Mustafa AYYILDIZ , Cümle Kapısı Vesilesiyle

Kitap Ayrıntı (Cümle Kapısı – Nazan Bekiroğlu), H. Ömer CAMCI, Okur-Yazar, Mart-Nisan 2004, s. 6-7…

Her ay ne kadar çok kitap çıkıyor, farkında mısınız? Hangisini okumalı bu kadar kitabın ? Çölde su arayan bir bedevi gibiyiz kitap raflarının önünde. Sıcaktan dudakları çatlamış okur, hangi gerçek kâseye elini uzatmalı? Bence bir vaha bulmakta fayda var. Bekiroğlu işte o vahalardan biri.

Cümle Kapısı, o vahadan serin ve esenlikli bir kâse olarak uzanıyor ellerimize.

İşte ilk kelimeler, işte ilk cümleler…

“Cümleyi bulan insanın ilk öyküsü neden Şems ve Mevlâna? Çünkü güneş, çünkü güneşten sonra aydınlık bir yüz; Mevlâna. Mevlâna mı Şems’i buldu, Şems mi Mevlâna’yı Şam sokaklarında? Şems, karanlık Tebrizli. Şems diye biri gerçekten var mıydı? Yoksa onu Mevlâna mı vehmetti? Şems, güneş demekti, ilk kez Şam’da karşılaştılar. Şam akşam anlamı taşıyordu. Yani Mevlâna, bir akşam vakti, rivayetlerde Mehdi’nin ya da Mesih’in yeryüzüne geleceği yerde Şems’le (güneşle) karşılaşmıştı. Artık karanlıkta kalmak, aydınlanmamak mümkün müydü? Yaşamın ışığını bulmuş biri tekrar karanlıklara mı dönerdi?

Sufi imgeleminde renklerin de anlattıkları vardır. Dikkat çekilen bir renk; yeşil, İslâm dünyasında iki tane yeşil kubbe var. Biri tüm evrenin merkezi Medine’de. Biri Konya’da Hz. Mevlâna’nın pak ve nezih kabrinin üzerinde.” (Cümle Kapısı yazarına Şam’da, Hz. Muhyiddin bin Arabi’nin kabrini hatırlatmakta fayda var.)

Şems ve Mevlâna öyküsünden o ince, kırılgan ve cisimleşmiş sevgi abidesi Hz. İsa’ya geçiyoruz. “Ben seni affettim sen de öyleyse başkasını affet.” cümlesini öğreniyoruz Cümle Kapısı’ndan. Ne olursan ol gel, ‘Gel ama öyle kalma!’, İncil’i Isa yazmadı. O okuma yazma bilirdi, ama ne yazdı, ne yazdırdı. Sadece tebliğ etti. Yazılmayan kutsal kitap niçin aslında gerçekten hiç yazılamadı?

Daha sonra gemilerin geçtiği umman. Daha sonra “Sizi Erzurum’da tanıdım.” diyen puslu, mahcup bir ses. “Sınıflarımız rüzgâr kokardı, yaşayanlar şahidimdir. Şahidimdir, denize değil dağlara açılan pencereler.” Gerçi birkaç yıl sonra -muhtemelen dört yıl- pencereler artık denize açılacaktı. Ama güzeller güzeli hoca hep akılda kalacaktı. Gemiler geçmeyen bir ummanda herhalde o güzel kalemiyle yine yazıyordur, olacaktı.

Ardından zindan risalesi’nde kadim dostlarla karşılaşıyoruz; Dosto, Hugo, Campenella, Defoe, Wilde. Imam-ı Âzam, Imam-ı Hanbel, Hallaç, Ibn Sina, Ibn Haldun, Necip Fazıl, Kemal Tahir, Bediüzzaman Said Nursi…

Ölüm cezası hapse çevrilen Dosto, Sibirya’da Omsk hapishanesine düşer, insan olmaktan çıkmış suçlularla dört yıl birlikte kalır. “Fakat Dosto, yıldızın parladığı an bilgisiyle hepsini önce insan, sonra suçlu olarak algılamayı başarır ve onları kutsar. Çünkü Isa, en kirli ruhun bile içinde barındırdığı bir safiyetten emindir ve her şey aslında o noktaya avdet için değil midir?”

Dosto, Omsk’ta bir an bile yalnız kalamadı, İncil’den başka hiçbir şey okumasına izin verilmedi, kağıtsız ve kalemsizdi, yazmak yasaktı. Yıllar sonra, çok uzak coğrafyalarda zaman üstü sözler söyleyen Said Nursi de Dosto gibi cümle söylemekten uzaklaştırılmak isteniyordu. Düşündüğü bir şeyi bir kâğıt parçasına aktarmasından korkuyorlardı. Biliyorlardı ki iman, hem nurdur hem kuvvettir, hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.

Cümle Kapısı sonra aşktan bahsediyor. Hemen ardından ihanetten. Aşkla ihanet arasında neden bu kadar ince bir çizgi var? ‘Sevgilim İhanet’ ve ‘Ölümümden Kimse Mesul Değildir. Garip ki Ben de Değilim.’ Son cümlede, Cümle Kapısı kelimelerden yeni bir dünya kuruyor.
Dergah, Sayı 172, Haziran 2004, s. 23

Leave a comment

Your comment