Kübra Demiray İSİMLE ATEŞ ARASINDA

İSİMLE ATEŞ ARASINDA, Kübra Demiray, (Okur-Yazar, nr.4’te yer alan yazının tam metnidir.)…

Biz okuyucuyuz. Levhi okuyan suhufu okuyan.

Biz ‘o kuyucuyuz’. Derin bir kuyu açıp kendimize o kuyudan nazar ederiz, seyr-i âlem isteyen seyyareleri. Biz, kendi kuyusuna yakîn gelen semaları, yıldızları nazar eden ‘o-kuyucularız’. Biz bazen ‘ok-uyucularız’ ‘Levh’den izin alıp da yola düşen her ‘kelâm oku’nun menzil bulduğu kalb-i sâdıkız.

Su kıyısında… Su kıyısında bir şehirde size dair kader âmâde olunca, bir kitaba âmâdesinizdir. Ruh âmâde. Kan âmâde. Ten âmâde.

Kitaplar vardır, yani ki yazılmışlar, yazdırılmışlar vardır size kader olsun diye okursunuz. Yusuf u Züleyha… “Bende” olurken lügatlerden “kelime-i âzâd” kaldırılsın hükmünde ferman buyurursunuz. Çünkü ibtidâ Yusuf sonra Züleyha bendedir! Yusuf’un üstünden Züleyha’nın şahlığı, Züleyha’nın kanından, nefsinden Yusuf’un bendeliği geçerken sizin de kaderinizden hem Yusufluk hem Züleyhalık size düşer.

Su kıyısında bulutlar âmâde.. su âmâde… onlar ki “kün” emrine âmâde. Siz, kitaplar yazılır bilirsiniz, kalemin kağıtta seyr-i sülûku, yazanın gayba, karanlığa hem muhataplığı hem imtihanı vardır. Bilirsiniz. Bilirsiniz de Mansur’un yani ki Numan’ın boğulduğu gibi karanlıkta gayba boğulmamak için, susmamak için… En çok da yazılana, açık bir hayat olmamak için kaçarsınız “isimden” “ateşten” ve “arasındaki her şeyden”. Kaçarsınız, kadere kitaba âmâde olmaktan. Allah’ın “evvel” “ahir” isimlerinde seyreder sığınışlığınız. Kaderinizin takvim zamanı karşılaşmasını evvel ya da ahire alırsınız duayla.

“Ben” karanlıktan, isimden ve ateşten öne alınmış bir kaderi yaşarken “yazıcı” isimle ateş arasında, hayatı okumuş “yazılan” kendi takvim zamanının kalbinde durmuştu.

Herkes ‘isimle ateş arasında’yı okuyup kendi karanlığını aşkını ve tarihini demlerken kalbinin seyrinde “ben”, okuyucu! o-kuyucu… ok-uyucu… İsimle ateşin ve arasındaki her şeyin sonrasından durdum zamana. İki yıl sonra… isimden, ateşten karanlıktan tam iki yıl sonra, “yazılmışları” kader olmayacağını bilmenin emniyetinde okudum. İtiraf; öz emniyetle… İsimden ateşten yani ki aşktan değildi kaçışım sığınışım. Karanlıktan.

Şimdi:

‘İsimle Ateş Arasında’, kader karşısında hayatı okumak. İnsanın bütün imanıyla, iç zenginliğinin sırrıyla, acıyla Rabbinin huzuruna durduğu duanın derinliğinde! Ki ânın hükmünde kaderi bilme arzusu ne kadar kesifse, hisseye düşen “hayatı okuma çözülüşleri” de o kadar kesif, derûn… Kaderi bilmeye, bir ânlık da olsa bilmeye doğruyken aczimiz o acıyla bir perde aralanır bir ışık düşer kalp lisanımıza muhatap. Bu, muhataplığa denk lâkin hayat lisanında çokça geniş bir okumadır. Muhtevanın nihayeti kader gibi meçhul ve muhkem. Kurgusal metin düzleminde hem bidayet hem nihayet, bir hayat okuması. Bir acının bir duanın mukabil müsadesinde, sırlı bir hayat okuması. Sanat oyunu, kurgu yağmacılığı değil. Tenin kanın canın ruhun durduğu yer. Kalbin, ruhun “levh-i mahfuza” yakın geldiği nizam sarhoşluğu, kelâm şuuru. “isimle ateş arasında” “sadece” bir “roman” değil!

Okumak kalbe indirmektir. Kalbe indirilene vesika olsun diye küçük bir deneme mahiyetinde…

Hem de kalbe indirilişine hiç de muhatap olmayan bir lisanın disiplininde özetle…

ÖZETLE….

‘isimle ateş arasında’ kurgusal bir metin olarak üç katmanlı bir duruşa sahip. Her şeylerin bozulduğu ölümlerin bile hayat diye sunulduğu devirlerin birinde, satın alınmış yeni bir isimle hayatı, aşkı kuşanan Mansur’un onun karanlık muhatabı Nihade’nin aşk hikayeleri birinci katmanda okunurken Osmanlı Yeniçerilerinin başlarken muhteşem biterken tükenmiş olan, bozulan, nizamdan çıkan, çözülen, eskiyen ve değişen, bir mânâya çokça isim karşılık gelen hikayeleri sunulur ikinci katmanda. Bir birinden bağımsız ama bir o kadar da aşka ve yeniçerilere dair bütün çağrışımları kuşanan “bağımlı” aşka ve yeniçeriye bağımlı on iki hikaye örülür metnin içinde.

SÖZÜN BAŞI:Gizil anlatıcı. Bütün derinliğine rağmen sade söylemiyle metni hem şifre hem de deşifre eden. Tanrı, Âdem’e önce isimleri öğrettiği için bize hikayeyi kelimelerle öğreten.

İSİM:Gizil anlatıcı iş başında: Çalıntı bir esame, satın alınmış iyi bir hayat soğuk bir kış günü… Birkaç kağıt parçası. Bir tütsü buhur dükkanının anahtarı. “Kıyametin kopmasına daha çok vardı ya vakit ikindi ile akşam arası, günlerden cumaydı.”

Buhur dükkanı…

“Tarçın, zencefil, karanfil. sersemledim.

Sonra. Dipteki dolapların ve camekanların arkasında onu gördüm.

Benden önce dükkana inmiş. Kendisindeki anahtarla kapıyı açmış. Beni bekliyormuş, öyle dedi.”

“Baştan savılacak tatlı bir bela sarmaşığından daha fazlası olduğunu biraz sonra gördüm. Ayağa kalktı. Tepeden tırnağa siyahtı. Boşlukta kapladığı hacme bakakaldım. Usulca yürüdü.

…..

Buhur yandı. Saldı kokusunu. Ben dayandım”

“…..

Hangi unutulmuş hatıranın tanışıklığıyla duruyordu ki orada gelişi de daveti de ölüm kadar kaçınılmaz oluyordu. Hep vardı da adı yeni koyuluyordu. Bir sefer hazırlığı tamamlanıp durmuştu da içimde vaktini bilmiyorumdu.

Sefer vakti vurup duruyordu”

Vurup duran sefer vaktini derununda taşırken Mansur, “İSİM” gizil anlatıcının seyrinde başka hikayelerde ahenk bulur. Mansur-Nihade aşkının yolculuğu, varlığı yokluğu kahraman anlatıcı yani ben anlatıcı(Mansur) ağzından anlatılırken anlatılanın yani ki yaşanılanın kalp lisanından duyulduğu görülür. Fiiller hareket nizamında değil düşünce nizamındadır: “Adı koyulmamış hiçbir şeyin gerçek anlamda var olduğuna ikna olamayan bir kalbin sahibiyim. Hayatı kelimelerle hükmeden biriydim ben. Var olanla yok olan arasındaki fark bir isim. Onunla başlayan hayatımı onun ismini bilmekle başlamak istedim.”

Bütün bu yolculukta satın alınmış, asıl olmayan bir ismin varlığında öz bir yaşamın, var oluşun yaşandığını seyrederiz. Mansur, yanarak ölürken bile bir kez olsun kendi adıyla var olmaz, acı çekmez. Ahını adıyla vermez. Çünkü “şimdi bir kalbin atışında durdurulmuş olmayı biliyor olmalıyım” itirafındadır. Mansur, adının aşka emniyetinde.

Nur ve annesi… esamenin getirdiği hayata mahsur… Bir yâ kıvrımında, kalbe dair lisan olan kan pıhtısının kızıl bir gül gibi duruşunda, bir cennet gülü Nur…

Yeniçerilerin yazgısı; kendi ‘ben’liğinde, “biz” ifadesiyle kendi kimliğinin yeniçeriliğinde bütün yeniçerileri kuşanan bir anlatıcı, ölümüne anlatıcı.

Geçmişi iptal edilmiş, sadakati padişahla ve ölümüyle sınanmış. Yalnızlığı padişaha dost, kendine güç olmuş devşirmelerin, Nezukaların tüm yeniçerilerin sesini, nefesini buluruz sadık anlatıcının dilinde. Nezuka’yı, unutulmuş anılarının geri durduğu bahçede bayram sabahları kurulan şenlikli sofrada dağıtılan anne kokulu buğday çorbasının buğusunda bulurken, ordularının başında sefere gitmeyen bir hünkarı, elli beş gün gece gündüz süren, sur-nâmelere kayıtlı tükenişe ışık düğünler, yeniçeri yazılmak isteyip de dileği tutulmuş cambaz hokkabaz perendebaz yeniçeriler görürüz. “Şehzâde” bir kuş olup uçar, “Genç Osman”, yüzünde geçici ve bitimli olan devlet ve ikbale dair çıkarılmış çok acı bir özet taşır, bir göz kırpımı anda ışığı kaybetmeyi öğrenirken, “Muradların dördüncüsü” de aracı kıldığının varlığında sınarken yeniçeri katibini hem de sınanırken kendisi, onların varlıklarıyla mümkün acılarını bulurken biz, hayat ve tarih karşısında bir kez daha çözülürüz.

ATEŞ: Mevsim kardan güle geçerken başlar isimden ateşe geçiş. Bir kar aydınlığının cuma kutsallığında başlarken aşk, gülün, kirazın, ateşin kırmızı, yangın rengi olduğu, gecenin tekinsiz bir vaktinde… bir fısıltıyla, Nihade’nin geceye ve Mansur’a bıraktığı bir fısıltıyla, bir mim, sad ve ra sırrında başlar dağılış, çözülüş… Nihade’de şimdiye kadar hiç olmamış bir kendilik bu fısıltının eşiğinde… bir rüyanın derinliğinde dökülen gözyaşlarının Mansur’un göz kapaklarına değmesiyle… Aşk ve karanlık ateşin ortasında, Mansur’un kalbinde, hayatında durur. Yavaş yavaş yeniçerinin kaderi de padişahların kaderi de ateşe vurgun olur. Gül-ebrû-su Üçüncü Selim bir ney savunmasında cenneti bilirken kaç kez üç kapı açılmış üç mevsim geçmiş üç yıl birbirini kıyamete yakın etmiştir. Üçü olmadığından dördüncüsü hiç olmayan defterler aşkı ateşe ram etmiştir. Mustafaların üçüncüsü üç camii yaptırırken isminden istikbale varlık kalsın diye üç cami, başka isme ‘varlık’ biçmiştir. Kader bu ya.

Turnanın ölümünde düzme solak, düzme solakın varlığında bir efsanenin tebessümü düşer ateşe. Mahmudların ikincisi, ‘büyük yangına az kala’ diye adlandırılmış olan zamanı sabrıyla ateşe dökerken, kapılar açılıp kapanır şerif siyah bayrak cenneti gölgesinde taşırken, Vak’a-i Hayriyye’den sonra adını ‘adlî’ diye temize çekerken başlamış ve bitmiştir ateş. Zaman, ateşin varlığında var ederken örtüşmeyi; Mansur, asıl isim sahibinin mekanında “ocakta” yanarken acısızlığı bulur. Mansur’dan ve aşktan ve yangından sonraya buhurcu-başına, hümayun saraya rengi garib kokusu garib bir buhur sunulur.

Sözün sonu: Gizil anlatıcı çıkarken kendi aydınlığı ve varlığıyla ortaya. Yeniçeri efendisi… yeniçeri katibi… büyük yazıcı… Kendi aydınlığında kelimelerin, hikayelerin yalanını haykırır. Haykırır da yalan olanların yanında yalan olmayanları yeminlerle bir deftere sığdırır:

Yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tamamının olduğu.

Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırası taşıdığı.

Yalan değildi bazı şeylerin hep bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı durduğu.

İsimle Ateş Arasında; okurken gerçekten kalbinize değen bir isimle ateşin ve arasındaki her şeyin içinize girdiği bir roman. Görmek duymak ve dokunmak derinliğinde hem tarihin geçmişine hem ruhunuzun bilinmezliğine sürükleniyorsunuz.

Roman üç katmanda okunurken Mansur’un asıl adı Numan’ın aşkının, bir kalpte sır gibi mucize gibi başlayıp karanlıkla kanda, ölümde, ateşte, bir kalp atışında ve ki bir rüya fısıltısında, sayıklamasında bir isimle çözüldüğünü görüyoruz. Aşkın, Nihade’ye varlık biçişinde kokuların ruhunu, gizemini aşka şekil verişini kendi kalbimiz için de öğreniyoruz. Başka bir gerçek de yeniçerilerin, Osmanlının muhteşem yeniçerilerinin, üzerinden yürüyor. Başlarken muhteşem biterken tükenmiş bir varlıkla yokluğa sürüklenen yeniçerilerin hikayesi…. Mansur’un asıl adı Numan olan onun hayatı da değiyor yeniçerilere bir isimle. Bir ismin sahipliğini satın alırken Numan bozulmuş düzende bir kalpte hiç de bozulmamış; ruhu, bedeni gitse de ismi, varlık nişânesi kalmış o Mansur’un, ismi defterden her nedense çizilmiş hem de kapkara bir mürekkeple iptal serüveni geçilmiş yeniçeri Mansur’un bir kadında Nihade’de nasıl var olduğunu biliyoruz. Numan’ın bir gece üşüyen kalbinde, titreyen alevin ışığında…. Birden hem aşka hem de yeniçerilerin hazin hikayelerine karışan on iki hikayeyi fark ediyoruz. Padişahlar, şehzadeler, düzme solaklar, katar katar turnalar geçiyor sonra bir tas çorba kokusuna sinmiş bir annenin sırrında Nezuka… Bir ateş kapkara duman yükselirken orta camiinden kapılar açılıp kapanırken hep kapanıp yıkılırken ateş değiyor yokluk değiyor yeniçerilere, defterlere ateş değiyor isimlere kapkara mürekkepler bir daha değmesin diye.Bir isimle ateş arasında yürürken varlık hayata değiyor insan isimle ateş arasındaki hayata.

Okumak kalbe indirmektir. Kalbe inmiş bir hayatı bulan yazıcının varlığında hayatın kitaba düşen varlığında, orada hayat; ‘sözün başı’-‘isim’-‘ateş’-‘sözün sonu’

Hayat ruha ve bedene nasıl dökülüyorsa levh-i mahfuzdan ve nasıl biz onu sabırla kuşanıyorsak isimle ateş arasındaki hayatı da kuşanalım sabırla okuyucu olmanın gerçek varlığında
(Okur-Yazar, nr.4’te yer alan yazının tam metni.)

Leave a comment

Your comment