye hayıflanalacağı bir anlatım şöleni. La Sahifesi ile başlıyor yazan kitabına ve diyor ki:

“Bir gün Sabâ Melikesi Belkıs’tan Havva’nın hikayesini anlamanın bütün bir insanlığın hikayesini anlamak anlamına geldiğini öğrendim. Çünkü Âdem cem makamındaydı, yani hayatları, hikayeleri kendinde toplayıcıydı. İnsanların bütün halleri Âdem’de gizliydi ve bütün macera onun hikâyesinde özetlenmişti.

Bu cümleyi yıllarca içimde gezdirdim de bir türlü kalemi elime alamadım, anlatmaya kalkışamadım. Oysa anlatmak, benim için anlamanın en yetkin biçimiydi.

Ne zaman ki, kalmak için değil uğrayıp geçmek için kadem bastığımız, kök attığımız değil kısa bir gölge saldığımız şu dünyada bir cennet sürgünüyle yazgılandığımı anladım Kelimeler Kitabı çift isimler sahifesinde, âdem’le Havva’nın yanına bir de Habil’le kabil ekledim. O zaman anladım anlatma zamanının geldiğini.

Hikayenin ismi düştü dilime bir gece: LÂ

İLLÂ, dedim.

Bir ömür boyu aradığım hece harfinin LÂ olduğunu bildim…”

Ve Anlatıyor Nazan Bekiroğlu, o muhteşem kalemiyle dünyanın yaratıldığı günden bu yana dillerden düşmeyen Adem ve Havva’nın öyküsünü kendine has özgün yorumuyla…

Ağaç, Adem’i dünyaya nasıl çağırıyorsa bu kitap okuru hayatı okumaya öyle çağırıyor desek, işi abartmış olur muyuz bilinmez. Ama eserin cazibesi böyle söylettirmiş oldu bir kez…

(Haber 7)

TimeTurk – Nazan Bekiroğlu bu kez “Lâ” dedi

Nazan Bekiroğlu bu kez “Lâ” dedi

Nazan Bekiroğlu yeni bir romanı Lâ (Sonsuzluk Hecesi) ile okuyucularının karşısına çıkıyor. Bekiroğlu, Hazreti Âdem’in insan olarak hikâyesini anlatıyor.

Gerçeği bulabileceği en uzak yere kadar ulaşmak niyetinde olan Nazan Bekiroğlu, ‘Nun Masalları’nda Osmanlı’ya, ‘Yusuf ile Züleyha’da ‘kıssaların en güzeli’ne, ‘Cam Irmağı Taş Gemi’de antik dünyaya götürmüştü okurunu.Bu kez gerçeği, Hazreti Âdem’e kadar giderek arıyor ve okuru mesnevi ile roman arasında biçimlenen Lâ (Sonsuzluk Hecesi) adlı yeni romanına davet ediyor. Bu hafta Timaş Yayınları’ndan çıkacak kitapta Bekiroğlu, Hazreti Âdem’in insan olarak hikâyesini anlatıyor. Yazar, insanlığın Hazreti Âdem’de toplanan mânâsını hikâyenin diline yaslıyor.

Metninin aynasını dolduran onca anlatının ‘birer temsil, mecaz’ olmaktan öte anlam taşımadığını peşinen belirten Bekiroğlu, içeriğe dair pek çok ipucunu da ‘Lâ Sahifesi’ adını verdiği Giriş’te anlatıyor. İyilik ve kötülük, kötülüğün varlık nedeni romanın ana meseleleri. Nazan Bekiroğlu, iyi ile kötünün zannedildiği kadar birbirinden uzak olmadığını, romana yerleştirdiği Şeytan ve Kabil figürlerinde hissettiriyor. Ve şefkatini bu figürlerden de esirgemiyor, yani onları anlamaya çalışıyor. Bekiroğlu’nun, alışageldiğimiz imajlarla örülü şiirsel dili Lâ’da da karşımıza çıkıyor. Ve roman, Bekiroğlu’nun bir ömür boyu aradığını bildiğimiz hece harfinin Arapça’daki olumsuzluk edatı ‘Lâ’ olduğunu hissettirmekle yazarının eserleri arasında özel bir yer ediniyor: Olgunluk. Kültür-Sanat

ÖLÜMÜYLE YÜZLEŞENİN HALLERİ

Bulutlar üzerine eğilince,

Habil bu dünyadan geçmiş. Fazlasını istiyor.

Kalbe ancak sığan duru aklın, emniyetli gönül görüşünün keskinliğinde, görüyor ki:

Her bir yan gölge üstüne gölge.

Gölge gölgeyle didişip duruyor. Her şey oluyor ama hiçbir şey de olmuyor.

Tufan kopuyor ama Habil’in ayakları

bile ıslanmıyor.

Yangının ortasında, ateş yakmıyor,

saçının tek teli tutuşmuyor.

Can acısa bir türlü, acımasa bir türlü. Perdeyi göremeyen bütün gölgeleri gerçek sanıyor.

Ve oyunu buna göre kuruyor, buna göre oynuyor.

Habil’se gölgelerin üzerinden geçip gidiyor. İndirmiş kılıçlarını. Gölgelerle savaşmaya kalkışmıyor. Göklerin vâhid

makamına doğru yer’den geçiyor.

Çünkü acı can evine değince her şey yerine döner.

Her şey gölgeye döner.

Kabil diye biri yok aslında. Bir Allah var, bir de Habil.

Kabil, Habil’in ne kadar dayanacağı sınanırken sadece içi boş bir gölge. Çünkü masumlar da gölgeden ateşler çıkararak sınanır.

Kabil bir bahane.

Ve. Habil diye biri de yok aslında. Bir Allah var bir de Kabil. Kabil sınanırken de Habil bir gölge. Çünkü zalimler de sınanır. Habil bir bahane.

Habil Kabil’e gölge.

Kabil Habil’e gölge.

Hatta:

Bir Allah var.

İkilik yok arada.

Kabil Kabil’e gölge.

Habil Habil’e gölge.

Allah’a göre:

Habil gölge. Kabil gölge.

Gölge üstüne gölge.

Öyleyse:

Gölgenin derdiyle

dertlenmek niye?

BANA BİR İSİM VER, VARLIĞIM OLSUN

Öyle bir çığlıkla attı ki kendini Âdem uykusundan, gerçekte çığlık atıp atmadığını bile bilmedi. Ama iki uyku arasında rüyasının bölündüğü gün gibi gerçekti. Ve başına bir şey gelmiş gibiydi.

O zamansızlık zamanında, cennet ırmağının kıyısında Âdem onunla göz göze geldi. Kuşları, tüyleri ürkütmekten korkarcasına elini uzattı yavaşça. Parmaklarının ucundan dökülen yaseminleri gösterdi. İçine dolan ses ve ışığa, sevince sarmaşığa, usulca, sen kimsin, dedi. Bildiğini bir kez daha bilmek, kelimesini bir de ondan duymak istedi.

Ben kadınım, dedi Havva, ama bu benim sıfatım. Adımı henüz bilmiyorum.

Sonra döndü Âdem’e,

aklına bir şey gelmişti.

Sesi, bengisular gibiydi.

Bana, dedi, bir isim ver,

varlığım olsun.

Durdu, aklından yeni bir şey geçti. Bana, dedi, sen isim ver, varlığım senin olsun.

Bana öyle bir isim ver ki senin adının yanında dursun.

Seni anan beni de ansın. Seni hatırlayan beni hatırlamadan olmasın.

Bir “ile” koy aramıza bizi

birbirimize bağlasın.

kaynak:timeturk