Alaattin KARACA, NAZAN BEKİROĞLU’NUN İSİMLE ATEŞ ARASINDA ADLI ROMANININ TAHLİLİ

NAZAN BEKİROĞLU’NUN İSİMLE ATEŞ ARASINDA ADLI ROMANININ TAHLİLİ,

Alaattin KARACA[*], Arayışlar -İnsan Bilimleri Araştırmaları- Yıl: 5, Sayı:9-10, 2003…

Abstract: İsimle Ateş Arasında (Between Name and Fire) is Nazan Bekiroğlu’s first novel. There are two stories in the the novel; one is a love story and the other is the story of Yeniçeri Ocağı (Yeniceri Army). The primary concern and feature of the novel is its evaluation of love and history from the standpoint of sufism. The novel deals with one of the most important military institutions of Ottoman Empire from a different angle and hence historically it is of great significance. in this article the novel has been analyzed in respect of plot, theme and narration technique as well as its relation with both traditional and modern narration 1 techniques. 1 Key words :Nazan Bekiroğlu, Between Name and Fire (İsimle Ateş Arasında),Ottoman History, Yeniceri Army, Sufism, love

Tarih, her dönemde edebiyatçıların ilgisini çekmiştir. Türk edebiyatında da özellikle son yıllarda tarihimize ilişkin romanların çoğaldığı ve kimilerinin tartışmalara yol açtıkları gözlenmektedir. Ad vermek gerekirse Yılmaz Karakoyunlu’nun Salkım Hanım’ın Taneleri (1990), Ahmet Altan’ın Isyan Günlerinde Aşk (2001 ) ve Rıdvan Akar’ın Bir Irkçının İhaneti (2002) gibi romanları, geçmişi sorgulayan bakışları ve içlerinde kaçınılmaz olarak barındırdıkları siyasal görüşleriyle tartışmalara neden olmuşlardır. Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında[1] (2002) adlı yapıtı da ”tarihsel”i konu edinmesi bakımından aynı kategoride değerlendirilebilir. Ancak söz konusu üç roman daha çok tezleri, belgesel yönleri ve ideolojik içerikleriyle öne çıkarılmış ve tartışılmıştır. Kuşkusuz İsimle Ateş Arasında’daki tarihe bakış da tartışılabilir; yine de Nazan Bekiroğlu’nun yapıtı, diğer üç romandan farklı olarak tezi, belgeselliği veya ideolojisiyle değil, tarihe bakış açısı, kurgusal tekniği ve diliyle öne çıkar. Her şeyden önce bu romanda tarih, doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılır bir belge veya tez olmaktan öte, ilahi bir yazgı dairesinde, varlıkla yokluk arasındaki bir süreç olarak, mistik bir bakış açısıyla ele alınır. İbn-i Haldun’dan kaynaklanan, devletlerin de insanlar gibi ömürleri olduğu, doğup geliştikleri ve öldükleri düşüncesi, romancının tarihe bakışını da özetlemektedir. Nitekim yapıtta bu düşünceler, ”… Tunuslu tarihçiye bakılırsa, devletler de insanlar gibi doğuyor, yaşıyor ve ölüyorlardı. Her şeyin bir kaderle var olduğu şu alemde, her şey zıddıyla kaim olduğu için, cehennem içinde zemherir taşıyordu ve ümmetlerin de bir kaderle yazılmış ömürleri var oluyordu. Bu ömrü tedbirle uzatmak mümkün olsa da geçici ve bitimliydi devletlerin ömrü neticede. Tunuslu tarihçi ayete yaslanıyordu. “Ümmetlere ecel biçen ayetlerin Sayısı çoktu. Ve ecel geldiği vakit ne bir an geri kalmanın ne de bir an ileri gitmenin imkânı vardı.” (s. 89) diye ifade edilir.

Bu cümleler, tarihin Tanrı tarafından belirlendiğini ve yazgı ile tarih arasında kopmaz bir bağ olduğunu ortaya koymakta ve yapıtta tarihe varlıkla yokluk kavramlarının penceresinden bakıldığını göstermektedir. Dolayısıyla romanda mistik bir tarih felsefesi egemendir.

Hakkında pek çok yazı yayımlanan Nazan Bekiroğlu’nun romanı, ”Sözün Başı” ile ”Sözün Sonu” başlıkları arasında yer alan iki ana bölümden oluşur. Bu bölümlerin ilki ”İsim”, ikincisi ”Ateş” başlığını taşımaktadır. Söz konusu iki bölüm de kendi içinde kimi kez numaralandırılarak, kimi kez de çeşitli başlıklarla alt bölümlere ayrılmıştır.

İsimle Ateş Arasında, iki ana öykü üzerine kurulmuştur. Bunlardan birincisi ”Numan ile Nihade arasındaki aşk”, ikincisi ise ”Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş, bozuluş ve yıkılış öyküsü”dür; hatta bu bağlamda, Osmanlı Devleti’nin çöküşü anlatılmaktadır denilebilir. O halde romanda biri bireysel, diğeri tarihsel olmak üzere iki ana tema vardır. Ancak her iki tema, tasavvufi bir bakış açısıyla işlenir. Bu nedenle romanın en önemli özelliklerinden biri mistik bakıştır. Numan ile Nihade’nin aşk öyküsünde bu mistik bakış; aşkı tasavvufi açıdan yorumlama çabası açıktır. Bir isim satın alarak Yeniçeri Ocağı’na katılan Numan, Nihade’yi sever, aşkı uğruna ailesini terk edip Nihade’yle evlenir. Romanda sık sık siyahlar içinde, kapkaranlık örtülü olarak betimlenen sevgili (s.29;39.63), bu yönüyle aklı peşine düşüren bir gizemdir. Aşık, kendini sevgilinin gizemine kaptırır ve billûr aydınlıkları ”esmer bir gecenin karanlığında…” (s. 63) boğulur. Hüsn-i Aşk’taki Aşk gibi, daha ilk adımda karanlık bir kuyuya düşer. Bu, aklın karanlığıdır. Turgut Uyar’ın deyişiyle ise ”aşkı karanlık”tır.

Bu aşk öyküsünde, arada kalmışlık temi de önemli bir yer tutar. Hatta Nihade ile Numan arasındaki aşk öyküsünün büyük ölçüde arada kalmanın trajikliğine dayandığı söylenebilir. Örneğin Numan, içinde bulunduğu bu durumu şöyle anlatır:

”Her şeyin bir şeyle bir şey Arasında durduğu daha baştan uyarılmış bu hikâyede çok şeyle bir şey arasında kaldım.” (s.26).

Bu cümle, bir yönüyle Numan’ın eski eşi ve kızı Nur ile yeni eşi Nihade arasında kalışını belirtirken, çokluk ve teklik arasında kalmak bakımından tasavvufi anlamlara da açıktır. Söz konusu arada kalmışlık, tasavvufi anlamıyla Numan’ın ”Ben ki aklımla kalbim, kelâmımla halimin arasındayım. ” ( s. 198) sözüyle ifade edilir .

Aşka tasavvufi bakış, romanda kelam-kalp, akıl-duygu çatışmasında iyice belirgindir. Numan, ”Her şeyi kelama yükleme…” (s. 75) alışkanlığıyla, aşka hep aklıyla yaklaşmak ister. Akletmenin yaman istilasına uğramış, aşkı kalbiyle değil aklıyla onaylamanın telaşına kapılmıştır (s. 170). Bu nedenle kuşku düşer aşığın kalbine. çünkü akıl, kuşkudur, huzursuzluktur. Yapıttaki ”Ama akıl şüpheyi, şüphe vehmi, vehim vesveseyi doğurup duruyordu. ” (s.172) cümlesi bu düşünceyi pekiştirir.

Tasavvufta ”Kelam, bilmenin… ” (s. 79) yoludur, aşka kelam (akıl) ile varılmaz. Romanda bu düşünceyi ifade eden, ”Akıl aşka denge değildir. (..) Aşkın pazarında kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun… ” (s. 166), ”…aklın güvenilmez terazisine düşünce bir daha aşkın katıksız sevincine geri dönemedim. ” (172) gibi pek çok cümleye rastlanır. Numan, aşkı kalbiyle bulmaya değil de aklıyla bilmeye kalkışınca, gerçek aşka ulaşamaz, eşikte kalır ve ”Bu yüzden silsile silsile uzandı önümde barikatlar. Aşamadım. ” (s. 171) ”Ama ben, bu kemter kul. Yapamadım. Eşiğin bir adı da acıydı, aşamadım. ” (s. 176) der.

”Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsü”, bu tasavvufi bakış içerisinde sürer ve sevgilinin, akıl dairesinde kalan aşığı terk etmesiyle sona erer. Dolayısıyla bu öyküde, tasavvufi aşk anlatılarının ana teması olan akılla kalp arasındaki çatışma . işlenir ve sonuçta gerçek aşka ulaşmanın kalple olabileceği vurgulanır. Böylece . tematik düzlemde, geleneksel anlatılarımızdan tasavvufi öykülerle bir bağ kurulur.

Aşk öyküsünde işlenen bir başka tema, koku ve çiçeklerdir. Romanda, kokuların yapılışı, kimi çiçekler ve bunların öyküsü uzun uzun anlatılır (s. 68-80). Hatta koku ile tasavvuf arasında ilgiler kurulur, kokunun metafizik nitelikler taşıdığı belirtilir. Kokular arasında filbahri kokusu, ezelden izler taşıyan, insana fizik ötesi evreni, ”sınırsız güzeli ” (s. 79) anımsatan çarpıcı bir kokudur (s. 76- 77).

Romanın ikinci ana öyküsü, ”Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü”dür. Bu öyküde, bir yeniçeri, geriye dönüş tekniğiyle Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunu, devşirme usulünü, başlangıçta ocağın sağlam yapısını, yeniçeriler ile sultan arasındaki güçlü bağları anlatır:- Kuruluş döneminde ordu sultanı, sultan da ordusu için vardır. Ancak bozulma Üçüncü Murat’la başlar. 0, ”ordularının başında sefere çıkmayan alışılmadık bir hünkardı(r). ” (s.. 57). Bu sultan, canbaz, perendebaz, hokkabaz taifesinin Yeniçeri . Ocağı’na girmesine izin vererek bozulmaya zemin hazırlar. Aslında bozulma sadece orduda değildir; on sekizinci yüz yıla gelindiğinde nakış, minyatür, hat, cilt, mimari, saray, ebru, şiir her şey bozulmuş (s. 97-101), sultanla yeniçeriler arasındaki bağlar kopmuştur. Kopuş, yeniçerilerin ağzından ”…biz artık birbirini bütünleyemeyen birer yarımız. ” (s. 110) cümlesiyle ifade edilir. Ardından başkaldırılar başlar. Böylece sözlüklere yeni bir deyim girer: Kazan kaldırmak. Yeniçeriler, ”zorba” diye anılır olmuşlardır. Bu öykü, yeniçerilerin evlenmelerine izin verilmesi, ticarete atılmaları, askerlikten kopmaları ve esame defterlerinde yapılan yolsuzlukların anlatılmasıyla sürer ve İkinci Mahmut döneminde ocağın yıkılmasıyla sona erer. Savaşçılıkları nedeniyle semendere benzetilen yeniçeriler, ateş içinde yok olurlar. Romanda Yeniçerilerin öyküsüne bağlanan küçük öyküler de vardır. ”Nezuka: Devşirme” (s.45- 49) başlıklı ilk öyküde, ”Nezuka adlı bir çocuğun küçük yaşlarda devşirme olarak alınması, ailesinden ve vatanından koparılması, dilini ve kökünü unutması, Yeniçeri Ocağı’na katılmak üzere yetiştirilmesi”, ”Murad:Üçüncü” (s.57-59)de, ”Üçüncü Murat döneminde Yeniçeri Ocağı’na canbaz ve perendebazların alınmasına izin verilmesi ve böylece ilk bozulma” anlatılır. ”Şehzade” (s.113-118), ”kafeslerde kapalı, tedirgin ve halktan kopuk bir yaşam sürdüren şehzadelerin öyküsü”dür. Romanın en etkileyici bölümlerinden olan ”Osman:Genç” (s. 141-147)te, ”Yeniçerilerin Genç Osman’ı acımasızca katletmeleri” anlatılır. ”Murad:Dördüncü” (s. 153- 157) başlıklı bölüm, ”hiddeti ve acımasızlığıyla ünlü Dördüncü Murat’ın, esame defterlerinde yapılan yolsuzluklar ve rüşvetle yaptığı mücadele”nin öyküsüdür. Öyküde, ”Dördüncü Murat’ın Yeniçeri katibini rüşvetle sınaması ve rüşvete kanan katibin boynunu vurdurması” anlatılır. ”Gül-ebru-su: 111. Selim” (s. 187-192), ”yenilikçi ve sanatçı ruhlu bir padişah olan Üçüncü Selim’in yeniçerilerce öldürülmesi”ni anlatan bir öyküdür. ”Mustafa:Üçüncü” (s.203-206) başlıklı bölümde, ”çöküş döneminin çaresiz ve tedirgin, adım tarihe yazdırmayan padişahlarından Üçüncü Mustafa’nın öyküsü” anlatılır. ”Düzme Solak: Turnanın Ölümü” (s. 223- 224), ”Efsane” (s. 225-227) ve başlık verilmemişse de 228-230. sayfalarda anlatılanlar, bir öyküdür denilebilir. Bu bölümde, padişahın muhafız solaklarının askerlik niteliğinden uzaklaşması, turnayla ilgili bir aşk efsanesiyle ilinti kurularak ele alınmıştır. ”Mahmud: İkinci” (s.231-235) ve ”Mahmud: Adli” (s. 269-274) başlıklı bölümlerde ”Sultan İkinci Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmasını” anlatır. Ancak-”Mahmud: Adli” den önce yer alan ”Süleyman” (s. 263-267) başlıklı öykü ise yeniçerilerin veya sultanların öyküsüne bağlanmamakla beraber dünyada bir ad bırakmakla ilgili olması bakımından romana eklemlenir. Öyküde, tersanede körükçü olarak çalışan Süleyman adlı sıradan bir delikanlının, duvara yazdığı şiirle adını geleceğe ulaştırması anlatılır.

Yeniçerilerin öyküsü, kimi yönlerden Numan ile Nihade Arasındaki aşk öyküsüne benzer. Aşk öyküsünde üç aşama söz konusudur. İlk aşamada, aşık (Numan), sevgiliye (Nihade) gönlünü delicesine kaptırır; aşk böylece doğar ve gelişir. İkinci aşamada, aşığın kalbine kuşku düşer, aşka fitne karışır ve kopuş başlar. Son aşamada aşık kuşkunun karanlığında yolunu ve sevgilisini yitirir, gerçek aşka varamaz. Yeniçerilerin öyküsünde de yeniçerilerle sultan arasında böyle bir süreç yaşanır. Ocağın kuruluş döneminde yeniçeriler (aşık), sultana (sevgili) canları pahasına bağlıdırlar. Bu bağlılık, ”Cihanda bir padişahı vardı, bir de kendisi… ” .(s.49), ”Su sızmazdı aramızdan. Ten ve can kadar yakındık. ” (s. 103) cümleleriyle belirtilir. Ancak aşk öyküsündeki gibi, yeniçerilerle sultan arasına da fitne girer. Son aşamada sultanla yeniçeriler koparlar, aşk biter, yeniçeriler ateşte yanarlar. Bu, her iki öyküde olayların, İbn-i Haldun’un devletlerle ilgili görüşüne uygun biçimde doğum, gelişme ve ölüm aşamaları doğrultusunda geliştiğini gösterir. Son bölümdeki şu cümleler bu bakımdan önemlidir: ”Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların devletler gibi ömürleri olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. ,, (s. 296)

Söz konusu iki öykü ”farklı değer veya kavramların karşı karşıya gelmesi” üzerine kurulması bakımından da benzeşirler. Daha önce de inildiği gibi, Numan ile Nihade Arasındaki aşk, akılla kalp arasındaki çatışmaya dayanır. Yeniçerilerin öyküsünde de isim-ateş, sultan ordu, ney-kılıç, Mevlevilik-Bektaşilik, doğu-batı gibi sözcük ve kavramların temsil ettj i değerler Arasında benzer bir çatışma vardır.

Örneğin isim, var olma, hayat, ateş ise yok olma, ölüm demektir .Romanda bu, ” Bir isim koymakla başlar her şey. Bir ismi kaldırmak/a biter aynı şey. ” (s. 274) cümleleriyle belirtilir. Yeniçerilerin öyküsünde, padişahı padişah eden, sikkede yazılan ve hutbede söylenen ismidir. Bir padişahın ismi hutbeden çıkarıldığında sultanlığı son bulur. Bu nedenle padişah, isimdir (s. 12). Yeniçeriler ise, yakan ve yanan bir ateştir, onların tarihteki diğer adı semenderdir. Romandaki, ”Semenderdi lakabımız: Ateşte yanmayan masal yaratığı. Ateşte yaşardık. Ateşle sınanırdık.” (s. 56) cümleleri ateşin bu öyküdeki anlamını açıklar. Ayrıca yeniçerilerin esame defterlerinin romanın sonunda ateşte yakılması da ismin ve ateşin anlamlarını vermesi bakımından önemlidir. Benzer biçimde ”GüI-ebru-su: IlI.Selim” başlıklı öyküde, ney ve kılıç karşı karşıya gelir. Bu öyküde, ney, güzellik, müzik, duygusallıktır; hatta sanatçı bir ruha, duyarlığa sahip Üçüncü Selim’i simgeler. Kılıç ise, savaşı, ölümü, yeniçerileri simgelemektedir. Aynı çerçevede Mevlevilik, sarayın, merkezin, padİşahın bağlandığı tarikat, Bektaşilik ise, yeniçerilerin tarikatıdır. Nizâm-ı Cedit, batıyı, yeniliği: Yeniçeri Ocağı ise, doğuyu temsil ederler. Bu değerler Arasındaki çatışma ikinci ana öyküde, daha üst katmanda sultanlarla Yeniçeri Ocağı Arasındaki çatışma içinde değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak hayat-ölüm, tasavvuf, aşk, akıl-kalp çatışması, koku ve çiçekler, Yeniçeri Ocağı, Osmanlı ordusunun bozulması, toplumsal çözülme, ordu ile sultanlar arasındaki çatışmalar, romanda işlenen başlıca temalardır.

Romanda iki ana öyküye paralel olarak olay örgüsünde de İki zincir vardır. ilk zincir, Numan ile Nihade’nin aşk öyküsündeki olay halkalarından, ikincisi ise, yeniçerilerin öyküsünü oluşturan olay halkalarından meydana gelmektedir.

Numan İle Nihade Arasındaki aşk öyküsünde sırasıyla şu olay halkaları vardır:

1. Numan, Mansur’un ismini satın alarak Yeniçeri Ocağı’na girer (s. 17).

2. Numan, Mansur’un eşi Nihade’ye aşık olur ve ona bağlanır (s.25).

3. Numan, eşinden boşanır, kızı Nur’u terk eder ve Nihadeyle evlenir (s. 60).

4. Aşık, sevgilisine dört defter verir, ondan kendisiyle ilgili. duygularını defterlere yazmasını ve kendisi için filbahri kokusunu damıtmasını ister (s. 83).

5. Aşık, sevgilisinden bir çocuk ister, Nihade buna yanaşmaz (s. 126).

6. Aşığın kalbine kuşku düşer, tedirginlik ve huzursuzluk başlar (s. 128).

7. Nihade uykusunda eski kocası Mansur’un adını sayıklar, bunu duyan Numan yıkılır (s. 162).

8. Aşık, sevgiliden kendisi için yazdığı defterleri göstermesini ve filbahri kokusunu vermesini ister, sevgili reddeder (s. 194).

9. Aşık, dayanamaz, bir gün kapıyı kırarak sevgilinin odasına girer, verdiği defterlere hiçbir şeyin yazılmadığını görür. Filbahri buhuru da yoktur (s. 197).

10. Aşık, yıkılmıştır. Sevgilisi için yazdığı dört defteri öfkeyle yakar (s. 198).

11. Nihade, bu olay üzerine evi terk eder, aşk biter (s. 198).

12. Numan, Nihade’yi arar, ancak bulamaz, bu arada kızı Nur da ölür (s. 222).

13. Numan, yıkılmış bir biçimde Yeniçeri kışlasına döner, Vaka-i Hayriye’deki karmaşada ölür (s. 262).

Bu sıralamadan da anlaşılacağı gibi, Numan ile Nihade’nin aşk öyküsü, zaman zaman yeniçerilerin öyküleri araya girerek olay akışı kesintiye uğrasa da, başı sonu belli, düzenli bir vaka kuruluşuna sahiptir.

Yeniçerilerin öyküsü esas itibariyle Yeniçeri Ocağı’nın kurulması, gelişmesi, bozulması ve İkinci Mahmut döneminde ortadan kaldırılması gibi olaylardan oluşur. Ancak ikinci vaka zinciri, ilkine göre farklı bir yapıdadır. Aşk öyküsünün vaka zincirinde, olay halkaları, sağlam ve düzenli bir örgüyle bir ana vakaya bağlanırken, ikinci vaka zinciri, neden-sonuç ilişkisi bakımından birbirinden ayrı görünen küçük öykülerden meydana gelmektedir. ”Nezuka:Devşirme”, ”Murad:Üçüncü”, ”Şehzade”, ”Osman:Genç”, ”Murad:Dördüncü”, ”Gül-ebru-su:llI. Selim: ”, ‘Mustafa:Üçüncü”, ”Düzme Solak:Turnanın Ölümü”, ”Efsane”, ”Mahmut:İkinci”, ”Süleyman”, ”Mahmud:Adlî” gibi başlıkları taşıyan bu öyküler, her ne kadar olayları, kişileri, zamansal dizimleri ve mekanları bakımından birbirlerine ulanmasalar da, yeniçerilerle ilgili anlamsal ve işlevsel bağlarıyla ikinci vaka zincirine eklemlenirler.

Örneğin ”Osman:Genç” (s.141-147), ”Murad:Dördüncü” (s. 153-157) ve ”Gül-ebru-su: III.Selim” (s.187-192) başlıklı metinler, ilk bakışta birbirlerine bağlanamayan, kendi içlerinde bir bütünlük taşıyan üç ayrı öyküdür. Bunların birinci ve üçüncüsünde ”Yeniçerilerin sultana başkaldırması ve sultanları katletmesi”, ikincisinde ise, ”Yeniçeri Ocağı’ndaki bir rüşvet alma olayı” anlatılır. Alt katmanda birbirinden ayrı olan bu öyküler, bir üst katmanda yeniçerilerin öyküsündeki ”bozulma sürecini ve sultan-yeniçeri çekişmesini” yansıtma işlevleri bakımından ikinci vaka zincirine bağlanıp bir bütünlük oluştururlar. Romandaki vaka kuruluşuna ilişkin şu cümleler, bu yargıları pekiştirmektedir:

“…yeniçeri olmadan ismiyle yeniçeriliğe dahil olan çileli âşıkın ve yeniçerilerin uzun hikâyeleri katman katman ilerlerken; onların da üzerinde aynı metni bütünlesin niyetiyle vakte dahil olacak küçük hikayelerin ilki bu. Ama küçük hikâyeler bu metnin derinlerinde ana ırmağa bağlanıyorken… ” (s. 45) ”Kimi devridaim eden zamanın dairelerinden birini kopartarak bütünlüğünden. Evvelini okumadan ahirini anlattım. Kimi bir hikâyeyi anlatırken bir diğerini hatırladım. Onu anlatırken de bir diğerini.(..) Böylece iç içe açıldı hikâyelerin kapıları, iç içe kapandı. ” (s. 292-293)

Bu örnekler, romandaki bağımsız görünen öykü ve olay halkalarının, üst katmanda, Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde bütünleşerek modern bir yapı kurduklarını göstermektedir. Romanın bu küçük öykülerden oluşan yapısında Nazan Bekiroğlu’nun ‘öykücü duruşu’nun etkisi olsa gerektir. Ayrıca yapıt, bu çerçeve öykü tekniğiyle, Doğu öykücülüğünde Binbirgece Masalları’na dek uzanan bir geleneksel anlatım tekniğine eklemlenir. Sonuç olarak İsimle Ateş Arasında, üç katmandan oluşmaktadır. En üstte hayatla ölüm sürecini anlatan ”isimle ateşin öyküsü”, ikinci katmanda ”Nihade ile Numan’ın ve yeniçerilerin öyküsü”, en alt katmanda ise ”Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünü oluşturan küçük öyküler” yer alır. Bu yapısıyla roman, bir ana vakaya bağlı halkalardan oluşan, düzenli, klasik olay örgüsüne sahip değildir. Olayların anlatımında zaman dizimine uyulmamıştır. Örneğin Numan ile Nihade’nin öyküsü anlatılırken, bu öyküye ait olay akışı kesilmiş, yeniçerilerin öyküsü anlatılmaya başlanmıştır. Hatta Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde de küçük öykülere yer verilmiş, sonra yeniden Numan’ın öyküsüne dönülmüştür. Ancak bu yapı, romanın olay örgüsünde bir kopukluğa yol açmaz, söz konusu alt metinler, sonunda, en üstte bir bütünlüğe kavuşarak ana metni oluştururlar. Ayrıca İsimle Ateş Arasında, gücünü bir ana çatışma çevresinde örülen olaylardan ve entrik öğeden almaz. Bu nedenle yapıtta hareketli bir olaylar dizisi yoktur. Ancak ”Osman:Genç”, ”Murad:Dördüncü” ve ”Gül-ebru-su: lII.Selim” başlıklı küçük öyküler, güçlü entrik yapısıyla dikkat çeker.

İsimle Ateş Arasında’da kişiler iki ana öyküye göre gruplandırılabilir. Romandaki aşk öyküsünde Numan, Nihade, Numan’ın ilk eşi, kızı Nur ve Nihade’nin eski kocası Mansur yer alır. Ancak bu öykünün ana karakterleri Numan ve Nihade’dir.

Numan, aşk öyküsünün hem anlatıcısı, hem kahramanıdır. Otuz üç yaşında, on yıllık evli ve Nur adında bir kızı olan kahraman, İkinci Mahmut döneminde, idam edilen Mansur’un ismini satın alarak Yeniçeri Ocağı’na girer. Mansur’un eşi Nihade’ye aşık olur. Numan’ın en önemli özelliği, aşkta hep akılla kalp arasında kalması, akla yakın durması ve kelam dairesini aşamamasıdır. Kendi deyişiyle, ”Her şeyi kelama yükleme” (s. 75)ye alışkındır, kelam yanını feda edip hal ile yetinmeyi bilemez. 82), ”amasız cümle kurmayı” (s. 167) beceremez. Bu özelliğinden dolayı aşkı aklıyla bilmek, sevgilisinin kendisiyle ilgili duygularını öğrenmek ister. Oysa Nihade, hep suskun ve gizemlidir, aşığa cevap vermez, aşkını bildirmez, defterlere duygularını yazmaz, üstelik bir gece eski kocası Mansur’un adını sayıklar. Numan, iyice kuşkuya düşer, ”Akletmenin yaman istilasına” (s. 171) uğramıştır. Biri aşkta biri şüphede direnen iki kişidir artık (s. 172). Bunalır, tedirginliği giderek artar, ancak cinnet halinden şuur haline geçemez, eşiği aşamaz (s. 176). Gelişen olaylar sonucunda aşk, ayrılıkla noktalanır. Bu sonuçta, Numan’ın akılcı, kuşkucu kişiliğinin yanı sıra, Nihade’nin bu kuşkuyu gidermek için hiçbir çaba sarf etmemesinin ve suskun kalmasının da payı vardır. Numan, öykünün sonunda, Yeniçeri kışlasına döner, ocağın yakılması sırasındaki karmaşada ölür, ateşte yok olur. Özetle 0, aşkında ruhi-felsefi bir bunalım yaşayan, acılar içinde kıvranan, arada kalmış biridir ve romanda daha çok bu psikolojisiyle öne çıkmıştır.

Aşk öyküsünün kadın kahramanı Nihade, eşi Mansur’un ölümünden sonra Numanla evlenir. Romanda dış görünüşü betimlenir. Buna göre oldukça güzel bir kadındır (s. 25), ”Yüzü küçülen ay gibi gölgeli bir aydınlıktı(r).” (5. 25). EIleri esmer bir kelebeğe benzer, sağ bileğinde nakışlı ve Ial taşlı gümüş bir bileklik vardır (5. 24). Esmer, karanlık, siyahlar içinde, meçhul bir kadındır. Romanda, ”Tepeden tırnağa siyahtı.” (5.24), ”karanlıktaki kadına” (s.61), ”Siyahlar içindeydi” (5. 63), ”siyah bir güle benzerdi” (s. 75), ”karanlık kalan yegâne kahramandı.” (s. 130), ”yazıcısına dahi karanlıktı… (s.130), ”bitimsiz bir karanlıktı… (s. 130) gibi ifadeler Nihade’nin bu özelliğini belirtir. Numan’ın kuşkucu, araştırıcı kişiliğine karşılık 0, içe kapanık, suskun ve gizemlidir. Numan, onun gizemini çözmek, duygularını bilmek istedikçe, karanlığına daha bir gömülür, üstelik bu karanlığa aşığını da çeker. Suskun güzelliktir (s. 165) Kocasının aşkı bilmek isteğine sadece bir yerde yanıt verir:

”Bana inanmıyor musun, dedi, kayıtsız şartsız teslimiyet istedi. (..) sen nasıl aşksın, dedi. Bir aşkı tartarsa ancak aşk tartar. Akıl aşka denge değildir. Karanlıksam, karanlığımı, bulanıksam bulanığımı kabul etmezsen nasıl aşksın, diye yineledi. (..) Aşkın pazarında kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun ve aşkın erliğine soyunmuşsun…(s. 166)

Bu cümleler, Nihade’nin aşkta tam bir teslimiyet istediğini gösterir. Ona göre aşkta akla, bilmeye, kuşkuya yer yoktur, aşık sevgiliyi olduğu gibi kabul etmelidir. Sevgili, bu düşünceleriyle tasavvufi aşk anlayışına yakın durur, akıldan değil, kalpten yanadır. Ancak romanda Nihade’nin Numan’ı sevdiğine ilişkin hemen hiçbir işaret yok gibidir. Hatta genç kadın, yalnızca maddi zorluklar nedeniyle Numanla kalır (s.23). Evlendikten sonra ise, aşığın kendisine verdiği defterlere hiçbir şey yazmaz, üstelik bir gece eski kocası Mansur’un adını sayıklar. Bütün bunlar, sevgilinin aşkta açık olmadığını gösterir. Oysa aşk, yalnızca tek tarafa yüklenen bir sorumluluk değildir. Bilmek istemek, aşkta eksikliği göstermez. Tanrı dahi güzelliğinin bilinmesi için evreni yaratmış, muhataplarına kendinden bir iz, bir işaret ulaştırmıştır, çünkü muhataplarının buna ihtiyacı vardır. Bu nedenle Nihade’nin aşk konusundaki düşünce ve tavırları eksik veya yanlıştır. Çünkü aşk da bir imandır, kalpte oluşur, ancak dil ile ”ikrar”ı gerekir. Oysa Nihade, aşkını -eğer aşıksa- söylemeye hiç yanaşmaz, suskun ve karanlıktır. Bu tavrıyla onun tasavvuftaki ”kal” değil de, ”hal ehli”nden olduğu düşünülebilirse de, esas itibariyle bir gizem olarak kalır. Gerçi, çiçek ve kokularla haşır neşir olması nedeniyle, genç kadının metafizik dünyaya daha yakın olduğu izlenimi uyandırılmaya çalışılmışsa da, sonuçta 0, ne ”kal”den ”hal”e ulaşmış, ne de akıldan geçip kalbe varmış bir roman kahramanıdır.

Romandaki kişilerin diğer bir bölümü, “Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü”ndeki kahramanlardır. Ancak bu öyküdeki kahramanlar, aşk öyküsündeki gibi öne çıkan kahramanlar değildir. Aksine ikinci öyküde, tarihin aynasında bir süre kendini gösterip sonra kaybolan pek çok tarihi şahsiyet vardır. Üçüncü Murat, şehzadeler, Genç Osman, Dördüncü Murat, Üçüncü Selim, Üçüncü Mustafa, İkinci Mahmut ve Yeniçeri kâtibi romandaki başlıca öykü kahramanlarıdır. Ancak onların aralarındaki en önemli kişi, ikinci öykünün büyük bir bölümünde anlatıcı konumunda olan “yeniçeri”dir. Yeniçeriler adına konuşan ve ocağın öyküsünü kendileri açısından anlatan bu anlatıcı-kahraman, Osmanlı ordusu ve bozulmayla ilgili yorum ve düşünceleriyle dikkat çeker ve bu öykünün ana karakterlerinden biridir denilebilir. Onun yanı sıra Osmanlı sultanları, bu öykünün diğer grubunu oluşturur. Yapıtta yer alan Üçüncü Murat, Dördüncü Murat, Genç Osman, Üçüncü Selim ve İkinci Mahmut, kimi yönlerden yeniçerilerle çatışan, bazıları acımasızca katledilen padişahlardır.

Romanda sultanlar, sadece tarihi kimlikleriyle değil, psikolojik yönleriyle de verilirler. Kimileri tedirginlikleri, kimileri sertlikleri, kimileri çaresizlikleri, kimileri ince ruhları ve kimileri de kararlılıklarıyla öne çıkarılır. Örneğin Üçüncü Selim, iç dünyasını da açar okuyucuya. Ordunun başında sefere çıkmadığını, çünkü esir düşmekten korktuğunu, bitip tükenmek bilmeyen savaşlardan yıldığını söyler. O da nizam arayışındadır, hastalığın nizamsızlıktan kaynaklandığını bilir. Yeni bir dünyanın eşiğinde olduğumuzu ve batılılaşmanın gereğini kavramıştır. Ancak merhametli ve ince ruhludur, zehirli bir organı kesip atacak sertlikte olmadığı için yenilik hareketini başaramaz, yeniçerilerin gazabına uğrar. Romanın bir başka sultan-kahramanı Üçüncü Mustafa, çöküşün farkında olan, ancak bunu engelleyecek zamanı ve gücü bulamayan çaresiz bir padişah portresi çizer. İkinci Mahmut ise, kararlı, akıllı, yok olmamak için yok etmek gerektiğini bilen, Yeniçeri Ocağı’nı yaktıran, ancak bir yandan da ağlayan bir sultandır. Kişiliğini ve Üçüncü Selim’den farkını “Merhamet değil adalettim. Affetmedim.” cümlesiyle belirtir.

Bu örnekler, romandaki sultan ve şehzadelerin sadece bilinen tarihi kimlikleriyle değil, iç dünyalarıyla da verildiğini, böylece romancının tarihi-belgesel kişiler çizme riskinden uzak durarak insanî özü yakalamaya çalıştığını göstermektedir.

İsimle Ateş Arasında, zaman bakımından da romanın üç katmanlı yapısına uygundur. Yapıtın ilk öyküsü olan Numan ile Nihade arasındaki aşk, Vaka-i Hayriye diye bilinen Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılması(1826)ndan üç yıl önce başlar (s. 16). Numan, Nihade’yle ilk karşılaştığında, soğuk bir kış mevsimidir ve günlerden de cumadır(s. 22). “Zemherir soğukları” (s. 39) sürerken eşinden ayrılır ve Nihadeyle evlenir (s. 60). Evlendiğinde otuz üç yaşındadır (s. 62). Evlendikten sonra aradan üç yıl geçer, Numan otuz altı yaşındadır (s. 123). Bu aşk öyküsü, bir yaz mevsimi, ”Büyük yangına az zaman…” (s. 198) kala biter. Öykünün sonunda Numan, büyük yangın diye nitelenen Vaka-i Hayriye’de ölür (Haziran 1826). Bu bilgiler, romandaki aşk öyküsünde olayların 1823’ün kış mevsiminde başlayıp, 1826 Haziranında sona erdiğini göstermektedir. Söz konusu öyküde zaman, düzenli bir biçimde şimdiki zamandan geleceğe doğru akar.

Romanın ikinci öyküsü olan Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde zaman, ilk öyküdeki gibi düzenli değildir. Bu öykünün büyük bir bölümünü anlatan yeniçeri, geriye dönerek Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu(l362-63)ndan yıkılışına (l826) değin cereyan eden kimi olayları aktarır. Dolayısıyla bu öykü, geriye dönüşler üzerine kurulmuştur . Romanın en alt katmanındaki küçük öykülerde ise, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu ile yıkılışı arasındaki süreçte yer alan küçük zaman duraklarından söz edilebilir. Bu küçük zaman durakları, kuruluş-yıkılış sürecinde bir bütünlüğe ulaşırlarsa da, kendi içlerinde bağımsız birer zaman dilimidir. Örneğin ”Murad:Üçüncü”, ”Osman:Genç”, ”Murad:Dördüncü”, ”Gül-ebru-su:llI.Selim” başlıklı öyküler , birbirinden ayrı zaman diliminde geçen olayları konu edinmekle beraber, sonuçta Yeniçeri Ocağı’nın öyküsündeki zaman ırmağına akarak zamansal bir bütünlük oluştururlar. İsimle Ateş Arasında’daki şu cümleler yapıtın zaman kurgusunu açıklar:

”Kimi devridaim eden zamanın dairelerinden birini kopartarak bütünlüğünden. Evvelini okumadan ahirini anlattım. ” (s. 292)

Sonuç olarak romanda tek ve birbirine bağlı halkalardan oluşan düzenli bir zaman zincirinden söz edilemez. Ancak Numanla Nihade’nin aşk öyküsü, diğerlerine göre düzenli ve art zamanlı halkalarla örülmüş bir zaman zincirine sahiptir. Bu bakımdan söz konusu öyküde klasik bir zaman dizimi vardır. Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde ise, bu anlamda zamansal bir düzen yoktur. Ancak küçük öykülerin birbirinden ayrı gibi görünen zaman dilimleri, Y eniçeri Ocağı ‘nın kuruluş-yıkılış sürecine akarak bu ikinci öyküde bir zamansal bütünlük oluştururlar. En üst katmanda ise, bütün bu zaman dilimleri, ”kemal-zeval, varlık-yokluk” gibi değişmez ilahi sürece ulanarak romanın mistik zamanına bağlanırlar.

Yapıtta dikkati çeken yönlerden biri, çevre betimlemelerinin azlığıdır. Numanla Nihade’nin aşk öyküsünde olayların büyük bir bölümü, Fatih Cami yakınlarındaki bir sokakta, kuytuda kalmış, nefti, gölgeli bir tütsü-buhur dükkanında geçer (s. 22-23) ve öykü Yeniçeri kışlasında Numan’ın ölümüyle sona erer. İkinci ana öyküde, belirli bir mekan yoktur denilebilir. Olaylar kimi kez Tuna nehrinin kıyısındaki Nezuka’nın kentinde, kimi kez sarayda, kimi kez şehzadelerin odalarında, kimi kez Süleyman’ın çalıştığı tersanede geçer. Bu öyküde/öykülerde mekansal bir bütünlük yoktur, hatta mekan önemli bir işleve sahip değildir.

Romanda mekanın öne çıkarılmaması, büyük olasılıkla yazarın seçimidir. çünkü görüldüğü kadarıyla Bekiroğlu, dıştan çok içi yazmaya önem veren bir yazardır.

İsimle Ateş Arasında, dil, anlatıcı ve bakış açısı bakımından da özgünlük arz eder. Yapıtın dikkati çekici yönlerinden biri, şiirsel dilidir. ”Öyle andı beni, kendi adımla bildi beni. Bir defası dışında. Son defası dışında. ” (s.30), ”İlle de o! Yalnızca 0! Evvelen 0! Ahiren 0, dedim. ” (s. 33), ”Çünkü, ‘rağmen ‘, çünkü ‘amma ‘, çünkü: ‘muamma’!” (s. 130) gibi ömeklerde görüldüğü üzere romanda kimi kez tekrarlara, kimi kez de iç kafiyeye dayanan bir ahenk göze çarpar. Bunun yanı sıra yazar, yer yer ”Nerdesin sin? İçimde yankılanan isimle sin! Kalıcı mısın gidici misin sin? Öfkem de rızam da kaderim sin. ” (s. 199) gibi ahenk ve kelime oyunları yapar. Bu nedenle romandaki her metin, mecazlarla, çeşitli kelime ve ahenk oyunlarıyla örülmüş birer mensuredir denebilir.

İsimle Ateş Arasında, çok katmanlı yapıya koşut biçimde, çoklu anlatıcı ve bakış açılarıyla dikkati çeker. Romanın en üst katmanında, ”Sözün Başı” ile ”Sözün Sonu” başlıklı bölümlerde ”Yeniçeri katibi” veya ”Büyük yazıcı” diye adlandırılan bir anlatıcı/yazıcı vardır. Yapıtın başında ve sonunda kendini gösteren bu anlatıcı/yazıcı, ”Ben, yazıcı. Denize bakan odamda oturuyorum. (..) Başlangıç tarihini atabilmem için. Kendi kavmi tarafından çarmıha gerilecek habercinin doğumu üzerinden tam iki bin yıl ile bir de ay geçmesi gerekti. ” (s. 17) diyerek kendi konumunu ve romanı yazmaya başladığı tarihi belirtir. ”Sözün Sonu”nda ise, romanın nasıl yazıldığı açıklanır. Söz konusu anlatıcı, kurgusal dünyada kendini gösteren (intra-diegetique)[2], ancak anlattığı öyküde veya öykülerde yer almayan (hetero-diegetique) bir anlatıcıdır. Bu anlatıcı/yazıcı, anlattığı öykünün dışında, üzerinde, üst bir konumda yer aldığı için ona dış anlatıcı da diyebiliriz. Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsünde anlatıcı, kendi öyküsünün kahramanı olan Numan’dır. Dolayısıyla 0, homo-diegetique (öykü içinde yer alan) bir anlatıcıdır. Tahsin Yücel[3] bu anlatım tarzına özöyküsel anlatı adını verir. Bu öyküde bütün olaylar, onun bilinç süzgecinden geçerek okuyucuya aktarılır. Numan, kendi öyküsünü olaylar anlatım anında geçiyormuş gibi anlattığı için, olaylarla anlatım zamanında bir eş zamanlılık vardır; dolayısıyla bu anlatım tarzı, kahramanın geriye dönerek anlattığı otobiyografik öykü tarzından farklıdır.

Yeniçeri Ocağı’nın öyküsünde ise, bir değil çok sayıda anlatıcıyla karşılaşılır. Bunlardan birisi, anlattığı öyküde yer alan, kimi kez geriye dönüş yapan ve biz diye konuşan bir ”yeniçeri”dir. ”Nezuka:Devşirme”, ”Murad:Üçüncü”, ”Düzme Solak: Turnanın Ölümü”, ”Efsane” başlıklı bölümlerde öykü dışında kalan ve kendini belli etmeyen bir anlatıcı ve nötr bir anlatım vardır. Bunun dışında ”Şehzade”de bir şehzade, ”Murad:Dördüncü”de Yeniçeri katibini sınayan ve padişahça görevlendirilen bir kişi, ”Gül-ebru-su: lll.Selim”de Sultan Üçüncü Selim, ”Mustafa:Üçüncü”de, Sultan Üçüncü Mustafa, ”Mahmud: İkinci” ve ”Mahmud: Adli”de Sultan İkinci Mahmut, ”Süleyman”da ise tersanede işçi olarak çalışan Süleyman, kendi öykülerinin hem kahramanı hem de anlatıcısıdırlar.

Görüldüğü gibi, romanda Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü, farklı anlatıcı ve bakış açıları aracılığıyla anlatılmış ve böylece olaylar farklı bilinç süzgeçlerinden aktarılmışlardır. Bu teknik, yazara oldukça geniş bir bakış açısı olanağı sağlamış ve yapıtı tek bir tarihsel teze bağlanma tehlikesinden de kurtarmıştır.

İsimle Ateş Arasında, tema bakımından geleneğin tasavvuf ve tarih kaynağından beslenen bir romandır. Yapıt, tarih, devlet, aşk ve kokuya ilişkin getirdiği tasavvufi yaklaşımlarıyla özgün bir içerik taş!makta ve bu yönüyle geleneğe eklemlenmektedir. Ancak çok katmanlı ve iç içe geçmiş olay örgüsü, çoklu anlatıcı ve – bakış açısı, zaman dizimindeki düzensizlik bakımından modern romanın yapısal özelliklerine de sahiptir. O halde Nazan Bekiroğlu, bu romanında bilinçli olarak hem içerik, hem de yapı bakımından geleneksel anlatı tarzı ile modem roman tekniğini kaynaştırmaya çalışmıştır. Bu nedenle İsimle Ateş Arasında, hem bir aşk romanı, hem de bir tarihsel roman olarak bir özgünlük ve bize özgülük arayışının ürünüdür.

Roman, tarihe bakışı ve tarihsel olgulara getirdiği yorumlarıyla da tarih ve toplum bilimi açısından dikkate değer. Özellikle tarihsel olayların tek bir neden veya tek bir bakış açısıyla açıklanamayacağını örneklerle vermesi açısından bu yapıt, tarih biliminin yöntemine ilişkin önemli pratikler içermektedir. Bu bakımdan İsimle Ateş Arasında, tarihi sadece bir belgeler yığını olarak görmeyen, belgeleri çoklu bakış açısıyla, çeşitli olasılıkları göz önünde tutarak tahlil etmeye çalışan tarih bilimci için de önemli bir kaynaktır.

Yazar, kimi kez bilgi aktarma, tekrara düşme ve sözü uzatma tehlikesiyle yüz yüze gelmişse de, şiirsel dili ve özenli anlatımıyla bu tehlikeden büyük ölçüde uzak kalmayı başarmıştır. Hatta roman, dili bakımından mensurelerden meydana gelmiştir denilebilir.

Sonuç olarak İsimle Ateş Arasında, çağdaş edebiyatımızda kimi yönleriyle geleneksel anlatılarla benzeşen, kimİ yönleriyle de modern anlatının özelliklerini taşıyan bir romandır.

Özet: İsimle Ateş Arasında Nazan Bekiroğlu’nun ilk romanıdır. Romanda biri aşk, diğeri Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü olmak üzere iki ana öykü vardır. Ancak gerek Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsü, gerekse Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş, gelişme ve yıkılış öyküsü mistik bir felsefe doğrultusunda ele alınır. Tarihin bu mistik felsefe açısından değerlendirilmesi, romanın en dikkate değer yönlerindendir. Yapıtta, kurgu, içerik ve anlatım bakımından da geleneksel özelliklerle modem özelliklerinin kaynaştığı göze çarpar. Bu makalede İsimle Ateş Arasında, kurgu, içerik ve anlatım bakımından tahlil edilmiştir.

Anahtar kelimeler: Nazan Bekiroğlu, İsimle Ateş Arasında, Osmanlı tarihi, Yeniçeri Ocağı, tasavvuf, aşk.
——————————————————————————–

[1] İncelemede romanın şu baskısından yararlanılmıştır: İsimle Ateş Arasında, İstanbul 2002. Roman hakkında ayrıca bkz. Sevi Aral, ”Yazdıklarım Okuyucunun Elini Yaksın İstiyorum”, Zaman Gazetesi, Kültür-Sanat Sayfası, 17/10/2002; Burak Demirci, ”Ya Cinnet, Ya Hicret (Söyleşi}”, Aksiyon, S. 411, 21 Ekim 2002, s.62-64; Ercüment Dursun, ”Her şey İsimle Ateş Arasında (Söyleşi)”, Türk Edebiyatı, S.349, Kasım 2002, s. 44-48; Mustafa Kutlu, ”İsimle Ateş Arasında”, Yeni Şafak, 06/11/2002, s. 16; Hüseyin Kamil, ”Trabzon’un Sultanı”, Bö!gede Gündem, 11 Kasım 2002, s.4; Nazife Şişman, Suavi K. Yazgıç, Fatma K. Barbarosoğlu, ”İsim Varedendir Ateş Yokeden”, Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, s.16; Belkıs İbrahimhakkıoğlu, ”İhtişamın Yokluğa Seyri”, Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, s. 16; İskender Pala, ”İki Ayrı Ateş Topu Var”, Yeni Şafak, 22 Kasım 202, s.16; A. Ömer Türkeş, ”Sahte Yeniçerinin Aşkı”, Virgül, S.57, Aralık 2002; Ercüment Dursun, ”Bu Dünyada Aşk Aslından Bir Surettir (Söyleşi)”, Vakit, 11 Aralık 2002; Ekrem Özdemir, ”Bazılarının Kaderi Sürgündür (Söyleşi)”, Anadolu Gençlik, Aralık 2002.

[2] Bkz.Yves Reuter,Introductional.analysed Roman,Paris, 1991,s.64(dipnot 1).

[3] Bkz.Dr. Yavuz Demir, İlk Dönem Hikayelerinde Anlatıcılar Tipolojisi, Ankara, Nisan 1995, s.34. 4 Tahsin Yücel, Anlatı Yerlemleri, İstanbul. 1993, s.29.
——————————————————————————–

[*] Yard. Doç. Dr. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Anabilim Dalı, Van.

Leave a comment

Your comment