Ayşe Sevim , Cümle Kapısı

Cümle Kapısı, Ayşe SEVİM, KİTAPHABER, Eylül-Ekim 2004, s. 36-37…

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Bu kapının ardında binlerce yıldır güneş ışığını görmemiş mahkumlar yatıyor. Onlara dokunan bir tek sevgili kalem. Bazen Dostoyevski olup bazen Nazım Hikmet olup bazen O’Henry olup sürekli yazıyorlar. Sanki bir tren yolculuğunda camdan dışarıya bakıyorsunuz. Siz yerinizde otururken camın karşısındaki simalar hızla değişiyor. Birinin acısını içinize sindiremeden bir diğeri gelip başlıyor hikayesini anlatmaya. Onurlu bir sürü erkek. Yeryüzünün topraklarından alınıp sizin önünüze getirilmişler. Nazan Bekiroğlu getirmiş onları. Hayatının bir dönemi zindanlarca yutulan bir sürü güzel insanı çağırmış. Fareli köyün kavalcısını dinler gibi onlar da bu çağrıya uymuşlar. Suçları, zekâları, hinlikleri, aşkları da yanlarındaki valizlerine tıkıştırılmış. Nazan Bekiroğlu, mahkumların huzursuz evlerini de getirmiş; Bastille, Anemis zindanları, Bodrum Kalesi ve diğerleri…

“Inde Deus Abest” bu yazı Gatineau Kulesi’nin yirmi üç basamakla inilen zindan kapısının üzerinde yazıyor. Saint-Jean şövalyeleri tarafından Latince yazılmış bir yazı. Anlamı “Burada Tanrı yoktur” Şövalyelerdeki kibri resmediyor bu cümle. Kişi ne kadar suçlu olursa olsun cezayla başbaşa kaldığında sığındığı her şeydir Tanrı. İster Allah olsun ister Tanrı olsun isterse küçük bir heykel olsun suçlunun göğsüne bastırdığı son ve ilk şeyidir. Buradaki işkenceleri tahayyül etmek istemiyorum. Her ne kadar Nazan Bekiroğlu kulağıma eğilip ” Kapı önündeki balkondan işkence odasına bakıldığında oraya neden “Inde deus abest” denildiği anlaşılmakta” diye ipucu verse de… Mahkumlar arasında dolaşırken bazen Adnan Menderes’in eşine yazdığı mektupları okuyorum, bazen Necip Fazıl’ın şiirlerini dinliyorum bazen de Verlaine ve Rimbaud’un birbirlerine çevirdikleri namluluların arasında kalıyorum. Başımdan aşağı insan hikayeleri yağıyor, elimi diğer bir kapıya uzatıyorum.

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Şu kapının ardından gelen ayak seslerini duyuyor musunuz? Birileri dans ediyor. Şems ve Mevlana sema yapıyorlar, Mevlana bu kapının arkasında bakın nasıl: “Mevlana temsil resimlerinde, sonradan çizilmiş minyatürlerinde tahayyül edildiği gibi şişman ve saçları beyazlamış, omuzları çökük ve ihtiyar bir adam değil. Benim gördüğüm bütün enerjisini gri renkli gözlerinden bir cezbe halinde etrafa saçan, duru saz benizli, elli yaşın çok üzerinde fakat çok genç bir adamın, öyleyse dünya zamanıyla yaşı olmayan bir adamın resmiydi. İnce ama yapılı, heybetli fakat çok zarif. Ve mutlaka şehirli. Öylesine soylu öylesine seçkin…” Nazan Bekiroğlu Şems’le Mevlana’nın aşkını ise şöyle anlatıyor ; “Gündelik hayatın dağdağasından farklı bir boyutta, suyun toprağa kavuşması gibi değil, iki suyun birbirine kavuşması gibi kavuşurlar. Bu yüzden hocası ve talebesi. Canı hem cananı olur Mevlana’nın. Müridi ve mürşidi…”

Bu odanın kapısını kapamadan Şems’in cinayetine tanık olacaksınız. Mevlana’nın Şems’den sonraki haline de tanık olacaksınız. Ben odanın kapısını kapatıyorum.

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Şimdi başka bir kapıyı itin elinizle. Elinize hüzün bulaşacak. Burada Hz. İsa’yı onun yedi havarisini sonra Hz. İsa’yı ve onun yedi yalancısını bulacaksınız. “İsa akşam yemeğinden sonra zeytin bahçesine çıktı, orada tutuklandı. Yuda İsa’yı onu yanaklarından öperek ihbar edeceğini söylemişti. Öptüğüm odur! Zeytin bahçesinde sarılıp onu yanaklarından öptü. O zaman askerler İsa’nın üzerine atladılar. Yuda’nın öpücüğü. İhanetin resmi. İçinden yılan çıkan bir kadeh de o gün bugün Batı sanatında Yuda’nın simgesi….. Askerler üzerine üşüşünce en sevenleri en bağlıları havarileri onu terk etti. Hiç ayartılmayacağını, hiç sürçmeyeceğini iddia eden Petrus, ilk inananı ilk bağlısı en sadık havarisi bile onu tanıdığını üç kez inkar etti. Sonra da acı acı ağladı. Çünkü İsa akşam yemeğinde ona, gün doğmazdan, horoz ötmezden evvel beni üç kez inkar edeceksin demişti..”

Sizi kırk kapılı bir sarayın içine atıyorum. Her kapının ardında sizinle tanışmayı bekleyen bir hikaye var.

Burada babalar ve oğulları duruyor. Eski bir ayini hatırlatıyor insana bu ilişki. Eski ama kutsal. Eski ama değiştirilemez. Eski ama güzel. Eski ama zor. Eski ama bu dinde olan herkes için yapılması mecburi bir ayin. Yani babası olan her erkek çocuk ve oğlu olan her büyük erkek için geçilmesi gereken bir yol. “Mevzu olduğu iddia edilen bir hadise göre “Oğul babanın sırrıdır” Onun suyundan toprağındandır. Boy veren sürgün, çatlattığı tohumun mahiyetincedir. Oğlun mahiyeti babasında saklı olduğu gibi babanın açıklaması da oğulda gizli. İkisinin manası birbirindedir.” Sarayın daha pek çok kapısı var. İntihar edenlerin içeride söyleştiği bir oda kapısı, ihaneti birbirlerinin kalplerinde işaretleyenlerin oda kapısı, hocasına vefa borcunu ödeyen talebenin oda kapısı, roman kahramanlarının hayata karıştığı bir oda kapısı, küçük bir kızın çekmecedeki eşyaları savurur gibi bulutları savurduğu oda kapısı…

Nazan Bekiroğlu’nun bir kitabın sayılı sayfalarına bunca hikayeyi resmetmesi bana bir avuç yemi saçtığında kalabalık bir kuş sürüsünün havalanmasını hatırlatıyor. Ne muhteşem bir görüntü değil mi?

KİTAPHABER, Sayı 22, Eylül-Ekim 2004, s. 36,37

Leave a comment

Your comment