Kemal Batmaz , Derviş Gönüllü “Yazıcı” ve Aşk

Derviş Gönüllü “Yazıcı” ve Aşk, Kemal Batmaz, Bizim Külliye, Sayı: 20,

Haziran-Temmuz-Ağustos 2004, s. 31-33…

“Yazıcı” diyor kendisine Nazan Bekiroğlu; çünkü o sadece bir elçi, söz elçisi. Bildiği sözcüklerle meleklere üstün kılınan ve sürgünlerin en büyüğünü yaşayan Hz. Âdem gibi…

Yazarı ya da yazıcıyı ilk olarak “Nun Masalları” adlı eserde tanıma fırsatı buldum. Eseri okumakta epey zorlanmıştım. Çünkü dağınık bir vak’a ve yoğun bir anlatım vardı. Sadece üslûp ile roman yazmak hayli güçtür ve yeni bir anlayıştır, Nazan Bekiroğlu’nda olduğu gibi. Bazı okuyucular vak’ayı takip eder bazıları da üstün bir üslûpla kendinden geçmeyi umar. Bu, yazar için bir farklılık, okuyucu için ise anlaşılması ve kavranması biraz daha zor bir metin anlamına gelir. Yazdığınız, yaşadığınız aşk ise, bunu kazanç hanesine yazabiliriz.

Yazarın ya da yazıcının “isimle ateş arasında” adlı romanı yukarıda bahsettiğim roman ölçüleri içinde… Söyleyeceklerimiz daha çok bu eser hakkındadır. Dolayısıyla kabaca romanın/ Mesnevinin özetini vermek istiyorum:

Roman, Vak’a- i Hayriyye’nin üç sene öncesinde başlar. Nu’mân adlı biri, ölümü kütüğe bildirilmemiş Mansur adında bir yeniçerinin ismini satın alır. Böylelikle ölen kişinin her şeyine- mal varlığına, işine, hatta eşine- sahip olur. Ölen kişi buhur (güzel koku imalâtı) dükkânı işlettiği için bu işi Nu’mân devam ettirmek ister. Ama işten anlamadığı için Mansur’un karısı Nihâde ile ortak olarak yürütür. Bu arada Nihâde’ye âşık olur. Nu’mân eşini ve kızı Nur’u bir kenara bırakıp Nihâde ile evlenir. Nihâde’den aşkına karşılık ister, bulamadığını düşününce her şeyini kaybeder, önce boşadığı eşinden olan kızı -Nur’u, sonra Yeniçeri Ocağının kaldırıldığı Vak’a-i Hayriyye günlerinde hayatını kaybeder.

“İsimle Ateş Arasında” tarihî bir eser olmaktan çok mistik, hatta mitolojik bir eser havası veriyor okuyucuya. Mitolojinin tarihe bakışı farklıdır, sıra dışıdır, “İsimle Ateş Arasında” adlı eserde de farklı bir bakış var. Biz bu bakışı kaderci olarak görüyoruz. Çünkü herkes her şeyi yapmakta mazurdur. Yeniçeri kazan kaldırmakta, II. Mahmut Yeniçeri Ocağını topa tutmakta Yeniçeri Kâtibi isim satmakta, Nu’mân isim satın almakta, Nihâde; koku, defter ve çocuktan azade olmakta mazurdur. Aslında bunların hepsi ama hepsi, turnanın ölümü kadar zarurîdir. Yazar “İsimle Ateş Arasında” adlı eserde bunu birkaç defa şu şekilde ifade eder:

“…Yalan değildi eşi zalim avcı tarafından vurulan turnanın zaruri ölümü. Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Bir şey bozulurken onunla birlikte başka şeylerin de bozulduğu. ”

Zincirleme bir reaksiyon hâlinde devam eden alternatifsiz bir yaşamın ifadesi.

Romanın kahramanları; Nezuka, Nihâde, Nu’mân sultanlar ve şehzadeler, Yeniçeri Kâtibi ve Yeniçeri…. Hepsi de bir tek şey için vardır: Yazarın kurguladığı aşk ekseninde isimleriyle var olmak, değilse ateştir. Hikâyeler, isimlerin zikredilmesiyle başlar, kemale erer ve ateşe döner. Yani isim ile ateş arasında yaşanan hayatlar vardır. Kahraman Nezuka ismini kaybeder ve Mansur adıyla bir hayata başlar. Mansur’un hayatının bittiği yerde aynı isimle Nu’mân hikâyenin kahramanları arasına girer. Bir başka deyişle Mansur gömleğini Nu’mân giyer. Bu kısım, kitapta şöyle ifade edilir:

“Esame. Bir kâğıt parçasıydı nihayetinde. Dokundum. İçim titredi. Kaderimin onda yazılı olduğunu o vakit nereden bilecektim? Yeni hayatımı elime aldım, açtım baktım. ”

Yazıcı satın alınan bu hayat karşılığında bir ücret ödendiğini ama bir de bedel ödenmesi gerektiğini düşünür ve ileriki satırlarda bu bedel yavaş yavaş ödetilir.

Nu’mân, Mansur adıyla kaderine devam eder. Yani önce Nihâde vardı, Âdem’e önce isimler öğretildiği için. Bu durumda şu soruyu sormak gerekir: “Nu’mân Nihâde’ye olan aşkını Mansur adını almasaydı yine yaşayacak mıydı?” Aslında bu bir mesnevi, mesnevi olduğu için de daha önce defalarca anlatılmış bir hikâyenin farklı bir yürekten ‘Yazıcı’ mahlasıyla yeniden okumak ya da dinlemek manasına geldiğini göz ardı etmemeliyiz. Yani burada aşkın mahiyetinden çok aşkın ifadesine bakmak gerekir diye düşünüyorum.

Güzel sevme fenni ya da aşk, bir meslektir. Bu mesleğin bilinen en tanınmış temsilcisi ise bülbüldür. Eserde de bu işe talip olan kişiler var ama hiçbiri bülbül kadar başarılı değil.

Mansur adıyla eserin kahramanları arasına giren Nu’mân’ı ele alalım. Bir isim satın alır. Bu kaderini yaşaması için gereklidir. İsmini satın aldığı kişinin her şeyine sahip olmaya çalışır: Eşi Nihâde’ye, buhur dükkânına en önemlisi de aşkına sahip olmaya çalışır. Ama yazarın da belirttiği gibi bedelsiz bir aşk mümkün değildir. Aşk padişahı hangi gönül şehrine gelirse beraberinde sıkıntı, gam, keder, belâ da gelir. Aşk mesleğinde bir süreç gereklidir. Olgunlaşma ve pişme süreci. Nu’mân bu süreci düşük dozda acı ile geçirmiştir. Oysa aşk sürekli gerilimli bir ortam anlamına gelir. Nu’mân, sürekli Nihâde’den aşkını ifade etmesini ister. Defterler doldurmasını, filbahri buhuru yapmasını, çocuk vermesini. Aşkın ifadesi yoktur, aşk vardır. Aşk anlatılmaz, yaşanır. Nihâde ile Mansur arasındaki aşkın tamam olmasını gösterecek semboller eserde şöyle ifade edilir:

“Ondan aşkın isimleriyle defterler doldurmasını, benim için bir filbahri buhuru yapmasını ve nihayet bana bir çocuk vermesini hep onun ismiyle başlayan cümlelerin arkasından istemiştim.”

Yazıcı ismini koyduğu şeyin var olacağı düşüncesinden hareketle bunları söyletir, hiçbiri gerçekleşmez. Nu’mân, şüpheye düşer. Burada aşk, gerçek olma yolunda büyük bir yara alır. II. Mahmut’un top ateşleri altında hayatını kaybeder Nu’mân. Bu, aşk uğruna bir bedel gibi görünse de aslında aşkın bedeli değil, satın alınan ismin bedelidir. Kemalden sonra gelen zevalden başka bir şey değildir. Yani Nu’mân, gerçek aşk makamına ulaşamamış. İsmini koyduğu aşkının karşılığını bulamayınca Yazıcı’nın deyişiyle zaten eksik olan dünyevi aşk onu ateşe sürüklemiştir. Yeniçeri olmuştu parasını ödeyerek ama Semender olmak için de önemli bir bedel gerekiyordu. Nu’mân sınavı verememiş, turnanın kaderini yaşamak zorunda kalmıştır. Çünkü turna gibi gökyüzünde hareketsiz kalmıştır. Yere inmiştir. Avcının kucağına.

Yazıcı Nu’mân’ın yaşadığı aşkı önceden kurgulamıştır. Yaşananların kaderden başka bir şey olmadığını kitapta şu cümlelerle ifade eder:

“Muhakkak ki onunla aramda doğumdan önceye ve ölümümden sonraya uzanan bir hesap vardı.”

Burada aşkın hem bu dünyada hem de öbür dünyada yegâne amaç olduğu da sezdirilir. Bu amaçla koku da çok yerde kullanılır. Özellikle filbahri çiçeği. Filbahri çiçeğinin Yazıcı’nın hayatında önemli bir yeri olmakla beraber eser boyunca “ezel hatırası”na işaret ettiği ifade edilir. Koku semboller saltanatı Osmanlı döneminde geçen bu eserin önemli aşk sembollerinden biridir.

Aslında Nu’mân’ın adını koyduğu aşk, istediği sevgidir. Çünkü karşılık istemektedir. Oysa aşk tek taraflıdır, sevginin iki ucu vardır.

Aşkın en önemli ifadelerinden biri olan; aşkın olduğu yerde aklın mekânı terk edişi ise daha çok yeniçerilerin padişaha duyduğu aşkta ve bağlılıkta ortaya çıkar. Yeniçeriler gerçek birer âşıktır, Padişahları, gönüllerinin de padişahıdır. En zor sınavlara tâbi tutulmuşlar ve defalarca aşklarını ispat etmişlerdir. Onlar aşk kandilinin etrafında dönen birer pervanedir.

Aşk kandilinin ateşi bildiğimiz ateşlere benzemez; öylesine yakıcıdır ki Semender bile korkmuştur bu ateşten. -Semender; âşık olup aşk ateşine yanmaktansa ateşte yaşamayı tercih eden efsanevî bir yaratıktır. -Yeniçerililer de Semender’dir, ateşi içlerinde taşırlar. Bahsedilen aşk ateşinden kaçan Semender değildir. Onların gönülleri aşk ateşine öyle aşinadır ki dışarıdaki ateş onlara kâr etmez. Padişahları uğruna ateşten ateşe atılırlar. Onlar Osmanlı padişahının Semenderleridir:

“Bizi gören, görmese de bilen her yüreğin titremesi; ödediğimiz ağır bedelin göz kamaştırıcı neticesiydi. Semenderdi lâkabımız: Ateşte yanmayan masal yaratığı. Ateşte yaşardık. Ateşle sınanırdık. Semender olmak için ateşten, bir efsaneden arda kalmak için de ölümden geçmek gerektiğini iyi bilirdik. Büyüktü ödediğimiz bedel”

Aşk, iman etmek gibi bir durum… İnanmak; görmek, belki dokunmak demektir. İman ise görmediğine de inanmaktır. İnsan görmediğine inandığı zaman, bir âşık gibi görülemeyecek olanları da görür.

Klâsik gelenekte isimlerle kahramanların şahsiyetleri arasında bir ilişki olabilir, burada da var mı diye, küçük bir sözlük araştırması yaptım ve şöyle bir durumla karşılaştım. Yazıcı, isimlerle şahsiyetlerin kaderi arasında bir ilişki kurmuş. Nu’mân, Nihâde’ye âşıktır ama bu aşkı sadece Nu’mân koymuştur yüreğine, Nihâde’nin tarafından baktığımız zaman bir aşk yoktur. Nihâde: konulmuş, anlamındadır. Nu’mân: kan, dem anlamlarına gelmektedir. Mansûr: Allah’ın yardımıyla galip, üstün gelmiş. Yani yazıcı kahramanlarının adını verirken bir nev’i kaderini de çizmiş olur. Ne ilginçtir ki Nu’mân’ın satın aldığı isim Mansûr’dur. II.Mahmut’un Yeniçeri Ocağını kaldırdıktan sonra yerine kurduğu ordunun adı da Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’dir. Çünkü Nu’mân esame satın aldıktan sonra hep kanar. Gönlü bir türlü sükût bulmaz. Ateş onu temizleyinceye kadar…

Roman boyunca Yeniçeri, Nü’mân ve Padişahın kaderi ortak bir seyir halindedir. Şöyle ki:

Yeniçerinin varlık amacı Padişahın, Nu’mân’ın varlık amacı Nihâde, Padişahın varlık amacı Yeniçeri tarafından desteklenir. Ama halkada bir kopma olunca, dünyanın dönüş yönünün değişmesi gibi; tek aşkı Padişah olan Yeniçeri, aşkını (güveni) kaybeder, aşkı bitiren yegâne insanî hastalık; yeis ve şüphe ki, aşkta bunlara yer yoktur, Padişah da Yeniçeriyi kaybeder. Burada Padişah baskın güç olduğu için müdahalecidir. Diğer ikisi ise ateşe düşer. Yeniçeri son yangınını aşkının eliyle yaşar ve Semenderliği para etmez. Kemalden sonra zeval gelir fikri Yeniçeri için doğrudur da Nu’mân için pek sayılmaz. Nu’mân’ın aşkı karşılık bulmamıştır, kemale ermemiştir zaten.

Aşkın nasıl muhataba ihtiyacı varsa, Padişahın da tebaaya, orduya, yeniçeriye ihtiyacı vardır. Hiç ordusuz padişahlık olur mu? Yeniçerinin yüreğinde padişah varken Semender idi. Ateş yaratığıydı. Ama ne zaman ki ateşi kaburga kemiğinden yaratıldı o zaman kendi ateşine yandı.

İnsan âşık olurken kendinde olmayana âşık olur. Padişah uğrunda düşünmeden ölünecek bir sevgilidir. Yeniçeride olmayan vardır Padişahta.

Yazıcının eserde kullandığı dil bana çoğu zaman bilinç dışı bir akışkanlık gibi gelmekte. Yani bilinçaltının esere yansıması gibi. Bu da bana Necip Fazıl’ın poetikasını hatırlatıyor: Sanatçının eserini oluşturmaktaki gayesinin bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek de olsa Mutlak Hakikat’i arama yolundaki çaba oluşu.

Fuzuli, klâsik şiirin en içli ve en samimî âşığıdır. O hayata bakışını sanatına yansıtır. Ona göre insan bu dünyaya acı çekmeye gelmiştir. Bu dünyada aranan bulunmaz. Aranılan şey yolunda gerekli olan bedel ödenir. Bu anlayış Nazan Bekiroğlu’nda da dikkati çekmektedir. Bir derviş edası görüyoruz. Kişiliği ve hayata bakışı eserlerinin önüne geçiyor.

Yahya Akengin’in söylediği gibi , “Leylâ bakışlı. Ama Mecnunsuz bir dünyaya bakıyor. ”

Hayat defterine isminiz nasıl kaydolmuşsa o şekilde varsınız. İlâhî defterdir bu değiştirilemez.

Dosto, Omsk’ta bir an bile yalnız kalamadı, İncil’den başka hiçbir şey okumasına izin verilmedi, kağıtsız ve kalemsizdi, yazmak yasaktı. Yıllar sonra, çok uzak coğrafyalarda zaman üstü sözler söyleyen Said Nursi de Dosto gibi cümle söylemekten uzaklaştırılmak isteniyordu. Düşündüğü bir şeyi bir kâğıt parçasına aktarmasından korkuyorlardı. Biliyorlardı ki iman, hem nurdur hem kuvvettir, hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.

Cümle Kapısı sonra aşktan bahsediyor. Hemen ardından ihanetten. Aşkla ihanet arasında neden bu kadar ince bir çizgi var? ‘Sevgilim İhanet’ ve ‘Ölümümden Kimse Mesul Değildir. Garip ki Ben de Değilim.’ Son cümlede, Cümle Kapısı kelimelerden yeni bir dünya kuruyor.

Kemal Batmaz, Bizim Külliye, Sayı: 20, Haziran-Temmuz-Ağustos 2004, s. 31-33

Leave a comment

Your comment