MISIR, Sezgin; Karanfil, nr.1, Mayıs 2003 (Genel)

l-Trabzon sizin için ne anlam ifade ediyor?Söylediğiniz gibi bulut,deniz ve yağmurdan mı ibaret?

1-Bir kenti bulut, deniz ve yağmurdan ibaret görmek onun sahip olduğu diğer kıymetlere haksızlık gibi görünebilir. Lakin herkesin bir şehirde kendini bulma noktası vardır, kendini gerçekleştirme noktası. O kente eklemlendiğiniz nokta diyelim. Bu manada evet, bu kente kendim olarak eklemlendiğim nokta bulut, deniz ve yağmurdan ibaret. Ve bu azımsanır şey değil.

2-Erzurum’da kaldığınız dört yıllık üniversite hayatının dışında Trabzon dışına hiç çıkmamışsınız.neden Trabzon ‘ dan ayrılmadınız?

2-Bu kenti terk etmek için artık çok geç. Erken sayılabilecek zamanlarda ise ben güçsüzdüm. Koparmayı başaramayacağım kadar derinlere salınmış köklerim oluştu bu toprağın üzerinde şimdi. Bu bir zaaf biliyorum ama olsun. İçimdeki sürgünlerin ve seyahatlerin derinliği dünya üzerindeki emsaline fazlaca bel bağlamamış olmalı. Belki yeteri kadar istememişimdir. Yeteri kadar isteseydim başarırdım şüphesiz. Kader.

3-Nazan BEKİROĞLU renklerle iç içe özellikle son zamanlarda mor deyince akla siz geliyorsunuz.Mor rengi sizin renginiz mi?Mor rengi size neyi çağrıştırıyor?

3-Eşyaya yönelik görsel bir bakış açısına sahip olduğum zahir. Renklere ve biçimlere yönelik bu hassasiyet bir zamanlar ressam olmayı filan düşlemiş bir mizacın varlığına işaret ediyor her halde. Varlığın rengi, kokusu, dokusu benim için önemli. Mor üzerine düşündüklerimi ve “neden mor” değerlendirmesini Mor Mürekkep’teki iki yazıda yapmıştım. Tek cümleye sığacak gibi görünmüyor. Ama benim morumun çocukluğumdan kalma, bilinç gerilerine atılmış izleri var. Biri, katlanmış bir kağıt arasına damlatılan bir damla mor mürekkebin ve dahi öbürü boynu bükük kır menekşesinin moru. Ki morun en güzel tonu odur bence. Belki genç bir kadının masasındaki koku şişelerinden birinin morundan da bahsedilebilir. Annem ya da annemin arkadaşlarından biri. Şu an tam hatırlayamıyorum. Size pek çok sebep sayabilirim. Böyle birçok şeyin birleşmesinden mora ilişkin bir tercih çıkıyor ortaya. Ve ben mesela o kitabın, gazetedeki o köşenin adı Siyah Mürekkep ya da Kırmızı Mürekkep olsa bu soru ile bu kadar çok muhatap olur muydum, bunu merak ediyorum.

4-İnsanın içinde gitmek isteyip de gidemediği yerler bir ukde olarak kahr .Sizin içinizde ukde olarak kalan yer var mıdır?

4-Gitmek istediğim yerlerin hiçbirine gidemedim ki ukde olarak kalmayan bir yer var olsun. Hepsi ukde. Nil’i ve çölüyle Mısır; gülleri ve laleleriyle İsfahan; beyaz geceleri, durmaksızın yağan kar’ı, insanlık tarihinin en cesur fakat en ürpertici deneyimlerinden birine imza atmış insanları, Anna’sı, Raskolnikov’u, Puşkin’i ve nihayet Leningradlığı ile St. Petersburg; tütsüleri, güle dair ustalıkları ile Hindistan; Muhyiddin Arabi’si ve sandal ağaçları ile Şam; on dokuzuncu asrı ile Viyana; ve tabii ki hepsinden evvel, üstün ve farklı olarak Mekke ve Medine…

5-Kimi insanlar ,yaşamak isteyip de yaşayamadıklarını,kimi insanlar da yaşadıklarını yazarlar, siz hangisini yazıyorsunuz?

5-Yaşamak ve yazmak arasında çok ince bir tül peçe var. İncecik bir sınır çizgisi. Ve çok defa insan neyi yazdığını karıştırıyor.

6-Fuat KÔPRÜLÜ ”okumak tembel işidir,güç olan yazmaktır.”diyor.Siz neden güç olanı seçtiniz?

6-Siz yazıyı seçiyor değilseniz de yazı sizi seçiyorsa, yani yazmak ölümcül bir zorunluluğa dönüşüyorsa, üstelik artık yazmak da yetmiyorsa bir seçimden öz edilemez.

7-Edebiyatçı olmanıza rağmen neden tarih üzerine yazıyorsunuz?

7-Tarihten kendimi koparamayacağımı biliyorum. Bunun için özel bir çaba da sarf etmiyorum. Bu gün bir romana başlasam zannederim yine tarihe dönerim. Fakat yazdığım şeyler tarihi gibi görünmekle birlikte beni asıl ilgilendiren insanın dünde, bugünde ve yarında ortak olarak taşıdığı değerleri anlayabilmek. O zaman biraz sükunet buluyorum. Üstelik bir hayli soyutlayıcı bir bakış açısıyla yazdığım metinler tarihi metni ne kadar ifade eder, bundan pek emin değilim.

8-Hikaye yazmaktan roman yazmaya neden geçtiniz?

8-İçimde olup biteni uzun metinlerle daha iyi ifade edebildiğimi fark ettim. Gerçi bazen üç yüz sahifelik bir roman da yetmeyebiliyor ya!

9-Eserlerinizde devrik cümlelere neden yer veriyorsunuz?

9-Devrik cümle, eksiltili cümle. Kısa cümleler. Tezatlar, tekrirler, rücular. Bir üslup özelliği gibi duruyor. Tabii bunları benim değerlendirmem yanılma riski içeriyor elbet ama üslub-ı beyanın aynıyle insan olduğunu, aynı zamanda üslubun muhteva ile mutlak uyumunun söz konusu olduğunu hatırlarsak, yazdıklarımın muhtevasının bu üslubu belirlediğini düşünebiliriz. Ne var bu muhtevada? Her halde heyecan ve duyarlık yanı baskın, irşaddan çok paylaşımı davet eden bir üslup. Yani “bak anlatıyorum dinle ve öğren”den çok “bak ben böyle hissediyorum, sen de aynını hissediyor musun, benim gördüğümü görüyor musun, söyle” diyen bir üslup. Bu paylaşımın kitabi bir üslupla gerekleştirilmesi benim açımdan mümkün değil. Başka türlü anlatmam mümkün değil. Öyle geliyor öyle yazıyorum. Öyle görünmek, öyle onaylanmak istiyorum.

10-Eserlerinizde genel olarak içinizdeki ”ben”i arama çabasında olduğunuz görülüyor.İçinizdeki ”ben”i bulabiliyor musunuz?Bulduğunuza inandığınızda tatmin olabiliyor musunuz?

10-Hayır, asla. Her yazdığımı bitirdiğimde artık hiçbir şey yazamayacağım paniğine, hiçbir şey de yazmamış olduğum yanılsamasıyla aynı anda düşüyorsam, yazının yetmediği bir yer var demektir. Bunu son günlerde çok daha kuvvetle hissediyorum ki sular denize varmayınca durulmazmış. İçim çok dalgalı.

11-Niçin yeniçerileri anlattınız son romanınızda?

11-Onların hikayesi çok trajik. Benimse şefkat yanım çok baskın.Tarihin en şerefli ordusu olarak başlayıp erzel bir kalabalık olarak bitirmiş olmaları karşısında kayıtsız kalmam mümkün değil. Bu ne müthiş bir hikayedir böyle, ne korkunç ne acı bir şey. Buralarda kapılar kapanıyor ve yeni kapılar açılıyor. Bu dünya ile sınırlı bir şey değil bu. Ne olduğunu ben de bilmiyorum ve bu yüzden yazmak acıya dönüşüyor. Bazen ruhumun bedenimi yırtarak bir alev kütlesi ya da buhar topu halinde çıkacağını zannediyorum. Bilenler bilir. Selâm olsun.

12- Yeniçerilerin bozulmasını o dönemdeki mevcut şeylerin bozulmaya başlamasının sonucu olarak görüyorsunuz.Oysa biz bunun tam tenini biliyorduk.Gerçekten yenileri sebep değil de sonuç muydu?Yani balık baştan mı kokmuştu?

12-Elbette ki. Büyük devletlerin hayatında her şey birleşik kaplar esasına bağlıdır. Sosyal, siyasi, ekonomik hayat bir bütünlük içinde yükselir ve bozulur. Onun için ayetle sabit, devletlerin de eceli vardır ve bunu bir saniye öne ya da arkaya almanın imkânı yoktur. Bir Süleymaniye daha yapılabilir mi, sorusunun meşhur cevabını hatırlarsınız: Yapılır ama bir Sinan bir de Süleyman lâzım. Yani Sinan tek başına Süleymaniye için yeterli değil. O hayatın, o ekonominin, o ekonomiyi doğuran siyasetin, o Muhteşem dehanın, o âşık padişahın da geri gelmesi lazım.

13-”İsimle ateş arasında ”’anlattığım hikayeleri ben uydurdum fakat daha yüksekte duran bir gerçeği İşaret etmek için uydurdum’ diyorsunuz.Gerçeği başka türlü anlatamaz mıydınız?

13-Tabii. Bu soruyu daha önceleri de çok cevapladım. Sanat ilk bakışta kurgudur. Anlattığınız, en kestirme ifadesi ile “yalan”dır. Ama daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenmiş bir yalandır bu. Nezuka ve annesi yaşamadı. Yalan. Ama Nezuka ve annesi gibileri yaşadı ve onların acısı yalan değildir ve bu daha yukarıda duran bir gerçekliktir. Bu noktaya varıldı mı artık kurgunun yalanlığı sorgulanmaz çünkü o en fazla doğruyu söylemektedir artık.

15-Şiir yazmayı hiç düşündünüz mü? Yazdığınız şiirler varsa bunları ileride bir kitap haline getirmeyi düşünüyor musunuz?

15-Şiir, sanatların sultanıdır ve ben de herkes gibi şiir yazarak başlayanlardanım. İnsanın doğasında şiire yatkınlık var. Fıtrat şiirseldir. Fakat fıtratın da üstünde fıtrat var galiba. Benimki şiirden çok düzyazıya yatkın çıktı. Lakin gelenekle alakalı bir düzyazının cezbesine düşmüş olmam şiire açık bir kapıyı bende daima var kıldı. Bir gün bir şiir kitabım olacak mı? Hayır asla! Bu, şairlere saygısızlık olur. Benim müteşairliğim öznel tarihçemde şiire gösterdiğim saygının ve sevginin ifadesi bir satırbaşı olarak dursun.

16-Herkesin kendine örnek aldığı,esinlendiği ya da benim şairim dediği birisi vardır. Sizin şairiniz kim ?

16-Hiçbir zaman bir yazarı ya da şairi mutlu edebilecek tutkulu okuyuculardan biri olmadım. Bir yazarı okumakla bütün sorularım cevaplanmadı benim, bütün acılarım durulmadı, kendi ruhumu okur gibi kimseyi okumadım. Ez-cümle ben, çok okurum ama kelimenin o güzel anlamıyla “gerçek okuyucu” değilim. Fakat (Yine de fakat): Çeşitli vesilelerle söyledim benim şairim Sezai Karakoç’tur. Sadece Monna Roza’dan dolayı değil ama. Entelektüel çevrelerde bir dedikodu olmaktan çok da ileri geçmeyen, gelenekten hareketle yazılmış yeni yepyeni bir şiirin tesadüfi olmayan bilinçli örneklerini verdiği için. Bu manada mutlaka ve mutlaka gelenekten faydalanması ama galiba en az da geleneğe benzemesi gereken yeni Türk şiirinin geldiği son noktadır Sezai Bey. Ve dahi o, bunu yaparken bir şair olarak, ne herkesin anlayabileceği kalıplaşmış imajların önünde durur ne de okuyucu muhayyilesinin çözmeyi reddedeceği kadar alışılmadık imajların arkasına sığınır. Suda açılan halkalar gibi vasattan en entelektüele kadar herkesin kendi nasibine göre alacağı bir şeyler sunarak şairdir.

17-Bir şeyler yazmak için ilhamı beklemek şart mıdır?ilhamın başlayınca mı gelir,yoksa başlamaya bir sebep midir?

17-Hikâye ve roman için ben ilhamın, yazı için olmazsa olmazına inanan yazarlardanım. Bir şey söylemem için, yazıcı hacmince kalbime bir haber inmiş, bir aydınlık doğmuş olması gerekir. Çünkü biraz evvel söylemiştim, yazı yazmamın nedeni anlatmak değil, paylaşmak. Öğretmek değil öğrenmek. Hatırlamak. Fakat ondan sonra alabildiğine ciddi ve sorumluluk isteyen bir çalışma dönemi gelir. Dil ve teknikle ilgili meşakkatli günlerdir bunlar. Öyle görünüyor ki ilhamı önemseyen ama ilhamla sınırlı kalmayan bir anlayışa sahibim.

18-Divan edebiyatı gün geçtikçe kan kaybediyor .Bunun sebebi sizce ne olabilir?

18-“Divan edebiyatı kan kaybediyor”dan kastınız, kendisi olarak yaşanması ve yazılması gereken bir Divan edebiyatı ise bunda şaşılacak bir şey yok. Hayat değişmiştir, insan değişmiştir ve Divan edebiyatının tek başına edebiyat gündemini işgal etmesini beklemek aşırı iyimserlik olur. Fuzuli gazellerini ancak Fuzuli’nin hayatını ve Fuzuli’nin zamanını yaşayan biri yazabilir. Ama olması gereken, Divan edebiyatıyla genetik kodlanmada ilişkisini kesmemiş bir yeni edebiyat ise, ki öyledir, işte bu ilişkinin bilinçli olarak kurulup kurulamadığına bakmak gerekir. Tanzimat’tan bu yana, Namık Kemal’den bu yana Divan edebiyatının bir cenaze olarak kaldırılma çabaları vakıadır. Cumhuriyet redd-i miras ile işe başlar. Bu maceranın varış noktası toplumsal bilinç yaralanmasıdır elbet. Sözünü ettiğim genetik kodlanmada bir sekte söz konusudur. Sebebi, sonucu, bahanesi bundan ibaret.

19-Şu anda üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap var mı?Y oksa biraz ara vermeyi mi düşünüyorsunuz?

19-Şu anda üzerinde düşündüğüm ve okuduğum meseleler var. Henüz yazmaya başlamadım.

20-sizce mutlaka okunması gereken kitap yada kitaplar hangileridir? Okuduğunuzda sizi en çok etkileyen kitap hangisidir?

20-Klasiklerden başlamak iyi olur her halde. Sonra suda halkalar gibi genişletmeli. Fikir eserlerine ve denemelere geçmeli. Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Hatıralar’ından daha fazla etkilendiğim bir kitap hatırlamıyorum. Suç ve Ceza, Wılde’ın küçük hikayeleri. Tolstoy’un Anna Karenina…

21-Sinema ve tiyatro gibi sosyal etkinliklerle ilgileniyor musunuz?

21-Evet daha çok sinema. Ancak kaç film içinde birisinin sizin dünyanızda karşılığı var? İyi bir film için kaç kötü film seyretmek zorunda kalıyorsunuz? Gittiğim filmler içinde son olarak beğendiğim Sibirya Berberi oldu. Rus olan her şeye karşı kuvvetli bir cazibenin içine düştüğüm doğru. Sanırım Sibirya Berberi’nde bu cazibe ile karşılaştım. Görsel olarak tam bir romans dili. Lakin ikinci yarısında film romanstan bambaşka bir şeye dönüşüyor. Bir yanıyla Dosto.’nun Omsk macerasını da içeren sahneler. Bunlar çok etkileyici ve bende karşılığı olan sahneler. Belki bu yüzden bazı eleştirmenler tarafından kıyasıya eleştirilen Sibirya Berberi’ni bu kadar sevdim. Filmde en çok etkilendiğim şey ise Çarlık ordusunun parlak subay namzedi delikanlının, “bir kadın yüzünden neydi ne oldu” macerası ve bunu doğuran nedenler oldu. Bir de galiba aşkı her zaman sevenin değil de bazen hatta belki en fazla emek sarf edenin müstahak olduğunun onayımı oldu. Neticede delikanlının refakatinde Sibirya’ya giden muammalı Jane değil de, gizli, saklı ve silik âşık hizmetçi kız oldu. Tiyatroya karşı bir protestom vardı. Uzun zamandan beri tiyatroya gitmiyordum. Fakat son sezon büyük kızıma refakat gayesiyle olsun iki oyun izledim. Söz Veriyorum ve Bahar Noktası. Bahar Noktası Shakespeare’in ünlü Bir Yaz Gecesi Rüyası. Can Yücel çevirisi. Oyunda oyunun kendisinden ziyade Can Yücel çevirisindeki mükemmeliyetle ilgilendim diyebilirim. Çok başarılı, çok vukuflu bir çeviriydi.

22- Türkçe’yi neden ilköğretimden başlayarak üniversitelere kadar zorunlu ders olarak okutuyoruz! Başka bir ülkede bunun örneği var mıdır?

22-Üniversiteye kadar dil probleminin halledilmiş olması gerekir. Üniversitelerdeki Türk Dili, Yazılı Anlatım ya da Sözlü Anlatım derslerinin gayesine asla ulaşmadığını bu işin içinden birisi olarak biliyorum, bu dersi veren herkesin de bildiği gibi. Üniversite öğrencisine hâlâ dilekçe, mektup, rapor, tutanak yazmayı öğretmeye çalışıyorsanız ve üstelik öğretemiyorsanız, bir yerlerde bir şeyler eksik kalmış demektir. Belki anadil bilincini uyanık tutacak bir ders makul olabilir ama bu müfredatla bu uygulamayla değil. Dilim dilim, benim güzel dilim, sloganlarıyla hiç değil. Birleşik kaplar örneği bizim için de geçerlidir.

23-K.T.Ü sizin için son nokta mı? Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerdeki üniversitelere gitmeyi düşündünüz mü? Böyle bir teklif aldınız mı?

23-Bunu Allah bilir. Fakat varsa hayatımın bundan sonrasını akademisyenliğimden daha ziyade yazarlığımın yönlendireceğini zannediyorum. Büyük şehirlerden özel üniversitelerden teklifler var elbet fakat şimdilik iki kızımın tahsillerinin mecrasına girmesini beklemem gerekiyor, kendi mekan düzenlememi ancak onlara göre gerçekleştirebilirim. Birisi üniversite sınavlarına hazırlanan diğeri Fen Lisesi gibi çok ağır bir programın yükünün altına girmiş iki kız çocuğunu kendi isteklerime göre yönlendiremem, büyük haksızlık ve günah olur. Anne yüreğim buna dayanmaz. Fakat laf aramızda ikisinin de üniversiteye geçtiği gün bir dünya seyahatine çıkmayı da düşünmüyor değilim hani. Bunu onlara da söylüyorum gülüşüyoruz.

24- Takip ettiğiniz dergiler var mı? Son zamanlarda çıkan edebiyat dergileri sizce yeterli mi?

24-Epeyce dergi okuyorum. Hiçbir şey okumadığım garip reddiye dönemleri hariç her ay sanırım okuduğum dergi sayısı otuzu buluyor. Aldıklarım, abone olduklarım, gönderilenler. Sanat, edebiyat, tarih, düşünce. siyaset dergileri. Düzensiz olarak okuduklarımla bu sayı elliyi bile bulabilir. O kadar dergi çıkıyor mu? Çıkıyor. Ama bir o kadarı da batıyor. Yeterliler mi? Hayır, topyekûn bir yeterlikten bahsedemeyiz. Fakat bazen bir dergi bütün bir döneminin şerefini kurtarır. Sözgelimi bir zamanların Dergâh’ı gibi şimdinin Dergâh’ı da böyledir. Ayrıca ben taşra dergilerini de çok seviyorum. Ama baskı kalitesinin belirli bir haddin üzerine çıkmış olması kaydıyla. Kötü baskılara pek tahammülüm yok. Bu her halde mükemmeliyetçiliğimden kaynaklanıyor. Bu manada şimdilerde Yitik Düşler, bir zamanlar Martı, İkindi Yazları böyle. Bir sürü çok güzel taşra dergileri var/dı.

25-Bursa deyince aklınıza ne geliyor? Bursa’ya gitmeyi hiç düşündünüz mü?

25-Bursa’yı iki kez gördüm. İkisinde de geceye kalmadan İstanbul’a döndük. Dar zamanlara sığdırılmıştı her şey. Aklıma çok şey geliyor ki hepsi neticede aynı kapıya çıkıyor. O kapı da dünyanın bittiği başka bir dünyanın başladığı yer. Muradiye caminin mermer şadırvanında alnımı serinlettiğim ve bir kapının önünde büyülenmiş gibi dona kaldığım kavurucu bir Ağustos ikindisi. Anlatılır gibi değil. Sonra bir sardunya saksısı, bir bardak çay, cam bardakta. Ve muradını alamayanların sonsuzluğu beklediği Muradiye’nin bahçesi. Bir de sarı sapsarı bir ikindi ışığı içinde yüzen bir şehir hatırlıyorum. Bir de otobüsle Bursa’ya gelirken bir bulutun dağa düşmüş gölgesi. Ne kadar çok ağlamıştım Allah’ım. Ki hepsinin içimde karşılığı vardır.

Leave a comment

Your comment