Mustafa TUZCU ; Kendisi ile kendisi arasında: Nazan Bekiroğlu

Kendisi ile kendisi arasında: Nazan Bekiroğlu

Mustafa Tuzcu

Sihirli kelimeler albümünden sağanaklar biriktirdim, alın aranızda paylaşın; roman diyelim adına. Bir roman dizelim ki karman katman, giz giz üstüne yükselen, yükseldikçe yazarının daha çok yazıcı olduğuna okurunun da okuyucu olmaklığına, kalakalmaklığına yollar kuralım. Bir roman diyelim ki Bayezıt’ın korkularından, kaygılarından damıtılmış devletin esameler dükkanında çok eski çağlardan kalma hayatları satın almalarda bir başkasına seslenemediği, ayrı ayrı ama ayrılamayan imge paylaşımlarına yaslanalım. Dedi ki: “suyun kokusu olsaydı bütün kokular birbirine karışırdı. Hele yağmurdan sonra!” Düşlerini görmeyenler de vardır elbet, düşlerini kokulardan kuranlar; limon çiçekleri, buhurlar, tütsüler. Düzeltecek sonra: O demedi, söyleyicisi idi sadece…

Üç ayrı dil üç ayrı hikâye üç ayrı katman. Sayfa sonlarında birbirine seslenen isimler, tütsü kokularının tarih aşımı gücüyle kurgusuz bir yazılar evreninde eşzamanlı olma kaygısı hiç de gözetilmeyen bir anlatıda, na-zan’ın “olumsuzlamayı bizleştiren” dil yangınlarında isimle ateş arasında kalakalan “bir ürpertinin boşlukta asılışı” kadar bizden çıksa da bizim ta içimizde iç çekişler. Kendisi uydurmuş olduğunu tekrarlasa da hikâyelerinin yalan olduğuna inanılmayan masal kuşları, aşk ile insan arasında süslü bir uzaklık kursa yazamazdı kadar gerçek: sonrası… sonrası…Vallahi yalan değildi.

Kuşatmalarda kimse kuş sesleri aramaz… Yangında çiçekleri sulamak aklında değil kimsenin. Bir şehrin hangi zamanların rengini içtiğini, hangi aşklardan yaralandığını, hatıra mahzenlerini kurcalamaz varsıl zamanlar. Aşk her zamanın kelimesidir, çağların dönüştürdüğü anlamlan unutursak daha da. “aşk mümkünler âleminde mutlak değil” :susturun.. .susturun.

İsimle ateş arasında. Yazıcısı, Nazan Bekiroğlu.

İsimle ateş arasında. Hikâyeyle roman arasında. İsimle ateş arasında yeniçeri ile Osmanlı: Osmanlı isimken yeniçeri ateş. tarihin mecrasına itaatten yorgun düşmüştük. Yeniçeri dudaklarında ölüm kıraati, sayfalar boyu. Osmanlı isimken, Kanuniyken en çok, yeniçeri ateştir daha da. Ve Mahmutların ikincisinde ateştedir. İsimle ateş arasında. Esamisi varken sadece yazılar âleminde, cümleler perdesinde Kanuni ile Mansur arasında. İsimle ateş arasında… En çok kendi ile bir başka kendi arasında.

İsim zordur. Adlandırmak, ad değiştirmek, yeniden isimlenmek… Her zamanına başka isim söylediğimiz hayatlar. Bir ismi hiç soyunmasa da, o isimden zorla uzaklaştırılan tarih boyları; belki Osmanlı belki on bir ayrı hikâyenin bütünleyemediği tek isim, belki de nihadeye saklanmış susmalar.

Kokulardan seslenen hafızalara işaret parmaklarının öğretemediği gerçek. O’ndan başlamayanın hiç başlamadığı aşk yeknesaklıklarında bitimler beklenmez ki. Nazan aşkı kelimelerin diplerinde kelamın büyüsünde mevsim telaşlarında bilmemiştir. Aşk hurafeleri dizmez, aşkın sonsuzluğunu sonsuza olan aşkla çoğaltır.

Yazılmıştı ve yazıcısının acıları yazılmasıyla aşılmıştı; içi ılımış, ışımıştı. Ve bütün bunlar dört defterde; nefti, gölgeli dört defterde yaşanmışa. Fakat ne yaşanılırsa yaşansın ve ne yazılırsa yazılsın aşk yine tanımsız kalacaktı. Onu anlatan tüm tanımlar eksik kalacaktı. Oysa yazılmamıştı kalplerin tarihçesi; hala yazılmamıştı…

“Yaşamım sizin oldu, bana ölümümü verin. Ağzımda örselenmiş sevda lafları. Saltanat sürmekti oysa benim işim.” Bir tereddüdün romanı: Dedi ki: na-zan olumsuzluğun bizleştirildiği bir kitap dizimi şüphe. “Heves. Bütün hikâyeyi özetleyecek tek kelime.”
Okuntu nr. 9, kasım-şubat 2003

Leave a comment

Your comment