Seyir Defteri, yıl 2, nr.2, Mayıs 2003 (Genel)

1-Ölümcül olmayan, insanın içini kanatmayan yazılar hoşunuza gitmiyor. Havale geçirir gibi mi yazıyorsunuz, çünkü biz okurken havale geçiriyoruz.

1-Fark yok aramızda. Siz nasıl okuyorsanız ben de öyle yazıyorum.

2-Yazmaz iseniz ölüyorsunuz. Ölmemek için yazıyorsunuz. Onca şeye hakim olan cümleye kul: Kalp. Cümlenin söylediği aşikâr söylemediği sır. Kalbin söylediği de sır söylemediği de. Zaten anlatmadıklarınızın cümleyi tamamladığını söylüyorsunuz. Buna rağmen niçin yazıya talipsiniz.

2-Gayesi yazının kendisinden menkul bir sebebe binaen yazıyor olmasam da neden yazdığıma dair bir yığın teori geliştirdim. Hepsi aynı kapıya çıkıyordu son-ucda. Talip olduğum şey yazının kendisi değil. Resimle başlayan, bir yanından akademisyenlikle dallanıp budaklanan bir paraleli var talep maceramın. Yani ki ez-kaza müziğe düşseydi yolum, ben yazar olmak için yaratılmışım, diye vahlanacak değildim. Yolu arıyorsunuz, yol aradığınızı bile bilmeden. Neticede yazı, resim, müzik, bilim, düşünce hep aynı yere götürüyor. O büyük kapının önüne. O kapının önüne varıldığında, o kapıya nisbetle benim gibi ortalama insanlar için, artık yazmak da susmak kadar muteber oluyor. Varlığın mahiyeti hakkında ipucu veren her şey muteberim. Gerisi yalan. Samimiyetimdir ki yazı maceramda hiçbir şey oyun olsun için değildi.

3-Ya okumak? Bir okuma problemi olarak batı tanıyamadığı/okuyamadığı, fizik ötesini yok sayan ya da yok sayıcı bir tanımlamayı benimsediğinden dolayı seküler. Doğu (hikmet dinli) toplumlar fizik ötesini kutsallaştırdığında dolayı tersinden seküler. İslâm ötekileştirmeden kuşatıcı bir bakış sağlıyor/öneriyor. Buna rağmen insanımız okumanın keyfiyetine ilişkin ciddi problemler yaşıyor. Mevlâna’nın pergel metodu geçerliğini koruyor mu?

3-Doğrudur. Pergelin sivri ucu muhkem değilse müteşabihlerin yorumu da imkansızlaşıyor. Problem olarak tesbit ettiğiniz şey,  Müslüman aydının şikayet manzumesi olan şey. Fazla uzağa gitmeye gerek yok sadece Safahat’a bakmak yeterli.  Çözüm için de Akif iyi bir örnek gibi görünüyor. Bana, tamamen şahsi duruş noktama bakıldığında ise kütüphanemdeki kitap sayısını önce on’a indirmek istediğim yerdeyim. Belki ondan sonra kul kelâmı olan o on’un da bir kıymeti harbiyesi kalmayacak.

4-Modern zamanların bilinci yaralı çocuğuna neyi öğütlüyorsunuz? Ufukta gördüğünüz, içimizde özgün bir bahar yaratacak olan. Bir yanım bilge, bir yanım ilim. Bir yanım cezbe bir yanım İbrahim. Kalpte doğarken ilhamın aydınlığı şelâle gibi döküldüm şelâle gibi geldim. Bir yanım kandiller gibi miraçta, bir yanım yedi kat yerin altında. Söyledim, bildim, sustum. İkrardan değilse neden? Pek tanımlanabilir bir depreşmeye benzemiyor.

4-Bireysel bahçe temizliğini öğütlesem de toplumsal bilinç uyanmadan bu olmuyor.

5-Bu erozyon içerisinde nisbeten müstakil bir alan: Kadın. Ruhuyla ve suretiyle “Barbie”leştirilmeye çalışılan, hayatın nesnesi kılınan kadın. Bir Hacer telâşıyla yazan insan zaviyesinden bakınca neler yazmak isterdiniz?

5-Suç varsa suçlu da var. Kıymeti, son model otomobil teşhirinde refakate indirgenen kadının kastettiğiniz erzelliğinden toplum sorumlu, erkek sorumlu, en fazla da kendisi sorumlu. Fakat suçluyu tesbit etmekle hallolmuyor mesele. Çünkü kadının bizatihi kendisi tehlike nesnesi ve tehlike nesnesi olması içerdiği kıymetten kaynaklanıyor. Bilirsiniz gücü elinde tutan tehlikedir ve tehlikededir. Kadının gücü ezeli güzelliğin özetinin kendisinde çıkartılmış olmasındandır, esma özeti kadındadır. Ama bu, onu, hem mutlak hayra hem şerre açılan çift yanlı bir kapıya dönüştürüyor. Mesnevi’deki meşhur meseli bilirsiniz. Şeytan, kıyamete değin sürecek meşhur bahisten sonra, âdemoğullarını yoldan çıkartabilmek için Allah’tan, kendisine “vasıtalar” vermesini ister. Allah ona vasıta olarak önce para pul, mal mülk, makam, çalgı, cümbüş, içkiyi gösterir. Bunlara dudak ucuyla gülümser şeytan, hayır der dahası lazım, bunlar yetmez. Allah şeytana en son kadını gösterir. Bunun üzerine şeytan yerinden kalkıp oynamaya başlar. Tamam, der bu tam benim istediğim çünkü bakanlara seni, ilâhi güzelliği hatırlatıyor. Bu, tabii müthiş bir şey. Söylemek istediğim, kadın esmanın özetini içeriyor. Fakat tehlikeli oluşu şu ki bir anda tehlikenin ta kendisine dönüşebiliyor. Yani tıpkı neşter gibi. Cinayete de hayat kurtarmaya da yarıyor

6-Ya aşk? Onu biz mi kusurlu hale getiriyoruz? Aşkın’dan gelen bizim düzeyimizle buluştuğundan mı kemalini yitiriyor yoksa O’nun senaryosundan mı? Aşk eksik, bilgi kusurlu. Sürgünümüzün bir vehim olduğunu bize düşündüren şey bir temenni mi yoksa? Yani Leylâ’nın ve suretlerin sürgününün anlamı onları fark edişin önemli bir basamağı olmalarından mı geliyor?

6-Aşka hala güvenim var. Ezeli nurun tecelligâhı kalptir. Kalbî duyguların da en üstünüdür aşk. Ancak aşkın kendisi kusurlu. Bundan eminim. İsim-Ateş’ten bu yana her şey gibi aşkın da kusursuzunun bu dünyada durmadığını biliyorum. Bu, Yusuf ile Züleyha’da bulduğunu isim ve ateş arasında kaybetmek gibi görünmesin. Sizin tabirinizle O’nun senaryosunda böyle olduğundan. Lakin yine de içerdiği kusur, aşkın gösterdiği nihai hedefin bir teminatı olarak duruyor. Aşkın olana en yakın olan bile bitimli ki bitimsiz olan görülebilsin.

7-Aşkı tanımlayamadığınız galiba. Bazen müthiş bir teslimiyet, bazen teslimiyetin tesisi, bazen sabır, bazen fark ediş. Bu güçlük aşkın kişiliğinden mi kaynaklanıyor?

7-Doğrudur, kendi dünyeviliği içinde kusur içeren aşkın tanımlanamazlığı da bu kusurlar cümlesinden. Amenna!

8-Ve koku. Gülün kokusu. Yusuf’un kokusu, filbahrinin kokusu. Buhur tadında yazılar. Koku neden bu kadar değgin bir imge hayatınızda?

8-Koku en kuvvetli hatırlatıcı, “Hamil-i hatıra”. Bazen bir kokunun sizi çocukluğunuza ya da hayatınızın önemli bir anına  geri götürdüğünü bilirsiniz mutlaka. Bunu her insan bilir. Ama bazen hatıra çok, hatırlanamayacak kadar çok uzaktan gelir. Bir kokuyu içinize çekip de, onun ne hatırlattığını tanıyamayıp da, ama hatırlayıp da, hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka bir şey yapamadığınızda, kokuyu ezel ile yorumlamaktan başka yolunuz kalmaz. Koku benim için bu yüzden önemli. Ve meşhur “koku kadın namaz” hadisi o zaman tam manasıyla anlamını bulur sizin içinizde.

9-Ne zaman yakacaksınız yazdıklarınızı? Yoksa yaktınız mı? Yani ki mesainiz ateşi harlamak için mi? Çünkü kitap surettir mâsivadır, aslolansa mâveradır. Her suret gibi onun da (yazı) üzerinden içinden geçilip gidilmelidir.

9-Yazmanın ilk yorumu eğer “kalıcı” olmaksa, neyin kalıcılığı, neye kalıcılık sorusunu İslâmi akide ile bağdaştırma sorunu ve bunun doğurduğu çelişki sizi yazdıklarınızı yakmayı isteme noktasına getirebilir. Her şey gelip geçicidir, bu dünya bir oyun ve eğlence alanıdır, her şey bir gölgedir. Öyleyse neyin kalması, tûl-ı emele bunca rağbet neye, diye sormazlar mı insana? En başta da bunu ben kendime sorarım ve bunu soran yanımla bir yangına düşmeyi arzularım, kendi yazdıklarımı o yangında yakmayı. Fakat bu şık dursa da diğer yandan koskoca bir yazılı İslâmi gelenek var. Mevlâna’dan geriye bir Mesnevi kalmıştır, hadisler iki kapak arasında mahfuzdur. En önemlisi Hak kelâmı da aynı gelenek içinde yazdırılmıştır. Tam da bu noktada işte Şuara suresinin sağlıklı bir yorumuna kulak verebilmek önemli. “Şairlere gelince onlara ancak azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?” Yapmadıklarını, hissetmediklerini söyleyen laf cambazları, hünerbazlar; bu gerçekten çok ürpertici ve ürkütücü. Peki öyleyse İslâmi geleneğin muteber saydığı yazı ne? “İnanıp yararlı iş işleyenler, Allah’ı çokça ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında haklarını alanlar müstesna”. Korkarım asıl mesele hali kal ile bir kılabilmekte. Hali kal ile bir kıldığınız anda o müstesna edilen kesimde yer alma şansınız var. Doğrusunu Allah bilir elbet fakat sanırım ben yazdıklarımı çoktan yaktım. Bundan sonrası tufan olsun. Bundan sonra yazacaklarım, yeni bir şey söylemek için düne bakmamaktan ibaret olsun.

10-Kitabın (ve dahi) suretlerin şaibeli bir sevgiliye dönüşmemesi için neye tutunmalıyız? Çükü İsmet Özel, Tanzimat sonrası okurun okuması ile ahlâkının ters orantılı olduğunu söylüyor. Satın alınan okur?

10-Doğrudur. Hep o pergel meselesine geliyoruz. Ama evet Tanzimat bir zihin bulanıklığı ile düşüyor hayatımıza. Ve bu pergel o daireyi çizer mi? Bu terazi, Tanzimat şairinin kendi dizesiyle, bunca sıkleti çekmez.

11-Derûnuna bir kapıdan girilen şehirlerden ürperiyorsunuz. Derûnuna birden fazla kapıdan girilen şehirlerden, daha çok. Üsküdar Randevusu’ndaki nasibine en fazla kederin düştüğü şehir Erzurum olabilir mi?

11-Erzurum’da benim gençliğimin dört yılı geçti ama ben o zaman çocukmuşum. Bu bakımdan içimdeki Erzurum kendisi değil, benim içimdeki Erzurum’dur. Özgeçmişimde ova, dağ, rüzgâr müşabihi birkaç kelimeye indirgenmesi bundan. Ve kırk beş yıllık bir özgeçmişin ancak üç kelimesini dolduran bir şehir; bir çocuğun, gerçekten kendisinin farkında olmayan bir çocuğun hatalarını bile cennet masumiyetine çeviren bir şehirdir en fazla. Lakin şimdi o kapıdan tekrar girmeye ne niyetim ne de cesaretim var. Üsküdar randevusunun işaret ettiği şehir çok daha fazlası. İstanbul’dan da fazlası.  Resmi yok.

12-İsim ile ateş arasındasınız. Hangi isimle anacak sizi anacak olan.

12-Her halde ateş’e yakın duran bir isim olur.

Leave a comment

Your comment