Gemilerin Geçtiği Umman

…GEMİLERİN GEÇTİĞİ UMMAN Kar kokulu sınıflarda poetika dersleri …

Sizi Erzurum’da tanıdım. Sınıflarımız rüzgâr kokardı, yaşayanlar şahidimdir. Önce Yeni Türk Edebiyatı derslerinin zarif hocası olarak girdiniz sınıflarımıza. Ama sizin arkanızda “üzeri tebeşir artıklı koyu yeşil bir tahta” olmazdı, kürsünün ön tarafına geçerdiniz. Aramızdan mesafeleri mi kaldırmak isterdiniz? Bizimse arkamızda değil yan tarafımızda, denize değil dağlara açılan pencereler uzanırdı.

O zaman neler anlatırdınız? Bunlar, içimde daha sonrakilerle birleşti, bir bakıma netliğini yitirdi. Ama yine de ‘o yıllar’ denince aklıma ilk gelen ‘siz’, kimi yeni kimi eski kitaplardan bize poetikalar değerlendirirdiniz. Ve bir mısra sizinle en çok bütünleştirdiğim nedense: Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum. Sizden bize kadar uzanırdı. Öyle ya, aramızda ne kadar çok mesafe vardı.

Sizi uzun zaman bu mısraya sinmiş sesiniz olarak hatırladım. Sonra derslerimize gelmediniz. Başka hocalar tanıdık. Ben onları da çok sevdim ama sizi daha fazla bilemedim.

Garip (değil) ki sizi asıl tanımam, tanımak burada karşılıklı bir açılım, hiç olmazsa açılımın bir ucunun tarafınızdan kabul görmesi anlamına bürünüyor, doktora yıllarında gerçekleşti. ‘Seçtiği’ bölüme kadar eğitimi, galiba pek çok benzeri gibi tesadüflerle yönlendirilmiş bir çocuk olarak ben, ilk yılları sudan sebeplerle harcanmış bir doktoranın zamansızlık telâşeleri arasında, bir başka sevgili, Bilge Seyidoğlu Hocam, öyle elimden tutmuş kapınıza düştüğüm gün son şansım olduğunuzu fark ediyordum. Ve yine ben, bu kapının; romanların geometrik yapı şemalarından, kahramanlarla karşılaşabilme ihtimalinin hiç de muhal farz sayılmayacağı gemiler geçmeyen bir umman tasavvuruna; Halide Edib’e biçilen ansiklopedik teferruat kuruluğundan, Nigâr hanım günlüğünde pusu kurmuş hudutsuz santimantalizm manzaralarına kadar açılacağını bildiğimi, o zaman bilmiyordum. Ama şimdi, buradan bakınca, en baştan bildiğimi de biliyormuşum gibi geliyor. Öyle ya, çok erken yitirilmiş bir babanın kitaplığında da Reşad Ekrem’in İstanbul Ansiklopedisi ve Osmanlı Tarihi vardı, sizin de. Benimse bilinç altımı çözmek için ne Dr. Breuer gerekli, ne Dr. Freud. Çünkü kendisini öylesine kolay ele veriyor. Anlatmıştınız bana;

“Reşad Ekrem benim de çocukluğumda sarıldığım insanlardandı. Her halde babanla aynı kitap ve dergileri okumuşuz. Evvelce konuştuğumuz Yavrutürkler’de bugün bile zevkle okuyabileceğim çocuk romanları vardı, bir kısmı tarihî, çoğu tarihî, fakat çok küçük bir tarihî gerçekten hareket ederek bu kadar güzel bir macera romanı yazılabilir, hatırladıklarım, Son Yeniçeri, Gizli Yol, Balabancık. Yazarı Ahmed Bülend Koçu idi. Derken lisede Reşad Ekrem bey tarih hocamız oldu. Bize boş derslerimizde gelirdi. Ne zengin bir hatıra ve masal dünyası idi. Ahmed Bülend’in Reşad Ekrem olduğunu öğrendim. Bir daha sevdim. Bir de yine o yıllarda İstanbul Ansiklopedisi çıkarmağa başlamıştı. Hiç unutmuyorum, biraz lüks bir baskı, galiba iki formalık bir fasikülü 130 kuruştu. Ne büyük para, nasıl alınabilir? Bir gün lisenin anons panosunda Reşad Ekrem’in imzasını taşıyan bir ilân gördüm. Lise birinci sınıftayım. Ansiklopedi fasiküllerinin o güne kadar çıkmış olanlarının hepsini 50’şer kuruştan öğrencilere vereceğini yazıyor, durur muyum. Hemen o gün, nereden tedarik ettiğimi hatırlayamıyorum, para bulup soluğu Bâbıâli’de İstanbul Ansiklopedisi’nin bürosunda aldım. Bana bizzat kendisi, en temiz nüshaları seçerek verdi. Yine hiç unutmuyorum. ‘Al bakalım, bu gece sana uyku yok’ dedi. Hakikaten o gece bana uyku yoktu. Teker teker sayfaları keserek, o güzel gravürleri seyredip, seçtiğim yazıları okuyarak sabahı ettim. Bir şey daha yaptım, birkaç gün sonra panodaki o Reşad Ekrem imzalı ilânı yerinden alıp sakladım. Hâlâ da saklarım”.

Fark ettiğiniz gibi Hocam, bu yazı mektuplarınızla ‘sarmal’ olarak kaleme alınacak.

Mektuplar dedim de, her yeni yılın ilk mektubunu size yazardım. Bundan çocukça anlamlar çıkartırdım, bu yıl en çok size yazacağım, diye. Çünkü ödülü vardı, hiçbir mektup cevapsız kalmazdı. Başındaki ‘galiba’ kaydı, içimde ince bir yeri sızlatsa da, “1985 ile 1993 arasında en çok ve sürekli” yazıştığınız benmişim. 1993’den sonrasının hesabı henüz yapılmadı, bu ünvanı kimseye kaptırmak istemem, çünkü olamadığım var: Asistanınız olmak isterdim. Hem de görev sınırları gündelik kanunlarla çizilmiş cinsten değil, tam da o, hocasının çantasını taşıyan, masasının tozunu alan, aldığı nefesi defterine kaydeden cinsten (hoş siz bütün bunlara müsaade eder miydiniz). Olmadı, kısmet başka bahara, gemiler geçmeyen o ummana. Ben ümidimi kesmiş değilim.

Şimdilik bana hiç de daha az kıymetli olmayan başka bir şey kaldı: Çoğu “Aziz Nazan” diye başlayan, “eveet, bu mektubun da sonuna geldik” ikazından sonra “gözlerinden öperim” ile imzalanan; “hocalık tecrübelerinin aktarımı”ndan “analık babalık tecrübelerinin”, nihayet “hayat tecrübelerinin” aktarımına dönüşüveren mektuplarınız. Telefonların dökümüyse kolay yapılamıyor.

Şimdi ben, mektuplarınız masamın üzerine dağılmış, bu yazıyı soğuk Trabzon akşamlarında yazarken. Biraz öncelerde telefonlarda sizinle konuşup, Nietzsche’yi ve Descartes’ı size sorup, nasılsa, bu yazıyı yazmakta olduğumu az kalsın ağzımdan kaçıracakken. Atatürk Üniversitesinin kim bilir hangi mevsiminde ceketinizin eteğinden başka tutunacak hiçbir yeri kalmamış bir ‘küçük kızı’ düşünmekteyim. Ne kadar çok bildiğimi elbet değil, ne kadarsa, bildiğimi ne çok size borçlu olduğumu artık ölçemem. Yazdıklarınıza bakıyorum da, ne kadar ince ayrıntılarla duygu ve düşüncelerinizi, kendi kadehimin hacmince yüklenmişim. Ne kadar çok yağmalamışım kelimelerinizi, cümlelerinizi. Ama siz gerçek hükümdarsınız ve Cemil Meriç haklı, gerçek hükümdarlar yağmalandıkça büyürler. O yüzden yağmalanmaya bunca kolay müsaade etmektesiniz.

“Kitaplarım gibi bildiklerim de herkese açıktır” diyordunuz. Doğru, neye ilgi duysam, neye heves etsem, önümde geniş bir kapı açardınız. Ne ayrıntılarla yüklüydü bize konuştuklarınız. Hiçbir şey sizde makesini bulmadan geri dönmezdi. Ama bilgi ve birikim, uğrunda emek sarfedilen, size bir saltanat tacı görüntüsünde değil inanılmaz bir sadelikle yakışırdı. Ve ben gayeyi kaybederek, hayranlık ve şaşkınlıkla bu defa, size yönelirdim.

Böyle olunca Hocam, ben sizin hem en vefalı, hem de en vefasız öğrencinizim biliyor musunuz? Çünkü çok zaman sizi aşıp da sizin işaret ettiklerinize geçemedim, “Velleylî’de kaldım” hasılı.

İşaret ettiklerinizin arkasında insan ve tarih bilinci vardı:

“Bir Osmanlı öğrencisinin okul karnesini gördün mü hiç? Ya bir doktorun reçetesini? Eski harflerle miydi, yoksa Fransızca mı? ya bir kibrit kutusu nasıldı? Acaba bakkalların kese kâğıdı nasıldı? Hep bu bildiğimiz teknikle mi yapılmıştı? Mendillerimiz, çoraplarımız daha mı küçüktü, daha mı büyük? Eb’adı? Görüyorsun saklanacak şey çok”. (…) Namık Kemal’in Avrupa’ya giderken bindiği vapurun bileti elimizde olsa az şey midir?”

Namık Kemal’in Avrupa’ya giderken bindiği vapurun biletine ulaşmak için hayallerimden başka ülkelerim yoktu ama ‘sararmış fotoğraflar’ toplamaya kalkışırdım söz gelimi. Sözünü ettiğimde, bana anlattıklarınız sararmış fotoğraflardan çok daha dikkate değer kılınırdı içimde.

“Benim böyle çocukluk resimlerim vardır. Daha da güzeli annemin, hattâ anneannemin fotoğrafları. Hafif bir peçe, bir tarafından ihmal edilmiş gibi sarkmış bir etek hattâ gözde beyaz, mini mini bir fiyaka gözlüğü. Sıkma baş, bir tarafta yine ihmalle çıkmış numarası bir parça perçem. Duruşlar, oturuşlar, sun’i sandalye, koltuk stilleri. Elin biri yüksekçe bir sehpaya dayanır. Daha neler de neler. Mesut insanlar fotoğrafhanesi. Fotoğraflardaki bütün insanlar mesuttur”.

Eski kartpostallara heves ederdim, “her biri biraz entelektüel, biraz sanatkâr ruhlu” Fransızlar’ın kurduğu “meşherlerden” kim bilir hangisinden alınıvermiş bir yığınını hem de arkalarındaki yazılarla ortaya dökerdiniz:

“(…) Meselâ 1900’lerde bir Fransız’ın İstanbul’dan annesine, karısına gönderdiği, bir kısmı hasretini, bir kısmı Türkiye intibalarını anlatan satırları. Sana bir yığın hikâye faslı”.

Bir yığın hikâye faslını işaret bana lûtfedilirdi de Hocam, sizin içinizde daha mı az hikâye vardı?

“‘Sevgili anneciğim, sana İstanbul’dan yazıyorum. Müslüman kadınlar burada siyah örtülerine bürünmüş olarak kıra çıkarlar ve kendi başlarına dinlenir, denizi seyrederler. Yarın posta vapuru ile Karadeniz’e gidiyorum. Kardeşime, yeğenime selâm’.

(…) Kimdir bu yazıların sahibi? Çocukları torunları olsa, onları bulsam da göstersem: İşte senin deden, senin baban, büyük amcan 1913’de İstanbul’dan ninene bu kartı göndermiş. Bundan haberin var mıydı?”.

“Ne kadar çok hatıra ve insan”

Neler söylerdiniz, neler yazardınız? Galiba öncelik ‘insan’daydı. Kimi tanıdığım, çoğu adını bile duymadığım; yerli yabancı, kadın erkek, eski yeni bir dolu sanatkâr, bilim adamı, düşünür, ehl-i dil. Veya halktan, sıradan, ama sizin içinizde (sizden dinledikten sonra bizim de içimizde) bir kıymeti haiz bir dolu hayal. Mehmet Kaplan’dan, “her şeyi bir müze nesnesine dönüştüren Süheyl [Ünver] bey”e; Kaya Bilgegil’den, “gerçek bir Kamelyalı Kadın olan George Sand”a; Tanpınar’dan, “Türkoloji bölümünün hademeliğini yapan “zarif, efendi Çeşminur hanım”a kadar. Nurettin Topçu’dan, “trajedisi, hattâ, bir san’atkâr’a ihtiyaç duyulmayacak kadar hayat tarafından hazırlanmış III. Selim”e; Abdülaziz Efendi’den, cüzdanınızın bir köşesinde silik fotoğrafı hâlâ mahfuz Celâl Hoca’ya; İbnülemin’den, Nihad Çetin’e; Çetikçi Süleyman’dan, Rabia Hatun’a; kimi ciddi ve ağır başlı, kimi uçarı ve çapkın son dönem sultan hanımlarından, “bir müddet cariye olarak bulunduktan sonra sarayların dağılması üzerine açıkta kalıp bir çeşit nostaljiye kapılan” mahalleli saraylılara; Refik Ahmed’den, Ahmed Refik’e, Osman Cemal’e, Servet Muhtar’a, Haşim Nezihi’ye… Size hep “geç kalmış bir Müslüman ermişi gibi gelen Epiktetos”tan, “hem batıyı hem doğuyu uyandıran bir adam Eflatun”a kadar. Bize anlatacağınız “ne kadar çok hatıra ve insan” vardı. Bunlardan bizzat tanıdıklarınız sizde azalarak değil çoğalarak yaşardı ve “bir takım isimleri” kaybetmiş olmanın hüznünden belki daha ziyade, onları paylaşabileceklerinizi de kaybetmiş olmanın hüznü, size öylesine yaraşırdı:

“Eskiden benimle ortak çevreleri olan insanlar vardı. Bir takım isimleri zikrettiğim zamanlar, onlardan bir yankı gelirdi. Bir sokağın, bir çeşmenin, bir mezar taşının, bir esnafın beraberce hatıralarını taşıdığımız insanlar. O arkadaşlarım veya büyüklerim gittiler. Ali Karamanlıoğlu, Muammer Özergin, Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan. (…) Şimdi bunların hepsini kaybettim. Küllük kıraathanesinde çaycı Nimet’i, Sahhaflar’da kitapçı Nizamettin’in şakalarını, yine Sahhaf Raif Bey amcayı, Şakir Hoca’yı, Boğaz’da 65 numaranın Tahsin Kaptan’ını, Balat’ta Lâz Bakkal’ı, Beyoğlu’nda Şişman Bakkal’ı, Yavrunun çayhanesini, Mersin Efendi’yi, Fatih’te Bulgar muhallebiciyi artık kim hatırlar ve ben bunları kimlerle konuşabilirim?”

Ben hep dinlerdim Hocam. Hele içlerinde biri vardı ki, hat hocanız, onu bir başka türlü dinlerdim:

“O koca ruh, o bağ budamak zoruyla (geçim için) nasır tutmuş ellerle çizdiği hatlar, o ne harikulâde, bana şimdi Quasimodo’yu her bakımdan düşündüren eciş-bücüş vücudunun gerisindeki o san’atkâr ruh, bu teneke medeniyetinin zalim bir şoförünün sürdüğü tekerlekleri altında uçtu gitti. Elli kilo gelmeyen gövdesinden ne kalmıştır? Ama o hattı tutan kalemi çeken parmakları ne oldu? Asıl onu merak ediyorum ve o zaman ruhun varlığına ve ebediyetine daha çok inanıyorum. Gemiler geçmeyen bir ummanda her halde o güzel kalemiyle yine yazıyordur”.

Sonra, bitip tükenmek bilmeyen kitap, yazar, film, müzik, şiir, mısra, güfte, beste sohbetleri. Sohbet diyorsam da, ben size muhatap konumunda değildim elbet. Yine de siz çokça dinlerdiniz, çünkü size mahsus bir metotdu bu, dinlerken öğretirdiniz. Kitaplar ve yazarlar arasında Dostoyevski’nin ve onun hayata doğru uzanan açılımlarla merhamet ve sevgiyi telkininin içinizde özel bir yeri vardı. “Gelmiş geçmiş asırların en iyi romancısı Dosto.”, “aman Yarabbi” nidasıyla başlayan ve söz gelimi Beyaz Geceler için sarfedilmiş kimi cümlelerinizden anlardım ki sizi açıkça büyülerdi: “Aman Yarabbi! O kadar basit bir konu insanı nasıl böyle büyüleyebiliyor?” Sonra Karamozoflar’da kim bilir kaç dostunuzla paylaştığınız ve Forster’da da aynı dikkati sezmekle heyecanlandığınız sahne: Mitya’nın, tahta bir sandık üzerinde uyuya kalıp da, başının altına kim tarafından konulduğu bilinmeyen bir yastık, “bir rüya gördüm beyler” diyerek yepyeni bir hayata uyanması. “Moskova’dan Petersburg’dan kopup, Sibiryalar’a doğru yayılan bir yankılı ses gibi”ydi Rus sanatı sizin için. Sadece Dosto. değil, merhameti, hele ıztıraptan doğan merhameti telkin eden tüm romanlara açık bir yanı vardı gönlünüzün. Hele bambaşka bir kıymet atfettiğiniz, Xavier de Maistre’nin Aoste Şehrinin Cüzamlısı, Odamda Seyahat, Odamda Gece Seferi hikâyelerini ne kadar çok dostunuza, öğrencinize tavsiye hattâ armağan ettiğinizi yakınlarınız hep bilir.

Bir yığın da mekân girerdi mektuplarınıza arkalarındaki hikâyelerle: “Kadirşinas” Fransızlar’ın, “Voltaire ve Rouseau, hayatlarında birbirlerini yiyen bu iki deha’yı yan yana getirmiş” oldukları “bir kaç defa zevkle” gezdiğiniz Panteon, Paris’in parkları, ille de son baharları. “Beyoğlu’nun Tünel yolunun o kalabalık insan, eşya, vasıta kalabalığı, kozmopolit, her çeşit dilin, kıyafetin, davranış tarzının birbirine karıştığı dünyası içinde daracık bir kapıdan birdenbire” geçilen Galata Mevlevihanesi. Galip ve diğerleri. Hiçbir kabristanın olamadığı kadar munis olabilen Hamûşan. Küllük’ün öyküsü, Emirgân ya da Kanlıca kahveleri, biraz daha zâdegân olanların devam ettiği Markiz yahut Löbon pastahaneleri…

Ayrıntıları, mektuplarınıza dağılmış ve hiçbirini feda edemediğim, bu yazıya yedirme telâşesinden vaz geçmeliyim Hocam. Yoksa editörün sayfa kaydını ihlâl edeceğim. Ama ikisi var ki onlardan vaz geçemem: Erzurum ve İstanbul.

Sizin Erzurum’u sevdiğinizi herkes biliyor.

Bu açık mektubun ilk cümlesini tekraren, ben sizi Erzurum’da tanıdım. “Senin de ömrünün bir parçasını bıraktığın bu şehir”, diyordunuz “son Erzurum mektubu”nun bir yerinde, 7 kasım 1994 tarihli. Ve ben, birazdan bahsedeceğim ne kadar İstanbul olsanız da, sizi Erzurum’a hep yakıştırdım. Gerçi siz de kendinizi Erzurum’a yakıştırdınız ya. Hem de öyle bir yakıştırdınız ki ispatını 36 yıllık bir sevgiyle gerçekleştirdiniz:

“Sevmenin alâmeti hizmet etmek ve hizmet etmekte devamdır. Şimdi 63 yaşımda olarak ve hayatımın yarısından fazlasını hiç şikâyet etmeden burada geçirdiysem, sevmekte kimsenin şüphesi olmasın. (…) Benim Erzurum’u sevdiğimi herkes bilsin. (“Erzurum Üzerine Söyleşi”, Büyük Erzurum, 11 temmuz 1994).

Sizin Erzurum’u sevdiğinizi herkes bildi. “Birdenbire bastıran kar, tipi”, kesilmiş elektrikler, yanmayan kaloriferler arasında ve el yazısıyla kaleme alınmış bir kaç mektubunuzdan biri olarak aldığım “son Erzurum mektubu”nuzu okurken, “36 yıllık Erzurum macerasının 1 kasımda noktalandığını”, size verilen ilmühaberden o güne kadar ki hocalık maceranızın “39 yıl 5 ay 1 gün olduğunu” öğrendiğinizi okurken ben de bildim Hocam.

Yarım kalmış bir rüya: İstanbul

“Taliim beni denizden değil, akarsudan bile uzak bir dağ şehrine bıraktı”, böyle diyordunuz hem Erzurum’dan hem İstanbul’dan bahseden bir mektubunuzda suyla bağlantılı olarak. Öyle ya İstanbul biraz da su demekti ve siz su götürmez bir biçimde ve 36 yıllık Erzurum macerasına rağmen İstanbul’dunuz. “İstanbul gerçekten acaip bir şehir. Dünyada bu kadar sevilmiş bir şehir var mıdır” diye sorabiliyordunuz ve yalı tavanlarında oynaşan su ve ışığın macerasını biliyordunuz.

“Denizi bilirim. (…) O uğultu hiç de deniz çocuğu olmadığım halde (yüzme bilmem), denizin en azgın zamanı, en sakin zamanı, hepsi benim için büyük değerlerdir. Tanpınar’ın ‘deniz insanla konuşur’ sözünü basit bir istiare olarak düşünmem ve çok severim. Nereden diyeceksin. Ben Abdullah Şinasi gibi yalılarda büyümedim. Ama bir yalıda geçen hayatı uzun zaman tattım. Anneannem Çengelköyü’nde çok büyük bir yalının bir bölümünde kiracı olarak kalırdı. Ben de fırsat buldukça, hele yazları aylarca onlarda kalırdım. Bu hatıralarım 10 ilâ 16 yaşlarım arasına aittir. Bir evin içinde denizin olması ne demektir? İkindi güneşi vurunca (çünkü Anadolu kıyısındaydık) yalının tavanında güneş pırıl pırıl gölge-ışık oyunları oynardı. Boğaz lodosla kudurur. O zaman yalının altındaki kayıkhanenin tâ içlerine kadar dalgalar güm güm vurur. Denizin sesi sustuğu zaman da ev halkı müphem bir korku ile uykudan uyanır. (…) Bu yalıyı biz o zaman Hüseyin Hüsnü paşanın olarak bilirdik. Tahmin ederim daha önceki sahibinin adına atfen şimdilerde Abdullah Paşa yalısı olarak restore ediliyor”.

İstanbul sizin için yarım kalmış bir rüyaydı: “Çünkü hayatımın en güzel ve rahat yılları geçti orada. Her kaygıdan âzâde. Yüzlerde nur ekinlerde bereket olduğu devirlerdi”. O rüyayı tamamlamak istiyordunuz:

“İstanbul benim için de, halâ yarım kalmış bir rüya. Artık o rüyayı tamamlamak için dönüşe geçmek istiyorum. (…) O zaman İstanbul’da birçok şeyi yeniden yaşamak, bildiğim her taşın, her yazının, her kırık minare, çeşme taşı, kabir parçasının, benim çocukluğumu bilen her ağaç gövdesinin, benim tanıdığım her kedi, tavuk, at’ın, bilmem kaçıncı torunu olduğunu düşüneceğim yavrularının bende uyandıracağı empresyonlarla ‘Bayezid Camii etrafında Yarım Asır’ hatıralarını kaleme alacağımı tasarlıyorum”.

(…) Kafamda zaman zaman artık yarım asrı geçen hatıralarımı, çoğu da yirmi beş yaşıma kadar olanları, toparlayıp, biraz romanesk bir tarzda kaleme almak var. Her sabah uyanırken kafamda bir takım bölümleri, pasajları kıpırdıyor. Ama ne zaman? Ne zaman?”.

“Bu mekânı etrafında geniş daireler, helezonlar çizerek, hemen bütün İstanbul’u içine alan bir merkez olarak düşündüm. Her şehrin, her Türk şehrinin bir arastası vardır. İstanbul’un arastası da benim için Bayezid’dir”.

“Aslında bizzat yaşadığım bir ömrü benden önceki başkalarının hatıralarına kıyasla pek değerli bulmuyordum. Yani pek ilgi çekeceğini zannetmiyordum. Ama görüyorum ki senin ve daha genç olanlar için -tabii ilgi duyanlar- bir şey ifade edebilir”.

Benim İstanbul haneme ay doğduğu kesindi. Bizler “Bayezid Camii Etrafında Yarım Asır” hatıralarını bekleye dururduk da her rüya gibi bunun da bir ‘ters’ tarafı vardı, görürdünüz:

“İstanbul’a gitme gereği artık bende bile bir tutku değil. O İstanbul var mı bilmiyorum. Halkı küçümsemem. Seviyeye de inanırım. Bu iki duygunun arasında İstanbul’da artık Türkler’in Müslüman Türkler’in yaşadığını düşünemiyorum. Hitit mi, başka bir millet mi, onun profilini taşıyan, sanki her insanı patronuna gayz ve kin dolu, sakalları uzamış, kıyafetsiz bir yığın grevci mi çapulcu mu nedir öyle bir insan sürüsü, yığın. Bizans’tan sonra beş asırlık Osmanlı medeniyetinin mahsûlü değil bu. Peki kim bunlar, bilmiyorum”.

“Aslında ben Haliç kıyılarında büyüdüm. Orası bütün klasik Osmanlı ekalliyetlerinin bir arada bulunduğu koca bir semttir. Yahudi Rum ve Ermeni. Onların hepsi Osmanlı idi. Yerli istanbullular ve çok değişik yerlerden gelen Anadolulular da vardı. Ama İstanbul onların hepsini eritiyordu. Onlar da etraflarına bakıp nasıl eriyebiliriz düşüncesindeydiler galiba. Nasıl efendi, hanım oluruz? Bir medeniyet kolay kurulmuyor. Bir Osmanlı İstanbul’u için 500 sene gerekti. Ama kırk senede o medeniyeti kemire kemire bitirdiler.”

“Sevimliliğini şimdi tamamen eskiliğine ve eskilerin ihyâ edilmesine borçlu bir İstanbul. Sonra… Cumhuriyet devrinin hangi romantizmi ileriki nesillere anlatılacak? Hangi pitoresk köşesi? Hangi konak, yalı, köşk? Gri apartmanlar mı? Hiç şüphesiz insan her yerde büyük duygular yaşayabilir. Fakat bu gri binalar dünyanın her tarafında aynı. Yani kozmopolit bir çevreyi, mekânı gösteriyor. Orada bizim olan ne var acaba?”

İstanbul’da her şey gibi yıldızlar da yitiyordu:

“Yıldızları benim için de seyret. İstanbul’da yıldız filân kalmadı. Ateş böcekleri gibi, baykuşlar, bülbüller, çaylaklar, hattâ kelebekler gibi yıldızlar da hayatımızdan çekildi galiba. Geçenlerde Yalova’ya gittik ve iki gece kaldık. Orada hâlâ yıldızlar vardı. Çocukluğumdan beri, özellikle Yüksek Muallim Mektebi’nde iken yani Çapa’da yatılı iken, astronomide okuyan arkadaşların yardımıyla epey yıldız tanımıştım. Bir de gök atlasım vardı. Bir şeyi sevmek için tanımak lâzımdır. Sevdiğimiz bütün yemekler, hayvanlar, insanlar, kitaplar vs. gibi yıldızları da tanıdıktan sonra sevdim”.

Yıldızlar yitse de Süleymaniye yerindeydi, temmuz son cumalarda sizi dostlarınızla ağırlamaya alışkın kuru fasulyeci de:

“Bizim önümüzdeki cuma (temmuzun son cuması), Süleymaniye’de cuma namazı-cihan padişahının türbesini ziyaret-kuru fasulye geleneğimiz var. Ben artık sayısını unuttuğum kadar dosta bu randevuyu veriyorum. Ama oraya kaçı gelecek bilemem”.

Temmuz son cumadan bir sonraki cumanın tenhalığı sizi incitse de:

“Temmuzun son cuması gidemediğim Süleymaniye’ye ağustosun ilk cuması gittim. Erzurum’dan gelmiş bir iki aşinanın dışında kimse yoktu. Süleymaniye, Türbe ve kuru fasulyeci eski keyiflerinde. Fakat anlıyorum ki mekân da dostlarla beraber var. Yalnız kaldığım ve kimselere anlatamadığım, anlatamayacağım, yanımda dürterek bir güzelliği gösteremeyeceğim bir şey, pek mânâ ifade etmiyor.(…)Biraz da artık herkesin yaz tatiline gitmesi, uyulması zaruri bir moda oldu. O yüzden benim kuru fasulye sevdası ile Süleymaniye seyri, kendi başıma icra edilen zavallı bir hatıradan ibaret kaldı”.

İçimi acıtırdı anlattıklarınız, daha çok anlatmanızı isterdim de dinlemekten başka yapabildiğim bir şey olmazdı:

“İşte ben bu mektuplarla sana, belki bunlardan çok uzak olduğun halde, bilmem hangi alâkalarla dinlediğini tahmin ettiğim bu eski hikâyeleri anlatıyorum. Kısa İstanbul gezilerinin sana, birçok içinde oturanlardan daha çok empresyon kazandırdığını tahmin ediyorum. Çünkü orayı gözünle değil, bir çok san’atkârın anlatmasıyla tanıdın. Gözünle de bir çok san’atkârların sezdiklerini görmek istedin. Zannederim büyük kazancın bu”.

“Hepsi de yüzü Bâb-ı Hümayun’a dönüktüler”.

İçimde hep temmuz son cuma ile birleşen bir anı var, anlatınca siz de hatırlayacaksınız. Hani öğrencileriniz, dostlarınız, nasılsa bir ucundan müdahili oluverdiğim bir halka. Ayasofya önündeki kahvelerden birinde oturuyoruz. Ben hem size yakın olmak istiyorum, hem Bâb-ı Hümayun’u görüş açım içinde korumak, şunun şurasında yılın kaç günü hümayun kapıların önündeyim ve kaç günü sizi dinleyebilirim? Bir ara size, tam da o an, orada, ayağımızın değdiği yere, yeniçeri isyanlarından herhangi birinde kim bilir kaç yeniçerinin ayağının basmış olabileceğini tahmin etmek istediğimi sezdiriyorum, ve mahşerî bir gürültü çıkarmış olmaları gerektiğini. Siz bir an kalın mercekli gözlüklerinizin altından gözlerinizin içi gülümseyerek bir çırpıda eksik olan parçayı yerine koyuyorsunuz: “Hepsi de yüzü Bâb-ı Hümayun’a dönüktüler”. Bu küçük ama çok büyük dikkatin, dikkatten öte bir şey olması gereken şeyin beni neden o kadar çok sarstığını daha sonraları çok düşündüm. Size eklemlendiğim noktaların en güçlüsüydü bu, fark ettim. Hani, lisans yıllarımdaki ‘siz’ tek mısraya sinmiş bir sestiniz: Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum. Sonrası için sizi anlatmamı isteseler, bu anıyla başlardım, bu cümleyi aktarır sonra susardım, “hepsi de yüzü Bâb-ı Hümayun’a dönüktüler”. Çünkü siz ‘arkadaki’ni merak edenlerdendiniz, böyle bakıyordunuz tarihe ve hayata:

“Hep aklıma gelmiştir. O devrin bir dervişi, bir bilgini, sarayda bir küçük insan, bir yeniçeri. Bunların hayatı neydi? Soğuk bir kış günü Üskürdar’dan Beşiktaş’a giden bir paşa babanın küçük kayığında denizi geçerken duyduklarını kim yazacak? Tanpınar’ın, Fatih devrinde, İstanbul’a girdiği zamanki baharı anlatışını o kadar iyi hatırlıyorum ki. İşte gerçek bir romancının bakışı budur diyorum. Bunu söyleyen çıkmıyor”.

Hasılı benim Güzeller Güzeli Hocam, poetika ve roman tekniği dersleri verseniz de rüzgâr kokulu olduğuna yaşayanları müşahit tutabileceğim sınıflarda, sizin bir romanınız vardı. Ve bir gün tercih mecburiyetinde kalsam, bu yanınızı akademik yanınıza değişmezliğim de, bir akademisyen olarak, benim ikinci büyük suçum. (İlki sizi aşıp da işaret ettiklerinize geçemememdi ve bu noktadan bakınca ikinci suçum ilkinin bir neticesi olarak hükümsüz kalıyor).

Size eklemlendiğim o noktada ben ifrata kaçardım, tam bir yolunu kaybedişti o XVI. asır aynalarının içinde. Siz bundan bir bakıma memnuniyet duyardınız, duyardınız ya kim bilir hangi sezilerle beni uyarmaktan da geri kalmazdınız:

“Osmanlı sarayına iyi daldın. ‘Oda’ hikâyesiyle o kapıyı bence iyi açtın. Adeta marazî bir ruh hali bir nostalji gibi seni sarıyor. Devam et ama nostaljinin son ucu melânkolidir. Kahramanını bundan koruyacak olan bugün yaşamakta olduğunu her zaman veya zaman zaman fark etmesi olacak”.

Yine de ben, yolumun düştüğü masal aynasının içinde biriken her görüntüyü önce size söylerdim. Ve bana öyle gelirdi ki 16. asır Üsküdarları’ndan bakınca, elektrikle henüz tanışmamış bir İstanbul sarayının suya nasıl döküldüğünü merak etmeyi siz herkesten iyi bilirdiniz, üstelik ucunda melankoli tehlikesi olmadan.

Yerçekimli Karanfil

Buraya kadar bütün anlattıklarım, farklı öznelerin ağzından benzer hikâyelere dönüşebilir eminim. Söylemek istediğim, bilgi söz konusu olunca takındığınız teveccüh, ‘talepkâr’ konumuna yerleşen herkese mahsus bir haldi. Ve o anda biz tam anlamıyla ‘biz’ olurduk.

Hocam bilmem fark ettiniz mi, siz bizim elimizde Edip Cansever’in Yerçekimli Karanfil’i gibi biteviye büyüyen bir sevgiydiniz, ya da “eski şiirin meş’alesi”. Hatırlayın, küçük ve cılız bir suyun engin ırmağınıza kavuşarak kamaştığı noktada, bana Mehmet Tekin beyin cömertliğini örnek göstermiştiniz, süre giden doktorasından dosyalar dolusu Peyami Safa esirgenmeden önümde. Etrafınızda her biri kendisinden bir öncekinden el alan ve bir sonrakine elini uzatan bir silsile uzanıyordu:

“Benim, öğrencilerimde görüp de en çok mesud olduğum hadise nedir biliyor musun, Mehmet Tekin’in sana, senin İbrahim Kavaz’a, Nazım [Hikmet Polat]’ın Hayriye [Kabadayı]’ye, elindeki bilgileri vermeleri, hem de gönülden olduğuna inanıyorum, tehâlükle vermeleri, daha da verebilecek olduklarını göstermeleri. Bunun benden kaynaklandığını zannetmiyorum. Allah lûtfetti ve sizin gibi, etrafına yardımı esirgemeyen iyi öğrenciler verdi. Emin ol çalışmalarınızın değeri bir tarafa, bu konudaki bir eksikliğiniz beni perişan ederdi”.

“Bunun benden kaynaklandığını zannetmiyorum” demeyin, tam da aynı cümleyle ve hiç olmazsa kendi payıma, bu sizden kaynaklanıyordu. Biz, birbirimize el uzattıkça sizi mutlu edeceğimizi bilir, böyle onanırdık. Sizse çoğalmanın sırrına vakıf olanların geldiği ülkedendiniz, ismi bâkî kılanın ne olduğunu bilenlerin de:

“Mustafa [Kutlu] ile muhabere etmeniz beni memnun ediyor. Sizleri kendi çocuklarım gibi telâkki ettiğim için hepinizde benden bir şeyler yaşadığını hissediyorum. Hattâ benden daha iyi şartlar içinde benden farklı yollara uzanmanız beni daha da hoşnut ediyor”.

“Sana çalışmaları için yardım isteyenlere el uzatacağını biliyorum. Bunu ihmal etme. Bizim dergâhımız hep verecektir. (…) Bâki kalır sahîfe-i âlemde adımız”.

Netice mi?

Sizi anlatmak Hocam, bir yazının sınırlarına sığmayacak kuşkusuz. Bu yüzden ben koyu punto italiklerle ara başlıklar açıyorum boyuna, refakatinde kar aydınlığı Trabzon kışları, denize bakan odamda. Sonsuzlukta bir nokta değil miyiz şunun şurasında?

Bağışlayın, nasıl anlatsam olmuyor. Görüyorsunuz size yazdığım bu ‘açık mektup’ en özeli oluyor ne hikmetse. Ya sizin bendeki yansımanızı anlatıyorum, kendim bir ayna yerine, ya sizde yansımasını vehmettiğim bir ben’i arıyorum, sizi anlattığımı zannederek. Ve ikisi de katıksız bir sevgiye dönüşüyor sonunda. Objektif anlatmalar için sevginin aradan çıkması elzem demek.

Ama ben objektif olmayan anlatmalara kaniyim. Kaç tane Orhan Okay Hoca var ki hayatımızda? Bunun için ya bu yazının gayesi muhatabından çok müellifine dönüyor.

Her zamanki büyüklüğünüzle anladınız değil mi ve bağışladınız. Büyük bir hocadan öğrenmedik mi biz tanımanın sevmeyi ve anlamanın bağışlamayı beraberinde getireceğini?

Sizi anlatamadım istediğimce. Kifayetsiz olduklarını hep biliyorduk ama kelimeler müstamelmiş, ben bunu bu günlerde öğrendim.

Haydi itiraf edin Güzeller Güzeli Hocam, bana bunu öğretmediniz.

Leave a comment

Your comment