Son İçin Güzelleme

…SON İÇİN GÜZELLEME…
Nokta salt matematikçiler için başlangıç değil. Romanlar da asıl başlaması gereken yerde bitiyor.

Romanların sonları fırtınadan sonraki sükûta benziyor. Ki onlar aynı zamanda fırtınadan önceki sükûtlar da.

Düşünsenize Aşk-ı Memnu’nun Beşir’ini. Bir yerlerde hâlâ öksürüyor ve Nihal’ler mutlu olsun adına defalarca ölüyordur kuşkusuz. Gevher, o silik harem ağası, ama Sergüzeşt’in en güzeli, Dilberleri özgürlüğe kavuşturmak niyetine mavi beste Nil sularında, sonsuza değin can veriyordur hiç tükenmeden.

Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’i. Onca yenilginin ardından Yemen’de ne yapardır dersiniz? Ya o dilenci, türküsünü hâlâ söylüyordur değil mi? Bunun için değil mi ki zaten, harikulâde bir duyuşun sahibi Tanpınar, arkasına düşerek ‘Ahmet Cemil’le Mülâkat’ ihtiyacını hisseder. Hisseder ya Tanpınar’ın şaheserinde de aynı ‘son’ bizi beklemektedir. Öldüğü, çıldırdığı ya da kurtulduğu pek kestirilemeyen Mümtaz, yaşamındaki tüm ayrıntıları ışığında görünür kılan Nuran deneyiminden sonra, nihayet kendisi olarak yaşamayı becerebilecek midir?

Şımarık ama sevimli ve zavallı başı hayalin buğulu semalarından gerçeğin sert ve katı zeminine defalarca çarpan, kendisini sonsuz bir şefkatle kucaklamaya nedense her zaman hazır olduğum Bihruz bey. Araba Sevdası’nın o son sahnesinde, Direklerarası XIX. asırlarda en son karşılaştığımız Ramazan gecesinden sonra ne yana yürümüştür acaba?

Romanlar asıl başlaması gereken yerde bitiyor, bakın göreceksiniz.

Anna’dan sonra Vronski’yi hiç düşündünüz mü? Seryoja’nın abajuru dantelli gece lâmbası, duvarlara cinlerin dansını hâlâ düşürüyordur değil mi, Petersburg bahçelerinde, göremediğimiz kar fırtınaları sürüp giderken.

Aleksandre Dumas’nın sadece gemiyle uzağından geçerken gördüğü o adanın kontu, Monte Cristo. Pek çoğumuzun gözlerini daha çocukluk çağında çift sütuna incecik yazısıyla hırpalayan o dev romanın sonundaki macera yorgunu; yanında güzel Haydée ile yol aldığı esrarengiz ülkelerde yeni bir romanı yaşıyordur elbet, kuşkunuz olmasın. Eğer öyle olmasaydı, bu gün İf şatosunda görevliler, Edmon Dantes namıdiğer Monte Cristo’nun hücresini büyük bir zevkle ziyaretçilere gösterirler miydi hiç?

Romanlar sürüyor.

Werther’in intiharından sonra Lotte, İki Şehrin Hikâyesi’nde, sevginin gerçek mahiyetini tayin edebildiği için, rakibi Darney’in yerine giyotin gölgesinde ‘hiç duymadığı bir hazzı’ tadan Carton. Carton’dan sonra, dayanılamayacak kadar ağır bir başka gölgenin, fedakârlığın ağırlığı altında karı kocanın, Lucie ve Darney’in yaşamları. Bunlar da, bu okumadığımız romanlar da en az okuduklarımız kadar yazılmaya değmez mi?

Ya Don Kişot. Cervantes’in kimbilir hangi toplumsal ivmelerle ‘gerçeğe erdirerek’ kurtardığı, Cemil Meriç’e bakılırsa ‘kertenkelelere gülünç gelen kanatlı kahraman’. Yaşamının devamını ‘erdiği’ gerçekte nasıl geçirmiştir acaba?

Romanın sonunda bir düş gördüğüne bizzat yazarının işaret ettiği Alis’i, ‘Harikalar Diyarından’ döndükten sonra düşünün bakalım.

Romanlara son koymanın “muhal farz” olduğunu göreceksiniz.

Hele hele o en zavallı Robenson, gelmiş geçmiş asırların belki de en çok okunan kahramanı. Ne oldu dersiniz yeniden uygar dünyaya döndükten sonra? Eleştirmenin cevabı hazır: ‘Crusoe tekrar İngiltere’ye döner, denize elveda der, hayatının sonuna kadar tatmin edici bir hayat sürer’. Yapmayın Tanrı aşkına Abraham H. Lass. Kaç yılın zoraki ve sadık sevgilisi denize elveda diyerek elde edilmiş ‘tatmin edici hayat’ dediğiniz o gurbetin, ne muhteşem bir roman olabileceğini siz de mi düşünmediniz? Yani ki ne muhteşem bir çatışma üzerine bina edildiğini.

Parça bitti, asıl film şimdi başlıyor. Haydi.

Robenson’un denizinde şimdi fırtına kopuyor.

Şaheserlere uzanmaya gerek yok. Geniş bir potansiyel duyumu daima yakaladıklarına kuvvetle inandığım popüler romanlar, söz gelimi Barbara Cartland romanları. Garip garip mutlu sonlarla biter bunlar. İnsan muhayyilesi hayattan ve yaşayamadıklarından intikam almaya kabiliyetli olduğu sürece bu garip garip mutlu sonlar kaçınılmazdır elbet. Ama inanılması güç bu sonlardan ‘ya sonra’? Yani ya masal bittikten sonra?

Aslında romancıların bir kısmı da bu sonlara tahammül edemedikleri için başlamıyorlar mı yazmaya? Garip mutlu sonlara ya da aynı anlama gelebilecek garip mutsuz sonlara.

Araba Sevdası; Bihruz beyin okuduğu romantik romanların, -Graziella, Ihlamurlar Altında, Manon Lescaut- devamını sorgulamaktan başka bir şey midir? Emma’yı, Flaubert onca programsız/plansız (nasıl oluyorsa bu) okumanın bir sonucu olmaya mahkûm dahası teşvik etmez mi? Seniha, Kiralık Konak’ın kahramanı, okuduğu romanların bir sonucu olarak yürütülmez mi yaşam içinde? Böyle sonun devamı, mahkûm edilmiş kahramanların hayatında, romancının, cürmü isnad edebileceği romanlar daima mevcuttur.

Lâkin kendileri de bütün bu romancıların, bir yerde kendi romanlarına son demiyorlar mı?

* * *

Bir öğrencimden bir gün ‘acaba kitaplardaki hayat, diyorum, yaşadığımızdan daha mı güzel’ masum sorusunu içeren bir mektup almıştım. Daha güzel, doğru, çünkü sonu var. Ama bu cevabı almak da vermek de yürek istiyor.

Her romanı nokta koyulduğu yerden devama muktedir olabilseydik, hayatla romanın, akademisyenin iddia ettiği kadar uzak olmadığını görebilirdik kuşkusuz.

Ama romancı son koyuyor.

Akademisyen romanı hayattan hem de ısrarla ayırıyor.

Romancı ve akademisyen mazur. Roman olacaksa, bir yerde bitmek zorunda.

Romanı hayattan ayıran en şedid vasat, her halde bir sonunun olması.

Bu yüzden değil mi ki ömrümüzü kuşatan bütün romanların bir sonu var.

Bir son koymak sevdasına hayatı romana feda ediyoruz biteviye. Romanlar yaşamak sevdasına sonlar koyuyoruz hayatımızın dönemeçlerine.

Dahası ömrümüz ancak bittiği anda harikulâde bir romana dönüşüyor. Tek yazarı, tek okuyucusu olsa da.

Sonlar romanlara mahsus.

Ya romanları yaşamamayı öğreneceğiz. Ya sonlara razı olacağız, göze almayı öğrenerek.

Uzun ve meşakkatli bir doktora çalışmasının hummaları arasında, yani ki Halide Edip’le muaşakamın en hararetli yerinde; kendisiyle bir başka boyutta karşılaşabilmeyi düşlemiştim bir gün. Tahayyülü bile ömre servet olabilecek bu muhteşem düşün, Namık Kemal’den Halit Ziya’ya, Dostoyevski’den Tolstoy’a genişlediği yerde, bir suçu itiraf eder gibi sözünü ettiğimde; o muhayyel boyutta, değil romancıları, roman kahramanlarını dahi görebilmeyi temenni eden güzeller güzeli bir hoca tanıdım.

Ya kendi kahramanlarımız?

O muhayyel beldede, kim bilir gemiler geçmeyen bir ummanda, bir gün, fiktif öykü kahramanlarımızla karşı karşıya geldiğimizde onların yüzüne bakabilecek yüzlerimiz olmayabilir.

Hep o sonların yüzünden, fiktif öykü kahramanlarımıza ettiğimiz bunca eziyet. Hep o son uğruna değil mi onları bunca zorlamamız. Kapatarak çığlıklarına kulaklarımızı, kanayan yüreklerine gözlerimizi, kanlarının sıcaklığına tenlerimizi; sırtlarından şefkatle iterek, kulaklarının tam dibinde usulca ve ne kadar sevecen ve ne kadar kandırıcı bir ses tonuyla vaad ederek ülkeleri, ateşlere atıvermemiz.

Söylemiştim, bir öykü uğruna ne çok şey feda ediyoruz.

En çok da öykü kahramanlarımızı.

Hep o sonların yüzünden.

Çünkü ne öykünün hayata dönüşmesine tahammülümüz var ne de öykü kahramanlarına dönüşebilecek kadar yürekliyiz.

Bütün öykü kahramanlarım.

Hepinizden özür diliyorum.

Hayatla öykünün arasında, o bıçak sırtı yerde.

O bıçak sırtı ürperişlerinize neden olan ben. Sizi bu kadar olduğunuz ben’den başka bir ben olmaya zorladığım için. Giyemediğim bütün giysilerin, gidemediğim bütün ülkelerin, olamadığım bütün ben’lerin acısını sizden çıkardığım için.

Dahası oynayamadığım oyunların tümünü oynamaya sizi sıcak ve kandırıcı sesimle iknaya çalıştığım, korkuncu, bunu her defasında başarabildiğim için.

Bütün öykü kahramanlarım.

Hepinizden özür diliyorum.

Bir gün siz de bir öykü yazın, anlarsınız.

Öykü mazur, akademisyenler haklı.

Dünya Nimeti’nin son cümlesiyle ‘derken akşam olur’ hep.

En güzel son ölümdür oysa.

Ölüm en güzel son.

İçimize sindiremesek de.

Sevgilim İhanet

…SEVGİLİM İHANET…
Kelimelerin hastalıkları varsa eğer,”ihanet” mutlaka cüzzamlı olmakla suçlanmıştır.Oysa, soluğumuz kadar yakındır da biz onu bambaşka yerlerde ve kendimizden çok uzakta bilmeyi yeğleriz.İhanet hayatımızın ta kendisidir,dikkatli bakın, göreceksiniz.

İhanet daima iki uçlu.Gerçekleşmesi için bir muhatap gerekli ve bu yanıyla aşka benziyor.Bu yüzden değil mi ki ihaneti yaşayanlar,büyük aşkları yaşayanlar kadar ünlü ve daima çift isimle anılıyor bu öyküler.Habil ile Kabil söz gelimi.Leylâ ile Mecnun .En trajik olanı galiba İsa’nın son akşam yemeği ve İşte insan. Hıristiyan batıda her şey bu çok eski ihanetin etrafında döner ve çarmıhlar artık daima omuzlardadır.Sezar’ı asıl öldüren yediği hançerden daha çok Brütüs’ün,olmaması gerektiğine inandığı bir yerdeki mevcudiyetini görmesidir.Genç Osman için de öyle. Evvelâ sarayının kapısını emanet ettiği bostancılar ardına kadar açarlar bâb-ı hümayunu ihtilâlcilere,ardından o kadar güvenerek sığındığı Yeniçeriler emanete ihanet ederek alıverirler “Osman Çelebi”nin canını.Gerçi Yeniçeriler çok çaba sarf etmişlerdir ama artık kaldırılmış bulunan 28.ortanın adı yoklamalarda her okunuşunda yeri göğü inleterek yok olsun diye bağırmaları bile alınlarındaki bu ihanet lekesini temizlemeye yetmez. Esasen Genç Osman’a ihanet edenler arasında kısacık saltanatında tutulan güneş ve yüzlerce yıldan beri ilk kez donan Boğaz sularının da kendine özgü bir yeri olması gerek.Halk, ölümüne o kadar çok ağlayacağı padişahın ,sağlığında uğursuzluğuna inanmıştır.

Osmanlı’yı kuşkusuz çok az şey Kırım Hanı Murad Giray’ın Viyana kapılarındaki ihaneti kadar yaralamıştır.Üstelik Giray, bilerek yapmaktadır:Bilirim,dine sığmaz,ihanettir cümlesini sarf etmiş olması bile tutmakla yükümlü bulunduğu köprüyü müttefik kuvvetlere hoyratça açmasına mani olamaz.

Osmanlı’yı çokça meşgul eden eşine az rastlanır bir başka ihanet de Abdülmecid’in dördüncü ikbali Serefraz’ın yarattığı ve neredeyse bir milli gaileye dönüşen “aile faciası”dır. Fazlasıyla kıskanan ve kıskanılan bir kadın olan Serefraz, Dolmabahçe’den ayrılarak Yıldız Kasrı’na yerleşmiştir. Sık sık kasra gelen Abdülmecid’i içeri almakta çok cömert davranmayan dördüncü ikbal üstelik Küçük Fesli lâkabıyla tanınan bir Ermeni delikanlısının aşkına karşılık vermektedir.Hanedana mensup bir kadının açık ihaneti özellikle sarayı çok rahatsız eder.Ailesi tarafından Adalar’a kaçırılan delikanlının Sultan’a duyduğu aşk yüzünden tekrar İstanbul’a dönmesi ise saray mensupları tarafından öldürülmesinden başkaca bir sonuç vermez.Ailesi delikanlının İngiliz,Fransız ve Rus sefaretlerine baş vurarak takibat açılmasını isterler ve mesele İstanbul’u uzun zaman meşgul eder.Bazı kaynaklarda rastlamamıza rağmen bu hikâye oldukça inanılmaz.Asıl inanılmaz olansa bunca hadiseden sonra Serefraz’ın hâlâ padişah nezdindeki kıymetini muhafaza edebilmiş olması.

İhanet Osmanlı hanedanından hiç uzak değil.Bütün saraylar kadar Osmanlı sarayının da içinde.Yavuz’un kızı Fatma Sultan, bir kişiye düştüm ki beni kelb hesabına saymaz…bir hil‘atini görmedim,bir kaftanını giymedim.Dul avret gibi dirilürüm cümleleriyle evliliğinin ve düşlerinin ihanetine uğradığını ,çok sade bir lisanla ve döneminde her hangi bir genç kadının yapabileceği tek şeyi yaparak babasına aktarır.

Fakat muhteşem ihanetleriyle Kanuni yine -bir Osmanlı trajedisi varsa- baş roldedir.İlki elbet Şehzade Mustafa etrafında biçimlenir.Nizam-ı âlem uğruna şehzade katline izin veren kanunname bir yana,Mustafa’nın katli esnasında Kanuni’nin başını çadır aralığından uzattığı rivayeti ve bunu böyle de gösteren minyatür asıl ihaneti vurgulamakta.Ve ihanete tepkiyi.Az rastlanır bir düğünle Kanuni’nin resmi eşi olmayı çok kolay başaran ve vak’anüvislere bakılırsa nikâhtan sonra muhteşem kocasının ihanetine hiç uğramayan Hürrem’in Kanuni’yi bu ihanete hazırlaması çok kolay olmamış olmalı.Ama aynı şey sadece ecel celâlilerinin aldığı Mustafa Han ile sınırlı kalmayacak ve Hürrem, isminin başındaki makbul sıfatı kısa zamanda maktul’e dönüveren İbrahim Paşa’nın öyküsüne de girecektir. Makbul İbrahim Paşa , damatların başka kadınlarla düşüp kalkması katiyen yasaklandığı halde ;Yavuz’un kızı,Kanuni’nin kardeşi gibi bir sultan olan eşine ,Muhsine adlı bir kadınla ihanet etmektedir.Kuşku yok ki,İbrahim’in sonunun hazırlanmasında bu ihanetin payı hiçti.O, seher semasında çokça ışık saçmaya başlayan bir yıldızcıktı ve muhteşem bir güneşin kaçınılmaz ihanetine uğradı.Her türlü ihtimale açık bir ikbal yolunu ayakları dibine sererken daha başlangıçta Kanuni , İbrahim Paşa’ya , kendi sağlığında bir zarar gelmeyeceğine dair yemin etmişti.Bu yüzden katline karar vermesi çok kolay olmadı.Kanuni hakkında bir eser sahibi bulunan Fairfax Downey’e bakılırsa, uyuyan kimse hayatta değildir,uyku ölüme benzer ve insan o esnada hayatla kendisini bağlayan her hangi bir bağdan müberra bulunur mealindeki ayetden hareketle İbrahim

Paşa, Kanuni uyuduğu bir esnada maktul edildi.Fakat Paşa kim bilir kendisini ölmeden önce öldüren bu ihanete uğradığı esnada,Kanuni’nin uyumakta olduğu yan taraftaki odasında aniden uyandığı ve onu Hürrem Sultan’ın teskin ettiği rivayet olunur.

Edebiyatımız,tümüyle sanat ve edebiyat ihanet güzellemeleriyle doludur.En masumları Suat ve Necip’tir kuşkusuz ve Eylül bir ihanetin öyküsü. Duygularda da kalsa ihanetin kirinin mutlak temizlenmesi gereği Mehmed Rauf’u da etkiler.Romanın sonu Mehmed Rauf’un yapabileceği en uygun şekilde gelirken ve o kadar acıdığımız ve anladığımız dahası masumiyetine tanıklık edebileceğimiz Suat ve Necib’in günahını bu dünyada ateş temizlerken ,biz galiba hangisinin daha az dürüst olduğunu düşünmek zorunda kalırız : Romanın kuralarının mı,yaşamın kuralarının mı?

İhanetin ism-i faili sabıkalı bir kelime:Hain.Ama ihanetin ism-i faili hain ise eğer bütün o Lady Makbetler,Fintenler,Therese Raquınler, Bihterler’le birlikte bizzat yazarına göre göre içindeki mücadele herhangi bir meydan savaşında bir komutanın verdiği mücadeleden daha az olmayan Vadideki Zambak’ın Henriette’i ,Halide Edib’in Seviye Talip’i,Suat ve Necip ,oyunu toplumun kurallarına göre değil de kendi vicdanının ve erdeminin kurallarına göre oynamaya kalktığı için kaybeden Anna hep hainlerdir.Bu iki grubu ayıran ve onları gözümüzde bayağı veya masum kılan şeyse,yazarın bakış açısından başka bir şey değildir çoğu kez.Çünkü yazar,bütün düşüncelerimizi yönlendirebilecek bir büyücüdür.

Anna Karenina romanı karlı bir günde ve bir tren istasyonunda başlar.Bir başka karlı günde ve bir başka tren istasyonunda biter.İlkinde Anna,toplumun saygıdeğer bulduğu sadık bir eş,iyi bir annedir.Ve çok güzel bir kadın.Sonunda ise, aristokrat Rus toplumunun gizlice yaşanmasını rahatlıkla onayladığı yasak aşkını, meşru zemine çekemediği noktada , gizlice yaşamayı onuruna yediremeyerek açıkça yaşadığı için dışlanmış bir kadın.Artık iyi bir eş ve iyi bir anne değildir.Ama yine çok güzel bir kadın.Kendi güzelliğinin ihanetine uğrayacağı yılların hızla yaklaştığının farkında,usulca bırakır kendisini bir trenin tekerlekleri altına.Çünkü güzellik ihanet eder ve doğrudur kadının iki kez öldüğü.

Tolstoy,Anna Karenina’yı içindeki Anna Karenina’nın aynı olarak anlatabilmiş midir,bilinmez ama kaç yazar,kaç şair dil’in kendisine ihanetinden müşteki değildir?Kuşkusuz hiç. Hamid’in yakalayamadığı,ancak susmak veya pek karanlık bir şey söylemek olarak tanımladığı bir şiir,dilin ihanetine karşı geliştirilmiş bir müdafaa maskesi değil midir?Akif,ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem /dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım mısralarını ağlarken , Orhan Veli anlatamıyorum çığlığıyla anlatmaya çalışırken hep bu ihanetten müşteki değil midirler?Haşim şiiri anlaşılmaktan ziyade duyulmak zeminine çekerken,Ahmet Cemil şiir lisanını baştan ayağa bir insan,adeta konuşan bir ruh olarak tanımlarken aynı şeyi söylemiyorlar mı?Şiire kadar uzanmaya gerek yok.Derdimiz hep anlatamamak ve anlaşılamamak değil mi?Ben öyle demek istemedim cümlesi ile başlayan boğucu koridorların aşılması ne kadar zordur.Ardından gelen böyle demek istedimler de daha fazla ifadeye muktedir değildir. Üstelik bize hep ihanet eden dile rağmen bizi en iyi anlayacak olanı beklemiyor muyuz sürekli?Ve bizi en iyi anlayacak olanı bulduğumuzu zannettiğimiz her defasında yeni bir ihanete hoş geldin demiyor muyuz?Ve o her defasında yanlış kişi çıkmıyor mu?

Gerçek şu ki ,kalplerin dili olsaydı,dilin ihanetine uğramadan birbirlerine daha çok şey anlatabilirlerdi.Belki Cocteau’nün bahsettiği gibi bir şairi yanlış anladığımız için sevmekten vazgeçebilmemiz için de, Paul Eluard’ın görüşünün gerçek olması ve bizim artık kelimelere ihtiyaç kalmadan şiiri kafa ile okuyabileceğimiz günlerin gelmesi gerekli.Ama galiba o zaman da ne şiir kalır,ne nesir.

Sevgilim dil’in ihaneti,sevgilim şiir çünkü.

Ve sevgilim ihanet.

Sevgilim ihanet,çünkü hayatın kendisi bir ihanete dönüşür yüzümüzde ter damlaları belirdiğinde ve ayaklarımız suya değdiğinde.Bir de bakarız ki birileri,bizimle hiç ilgisi olmayan birileri bizim için enine boyuna ölçerek hem de, bir oyun hazırlamışlar ve al demişler,yaşa,işte senin hayatın.Sesleri ne kadar ılık ve inandırıcıdır oysa.Ne kadar güven verici.Ve biz ayaklarımız suya değecek kadar kısa geçen bir zaman içinde,hayatımızın ihanetine uğradığımızı fark ederek çığlıklar atmaya başlarız.Bu çığlıklarımızı pek de ciddiye almayarak ,yaşıyor ve tahammül edebiliyorsan senindir biçimindeki imalarını dostun ciddiye ne kadar alsak da,içimizdeki fotoğrafın dışımızdakinden farklı olduğu gerçeği hiç bir zaman değişmez.

Önce anılarımız ihanet eder bize,teker teker bırakıp giderler.Her ihanet bir terk ediştir çünkü.Üstelik ne kadar kendisi olarak kalacağını vaad etse de ne dönen aynı kalır,ne bekleyen.Öyleyse her gidiş bir ihanettir,her ihanet bir gidiş.

Baharla yorumlamaya kalkarız hayatı kimileri.Baharın kendisi de bütün ihtişamına rağmen koskoca bir ihanete dönüşür.Beşir Ayvazoğlu,her ne kadar çiçeklerin faniliği onların bizi mutlu eden güzelliklerinin garantisidir derse de,felsefi boyutta sağlam duran bu görüş, saltanatını ilân eden duygu olunca,o kadar ikna edici değildir.Çok kısa bir zamana sığdırılmış bir gül fırtınası,siz her ne kadar bir güle dönüşebilmeyi mantıksızca ve çılgınca bekleseniz de geçer gider.Mehtabı ve yıldızı da terkisine alarak.Kent git gide küçülür,yok olur.Geriye ne bahar kalır,ne gül,ne şiir.

Hafızamızın ihaneti de hiç zor değildir.En gerektiği anda dilimizin ucuna geliveren bir iki mısraın sislendiği veya tümüyle silindiği anlar ne acıdır.Veya her anını ve görüntüsünü hıfzetmeye,zihnimize kazımaya çalışsak da çok sevgili bir beraberlikten geriye kopuk cümleler ve görüntülerle salt bir duygu yumağından başka bir şey kalmaz.Üstelik o duygu yumağı da yeteri kadar açık değildir ve bir gün,ve bir gün silikleşen bir hayali de beraberine alarak sessiz sedasız çekip gider.

Hayret bile edemeyiz.

Yüzümüzün ve bedenimizin ihaneti hiç gecikmez.Her gün aynada gördüğümüz o çehrenin on yıl önceki biz olduğuna kimi inandırabiliriz?Dahası on yıl sonraki biz de bu değilizdir.Hiç gecikmez yüzümüzün ve bedenimizin ihaneti. Cemil Meriç’i gözleri terkeder,Beethoven’i kulakları. Son ihaneti kalbimiz yapar.Bir gün,hiç nedeni yokken bir gün usulca duruverir.Oysa kul yapısı bir cihaz hâlâ ses vermektedir veya şairin dediği gibi kolumuzdaki saat hâlâ işlemektedir .

Üstelik sevgilimiz de ihanet eder bize.Aniden,belki sebepsiz ve ne kolayca başka ve tanınmayacak bir şeye dönüşür.Artık o gitmiştir ve yok olmuştur.Padişahlar cariye çıkar , cariyeler halayık.Oysa biz ona gelebilmek için ne çok şey terk etmişizdir.Bir başka deyişle ne çok ihanet etmişizdir.

Sonra aşkın kendisi .Uğrunda karşılıklı ihanetlere kalkıştığımız ve katlandığımız aşkın kendisi.Hiç zor değildir ihaneti.Hiç bitmeyeceğini sandığımız,bizi var ettiğine inandığımız,Cemil Meriç’in ifadesiyle gizlideki dörtte üçümüzü görünür kılan aşk hiç sebepsiz,hiç ölmeyeceğini sandığımız bir yerde bizi arkamızdan bıçaklar ve usulca çekip gider. Birden gözümüzdeki perde kalkar,bütün çirkinlikler ve çıplaklıklar görünür,cennetten kovuluruz.Utanç kalır geriye,pişmanlık.Oysa aşk pişman olmamak diye tanımlanır.Şarkılar ihanet eder,eskisi kadar güzel değildirler.Şiirler yere yığılır birden,kanatları kopar gecenin.

Rüzgâr küçülür,yağmur fazlalık gelir bize.

Ve ışık söner.Geride kalan her şey sarıya boyanır .

Ama ihanetin bir rengi varsa mutlak gri olmalıdır.

Dostların ihaneti kadar hiç bir şey acı değildir.Ve nedense hep de böyle olur ve biz ,bize en son ihanet edeceğini sandığımız kişinin ihanetine uğrarız ansızın.Artık bir parça Sezar olmuşuzdur.Bir yıldızlar kalır geriye,onlar da gözyaşlarının sıcaklığını duyamayacağımız kadar uzaktadırlar.Oturup hem kendimiz hem yıldızlar için ağlarız,göz yaşlarımız tükenir.Dostların ihaneti kadar hiç bir şey acı değildir çünkü.Hocam Kaya Bilgegil’in kim bilir sigarasına hitaben söyleyebilmek için kaç dostunun ihanetine uğraması gerektiği şu mısrada olduğu gibi:

Zehir de olsan insanların ihaneti kadar acı değilsin.

Fakat en korkuncu,en dayanılmazı kendi kendimize ihanetimizdir.Kendi kendimizi hiç terk etmeyeceğimizi sanırken bir gün bakarız ki tükenmiş,yok olmuşuz.Eski doğrular terk edilen doğrulardır.Yerine koyulacak yeni doğrularımız varsa bir hainizdir,o da yoksa sadece bir hiç.Oysa yanı başımızda hiç dönmeyenler,dönse de tükenmeyenler bahar goncaları gibi boy vermektedirler ve kentin sokakları sabahın saat sıfır dörtlerinde yeni şarkılara ve şiirlere gebedir.Uyku bizi kollarına çeker.

Uyku.

Sevgilim uyku.

Ölümümden Kimse Mes’ul Değildir, Garip Ben de Mes’ul Değilim

…ÖLÜMÜMDEN KİMSE MES’UL DEĞİLDİR, GARİP Kİ BEN DE MES’UL DEĞİLİM…

Çocukluğumun masalıydı.

Bilmem neden çocukluğumun masalıydı.

Bir çocuk vardı, şımarıktı. Herşeye ağlardı. Bir gece bir peri kızı usulca odasına giriyor ve onu rengârenk göz yaşlarından yapılma, ışıklı bir saraya götürüyordu. Yakından bakınca her bir damlanın içinde dökülüş öyküsü seyrediliyordu. Kiminde şiir yaratmak için kıvranan bir şair, kiminde acı çeken bir hasta, kiminde evlâtları tarafından terke uğramış bir ihtiyar, kiminde ihaneti affedemeyen bir âşık. Herşeye ağlayan şımarık çocuk, bunca ışık saçan göz yaşı arasında bir köşeye yığılmış renksiz, bulanık ve kimliksiz göz yaşı kürelerine yaklaşıp da içlerinde kendi ağlayışlarının anlamsız öykülerini seyredince çok utanıyor ve iyi çocuk olmaya karar veriyordu.

Tam bu düşsel yolculuğun sonunda, saraydan ayrılacaklarken, çocuk, mor renkli göz yaşlarının istiflendiği bir köşeye yaklaşarak elini uzatıyor ve peri kızına soruyordu, ya bunlar, bunlar ne göz yaşlarıdır? Peri kızı, dur, diyordu, dokunma onlara. Onlar keder göz yaşlarıdır, bir onlara dokunamazsın.

Göz yaşları birbirine uymuyordu ve keder göz yaşlarının dokunulmazlığı vardı.

Bilmem neden çocukluğumun masalıydı?

Aslında bilirim neden çocukluğumun masalıydı.

Bir Süreyya teyze vardı. Bir kış öğleden sonrasında, havanın iyice grileştiği bir vakitte, bize gelmişti. Pabuçları, çorapları, mantosunun etekleri sırılsıklamdı. Yanında Bülent vardı. Annesinin eline sımsıkı yapışmıştı. Nuran, demişti anneme Süreyya teyze, şimdi denizin kıyısından geliyorum. Bülent elime sarılıp da geri çekmeseydi beni, kendimi öldürecektim.

Gözlerinde mor renkli yaşlar vardı.

İntihar sözcüğünü ilk o gün duymuştum.

*

Bu yazıya intihar öyküleri mor renkli göz yaşları içinde saklananlar girecektir. Ve ister istemez hem benim hem sizin tanıdıklarınızla sınırlanacağız. Yani meşhur olanlarla, ama intiharlarıyla değil, hayatlarıyla meşhur olanlarla.

İkna edilebilirlik içeriğini en baştan taşıyarak, intiharı bir tehdit ya da rüşvet müessesesine dönüştürmüş, böylece sahih müteşebbis olma şansını daha baştan yitirmiş olanlarsa bu yazının zaten kapsamı dışındadır.

*

Bireyselleşme sürecinde yaşanması değilse de düşünülmesi kaçınılmazdır, böyle deniyor intihar için. Ve sanırım bu kapıdan gireceğiz. Kendi hayatına sahip olmakla eş anlam içerdiğinden harakiri, başlangıçta sadece Japon soylularına mahsus, halk yığınlarından esirgenen bir hak olarak kaldı. Halkın bu hakkı elde edebilmesi için çok beklemesi gerekti.

M. Blancho, Yazınsal Uzam’ında “ölebilirim ama ölmüyorum” diyor. Hayatımıza sahip olmayı, ona son verebilme hakkına sahip olmakla eş anlamlı tanımlıyor.

Hayatımıza sahip çıkabilmek için onu bir kez olsun gözden çıkarmak mı gerekiyor? Bir kez gözden çıkarınca mı hayatımız bizim hayatımız oluyor?

Hayatı kurtarmak için tutulacak en kestirme yol hiç olmazsa onu bir kez olsun kaybetmekten, bir kez olsun ölmekten mi geçiyor? Bu intiharcılık oyunu mu hayatı gerçek kılan?

Kendini bulmak için bir kez yitirmek mi şart olan?

Bizim olduğuna karar verdiğimiz bir hayatı yaşamak için, bir kez olsun denizin kıyısına inmemiz mi lâzım? Bir kez olsun dalgalara doğru yürümemiz, bir kez olsun eteklerimizi ve pabuçlarımızı ıslattıktan, suyu dizlerimiz hizasına çıkardıktan sonra geri dönmemiz. Ama kendi istediğimiz için geri dönmemiz, başkası istediği için ve başkası için değil.

Geri döndüğümüzde, aynı hayata bile olsa, artık etekleri ıslak o biz, aynı biz değilizdir. Bu kadar yakınına gelinen bir ölümün kıyısından dönüp geriye bakınca Sis-Fos’un taşı şaşırtıcı biçimde kolay ayırt ediliyor diğerlerinden ve ancak o zaman bizim taşımız oluyor, üstelik bizim taşımızın hiç bile olmamış olabileceği ihtimali ortadan kalkarak.

Kaderine asi bireyi yapan giz bu işte:

“Ölebilirim ama ölmüyorum”, hayatım benimdir, ölümüm de..

Kaderine asi bireyi yapan gizi bilmiş olmak, batının intihar blançosunu kabartıyor, lâkin bireyselliğin henüz tezahür etmediği, yaşamın kendisi için ve kendisi olarak değil, göksel olan için ve emaneten taşındığı Hıristiyan Ortaçağı hariç, buna tekrar döneceğim. Çok şey gibi intihar alışkanlığı da pagan Antikite’ye duyulan ilginin, onu örnek edinişin doruğa çıktığı Rönesanstan sonra yükselen bir ivme kazanıyor.

Antikite intihara meraklı, daha mitolojisinden itibaren. Karşılıksız ve sonsuz tapım görmeye alışık onca tanrı ve tanrıça, yarı tanrı ya da doğa üstü yaratık, kahraman ve güzel, bol bol intihar ediyorlar. Aison, Aithra, Aura, Amata… (Bunlar sadece A’dakiler; bakabilirsiniz: Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü).

Kimi önemsediği, kimi küçümsediği için yaşamı kaçıyor ondan.

Kimi taşıyamadığı ya da müşahit olduğu ürpertici gerçeğin en kullanışlı yargısı sayıyor kendini öldürmeyi: Byblis, Paktolos, İokaste, Kekrops kızları, Kral Midas.

Kimi giydiği alev gömleğin acısına dayanamayarak atılıveriyor ateşe: Herakles. Kimi ona giydirdiği büyülü gömleğin utancı ve pişmanlığıyla haram kılıyor kendisine yaşamını: Deianeira.

Kimi aşka koşuyor: Hero, hani şu Kız Kulesi âşıklarının kadın olanı.

Kimi ihanetten kaçıyor: Kartaca’nın güzel kraliçesi Elissa, kocasının hattâ ölüsüyle birlikte yanmayı seçen Euadne.

Yaşamlarına son vermek için tuttukları yol mitolojinin dünyasıyla sınırlı. Kimi boğa kanı içiyor, kimi zehir. Çoğu kendisini suya atıyor da adlarıyla birlikte anılıyor varlıklarını yok ettikleri su. Euenos, Euphrates, Paktolos ırmakları asırlardır sırtlarında böyle öyküler taşıyarak akıyorlar.

Kimi ateşte dindiriyor içinin yangınını, kimi bir bıçağın soğukluğunda.

Lesbos adasının dillere destan şair Sapho’su, Phaon’un aşkıyla yanarken bir kayadan aşağı bırakıveriyor kendisini. Tarihî bir kimlik olduğu halde esatirin buğusuna çekilerek.

Efsanesi kadar gerçeğinde de intiharla iç içe Antikite. Esir düşmemek için bir mabedin serinliğinde zehir içer ünlü hatip ve siyasetçi Demosthenes. Benzer bir biçimde, ünlü komutan Hannibal. Zehir içenlerin en ünlüsü Sokrates’tir kuşkusuz ve intihar onda bir infaz biçimidir. Fikirleri sakıncalı bulunduğu için zehir içmek suretiyle “intihara mahkûm” edilmiştir. Öğrencilerinin kaçma teklifini geri çevirir ve baldıran ağusu dolu kadehi dikiverir kafasına.

İntihara mahkûm edilenlerden birisi de, çılgın ve zalim Roma hükümdarı Neron’un hocası, ünlü Stoacı Seneca’dır. Öğrencisi ve hükümdarı öyle emrettiği için Seneca, bileklerini keser. Râvi olunur ki intiharı esnasında öğretisine uygun bir dinginlik içindedir. Neron da bir isyan esnasında, yakalanacağını anlayarak son verir kendisinden başka herkese ürkütücü gelen yaşamına. Ona, yokluğunu emreden ve kendisi de kendisini yok eden Neron, hocası Seneca’nın ne kadar eseridir acaba? Yine Stoacılardan Zenon, onun da öğrencisi Kleantes dingin müntehirlerdir.

Ölümü, tıpkı Sapho gibi, efsaneleştirilen Empedokles kendisini Etna’nın kraterine fırlatır. Denir ki Etna, sandaletinin tekini geri püskürtmüştür, kim bilir neden?

Antonius ve Sezar’dan sonra zehirli bir yılana verir bedenini aşk ve siyaset yorgunu Kleopatra, bir zamanlar bütün ruhunu devralmış olduğu Antonius da bir müntehirdir.

Görüldüğü gibi intihar çoğu kez bir iz düşümdür.

*

Zamanının bütün bilgilerini ürpertici bir sistematik dahilinde ayrıştıran ve çok tanrılı Antikite’ye şiddetle sırtını dönmüş bulunan Summa’lar, intiharla ilgili alt sınıflar açacak kadar vak’a birikimine sahip değildiler her halde, çünkü Hristiyan Ortaçağ intihara geçit vermiyor. Rönesans’tan günümüze doğru ise intihar batıda, kendisine verimli alanlar seçmek suretiyle tırmanıyor. Ve onlar artık, Hıristiyan oldukları için değil, Hıristiyan olamadıkları için intihar ediyorlar.

Batının intihara verimli alanlarının arasında düşünce ve sanatın, bilhassa edebiyatın bir hayli geniş arazisi var. Ki onlar, bir kısmı gerçekte, bir kısmı düşüncelerinde, bir kısmı eserlerinde, bir kısmı da kazâen intihar edip duruyorlar.

İntihar için tuttukları yol ya da âlet artık mitolojinin dünyasıyla tahdit edilmiş değildir, üstelik tüfek de icad olmuştur. Nerval bir sokak fenerine asıverir kendisini, akıl hastahanesinden kaçarak. Van Gogh bir tabancanın namlusuna sarılır.

Ama en kışkırtıcı çağrı yine de sudan gelir. Her kitabının bitiminde girdiği inanılmaz bunalımlardan bu kez çıkabilmesi için hiçbirisi yetmez Virginia Woolf’a. Ne kocası, Virginia’nın daima gölgesinde kalmış yazar-yayımcı Leonardo Woolf; ne de Venessa, şaibeli sevgili. Kıyısına inerek bırakır kendisini Ouse nehrinin kollarına Virginia, “sularına trajik çağrısına” bu kez uyarak.

Woolf’un Mrs. Dalloway’inin en iyi anladığı ve galiba en iyi de Mrs. Dalloway tarafından anlaşılan Septimus Warren Smith, bu savaş yorgunu, bu boşa harcanmış yaşamın sahibi, intihar ettiği zaman, Mrs. Dalloway kendi hayatının da boşa harcanmış olduğunu fark eder. Hayatı hiçbir şeyle doldurulamamış bir roman kahramanı olan Mrs. Dalloway, o, intiharı düşünmez de, hayatını onca romanla doldurmuş bulunan Virginia Woolf intihar eder.

Varlığını nehrin sularına bırakırken, kendilerini yok eden sulara isimlerini veren yani ki onları var eden mitoloji kahramanlarına ya da Hamlet trajedisinin Ophelia’sına benzediğini düşünmekte midir acaba? Ve hayatının ne kadar trajedi içerdiğini hesaplamış mıdır? Soğuk olması gereken bir mart günüdür ve II. Cihan harbi devam etmektedir.

İntihar nedenlerinin en kuvvetlilerinden biri, belki de ilkidir aşk.

Bireyselliğin en kuvvetle tecelli ettiği bu iki uç gerçeğin, aşk ve ölümün aynı kişide ve aynı anda bir araya gelmesi şaşırtıcı olmamalıdır. Hepsi de Werther’in ardından mı gitmektedirler? Bunun için mi Werther’den sonra Avrupa’da bir intihar modası başlamaktadır? Yoksa insanlar intiharı kitaplardan mı öğrendiklerini zannetmektedirler, aşk gibi, kitaplardan asla öğrenilemeyecek iki şeyden biri olduğu halde?

Birazdan yeri gelince, bizdeki müntehirlerin dökümünü yapmak niyetinde olmayacağım, ama Werther’e o kadar çok benzeyen birisi var ki anmadan geçilmez. Cenab Şehabeddin’in anne bir kardeşi (hayatını bilmiş olmayı Zeynep Kerman’a borçluyuz) Osman Fahri, Şükûfe Nihal’e duyduğu ve kendisini önce cinnete sürükleyen aşkının sonrasında ölümü seçer. Beynine bir kurşun sıkarken henüz otuz yaşındadır.

Can almak, aşkın karakteristiği midir? O kan dökücü müdür? Onun için mi soyut aşkın kalesi kanla ve silahla bu denli iç içedir? “Biricik can almadıysa bu sevda, yazık”, diye yazıklanır müellif (Selman Cahit, “Ayışığına Mektuplar”, Kafdağı, nr.37). Gerçi onun, alınmadığı için içerlediği can, bütün aşklara yazgılı şaire aittir ya, Gürcistan’lı bir şair olan Mayakovski başkasının aşkı yüzünden değil, kendi aşkı yüzünden intihar eder. Kendisini kan dondurucu bir mutsuzluğa sürükleyen ümitsiz aşkının elinde, verebileceği biricik olanı feda eder, yaşamını.

Elde edemediği biricik olanın bıraktığı boşluk, elde edebildiği biricik olan ölümle doldurulmuştur. Ölüm burada sevgiliye müşabih yegânedir. Kimse kimsenin yerine ölemediği ve kimsenin aşkı kimseninkine uymadığı için.

Sibiryalardan Petersburg’a çığ gibi büyüyerek kopa gelen sesin sahibi Çaykovski, Fırtına adlı senfonik şiirini beğenerek dünyasına giren Nadejda Von Meck’e bütün hayatını alt-üst eden platonik bir aşkla bağlanmıştır. Artık katlanamadığı yaşamının sonuna doğru kolera mikrobu taşıdığı bilinen şehir suyundan bol bol içtiği bilinir. Ölümünün intihar olup olmadığı tartışıla dursun, bu ölüme ne kadar ecel ölümü denilebilir ki?

Kırk yıllık karısının giyotinle idamının hemen arkasından gelen zaman içinde, ‘düşman dolu bir dünyada artık yaşayamayacağını’ bir kâğıda yazarak idam yaftası hükmünde göğsüne iğneleyen ve kırk yıllık kılıcının üzerine aşkla yaslanan siyasetçi Jean Roland’ın ölmeden önce yaptığı son iş yazmak olmuş olmalıdır.

Vlademir Mayakovski, otuz yedi yaşında yaşamına son verirken, ‘aşkın küçük sandalının hayat ırmağının akıntısına dayanamayarak parçalandığını’ anlatmak için bir mektup yazmaktadır.

Söylemiştim, aşk gibi ölüm de yazıdan asla öğrenilemeyecek ve öğretilemeyecek iki şeyden birisi olduğu halde, intiharın arefesinde yazı, kullanışlı bir temrin arenasına dönüşmektedir ve ölüme en çok o yakışmaktadır. Bunun için değil mi ki intiharlardan evvel en sık baş vurulan eylemdir iki satır karalamak, yine tıpkı aşk için olduğu gibi:

Ölümümden kimse mes’ul değildir, garip ki ben de mes’ul değilim.

Esasen ölüm mektupları hayata duyulan sonsuz inancın onanmasından başka bir şey değildir. Ve bazen intihar öncesi yazı, mektup hacmini çoktan aşar, romana ulaşır. Jack London, romanı Martin Eden’ın kahramanı gibi intihar eder, bir zamanlar müsveddesi yapılmış bir intihardır bu.

Hasılı intihar bir iz düşümdür.

En çarpıcı olanı Zweig-Kleist iz düşümüdür kuşkusuz. Kleist, Alman edebiyatının bu az anlaşılmış fakat çok okunmuş trajedi şairi, bütün ömrü boyunca bir intihar arkadaşı bulabilmek arzusuyla yaşadı. Ve karşılaştığı her kadına, reddedilmesi zor bir aşkı sunar gibi hep aynı teklifte bulundu: “Birlikte ölelim”. Yaşantısına giren kadınlardan hiçbiri, ölümüne girmeyi göze alamadı onun. Ta ki Henriette’e kadar. Kanserli bir kadın olan Henriette Vogel kabul etti Kleist’ın teklifini ve birlikte öldüler. Şimdi Kleist’in hayatında, ölümden başka her şeyi birlikte yapabildiği birçok kadın var. Ama ölümden başka hiçbir şeyi birlikte yapmadığı tek kadını var onun.

Zweig, Kleist hakkında, Kendileriyle Savaşanlar’ın en başına yerleştirdiği olağanüstü etüdünde, onun bu alışılmadık intiharını patolojik açıdan uzun uzun yorumlar. “Kleist’tan daha fevkalâde ölen olmamıştır”, böyle der, satırlarından neredeyse derin bir hayranlığın izleri okunmaktadır.

“Kleist’tan daha fevkalâde ölen olmamıştır” da, yıllar sonra Stephan Zweig, ülkesinden çok uzakta, Nazi iktidarını müteakip göçtüğü Brezilya’da, 1942’de soğuk bir şubat günü, yıkıntılarına tahammül edemediği hayatına son verirken, yanında ‘ölümüne’ bir arkadaşı vardır. Aynı zamanda ‘hayatına’ arkadaş olan kadındır bu: Charlotte Zweig. Ve Stephan Zweig’ın ölüm arkadaşının aynı zamanda hayat arkadaşı da olmuş olması, onun ölümünü Kleist’ın ölümünden “fevkalâde” kılar.

Üstelik Zweig’ın ölümü Kleist’ın ölümünden daha da trajiktir. Karısıyla birlikte intihar edişi değildir Zweig’ın intiharını trajik kılan. Rivayet olunduğu gibi, gerçeklerini hazmedemediği bir II. Cihan harbi dünyasını ölümüyle protestosu da değildir neden. Onun intiharının asıl trajik yanı, yıllar önce patolojik yoruma tabi tuttuğu bir çifte intiharın kendi satır aralarından dökülen iz düşümünü yıllar sonra yakalayarak intiharıdır. O bir bakıma kendi ölümünün yorumunu yapmıştır, kendisi farkında olmasa da.

Ama ölüm yazıdan öğrenilmez yine de.

Öğrenilmez de bana bu yazıyı onların ölümleri yazdırır.

Ve başkalarının ölümlerine duyduğu meraktır Zweig’ın ölümünü meraka değer kılan.

Yoksa gerçekten hayat mı yazıyı geçerli kılmaktadır?

Zweig’i yıkıntıya sürüklediği söylenen II. Cihan harbine gönüllü muhabir olarak katılan Hemingvay, ömrü boyunca ölümün olağan dışı cazibesiyle, ürpertici büyüsüyle muaşaka halindedir: “Bütün hikâyeler yeterince ileri götürüldüğü takdirde ölümle sona erer ve okuyucuyu bu gerçekten çeviren kimse de iyi hikâye anlatan biri değildir”. Böyle der ve kendi hayatının öyküsünü tıpkı bir zamanlar babasının da yapmış olduğu gibi kendisine çevirdiği bir tüfeğin kurşunuyla noktalar. Hemingway’ın hayatı bir öyküyse eğer, Çehov’un unutulmaz teorik yaklaşımıyla duvarda asılı duran tüfek sonunda patlamıştır.

Gürsel Aytaç, Kendileriyle Savaşanlar çevirisinin Önsöz’ünde, müellif Zweig’ın; Kleist, Nietzche ve Hölderlin’i yani içlerinde birer ‘daymon’ taşıyanları irdelerken, onlarla çağdaş ve milletdaş olduğu halde dengenin ta kendisi olan Goethe’yi asla gözden kaçırmadığı fikrindedir. Öyledir ya, Goethe de Werther’de ve Werther olarak intihar etmemiş midir? Werther’in yaşadığı aşkın müsveddesi Goethe’nin kalbi değil midir? Goethe’nin intiharının temize çekilmesi değil midir, Werther’in, Lotte’nin minik elleriyle kutsanmış silahı beynine dayaması.

Jacques Riguad “hepiniz şairsiniz, bense ölüm yakasındayım”, derken yazıyla ölümün kıyılarını birbirinden ayırıyor. Müthiş. Şair şiirinde ölüyor. Yaşayana kalansa intihar etmek. Öyleyse romanlarda intihar edenler, hem kendileri, hem de yazarlarının yerine, mükerrer müntehir değiller midir onlar? Bunun için ya Kafka ölmek için yazıyor. Bunun için ya yazdıkları okuyanı böylesine öldürüyor.

Fakat biri var ki müsveddesi yapılmış bir intiharı kalbine yerleştirmede eşsiz bir oyuncuydu. Ahmed Midhat’in, kendisi için çevirdiği Kamelyalı Kadın’ın son sahnesinde ve kendisine göre son temsilinde zehir içen bir İstanbul XIX. asırlı, Mari Nıvart. Acaba hangisi olarak ölüyordu? Kendisi mi, Kamelyalı Kadın mı? Ve onun için mi böylesine zor böyle bir yazı içinde bir yere koyulması?

Faulkner Ses ve Öfke’sinin ikinci kısmını tümüyle Quentin’in intihar ettiği güne ayırır. Karamazovlar’da Smerdyakov, Huzur’da Suat, asarlar kendilerini. İklimler’in Odile’i, Therese Raquin’in Therese ve Laurent’i, Ecinniler’in, felsefesini yaparak intihar eden Kirilov’u, daha niceleri.

Pek çok ama pek çok intihara meraklıdır roman kahramanları.

Yine de, akla ilk gelenleri Anna Karenina ile Madam Bovary’dir.

Bizde ise romantik karakterli Tanzimat edebiyatının müntehir onca kahramanı arasında Sergüzeşt’in Dilber’idir akla gelen.

Servet-i Fünuncuların romanı intihara mütemayildir. Gerçi kendileri de hep kaçmak isterler ve ölüm kaçışların en cazibelisi gibi durmaktadır onlara ama düşünürler de pek başaramazlar. Fikret, karısı ve çocuğuna bağlıdır; Mehmet Rauf teşebbüs eder, kurtarılır. Gerçek hayatlarında başaramadıkları eserlerine girer. Mehmet Rauf, Ferdâ-yı Garam’ın hem de çifte intiharla getirir sonunu. Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’i o karanlık gecede, bir bârân-ı dürr-i siyah altında, suların karanlık kucağına sığınmayı düşünür. Ve annesinin, o küçücük kadının, zayıf fakat o denli güçlü sesi onu karanlıktan çekip koparır: “Cemil, karanlıkta ne yapıyorsun?” Cemil karanlıkta kendisine dönüşmüş olmalıdır, canı Yemen’de çok acısa da. Çünkü bir kez etekleri ıslanmıştır.

Ama Bihter’in, intiharda da hepsinden ayrı bir yeri vardır.

Bunca romana rağmen intiharın en çok yakıştığı tür, kuşkusuz, trajedidir. Hiçbirisinden fedakârlık yapılamayan, bir başka okuyuşla cümleyi, hangisi feda edilse diğerinde bir büyük boşluk yaratmaya yargılı iki kıymet arasında, intihar en çıkar yol olarak görünmektedir trajedi kahramanına. Hayatı bizimkine belki en çok benzeyen Antigone, onun annesi ve nişanlısı, kıskançlığın onurlu timsali Othello, Ophelia, İokasta.

Ya ‘kazâen’ intihar edenler, hayatta, hem romanda? Yalnız Gece, Sessiz Gece filminin ‘sözcü’ kahramanı erkek, kıstırılmış hayatını ne yapacağını kestiremeyen kadın kahramana, “bastırılmış intihar arzusunun her yıl kaç kazaya neden olduğunu” bilip bilmediğini sorar. Handan’ın, duygularıyla mantığı arasında ezilen ama yine de mantık yönünü işaretleyen baş kadın kahramanı, iptal olunmuş bir bilincin dizgininden boşalttığı duyguların ivmesiyle neler yaşamış olduğunu, kısacası kendi trajedisini fark ettiği anda, doktorların o denli zor yok ettiği hastalığına açar kapılarını. Korumaz kendini ve kısa zamanda ölür. Kazâen de intihar edilir bilinmektedir çünkü. Bunu bildiği içindir ya şair,

‘hişt! dostlarıma şunu haber ver

denize açıldım

ve gemim parça parça oldu’

diye bir im

denli narindir intihar

(İlhami Çiçek)

demektedir.

Uyku hapı alarak bir otel odasında ölüme yatar Cesare Pavese, ve onun, tükendiği için intihar ettiği yorumunu yapar kimi araştırmacılar. Ne abartı. İntihar etmek için, intihar etmeye gerek mi var? Ya yaşarken daha müntehir bulunmuş bulunan onca ölü can? Onları nereye koyacağız? Hangi sistematiğe dahil edeceğiz?

Yaşamakta iken yüklendiğimiz onca yaşantının kim bilir hangi birisiyle intihar edip duruyoruz her gün? İsa’yı boş mezarında bulamaz ziyaretçi kadın ama “yaşayanları ölüler arasında aramak” olasıdır çoğu zaman.

*

Ölüyorum ve seni ölümümle yenilgiye uğratıyorum.

Ben yok oluyorum ama hikâyem doğrulanıyor.

Onlar, öldüklerini ve dirimleriyle başa çıkamadıklarını, ölümleriyle mi yenilgiye uğrattıklarını var saymaktadırlar?

Hayatı bunca önemsemenin başka adı mı ona son vermek?

En fazla bilinen ve tahammül edilemeyenden en az bilinen ve tahammül edilebilirliği şimdilik ölçülemez olana, dolayısıyla tahammül edilebilirlik ihtimalini en az içerene kaçıştır intihar. İlk anda tersi gibi görünse de, ilk sırada yaşamın fevkalâde önemsenmesi anlamını içermektedir. M. Blancho bunun için “ölen yaşayabilirdi demek”, der. Zor olanı başaran. Ve ilâve eder, “kendini öldürmenin zayıflığı, onu gerçekleştirenin hâlâ çok güçlü olmasındadır”. Bu yüzdendir ki yaşanan dünyanın tek başına okunmasına bir başka deyişle madalyonun tek yüzünün birinci dereceden önemsenmesine karşı çıkan büyük dinler, ilk sırada İslâmiyet ve Hıristiyanlık, intiharı şiddetle yasaklamaktadırlar. Çünkü o büyük dinler, dar kapıyı işaret etmektedirler, arkasında güneş batmayanı.

Dante, Divina Commedia’nın, “İnferno” (Cehennem) bölümünde günahkârları tasvir ederken, kendisini öldürmüş olanları ağaçlar içine sıkışmış, ter döke duran tutsaklar olarak gösterir. Onlar asıl acıyı ise Tanrı’yı kaybettikleri için çekmektedirler. Kimliğindeki bütün Rönesans muştusuna rağmen, tipik bir Katoliktir Dante hâlâ ve müntehirler hakkında verdiği hüküm ilâhi kaynaklıdır.

Bunun için değil mi ki hayatımıza sadece kendi adımıza ve sadece kendimiz için sahip olduğumuz gibi bir vehmin esiri olmadığımız o kutlu zamanlarda, bizim de intihar gibi bir alışkanlığımız yoktu. İntiharın çözebileceği var sayılan problemleri çözmek için yeterli olan program çoktan elimize verilmişti zira.

Bizi ve hayatımızı daima ve kesinlikle seyreden büyük göz namına yaşadığımız ve hissettiğimiz o günlerin sona erdiği yerde, kendi hayatımızı kendi gözümüzün seyri için yaşadığımızı düşünmeye başladığımız yerde, göksel olanın yerine arzî ve şahsî olanı kondurarak bir bütün mutlağının parçası olmaktan çıkıp da, vücudundan kopan bir el ya da ayak gibi bağımsız ve anlamsız yaşamaya başladığımızı idrak ve vehmettiğimiz yerde, Beşir Fuad intihar etti.

Beşir Fuad masum. Hayatın salt kendisi için ve kendisi ile olduğu, hayat sözcüğünün içinin ancak ve ancak ‘ben’ ile dolduğu, anlamının gökte değil de yerde aranması gerektiği hususunda fikri yeterince iğfal edilmiş bireylerdik artık. Onun için Beşir Fuad’ın usturası ya da tipik XIX. asır münevveri, Viyana elçisi Sadullah Rami paşanın hava gazı musluklarına aykırı durmaz da intihar, zamanlar XIX. asrı da gösterse, Müslümanların halifesi Sultan Aziz’in bileklerine yakışmaz.

Tarihin önünde gerçeklik ihtimali daralır da Sultan Aziz intiharının, oğlu, veliahd-i saltanat Yusuf İzzeddin Efendi, Av Köşkünde ve garip (değil) ki bileklerini kesmek suretiyle noktalar yaşamını. Evinin kapıları yüzüne kapanmış müflis bir hanedanın kimi üyelerine Avrupa’da açılacak siyah ve yegâne kapının erken bir yoklayıcısı mıdır, profesyonel bir suikaste kurban mı gitmiştir, pek bilinmez.

Beşir Fuad intihar etti. Hem de öyle bir intihar etti ki hepimizi arkasına taktı. O gün bu gündür intihar edip duruyoruz, dökümünü yapmayacağım, saydıkça artmasından korkarım. Üstelik öyle bir intihar edip duruyoruz ki bunun için kana ve silâha gerek de yok çoğu zaman. Yaşarken intihar ediyoruz, ölürken intihar ediyoruz. Geri dönme şansımız yok.

Bir tek o altın nokta. Çarkın bir kez de tersine mi dönmesi gerek? Mukaddes olana sahip çıkabilmemiz için tekrardan bir bütünün uzuvlarından birisi olduğumuzu idrak edeceğimiz yere mi gelinmeli? Bu yüzden mi bireyselleşmenin değil de, bireyselleşmemenin mücadelesi verilmeli? Yoksa mukaddes olana sahip çıkmak onu kaybetmekle eş anlamlı tanımlanıp duracak. Ya birey olmaktan vaz geçeceğiz ya da intihar edip duracağız. Görünmese de, cenaze namazımız kılınsa da.

perdenin nihai indirilişini kimse önleyemez

yapayalnızım. her tarafta iki yüzlülük

hayatı sonuna kadar yaşamak

hiç de çocukça bir görev değil.

Kuşkusuz, hayatı sonuna kadar yaşamanın hiç de çocukça bir görev olmadığını idrak ettiklerinden, bu dizeleri şaheserinin sonuna ekleyen Boris Pasternak da, onun roman kahramanı, babası bir zamanlar intihar etmiş bulunan Dr. Jivago da; onca acılı hayatlarını yazgılı oldukları noktaya kadar yaşayarak küller arasından birer Kaknus çıkartmaktadırlar.

*

Süreyya teyzeye gelince. Süreyya teyze hep Bülent’in istediği hayatı, dahası Bülent olarak ve Bülent’in hayatını yaşadı. Çünkü suyun kıyısında etekleri ıslanıp da geri dönerken kendisi olarak değil Bülent öyle istediği için geri dönüyordu. Hayatını, nâmına yaşayacağı büyük gözü ise çoktan kaybettiğinden zaten suyun kıyısındaydı.

Bu yüzden hep yitirilmiş ve hep devredilmiş bir hayatta göz yaşları mordu Süreyya teyzenin. Hâlâ.

Gerekçesiz Aşk: Piraye

…Piraye: GEREKÇESİZ AŞK – Nazan BEKİROĞLU…

Nâzım. Türk edebiyatının bu şaibeli ama çekici çocuğu. Kalpleri kategorize etmek mümkün olsaydı, “kalbi her güzel şeyden yara almaksızın kurtulamayanlar” sınıfına yazılabilecek olan bu romantik şair.

Bir roman kadar şaşırtıcı ve ancak hayat kadar acı olan hayatı üzerinde oynayan bütün kalemler “mavi gözlü dev”in çok tekerlekli bir savaş arabası gibi aşka çokça açık yanından bahsetmeden geçemezler. Aksi takdirde eksik kalır hikâyenin büyük parçası.

Nüzhet, Piraye, Münevver, Vera?

Sadece evlilikleri için söylemek gerekirse bile; “Nâzım’ın kadınları” diyebileceğimiz bu dört kadın, bir tek ilki, Nüzhet Hanım müstesna, onun nikâhına bir başka nikâhın bağını bozarak girerler.

Kaynaklar, Nâzım’ın dayanılmaz cazibesi önünde devreye giren aşkın hükmüyle hükmünü yitiren nikâh bağlarını tahlil etmek ile, bu evliliklerin zaten bozulası derecede kötü gittiğinden bahsetme zorunluluğu arasında salına dursun; gâhi aşkı gâhi hayatı işaret etmeye, gâhi birini gâhi o birini haklı çıkarmaya çalışadursun. Vâlâ Nurettin’e bakılırsa Nâzım ömrünce çok aşklıdır ama anınca çok aşklı değildir. Yani ki eş zamanda kalbi tek kadın için çarpar, kalbine kadınlar teker teker gelir teker teker giderler onun. Aynı anda iki aşkı, iki sevgilisi, iki kadını olmayışıdır belki de onu bunca aşka sahipliğinde “mazur” kılan, eğer geçekten mazursa.

Aşkın kaçınılmazı: Çile.

İlk ve son, Nüzhet ve Vera, ilk ve son ayrıcalığıyla dururken Nâzım’ın hikâyesinde, çile, en fazla da çileye sebebiyet veren Münevverin ve kelimenin tam anlamıyla ihanete uğrayarak güzelleşen Piraye’nin payına düşmektedir.

İkinci karısıdır Piraye, Nâzım’ın. Bu “kızıl saçlı bacı” tam on iki yıl bekler çok kısa bir süre birlikte olabildiği ve mutlu günlerinin hemen arkasından mahpus damlarına düşen kocasının yolunu. Zaman zaman gerçekleşen görüşmeler müstesna, ki bunların birinde hapishane kapısında oturup üçü, Nâzım, Piraye, Kemal Tahir; Gazzali’den rubailer okurlar, sadece mektuplara yani söze yüklenmiş bir aşk olur onlarınki. Böylesi bir rabıtada ise, baskın lisanıhâl olan aşkın bütün eylemleri kelâm biçiminde tezahür etmek mecburiyetindedir ve bu çok tüketici çok tehlikeli bir mecburiyettir.

Yine de bir kadının alabileceği “en güzel” mektupları alır Piraye, Nâzım’dan on iki yıl boyunca: Bunlar senin gözlerindir. Gökyüzü ellerin gibidir. Bunlar senin için oyduğum ahşap çekmecelerdir. Sevgilim, ah sevgilim! Lâkin merhamet yanı ihlâl edilmiş her bencil aşk gibi (gerçek aşk gibi?) teselli çizgisi bazen çekilmemiş mektuplardır bunlar: “Ve benim aşkımda merhamet yok ki teselli olsun”, 22/2/934. Ve ki bir şair “dünyanın en güzel yüzünü bembeyaz bir yatağın üzerinde” ağlatıp durmaktadır. Vaatler vaatler sonra… “Seni öyle mes’ut edeceğim ki kötü günlerin hatırasını bile bahtiyarlıkla anacaksın! (tarihsiz).

Böyle vaatler her zaman tehlikeli değil midir?

Niye ki bunca vaat, diye sorarken dışarıdan bakan yazıcı, öyle görünüyor ki şair kalbinin işleyişini anlamasak da anlayışla karşılayabileceğimiz Nâzım’ın aşkı törpülenip durmuştur. Çünkü zamana karşı dayanıklılığı daima şüphe götüren aşkın, en büyük düşmanı zamansa bir büyük düşmanı da yaşanmamışlık. En önemlisi de zaman geçedururken, hapishanede Piraye için çırpınışlarını, kimi Piraye’den para isteyişlerini, kimi -dokuma tezgâhı, oyma sanatı, çeviri, telif-, Piraye’ye para gönderişlerini içimiz sızlayarak izlediğimiz Nâzım’ın aşkı da her aşk gibi nihayetinde kendi çemberini kıramayan, kendi çapı kadar bir aşktır. Nâzım yazdıklarında samimîdir elbet. Az boz bir aşk değildir onunki. Çünkü âşıktır, üstelik şairdir. Ama doğrudur şairlerin kötü âşıklar olduğu. Çünkü şiir, şuur hâlidir. Şuur akıllılık demektir. Aşksa hepi topu bir cinnettir.

Nâzım’ın sebebi de bahanesi de vardır aslında: Aralarındaki dolayımın tek adı gibi görünse de aşk, yaşanma boyutu elden alınmış bir hapishane aşkının yaşanabileceği tek alan olan yazı boyutunda, ki kelâmdan başka bir şey olmayan yazı akla doğru çekedurur insanı, Piraye eksik kalmaktadır ona göre. Zaman zaman “Böyle bir mektup için üç sene yatılır vallahi” dedirtecek mektuplar alsa da Piraye’den, eksikliğin, yetmezliğin, azlığın adı koyulmuştur bir kere: “Zarfın içinden hapishane duvarı gibi bembeyaz kâğıtlar çıkmasa!” 23 Haziran 933.

* * *

Aşk ile sair bir kıymet arasında yapılabilecek mukayesede alternatif olarak önerilen tarafın kazanma şansının hemen hiç olduğunu baştan kabul etsek bile. Piraye’nin kömürsüz geçen kışlarını, tek başına büyütmeye çalıştığı çocuğunu, Nâzım’a destek olma çabasını aşktan da öte bir sorumluluk gibi yüklenişini ama bunu aşkla yapışını, hayatın türlü suret sert yüzleri arasına yalınkılıç dalışını ve hepsinden önemlisi Nâzım’ın sezdiği gibi “koskoca dünyadaki yapayalnızlığını” hesaba katmaya kalkışmak bile abes. Tam on iki yıl, hiçbir şey yapmamış olsa dahi tam on iki yıl, bir erkeği sadakatle beklemiş olmak bile bir kadını aşkın en büyük hak sahibi kılarken. Belli ki aşk Piraye’nin hakkıydı.

Ama aşkın bir hak ediş olmadığı da aşikârdı.

Piraye’de aradığı tutkuyu bulamadığını, üç ismi olan onu (Hatice Zekiye Pirayende) iki ismiyle kuşattığını ama üçüncü ismiyle kuşatamadığını fark eden Nâzım’ın bir fırtına gibi Münevver girer hayatına. Görünen o ki Piraye hayatın sertlikleri karşısında kaçınılmaz biçimde albenisiz kalan ve özgür tutsaklığında giderek ışığı sönen bir yıldızken, Münevver örselenmemiş bir kadın güzelliğidir. Ve Nâzım’la bir taşra cezaevininin müdüriyet odasında karşılaşmıştır. Kuzendirler, ilk karşılaşmaları değildir elbet, üstelik mazinin sayfaları arasında Münevver’in Nâzım tarafından mukabele görmemiş bir aşkı da kayıtlara geçmiştir ama Nâzım onu şimdi ilk kez “görmüştür”. Mazotlanmış tahta döşemenin -üzerinde duyulan yüksek ve ince ökçelerin tıkırtısından sonra bir Fransız parfümü çarpar Nâzım’ın yüzüne. Sersemletici. Bütün özlemlere ve bütün mahrum kalmışlıklara hitap edici. Ve erkek kalbi isteyicidir. İstekten! Bir mektup. İmzalanması için Piraye adına hazırlanmış bir boşanma dilekçesi. Bu kadar sade.

Ama kalplerin on iki yıllık tarihçesi bu kadar sade değildir.

* * *

Kadın kalbinin bilgi ötesi sezgisiyle Piraye, bu gidişin ayak seslerini önceden duymuş muydu? Muhtemel. Kuşku yok ki o, ölümcül darbeyle yaralanmıştı. Gururundan vurulmuş olmalıydı, kadınlığından, inancından. Abes yanıyla hayatın birdenbire yüz yüze gelmiş olmalıydı. Ama en çok da “aşktan” yara almış olmalıydı, aşk yanından. Ki hayatını aşkın üzerine kurmuş olmalıydı Piraye. Başka türlü bunca zorluğa nasıl göğüs gerilirdi ki?

Erkek kalbi, bir garip! Kemal Tahir’e hapishanede iken yazdığı âteş mektupların birinden öyle anlaşılıyor ki Nâzım; Münevver Hanıma hapishane ortamının cilvesiyle aniden tutuluverişinden rücu etmiş, yine Piraye’ye dönmek istemektedir. Aşkın yakıcı ilk etkisi yok olunca, ya da aşkın da yolları var ki tıkanınca, ak ile kara, akıl ile duygu, tutku ile minnet çatışmaya başlamış olmalıdır Nâzım’da. Kemal Tahir’e, sözü edilen mektupta, Piraye’yi yeniden fethetmeye çalışacağından, onun aşkını yeni bir aşkı kazanır gibi kazanacağına neredeyse emin olduğundan bahsetmektedir. Üstelik garip bir özgüven de taşımaktadır. Hatta zevkli bir deneyim olacaktır bu.

Yanılmaktadır:

Durmadan kuruyup durmadan yeşeren bahçeden geçmez iki kere aynı rüzgâr…

Geçmez.

Dökülen toplanmaz, adı aşksa, biten bir daha kendisi olarak başlamaz.

Ve olmaz! Piraye affetmez. Dönmez ona bir daha. Kısa zamanda boşanırlar.

Geçmişler olsun! Her şey bitmiştir. En fazla da aşkın karşılıklı yağıp duran büyülü müziği.

Belli ki onca şairliğine rağmen Nâzım, şiirden şaşırtıcı olan hayata ve hayattan da şaşırtıcı olan kadın kalbinin bazen ne kadar karmaşık çalışabileceğine yabancı kalmaktadır. Duygusu imbikten geçirilmiş bir kadın kalbinin; uğrunda ne kadar çok şey feda edilmiş ne kadar çok bedel ödenmiş bile olsa, aşkın, safiyetinden masumiyetinden bir kez şüphe duyulmaya başlanınca; yaşanabileceği akla bile getirilmeyenler yaşanıp da aşkın olmazlarına dair tahayyülün sınırları kırıldığında; her şeyi ama her şeyi, en fazla da kendisini feda edebileceğini bilmemektedir.

En fazla kendisini, çünkü Piraye ömrünün sonuna kadar Nâzım’ı sevmekten vazgeçmiş değildir. Ancak bekleme yanı inkâr edilmiş, görülme ve bilinme hakkından gönüllü vazgeçilmiş bir aşktır artık bu. Beklemeyen ve kendisini göstermeyi istemeden sadece sevmekle yetinen. Acı elbet. Ama bu kalbin sahibi aşkın en yetkin tanımıyla dikilmektedir karşımıza: Gerekçesiz aşk. Hapse giden yol, karmaşık ve çapraşık bir yığın gerekçeli karar içerir. Ancak en karmaşık olanı kuşkusuz gerçek aşkın gerekçesidir. Çünkü o gerekçesizdir.

Aşkın küllî lisanının susup da, bir telin kopup da, ahengin ebediyen kesildiği yerde sorulası en acı soru şudur artık: Aşk bir hak ediş mi? Ve evet Piraye için Nâzım artık sadece bir hak ediştir. Bu yüzden ki “gerekçesizliğiyle âşık” kadın, bütün cazibesini yitirdiğini ve Nâzım’ı çektiği çilenin karşılığı olarak sadece müstahak olduğunu fark ettiğinde, kendisine dönmek isteyen erkeğini reddeder. Bunun gururla ilgisi yoktur.

Ömrünün sonuna kadar hayatına hiçbir erkeği sokmadığı gibi özel odasını da hiçbir meraklı nazarın yağmasına sunmaz Piraye. Hatıralarla yaşamanın mümkün olduğu ondan öğrenilebilir. Oysa Piraye, Nâzım’dan ayrıldığında talipleri vardır. Azımsanır kısmetler değildir bunlar. Sadık, az üzücü, teselli verici. Teminatı muhakkak olan bir hayatı getirip Piraye’nin ayakları dibine sermeleri zor değildir. Temiz dürüst insanlardır. Onlar da Piraye’ye müstahak gibi görünmektedirler. Kabul etmez hiçbirini Piraye. Neden, diye sorulduğunda: “Nâzım’dan sonra kimi sevebilirim ki?” der.

Gerekçesi yok ki aşkı, tertemiz yaratılmışlıklarıyla sadece hak edebilen doğuştan şanssızlar hep kaybederken, “dünyanın en güzel yüzünü bembeyaz bir yatağın üzerinde ağlatanlar tutkuyla sevilenler olarak kalacaklar.

Gemilerin Geçtiği Umman

…GEMİLERİN GEÇTİĞİ UMMAN Kar kokulu sınıflarda poetika dersleri …

Sizi Erzurum’da tanıdım. Sınıflarımız rüzgâr kokardı, yaşayanlar şahidimdir. Önce Yeni Türk Edebiyatı derslerinin zarif hocası olarak girdiniz sınıflarımıza. Ama sizin arkanızda “üzeri tebeşir artıklı koyu yeşil bir tahta” olmazdı, kürsünün ön tarafına geçerdiniz. Aramızdan mesafeleri mi kaldırmak isterdiniz? Bizimse arkamızda değil yan tarafımızda, denize değil dağlara açılan pencereler uzanırdı.

O zaman neler anlatırdınız? Bunlar, içimde daha sonrakilerle birleşti, bir bakıma netliğini yitirdi. Ama yine de ‘o yıllar’ denince aklıma ilk gelen ‘siz’, kimi yeni kimi eski kitaplardan bize poetikalar değerlendirirdiniz. Ve bir mısra sizinle en çok bütünleştirdiğim nedense: Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum. Sizden bize kadar uzanırdı. Öyle ya, aramızda ne kadar çok mesafe vardı.

Sizi uzun zaman bu mısraya sinmiş sesiniz olarak hatırladım. Sonra derslerimize gelmediniz. Başka hocalar tanıdık. Ben onları da çok sevdim ama sizi daha fazla bilemedim.

Garip (değil) ki sizi asıl tanımam, tanımak burada karşılıklı bir açılım, hiç olmazsa açılımın bir ucunun tarafınızdan kabul görmesi anlamına bürünüyor, doktora yıllarında gerçekleşti. ‘Seçtiği’ bölüme kadar eğitimi, galiba pek çok benzeri gibi tesadüflerle yönlendirilmiş bir çocuk olarak ben, ilk yılları sudan sebeplerle harcanmış bir doktoranın zamansızlık telâşeleri arasında, bir başka sevgili, Bilge Seyidoğlu Hocam, öyle elimden tutmuş kapınıza düştüğüm gün son şansım olduğunuzu fark ediyordum. Ve yine ben, bu kapının; romanların geometrik yapı şemalarından, kahramanlarla karşılaşabilme ihtimalinin hiç de muhal farz sayılmayacağı gemiler geçmeyen bir umman tasavvuruna; Halide Edib’e biçilen ansiklopedik teferruat kuruluğundan, Nigâr hanım günlüğünde pusu kurmuş hudutsuz santimantalizm manzaralarına kadar açılacağını bildiğimi, o zaman bilmiyordum. Ama şimdi, buradan bakınca, en baştan bildiğimi de biliyormuşum gibi geliyor. Öyle ya, çok erken yitirilmiş bir babanın kitaplığında da Reşad Ekrem’in İstanbul Ansiklopedisi ve Osmanlı Tarihi vardı, sizin de. Benimse bilinç altımı çözmek için ne Dr. Breuer gerekli, ne Dr. Freud. Çünkü kendisini öylesine kolay ele veriyor. Anlatmıştınız bana;

“Reşad Ekrem benim de çocukluğumda sarıldığım insanlardandı. Her halde babanla aynı kitap ve dergileri okumuşuz. Evvelce konuştuğumuz Yavrutürkler’de bugün bile zevkle okuyabileceğim çocuk romanları vardı, bir kısmı tarihî, çoğu tarihî, fakat çok küçük bir tarihî gerçekten hareket ederek bu kadar güzel bir macera romanı yazılabilir, hatırladıklarım, Son Yeniçeri, Gizli Yol, Balabancık. Yazarı Ahmed Bülend Koçu idi. Derken lisede Reşad Ekrem bey tarih hocamız oldu. Bize boş derslerimizde gelirdi. Ne zengin bir hatıra ve masal dünyası idi. Ahmed Bülend’in Reşad Ekrem olduğunu öğrendim. Bir daha sevdim. Bir de yine o yıllarda İstanbul Ansiklopedisi çıkarmağa başlamıştı. Hiç unutmuyorum, biraz lüks bir baskı, galiba iki formalık bir fasikülü 130 kuruştu. Ne büyük para, nasıl alınabilir? Bir gün lisenin anons panosunda Reşad Ekrem’in imzasını taşıyan bir ilân gördüm. Lise birinci sınıftayım. Ansiklopedi fasiküllerinin o güne kadar çıkmış olanlarının hepsini 50’şer kuruştan öğrencilere vereceğini yazıyor, durur muyum. Hemen o gün, nereden tedarik ettiğimi hatırlayamıyorum, para bulup soluğu Bâbıâli’de İstanbul Ansiklopedisi’nin bürosunda aldım. Bana bizzat kendisi, en temiz nüshaları seçerek verdi. Yine hiç unutmuyorum. ‘Al bakalım, bu gece sana uyku yok’ dedi. Hakikaten o gece bana uyku yoktu. Teker teker sayfaları keserek, o güzel gravürleri seyredip, seçtiğim yazıları okuyarak sabahı ettim. Bir şey daha yaptım, birkaç gün sonra panodaki o Reşad Ekrem imzalı ilânı yerinden alıp sakladım. Hâlâ da saklarım”.

Fark ettiğiniz gibi Hocam, bu yazı mektuplarınızla ‘sarmal’ olarak kaleme alınacak.

Mektuplar dedim de, her yeni yılın ilk mektubunu size yazardım. Bundan çocukça anlamlar çıkartırdım, bu yıl en çok size yazacağım, diye. Çünkü ödülü vardı, hiçbir mektup cevapsız kalmazdı. Başındaki ‘galiba’ kaydı, içimde ince bir yeri sızlatsa da, “1985 ile 1993 arasında en çok ve sürekli” yazıştığınız benmişim. 1993’den sonrasının hesabı henüz yapılmadı, bu ünvanı kimseye kaptırmak istemem, çünkü olamadığım var: Asistanınız olmak isterdim. Hem de görev sınırları gündelik kanunlarla çizilmiş cinsten değil, tam da o, hocasının çantasını taşıyan, masasının tozunu alan, aldığı nefesi defterine kaydeden cinsten (hoş siz bütün bunlara müsaade eder miydiniz). Olmadı, kısmet başka bahara, gemiler geçmeyen o ummana. Ben ümidimi kesmiş değilim.

Şimdilik bana hiç de daha az kıymetli olmayan başka bir şey kaldı: Çoğu “Aziz Nazan” diye başlayan, “eveet, bu mektubun da sonuna geldik” ikazından sonra “gözlerinden öperim” ile imzalanan; “hocalık tecrübelerinin aktarımı”ndan “analık babalık tecrübelerinin”, nihayet “hayat tecrübelerinin” aktarımına dönüşüveren mektuplarınız. Telefonların dökümüyse kolay yapılamıyor.

Şimdi ben, mektuplarınız masamın üzerine dağılmış, bu yazıyı soğuk Trabzon akşamlarında yazarken. Biraz öncelerde telefonlarda sizinle konuşup, Nietzsche’yi ve Descartes’ı size sorup, nasılsa, bu yazıyı yazmakta olduğumu az kalsın ağzımdan kaçıracakken. Atatürk Üniversitesinin kim bilir hangi mevsiminde ceketinizin eteğinden başka tutunacak hiçbir yeri kalmamış bir ‘küçük kızı’ düşünmekteyim. Ne kadar çok bildiğimi elbet değil, ne kadarsa, bildiğimi ne çok size borçlu olduğumu artık ölçemem. Yazdıklarınıza bakıyorum da, ne kadar ince ayrıntılarla duygu ve düşüncelerinizi, kendi kadehimin hacmince yüklenmişim. Ne kadar çok yağmalamışım kelimelerinizi, cümlelerinizi. Ama siz gerçek hükümdarsınız ve Cemil Meriç haklı, gerçek hükümdarlar yağmalandıkça büyürler. O yüzden yağmalanmaya bunca kolay müsaade etmektesiniz.

“Kitaplarım gibi bildiklerim de herkese açıktır” diyordunuz. Doğru, neye ilgi duysam, neye heves etsem, önümde geniş bir kapı açardınız. Ne ayrıntılarla yüklüydü bize konuştuklarınız. Hiçbir şey sizde makesini bulmadan geri dönmezdi. Ama bilgi ve birikim, uğrunda emek sarfedilen, size bir saltanat tacı görüntüsünde değil inanılmaz bir sadelikle yakışırdı. Ve ben gayeyi kaybederek, hayranlık ve şaşkınlıkla bu defa, size yönelirdim.

Böyle olunca Hocam, ben sizin hem en vefalı, hem de en vefasız öğrencinizim biliyor musunuz? Çünkü çok zaman sizi aşıp da sizin işaret ettiklerinize geçemedim, “Velleylî’de kaldım” hasılı.

İşaret ettiklerinizin arkasında insan ve tarih bilinci vardı:

“Bir Osmanlı öğrencisinin okul karnesini gördün mü hiç? Ya bir doktorun reçetesini? Eski harflerle miydi, yoksa Fransızca mı? ya bir kibrit kutusu nasıldı? Acaba bakkalların kese kâğıdı nasıldı? Hep bu bildiğimiz teknikle mi yapılmıştı? Mendillerimiz, çoraplarımız daha mı küçüktü, daha mı büyük? Eb’adı? Görüyorsun saklanacak şey çok”. (…) Namık Kemal’in Avrupa’ya giderken bindiği vapurun bileti elimizde olsa az şey midir?”

Namık Kemal’in Avrupa’ya giderken bindiği vapurun biletine ulaşmak için hayallerimden başka ülkelerim yoktu ama ‘sararmış fotoğraflar’ toplamaya kalkışırdım söz gelimi. Sözünü ettiğimde, bana anlattıklarınız sararmış fotoğraflardan çok daha dikkate değer kılınırdı içimde.

“Benim böyle çocukluk resimlerim vardır. Daha da güzeli annemin, hattâ anneannemin fotoğrafları. Hafif bir peçe, bir tarafından ihmal edilmiş gibi sarkmış bir etek hattâ gözde beyaz, mini mini bir fiyaka gözlüğü. Sıkma baş, bir tarafta yine ihmalle çıkmış numarası bir parça perçem. Duruşlar, oturuşlar, sun’i sandalye, koltuk stilleri. Elin biri yüksekçe bir sehpaya dayanır. Daha neler de neler. Mesut insanlar fotoğrafhanesi. Fotoğraflardaki bütün insanlar mesuttur”.

Eski kartpostallara heves ederdim, “her biri biraz entelektüel, biraz sanatkâr ruhlu” Fransızlar’ın kurduğu “meşherlerden” kim bilir hangisinden alınıvermiş bir yığınını hem de arkalarındaki yazılarla ortaya dökerdiniz:

“(…) Meselâ 1900’lerde bir Fransız’ın İstanbul’dan annesine, karısına gönderdiği, bir kısmı hasretini, bir kısmı Türkiye intibalarını anlatan satırları. Sana bir yığın hikâye faslı”.

Bir yığın hikâye faslını işaret bana lûtfedilirdi de Hocam, sizin içinizde daha mı az hikâye vardı?

“‘Sevgili anneciğim, sana İstanbul’dan yazıyorum. Müslüman kadınlar burada siyah örtülerine bürünmüş olarak kıra çıkarlar ve kendi başlarına dinlenir, denizi seyrederler. Yarın posta vapuru ile Karadeniz’e gidiyorum. Kardeşime, yeğenime selâm’.

(…) Kimdir bu yazıların sahibi? Çocukları torunları olsa, onları bulsam da göstersem: İşte senin deden, senin baban, büyük amcan 1913’de İstanbul’dan ninene bu kartı göndermiş. Bundan haberin var mıydı?”.

“Ne kadar çok hatıra ve insan”

Neler söylerdiniz, neler yazardınız? Galiba öncelik ‘insan’daydı. Kimi tanıdığım, çoğu adını bile duymadığım; yerli yabancı, kadın erkek, eski yeni bir dolu sanatkâr, bilim adamı, düşünür, ehl-i dil. Veya halktan, sıradan, ama sizin içinizde (sizden dinledikten sonra bizim de içimizde) bir kıymeti haiz bir dolu hayal. Mehmet Kaplan’dan, “her şeyi bir müze nesnesine dönüştüren Süheyl [Ünver] bey”e; Kaya Bilgegil’den, “gerçek bir Kamelyalı Kadın olan George Sand”a; Tanpınar’dan, “Türkoloji bölümünün hademeliğini yapan “zarif, efendi Çeşminur hanım”a kadar. Nurettin Topçu’dan, “trajedisi, hattâ, bir san’atkâr’a ihtiyaç duyulmayacak kadar hayat tarafından hazırlanmış III. Selim”e; Abdülaziz Efendi’den, cüzdanınızın bir köşesinde silik fotoğrafı hâlâ mahfuz Celâl Hoca’ya; İbnülemin’den, Nihad Çetin’e; Çetikçi Süleyman’dan, Rabia Hatun’a; kimi ciddi ve ağır başlı, kimi uçarı ve çapkın son dönem sultan hanımlarından, “bir müddet cariye olarak bulunduktan sonra sarayların dağılması üzerine açıkta kalıp bir çeşit nostaljiye kapılan” mahalleli saraylılara; Refik Ahmed’den, Ahmed Refik’e, Osman Cemal’e, Servet Muhtar’a, Haşim Nezihi’ye… Size hep “geç kalmış bir Müslüman ermişi gibi gelen Epiktetos”tan, “hem batıyı hem doğuyu uyandıran bir adam Eflatun”a kadar. Bize anlatacağınız “ne kadar çok hatıra ve insan” vardı. Bunlardan bizzat tanıdıklarınız sizde azalarak değil çoğalarak yaşardı ve “bir takım isimleri” kaybetmiş olmanın hüznünden belki daha ziyade, onları paylaşabileceklerinizi de kaybetmiş olmanın hüznü, size öylesine yaraşırdı:

“Eskiden benimle ortak çevreleri olan insanlar vardı. Bir takım isimleri zikrettiğim zamanlar, onlardan bir yankı gelirdi. Bir sokağın, bir çeşmenin, bir mezar taşının, bir esnafın beraberce hatıralarını taşıdığımız insanlar. O arkadaşlarım veya büyüklerim gittiler. Ali Karamanlıoğlu, Muammer Özergin, Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan. (…) Şimdi bunların hepsini kaybettim. Küllük kıraathanesinde çaycı Nimet’i, Sahhaflar’da kitapçı Nizamettin’in şakalarını, yine Sahhaf Raif Bey amcayı, Şakir Hoca’yı, Boğaz’da 65 numaranın Tahsin Kaptan’ını, Balat’ta Lâz Bakkal’ı, Beyoğlu’nda Şişman Bakkal’ı, Yavrunun çayhanesini, Mersin Efendi’yi, Fatih’te Bulgar muhallebiciyi artık kim hatırlar ve ben bunları kimlerle konuşabilirim?”

Ben hep dinlerdim Hocam. Hele içlerinde biri vardı ki, hat hocanız, onu bir başka türlü dinlerdim:

“O koca ruh, o bağ budamak zoruyla (geçim için) nasır tutmuş ellerle çizdiği hatlar, o ne harikulâde, bana şimdi Quasimodo’yu her bakımdan düşündüren eciş-bücüş vücudunun gerisindeki o san’atkâr ruh, bu teneke medeniyetinin zalim bir şoförünün sürdüğü tekerlekleri altında uçtu gitti. Elli kilo gelmeyen gövdesinden ne kalmıştır? Ama o hattı tutan kalemi çeken parmakları ne oldu? Asıl onu merak ediyorum ve o zaman ruhun varlığına ve ebediyetine daha çok inanıyorum. Gemiler geçmeyen bir ummanda her halde o güzel kalemiyle yine yazıyordur”.

Sonra, bitip tükenmek bilmeyen kitap, yazar, film, müzik, şiir, mısra, güfte, beste sohbetleri. Sohbet diyorsam da, ben size muhatap konumunda değildim elbet. Yine de siz çokça dinlerdiniz, çünkü size mahsus bir metotdu bu, dinlerken öğretirdiniz. Kitaplar ve yazarlar arasında Dostoyevski’nin ve onun hayata doğru uzanan açılımlarla merhamet ve sevgiyi telkininin içinizde özel bir yeri vardı. “Gelmiş geçmiş asırların en iyi romancısı Dosto.”, “aman Yarabbi” nidasıyla başlayan ve söz gelimi Beyaz Geceler için sarfedilmiş kimi cümlelerinizden anlardım ki sizi açıkça büyülerdi: “Aman Yarabbi! O kadar basit bir konu insanı nasıl böyle büyüleyebiliyor?” Sonra Karamozoflar’da kim bilir kaç dostunuzla paylaştığınız ve Forster’da da aynı dikkati sezmekle heyecanlandığınız sahne: Mitya’nın, tahta bir sandık üzerinde uyuya kalıp da, başının altına kim tarafından konulduğu bilinmeyen bir yastık, “bir rüya gördüm beyler” diyerek yepyeni bir hayata uyanması. “Moskova’dan Petersburg’dan kopup, Sibiryalar’a doğru yayılan bir yankılı ses gibi”ydi Rus sanatı sizin için. Sadece Dosto. değil, merhameti, hele ıztıraptan doğan merhameti telkin eden tüm romanlara açık bir yanı vardı gönlünüzün. Hele bambaşka bir kıymet atfettiğiniz, Xavier de Maistre’nin Aoste Şehrinin Cüzamlısı, Odamda Seyahat, Odamda Gece Seferi hikâyelerini ne kadar çok dostunuza, öğrencinize tavsiye hattâ armağan ettiğinizi yakınlarınız hep bilir.

Bir yığın da mekân girerdi mektuplarınıza arkalarındaki hikâyelerle: “Kadirşinas” Fransızlar’ın, “Voltaire ve Rouseau, hayatlarında birbirlerini yiyen bu iki deha’yı yan yana getirmiş” oldukları “bir kaç defa zevkle” gezdiğiniz Panteon, Paris’in parkları, ille de son baharları. “Beyoğlu’nun Tünel yolunun o kalabalık insan, eşya, vasıta kalabalığı, kozmopolit, her çeşit dilin, kıyafetin, davranış tarzının birbirine karıştığı dünyası içinde daracık bir kapıdan birdenbire” geçilen Galata Mevlevihanesi. Galip ve diğerleri. Hiçbir kabristanın olamadığı kadar munis olabilen Hamûşan. Küllük’ün öyküsü, Emirgân ya da Kanlıca kahveleri, biraz daha zâdegân olanların devam ettiği Markiz yahut Löbon pastahaneleri…

Ayrıntıları, mektuplarınıza dağılmış ve hiçbirini feda edemediğim, bu yazıya yedirme telâşesinden vaz geçmeliyim Hocam. Yoksa editörün sayfa kaydını ihlâl edeceğim. Ama ikisi var ki onlardan vaz geçemem: Erzurum ve İstanbul.

Sizin Erzurum’u sevdiğinizi herkes biliyor.

Bu açık mektubun ilk cümlesini tekraren, ben sizi Erzurum’da tanıdım. “Senin de ömrünün bir parçasını bıraktığın bu şehir”, diyordunuz “son Erzurum mektubu”nun bir yerinde, 7 kasım 1994 tarihli. Ve ben, birazdan bahsedeceğim ne kadar İstanbul olsanız da, sizi Erzurum’a hep yakıştırdım. Gerçi siz de kendinizi Erzurum’a yakıştırdınız ya. Hem de öyle bir yakıştırdınız ki ispatını 36 yıllık bir sevgiyle gerçekleştirdiniz:

“Sevmenin alâmeti hizmet etmek ve hizmet etmekte devamdır. Şimdi 63 yaşımda olarak ve hayatımın yarısından fazlasını hiç şikâyet etmeden burada geçirdiysem, sevmekte kimsenin şüphesi olmasın. (…) Benim Erzurum’u sevdiğimi herkes bilsin. (“Erzurum Üzerine Söyleşi”, Büyük Erzurum, 11 temmuz 1994).

Sizin Erzurum’u sevdiğinizi herkes bildi. “Birdenbire bastıran kar, tipi”, kesilmiş elektrikler, yanmayan kaloriferler arasında ve el yazısıyla kaleme alınmış bir kaç mektubunuzdan biri olarak aldığım “son Erzurum mektubu”nuzu okurken, “36 yıllık Erzurum macerasının 1 kasımda noktalandığını”, size verilen ilmühaberden o güne kadar ki hocalık maceranızın “39 yıl 5 ay 1 gün olduğunu” öğrendiğinizi okurken ben de bildim Hocam.

Yarım kalmış bir rüya: İstanbul

“Taliim beni denizden değil, akarsudan bile uzak bir dağ şehrine bıraktı”, böyle diyordunuz hem Erzurum’dan hem İstanbul’dan bahseden bir mektubunuzda suyla bağlantılı olarak. Öyle ya İstanbul biraz da su demekti ve siz su götürmez bir biçimde ve 36 yıllık Erzurum macerasına rağmen İstanbul’dunuz. “İstanbul gerçekten acaip bir şehir. Dünyada bu kadar sevilmiş bir şehir var mıdır” diye sorabiliyordunuz ve yalı tavanlarında oynaşan su ve ışığın macerasını biliyordunuz.

“Denizi bilirim. (…) O uğultu hiç de deniz çocuğu olmadığım halde (yüzme bilmem), denizin en azgın zamanı, en sakin zamanı, hepsi benim için büyük değerlerdir. Tanpınar’ın ‘deniz insanla konuşur’ sözünü basit bir istiare olarak düşünmem ve çok severim. Nereden diyeceksin. Ben Abdullah Şinasi gibi yalılarda büyümedim. Ama bir yalıda geçen hayatı uzun zaman tattım. Anneannem Çengelköyü’nde çok büyük bir yalının bir bölümünde kiracı olarak kalırdı. Ben de fırsat buldukça, hele yazları aylarca onlarda kalırdım. Bu hatıralarım 10 ilâ 16 yaşlarım arasına aittir. Bir evin içinde denizin olması ne demektir? İkindi güneşi vurunca (çünkü Anadolu kıyısındaydık) yalının tavanında güneş pırıl pırıl gölge-ışık oyunları oynardı. Boğaz lodosla kudurur. O zaman yalının altındaki kayıkhanenin tâ içlerine kadar dalgalar güm güm vurur. Denizin sesi sustuğu zaman da ev halkı müphem bir korku ile uykudan uyanır. (…) Bu yalıyı biz o zaman Hüseyin Hüsnü paşanın olarak bilirdik. Tahmin ederim daha önceki sahibinin adına atfen şimdilerde Abdullah Paşa yalısı olarak restore ediliyor”.

İstanbul sizin için yarım kalmış bir rüyaydı: “Çünkü hayatımın en güzel ve rahat yılları geçti orada. Her kaygıdan âzâde. Yüzlerde nur ekinlerde bereket olduğu devirlerdi”. O rüyayı tamamlamak istiyordunuz:

“İstanbul benim için de, halâ yarım kalmış bir rüya. Artık o rüyayı tamamlamak için dönüşe geçmek istiyorum. (…) O zaman İstanbul’da birçok şeyi yeniden yaşamak, bildiğim her taşın, her yazının, her kırık minare, çeşme taşı, kabir parçasının, benim çocukluğumu bilen her ağaç gövdesinin, benim tanıdığım her kedi, tavuk, at’ın, bilmem kaçıncı torunu olduğunu düşüneceğim yavrularının bende uyandıracağı empresyonlarla ‘Bayezid Camii etrafında Yarım Asır’ hatıralarını kaleme alacağımı tasarlıyorum”.

(…) Kafamda zaman zaman artık yarım asrı geçen hatıralarımı, çoğu da yirmi beş yaşıma kadar olanları, toparlayıp, biraz romanesk bir tarzda kaleme almak var. Her sabah uyanırken kafamda bir takım bölümleri, pasajları kıpırdıyor. Ama ne zaman? Ne zaman?”.

“Bu mekânı etrafında geniş daireler, helezonlar çizerek, hemen bütün İstanbul’u içine alan bir merkez olarak düşündüm. Her şehrin, her Türk şehrinin bir arastası vardır. İstanbul’un arastası da benim için Bayezid’dir”.

“Aslında bizzat yaşadığım bir ömrü benden önceki başkalarının hatıralarına kıyasla pek değerli bulmuyordum. Yani pek ilgi çekeceğini zannetmiyordum. Ama görüyorum ki senin ve daha genç olanlar için -tabii ilgi duyanlar- bir şey ifade edebilir”.

Benim İstanbul haneme ay doğduğu kesindi. Bizler “Bayezid Camii Etrafında Yarım Asır” hatıralarını bekleye dururduk da her rüya gibi bunun da bir ‘ters’ tarafı vardı, görürdünüz:

“İstanbul’a gitme gereği artık bende bile bir tutku değil. O İstanbul var mı bilmiyorum. Halkı küçümsemem. Seviyeye de inanırım. Bu iki duygunun arasında İstanbul’da artık Türkler’in Müslüman Türkler’in yaşadığını düşünemiyorum. Hitit mi, başka bir millet mi, onun profilini taşıyan, sanki her insanı patronuna gayz ve kin dolu, sakalları uzamış, kıyafetsiz bir yığın grevci mi çapulcu mu nedir öyle bir insan sürüsü, yığın. Bizans’tan sonra beş asırlık Osmanlı medeniyetinin mahsûlü değil bu. Peki kim bunlar, bilmiyorum”.

“Aslında ben Haliç kıyılarında büyüdüm. Orası bütün klasik Osmanlı ekalliyetlerinin bir arada bulunduğu koca bir semttir. Yahudi Rum ve Ermeni. Onların hepsi Osmanlı idi. Yerli istanbullular ve çok değişik yerlerden gelen Anadolulular da vardı. Ama İstanbul onların hepsini eritiyordu. Onlar da etraflarına bakıp nasıl eriyebiliriz düşüncesindeydiler galiba. Nasıl efendi, hanım oluruz? Bir medeniyet kolay kurulmuyor. Bir Osmanlı İstanbul’u için 500 sene gerekti. Ama kırk senede o medeniyeti kemire kemire bitirdiler.”

“Sevimliliğini şimdi tamamen eskiliğine ve eskilerin ihyâ edilmesine borçlu bir İstanbul. Sonra… Cumhuriyet devrinin hangi romantizmi ileriki nesillere anlatılacak? Hangi pitoresk köşesi? Hangi konak, yalı, köşk? Gri apartmanlar mı? Hiç şüphesiz insan her yerde büyük duygular yaşayabilir. Fakat bu gri binalar dünyanın her tarafında aynı. Yani kozmopolit bir çevreyi, mekânı gösteriyor. Orada bizim olan ne var acaba?”

İstanbul’da her şey gibi yıldızlar da yitiyordu:

“Yıldızları benim için de seyret. İstanbul’da yıldız filân kalmadı. Ateş böcekleri gibi, baykuşlar, bülbüller, çaylaklar, hattâ kelebekler gibi yıldızlar da hayatımızdan çekildi galiba. Geçenlerde Yalova’ya gittik ve iki gece kaldık. Orada hâlâ yıldızlar vardı. Çocukluğumdan beri, özellikle Yüksek Muallim Mektebi’nde iken yani Çapa’da yatılı iken, astronomide okuyan arkadaşların yardımıyla epey yıldız tanımıştım. Bir de gök atlasım vardı. Bir şeyi sevmek için tanımak lâzımdır. Sevdiğimiz bütün yemekler, hayvanlar, insanlar, kitaplar vs. gibi yıldızları da tanıdıktan sonra sevdim”.

Yıldızlar yitse de Süleymaniye yerindeydi, temmuz son cumalarda sizi dostlarınızla ağırlamaya alışkın kuru fasulyeci de:

“Bizim önümüzdeki cuma (temmuzun son cuması), Süleymaniye’de cuma namazı-cihan padişahının türbesini ziyaret-kuru fasulye geleneğimiz var. Ben artık sayısını unuttuğum kadar dosta bu randevuyu veriyorum. Ama oraya kaçı gelecek bilemem”.

Temmuz son cumadan bir sonraki cumanın tenhalığı sizi incitse de:

“Temmuzun son cuması gidemediğim Süleymaniye’ye ağustosun ilk cuması gittim. Erzurum’dan gelmiş bir iki aşinanın dışında kimse yoktu. Süleymaniye, Türbe ve kuru fasulyeci eski keyiflerinde. Fakat anlıyorum ki mekân da dostlarla beraber var. Yalnız kaldığım ve kimselere anlatamadığım, anlatamayacağım, yanımda dürterek bir güzelliği gösteremeyeceğim bir şey, pek mânâ ifade etmiyor.(…)Biraz da artık herkesin yaz tatiline gitmesi, uyulması zaruri bir moda oldu. O yüzden benim kuru fasulye sevdası ile Süleymaniye seyri, kendi başıma icra edilen zavallı bir hatıradan ibaret kaldı”.

İçimi acıtırdı anlattıklarınız, daha çok anlatmanızı isterdim de dinlemekten başka yapabildiğim bir şey olmazdı:

“İşte ben bu mektuplarla sana, belki bunlardan çok uzak olduğun halde, bilmem hangi alâkalarla dinlediğini tahmin ettiğim bu eski hikâyeleri anlatıyorum. Kısa İstanbul gezilerinin sana, birçok içinde oturanlardan daha çok empresyon kazandırdığını tahmin ediyorum. Çünkü orayı gözünle değil, bir çok san’atkârın anlatmasıyla tanıdın. Gözünle de bir çok san’atkârların sezdiklerini görmek istedin. Zannederim büyük kazancın bu”.

“Hepsi de yüzü Bâb-ı Hümayun’a dönüktüler”.

İçimde hep temmuz son cuma ile birleşen bir anı var, anlatınca siz de hatırlayacaksınız. Hani öğrencileriniz, dostlarınız, nasılsa bir ucundan müdahili oluverdiğim bir halka. Ayasofya önündeki kahvelerden birinde oturuyoruz. Ben hem size yakın olmak istiyorum, hem Bâb-ı Hümayun’u görüş açım içinde korumak, şunun şurasında yılın kaç günü hümayun kapıların önündeyim ve kaç günü sizi dinleyebilirim? Bir ara size, tam da o an, orada, ayağımızın değdiği yere, yeniçeri isyanlarından herhangi birinde kim bilir kaç yeniçerinin ayağının basmış olabileceğini tahmin etmek istediğimi sezdiriyorum, ve mahşerî bir gürültü çıkarmış olmaları gerektiğini. Siz bir an kalın mercekli gözlüklerinizin altından gözlerinizin içi gülümseyerek bir çırpıda eksik olan parçayı yerine koyuyorsunuz: “Hepsi de yüzü Bâb-ı Hümayun’a dönüktüler”. Bu küçük ama çok büyük dikkatin, dikkatten öte bir şey olması gereken şeyin beni neden o kadar çok sarstığını daha sonraları çok düşündüm. Size eklemlendiğim noktaların en güçlüsüydü bu, fark ettim. Hani, lisans yıllarımdaki ‘siz’ tek mısraya sinmiş bir sestiniz: Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum Om Mani Padme Hum. Sonrası için sizi anlatmamı isteseler, bu anıyla başlardım, bu cümleyi aktarır sonra susardım, “hepsi de yüzü Bâb-ı Hümayun’a dönüktüler”. Çünkü siz ‘arkadaki’ni merak edenlerdendiniz, böyle bakıyordunuz tarihe ve hayata:

“Hep aklıma gelmiştir. O devrin bir dervişi, bir bilgini, sarayda bir küçük insan, bir yeniçeri. Bunların hayatı neydi? Soğuk bir kış günü Üskürdar’dan Beşiktaş’a giden bir paşa babanın küçük kayığında denizi geçerken duyduklarını kim yazacak? Tanpınar’ın, Fatih devrinde, İstanbul’a girdiği zamanki baharı anlatışını o kadar iyi hatırlıyorum ki. İşte gerçek bir romancının bakışı budur diyorum. Bunu söyleyen çıkmıyor”.

Hasılı benim Güzeller Güzeli Hocam, poetika ve roman tekniği dersleri verseniz de rüzgâr kokulu olduğuna yaşayanları müşahit tutabileceğim sınıflarda, sizin bir romanınız vardı. Ve bir gün tercih mecburiyetinde kalsam, bu yanınızı akademik yanınıza değişmezliğim de, bir akademisyen olarak, benim ikinci büyük suçum. (İlki sizi aşıp da işaret ettiklerinize geçemememdi ve bu noktadan bakınca ikinci suçum ilkinin bir neticesi olarak hükümsüz kalıyor).

Size eklemlendiğim o noktada ben ifrata kaçardım, tam bir yolunu kaybedişti o XVI. asır aynalarının içinde. Siz bundan bir bakıma memnuniyet duyardınız, duyardınız ya kim bilir hangi sezilerle beni uyarmaktan da geri kalmazdınız:

“Osmanlı sarayına iyi daldın. ‘Oda’ hikâyesiyle o kapıyı bence iyi açtın. Adeta marazî bir ruh hali bir nostalji gibi seni sarıyor. Devam et ama nostaljinin son ucu melânkolidir. Kahramanını bundan koruyacak olan bugün yaşamakta olduğunu her zaman veya zaman zaman fark etmesi olacak”.

Yine de ben, yolumun düştüğü masal aynasının içinde biriken her görüntüyü önce size söylerdim. Ve bana öyle gelirdi ki 16. asır Üsküdarları’ndan bakınca, elektrikle henüz tanışmamış bir İstanbul sarayının suya nasıl döküldüğünü merak etmeyi siz herkesten iyi bilirdiniz, üstelik ucunda melankoli tehlikesi olmadan.

Yerçekimli Karanfil

Buraya kadar bütün anlattıklarım, farklı öznelerin ağzından benzer hikâyelere dönüşebilir eminim. Söylemek istediğim, bilgi söz konusu olunca takındığınız teveccüh, ‘talepkâr’ konumuna yerleşen herkese mahsus bir haldi. Ve o anda biz tam anlamıyla ‘biz’ olurduk.

Hocam bilmem fark ettiniz mi, siz bizim elimizde Edip Cansever’in Yerçekimli Karanfil’i gibi biteviye büyüyen bir sevgiydiniz, ya da “eski şiirin meş’alesi”. Hatırlayın, küçük ve cılız bir suyun engin ırmağınıza kavuşarak kamaştığı noktada, bana Mehmet Tekin beyin cömertliğini örnek göstermiştiniz, süre giden doktorasından dosyalar dolusu Peyami Safa esirgenmeden önümde. Etrafınızda her biri kendisinden bir öncekinden el alan ve bir sonrakine elini uzatan bir silsile uzanıyordu:

“Benim, öğrencilerimde görüp de en çok mesud olduğum hadise nedir biliyor musun, Mehmet Tekin’in sana, senin İbrahim Kavaz’a, Nazım [Hikmet Polat]’ın Hayriye [Kabadayı]’ye, elindeki bilgileri vermeleri, hem de gönülden olduğuna inanıyorum, tehâlükle vermeleri, daha da verebilecek olduklarını göstermeleri. Bunun benden kaynaklandığını zannetmiyorum. Allah lûtfetti ve sizin gibi, etrafına yardımı esirgemeyen iyi öğrenciler verdi. Emin ol çalışmalarınızın değeri bir tarafa, bu konudaki bir eksikliğiniz beni perişan ederdi”.

“Bunun benden kaynaklandığını zannetmiyorum” demeyin, tam da aynı cümleyle ve hiç olmazsa kendi payıma, bu sizden kaynaklanıyordu. Biz, birbirimize el uzattıkça sizi mutlu edeceğimizi bilir, böyle onanırdık. Sizse çoğalmanın sırrına vakıf olanların geldiği ülkedendiniz, ismi bâkî kılanın ne olduğunu bilenlerin de:

“Mustafa [Kutlu] ile muhabere etmeniz beni memnun ediyor. Sizleri kendi çocuklarım gibi telâkki ettiğim için hepinizde benden bir şeyler yaşadığını hissediyorum. Hattâ benden daha iyi şartlar içinde benden farklı yollara uzanmanız beni daha da hoşnut ediyor”.

“Sana çalışmaları için yardım isteyenlere el uzatacağını biliyorum. Bunu ihmal etme. Bizim dergâhımız hep verecektir. (…) Bâki kalır sahîfe-i âlemde adımız”.

Netice mi?

Sizi anlatmak Hocam, bir yazının sınırlarına sığmayacak kuşkusuz. Bu yüzden ben koyu punto italiklerle ara başlıklar açıyorum boyuna, refakatinde kar aydınlığı Trabzon kışları, denize bakan odamda. Sonsuzlukta bir nokta değil miyiz şunun şurasında?

Bağışlayın, nasıl anlatsam olmuyor. Görüyorsunuz size yazdığım bu ‘açık mektup’ en özeli oluyor ne hikmetse. Ya sizin bendeki yansımanızı anlatıyorum, kendim bir ayna yerine, ya sizde yansımasını vehmettiğim bir ben’i arıyorum, sizi anlattığımı zannederek. Ve ikisi de katıksız bir sevgiye dönüşüyor sonunda. Objektif anlatmalar için sevginin aradan çıkması elzem demek.

Ama ben objektif olmayan anlatmalara kaniyim. Kaç tane Orhan Okay Hoca var ki hayatımızda? Bunun için ya bu yazının gayesi muhatabından çok müellifine dönüyor.

Her zamanki büyüklüğünüzle anladınız değil mi ve bağışladınız. Büyük bir hocadan öğrenmedik mi biz tanımanın sevmeyi ve anlamanın bağışlamayı beraberinde getireceğini?

Sizi anlatamadım istediğimce. Kifayetsiz olduklarını hep biliyorduk ama kelimeler müstamelmiş, ben bunu bu günlerde öğrendim.

Haydi itiraf edin Güzeller Güzeli Hocam, bana bunu öğretmediniz.