ALPHAN, Zeynep; “Aşkın ateşin ve Yazının Simyacısı Nazan Bekiroğlu”, Turuncu, Mayıs 2003, sayı 1,(İsimle Ateş Arasında)

(Bu söyleşi, sitemizde, Turuncu Dergisi’nden Zeynep ALPHAN‘ın katkılarıyla yayınlanmaktadır.)

Dengeden filan bahsetmeyeceğim, denge burada sevmediğim kelime. Aşksa aşk, akılsa akıl. Teslimiyet kurtarır. Arada kalmışlık yakar kül eder. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. “O diyorsa doğru diyordur” teslimiyeti. Fakat isimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten.

“Nazan Bekiroğlu… 3 Mayıs 1957, Trabzon doğumlu. Dört yıllık üniversite hayatı hariç  hep  bu kentte yaşadı.  Bulut. Deniz. Yağmur. Türk Dili ve Edebiyatı eğitimini Erzurum’da aldı. Kar. Rüzgar. Ova. Halide Edip’le doktor, Nigar Hanım’la doçent. Şimdilerde KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi’nde Profesör. Suyun kıyısında. İki kız çocuğuna anne. Görünürdeki hayatı bundan ibaret.”

Nazan Bekiroğlu, aşkların devletlerin, yeniçerilerin, hattatların, nakkaşların ‘yazıcı’sı. Numanların, Yusufların, Züleyhaların, Nigarların, Nihadelerin ‘yazıcı’sı. Aşkın yazıcısı, ateşin, suyun, mavinin, ismin, kokunun, aherlenmiş kağıtların yazıcısı. Yüzyıllar öncesi ruhunun ‘taşıyıcısı’. O sadece bir yazar değil. Bir türlü ismini koyamadığımız o duygunun, acıtan, kanatan, olgunlaştıran, belki de bozan, yıkan, yakan, devletleri yok eden, aşkları bitiren o duygunun ‘anlatıcısı’. O eksikliği, o muhtaçlığı anlatan yazıcı. Bir yazar-anne-kadın olarak Nazan Bekiroğlu, aşktan bu yüzyılda bile hala umutlu. Çünkü ona göre, aşkın problemi, devirle, dönemle ilgili değil. Bekiroğlu’ya soracak o kadar çok şey vardı ki, biz de en kıyamadıklarımızı seçtik…

-Mavi, filbahri, hattat… İlk aklınıza gelen sözler nelerdir? Mavi nedir sizce, filbahri, hattat?

Mavi: Suya yakamoz bırakan mavi yıldız, bir benim gördüğüm ve dahi bir benim kaybettiğim. Bütün yazdığımın macerası onu gördüğüme dair bir onay mesajı alabilmek: “Doğru evet, vardı ve sen onu gördün”, bunu duyabilmek.

Filbahri: Uzak, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar, ezel kadar uzak ve çok yakıcı bir hatıra.

Hattat: İncecik, dal gibi, fidan gibi bir siluet, karanlıktan gelip yine karanlığa karışıp giden.

-Aşkların mı yoksa devletlerin mi ömrü daha uzun sürer?

İkisinin de doğması, büyümesi ve ölmesi var, Doğması büyümesi ve ölmesi olmayanı unutmasın insanlar diye böyle.

Şu anda Osmanlı döneminde yaşıyor olsaydınız, hangi konumda, kim olmak isterdiniz?

Bu, benim öğrencilerimle oynadığım bir oyun. Genellikle Tanpınar derslerinde oynarız bu oyunu. Bir zaman makinesi icad edilse nereye, ne zamana gideriz? Her biri arzularını sıralar. Sonra bana sorarlar, ya siz hocam? Ben, Osmanlı tarihi ile sınırlarsak, tek zamanla yetinemem çok zamana gitmek isterim. Evvela Kuruluş olarak adlandırılan döneme gitmek istediğimi söylerim onlara. Bu arzum son senelerde belirginleşti, özellikle isim-ateşin yazılma sürecinde. Bozkır yangınından, o sertlikten öyle serin öyle zarif, öyle hatırlatıcı bir rüzgar geçiyor ki, ürpertici. Kıraç toprakla yağmurun buluşması ve bir benzeri daha olmayan yakışması gibi. Ayrıca on altıncı asır ihtişamı. Kanuni, Sinan, Süleyman. Tabii bir de Hürrem. O zamanı da solumak isterdim. Fakat bütün bunların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlının, ikindi güneşi. Trajedi. Ne çare kader! On yedinci ve on sekizinci asırlara gitmek isterdim. III. Mustafa. Fazla bir şey değil; bir şubat akşamüzerinde Boğaz’ın sularına yakın bir yerlerde, gemilere de yakın olsun, gökyüzü gri hatta kurşuni olsun. Ben Üsküdar’da olayım. Ayazma camiine yakın olayım. Kar aniden tane tane yağmaya başlasın. Rüzgar dondurabilir mahzuru yok. Ama bütün bunları yaşarken yanımda yirmi birinci asra ait bilincim de olsun. Yani bu akılla, bu bilinçle bütün bunlar olsun. Yoksa on yedinci asırda yaşayan bir yirmi birinci asırlı olduğumu bilmezsem, yaşadığımı nereden bileceğim? Tanpınar derslerimiz de genellikle zaten bu cümleyle biter. Ve öğrencilerime bilinç olmazsa hiçbir şey de olamayacağını ikaz ederim. Örneğin biz şimdi, bir zaman makinesi icad edilmiş de yirmi birinci asra gönderilmiş yirmi dördüncü asırlılar isek? Ve bunu bilmiyorsak? Ne olacak o zaman? Bu hayal sonsuz açılımlarla süre gider. Örneğin bugünkü giysilerimizle, zahirimizle Topkapu’nun kapısında zuhur ettiğimiz anda hâzirûnun (ki her halde kapıcılar, yeniçeriler, halk ve belki sarayından çıkmak üzere olan padişah olur hâzirûn dediğim) tepkileri de hayalin en ölümcül parçasını oluşturur.

“Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma.”

-Sizce günümüzde Osmanlı yeteri kadar biliniyor mu?

Hayır tabii ki. Hiç kimse yeteri kadar bilemez. Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma. Tarihin gördüğü Osmanlı da buna dahil. Ama yansımayı önemsemeli. Görüntünün sahibine nisbeti vardır. Bu yüzden tarih bütün inanılmazlığına rağmen çok önemli. Daha doğrusu tarihten çok tarihin felsefesi bana önemli geliyor çünkü tarih eğer bir bilinç doğuramıyorsa gelecek için bir faydası yoktur ve o bilinci tarih felsefesi doğurur.

Geçmişi yitirdik mi? Yok olan tarih mi, yoksa biz miyiz?

Geçmiş bir yandan yitirilir ama bir yandan da yeniden kurula durur. Biteviye. Böylece biz baktığımız yerden bireysel ya da toplumsal ölçekte geçmişi yeniden, işimize geldiği gibi, ihtiyaçlarımıza uyacak şekilde kurar dururuz. Cumhuriyetin ilk yılları aydınının geçmişte görmek istediği şey ile günümüz muhafazakâr aydınının, hatta muhafazakâr olmayan aydının da, geçmişte gördüğü şey aynı değildir.

“Filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.”

-Devletlerin kurulma yükselme ve çöküş dönemleri vardır. Eğer aşklar da devletler gibiyse ve her aşkın bir başlangıç ve bitiş noktası varsa, aşklar da devletler gibi o bitiş noktasında sona erer mi? Yoksa bu bitiş ilahi aşka kanatlandığında bir başlangıç sayilabilir mi? Yani kaybedenler aslinda kazananlar midir?

Her kaybeden değil ama bazı kaybedenler kazananlardır elbet.

-Sizce kokuların önemi nereden geliyor? Her insanı tanımlayan bir koku var mı ve sizin kokunuz hangisi?

Kokuya dair düşüncelerimi, daha önemlisi hissettiklerimi ve ona yüklediğim anlamı isim-ateşte geniş biçimde paylaştım. Ezel meselesi benim şu dünya âlemi anlamak için dört elle sarıldığım kavram. Araf 172. Başka türlü şu parça pürçük aklımla altından kalkmam mümkün olmadı, kalbim okyanus kadar olsa da “bu böyle”. Koku, ezel hatırası olduğunu hissettiğim manada beni ilgilendiriyor. Hatırladığım doğrudur. Ama bu kadar kuvvetle hatırladığım ama bir türlü tanıyıp da adını koyamadığım şey nedir? Bir de tabii o meşhur hadis. Bunlar çok önemli şeyler. Kadın, koku ve namaz. En ucuz esanslar dahil bütün güzel kokuları seviyorum. Suyu hatırlatan mavi kokuları çok çok seviyorum. Ama filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.

Yazılan her yazı bir sonrakini getirir ‘yazıcı‘ için. Hep eksik kalan bir şeyler vardır. Bu yüzden tekrar başka yazılarda vücut bulur ‘yazıcı‘. Siz ‘İsimle Ateş Arasında’ kendinizi tamamladığınızı hissediyor musunuz? Yoksa Numan’ın öyküsü sürecek mi?

Numan’ın öyküsü sürecek mi? Bu güzel. Eğer kastettiğiniz şey benim anladığım şeyse çok güzel bu soru. Anladım ki ırmaklar denize kavuşmayınca sükunet olmazmış. Numan’ın öyküsü sürecek, adı Numan olmasa da ve yazıcı her yazdığını yazmazsa öleceğini zannedecek, sonra yazdıktan sonra hiçbir şey yazamamış olduğunu fark edecek, yazdıklarını ve şimdilerde garip bir saplantıyla -biri hariç- bütün okuduklarını yakmayı arzu edecek. Sular durulacak gibi görünmüyor. Hem kim bilir belki Nihade’nin de okumadığımız bir beşinci defteri vardır bir köşede!

“Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı.”

Hayatımıza giren ve bize acı veren şeylere bir isim bulabildiğimiz için mi acı çekeriz? İsmi olmayanın acısı da olmaz mı?

Ben tam tersini düşünüyorum. Belki Numan ile en çok benzeştiğim nokta ve bütün yazıcılar gibi beni de şair kılan nokta hali isimlendirme isteğimiz. Hali isimlendirdiğim an benim acım azalıyor. Çünkü isim kelamın sahası o da aklın. Böylece cinnetten şuura gerçekleştirilen bir sıçrama sahibini koruyor. Söylemiştim, intihar Werther’in payına düşer Goethe yazar kurtulur. Belki içimde şairlere yönelik büyük saygıya rağmen tetik duran bir noktanın varlığı da bu bilgiden kaynaklanmaktadır. Cinnete talip dahası mecnun olanın şiirle işi olamaz. Ezcümle Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı. Ama o ismi bulamadı ve yandı gitti.

“Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet”

Aşkın mı yoksa aklın yolundan gitmek mi daha çok kanatır yaraları?

Dengeden filan bahsetmeyeceğim, denge burada sevmediğim kelime. Aşksa aşk, akılsa akıl. Teslimiyet kurtarır. Arada kalmışlık yakar kül eder. Ama birinin lisanına teslim olmalı. Lakin bu insanın doğası gereği neredeyse imkansız görünüyor. Şimdilerde, hayatımda hiçbir zaman olmadığı kadar çok fark ediyorum insanın yaradılışındaki çift kutupluluğu. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. “O diyorsa doğru diyordur” teslimiyeti. Fakat isimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten. Ama, yine de ama demeden olmuyor. Yani şu; Ebubekir’i Sıddiyk kılan da Peygamber’in sır’atindeki istikamet, o değil miydi? Düşünsenize neden onca yalancı peygambere değil de adı Ahmed ü Mahmud u Muhammed olana bu teslimiyet? Öyleyse aşkın pazarında aklın yeri yok ama. Ama… Yine de siz bilirsiniz.

Yusuf ile Züleyhalar, Leyla ile Mecnunlar sadece romanların satır aralarında mı kaldı? Yoksa aşkın bilgisayar klavyeleri ve telefon tuşlarıyla paylaşıldığı çağda hala aşk var mı?

Yo, bu konuda iyimserim ben. Aşkın her devirde var olduğundan kuvvetle eminim. Ölüm gibi hep de var olacak. Kültürü farklı olacak belki, arazı değişecek ama cevheri hep aynı. Aşkın problemi devirle dönemle ilgili değil. Onun problemleri kendi yapısından, bir mahluk ise, ki öyledir, onun hilkatinden kaynaklanıyor.

“Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense gül bahçesi.”

Ateş yani var olanı yok eden -aşıkın içini kavuran- yok ederken büyüttüğü acıyla sahibini nasıl götürür mutlak aşka?

Ateş iki türlü galiba. Biri yakar kül eder, hû yangını. Aşkınlık ateşi. Diğeri ise tekrarlanıp durur. Tekrarlana duran ateş cehennem ateşidir. Onun aşılması yok. Her defasında yeni ten verilir ki yeniden yansınlar. Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense gül bahçesi.

Yaşadığımız hayatın gerçek olmadığı bilinen bir şey. Yaşananlar ve bu maddi dünya fani. Bir gün her şey bitecek ve biz rüyadan uyanacağız. Bu yüzden somut olarak yaşadıklarımız değil, soyut olarak hissettiklerimiz gerçek aslında. Aşklar, nefretler, sevgiler, sadakat.. Bir de yaşarken gördüğümüz rüyalar ile sizin gibi ‘yazıcı’ların bizi götürdüğü dünyalar. Yaşadığımız alem, rüyalar ve romanlar… Denge nasıl kurulmalı sizce? Bir denge kurulabilir mi?

Yaşadığımız hayat rüya hükmündedir doğru. “Rüya bütün çektiğimiz rüya kahrım rüya zindan”. Fakat burada ince bir nokta var. Ben uzun yıllar bu dünyadaki acıları, rüyada parmağıma batan bir dikenin verdiği kadar hükümlü yani hükümsüz farz ettim. Bir noktaya kadar doğru. Ama o rüya hükmündeki hayat, bu oyun ve eğlence alanı olan dünya, asıl yurdun temel belirleyicisi. O zaman tamam rüya, ama hafifsenmemesi gereken, hükmü olan bir rüya. Yusuf’un rüyası kadar sahih bir rüya. Denge bunu fark edebilmekte galiba.

– “Hikayeyle de hayatla da mücadelem var, anlıyorum.” İkisinin arasında bir yer yok mu? Arafta kalmaya bu yüzden mi mahkum ‘yazıcı’?

Bilmem ki, ben de bilmiyorum ki. Hayatın ve hikâyenin arasında öyle ince bir tül peçe var ki. İnsan hangisini yazdığını şaşırabiliyor ve böyle bir anda artık hikayelerinin kontrolünü de kaybedebiliyor.

“Sevilen bir kadın can demekti. Bu yüzden en çok cânım denirdi ona ortasında bir eliflik nefes hacmiyle. Ve can artık bir yeniçerinin hayatında feda edilmesi gereken değil esirgenmesi gereken bir şey olurdu. Bu yüzden korkar olmuştuk ölmekten” diyor kitabınızda yeniçeriler. Ölmek iki kişi olunca neden zor gelir?

Sevilen bir kadına adanan bir can, artık sahibinin olmaktan çıkmış demektir. Devredilen bir yaşam ve kendi için değil o için yaşanan bir hayat. Eğer böyleyse ölüm hakkınız da sizden alınmıştır. Ve can artık sizin kendiniz için değil sevdiğiniz için korunması gereken bir şey olmuştur. Hani şu gibi: Sana bir şey olursa, sana hakkımı helâl etmem. Hoş doğrusu!

“İsimle Ateş Arasında” romanınızda Nihade, çok da belli olmayan bir yere gidiyor. Sanki kaybolmuş gibi. Ve siz romanın sonunda da söylemiyorsunuz nereye gittiğini. Bu yüzden Numan (belki de Mansur demek gerekir)’ın hissettiği o belirsizlik duygusunu daha çok acıtıyor okuyucuyu. Sizce daha çok böyle belirsizlikler mi, yoksa belirli bir acı mı yangın çıkmasına neden olan?

Nihade’nin belirsizliği Numan’ın yangınının ana nedeni. Çünkü uğrunda o kadar çok şey feda edilmiş. Şer’î manada değilse de kalbî manada bir ihanetin yükünü yüklenerek geliyor Numan ona. Bazı şeyler yasal olabilir ama kalbin yasalarıyla çelişir. Bir Nur’un acısı üzerine kurulan bir Nihade vuslatı. Uğrunda bu kadar çok şey feda edilenin belirsizliği, onun her şeyi sıfırladığı bir ihanet anlamına gelir. Şahıslara değil bizatihi aşkın kendisine ihanet anlamına. Ve her şeyin hiç de olmamış olmadığı anlamına gelir. Belirli bir acının nedeni olan şey Numan’ı daha az acıtırdı. Şüphe yok ki Nihade yok olduğu o günlerde, arabesk bir kurguyla, diyelim Mansur’un mezarına ve hadi yine diyelim ölmemiş olsun, Mansur’a gidiyor olsaydı, bir ihanetle girmiş olsaydı Numan’ın defterine, onu bu kadar çok acıtmazdı. Numan’ı bu kadar çok acıtan şey uğrunda o kadar çok şey feda edilen kadının kayıtsızlığı, aşkın ölmesine bile bile göz yumması. Numan’ın bütün bu sağanak altında, bu hücumlar altında kalmasına izin vermesi. Bu korkunç bir yangın ve hiçbir şey Numan’ı bundan daha fazla yakamazdı. Böyle bir yangını ancak böyle bir belirsizlik çıkarabilirdi.

Romanın sonunda İstanbul’da çıkarılan o büyük yangın, bir şekilde söndürülüyor. Peki Numan’ın ve Numan’ların, Yusufların yangını söner mi bir gün?

Yusuflar’ın yangını farklı. O yangın bu dünya için de öte dünya için de müjde hükmündedir. Sıradan bir fert olarak Numan’ın yangını ise, onun hesabı büyük mahkemeye kalmıştır. Doğrusunu ancak Allah bilir.

Beşikdüzü Öğretmen Lisesi Dergisi: Kilim, nr. 3, mayıs-haziran 2003 (Genel)

*Yaptığınız çalışmalarla, yayımlanmış eserlerinizle birçok başarıya imza attınız. Bu başarınızın altında neler gizli, bize başarı öykünüzü anlatır mısınız?

*Yazıcı için anlaşılmak, hikayenin en önemli parçası. Ve ki sizler, henüz lise sıralarındaki gençler tarafından başarılı olarak tanımlanmak ise hikayenin çok güzel bir parçası. Çünkü bu tanım, anlaşılmış olmak, hem de liseli gençler tarafından anlaşılmış olmak anlamına geliyor. Başarı sebebine gelince, gözün kendisini görme imkânı yok ama eğer bir sebep, en önemli bir sebep göstermemiz gerekiyorsa “samimiyet” diyebilirim. Ne anlattımsa hissettiğimi ve inandığımı anlattım. Hiçbir şeyi “yazı olsun” diye yazmadım. Ancak şunu da işaret etmeli ki kastettiğim samimiyet, edebi eserin azami derecede işlenmesi gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.

*Osmanlı İmparatorluğunun sizin kitaplarınızda ayrı bir yeri var. Bu anlamda kaynak açısından daha zengin bir şehir olan İstanbul’u size daha çok yakıştırıyoruz. Neden Trabzon’u tercih ediyorsunuz? Malzeme açısından sıkıntı çekmiyor musunuz?

*Bana en çok sorulan sorulardan biri bu. Neden Trabzon? Özel bir seçim değil. Kaderimin beni bağladığı şehir diyelim, bana sormadan. Kaderime söz geçirebileceğim kadar büyüdüğümde ise vakit bir hayli geç olmuştu. İstanbulsuzluk da bir kader. Malzeme sıkıntısını gidermek çok zor değil. Bunu başarmak mümkün. Bir de güvercinin uçmak için hava boşluklarından şikayet ettiğini, bu boşluklar olmasa daha rahat uçabileceğini zannettiğini hatırlayalım. Lakin aslında hava boşlukları onun hız kazanmasına neden olur. Demek istediğim şu ki İstanbulsuzluk beni besleyen saikler arasında. Ama yine de isterdim. İstanbul’da yaşamayı isterdim.

*Kitaplarınızda ilgimizi çeken bir takım simgelerin önemli yer tuttuğunu görüyoruz. Derinlik sizin için önemli. Farklı bir bakış açınız var. Neden simgeler kullanıyorsunuz? (Mesela Nun Masalları, Mor Mürekkep, mim, elif gibi).

*Evren karşısında durduğum bir nokta var. Ve bu duruş noktasının gelenek ile bağlantılı olduğu aşikar. Sözünü ettiğiniz simgeler geleneksel bir dünyanın simgeleridir. Nun, mim, elif.. ve diğerleri. Eski alfabe. Ve onun temsil ettiği kıymetler. O kıymetlerle günün kıymetleri arasında gerçekleştirilebilecek bir geçiş yorumu denemesi.

*Siz aynı zamanda bir öğreticisiniz. Neden öğretici olmayı seçtiniz? Hangi yönünüz ağır basıyor? Akademik yönünüzle duygusal yönünüzü nasıl dengeliyorsunuz?

*Akademisyenliğimin temsil ettiği kıymet “bilim”dir. Öğreticilik bunun arkadan gelen kısmı. Hayat karşısında sürekli huzursuzluk duyan ruh, sorularının cevabını bulmak, ruhunun doygunluğunu sağlamak ister ve belli kapıları çalar. Sanat, felsefe, bilim, din… Bilimin hayatımda tuttuğu yer, ruha kendi gerçeğini hatırlatacak bir vasıta olarak ona yönelmiş olmamla izah edilebilir. Fakat tek başına yetmedi. Sanatkarlığım bu arayış devamlılığının ifadesi. Demem o ki bilimde de sanatta da aradığım, ruhun bir haddi aştıktan sonra kendi gerçeği ile yüz yüze geldiğinde hissettiği doyum. Aşkınlık hali. Hatırlamanın hazzı. Bu yüzden ilk anda bağdaşmazmış gibi görünen bilim ve sanat, ruha sağladıkları doyum itibarıyle bağdaşabilir. Ve bu çok önemli bir bağdaşma.

*Kitaplarınızda beşeri aşkı bitimli kılarak ilahi aşka yönlendirmişsiniz kahramanları. Sizce günümüzün böyle kavramlara uzak olan gençliği bunu anlayabilir mi? Bugünü insanında böyle bir geçişi görebilir miyiz? Bu kadar yoğun yaşarlar mı?

*İnsan ruhunun gerçeğinin dünü bugünü olmaz. Bana bu soruyu soruyorsanız anlıyorsunuz demektir. Böyle bir geçişe insan ruhu müsaittir. Ama kapasite kullanılır ya da kullanılmaz., o ayrı konu. Unutmuşsam bir zamanlar hatırlamışım demektir.

*Felsefe ile tasavvufun sizde çok iyi yoğrulduğunu görüyoruz. Bize bu konudaki düşüncelerinizi açıklar mısınız? (Yusuf ile Züleyha’daki mağara ideası, son kitapta da ruhların birbirini tanıma fikri).

*Ezel tanışıklığı, en güzel ifadesini Mevlâna’da bulan hatırlama kavramı, varlığın tasavvufi ölçekte yorumu… Bütün bunlar, benim biraz evvel de sözünü ettiğim huzursuzluğu taşıyan ruhumla cevaplamaya çalıştığım varlık sorunsalına verdiğim cevaplar. Ben çıkış yolunu, bütün bir izahın yolunu böyle bulabildim. Başka türlü verdiğim cevaplar hep yarım kaldı. Ruhumun ve aklımın bir tarafı ancak böyle üşümüyor. Eflatun’un mağara ideasını da bu bütünle ilişkisi oranında önemsiyorum. Varlığın, gördüğümüz ve yaşadığımız hayat ile sınırlı olmadığını artık çok iyi biliyorum. Kendi varlığımda, akılcılığın ve deneyselliğin çıkamayacağı yükseklere çıkan bir yanın varlığını fark etmekten çok mutluyum.

*Okuyucu kitlenizi anlatabilir misiniz? Özellikle istediğiniz bir kitle var mı? Yoksa sanat sanat içindir diyerek okuyucunun sizi mi bulmasını istersiniz?

*Sevgili Tuba, sanatkar sorumsuz değildir, sanatın da sorumluluğu vardır. Hem de yüksek bir sorumluluktur bu. Gerçeği işaret etmesi gerekir. Fakat gerçeği işaret eden sanatkarın, kendi lisanını konuşma özgürlüğü vardır. Kimse ondan kuru öğreticilik beklemesin. Bu manada ilgisine talip olduğum okuyucu kitlesi az çok entelektüel bir kitledir. Üniversite ve üzeri. Ve ki okuduğunu salt mantıksallığın kalıpları ile sınırlamaması, alışılmamış olan kendisine anlatıldığı zaman tepki duymak yerine düşünmeyi, fedakarlığı, bir kez daha okumayı göze alması, bir de böyle düşünelim demeyi başarabilmesi, yazar ile birlikte bir yolculuğu talep etmesi gerekir. Bu noktada yazar okuyucu kitlesini seçer. Her yazar her okuyucuya göre değildir, her okuyucunun her yazara göre olmadığı gibi. Yazarlar ve okuyucular birbirini arar ve bulur. Ben bu kitleyi bulabildim mi? Evet, dar fakat derin bir okuyucu kitlemin varlığını fark ediyorum.

*Son kitabınız İsimle Ateş arasında. Farklı bir roman tekniği ile tanıştırdı bizi. Neden böyle bir teknik? Ve nasıl oluştu? Biraz anlatabilir misiniz?

*İsimle Ateş Arasında, anlatmak istediğim şeyin, içimdeki şeyin mahiyeti ve hacmiyle ilgili olarak farklı bir roman tekniğiyle geldi. Başka türlü anlatmam mümkün değildi. Sizin dikkatinizi çeken şey, öyle zannediyorum ki üst üste oturtulmuş üç ayrı katmanın varlığı. Bir, Osmanlı tarihi önünde yeniçerilerin hikayesi. İki, Numan ile Nihade’nin hikayesi. Ve üç, hepsinin üzerinde daha gevşek ilgilerle bu iki hikayeye bağlanana on iki küçük hikayenin oluşturduğu katman. Dikkatli bir okuma daha derinde akan bir ırmakta bütün bu hikayeleri birbirine bağlayabilir. Bunun dışında bölümlerin bağımsız okunma şansları da var. Ki romanın sınırları burada zorlanıyor. Belki bir hikayecinin yazdığı bir roman olduğundan. Çünkü hikayecinin ve romancının hayata bakış ve onu ifade ediş tarzları fevkalade farklı. Bu duruşu da memnuniyetle kabulleniyorum ben.

*Hissettiğiniz şeyleri mi yazarsınız? Hayal gücü diyorsanız bu kadar canlı bir anlatım tekniğine nasıl ulaştınız?

*Yazdıklarımın hepsini yaşamadım elbet. Ama yazdığım her şeyin kalbimin ölçeğinde hissedilirlik payı vardır. Empati! Samimiyetten kastim bu. Bir kez olsun yanmayanın sadece hayal ederek yangını anlatması mümkün mü?

*Son olarak eğitim konusunda fikirlerinizi almak istiyoruz. Bir imkan sağlansa, bu alanda nasıl bir yenilik yaparsınız?

*Bütün dünya sanayi devriminden bu yana, Türkiye Tanzimat’tan bu yana, positivist, rasyonalist bir süreçten geçiyor. Değer ölçüleri iktisat, ekonomi, madde ve akılcılıktan (dikkat edin akıl demiyorum, akılcılık diyorum ve bunlar farklı şeyler) yana. Bunlar insan gerçeğinin ve ihtiyaçlarının bir yanını doyurmaya yetebilir. Ancak diğer yan eksik kalıyor. Kelebeğin kanatlarından biri kopuyor. İmkanım olsaydı bu tek yanlı gidişata dur diyecek bir eğitim sistemi geliştirmek ve öğrencilerin ekonomik endişe ve gelecek sıkıntısı düşünmeden de sosyoloji, felsefe, psikoloji okumak isteyecekleri, psikoloji, arkeoloji, tarih… okumanın da bir saygınlık ve statü nedeni olarak değerlendirileceği bir eğitim sistemi oluşturmak isterdim. Yani ki döviz kurları kadar mağara ideasının da tartışıldığı, okumanın okuyana “ayrıcalık sağlamayacak kadar” yaygınlaştığı bir Türkiye isterdim. Ve bunu sağlayacak bir sistem. Ancak son yıllarda toplumumuzda “okumayanın itibar görmediği” bir atmosfer sezmekteyim. Ve bu sevindirici.

Sultan Dergisi, Mayıs 2003 (Genel, İsimle Ateş Arasında ağırlıklı)

1*Mavi, filbahri, hattat… İlk aklınıza gelen sözler nelerdir? Mavi nedir sizce, filbahri, hattat?

1*Mavi: Suya yakamoz bırakan mavi yıldız, bir benim gördüğüm ve dahi bir benim kaybettiğim.

Filbahri: Uzak, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar, ezel kadar uzak ve çok yakıcı bir hatıra.

Hattat: İncecik, dal gibi, fidan gibi bir siluet, karanlıktan gelip yine karanlığa karışıp giden.

2*Aşkların mı yoksa devletlerin mi ömrü daha uzun sürer?

2*İkisinin de doğması, büyümesi ve ölmesi var, Doğması büyümesi ve ölmesi olmayanı unutmasın insanlar diye böyle.

3*Şu anda Osmanlı döneminde yasıyor olsaydınız, hangi konumda, kim olmak isterdiniz?

3*Bu, benim öğrencilerimle oynadığım bir oyun. Genellikle Tanpınar derslerinde oynarız bu oyunu. Bir zaman makinesi icad edilse nereye, ne zamana gideriz? Her biri arzularını sıralar. Sonra bana sorarlar, ya siz hocam? Ben tek zamanla yetinemem çok zamana gitmek isterim. Evvela kuruluş olarak adlandırılan döneme gitmek istediğimi söylerim onlara. Bu arzum son senelerde belirginleşti. Özellikle isim ateşin yazılma sürecinde. Henüz kentlileşmemiş bozkır ruhunun İslamiyet rüzgarıyla aniden karşılaşmasından doğan korkunç bir şey. Üstelik bu içimdeki duyguyu o günlerde elime geçen bir CD vardı, Kültür Bakanlığı’nın Katkılarıyla Tika tarafından çıkarılmış Orta Asya’dan Balkanlar’a Türk Dünyası Müzikleri, onun … parçasında tam anlamıyla hissettim. Bozkır yangınından o kıraçlıktan o ezilen sertlikten öyle serin öyle zarif  öyle hatırlatıcı bir rüzgar geçiyordu ki ürpertici. Kıraç toprakla yağmurun buluşması ve o bir benzeri daha olmayan yakışması gibi. İslamiyet ve Türklüğün buluşmasını ve uyuşmasını bundan daha iyi ifade eden ne bir kitap okudum ne bir resim gördüm ne başka bir şey. Herkese dinletmek istiyorum. Ayrıca on altıncı asır ihtişamı. Kanuni, Sinan, Süleyman. E tabi bir de Hürrem. O atmosferi de solumak isterdim. Fakat bütün bunların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlının, ikindi güneşi. Trajedi. Ne çare kader! On yedinci asra gitmek isterdim. III. Mustafa. Fazla bir şey değil, bir şubat akşamüstünde boğazın sularına yakın bir yerlerde, gemilere de yakın olsun, gökyüzü gri hatta kurşuni olsun, kar da yağmaya başlasın. Ben Üsküdar’da olayım. Ayazma camiine yakın olayım. Kar aniden tane tane yağmaya başlasın. Rüzgar dondurabilir mahzuru yok.

Ama bütün bunları yaşarken yanımda yirmi birinci asra ait bilincim de olsun. Yani bu akılla bu bilinçle bütün bunlar olsun. Yoksa on yedinci asıda yaşayan bir yirmi birinci asırlı olduğumu bilmezsem yaşadığımı nereden bileceğim? Tanpınar derslerimiz de genellikle zaten bu cümleyle biter. Ve öğrencilerime bilinç olmazsa hiçbir şey de olmayacağını ikaz ederim. Örneğin biz şimdi yirmi birinci asırda, bir zaman makinesi icad edilmiş de yirmi birinci asra gönderilmiş yirmi dördüncü asırlılar isek? Ve bunu bilmiyorsak? Ne olacak o zaman? Bu oyun sonsuz açılımlarla süre gider. Örneğin bugünki giysilerimle Topkapu’nun kapısında zuhur ettiğim anda hazirunun (ki her halde kapıcılar, yeniçeriler, halk ve belki sarayından çıkmak üzere olan padişah olur hazirun dediğim) tepkileri de oyunun en eğlenceli parçasını oluşturur.

4*Sizce günümüzde Osmanlı yeteri kadar biliniyor mu?

4*Hayır tabii ki. Hiç kimse yeteri kadar bilemez. Hepimizin gördüğü kendi aynamıza düşürdüğümüz birer yansıma. Tarihin gördüğü Osmanlı da buna dahil. Ama yansımayı önemsemeli. Görüntünün sahibine nispeti vardır. Bu yüzden tarih bütün inanılmazlığına rağmen çok önemli. Daha doğrusu tarihten çok tarihin felsefesi bana önemli geliyor çünkü tarih eğer bir bilinç doğuramıyorsa gelecek için bir faydası yoktur ve o bilinci tarih felsefesi doğurur.

5*Geçmişi yitirdik mi?Yok olan tarih mi, yoksa biz miyiz?

5*Geçmiş bir yandan yitirilir ama bir yandan da yeniden kurula durur. Biteviye. Böylece biz baktığımız yerden bireysel ya da toplumsal ölçekte geçmişi yeniden, işimize geldiği gibi, ihtiyaçlarımıza uyacak şekilde kurar dururuz. Cumhuriyet ilk yılları aydınının geçmişte görmek istediği şey ile günümüz aydınının geçmişte gördüğü şey aynı değildir.

6*Devletlerin kurulma yükselme ve çöküş dönemleri vardır. Eğer aşklar da devletler gibiyse ve her aşkın bir başlangıç ve bitiş noktası varsa, aşklar da devletler gibi o bitiş noktasında sona erer mi? Yoksa bu bitiş ilahi aşka kanatlandığında bir başlangıç  sayılabilir mi? Yani kaybedenler aslında kazananlar midir?

6*Her kaybeden değil ama bazı kaybedenler kazananlardır elbet.

7*Sizce kokuların önemi nereden geliyor? Her insani tanımlayan bir koku var mi ve sizin kokunuz hangisi?

7*Kokuya dair düşüncelerimi, daha önemlisi hissettiklerimi ve ona yüklediğim anlamı isim ateşte geniş biçimde anlattım. Ezel meselesi benim şu dünya alemi anlamak için dört elle sarıldığım kavram. Başka türlü altından kalkamadım, mümkün değil. Koku ezel hatırası olduğunu hissettiğim oranda beni ilgilendiriyor. Bu kadarına kuvvetle hatırladığım ama bir türlü tanıyıp da adını koyamadığım şey nedir? Bir de tabii o meşhur hadis. Bunlar çok önemli şeyler. Kadın, koku ve namaz. Bütün güzel kokuları seviyorum. Suyu hatırlatan mavi kokuları çok çok seviyorum. Ama filbahri kokusunu en çok seviyorum. Ama bu çok acı. Çünkü tanıyamıyorum.

8*Yazılan her yazı bir sonrakini getirir ‘yazıcı’ için. hep eksik kalan bir şeyler vardır. Bu yüzden tekrar başka yazılarda vücut bulur ‘yazıcı’. Siz ‘İsimle Ateş Arasında’ kendinizi tamamladığınızı hissediyor musunuz? Yoksa Numan’ın öyküsü sürecek mi?

8*Numan’ın öyküsü sürecek mi? Bu güzel. Eğer kastettiğiniz şey benim anladığım şeyse çok güzel bu soru. Anladım ki ırmaklar denize kavuşmayınca sükunet olmazmış. Numan’ın öyküsü sürecek, adı Numan olmasa da ve yazıcı her yazdığını yazmazsa öleceğini zannedecek sonra yazdıktan sonra hiçbir şey yazamamış olduğunu fark edecek, yazdıklarını ve şimdilerde garip bir saplantıyla -biri hariç- bütün okuduklarını yakmayı arzu edecek. Suları durulacak gibi görünmüyor. Hem kim bilir belki Nihade’nin de okumadığımız bir beşinci defteri vardır bir köşede!?

9*Hayatımıza giren ve bize acı veren şeylere bir isim bulabildiğimiz için mi acı çekeriz? İsmi olmayanın acısı da olmaz mi?

9*ben tam tersini düşünüyorum. Belki Numan ile en çok benzeştiğim nokta ve bütün yazıcılar gibi beni de şair kılan nokta varlığı isimlendirme halimiz, isteğimiz. Varlığı isimlendirdiğim an benim acım azalıyor. Çünkü isim kelamın sahası o da aklın. Böylece cinnetten şuura gerçekleştirilen bir sıçrama sahibini koruyor. Söylemiştim, intihar Werther’in payına düşer >Goethe yazar kurtulur. Belki içimde şairlere yönelik büyük saygıya rağmen tetik duran bir noktanın varlığı da bu bilgiden kaynaklanmaktadır. Cinnet isteyenin şiirle işi olamaz. Ezcümle Numan acısına isim koyabilseydi daha az yanacaktı. Ama o ismi bulamadı ve koyamadı, lyandı gitti.

10*Aşkın mı yoksa aklın yolundan gitmek mi daha çok kanatır yaraları?

10* Teslimiyet kurtarır. Aşkın lisanında geçerli akçe teslimiyettir elbet. Sıddiyk Ebubekir’i düşünsenize. O diyorsa doğru diyordur teslimiyeti. Fakat. İsimle ateş arasında kalanın daima fakatları var ve ipler hep burada kopuyor zaten ama yine de ama demeden olmuyor. Yani şu Ebubekir’i sıddiyk kılan da Peygamberin istikametindeki doğruluk o değil milydi? Düşünsenize neden kezzab’a değil de Muhmammed’e bu teslimiyet? Öyleyse aşkın pazarında aklın yeri yok ama . Ama…

11*Yusuf ile Züleyhalar, Leyla ile Mecnunlar sadece romanların satır aralarında mı kaldı? Yoksa aşkın bilgisayar klavyeleri ve telefon tuşlarıyla paylaşıldığı çağda hala aşk var mı?

11*Yo, bu konuda iyimserim ben. Aşkın her devirde var olacağından kuvvetle eminim. Ölüm gibi hep de var olacak. Kültürü farklı olacak belki arazı değişecek ama cevheri hep aynı. Aşkın problemi devirle dönemle ilgili değil. Onun problemleri kendi yapısından, bir mahluk ise onun hilkatinden kaynaklanıyor.

12*Ateş yani var olanı yok eden -aşıkın içini kavuran- yok ederken büyüttüğü acıyla sahibini nasıl götürür mutlak aşka?

12*Ateş ya arınmak için ya ceza için. Aşılamayan ateş cezadır. Aşılabilense arınışa, gül bahçesine götürür.

13*Yaşadığımız hayatın gerçek olmadığı bilinen bir gerçek. Yaşananlar ve bu maddi dünya fani. Bir gün her şey bitecek ve biz rüyadan uyanacağız. Bu yüzden somut olarak yaşadıklarımız değil, soyut olarak hissettiklerimiz gerçek aslında. Aşklar, nefretler, sevgiler, sadakat.. Bir de yaşarken gördüğümüz rüyalar ile sizin gibi ‘yazıcı’ların bizi götürdüğü dünyalar. Yaşadığımız alem, rüyalar ve romanlar… Denge nasıl kurulmalı sizce? Bir denge kurulabilir mi?

13*Sanırım.

14*Hikayeyle de hayatla da mücadelem var,anlıyorum.” İkisinin arasında bir yer yok mu? Arafta kalmaya bu yüzden mi mahkum ‘yazıcı’?

14*Yaşadığımız hayat rüya hükmündedir doğru. Fakat burada çok ince bir nokta var. Ben uzun yıllar bu dünyadaki acıları, rüyada parmağıma batan bir dikenin verdiği kadar hükümlü yani hükümsüz ancak farz ettim. Bir noktaya kadar doğru. Ama o rüya hükmündeki hayat, bu oyun ve eğlence alanı olan dünya asıl yurt olan ahiret yurdunun temel belirleyicisi. o zaman tamam rüya, ama hafifsenmemesi gereken, Yusuf’un rüyası kadar sahih bir rüya. Denge bunu fark edebilmekte galiba.

15*”Sevilen bir kadın can demekti. Bu yüzden en çok cânım denirdi ona ortasında bir eliflik nefes hacmiyle. Ve can artık bir yeniçerinin hayatında feda edilmesi gereken değil esirgenmesi gereken bir şey olurdu. Bu yüzden korkar olmuştuk ölmekten” diyor kitabınızda yeniçeriler. Ölmek iki kişi olunca neden zor gelir?

15*İki kişi olunca evet.

16*”İsimle Ateş Arasında” romanınızda Nihade, çok da belli olmayan bir yere gidiyor. Sanki kaybolmuş gibi. Ve siz romanın sonunda da söylemiyorsunuz nereye gittiğini. Bu yüzden Numan (belki de Mansur demek gerekir)’ın hissettiği o belirsizlik duygusunu daha çok acıtıyor okuyucuyu. Sizce daha çok böyle belirsizlikler mi, yoksa belirli bir acı mı yangın çıkmasına neden olan?

16*Nihade’nin belirsizliği Numan’ın yangınının ana nedeni. Çünkü uğrunda o kadar çok şey feda edilmiş. Şüphe yok ki Nihade yok olduğu günlerde diyelim Mansur’un mezarına ve hadi yine diyelim mesela ölmemiş olsun Mansur’a gidiyor olsaydı, bya da bir ihanetle girmiş olsaydı Numan’ın defterine bu kadar çok acımazdı. Numan’ı bu kadar çok acıtan şey uğrunda o kadar çok şey feda edilen kadının kayıtsızlığı, aşkın ölmesine bile bile göz yumması. Numan’a bütün bu sağnak altında, bu hücumlar altında kalmasına izin vermesi. Bu korkunç bir yangın ve hiçbir şey Numan’ı bundan daha fazla yakamazdı. Bir başka erkeğin varlığı bile.

17*Romanın sonunda İstanbul’da çıkarılan o büyük yangın, bir şekilde söndürülüyor. Peki Numan’ın ve Numan’ların, Yusufların yangını söner mi bir gün?

17*Yusufların yangını farklı. Onun yangını bu dünya için de öte dünya için de müjde hükmündedir. Sıradan bir fert olarak Numan’ın yangını ise, onun hesabı büyük mahkemeye kalmıştır.

MISIR, Sezgin; Karanfil, nr.1, Mayıs 2003 (Genel)

l-Trabzon sizin için ne anlam ifade ediyor?Söylediğiniz gibi bulut,deniz ve yağmurdan mı ibaret?

1-Bir kenti bulut, deniz ve yağmurdan ibaret görmek onun sahip olduğu diğer kıymetlere haksızlık gibi görünebilir. Lakin herkesin bir şehirde kendini bulma noktası vardır, kendini gerçekleştirme noktası. O kente eklemlendiğiniz nokta diyelim. Bu manada evet, bu kente kendim olarak eklemlendiğim nokta bulut, deniz ve yağmurdan ibaret. Ve bu azımsanır şey değil.

2-Erzurum’da kaldığınız dört yıllık üniversite hayatının dışında Trabzon dışına hiç çıkmamışsınız.neden Trabzon ‘ dan ayrılmadınız?

2-Bu kenti terk etmek için artık çok geç. Erken sayılabilecek zamanlarda ise ben güçsüzdüm. Koparmayı başaramayacağım kadar derinlere salınmış köklerim oluştu bu toprağın üzerinde şimdi. Bu bir zaaf biliyorum ama olsun. İçimdeki sürgünlerin ve seyahatlerin derinliği dünya üzerindeki emsaline fazlaca bel bağlamamış olmalı. Belki yeteri kadar istememişimdir. Yeteri kadar isteseydim başarırdım şüphesiz. Kader.

3-Nazan BEKİROĞLU renklerle iç içe özellikle son zamanlarda mor deyince akla siz geliyorsunuz.Mor rengi sizin renginiz mi?Mor rengi size neyi çağrıştırıyor?

3-Eşyaya yönelik görsel bir bakış açısına sahip olduğum zahir. Renklere ve biçimlere yönelik bu hassasiyet bir zamanlar ressam olmayı filan düşlemiş bir mizacın varlığına işaret ediyor her halde. Varlığın rengi, kokusu, dokusu benim için önemli. Mor üzerine düşündüklerimi ve “neden mor” değerlendirmesini Mor Mürekkep’teki iki yazıda yapmıştım. Tek cümleye sığacak gibi görünmüyor. Ama benim morumun çocukluğumdan kalma, bilinç gerilerine atılmış izleri var. Biri, katlanmış bir kağıt arasına damlatılan bir damla mor mürekkebin ve dahi öbürü boynu bükük kır menekşesinin moru. Ki morun en güzel tonu odur bence. Belki genç bir kadının masasındaki koku şişelerinden birinin morundan da bahsedilebilir. Annem ya da annemin arkadaşlarından biri. Şu an tam hatırlayamıyorum. Size pek çok sebep sayabilirim. Böyle birçok şeyin birleşmesinden mora ilişkin bir tercih çıkıyor ortaya. Ve ben mesela o kitabın, gazetedeki o köşenin adı Siyah Mürekkep ya da Kırmızı Mürekkep olsa bu soru ile bu kadar çok muhatap olur muydum, bunu merak ediyorum.

4-İnsanın içinde gitmek isteyip de gidemediği yerler bir ukde olarak kahr .Sizin içinizde ukde olarak kalan yer var mıdır?

4-Gitmek istediğim yerlerin hiçbirine gidemedim ki ukde olarak kalmayan bir yer var olsun. Hepsi ukde. Nil’i ve çölüyle Mısır; gülleri ve laleleriyle İsfahan; beyaz geceleri, durmaksızın yağan kar’ı, insanlık tarihinin en cesur fakat en ürpertici deneyimlerinden birine imza atmış insanları, Anna’sı, Raskolnikov’u, Puşkin’i ve nihayet Leningradlığı ile St. Petersburg; tütsüleri, güle dair ustalıkları ile Hindistan; Muhyiddin Arabi’si ve sandal ağaçları ile Şam; on dokuzuncu asrı ile Viyana; ve tabii ki hepsinden evvel, üstün ve farklı olarak Mekke ve Medine…

5-Kimi insanlar ,yaşamak isteyip de yaşayamadıklarını,kimi insanlar da yaşadıklarını yazarlar, siz hangisini yazıyorsunuz?

5-Yaşamak ve yazmak arasında çok ince bir tül peçe var. İncecik bir sınır çizgisi. Ve çok defa insan neyi yazdığını karıştırıyor.

6-Fuat KÔPRÜLÜ ”okumak tembel işidir,güç olan yazmaktır.”diyor.Siz neden güç olanı seçtiniz?

6-Siz yazıyı seçiyor değilseniz de yazı sizi seçiyorsa, yani yazmak ölümcül bir zorunluluğa dönüşüyorsa, üstelik artık yazmak da yetmiyorsa bir seçimden öz edilemez.

7-Edebiyatçı olmanıza rağmen neden tarih üzerine yazıyorsunuz?

7-Tarihten kendimi koparamayacağımı biliyorum. Bunun için özel bir çaba da sarf etmiyorum. Bu gün bir romana başlasam zannederim yine tarihe dönerim. Fakat yazdığım şeyler tarihi gibi görünmekle birlikte beni asıl ilgilendiren insanın dünde, bugünde ve yarında ortak olarak taşıdığı değerleri anlayabilmek. O zaman biraz sükunet buluyorum. Üstelik bir hayli soyutlayıcı bir bakış açısıyla yazdığım metinler tarihi metni ne kadar ifade eder, bundan pek emin değilim.

8-Hikaye yazmaktan roman yazmaya neden geçtiniz?

8-İçimde olup biteni uzun metinlerle daha iyi ifade edebildiğimi fark ettim. Gerçi bazen üç yüz sahifelik bir roman da yetmeyebiliyor ya!

9-Eserlerinizde devrik cümlelere neden yer veriyorsunuz?

9-Devrik cümle, eksiltili cümle. Kısa cümleler. Tezatlar, tekrirler, rücular. Bir üslup özelliği gibi duruyor. Tabii bunları benim değerlendirmem yanılma riski içeriyor elbet ama üslub-ı beyanın aynıyle insan olduğunu, aynı zamanda üslubun muhteva ile mutlak uyumunun söz konusu olduğunu hatırlarsak, yazdıklarımın muhtevasının bu üslubu belirlediğini düşünebiliriz. Ne var bu muhtevada? Her halde heyecan ve duyarlık yanı baskın, irşaddan çok paylaşımı davet eden bir üslup. Yani “bak anlatıyorum dinle ve öğren”den çok “bak ben böyle hissediyorum, sen de aynını hissediyor musun, benim gördüğümü görüyor musun, söyle” diyen bir üslup. Bu paylaşımın kitabi bir üslupla gerekleştirilmesi benim açımdan mümkün değil. Başka türlü anlatmam mümkün değil. Öyle geliyor öyle yazıyorum. Öyle görünmek, öyle onaylanmak istiyorum.

10-Eserlerinizde genel olarak içinizdeki ”ben”i arama çabasında olduğunuz görülüyor.İçinizdeki ”ben”i bulabiliyor musunuz?Bulduğunuza inandığınızda tatmin olabiliyor musunuz?

10-Hayır, asla. Her yazdığımı bitirdiğimde artık hiçbir şey yazamayacağım paniğine, hiçbir şey de yazmamış olduğum yanılsamasıyla aynı anda düşüyorsam, yazının yetmediği bir yer var demektir. Bunu son günlerde çok daha kuvvetle hissediyorum ki sular denize varmayınca durulmazmış. İçim çok dalgalı.

11-Niçin yeniçerileri anlattınız son romanınızda?

11-Onların hikayesi çok trajik. Benimse şefkat yanım çok baskın.Tarihin en şerefli ordusu olarak başlayıp erzel bir kalabalık olarak bitirmiş olmaları karşısında kayıtsız kalmam mümkün değil. Bu ne müthiş bir hikayedir böyle, ne korkunç ne acı bir şey. Buralarda kapılar kapanıyor ve yeni kapılar açılıyor. Bu dünya ile sınırlı bir şey değil bu. Ne olduğunu ben de bilmiyorum ve bu yüzden yazmak acıya dönüşüyor. Bazen ruhumun bedenimi yırtarak bir alev kütlesi ya da buhar topu halinde çıkacağını zannediyorum. Bilenler bilir. Selâm olsun.

12- Yeniçerilerin bozulmasını o dönemdeki mevcut şeylerin bozulmaya başlamasının sonucu olarak görüyorsunuz.Oysa biz bunun tam tenini biliyorduk.Gerçekten yenileri sebep değil de sonuç muydu?Yani balık baştan mı kokmuştu?

12-Elbette ki. Büyük devletlerin hayatında her şey birleşik kaplar esasına bağlıdır. Sosyal, siyasi, ekonomik hayat bir bütünlük içinde yükselir ve bozulur. Onun için ayetle sabit, devletlerin de eceli vardır ve bunu bir saniye öne ya da arkaya almanın imkânı yoktur. Bir Süleymaniye daha yapılabilir mi, sorusunun meşhur cevabını hatırlarsınız: Yapılır ama bir Sinan bir de Süleyman lâzım. Yani Sinan tek başına Süleymaniye için yeterli değil. O hayatın, o ekonominin, o ekonomiyi doğuran siyasetin, o Muhteşem dehanın, o âşık padişahın da geri gelmesi lazım.

13-”İsimle ateş arasında ”’anlattığım hikayeleri ben uydurdum fakat daha yüksekte duran bir gerçeği İşaret etmek için uydurdum’ diyorsunuz.Gerçeği başka türlü anlatamaz mıydınız?

13-Tabii. Bu soruyu daha önceleri de çok cevapladım. Sanat ilk bakışta kurgudur. Anlattığınız, en kestirme ifadesi ile “yalan”dır. Ama daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenmiş bir yalandır bu. Nezuka ve annesi yaşamadı. Yalan. Ama Nezuka ve annesi gibileri yaşadı ve onların acısı yalan değildir ve bu daha yukarıda duran bir gerçekliktir. Bu noktaya varıldı mı artık kurgunun yalanlığı sorgulanmaz çünkü o en fazla doğruyu söylemektedir artık.

15-Şiir yazmayı hiç düşündünüz mü? Yazdığınız şiirler varsa bunları ileride bir kitap haline getirmeyi düşünüyor musunuz?

15-Şiir, sanatların sultanıdır ve ben de herkes gibi şiir yazarak başlayanlardanım. İnsanın doğasında şiire yatkınlık var. Fıtrat şiirseldir. Fakat fıtratın da üstünde fıtrat var galiba. Benimki şiirden çok düzyazıya yatkın çıktı. Lakin gelenekle alakalı bir düzyazının cezbesine düşmüş olmam şiire açık bir kapıyı bende daima var kıldı. Bir gün bir şiir kitabım olacak mı? Hayır asla! Bu, şairlere saygısızlık olur. Benim müteşairliğim öznel tarihçemde şiire gösterdiğim saygının ve sevginin ifadesi bir satırbaşı olarak dursun.

16-Herkesin kendine örnek aldığı,esinlendiği ya da benim şairim dediği birisi vardır. Sizin şairiniz kim ?

16-Hiçbir zaman bir yazarı ya da şairi mutlu edebilecek tutkulu okuyuculardan biri olmadım. Bir yazarı okumakla bütün sorularım cevaplanmadı benim, bütün acılarım durulmadı, kendi ruhumu okur gibi kimseyi okumadım. Ez-cümle ben, çok okurum ama kelimenin o güzel anlamıyla “gerçek okuyucu” değilim. Fakat (Yine de fakat): Çeşitli vesilelerle söyledim benim şairim Sezai Karakoç’tur. Sadece Monna Roza’dan dolayı değil ama. Entelektüel çevrelerde bir dedikodu olmaktan çok da ileri geçmeyen, gelenekten hareketle yazılmış yeni yepyeni bir şiirin tesadüfi olmayan bilinçli örneklerini verdiği için. Bu manada mutlaka ve mutlaka gelenekten faydalanması ama galiba en az da geleneğe benzemesi gereken yeni Türk şiirinin geldiği son noktadır Sezai Bey. Ve dahi o, bunu yaparken bir şair olarak, ne herkesin anlayabileceği kalıplaşmış imajların önünde durur ne de okuyucu muhayyilesinin çözmeyi reddedeceği kadar alışılmadık imajların arkasına sığınır. Suda açılan halkalar gibi vasattan en entelektüele kadar herkesin kendi nasibine göre alacağı bir şeyler sunarak şairdir.

17-Bir şeyler yazmak için ilhamı beklemek şart mıdır?ilhamın başlayınca mı gelir,yoksa başlamaya bir sebep midir?

17-Hikâye ve roman için ben ilhamın, yazı için olmazsa olmazına inanan yazarlardanım. Bir şey söylemem için, yazıcı hacmince kalbime bir haber inmiş, bir aydınlık doğmuş olması gerekir. Çünkü biraz evvel söylemiştim, yazı yazmamın nedeni anlatmak değil, paylaşmak. Öğretmek değil öğrenmek. Hatırlamak. Fakat ondan sonra alabildiğine ciddi ve sorumluluk isteyen bir çalışma dönemi gelir. Dil ve teknikle ilgili meşakkatli günlerdir bunlar. Öyle görünüyor ki ilhamı önemseyen ama ilhamla sınırlı kalmayan bir anlayışa sahibim.

18-Divan edebiyatı gün geçtikçe kan kaybediyor .Bunun sebebi sizce ne olabilir?

18-“Divan edebiyatı kan kaybediyor”dan kastınız, kendisi olarak yaşanması ve yazılması gereken bir Divan edebiyatı ise bunda şaşılacak bir şey yok. Hayat değişmiştir, insan değişmiştir ve Divan edebiyatının tek başına edebiyat gündemini işgal etmesini beklemek aşırı iyimserlik olur. Fuzuli gazellerini ancak Fuzuli’nin hayatını ve Fuzuli’nin zamanını yaşayan biri yazabilir. Ama olması gereken, Divan edebiyatıyla genetik kodlanmada ilişkisini kesmemiş bir yeni edebiyat ise, ki öyledir, işte bu ilişkinin bilinçli olarak kurulup kurulamadığına bakmak gerekir. Tanzimat’tan bu yana, Namık Kemal’den bu yana Divan edebiyatının bir cenaze olarak kaldırılma çabaları vakıadır. Cumhuriyet redd-i miras ile işe başlar. Bu maceranın varış noktası toplumsal bilinç yaralanmasıdır elbet. Sözünü ettiğim genetik kodlanmada bir sekte söz konusudur. Sebebi, sonucu, bahanesi bundan ibaret.

19-Şu anda üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap var mı?Y oksa biraz ara vermeyi mi düşünüyorsunuz?

19-Şu anda üzerinde düşündüğüm ve okuduğum meseleler var. Henüz yazmaya başlamadım.

20-sizce mutlaka okunması gereken kitap yada kitaplar hangileridir? Okuduğunuzda sizi en çok etkileyen kitap hangisidir?

20-Klasiklerden başlamak iyi olur her halde. Sonra suda halkalar gibi genişletmeli. Fikir eserlerine ve denemelere geçmeli. Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Hatıralar’ından daha fazla etkilendiğim bir kitap hatırlamıyorum. Suç ve Ceza, Wılde’ın küçük hikayeleri. Tolstoy’un Anna Karenina…

21-Sinema ve tiyatro gibi sosyal etkinliklerle ilgileniyor musunuz?

21-Evet daha çok sinema. Ancak kaç film içinde birisinin sizin dünyanızda karşılığı var? İyi bir film için kaç kötü film seyretmek zorunda kalıyorsunuz? Gittiğim filmler içinde son olarak beğendiğim Sibirya Berberi oldu. Rus olan her şeye karşı kuvvetli bir cazibenin içine düştüğüm doğru. Sanırım Sibirya Berberi’nde bu cazibe ile karşılaştım. Görsel olarak tam bir romans dili. Lakin ikinci yarısında film romanstan bambaşka bir şeye dönüşüyor. Bir yanıyla Dosto.’nun Omsk macerasını da içeren sahneler. Bunlar çok etkileyici ve bende karşılığı olan sahneler. Belki bu yüzden bazı eleştirmenler tarafından kıyasıya eleştirilen Sibirya Berberi’ni bu kadar sevdim. Filmde en çok etkilendiğim şey ise Çarlık ordusunun parlak subay namzedi delikanlının, “bir kadın yüzünden neydi ne oldu” macerası ve bunu doğuran nedenler oldu. Bir de galiba aşkı her zaman sevenin değil de bazen hatta belki en fazla emek sarf edenin müstahak olduğunun onayımı oldu. Neticede delikanlının refakatinde Sibirya’ya giden muammalı Jane değil de, gizli, saklı ve silik âşık hizmetçi kız oldu. Tiyatroya karşı bir protestom vardı. Uzun zamandan beri tiyatroya gitmiyordum. Fakat son sezon büyük kızıma refakat gayesiyle olsun iki oyun izledim. Söz Veriyorum ve Bahar Noktası. Bahar Noktası Shakespeare’in ünlü Bir Yaz Gecesi Rüyası. Can Yücel çevirisi. Oyunda oyunun kendisinden ziyade Can Yücel çevirisindeki mükemmeliyetle ilgilendim diyebilirim. Çok başarılı, çok vukuflu bir çeviriydi.

22- Türkçe’yi neden ilköğretimden başlayarak üniversitelere kadar zorunlu ders olarak okutuyoruz! Başka bir ülkede bunun örneği var mıdır?

22-Üniversiteye kadar dil probleminin halledilmiş olması gerekir. Üniversitelerdeki Türk Dili, Yazılı Anlatım ya da Sözlü Anlatım derslerinin gayesine asla ulaşmadığını bu işin içinden birisi olarak biliyorum, bu dersi veren herkesin de bildiği gibi. Üniversite öğrencisine hâlâ dilekçe, mektup, rapor, tutanak yazmayı öğretmeye çalışıyorsanız ve üstelik öğretemiyorsanız, bir yerlerde bir şeyler eksik kalmış demektir. Belki anadil bilincini uyanık tutacak bir ders makul olabilir ama bu müfredatla bu uygulamayla değil. Dilim dilim, benim güzel dilim, sloganlarıyla hiç değil. Birleşik kaplar örneği bizim için de geçerlidir.

23-K.T.Ü sizin için son nokta mı? Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerdeki üniversitelere gitmeyi düşündünüz mü? Böyle bir teklif aldınız mı?

23-Bunu Allah bilir. Fakat varsa hayatımın bundan sonrasını akademisyenliğimden daha ziyade yazarlığımın yönlendireceğini zannediyorum. Büyük şehirlerden özel üniversitelerden teklifler var elbet fakat şimdilik iki kızımın tahsillerinin mecrasına girmesini beklemem gerekiyor, kendi mekan düzenlememi ancak onlara göre gerçekleştirebilirim. Birisi üniversite sınavlarına hazırlanan diğeri Fen Lisesi gibi çok ağır bir programın yükünün altına girmiş iki kız çocuğunu kendi isteklerime göre yönlendiremem, büyük haksızlık ve günah olur. Anne yüreğim buna dayanmaz. Fakat laf aramızda ikisinin de üniversiteye geçtiği gün bir dünya seyahatine çıkmayı da düşünmüyor değilim hani. Bunu onlara da söylüyorum gülüşüyoruz.

24- Takip ettiğiniz dergiler var mı? Son zamanlarda çıkan edebiyat dergileri sizce yeterli mi?

24-Epeyce dergi okuyorum. Hiçbir şey okumadığım garip reddiye dönemleri hariç her ay sanırım okuduğum dergi sayısı otuzu buluyor. Aldıklarım, abone olduklarım, gönderilenler. Sanat, edebiyat, tarih, düşünce. siyaset dergileri. Düzensiz olarak okuduklarımla bu sayı elliyi bile bulabilir. O kadar dergi çıkıyor mu? Çıkıyor. Ama bir o kadarı da batıyor. Yeterliler mi? Hayır, topyekûn bir yeterlikten bahsedemeyiz. Fakat bazen bir dergi bütün bir döneminin şerefini kurtarır. Sözgelimi bir zamanların Dergâh’ı gibi şimdinin Dergâh’ı da böyledir. Ayrıca ben taşra dergilerini de çok seviyorum. Ama baskı kalitesinin belirli bir haddin üzerine çıkmış olması kaydıyla. Kötü baskılara pek tahammülüm yok. Bu her halde mükemmeliyetçiliğimden kaynaklanıyor. Bu manada şimdilerde Yitik Düşler, bir zamanlar Martı, İkindi Yazları böyle. Bir sürü çok güzel taşra dergileri var/dı.

25-Bursa deyince aklınıza ne geliyor? Bursa’ya gitmeyi hiç düşündünüz mü?

25-Bursa’yı iki kez gördüm. İkisinde de geceye kalmadan İstanbul’a döndük. Dar zamanlara sığdırılmıştı her şey. Aklıma çok şey geliyor ki hepsi neticede aynı kapıya çıkıyor. O kapı da dünyanın bittiği başka bir dünyanın başladığı yer. Muradiye caminin mermer şadırvanında alnımı serinlettiğim ve bir kapının önünde büyülenmiş gibi dona kaldığım kavurucu bir Ağustos ikindisi. Anlatılır gibi değil. Sonra bir sardunya saksısı, bir bardak çay, cam bardakta. Ve muradını alamayanların sonsuzluğu beklediği Muradiye’nin bahçesi. Bir de sarı sapsarı bir ikindi ışığı içinde yüzen bir şehir hatırlıyorum. Bir de otobüsle Bursa’ya gelirken bir bulutun dağa düşmüş gölgesi. Ne kadar çok ağlamıştım Allah’ım. Ki hepsinin içimde karşılığı vardır.

Seyir Defteri, yıl 2, nr.2, Mayıs 2003 (Genel)

1-Ölümcül olmayan, insanın içini kanatmayan yazılar hoşunuza gitmiyor. Havale geçirir gibi mi yazıyorsunuz, çünkü biz okurken havale geçiriyoruz.

1-Fark yok aramızda. Siz nasıl okuyorsanız ben de öyle yazıyorum.

2-Yazmaz iseniz ölüyorsunuz. Ölmemek için yazıyorsunuz. Onca şeye hakim olan cümleye kul: Kalp. Cümlenin söylediği aşikâr söylemediği sır. Kalbin söylediği de sır söylemediği de. Zaten anlatmadıklarınızın cümleyi tamamladığını söylüyorsunuz. Buna rağmen niçin yazıya talipsiniz.

2-Gayesi yazının kendisinden menkul bir sebebe binaen yazıyor olmasam da neden yazdığıma dair bir yığın teori geliştirdim. Hepsi aynı kapıya çıkıyordu son-ucda. Talip olduğum şey yazının kendisi değil. Resimle başlayan, bir yanından akademisyenlikle dallanıp budaklanan bir paraleli var talep maceramın. Yani ki ez-kaza müziğe düşseydi yolum, ben yazar olmak için yaratılmışım, diye vahlanacak değildim. Yolu arıyorsunuz, yol aradığınızı bile bilmeden. Neticede yazı, resim, müzik, bilim, düşünce hep aynı yere götürüyor. O büyük kapının önüne. O kapının önüne varıldığında, o kapıya nisbetle benim gibi ortalama insanlar için, artık yazmak da susmak kadar muteber oluyor. Varlığın mahiyeti hakkında ipucu veren her şey muteberim. Gerisi yalan. Samimiyetimdir ki yazı maceramda hiçbir şey oyun olsun için değildi.

3-Ya okumak? Bir okuma problemi olarak batı tanıyamadığı/okuyamadığı, fizik ötesini yok sayan ya da yok sayıcı bir tanımlamayı benimsediğinden dolayı seküler. Doğu (hikmet dinli) toplumlar fizik ötesini kutsallaştırdığında dolayı tersinden seküler. İslâm ötekileştirmeden kuşatıcı bir bakış sağlıyor/öneriyor. Buna rağmen insanımız okumanın keyfiyetine ilişkin ciddi problemler yaşıyor. Mevlâna’nın pergel metodu geçerliğini koruyor mu?

3-Doğrudur. Pergelin sivri ucu muhkem değilse müteşabihlerin yorumu da imkansızlaşıyor. Problem olarak tesbit ettiğiniz şey,  Müslüman aydının şikayet manzumesi olan şey. Fazla uzağa gitmeye gerek yok sadece Safahat’a bakmak yeterli.  Çözüm için de Akif iyi bir örnek gibi görünüyor. Bana, tamamen şahsi duruş noktama bakıldığında ise kütüphanemdeki kitap sayısını önce on’a indirmek istediğim yerdeyim. Belki ondan sonra kul kelâmı olan o on’un da bir kıymeti harbiyesi kalmayacak.

4-Modern zamanların bilinci yaralı çocuğuna neyi öğütlüyorsunuz? Ufukta gördüğünüz, içimizde özgün bir bahar yaratacak olan. Bir yanım bilge, bir yanım ilim. Bir yanım cezbe bir yanım İbrahim. Kalpte doğarken ilhamın aydınlığı şelâle gibi döküldüm şelâle gibi geldim. Bir yanım kandiller gibi miraçta, bir yanım yedi kat yerin altında. Söyledim, bildim, sustum. İkrardan değilse neden? Pek tanımlanabilir bir depreşmeye benzemiyor.

4-Bireysel bahçe temizliğini öğütlesem de toplumsal bilinç uyanmadan bu olmuyor.

5-Bu erozyon içerisinde nisbeten müstakil bir alan: Kadın. Ruhuyla ve suretiyle “Barbie”leştirilmeye çalışılan, hayatın nesnesi kılınan kadın. Bir Hacer telâşıyla yazan insan zaviyesinden bakınca neler yazmak isterdiniz?

5-Suç varsa suçlu da var. Kıymeti, son model otomobil teşhirinde refakate indirgenen kadının kastettiğiniz erzelliğinden toplum sorumlu, erkek sorumlu, en fazla da kendisi sorumlu. Fakat suçluyu tesbit etmekle hallolmuyor mesele. Çünkü kadının bizatihi kendisi tehlike nesnesi ve tehlike nesnesi olması içerdiği kıymetten kaynaklanıyor. Bilirsiniz gücü elinde tutan tehlikedir ve tehlikededir. Kadının gücü ezeli güzelliğin özetinin kendisinde çıkartılmış olmasındandır, esma özeti kadındadır. Ama bu, onu, hem mutlak hayra hem şerre açılan çift yanlı bir kapıya dönüştürüyor. Mesnevi’deki meşhur meseli bilirsiniz. Şeytan, kıyamete değin sürecek meşhur bahisten sonra, âdemoğullarını yoldan çıkartabilmek için Allah’tan, kendisine “vasıtalar” vermesini ister. Allah ona vasıta olarak önce para pul, mal mülk, makam, çalgı, cümbüş, içkiyi gösterir. Bunlara dudak ucuyla gülümser şeytan, hayır der dahası lazım, bunlar yetmez. Allah şeytana en son kadını gösterir. Bunun üzerine şeytan yerinden kalkıp oynamaya başlar. Tamam, der bu tam benim istediğim çünkü bakanlara seni, ilâhi güzelliği hatırlatıyor. Bu, tabii müthiş bir şey. Söylemek istediğim, kadın esmanın özetini içeriyor. Fakat tehlikeli oluşu şu ki bir anda tehlikenin ta kendisine dönüşebiliyor. Yani tıpkı neşter gibi. Cinayete de hayat kurtarmaya da yarıyor

6-Ya aşk? Onu biz mi kusurlu hale getiriyoruz? Aşkın’dan gelen bizim düzeyimizle buluştuğundan mı kemalini yitiriyor yoksa O’nun senaryosundan mı? Aşk eksik, bilgi kusurlu. Sürgünümüzün bir vehim olduğunu bize düşündüren şey bir temenni mi yoksa? Yani Leylâ’nın ve suretlerin sürgününün anlamı onları fark edişin önemli bir basamağı olmalarından mı geliyor?

6-Aşka hala güvenim var. Ezeli nurun tecelligâhı kalptir. Kalbî duyguların da en üstünüdür aşk. Ancak aşkın kendisi kusurlu. Bundan eminim. İsim-Ateş’ten bu yana her şey gibi aşkın da kusursuzunun bu dünyada durmadığını biliyorum. Bu, Yusuf ile Züleyha’da bulduğunu isim ve ateş arasında kaybetmek gibi görünmesin. Sizin tabirinizle O’nun senaryosunda böyle olduğundan. Lakin yine de içerdiği kusur, aşkın gösterdiği nihai hedefin bir teminatı olarak duruyor. Aşkın olana en yakın olan bile bitimli ki bitimsiz olan görülebilsin.

7-Aşkı tanımlayamadığınız galiba. Bazen müthiş bir teslimiyet, bazen teslimiyetin tesisi, bazen sabır, bazen fark ediş. Bu güçlük aşkın kişiliğinden mi kaynaklanıyor?

7-Doğrudur, kendi dünyeviliği içinde kusur içeren aşkın tanımlanamazlığı da bu kusurlar cümlesinden. Amenna!

8-Ve koku. Gülün kokusu. Yusuf’un kokusu, filbahrinin kokusu. Buhur tadında yazılar. Koku neden bu kadar değgin bir imge hayatınızda?

8-Koku en kuvvetli hatırlatıcı, “Hamil-i hatıra”. Bazen bir kokunun sizi çocukluğunuza ya da hayatınızın önemli bir anına  geri götürdüğünü bilirsiniz mutlaka. Bunu her insan bilir. Ama bazen hatıra çok, hatırlanamayacak kadar çok uzaktan gelir. Bir kokuyu içinize çekip de, onun ne hatırlattığını tanıyamayıp da, ama hatırlayıp da, hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka bir şey yapamadığınızda, kokuyu ezel ile yorumlamaktan başka yolunuz kalmaz. Koku benim için bu yüzden önemli. Ve meşhur “koku kadın namaz” hadisi o zaman tam manasıyla anlamını bulur sizin içinizde.

9-Ne zaman yakacaksınız yazdıklarınızı? Yoksa yaktınız mı? Yani ki mesainiz ateşi harlamak için mi? Çünkü kitap surettir mâsivadır, aslolansa mâveradır. Her suret gibi onun da (yazı) üzerinden içinden geçilip gidilmelidir.

9-Yazmanın ilk yorumu eğer “kalıcı” olmaksa, neyin kalıcılığı, neye kalıcılık sorusunu İslâmi akide ile bağdaştırma sorunu ve bunun doğurduğu çelişki sizi yazdıklarınızı yakmayı isteme noktasına getirebilir. Her şey gelip geçicidir, bu dünya bir oyun ve eğlence alanıdır, her şey bir gölgedir. Öyleyse neyin kalması, tûl-ı emele bunca rağbet neye, diye sormazlar mı insana? En başta da bunu ben kendime sorarım ve bunu soran yanımla bir yangına düşmeyi arzularım, kendi yazdıklarımı o yangında yakmayı. Fakat bu şık dursa da diğer yandan koskoca bir yazılı İslâmi gelenek var. Mevlâna’dan geriye bir Mesnevi kalmıştır, hadisler iki kapak arasında mahfuzdur. En önemlisi Hak kelâmı da aynı gelenek içinde yazdırılmıştır. Tam da bu noktada işte Şuara suresinin sağlıklı bir yorumuna kulak verebilmek önemli. “Şairlere gelince onlara ancak azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?” Yapmadıklarını, hissetmediklerini söyleyen laf cambazları, hünerbazlar; bu gerçekten çok ürpertici ve ürkütücü. Peki öyleyse İslâmi geleneğin muteber saydığı yazı ne? “İnanıp yararlı iş işleyenler, Allah’ı çokça ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında haklarını alanlar müstesna”. Korkarım asıl mesele hali kal ile bir kılabilmekte. Hali kal ile bir kıldığınız anda o müstesna edilen kesimde yer alma şansınız var. Doğrusunu Allah bilir elbet fakat sanırım ben yazdıklarımı çoktan yaktım. Bundan sonrası tufan olsun. Bundan sonra yazacaklarım, yeni bir şey söylemek için düne bakmamaktan ibaret olsun.

10-Kitabın (ve dahi) suretlerin şaibeli bir sevgiliye dönüşmemesi için neye tutunmalıyız? Çükü İsmet Özel, Tanzimat sonrası okurun okuması ile ahlâkının ters orantılı olduğunu söylüyor. Satın alınan okur?

10-Doğrudur. Hep o pergel meselesine geliyoruz. Ama evet Tanzimat bir zihin bulanıklığı ile düşüyor hayatımıza. Ve bu pergel o daireyi çizer mi? Bu terazi, Tanzimat şairinin kendi dizesiyle, bunca sıkleti çekmez.

11-Derûnuna bir kapıdan girilen şehirlerden ürperiyorsunuz. Derûnuna birden fazla kapıdan girilen şehirlerden, daha çok. Üsküdar Randevusu’ndaki nasibine en fazla kederin düştüğü şehir Erzurum olabilir mi?

11-Erzurum’da benim gençliğimin dört yılı geçti ama ben o zaman çocukmuşum. Bu bakımdan içimdeki Erzurum kendisi değil, benim içimdeki Erzurum’dur. Özgeçmişimde ova, dağ, rüzgâr müşabihi birkaç kelimeye indirgenmesi bundan. Ve kırk beş yıllık bir özgeçmişin ancak üç kelimesini dolduran bir şehir; bir çocuğun, gerçekten kendisinin farkında olmayan bir çocuğun hatalarını bile cennet masumiyetine çeviren bir şehirdir en fazla. Lakin şimdi o kapıdan tekrar girmeye ne niyetim ne de cesaretim var. Üsküdar randevusunun işaret ettiği şehir çok daha fazlası. İstanbul’dan da fazlası.  Resmi yok.

12-İsim ile ateş arasındasınız. Hangi isimle anacak sizi anacak olan.

12-Her halde ateş’e yakın duran bir isim olur.