DURSUN, Ercüment; 5.Hafta, nr.7, Ocak 2004 (Cümle Kapısı)

1-Mor Mürekkep, Mavi Lale ve son olarak da Cümle Kapısı, denemeler.Farklı bir kulvarda hikayeleriniz ve bir de roman. Akademik çalışmalarınız,makalelerinizi de katarsak oldukça geniş bir yazı serüveniniz var. Fakat;bütün bu duraklarda dikkatimi çeken şöyle bir nokta var: Sizin yazıyla kurduğunuz ilişki, nesnelerle kurduğunuz ilişkileri birebir yansıtıyor. Saf duygudan mücerred bir ilişki bu. Eşya/yazı ile kurulan bu duygusal bağ/ilişkinin çok yoğun olduğu izlenimi ediniyoruz. Bu çok yorucu bir süreç değil mi?

1-Doğru, yorucu bir süreç. İşte geldik gidiyoruz telaşesi içinde benim bir yerlerle kurmak isteğim irtibat için yüklenebildiğim söylem yazı biçiminde tezahür etti, benim dilim yazı oldu, son zamanlarda sık kullandığım bir cümle bu. Ama yetti mi? Hayır yetmedi. Gayeniz nesnenin kendisi ile sınırlı değilse, o kapının arkasını talep ediyorsanız, en azından merak ediyorsanız, gördüğünüz ile yetinemiyorsanız, yazı yetmiyor. Getirip büyülü kapının, cümle kapısının önünde bırakıyor sizi. Üstelik yazı, çizi, bilim, düşünce, hepsi de aynı kapıya çıkıyor. Aynı kapının sadece önüne. Sadece bir hatırla/t/manın heyecanı. Haber verdiği bir şey. Haber ama kendisi değil. Onun için yazının benim için anlamı giderek katmerleşen bir acıya dönüşüyor. Ve bütün bunların anlamı benim nezdimde yazının küçümsenebilirliğini itiraf oluyor. Yazının getirip de önünde bıraktığı kapıya nisbetle, arkasından haber verdiği ve hatırlattığı muazzamaya nisbetle yazı sadece haberci. Haber bile değil. Yazmakla olmuyor gitmek lazım.

2-Cümle Kapısı’nın sonunda, Cümle Kapısı, kalbin kapısı, ifadesi var? Kelimelerden kalbe giden bir köprü mü inşa ediyorsunuz?

2-Kalbi daima önemsedim. Kalbi en fazla önemsedim. Akla değil ama batıdaki manasıyla akılcılığa karşı çıkan bir yanım var ve bunlar birbirinden çok farklı şeyler. Bir kere bu kompozisyonu kurduğunuz zaman, aklın çıkamadığı yücelere kalbin çıktığını fark ettiğiniz zaman, biraz evvel sözünü ettiğim işte geldik gidiyoruz telaşesi içinde değerler sıralamanızı kurmuş oluyorsunuz. Ve dünyalara sığmayanı içine alabilen kalp bu sıralamada en üst sırada duruyor. Gelgelelim cümleye. Dil ile varlık arasında çok kuvvetli bir bağ var. Dil hayattır, düşüncedir. Büyük laflar etmekten korkmasaydım cümle şerefimdir filan derdim. Çünkü varlığı cümle biçiminde, cümle hacminde, cümle ritminde kavradığım fark ettim. Cümle, manamın birimidir. Yazıda da böyle, bölüm bölüm değil, cümle cümle yazabiliyorum ben. Dolayısıyla evet, cümle kapısı, kalbin kapısıdır. Ama o da yetmiyor. Cümle kapısı da kapalı. Ve ben hâlâ anlatamıyorum. Esamenin ateşe düştüğü an, üç yüz sahifeye rağmen sadece bana malum bir hikaye olarak kalıyor. Meğer ki anlayan birkaç kalp. Kalbin suda açtığı halkalar varmış. Gidip onlar da birkaç kalbe çarparmış. Hepsi bu.

3-Aşk, sizin yazı serüveninizde önemli bir izlek. Cümle Kapısı’nda yer alan denemelerin hemen hepsinde; doğrudan veya dolaylı olarak aşkı buluyoruz. ‘Aşk ile yazmak’ ile, aşk hakkında yazmak aynı şey olmasa gerek?

3-Hayatın özü hasret. Varlığın hasretten öte manası yok. Ben başkasını bulamadım. Altından başka türlü kalkamadım bu muammanın. Bunu herkes yaşıyor ama ismini kimi koyabiliyor kimi koyamıyor. Hasretinin kimi bilincinde, kimi değil. O büyük kapının arkasındaki ezel gerçeğinden bahsediyorum. Sanat da bilim de, düşünce de, Aliya’nın (ve diğerlerinin) işaretiyle varlığın özünden haber vermiyorsa hiçbir anlamı yok. Aşk da sanat gibi. O da varlığın özünden haber veriyor. Ama bunu herkes bilmiyor. Mahiler derya içinde yüzüyorlar da deryanın adını koyamıyorlar. Fark etseniz de fark etmeseniz de böyle bu. Onun için aşk benim için yazıda birinci dereceden kuvvet taşıyor. Kuvvetli bir haber.

4-Cümle Kapısı’nın önemli bir bölümü Zindan Risalesi’nden oluşuyor. Handiyse, müstakil bir kitap olacak boyutta. Besbelli ki; zindanlar çok şey söyletecek cinsten. Neden müstakil bir kitap olarak düşünmediniz bu bölümü? Mesela, Zindan Risalesi adı altında.

4-Müstakil bir kitap olarak düşünmedim ama bunun olabilirliğinin başlangıçtan bu yana farkındaydım. Üstelik elimdeki malzemenin tamamını da kullanmadım. Açılmış dosyalarda bir yığın zindan-zedenin adı kayıtlı duruyor. Hepsinin de kendine özgü bir yığın hikayesi var. Fakat benim yapmak istediğim zindan-zedelerin hikayelerini anlatmak değildi. Zindan-zedelerin hikayeleriyle bir formülasyon kurmaktı yapmak istediğim şey. Yolu zindandan geçen insan; siyasi ve sosyal manada bu nedir? Bunun için de elimdeki kadro yeterliydi. Daha fazlası benim kurmak istediğim formülü sadece daha geniş bir kelime kadrosuyla ifade zenginliğinden ibaret olurdu ki bunu gerekli görmedim. Bu kadarı benim için yeterli.

5-Zindan Risalesi’nde yine, bizatihi zindanlardan ziyade, oradan geçip giden, ya da orada sona eren yaşamlarla anlam kazanıyor mekanlar. Size Zindan Risalesi’ni yazdıran saik bu mu acaba? Yani trajik, dramatik veya melodramatik insan öyküleri.

5-Bir yanıyla “intihar” bir yanıyla “ihanet” üzerinde duran, zindana da kayıtsız kalamaz, varlığın kapıları bunlar. Varlığın bittiği yerde bütün beşeriyet için geçerli formüllerin sınanması sevdasına düştüğümü varsayalım. İnsan ruhunun orada neleri koruyup neleri koruyamadığını merak ettiğimi. Basit bir merakla değil ama ölümcül bir onanma ihtiyacıyla. Ruhun zindanda koruduğu şey benim için çok önemliydi. Çünkü bu, insanın ezeli gerçeği. Hani her şeye rağmen Dostoyevski’nin Omsk’ta fark ettiği şey. Oradaki herkesin evvela insan olduğunu fark ettiği yer. İnsana ilahi el dokunmuştur. Budur benim görmek istediğim. Ve galiba entelektüel zindanı bunun en açık ve seçik ifadesini bulduğu yer. Diğer yandan toplumun en altında duranla en üstünde duranı bir araya getiren zindan çoğu kez o toplumun keskin bir profilidir. Bunlar yazıcı için es geçilecek sabiteler değil.

6-Kurgusal karakterleri anlatmakta olduğu kadar, gerçekten yaşamış, kanlı canlı tarihsel kişilikleri anlatmakta ve tanımlamakta da bir o kadar mahir bir kaleminiz var. Bir insanı yazarken, başlangıç noktanız neresi olur? Hangi noktalardır ki sizin yazı evreninize o insanı konuk eder?

6-Bu nokta, yaşamış insanları anlatırken onları kendi kalbimin ölçeğine vurduğumda elimde bir şey kalıyorsa eğer o noktadır. Yani bir buluşma noktamız varsa. Gördüğüm şeyi hikayeleştirebiliyorsam. Daha doğrusu gördüğümün hikayesini seçebiliyorsam. Anlattığım, yaşayandan ziyade benim onda gördüğüm olabiliyorsa. Okuduğum bana bir hayatı kendi hayatımda, kendi hayatımı da onun hayatında yeniden üretme imkanı veriyorsa, sonsuz deneyim alanı sağlıyorsa. Kendi üzerime almayayım ama zaten sanatçı dediğimiz hayata yönelik yeni bir bakış açısı önermekten başka ne yapar?

7-İç Dökümü, başlıklı yazı, otobiyografik izler taşıyor sanki. Oysa sizi, kitaplarının önünde yürüyen bir yazar olarak tanımadık. Kendinizi gizlemeye çalıştınız demiyorum ama, kendinizi yazınsal kimliğiniz ötesinde bir varlık olarak sunmadınız hiç. İç Dökümü bu anlamda bir istisna mı oluşturuyor? Çok özel ve öznel, hatta itiraf nevinden konular var sanki?

7-Yazmanın benim için dağın dağ olduğunu anlatmakla eş anlamlı olmadığını, mimesis hikayesinden şiddetle kaçtığımı, şimdiye kadar ısrarla, inatla tekrar ettim. Bu yüzden tarihi gibi görünen hikayelerim tarihi değildi. Ateşi anlattığımda anlattığım ateşten ötesiydi. Beni Ali’nin gelmesi ilgilendirmedi hiç. Ali’nin neden geldiği ve onun gelişlerinin bütün insanların gelişleriyle kurduğu alaka, bütün gelişleri ne kadar ifade edebildiği, dahası Ali’nin gelişinin de arkasında neyin yattığıyla ilgiliydim ben. Benim formülasyon dediğim şey olsun bu. Necip Fazıl’ın meşhur tecrid nazariyesi. Diyelim ki benim bu yaşa kadar, sizin de ilk soruda merak ettiğiniz şey, nesnelerle kurduğum ilişki ve o ilişkiyi kurarken kurduğum bir formül var. Şimdi de diyelim ki şimdiye kadar nesnelerle kurduğum ilişkiyi bu kez de kendi hayatıma bakarak kurmaya kalkışmışım. Bu kez de kendi hayatımda sınamışım nesnelerin arkasında varlığını sınadığım şeyi. Ve şimdi ben sizin sorunuzu sorarken tebessüm ediyorum. Çünkü hayır, İçdökümü istisna değil, yazıcı yazısının önüne çıkmıyor. Tam tersine onun içine cekiliyor. Kendisine bazı okurların sorduğu şeyin cevabını veriyor belki de. Kendisini en fazla anlattığı, içini en fazla döktüğü yazı/lar/da bile böyle saklı kalmasının izahı da bu. Bütün bunlardan sonra en görünür düzlemde sadeleştirerek, bütün fazlalıklarını atarak hem sizin sorunuzun, hem benim cevabımın şu da çıkar: Evet iç dökümü. Çünkü dağın arkasını merak eden, dağın dağ olduğunu dinlemekle avunmayan okuyucuya ihtiyacım var. Belki benim bildiklerimden daha fazla harf biliyordur. Bunu bilmiyorsa da belki benim bilmediğim bir harfi biliyordur. İnsanlığımın, bütün acziyeti ve hevesi ile böyle bu.

8-Son olarak; Trabzon’da denize nazır odanızdan, İstanbul ve İstanbul’un edebiyat ortamı nasıl görünüyor?

8-Sessiz sedasız, görünüyor. Ağır ağır akan bir ırmak. Arada sırada bir silkiniş bir kımıldanma. Ama arkası gelmiyor. Herkes kendi hikayesini yazmakla meşgul hasılı. Ama edebiyat tarihleri de böyle yazılıyor. Biz zirve isimleri görüyoruz yüzyıllar ötesinden. Kaç taneler? Ve arada unutulup gidenler, esamisi okunmayanlar? Irmağın ağır akışını üstlenen ve zirveleri taşıyan isimsiz kahramanlar da onlar oluyor galiba.

Leave a comment

Your comment