YALSIZUÇANLAR, Sadık; Nazan BEKİROĞLU “Denemenin parlayan bir yıldızı var”, E, Ocak 2004,sayı 58, sf.46-48 (Cümle Kapısı)

Merhum Cemil Meriç’in nitelemesine (deneme piç bir tür) katılır mısınız? Neden? Severek hangi yazarların denemelerini okursunuz, okudunuz?

Denemenin “şaibeli” bir tür olduğunu ima etmek istiyorsa eğer üstat, bu şaibe, zannımca, bir kredi eksikliği doğuracak mahiyette değil. Başlangıçta sadece tiyatro ve şiir vardır. Roman dahil diğerleri sonradan gelir, hem de çok sonradan. Hayat değiştikçe edebi türlerin bir kısmı ihmale uğrar ve dahi yeni türler oluşur. Denemenin parlayan bir yıldızı var ve bu yıldızın ışığı giderek artıyor. Çünkü okur gerçeklik duygusunu yazarın şahsiyetinde tatmin etme niyetinde çoğu kez. Hiç olmazsa yazarın kalbini daha yakından görmek niyetinde, işin enteresanı, yazar da aynı duyguyu okuyucu üzerinden onaylama niyetinde. Benim gördüğümü sen de gördün mü? Şu var ki bütün bunlardan bahsedebilmek için hayatı edebiyat kılan o zaruri çizginin çizilmiş olması gerekir.

Deneme okuyorum, iyi bir deneme kitabı kötü yazılmış bir romandan çok daha ilgi çekici geliyor bana. Ama ilgim daha da fazla biyografya kitapları üzerinde. Yaşanmış hayatların üzerinde kendi yaşantımızı sınamak mıdır bunun adı bilmem. Ki bu ilgi Cümle Kapısı’nı çok yerde biyografyalardan devşirilmiş bir deneme kitabına dönüştürüyor.

Sizi öykü (hikâye mi demeliydim?), roman, makale ve ‘deneme’lerinizle tanıyoruz, bize yaşamın fark edemediğimiz görünümlerini sunuyorsunuz her metninizle. Öykü ve roman tamam da bu ‘makale’ ve ‘deneme’ neden? Niçin (hadi makale’yi de anlamış olalım, çünkü bir bilim insanısınız, tezleriniz vs) deneme? Deneme sizde hangi ihtiyaca karşılık geliyor ? Okurla, mesela hikâye ile karşılaşmakla bir deneme yazarı olarak karşılaşmak arasında ne türden farklar okunabilir? (Yoksa bunu okura mı sormalı?)

Makale evet, ben bir bilim adamıyım. Lakin bilimsel yazılarımda da, özellikle doçentlik çalışmam olan Nigar Hanım’da akademisyenliğin temel şartlarını yerine getirdikten sonra cümlemin ve kalbimin kapılarını aralamakta çok da cimri davranmamıştım, incecik bir nokta bu. “Bu budur ama bunun karşısında benim kalbim biraz sızlıyor” diyebilme noktası.

Deneme neden? Hikâye ve roman nedense deneme de o yüzden, işte geldik gidiyoruz telaşesi içinde benim söylemim yazı biçiminde tezahür etti. Her yangının kendine göre kabı var. Korkarım yazı ile hayatın, düşle gerçeğin tam da kırılma noktasında bir algı düzlemim var benim. Bu cümlenin içerebileceği bütün çağrışımları peşinen kabule hazırım. Yoksa böyle yazamazdım “Adı Muhammed Babası Ali Memleketi Tebriz” olanın denemesini. Şems’in sandukasının başındaki sarığın rengini böylesine unutmazdım. Belki hayatla kurgusal olanın birbirine karıştığı noktada duran, bütün bu kırılmaları nefsinde birbirine karıştıran için deneme uygun bir türdür. Ama yine de. Yine de içimin kırık kayığı kâğıt ve kalem üzerinden yazıya dönüştüğünde kâğıttan gemiler gibi duruyor. Ve bu, ayakları suya ermiş olana kocaman bir tebessüm armağan ediyor. Ne çare. Kader! Ve ki bu yüzden deneme de hikâye gibi, roman gibi ve her şey gibi hiçbir şeye yetmemektedir. Yani, yazmakla olmuyor gitmek lazım, noktasında hepsi de birbirine benzemektedir.

Türler arasındaki sınırlar kesin/belirgin midir, yoksa bir geçişlilik var mı, bu sadece deneme-makale vs. için değil, roman, öykü, anlatı, masal, destan vs. için de söz konusu edilebilir mi?

Türlerin sabit kalmadığını kabul ederek başlamıştık ilk cevapta. Bütün duvarlar yıkılırken türler arasındaki geçişlilikten de söz edebiliriz. Metin, anlatı, alıştırma olarak adlandırılan nev-zuhur türler var, henüz rüştlerini ispat edememiş olsalar bile. Bu, edebiyat adına bir zenginleşme midir yoksa bir yozlaşma mı? Tartışılabilir elbet. Ben, temel türlerin ölmeyeceğine, roman, tiyatro ve şiirin daima var olacağına inanıyorum. Ama türler arasındaki muaşaka hususunda tutucu olmadığımı, bunu, sonsuz deneyim imkânı veren bir zenginlik alanı olarak algıladığımı da belirtmeliyim. Yeter ki edebiyat olsun. Bunun öznel tarihçemdeki sınanması îsimle Ateş Arasında’ki maceramdır. Üç yüz sahifelik bu metin bir yanıyla denemeye, bir yanıyla hikâyeye, bir yanıyla romana bağlıdır. Ve onun yadırganır “anlaşılmaz”lığını en fazla besleyen yanı da sanırım bu cüretkârlığıdır.

Neden Cümle Kapısı?

Cümle Kapısı tevriyeli olsun. Hem külliyenin ana kapısı hem de benim mana birimim olan cümlenin kapısı. Cümle ile düşündüğünü biraz endişe, biraz da ferahlama ile fark eden yazıcının cümle kapısı. Ferahlama, çünkü mana biriminin cümle olduğunu, cümle hacminde, cümle ritminde ve cümle biçiminde düşündüğünü fark eden yazıcı için çetrefil cümlelerle konuşuyor olmak, artık bir itham vesilesi olmaktan çıkar. Bu ithamdan muaftır artık, çünkü öyle düşünebiliyordur ancak ve başka türlü de anlatmasına imkân yoktur. Yapmacıklık aradan çıkmıştır. Mazurdur. Çünkü Cümle Kapısı ona Kalbin Kapısı’dır. Ama endişeyle, çünkü külliyenin cümle kapısı onun en önemli mimari unsurudur. Hem estetik açıdan hem stratejik açıdan. En kuvvetli olması gereken yerdir cümle kapısı. Ama aynı zamanda en zaif olduğu yerdir de, çünkü en fazla yüklenilen.

Peki Orhan Okay?

Orhan Hocam benim için gerçek bir cümle kapısıdır. O kapıları açtı. Ben kendi hacmimce girdim ya da giremedim.

Peki ya Mevlana?

Evet. Mevlana. Gecikmiş bir ziyaretti benimkisi. Yıllardır beni çağırdığını zannediyordum. Zamanı gelmemiş demek. Nisan’da oldu. Mevlana için gittim, Şems’i buldum ve döndüm.

Sandukanın başındaki sarığın renginin siyah mı beyaz mı olduğunu hatırlayabildiniz mi?

Hayır hatırlayamıyorum ve birinin bunu bana yazmasını özlemle bekliyorum.

Bu, ‘kelimelerin kalpleri’, biraz bunun cümle kapısını aralayalım mı? Şeyhü’l-Ekber’in Füsus’un girişinde sözünü ettiği kelimeler. Nedir onlar ve sizde kelime dendiğinde, cümle dendiğinde neler beliriyor? (Kelime’yle değil, cümle ile düşündüğünüzü söylüyorsunuz)

“Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamd olsun” diyor Şeyhü’l-Ekber. Hamd olsun. Bu cümledeki “kelime” sözcüğü ile neyin kastedildiği hususunda geniş ve farklı yorumlar var. Aslında fark etmez. Kelime en dar manasından en geniş manasına kadar kelimedir, İsa’nın Allah’ın kelimesi olduğunu düşünerek işe başlayalım. Adem’e öğretilen kelimelerin hayat anlamına geldiğini, varlığın evvel-ilahi tasarımları olan ayan-ı sabitelerin birer isim olduğunu da unutmazsak, Şeyhü’l-Ekber’in “kelime” kelimesinde, onun dilbilimsel anlamının hiç de göz ardı edilmeyecek cinsten var olduğunu görebiliriz. Varlık ismin tecellisinden başka bir şey değildir. Varedici her yerdedir ama hiçbir yerde değildir. Çünkü bütün bir varlık O’nun zatının değil ama isimlerinin, sıfatlarının ve eylemlerinin tecellisidir. Hasılı bütün bir evren isimleri, sıfatları ve fiilleri zahir, lakin öznesi gizli bir cümledir, isim çok mühim bir şeydir. Bu kadar mühim olmasaydı zaten tasavvuf, felsefe ve din onun üzerinde bu kadar ısrarlı olmazdı. Ve neticede hepsi de aynı kapının önünde buluşmazdı. Cümle kapısının. Çünkü kâinat evveli ve ahiriyle, görünürü ve görünmeziyle bir cümledir.

Mor Mürekkeple, Cümle Kapısı arasında belirmeleri ve ‘dil’leri bakımından bir ayrım var mı? ‘Deneme’ diliniz nereye gidiyor?

Şüphe yok ki içimin, ruhumun savruluşlarına benzer bir değişimi dilim de içerir. Lakin Mavi Lale-Mor Mürekkep dönemi itibariyle temel meselelerimde belirgin bir farklılık söz konusu değil. Bunun deneme dilimde bariz bir farklılığın ortaya çıkmasını engellediğini zannediyorum.

Cümle Kapısı’ndan anlayabildiğim kadarıyla, yazılar ortaya çıkmadan önce, sanırım zihninizde bir ‘sorunsal’ beliriyor, bir zaman zihnin tavanında bir çengele asılı duruyor sorular, ardından bir Veri’ toplama süreci ve kaleme alış… Doğru mu? (Bunu biraz da Zindan Risalesi’nden çıkarıyorum)

Hemen hemen doğru. Biyografyaya düşkün olduğumu söylemiştim. Bu da ister istemez ansiklopedi sevdalılarından kılıyor sizi. Kalbe dokunan bir sorunsal, veriye dayalı bir taban ve mutlaka cümleye dayanan dokunaklı bir anlatış. Bu benim denemeden anladığım şey. Zindan bir kamaşma olarak içimde belirip de bu kamaşmayı beslemesi için ‘Zindan Risalesi’nin verilerini toplarken, hiç aklımda olmadığı halde bir ‘Âmâ’ yazısının temeli atıldı. Yani Galileo ile ilgili bir metni okurken eğer, bütün işi gökleri gözlemlemek olan bir adamın ömrünün sonunda yarı karanlığa gömüldüğünü ve son bir şarkı olarak son bir şey daha gördüğünü, Ay’ın gözümüze hep aynı görünen yüzü, hep aynı yüzmüş, dediğini okuyup da sarsılıyorsam bir ‘Âmâ’ denemesi çıkarabilirim ben. Ne kadar müthiş! “Gözümüze hep aynı görünen yüz hep aynı yüzmüş!” Aksi halde dünyanın bütün ansiklopedileri ile beni bir odaya kapatsanız, eğer onlardan kalbime çarpan bir hikâye okuyamıyorsam bir deneme çıkaramam. Ben olmazsam olmaz, hasılı. Ama bir ‘Zindan Risalesi’ yazıyorsam bütün bir yazı da ansiklopedi ve biyografya okuyarak geçirmem gerekir.

Yazı ansiklopedi okuyarak mı geçirdiniz?

Hemen hemen. Sonra vakit ağustosu bulunca Sinop Cezaevi’ni görme zamanımın geldiğini fark ettim.

Gittiniz mi?

Evet. Sinop’a gittim. Cezaevini birkaç defa gezdim. Nazlı Eray, Sis Kelebeklerinde haklı. Garip, tekinsiz bir cazibesi var o yerin, insanı şiddetle çarpan yanı hâlâ bir cezaevi olması. Müşahade hücrelerinin kapıları ardına kadar açık. Yazılar duvarlarda. Kiri pası, teri çığlığı üzerinde bir cezaevi ama mahkûmu yok. Bu müthiş. Sonra Akliman mevkiinde Yeni Cezaevi var. Dönüp tarafına bakmıyor kimse. Fakat ben dönüp tarafına baktım uzun uzun.

Neden bir ‘Zindan Risalesi’, bu sıradışı ilginin nedeni ne?

“İntihar”, “ihanet” ve “son” üzerinde ısrar eden, ısrar ederken alışıldık değer yargılarının sınırlarını ihlal etmek isteyen, bu uç noktalarda da bütün beşeriyet için geçerli formülasyonu sınama endişesine düşen yazıcı; hayatın son-ucu zindana da kayıtsız kalamaz. Aynı çatı altında bir araya getirdiği insan profili itibariyle cezaevi bir toplumun özeti. En mükemmel olanla en sefil olan aynı çatı altında. Bir adesenin bütün ışık çubuklarını bir araya toplaması gibi. Böyle bir gerçeğe nasıl kayıtsız kalabilirim ki? Sadece üç isim. Atsız, Nâzım ve Necip Fazıl. Yazıcının zindan üzerinde düşünmesi için yetmez mi? Dünyada kendinizi bir ‘zindan’da hissettiğiniz oluyor mu? ‘Zindan Risalesi’ni biraz da bu veçhesiyle okumak mümkün mü?

Hayır, dünyayı levmedenlerden değilim. Dünyayı önemsiyorum. Ama diğer yandan onun bir rüya olduğunun bilincine fevkalade varmış olmaktan dolayı da çok bahtiyarım. O bir rüya evet. Ama hükmü rüyadan öteye geçiyor. Bu manada, kendimi “Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûm” hissetmedim hiç. Ütopyalarım ancak bu dünyama güç kattığı oranda muteber oldu. Kaçmak sığınmak için değil. Ama öznel tarihçemle ilgili olarak şu var ki, dönüp geriye baktığımda hep canım sıkılmış benim. Çocukken, genç kızken, yetişkinken. Bütün bunları sürdürür ya da sürdüremezken. Şimdilerde de ruhumun bedenime sığmayıp da çıkacak gibi olduğu zamanlar oluyor. Sonra kalp çatlıyor ve muhatap makamında kimseyi bulamadığınızda başlıyor kıyamet. Artık siz buna zindan der misiniz, bilemem.

İçinizin kırık kayığını en fazla anlattığınız yazıda bile, içinizi en fazla döktüğünüz yazıda bile gerçeklik ve somut yaşanmışlık adına bir mesafe var okuyucu ile aranızda. Üstelik bu kitabın arka kapağında, sizi okuyanla daha yakından tanışma beklentisi açık kalplilikle itiraf edilmiş olduğu halde. Neden böyle? Kendinizi gizlemek tavrı mı bu?

Hayır. Cümle Kapısı’nda hükmedemeyeceğim denli ortadayım ben. Öyleyse o kadarım ben. O da, benim, dağdan ziyade dağın arkasıyla ilgili olmamla izah edilebilir. Dağın değil dağın arkasındakinin arkasında isem, anlatabildiğim de dağ değil dağın arkasındakidir, tabii ne kadar görebiliyorsam. Ve ki daha yakından tanışmayı beklediğim okuyucu da dağın dağ olduğunu dinlemekle oyalanabilecek okuyucu değil. Dağın arkasından bahsedebilecek okuyucudur. Belki benden fazla bir harf biliyordur. Benden fazla harf bilmiyorsa da belki benim bilmediğim bir harfi biliyordur.

Tezgâhta neler var?

Şimdilik bir şey yok. Ne, ne zaman ve nasıl gelir, dahası gelir mi, hiçbir fikrim de yok. Ama “her şeyi özetleyecek bir cümle” fikrinde hâlâ ısrarlıyım.

Leave a comment

Your comment