Mehtap GÜR , Karanlıktaki Aydınlık

…Karanlıktaki Aydınlık – Mehtap GÜR, KİTAPHABER, sayı 20, mart-nisan 2004, sf. 20-22 …
Cümle Kapısı, Nazan Bekiroğlu’nun sıra dışı bir deneme çalışması. Bu inceleme yazısıyla sınırlamaya çalıştığım sınırsızlığın, “Cümle Kapısına” çarptığı yerde ufalanan kelimelerimin eseri yansıtmakta oldukça kifayetsiz olduğunu ifade etmeliyim. Çünkü satırlara vuran her dalga, okyanuslar kadar mavi ve bir o kadar derin. Timaş yayınlarından çıkarak okuyucu-suyla buluşan bu eşsiz eserin karanlık sayfalan arasında saklı, mavi bir aydınlıkla karşılaşacaksınız. Tutsak soyluların, mahkum ruhları ve ölümsüz eserleriyle. Yazar bu eseriyle okuyucuyu “Cümle Kapısı”nın loş koridorlarında gölgede kalan bir edebiyat gerçeğiyle göz göze getiriyor. Kitapta, derin izler bırakan hapislikler bazen kronolojik bazen de tematik olarak inceleniyor. Zindana düşenlerin gizli dünyalarına kıvrılan labirentlerin her köşe başında, ayırım gözetmeksizin karşılaştırdığı tanıdık mahkumların saklı dünyalarını keşfetmek, parmaklıklar ardında sonsuza dek susmayacak iniltilerine kulak kesilmek istiyorsanız vakit kaybetmeden aralanan Cümle Kapısından içeri girmeli ve o derinliğe doğru çıkan loş merdivenlerden koşarak tırmanmaksınız. Burası Ölüler evi, yani geçmiş ve geleceği ikiye bölen parmaklıkların arkasıdır. Nemli ve basık hücrelerdeki küf kokusunun yaktığı genzinizin sızısına aldırmayacak kadar içiniz titriyor, ürperiyorsunuzdur. Dev hüzün dalgalarının isyanlarla dövdüğü soğuk zindanın, yosun tutmuş kalın duvarları ardındaki yok edici tutsaklık. Ah o tutsaklık yok mu, alan, boğan, hırpalayan ve yok eden… Düşünen, gerçeği farklı bir gözle görerek topluma gösterebilen insanların, eserleriyle birlikte sürüklendikleri kimsesiz bir bitişin efsaneleşerek başlangıca durduğu o en zifiri nokta. Sistemlerin eğrilerinin dikenli tel olup yüreklere, düşüncelere örüldüğü yok olası zindanlar. Yüreği, düşleri ve kalemleriyle karanlığın rahminde, yani hücrelerde bir cenin gibi çile çeke çeke devinen özgür ruhların yalnızlığı ve mahkumiyeti. O boğuntu ve karaltı içerisinde filize duran tohum gibi soğuk taşların arasındaki “garip ve küçük pencerecikten”, dünyaya kapalı ama sonsuzluğa aralı pencereden, eserleriyle boy boy sürgün verdiklerini görürsünüz ve göğe uzanan umutlarının çileyle dövülüp, ıstırapla harmanlandığını.

Bu kitabın Zindan Risalesinin ilk satırlarına yüreğinizi yaslar yaslamaz, edebiyat tarihindeki tüyler ürperten çığlığın gözlerinizde donan ıstırabıyla iç çekerken, sanki o karanlık boşluğa sarkıp, uçsuz bucaksız bir kimsesizlikte tükeniyormuşsunuz gibi gelir. O sıfır noktasında, adı konulamayan bir belirsizlikle kışa duran ruhunuz buz keser. İçinizdeki beni bulduran Cümle Kapısında, avuçlarınızdan çekilip alınan hayatınızın yoksunluğunu duyarsınız. Her tutsakla mahkum olur, her tutsaklıkta kendi tutsaklıklarınıza çarpıp dağılır ve bir cesetmiş gibi hissedersiniz. O andan sonra Ölüler evinde “beklediğiniz tek şey cümle kapısının öbür tarafında, yani dışarıda alınacak bir nefestir”. Mukavemetinizi kuşanır, karanlığınızın aydınlanacağı o anı beklersiniz. “Kendi ıstırabında bütün bir beşeriyetin ıstırabını görerek bu yaradan korkmamayı öğrenerek” sonsuz bir körlük ve ağrılı bir teslimiyetle ruh tırnaklarınızı kemirerek beklersiniz. Ölüler evi, geçmişten başlayan ve geleceğin bilinmezliği içinde kaybolan Grek mitolojisindeki labirentos isimli sınama mekanlarını andırır. O dolambaçlı yolların her bir kuytusunda Prometre, Sisifos ve Tantal’m bitmeyen işkencelerinin ıstırabıyla inleyen ayrı yüzlerin aynı tutsaklığıyla karşılaşırsınız.

Labirentin bu noktasında sokaklara dökülen keşiş ve rahiplerden oluşan bir kalabalığın “Gebersin büyücüüü” diye homurtular çıkararak öfkeyle yürüdüklerini görürsünüz. Bu gürültüyle kendinizi boğucu bir karmaşanın ortasında buluverirsiniz. Büyütecin mucidi Oxford’lu Hoca olarak bilinen Rahip Roger Bacon’la beraber yuhalanır (evreni farklı bir gözle görmeyi ve görünenin ötesindeki görünmeyenleri görmeyi isteyen), diri diri yakılmaktan kıl payı kurtularak on beş yıl zindan hayatına mahkum edilirsiniz. Hayır! Bitmedi, kızıl loş ışıklı labirentteki yolculuğa devam edeceksiniz.

Bilindiği üzere, her yeniliğe direnç uygulamak iktidarların ritüelidir. Bu kez, her yeniyi ya da başka olanı öteleyen ve içine sindiremeyen sistemle başınız daha büyük bir beladadır. Her şeyin kendi etrafında döndüğüne inanan kiliseye karşı, evrenin Güneş etrafında döndüğünü söyleme gafletinde bulunduğunuzdan ötürü Galileo’yla beraber kilise erkanının önünde diz çöker, doğrunuzun” apaçık bir sapkınlık olduğunu” sesli bir şekilde itiraf ederek pahalı bir bedel ödemek zorunda kalırsınız. İktidarı, boyun eğip diz çökmeyle tatmin edemediğinizden “Gökselliğin sınırlarını kiliseye devredeceğinize” dair söz vererek “tövbekar” olursunuz. Ancak benzer şeyler söylediği için Roma’nın orta yerindeki meydanda diri diri yakılan Buruno’nun acı çığlıkları ve cesedinden tüten dumanlar soluk kesmekteyken, “tövbekar”lık bile sizi yetmiş yaşında zindanla tanışmaktan kurtaramayacaktır. Suçlu eserinizin hücre hapsine, yazarının ölümü bile son veremeyecektir. Diyalog, iki yüz yıl daha yasaklanmış kitaplar arasında mahkumiyet çekmeye devam edecektir.

Buruno’nun küllerini savuran zaman rüzgarı, sizi bu kez farklı bir hücreye savurur. İktidar söylemine karşı çıkarak “doğruyu söylemek, çoğu kez ölüm, değilse zindan armağan ettiğinden” labirentin bu dönemecinde Aristoculuğa karşı (deneyselliği mesnet edinerek önerdikleriyle) cephe almanın bedeli olarak, İtalyan düşünür Tommaso Campanella ile beraber zincire vurulur, öğrencilerinizle birlikte yirmi yedi yıl İspanya zindanlarında süründürülürsünüz. Sonra küf kokulu koridorda ilerlerken iktidarı eleştiren bir şiir yazarak, adi suçluların başının ve ellerinin kıstırılarak teşhir edildiği tomrukta çile çeken Daniel Defoe ile karşılaşırsınız. Teşhir edilerek aşağılanan sizmişsiniz gibi gelir ve onurunuzun kırıldığını en az onun kadar derin hissedersiniz. Bu tomruk, taraftarlannızca çiçeklerle bezense de tutunduğunuz her şeye karşı inancınızı yitirir, Robenson Crusoe ile dünya edebiyatının baş yapıtlarından birinin altına imza atana dek darmadağın olursunuz. Toparlanamadan bu kez Körler Üzerine Mektup’la iktidarı tedirgin ederek Ölüler evine sürüklenen Diderot’un kalın bir duvar dibinde, donmak üzereyken ağzından buharlar çıkarak inlediğini görürsünüz. O’nü öylece bırakıp Fransız Devrim’inin mimarı Rousseau’nun eline yapışıp nefes nefese kaçarak saklanır ve Emilie yüzünden tutuklanmaktan son anda kurtulursunuz. “Büyük ihtilalin kopmasına sebebiyet verecek adaletsizlikleri hicveden” Voltaire’de hemen oracıkta, ölüler evinin konuğudur. Tıpkı susmayı sevmeyen diğerleri gibi… Siz yani Voltaire, Fransız İhtilali’ni göremeden ölen muhalif birisiniz artık.İhtilalin korku saldığı dönemde mahkemeler ya ölüm karan veriyorlardı ya beraat. İkisinin arası yoktu. İşte bu sahneler karşısında gözlerinizde biriken tek şey yığın yığın korku. Eşini giyotine vermiş genç bir erkeğin mısraları yüreğinize korku biriktirir. Ölümü soluklayan o mısralar eşliğinde aykırı kraliçe Marie’yle birlikte boynunuzu (eşi XVLLois’in de kellesini uçuran) giyotine uzatırsınız. İzleyen kalabalıkta derin bir sessizlik. Sonra o sessizliği bıçak gibi kesen bir gürültü, bedeninizden kopan bir çığlık ve sepete yuvarlanan gözleri yuvalarından fırlamış kesik bir baş. Dehşet içerisinde ve ıstıraptan iki büklüm bir halde dar zindan koridorlarından yön değiştirerek ilerlersiniz. Mevcut siyasi rejim nezdinde her aykırı söylem, sahibi için ölüm ya da zindan hazırlığıdır. Çünkü iktidarların en korktuğu şey, devlete karşı isyan. “Ve tüm isyanlar muhalif siyasiler kadar, yürekli şair ve yazarların yürekli kalemlerinden besleniyor. Bu yüzden yolu hapisten geçenlerin büyük bir kısmı özgürlük savaşçısı ediplerdir.” Silvio Pellico’da İtalyan gizli örgütüyle ilgisi olduğu gerekçesiyle zindana kapatılanlardan. O’na sağlığını kaybettiren uzun ve ıstırap dolu zindan yılları, Hapishanelerim adlı efsanevi eserini kazandıracaktır.

O loş ve soğuk labirentte ilerlemeye devam ederken bir takım karaltılar olduğunu fark edersiniz ve “birden, Kazak askerlerinden oluşan ölüm mangası, tüfeklerin mekanizmasını şakırdatır.” İşte o anda Dostoyevski’yle birlikte dişlerinizin arasından köpükler saçarak yüzüstü yere yığılıverirsiniz. ‘Yazamazsam ölürüm’ diyen Dostoyevski’nin yazması da yasaktır. O ve kalemi tutsak. Kollarınızdan ve bacaklarınızdan zincire vurulmuş, “Karamazovlar’ın sapsarı kahkahası altında”, Sibirya’daki Omsk hapishanesine beraber tıkılmışsmızdır. Yüreğiniz aynı cinnetle kuşanıp bir kördüğüm halinde boğazınıza tıkılarak soluğunuzu keser. Ölüler Evinden Hatıraları yazarken birlikte üşürsünüz. Kalemin soğukluğunu parmaklarınızı dondururcasına yaşatan yazar, sizi içinizdeki benden yakalayarak bu kez Sibirya’ya sürgün eder. Sonra Zamyatin, Kuzmin, Babençikov ve Soljenitsin gibi kendi yavrularını yiyen sistemlerin “küs” çocuklarından biri olursunuz. “Sibirya, Hıristiyani temeller üzerinde yükselen romanın çarmıhıdır.” Acılar içinde çarmıha gerilerek işkence çekersiniz. Ve, Nikolay Buharin’nin paslı parmaklıklardan yükselen: “Kağıt kalem kullanmazsam burada yaşayamam” haykırışıyla irkilirken, avuçlarınıza çakılı çivilerden karanlık tarihe kan sızıyordun Ünlü Marksist Buharin, Sovyetlerin önde gelen kuramcısı Lenin’in sürgün arkadaşlarındandı. Kırk altı yaşında “Büyük idealinin gerçekleştiğini görecek kadar bahtlı, aynı idealin dönüştüğü sistem tarafından vurulacak kadar da bahtsız” olan bu adamla beraber, inandığınız ve ikame ettiğiniz sistemce tutuklanarak kurşuna dizilirsiniz. “Hücrede geriye bıraktıklarınız: bitirilmemiş bir otobiyografik roman, şiirler ve politik yazılardan oluşan el yazmalarıdır”. Buharin, akibetini sezen bir ruhun yangınıyla: “El yazmalarımın çoğunu cezaevinde, geceleyin, harfleri tek tek yüreğimden kopararak kaleme aldım. Bu yazıların kaybolmaması için size tüm gücümle yalvarıyorum. Çalışmalarımın yok olmasına izin vermeyin. Elveda sevgilim…” diye feryat eder ve birlikte hıçkırırsmız. Yüreğinizin derinliklerine yansıyarak sizi acılarla tutuşturan bu çığlık ve avuçlarınızda Buharin’in delik deşik kanlı gömleğiyle kalakalırsınız.

Arthu Koestler’in meşhur romanı Gün Ortasında Karanlık, sistemce yenen bu başların, hayal kırıklıklarının resmidir aslında. Komünizm ideali uğruna acıyı göze alıp idam mahkumu olarak üç ay hapis yattıktan sonra Komünist Parti’den istifa etmesine neden olan aynı hayal kırıklığı, ümit kesimidir. Ölüm mahkumu olarak geçirdiği üç ayı İspanya Vasiyetnamesi eseriyle ölümsüzleşecektir. Ancak Koestler, tecrübe ettiği zindanın ruhunda yarattığı acıyı, özgürlüğün önlenemez insiyakını ve tutsaklığa duyduğu beşeri öfkeyi en çok Spartaküs romanında, Spartaküs kimliğiyle yansıtacaktır. Çünkü Spartaküse kendi kimliğini yüklemiştir. O Spartaküs karakteriyle ölümsüzleşecektir. Bu zindan sarkılan sürüp gidiyor ama 12 Eylül sonrası siyasi tutukluların hapishane koşuları iyice değişti. Kemal Tahir romanlarından iyi tanıdığımız, mürekkep yalamışlığından ötürü hem hapishane idaresi hem diğer mahkumlar nezdinde saygınlığı bulunan anlatıcı figür, siyasi hükümlü/tutuklu, romantik bir slüet olarak tarihe kanşıyor. Hapishaneler de değişti. Abemas, Baba Cafer, Yedikule, Metris, Mamak… Ne oluyor da bir zamanlar hükmi şahsiyet taşıyan zindanlar şimdilerde kimliksizleşiyor, sadece bir koddan ibaret kalıyor? A, B ve C tipi, yanı sıra K tipi, Özel tip. E belalı harf, açığı-kapalısı var, E tipi; ama harflerin en zalimi F mi ki? F tipi! Harflerin hepsi tükenecek mi böyle? İçimizdeki Hapishane; Labirentin sonu yazarının içerden bir bakışla soruverdiği soruyla insan merak etmeden duramıyor: ‘Hapishaneler nereye doğru gidiyor?”‘ Labirentin ezel ve ebed arasında kıvrılan dar koridorlarında, hapishane ve iktidar arasındaki o tehlikeli noktada tarih yazan daha nice ölümsüz karakterin yiten yüzlerini seyrederken hatta bir parçanız onlarla birlikte sizden ayrılıp o loş labirentin karanlık ve küf kokulu koridorlarına savrulurken bu sorun ilmek ilmek ruhunuza dolanır. Hapislik kadar bu da bir trajedidir aslında. Cümle Kapısı işte bu trajediyi paylaşılır kılar ve anlamlandırır. Cümle Kapısını okurken satırları arasına kayan hayatının buna değdiğini düşünüyor insan. Eksilmiyor artıyor. Mevlana tekkesinden Nazım Hikmet’e, Kemal Tahir’den Necip Fazıl’a kadar sayamadığım daha nice renkleri, tarafsız bir üslupla aynı çile tezgahında dokuyan ve zindanların ruhunda izler bıraktığı birçok kimseyi sayfaları arasında bulabileceğiniz tek eser.

KİTAPHABER, sayı 20, mart-nisan 2004, sf. 20-22

Elif TOPÇU, Hocam, Nazan BEKİROĞLU İçin

Hocam, Nazan BEKİROĞLU İçin- Elif TOPÇU, mavi yeşil, mart-nisan 2004, sayı 26, sf. 13…
Fakülte hayatım boyunca derslerini büyük bir keyifle dinlediğim, yıl sonunda dağıttığı ders değerlendirme formunun “düşünceler” kısmına düşünmeden “Derslerin dinleyici sayısı artırılmalı.” dediğim hocamın yazmış olduğu kitap için bir şeyler söylemek zevkli; bir o kadar da zor benim için.

Cümlelerle düşündüğünü fark eden Nazan Hanım’ın cümlelerindeki farklı, akıcı, estetik yapı, kendi ifadesiyle “karmaşık”, bana göre “çok boyutlu” düşünmenin ürünüdür. Nazan Hanım’ın yazıları belki de en çok bu yeteneği kazanmak,geliştirmek için okunmalıdır.

Yüzyıllar önce “kötü” sıfatıyla nitelenmiş Züleyha’yla çok başarılı bir empati kurup parmaklarımızı kesmek pahasına anlayamadığımızı anlamamızı sağlayan bilinç, müthiş kıssanın aynasını, kuyusunu, kurdunu bizimle konuşturan üstün fark ediş Timaş Yayınlan aracılığıyla okurlarını düşüncelerinin Cümle Kapısı’na davet ediyor.İhtimal, davetin herkese açık olduğunu ifade etmek için “Ne olursan ol, gel!” diyen Mevlana’nın şehrinden başlıyor anlatmaya. Yazar, Mevlana’nın şehrinde Mevlana’yı Mevlana yapan; fakat şimdilerde yalnız kalmış olan Tebrizli Şems’e dikkatleri çekiyor, ardından aklımıza takılanı açıklıyor:

“Yalnızlık aşkın vekaletidir.

Ölüm aşkın kefaretidir.

Her aşk bir baş götürür. Bu kez başını veren Şems olmuştur.”

İkinci denemede yazar Hz. İsa’nın doğumunu, yaşadıklarını, uğradığı ihaneti, Batı’nın ve Doğu’nun bu haksızlığa uğramış hayatın hikayesine yaklaşımlarını kırıp dökmeyen nazik bir eleştiriyle anlattıktan sonra Yahudilerin ihanetine uğrayan merhametli elçinin aynı elden vurulacak olan kutsal şehre hitabıyla sözünü noktalıyor:

“Ey Kudüslüyle günler gelecek ki düşmanların seni setlerle çevirecek, kuşa tıp her yanından sıkıştıracaklar.Seni ve sende oturan çocukların yere çalacak, sende taş üstünde taş bırakmayacaklar.”

Yazar I.bölümü, kitabını ithaf ettiği hocası Orhan Okay’a yazdığı açık mektupla bitiriyor.Orhan Bey’le Nazan Hanım’ın mektupları doğrultusunda geliştirilen bu bölümle ilgili söylenecek çok şey var;ben yalnızca birini söyleyerek söyleyip geçeceğim: Öğretmenleri de öğrencileri de kıskandıracak bir hoca-talebe ilişkisi içten bir dille anlatılmış.

II.Bölüm: Zindan Risalesi:Yazar, “zindan” kavramını açıkladıktan sonra ömrünün uzun ya da kısa bir döneminde o dört duvar arasında kalmış kişileri ziyaret ediyor. Nazan Bekiroğlu’nun Zindan Risalesi’nde Yüce bir ideal uğruna acımasız dalgalar önünde direnenler, idealleri tarafından öğütülenler, adi suçtan yatanlar var. “Her hapislik elbet bir trajedi içerebilir. Geriye ‘yazı’ bırakılmış olması bu trajediyi paylaşılır kılar, “diyen yazar okurlarını Batı’da Daniel Defoe, Rousseau, Voltaire, Stendhal, Verlaine, Oscar Wilde, Dostoyevski gibi pek çok ünlü isme ve eserlerine götürüp kendi penceresinden gösterdikten sonra Wilde’ın “Reading Hapishanesi Baladı” hakkında yaptığı “…suçun mahiyetinin önemini yitirdiği ve geriye sadece cezanın acısının, beşer ıstırabının kaldığı yerden seslenmektedir, “yorumuyla bütün anlattığı mahkumların ve eserlerinin değerlendirmesini yapıyor aslında.

Zindan Risalesi’nin “Doğu” bölümünde İmam-ı Azam, Ebu Hanife, Ahmet bin Hanbel, Hallac-ı Mansur gibi İslam dünyasının önde gelen isimleri, Osmanlı zindanları,kafesteki şehzadeler; çileler, zindanlar dönemin şartları ihmal edilmeden, dokunaklı bir sezgiyle anlatılıyor.

“Tanzimat, Meşrutiyet, Mütareke” başlığı altında Tanzimat’tan 12 Eylül’e kadar bizdeki “siyasi suçlular” anlatılıyor. Namık Kemal, Nazım Hikmet, Can Yücel, Necip Fazıl, Süleyman Hilmi Tunahan, Said Nursi, Osman Yüksel Serdengeçti, Nihal Atsız, Adnan Menderes, Faruk Nafiz… Kader bambaşka dünyaların insanlarını aynı mekanda buluşturdu.Yazar, bu insanların hikayelerinden aşkı ve ıstırabı çekip aldı, anlattı; ama ne aşk ne ıstırap ne de hükümlüler bitecek gibidir. Belki de bu nedenle şu iki dize zindan hikayelerinin sonuna çok yakışmıştır:

“Şu Metris’in önü bir uzun alan

Bir tek seni sevdim gerisi yalan!”

Aşk, ihanet, intihar üzerine bu kavramları dağarcığımızda “okumadan önce-okuduktan sonra” diye ikiye bölecek kadar değiştirecek denemelerin ardından deneme türüne en uygun başlıkla akıcı bir bilinç yolculuğu: “İç/dökümü”. Arkasından “Cümle Kapısı”,son.

Cümle Kapısı kapalı, bu yazı kapı ötesinde benim görüp aktarabildiklerim. Cümle Kapısı’nın ötesini kendi gözlerinizle görmenizi tavsiye ederim. Acemi bir kalemin anlattıklarından çok daha fazlasını bulacağınızdan eminim.

Not: Kitabı okuduktan sonra kendinizi ifade ederken kurduğunuz cümlelerin öğe sıralanışının, en çok da düşünme tarzınızın, hayata ve olaylara bakışınızın değişeceğini garanti ediyorum.

– , mavi yeşil, mart-nisan 2004, sayı 26, sf. 13