Sultan Dergisi, Mayıs 2003 (Genel, İsimle Ateş Arasında ağırlıklı)

1*Mavi, filbahri, hattat… İlk aklınıza gelen sözler nelerdir? Mavi nedir sizce, filbahri, hattat?

1*Mavi: Suya yakamoz bırakan mavi yıldız, bir benim gördüğüm ve dahi bir benim kaybettiğim.

Filbahri: Uzak, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar, ezel kadar uzak ve çok yakıcı bir hatıra.

Hattat: İncecik, dal gibi, fidan gibi bir siluet, karanlıktan gelip yine karanlığa karışıp giden.

2*Aşkların mı yoksa devletlerin mi ömrü daha uzun sürer?

2*İkisinin de doğması, büyümesi ve ölmesi var, Doğması büyümesi ve ölmesi olmayanı unutmasın insanlar diye böyle.

3*Şu anda Osmanlı döneminde yasıyor olsaydınız, hangi konumda, kim olmak isterdiniz?

3*Bu, benim öğrencilerimle oynadığım bir oyun. Genellikle Tanpınar derslerinde oynarız bu oyunu. Bir zaman makinesi icad edilse nereye, ne zamana gideriz? Her biri arzularını sıralar. Sonra bana sorarlar, ya siz hocam? Ben tek zamanla yetinemem çok zamana gitmek isterim. Evvela kuruluş olarak adlandırılan döneme gitmek istediğimi söylerim onlara. Bu arzum son senelerde belirginleşti. Özellikle isim ateşin yazılma sürecinde. Henüz kentlileşmemiş bozkır ruhunun İslamiyet rüzgarıyla aniden karşılaşmasından doğan korkunç bir şey. Üstelik bu içimdeki duyguyu o günlerde elime geçen bir CD vardı, Kültür Bakanlığı’nın Katkılarıyla Tika tarafından çıkarılmış Orta Asya’dan Balkanlar’a Türk Dünyası Müzikleri, onun … parçasında tam anlamıyla hissettim. Bozkır yangınından o kıraçlıktan o ezilen sertlikten öyle serin öyle zarif  öyle hatırlatıcı bir rüzgar geçiyordu ki ürpertici. Kıraç toprakla yağmurun buluşması ve o bir benzeri daha olmayan yakışması gibi. İslamiyet ve Türklüğün buluşmasını ve uyuşmasını bundan daha iyi ifade eden ne bir kitap okudum ne bir resim gördüm ne başka bir şey. Herkese dinletmek istiyorum. Ayrıca on altıncı asır ihtişamı. Kanuni, Sinan, Süleyman. E tabi bir de Hürrem. O atmosferi de solumak isterdim. Fakat bütün bunların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlının, ikindi güneşi. Trajedi. Ne çare kader! On yedinci asra gitmek isterdim. III. Mustafa. Fazla bir şey değil, bir şubat akşamüstünde boğazın sularına yakın bir yerlerde, gemilere de yakın olsun, gökyüzü gri hatta kurşuni olsun, kar da yağmaya başlasın. Ben Üsküdar’da olayım. Ayazma camiine yakın olayım. Kar aniden tane tane yağmaya başlasın. Rüzgar dondurabilir mahzuru yok.

Ama bütün bunları yaşarken yanımda yirmi birinci asra ait bilincim de olsun. Yani bu akılla bu bilinçle bütün bunlar olsun. Yoksa on yedinci asıda yaşayan bir yirmi birinci asırlı olduğumu bilmezsem yaşadığımı nereden bileceğim? Tanpınar derslerimiz de genellikle zaten bu cümleyle biter. Ve öğrencilerime bilinç olmazsa hiçbir şey de olmayacağını ikaz ederim. Örneğin biz şimdi yirmi birinci asırda, bir zaman makinesi icad edilmiş de yirmi birinci asra gönderilmiş yirmi dördüncü asırlılar isek? Ve bunu bilmiyorsak? Ne olacak o zaman? Bu oyun sonsuz açılımlarla süre gider. Örneğin bugünki giysilerimle Topkapu’nun kapısında zuhur ettiğim anda hazirunun (ki her halde kapıcılar, yeniçeriler, halk ve belki sarayından çıkmak üzere olan padişah olur hazirun dediğim) tepkileri de oyunun en eğlenceli parçasını oluşturur.

4*Sizce günümüzde Osmanlı yeteri kadar biliniyor mu?

4*Hayır tabii ki. Hiç kimse yeteri kadar bilemez. Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma. Tarihin gördüğü Osmanlı da buna dahil. Ama yansımayı önemsemeli. Görüntünün sahibine nispeti vardır. Bu yüzden tarih bütün inanılmazlığına rağmen çok önemli. Daha doğrusu tarihten çok tarihin felsefesi bana önemli geliyor çünkü tarih eğer bir bilinç doğuramıyorsa gelecek için bir faydası yoktur ve o bilinci tarih felsefesi doğurur.

5*Geçmişi yitirdik mi?Yok olan tarih mi, yoksa biz miyiz?

5*Geçmiş bir yandan yitirilir ama bir yandan da yeniden kurula durur. Biteviye. Böylece biz baktığımız yerden bireysel ya da toplumsal ölçekte geçmişi yeniden, işimize geldiği gibi, ihtiyaçlarımıza uyacak şekilde kurar dururuz. Cumhuriyet ilk yılları aydınının geçmişte görmek istediği şey ile günümüz aydınının geçmişte gördüğü şey aynı değildir.

6*Devletlerin kurulma yükselme ve çöküş dönemleri vardır. Eğer aşklar da devletler gibiyse ve her aşkın bir başlangıç ve bitiş noktası varsa, aşklar da devletler gibi o bitiş noktasında sona erer mi? Yoksa bu bitiş ilahi aşka kanatlandığında bir başlangıç  sayılabilir mi? Yani kaybedenler aslında kazananlar midir?

6*Her kaybeden değil ama bazı kaybedenler kazananlardır elbet.

7*Sizce kokuların önemi nereden geliyor? Her insani tanımlayan bir koku var mi ve sizin kokunuz hangisi?

7*Kokuya dair düşüncelerimi, daha önemlisi hissettiklerimi ve ona yüklediğim anlamı isim ateşte geniş biçimde anlattım. Ezel meselesi benim şu dünya alemi anlamak için dört elle sarıldığım kavram. Başka türlü altından kalkamadım, mümkün değil. Koku ezel hatırası olduğunu hissettiğim oranda beni ilgilendiriyor. Bu kadarına kuvvetle hatırladığım ama bir türlü tanıyıp da adını koyamadığım şey nedir? Bir de tabii o meşhur hadis. Bunlar çok önemli şeyler. Kadın, koku ve namaz. Bütün güzel kokuları seviyorum. Suyu hatırlatan mavi kokuları çok çok seviyorum. Ama filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.

8*Yazılan her yazı bir sonrakini getirir ‘yazıcı’ için. hep eksik kalan bir şeyler vardır. Bu yüzden tekrar başka yazılarda vücut bulur ‘yazıcı’. Siz ‘İsimle Ateş Arasında’ kendinizi tamamladığınızı hissediyor musunuz? Yoksa Numan’ın öyküsü sürecek mi?

8*Numan’ın öyküsü sürecek mi? Bu güzel. Eğer kastettiğiniz şey benim anladığım şeyse çok güzel bu soru. Anladım ki ırmaklar denize kavuşmayınca sükunet olmazmış. Numan’ın öyküsü sürecek, adı Numan olmasa da ve yazıcı her yazdığını yazmazsa öleceğini zannedecek sonra yazdıktan sonra hiçbir şey yazamamış olduğunu fark edecek, yazdıklarını ve şimdilerde garip bir saplantıyla -biri hariç- bütün okuduklarını yakmayı arzu edecek. Suları durulacak gibi görünmüyor. Hem kim bilir belki Nihade’nin de okumadığımız bir beşinci defteri vardır bir köşede!?

9*Hayatımıza giren ve bize acı veren şeylere bir isim bulabildiğimiz için mi acı çekeriz? İsmi olmayanın acısı da olmaz mi?

9*ben tam tersini düşünüyorum. Belki Numan ile en çok benzeştiğim nokta ve bütün yazıcılar gibi beni de şair kılan nokta varlığı isimlendirme halimiz, isteğimiz. Varlığı isimlendirdiğim an benim acım azalıyor. Çünkü isim kelamın sahası o da aklın. Böylece cinnetten şuura gerçekleştirilen bir sıçrama sahibini koruyor. Söylemiştim, intihar Werther’in payına düşer >Goethe yazar kurtulur. Belki içimde şairlere yönelik büyük saygıya rağmen tetik duran bir noktanın varlığı da bu bilgiden kaynaklanmaktadır. Cinnet isteyenin şiirle işi olamaz. Ezcümle Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı. Ama o ismi bulamadı ve koyamadı, lyandı gitti.

10*Aşkın mı yoksa aklın yolundan gitmek mi daha çok kanatır yaraları?

10* Teslimiyet kurtarır. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyettir elbet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. O diyorsa doğru diyordur teslimiyeti. Fakat. İsimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten ama yine de ama demeden olmuyor. Yani şu Ebubekir’i sıddiyk kılan da Peygamberin istikametindeki doğruluk o değil milydi? Düşünsenize neden kezzab’a değil de Muhmammed’e bu teslimiyet? Öyleyse aşkın pazarında aklın yeri yok ama . Ama…

11*Yusuf ile Züleyhalar, Leyla ile Mecnunlar sadece romanların satır aralarında mı kaldı? Yoksa aşkın bilgisayar klavyeleri ve telefon tuşlarıyla paylaşıldığı çağda hala aşk var mı?

11*Yo, bu konuda iyimserim ben. Aşkın her devirde var olacağından kuvvetle eminim. Ölüm gibi hep de var olacak. Kültürü farklı olacak belki arazı değişecek ama cevheri hep aynı. Aşkın problemi devirle dönemle ilgili değil. Onun problemleri kendi yapısından, bir mahluk ise onun hilkatinden kaynaklanıyor.

12*Ateş yani var olanı yok eden -aşıkın içini kavuran- yok ederken büyüttüğü acıyla sahibini nasıl götürür mutlak aşka?

12*Ateş ya arınmak için ya ceza için. Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense arınışa, gül bahçesine götürür.

13*Yaşadığımız hayatın gerçek olmadığı bilinen bir gerçek. Yaşananlar ve bu maddi dünya fani. Bir gün her şey bitecek ve biz rüyadan uyanacağız. Bu yüzden somut olarak yaşadıklarımız değil, soyut olarak hissettiklerimiz gerçek aslında. Aşklar, nefretler, sevgiler, sadakat.. Bir de yaşarken gördüğümüz rüyalar ile sizin gibi ‘yazıcı’ların bizi götürdüğü dünyalar. Yaşadığımız alem, rüyalar ve romanlar… Denge nasıl kurulmalı sizce? Bir denge kurulabilir mi?

13*Sanırım.

14*Hikayeyle de hayatla da mücadelem var,anlıyorum.” İkisinin arasında bir yer yok mu? Arafta kalmaya bu yüzden mi mahkum ‘yazıcı’?

14*Yaşadığımız hayat rüya hükmündedir doğru. Fakat burada çok ince bir nokta var. Ben uzun yıllar bu dünyadaki acıları, rüyada parmağıma batan bir dikenin verdiği kadar hükümlü yani hükümsüz ancak farz ettim. Bir noktaya kadar doğru. Ama o rüya hükmündeki hayat, bu oyun ve eğlence alanı olan dünya asıl yurt olan ahiret yurdunun temel belirleyicisi. o zaman tamam rüya, ama hafifsenmemesi gereken, Yusuf’un rüyası kadar sahih bir rüya. Denge bunu fark edebilmekte galiba.

15*”Sevilen bir kadın can demekti. Bu yüzden en çok cânım denirdi ona ortasında bir eliflik nefes hacmiyle. Ve can artık bir yeniçerinin hayatında feda edilmesi gereken değil esirgenmesi gereken bir şey olurdu. Bu yüzden korkar olmuştuk ölmekten” diyor kitabınızda yeniçeriler. Ölmek iki kişi olunca neden zor gelir?

15*İki kişi olunca evet.

16*”İsimle Ateş Arasında” romanınızda Nihade, çok da belli olmayan bir yere gidiyor. Sanki kaybolmuş gibi. Ve siz romanın sonunda da söylemiyorsunuz nereye gittiğini. Bu yüzden Numan (belki de Mansur demek gerekir)’ın hissettiği o belirsizlik duygusunu daha çok acıtıyor okuyucuyu. Sizce daha çok böyle belirsizlikler mi, yoksa belirli bir acı mı yangın çıkmasına neden olan?

16*Nihade’nin belirsizliği Numan’ın yangınının ana nedeni. Çünkü uğrunda o kadar çok şey feda edilmiş. Şüphe yok ki Nihade yok olduğu günlerde diyelim Mansur’un mezarına ve hadi yine diyelim mesela ölmemiş olsun Mansur’a gidiyor olsaydı, bya da bir ihanetle girmiş olsaydı Numan’ın defterine bu kadar çok acımazdı. Numan’ı bu kadar çok acıtan şey uğrunda o kadar çok şey feda edilen kadının kayıtsızlığı, aşkın ölmesine bile bile göz yumması. Numan’a bütün bu sağnak altında, bu hücumlar altında kalmasına izin vermesi. Bu korkunç bir yangın ve hiçbir şey Numan’ı bundan daha fazla yakamazdı. Bir başka erkeğin varlığı bile.

17*Romanın sonunda İstanbul’da çıkarılan o büyük yangın, bir şekilde söndürülüyor. Peki Numan’ın ve Numan’ların, Yusufların yangını söner mi bir gün?

17*Yusufların yangını farklı. Onun yangını bu dünya için de öte dünya için de müjde hükmündedir. Sıradan bir fert olarak Numan’ın yangını ise, onun hesabı büyük mahkemeye kalmıştır.

Leave a comment

Your comment