Nilüfer TUNALI ; “Buruyor Gönlümü Bu Şehrin Sabahları”

Buruyor Gönlümü Bu Şehrin Sabahları – NİLÜFER TUNALI

www.hisargazetesi.com 24. 12. 2003…
Zaman öylesine boğucu bir sis olup siniyor ki bu şehre, değil başımı kaldırmak yastığın yumuşaklığından, nefes almak bile büyük bir külfet gözümde. Her sabahın mütemadiyen aynı olan havası puslarını dağıtmıyor susmuş gönlümün. Sabah oluyor ama inceden söken şafak vaktinin huzur veren serinliğinde ve derin sessizliğinde değil… Daha gün doğmadan, şehrin üzerine asılıp kalıvermiş gecenin karamsarlığını otomobillerin homurtuları delip geçiyor ve ne olduğunu anlamadan yüz binlerce insan sokaklara dökülüyor.

Perdeyi aralayıp şöyle bir bakıvermek henüz doğamayan güne, çile sepetimden umut tomurcuklarının elenmesine yetiyor. Evlerin arasına sıkışmış, sanki süs olsun, dünyanın dekoru buysa tamamlasın bari denilerek yapıştırılmış gibi duran sema, şiirlerdeki gibi eflatuni değil, gri mi gri. Sabah ayazı evden dışarı adım atmama izin vermeyecek denli keskin. Karşı çatıdaki kuşlar, hububatçının dükkanını açmasını bekleyemeyecek kadar bezgin, gagalarını boyunlarına gömmüş titreşiyorlar. Hemen Yeni Cami’ni avlusundaki binlerce kuşun çırpınmaları düşüyor aklıma. Serin ve sisli Eminönü sabahlarında, ağır ağır havada dönen, müdavimlerinin kahvaltılarını getirecek olduğunun farkındaki talihli kuşların görüntüleri. Camiler, çeşmeler ve türbelerle dolu bir şehrin sabahlarını düşünmek ılıtmaya yetiyor içimi. Gecenin son demlerinde, son durağı Sirkeci olan tren yolculuklarını düşünüyorum seneler evvelinin. Yeni yeni uyanmaya çalışan bir şehrin evlerinin hayali her istasyonda camlara vuruyor. Çekilen perdeleri, sulanan çiçekleri, buz gibi havayı dolduran “günaydın” seslerini, hiç olmazsa bir taze simit ile içilen çayları ve sayısız eve rağmen, gerçekten orada olduğunu bildiğim gökyüzünü tüm maviliğiyle odama doldurmaya çalışıyorum.

“Dışarı çıkmak niyetindeysen vazgeç”, diye mırıldanıyor ruhumun üşengeç yanı ve devam ediyor “Bir kitap al eline doya doya okuyabileceğin, bir ince belli bardağı da yaren et kitabına ve unut dünyayı.” Öyle bir kitap olmalı ki gerçekten unutturmalı bana bu tatsız saatleri. Nazan Bekiroğlu ve “Cümle Kapısı” yerine getiriveriyor dileğimi. Hocası Orhan Okay’a ithaf ettiği kitabı perdelerini aralıyor karanlıkların. Puslu Erzurum sabahlarından, dalgalı Trabzon sahillerine ve güller şehrine uzanan bir yazarın, kadın kalbinin olanca kırılganlığı ile yazdığı satırlar hüzün serpiyor gönlüme. Mevlana’nın yankıları dinmeden, Şems’in yangını kavuruyor içimi. Yüzyıllar bir kitaba sığıveriyor, Meryem oğlu İsa’dan başlayan, Şems ile devam eden ve bizim ellerin mağdur ve dahi mazlumlarına uzanan denemeler vaktimi bereketlendiriyor.

Bir de bakıyorum ki güneş yüzünü gösterivermiş bulutların arasından. Kış güneşine kanmamak gerektiğini bilmezden geliyorum, camları açıyorum sonuna kadar. Hani aralık olsalar azıcık, güneş girivermez, aydınlatamaz evimi gibi geliyor. Sanki insanlar daha telaşsız, hayat daha durgun, karşı çatıdaki kuşlar daha az bezgin gözükmeye başlıyorlar. Kalkmak ve güne merhaba demek için geç değil. Daha yapılacak dünya kadar iş var, pişirilecek yemekler, yıkanacak çamaşırlar, alınacak eksik-gedik sıra sıra dizilmeye başlıyor önüme. Uykudan gözlerini açamayan minicik yüzler eteklerime yapışıveriyor “acıktık” nidalarıyla. Büyülü vaktin sonunun geldiğini hisseden ben, tüm sakinliğimle yeni günü karşılamaya hazırlanıyorum şimdi.

Hayallerimde Sirkeci garının telaşlı kalabalığına karışıp giden bir kız var seneler evvelinden bana hayretle bakan. Dünyayı kitaplar ve elmalarla dolu kocaman bir kütüphane hayal eden o kızın saflığına gülmekten ziyade saygı duyuyorum şimdi. Camiler ve güller şehrinde her sabahı büyük bir sevinçle karşılayan, doğan güneşi de batan ayı da aynı iştiyakla selamlayan, kitapların İstanbul’unu hafızasından söküp atamayan o, her sabahı kırık-dökük tebessümlerle geçiştirmeye çalışan bana ne kadar kızsa yeridir diyorum. İçimi ürperten bakışlarını görmezden geliyorum, camı kapatıyor, perdeleri çekiyor ve bu şehrin aldatan güneşine sırtımı dönüyorum…
www.hisargazetesi.com, 24 Aralık 2003

Enis BATUR, ; “23 Aralık Haftasının Kitapları”

23 Aralık haftasının kitapları “CÜMLE KAPISI” Enis BATUR (Kitap Tanıtımı) www.ntvmsnbc.com…

Satırlarında, hayatın aktığını izlediğimiz Nazan Bekiroğlu’nun son kitabı ‘Cümle Kapısı’, birikimin, derin bir tecrübenin ve elbette bir söyleyiş biçiminin ürünü.

‘Cümle Kapısı’nda kâh Bekiroğlu’nun hayatında silinmez izler bırakan bir hoca hatırasına yazılanlara, kâh tüm zamanların en önemli meselelerinden olan baba oğul diyaloguna, kâh zindanlarda düşülmüş kayıtlara rastlayacaksınız.

Güçlü bir deneme tadındaki ‘Cümle Kapısı’, yazarın sezi gücüyle bir kez daha buluşmak isteyen okuyucunun arayışını dindirirken, Mevlana’dan Kemal Tahir’e, Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e kadar birbirinden farklı simâlara da ayna tutuyor.

Kitabın omurgasını ‘Zindan Risalesi’ adlı bölüm oluşturuyor. İşte, Zindan’ın Batı ve Doğu medeniyetlerindeki yüzlerce yıllık hikayesi; zindanın hikayesi, zindandakinin hikayesi, zindandakini bekleyenin hikayesi…

Bekiroğlu, hayatı yüzeyinden yaşayıp geçenlerden değil. Hayata, topluma, sanata, tarihin omuzlarında yaşanmış ve yaşanacak olanlara müthiş bir farkındalık ve içgörüyle bakıyor. Ve cümle cümle ördüğü bu birikimi, sakınmadan okuyucusuyla paylaşıyor.

Timaş Yayınları, 240 sayfa

Tür: Deneme
www.ntvmsnbc.com, 23 Aralık 2003

Elif TUNCA ; “Nazan Bekiroğlu ‘Cümle Kapısı’nda İçini Döküyor”

Nazan Bekiroğlu ‘Cümle Kapısı’nda İçini Döküyor Elif TUNCA…
Cümle kapısı: Temel anlamıyla yapıların ana kapısı. Dinî mimaride; camilerde halkın kullandığı ve mihrabı gösteren kapı. Kavramın edebiyattaki karşılığı ise Nazan Bekiroğlu’nun “Cümle Kapısı” (Timaş Yayınları) adlı son kitabının karşısında yazılı. “Yazmasam çıldıracaktım.” diyen Sait Faik’in izinden gidiyor Nazan Bekiroğlu; ‘faturaların arkasına, davetiyelerin boşluklarına, peçetelerin üzerine’ diye ekleyerek de yazma eylemine adres gösteriyor. Yazar, kendisine ‘mânâ birimi’ olarak cümleyi seçmiş, bu yüzden de dünyasını yazıyla açarken ‘cümle kapısı’ndan geçmemizi istiyor. Ki o kapıdan açılan yolun sonunda, bir ‘içdökümü’ne varılıyor. Nazan Bekiroğlu’na âşinâ olanlar, ‘cümle kapısı’nın ardında ‘zengin’ bir yapıyla karşılaşınca şaşırmayacaklardır. Mevlânâ’nın elimizden tutup çektiği sayfalar arasında İsa Mesih’in diriltici nefesi esiyor. “Öyle günler gelecek ki” başlıklı yazı, bir yandan, bakire olan Hz. Meryem’in çocuk doğurması ile ümmî olan ‘Hüzün Peygamberi’nin dünyanın en muhteşem metnini getirmesi arasında paralellik kurarken, bir yandan da ileride ayrı bir başlık altında ele alınacak olan ‘ihanet’ kavramına değiniyor. Bu yazıda, Yahuda’dan Hz. İsa’ya yönelen ‘ihanet’, kitabın ilerleyen bölümlerinde eşe, arkadaşa, dünyaya ve nihayet kendine dönük bir eylem olarak ele alınıyor.

“Zindan Risalesi” ise kitap içinde adeta ayrı bir kitap gibi değerlendirilebilecek bir bölüm. Şimdiye dek edebiyatçılar, birçok tema altında buluşturuldu; aşklarıyla, benzer tarzdaki eserleriyle, meftun oldukları kentlerle, yazma biçimleriyle… Nazan Bekiroğlu ise ‘zindana düşmüş’ yazarları bir araya getirmiş satırlarında, çünkü ona göre “en eşrefin de en eslefin de yolu buradan geçiyor”. Hayli kapsamlı bu çalışma, aynı zamanda Bekiroğlu’nun akademisyen titizliğini de yansıtıyor. Başta kavram olarak zindanı ele alan yazar, ardından Batı’dan ve Doğu’dan olmak üzere iki büyük başlık altında ‘mahpus yazarlar’dan örnekler veriyor. Bunlar arasında Campanella, Dostoyevski, Oscar Wilde, İmam-ı Âzam, Necip Fazıl ve Bediüz-zaman gibi tanıdık simalar var.

“Zindan Risalesinin ardından ‘ihanet’ ve ‘intihar’ yazılan bekliyor okuyucuyu. Yazar, ihaneti insanlar arasında yaşanan boyutundan çıkarıp, hafızamızın, anılarımızın, bedenimizin ihanetine dikkat çekiyor; yoksa bütün hayat hepi topu bir ihanet mi? “İhanetin güzellemesini yapmadım.” diyor Bekiroğlu. Sıradışı diye sunulanı anlama çabasında olduğunu ve bu kavramlarda insanın temel yapılanmasını bulmaya çalıştığını söylüyor. “Ölümümden kimse mes’ul değildir; garip ki ben de değilim” başlıklı intihar yazısı da aynı sebepten kaleme alınmış. Nazan Bekiroğlu, aşırı uçlar arasında gidip gelmeyi, zıt kutuplara kanat açmayı seviyor. Bu da onu birçok [bayan] yazardan ayıran yönü.

Nazan Bekiroğlu, her ne kadar eski tarihlerde “Kitaba istiğna” yazıp bütün kitaplara, ırmaklarda ya da ateşlerde yok olma yolunu gösterdiyse de “Cümle Kapısı” olsa olsa başucumuza yakışır. Çünkü doğrudur ‘şairlerin kötü âşıklar’ olduğu…
Zaman, 22 Aralık 2003, sf.15

“Cümle Kapısı” , Zaman

Cümle Kapısı: Kalbin Kapısı: Nazan Bekiroğlu, Timaş Yayınları…

Nazan Bekiroğlu, yeni deneme kitabı Cümle Kapısı’nda, “Kelimeyle değil, cümleyle düşündüğümü fark ettim.” diyor. Kitap, yazarın okurlarla daha yakından tanışma isteğinin ya da kim bilir defterinde kalan cümlelerden kurtulma arzusunun eseri. Denemeler beş başlık altında toplanmış: Gemilerin Geçtiği Umman, Zindan Risalesi, Sevgilim İhanet, İçdökümü ve Cümle Kapısı. Doğu’da ve Batı’da zindana giren edebiyatçılara ilişkin denemelerde şaşırtıcı ve merak uyandırıcı detaylar var. Aslında bu bölüm müstakil bir kitabı hak ediyor. Gemilerin Geçtiği Umman adlı deneme, kitabın bütünüyle ithaf edildiği Orhan Okay’a ‘açık mektup’ niteliğinde. İçdökümü ise yazarın küçük bir kız çocuğu olduğu günlere dönüş özlemi… Cümle Kapısı, Bekiroğlu’nun denemeciliğinde bir dönüm noktası.
02 Aralık 2003