İbrahim ŞAHİN, ParaMedikal, nr.12, Yıl 7 (Cümle Kapısı)

1. Kelimeler gerçekleri saklıyor diyor yazar. Müşahedeler vehim, işittiklerimiz vehim. İfadeler birer düş. Öyleyse gerçekler yazıların da ötesinde. Peki yazmak ne diye?

1-En çok sorulan sorunun cevabının en az bilinen olmasında şaşılacak bir şey yok aslında. Kalp çatladığında başlıyor kıyamet. Ve okumaktan başka oyalanması olmayanın neticesi yazmak oluyor. Dağılıp gitmemek için, bir daha bir bütüne dönüşebilmek için. Bazen hayata tutunduğum, dahası hayatın ötesine de tutunduğum ipin ucunu karıştırmış gibi olduğumda. Ruhum tenimi yırtıp da çıkacak gibi olduğu zamanlarda. Söz, tanık olsun diye yaşadığıma. İrşad etmek için değil, sadece paylaşmak için. Belim bükülüyor, birisi benim gördüğüm için evet ben de gördüm desin diye. Ölecektim, ölmekten beni yazı kurtarmadığında. Ne kadar anlatırsam anlatayım bütün anlattıklarımın toplamı bile camdan süzülen yağmur damlasını anlatmaya yetmediğinde. Ve bütün sayılıp dökülebileceklerden sonra hepsini ifade edecek tek cümleyle, yazının kendisi için değil, kalpte uyandırdığı hatırlamanın yüzü suyu hürmetine yazı dediğimde, yazının da küçümsenebilir olduğunu belirtmem benim üzerime borç olduğunda. Belki de bu yüzden şimdilik yazı.

2. Hem yazar hem eğitmen. Yazmak ve anlatmak. Yürekten mürekkebe dökülenler ve idrakten dile inenler. Anlamak ve anlatmak arasında bir çizgi. Siz bu çizginin neresindesiniz?


2-Eğer yazarlığınızın ve akademik hayatın türlü suret meşakkat ve terbiyesinden geçmiş biri olarak hocalığınızın bir bünye üzerinde nasıl bağdaştığı soruluyorsa size; alışıldık yazarlara ve alışıldık hocalara benzemediğinizi fark ederek cevaplayabilirsiniz bu merak konusunu. Yazıdan ve hocalıktan beklenmeyen şey ve temel felsefeler üzerinde çokça kafa yormazsanız ikisi bir arada iyi duruyor. Üstelik başkalarının sığacağı kadar da yer kalıyor geride. Bir taşra üniversitesinde ders veriyorum. Bir gün verdiğim ders ve öğrencilerimle olan ilişkim, onlar üzerinde oluşturduğum etki itibarıyle küçümsenemeyecek bir sarsıntı yaşadım, bu bana yaşatıldı. Yaptığımın, oluşturduğum etkinin ne olduğunu sarsılarak sordum kendime. Şimdi mutmainim. Ben bir taşra üniversitesinde hocayım. Yaptığım işi fevkalade önemsiyorum ve sahte tevazu göstermeden burada verdiğim bir hizmet olduğunu idrak ediyorum. Bir kere bunu idrak edince, ene razı, ente razı. Bu defa yazıdan beklediğiniz şey de bir öğrenci grubu karşısında hissettiğiniz şeyle veya bir fincan kahve içmeden kendinize gelemeyeceğiniz bir dersin sonunda hissettiğiniz şeyle birleşiyor.

BİRAZ ESER


3.’Anlatsam ben aşkımı yok ediyorum, anlatmasam aşkım beni’ diyen Nun Masalları’ndaki genç mezarlık bekçisinin hayatla meselesi nedir ? Tercih mi yoksa bir çeşit çaresizlik mi?

3-Elbette çaresizlik. Çünkü Nun Masalları’nda değilse de “isimle ateş” arasına düştüğümde fark ettiğim gerçekle söylersek aşkın bu dünyada mükemmeli yok. Dünya güzelliğinin sınırı var, ötesinin olmadığı yani bittiği bir yer var. Kalbin çatlaması, bunun çaresizliği. Ve hepsi tek cümlede toplanıyor aslında. Bu dünya hiçbir şeye sığmıyor. Aşk da bu dünyaya sığmıyor. Ama nereye gidilecekse de bu dünyanın limanından kalkılarak gidilecek. E, Adem’in oğullarına da bu kadar meşakkat reva olsun.

4. ‘Sen suretsin o asıl, sen fersin o mana.Sen bedensin o ruh,sen gurbetsin o yurt.Sen parçasın o bütün sen gölgesin o ışık’

Yusuf peygambere böyle sesleniyor bedevi .Neyin farkına varıyor bu bedevi ?

4-Ruhun evi vardır, yurdu vardır. Bedevinin farkındalığı yazıcının ürküntü ve hayranlıkla fark ettiği ruhun evinedir elbet. Öyle aşikar ki görmeyenleri anlamamakta direniyorum da diyebiliriz. Ölüm öyle yakın, doğum evveli bu kadar yakınken gaflet çok ağır kelime.

5.’Gözlerimle gören ey, ey gözleriyle gördüğüm’

‘Ey kalbimle seven , ey kalbiyle sevdiğim’

Diye hitab ediyor Züleyha. Senlerin ve benlerin anlamsızlaştığı an. Bu nasıl bir aşktır ki ruhlar ve bedenler tek olur?

5-Olur. Olur da bu dünyada olmuyor galiba. Hepsi bir iyi evden haber olsun diye bütün bunlar.

6. Ve ‘İsimle Ateş Arasında ‘ bir tarih.Bir Murad’ın kurduğu bir Murad’ın bozduğu yeniçeri.’Önceleri devletin kuluyduk sonraları kul arar olduk.’ ‘Tek bozulan biz miydik.’ Sizi yeniçerinin bu trajik hikayesini yazmaya iten ne oldu?

6-Benim mizacımda birisi için bu hikayeye kayıtsız kalmak mümkün değil ki kayıt altına girmiş olmamın nedenini arayayım. O kadar trajik öyle acı ki her şey.Fakat asıl önemli olan sanıyorum Numan ile Nihade’nin aşkını bütün ağırlığıyla, bütün yüküyle yüklemek istediğim hikaye ile tıpatıp uyuşuyor/örtüşüyor olması. Onca trajik hikaye varken Osmanlı tarihinde veya dünya tarihinde, benim anlatmak istediğim hikayeyi taşımaya en müsait hikaye olması.

7.Aşkın olduğu yerde akıl, aklın olduğu yerde aşk manasız. Ferhat olmak isteyen Mansur ve kendi içine akan bir nehir olan Mansur’un maşuku Nihade. Yani Karanlık ! Neydi yanlış olan bu hikayede?

7-Neyin yanlış olduğunu anlamak için yazıldı zaten bu hikaye. Ve asıl ürkütücü olan, Yusuf ile Züleyha’da bulunanın İsim-Ateş’te yitmiş gibi durduğunu fark etmekti. Ama bir nehir roman olsun. Belki bundan sonra, bir hamle, bütün yitikler yeniden yerine oturtulacak. Yazılmasa bile idrak sathında bunun gerçekleşmesi gerek. Yoksa benim işim zor.

8. Bulut ,yağmur ve deniz. Yani rahmet. Suyun kıyısında bir kent. Yani Trabzon ve karşısında fırtınalı deniz. Aşk hikayelerinizi böyle yoğun ve fırtınalı yazmaya bir neden mi bu şehir?

8- Bir şehir tek başına, yazmaya saik olacaksa bu benim yaşadığım şehir olamaz. Bu kadarı yeterli değil. Ben bu kadarıyla yetinemem. Dahası her şey benim içimde başlar ve biter. Lakin içinde yaşadığım doğa, yazmamın, böyle yazmamın saiklerinden belki biridir. Bu kente eklemlenme noktalarımın en kuvvetlisinin yine de onun doğasından geldiğini defalarca söyledim. Bundan şikayetçi de değilim. Ve artık benim için bu dünya âlem üzerinde bir kent seçmek, anlamını çoktan yitirmiş gibi görünüyor.

9.’ilk sözcükler mürekkebi mor kalemin ucundan dökülürken, Ayasofya’da değil idiysem de Hamdullah Hamdi Hazretleri gibi kendimce bir Ayasofya’daydım.’ Şairlerin ve edebiyatçıların şehri İstanbul. Vuslata yogun bir hasret.Akan su yakınlarda yatağını bulacak mı?

9-Hayır. Böyle kalsın. Bundan sonra benim için bir şehir değişikliği olacaksa da hayatın pratiklerinin dayatmasıyla olacak bu. Yazma serüvenimle ilgisi olabilir bir şehir değişikliğinin ideası İstanbul’u çoktan aştı.

10.’Ne güzel ölecek olmanın muştusu ölmeyecek olmanın tahayyülünden , ne güzel’ Bu sözler hayata nasıl bakıyor? nedir farklı kılan bu sözleri diğerlerinden?

10-İnsan hayatının temel gerçeğinin hasret, Adem’in geldiği yere ve onun koptuğu cevhere hasret, olduğunu artık iyi biliyorum. Bunu insanlar adlandırabilir ya da adlandıramaz, yani bilir ya da bilmez, o ayrı bir mesele. Balık, içinde yüzdüğü suyun mahiyetinden bîhaberse de suyun mahiyetini değiştirmez bu. Ben bu hasreti biliyorum ama bu biliş beni ölüm karşısında donanımlı kılmıyor. Herkes kadar korkulu herkes kadar mahzunum dağların taşıyamadığı gerçek benim sırtıma vurulduğu için. Lakin sırtıma vurulmuş bu gerçekle salıverildiğim hayatın içinde, arzın sathında, ölüm ve ötesi olmazsa çıldıracağımı zannettiğim algılarım var. Bu, ölümün ödülüdür. Ölüme şükredilen nokta burası işte. Belki de ölüme bu kadar şükürle bakmamın nedeni, bu dünyanın tekilliğinden, bir devamının olmadığı teorik endişesinden beni kurtaran en pratik çözümün yegane kapısının ölüm gibi görünüyor olmasıdır. Evladını kaybeden annenin ödülünün ancak cennet kapısında verileceğini bildiğimdendir. Bu dünyanın tekilliğine tahammülüm yok.

11.Son söz niyetine . Çatlayan yüreğinizden gelen nefes devam edecek mi?

11-Bunu ben bilemem ki. Fakat sular durulacak gibi görünmüyor. Savrulup duruyorum. Her şey günden güne daha da çalkantılı bir hal alıyor.

Leave a comment

Your comment