Nihal Bengisu KARACA , Aşkın esamesi yok Cin ile Cennet arasında

Aşkın esamesi yok Cin ile Cennet arasında

Nihal Bengisu Karaca

“Nazan Bekiroğlu’nun hikâye ile roman arasında, koşmayan, coşmayan ama imgelemde derin izler bırakacak kitabı ‘İsimle Ateş Arasında’,aşkın kimyasını ve mantalitesini,padişahın ve yeniçerilerin,siyasetin ve iktidarın, cihadın ve kazan kaldırmanın, ulema ve sadrazamın arasında, ‘devlet meselelerine’ denk bir zaviyeden söyleyebilmiş ilginç bir kitap”

Bir şeyin bir varlık, bir oluş olmasından önceki hali ‘isim’; ilk ve saf. İsim, varlığın hayali. Evrenden önce var olan, evrenin hayalini barındıran ‘söz’ü nitelikli kılan. Tezahür etmiş, yaşanmış, görülmüş ve tüketilmiş, hayat manzumesinde anlamlı bir yer almış, sonra önemsenmemiş, bozulmuş ya da unutulmaya bırakılmış olandan arda kalan son şey. İsim, bir şeyin daha ‘şey’ olmadan var olan şekli. Şeyin yok olmaya yaklaşma süreci isminin kolay kolay hatırlanamaması ile ölçülebilir, yok olma anı isminin tamamen unutulması ile. Yine de birileri halen bu saptamayı yapacak kadar vakıfsa ismine, şey hâlâ var demektir.

Mutlak yokluk kimsenin altını çizemediği gerçekliktir. İsmi olmayan bir şeyin var olduğunu kanıtlayabilmek ne mümkün? İsmi olan bir şeyin aslında olmadığını ispat etmek ise güç. Hep bir muamma kalır, hep bir şüphe. ‘Ateş’ olmayan yerden duman çıkar mı? Var olduğunu bildiğin şeyi isimlendirememenin son kertesi cinnet. İnsan isim koyabilirse teselli bulur, anlam kazanır, acı bir gün çiçek verebilir ama tanıdık, tanımlandık bir iklimle, yapıştırılmamış, eklenmemiş, aynı yataktan geldiğine ikna olduğu bir anlamla. Değilse yangın yeridir şuur, ateş… İsmini koyamadığın bir şeyle dua bile edemezsin çünkü. Akıl haline isim arama telaşında neyi yakaracaksın Tanrı’ya? En fazla ‘hal’ dersin, ‘bu hal’… Tanrı katında aman dilerken düştüğün kekeme durumla duanın dışında kalırsın. Çünkü duanın kolları yalpalayan dilin şirazesini saramaz. Tıpkı Aşk’ın ‘aşkın’ olanı taşıyamayan aklın sorgulama, tanımlama, kodlama alışkanlığına güç yetirememesi gibi.

Nazan Bekiroğlu “yazıcı” nitelemesini yazar tahtına tercih ettiği yerden tarihi ve aşkı tutmaya çalışıyor. “Bunların hepsini ben uydurdum” diyorsa da aldanmayın; “daha yüksek bir gerçeğe işaret etmek için” yaptığı, âşinâ olduğumuz bir tanımla ‘yeniden kurgulamak’. Bunda abes olan bir şey de yok; yenenlerin ve yenilenlerin, yananların ve yakanların mazeretlerine birini diğerine üstün gelmeyecek şekilde bakabilmek, yaşanırken vahşi olan hayata hiç değilse yazılırken şefkat gösterebilmeyi gerektiriyor, şefkat demeyip, adalet ve merhamet de diyebiliriz buna. Payitahtta birine sahip olmak diğerini nakzetmeyi gerektirirken, yani bir padişah hem merhametli hem adaletli olamazken; çünkü şiarı adaletle hükmetmek olan bir padişahın özel iltimaslara neden olacak hissi tarafının “merhamet et” seslerini bastırması gerekli iken, şimdi, kazanmış ve kaybetmemiş olmanın başka tartılarla ölçüldüğü zaman diliminde, 2000’li yıllarda, adalet ve merhameti aynı kapta eritip kalemini ona batırma lüksü var yazarın. Üstelik alaşımın içine kimi yazarların irrite olduğu o ön sıfatı, kadın tarafını katmaktan, hatta bunu okuyucuya hatırlatmaktan geri durmuyor Nazan Bekiroğlu.

‘İsimle Ateş Arasında’, isim, aşk ve ateş cetvelinde ilerleyen hikâyelerden oluşuyor. Padişahların askerinin yanında savaşmaz olduğu, esame ticaretinin yaygınlaştığı ve yeniçerinin her bahaneyle kazan kaldırdığı, tarihçilerin ‘gerileme dönemi’ dediği bir zaman diliminde Osmanlı’nın serencamı ile, hayatı Mansur adlı yeniçerinin ismini satın almakla değişen bir adamın sevdiği kadının yanında, bir aktar dükkanının güzel kokuları arasında aşka ‘düşmesi’ birbirine paralel kanallarda ilerliyor. Yeniçerilerin isim ticaretine başlamasıyla gölgelenen ocağın namusu, yeniçerilerin isimlerinin yazılı olduğu defter, asıl adı Numan olan Mansur’un bir türlü isim koyup tanımlayamadığı aşkı, romanı, ‘isim’ vurgusunun imgesel zemini üzerinde ağır ağır ‘ateş’e yaklaştırıyor. Kendisini daha sonraları ‘Adli’ diye ‘andırmak’ isteyen padişah 2. Mahmud’un topa tutup, ateşe verdiği Yeniçeri Ocağı ile siyah gözlü koku büyücüsü karısını kendisinin yükseldiği aşk katına bir türlü çıkaramayan Mansur’un ateşler içinde kalışı katlanma yerinden üst üste biniyor.

Ateş uyarıcı değil, yakıcı. ‘İsimle Ateş Arasında’, yazarın “günahı bu dünyada su öbür dünyada ateş arındırır” sözüne yaptığı atıfla yerini yurdunu şaşırmış ateşin öyküsü daha çok. Vareden, besleyen, ısıtan, hayat veren ateşin değil; devlete rakip, padişaha kâbus olmuş bir kurumun ölümünü çoğaltan bir ateş; sevdiği kadınla arası tek bir ‘isim’in varlığı ve tek bir ‘isim’in yokluğu yüzünden mesafelenen adamı önce içerden sonra dışardan yakan ateş. İsimle ateş gibi, bir şeyle bir şey arasında kalma halini duyumsanır kılmak için uğranılan sayısız durak ve küçük hikâyecikler, sonuç ateş ise sorun aşk, dedirtiyor insana.

Mansur’un Nihade’ye olan aşkı, yeniçerilerin “ten ve can kadar” yakın, “kandilliğin içindeki alev” kadar teslim oldukları Hünkâr’a duydukları ‘aşk’tan farklı değil. Bu yakınlığın ölçüsü ne sarayın dilsiz duvarlarıyla, ne haremin içli ve dolambaçlı duvarlarıyla ne de Divan’ın siyaset kokan duvarlarıyla sınırlı. Bu yakınlık “savaş meydanları kadar sade ve açık”. Orada “kul ile şah birbirinin dilinden, her erkeğin bir diğer erkeğin dilinden anladığı kadar” anlıyor. Padişahın aşka karşılık verişi savaş meydanında hayatını yeniçerilerinki kadar hiçe sayılmış bir hayat gibi ileri sürmeyi göze alması. Siyah Sancak-ı Şerifin altında yeniçerilerin adımının genişliğince yol alıp, onlar kadar özlemli onlar kadar yorgun olması. İşte o zaman “… Biz artık hepimiz padişahtık. Bütün sualleri cevaplanmış bir kalp kadar doyurulmuş kalplerimizin heyecanıyla ona âşıktık”. Tam da bu nokta ‘aşk’la malûl kalpleri karartan. Zira her şeyin hem bir ömrü, hem de ömrün bitimini haber veren bir yumuşak karnı var, “bütün sualleri cevaplanmış bir kalp kadar doyurulmuş kalplerin” içine sualler sızması zamanla ağır ağır oluyor… Yeniçeriler aşkla bağlı oldukları padişahlarının kendilerini terk etmesiyle başlıyorlar şüpheye; eski Numan yeni Mansur, uğruna eski karısını ve küçük kızını terk etmeyi göze aldığı yeni eşi ve biricik sevgilisi Nihade’nin aşkını yetersiz bulmakla. ‘Aklın çocuğu’ şüphe, aralarında aşk olan tarafların iklimine çürük yumurta gibi bulaşıyor. Sualler doyurulmuş kalpleri açlığa sürüklüyor, siyaset ve kelam mideden kalbe yürüyen ‘yanma’ hissiyle acımaya başlıyor, derken yangın tüm gövdeyi sarıyor; aşkta ve devlette. Bekiroğlu ‘kendisine erilen aşk’ ya da içine ‘düşülen aşk’ ayrımı yapmıyor. Kusursuz bir aşk var, ama o aşkın ‘ismi’dir… ve “… o da her şeyin ismi gibi sadece âlemlerin üstündeki âlemde” durmaktadır. “Her şey gibi aşk da O’nun güzel isimlerinden birinin yansıması”dır. Ne yazık ki “aynanın mahiyeti yansımanın mahiyetini” değiştirir, eğri büğrü aynanın insafına kalmıştır her şey gibi en kusursuzu yine O’nun katında olandan payımıza düşen.

Mansur’un ağzından devletlerin ömrü gibi aşkların da bir ömrü olduğunu, eninde sonunda bitimli olduklarını, en mükemmel aşkın bile onu veren tarafından bir gün geri alınacağını söylüyor Bekiroğlu. O halde, devletin tüm kurumlarıyla kokuşup bozuşması da aşkların gün gelip bitmesi ya da ‘bitimli oldukları’ korkusunu kalplere zerketmesi de bir yerde kader, hikmetleri kendilerinden menkul ve hatta belki yaşayacak olanın yazacağı güne kadar kalsın diye dayanıksız bir ‘isim’le çeperlenip, korunmuş. Belki yazıcı bunun için ‘Füsus’tan bir cümleyle giriyor kitaba: “Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamdolsun.” Yazıcı, her şeyin üzerinden onca zaman geçmiş olmasının verdiği kazançla, bir bütünün tamamına birden bakabilmenin sağladığı olanaklarla, kelimeleri kalplerine inmiş hikmetlerden soyma işine soyunuyor. Her şeyi mükemmel yaratabilecekken onları mükemmelliğini eksilterek yaratan Tanrı’nın hükmündeki hikmet.

Bekiroğlu, tarihi kazanan tarafın yazdığını bilip mağlupların eline tutuşturuyor kalemi; ama sıra kazanan tarafı giriştikleri yıkımda mazur kılacak sebeplere geldiğinde gerçeği ıskalama pahasına

mağdurun tarafında yer alma hatasına düşmekten de koruyor kendini. Mahmud’ların, Selim’lerin, Bayezid’lerin, Mustafa’ların, bir ‘Fatih’, bir ‘Yavuz’, bir ‘Kanuni’ gibi ünvanlanamamış, ne yapıp ettilerse de tarihin şanlı köşebentlerinde kendilerini layıkıyla kalıcı kılacak bir ‘isim’le konuşlanamamış padişahlar kırmızı koltukta hesap verircesine terliyorlar. Yıllar sonra, kendilerini anlayacak birilerini bulmuş olma ihtimalinin verdiği bir ‘iç dökme’ haliyle ve hangi isimle anıldıklarının yahut nasıl da isimsiz kalıp hatırlanmadıklarının bilinciyle çoğunlukla hüzünlü anekdotlar eşliğinde konuşuyorlar. Kendi aşkının tarihçesini yeniçeri katibinin esame defteri kadar titiz, kalem kalem tutan, ama aşkını aklıyla tartmaya engel olamayıp vehm ile teslimiyet, hal ile söz, akıl ile kalp arasında kalan; aynı anda iki şey olunamayacağını büyük bir bedel ödeyerek anlayan Mansur (ya da Numan), cismini zihnimize nakşeden ama yüreği gibi sesi de gizli kalan Nihade’nin aksine, kendi, Nihade ve tüm âşıklar; aşkını aklı ile onaylamaya kalkmış tüm bedbahtlar adına söz alıyor.

Ancak kafası da kalemi gibi kararlı olan, düşünceleri cümleleri kadar ‘dolu’ ve hatta okuyucunun soluk almasına bile olanak vermeyecek kadar yüklü olan yazarın kitabını romana özgü formdan koparan bir öğe bu ‘konuşmalar’, anlatmalar… Buradan yazarın ‘konuşma dilinde’ yazdığı gibi bir sonuç çıkmasın: Asla… Bekiroğlu, her cümlesi uzun uzun düşünülmüş ve öyle kağıda dökülmüş ve okuyucusundan da aynı titizliği istediğini hiç çekinmeden, yüksek sesle isteyen bir kitaba imza atıyor. Kasdettiğim yazarın kitaba giren az sayıdaki karakterin halini izhar etmesine sonsuz olanak tanıması ama aynı tavrı bir roman formu için uygun bir olay örgüsü kurgulamaktan esirgemesi. Cennetten cinnete giden yolda adım adım ilerleyen Mansur’un kendisini kaybettiğini, şuurunu yitirdiğini varsaymamızın istenildiği bölümlerde bile duygularını bir mantık dizgesi içinde ve neredeyse hiç sayıklamadan ‘aktardığını’, bunları yaşayan sanki kendisi değilmiş bir başkasıymış gibi paylaştığını söylersem niyetimin ne olduğu anlaşılır diye umuyorum. Karakterlerin düşüncelerini, romanın zamanını okuyucu için ‘şimdiki zaman’ kılacak, okuyucuda “ben bu karakteri tanıyorum” duygusu uyandıracak malzemeden daha üstün tutuyor yazar. Karakterler, yazıcının kendilerine baktığı açıyla sınırlı, her biri bir diğerinin üslubuyla aslında yazarın uslubuyla anlatan, ama nedense bu deneyimlere bizi tanık tutmayan, yalnızca uslu birer ‘dinleyici’ olmamızı isteyen bir edep-terbiye dairesinde hareket ediyorlar; ellerine verilmiş metni okur gibi, her biri. Yazar belki zamanın yalnızca kendisini değil mekânı da başkalaştırdığı bu düzlemden geriye bakarken bize gösterebileceğinin tarih kitaplarının sunduğu bilgiden süzülebilen ve içindeki aynaya yansıyanla sınırlı olduğunu ve bu mesafeleri azaltmak bağlamında kendisine düşenin söz konusu yansımaları son kertesine kadar ayırıp incelemek olduğunu düşünüyor. Yazar, Umberto Eco’nun “modern zamanlarda metin okuyucu ile yazarın birlikte hazırladıkları bir piknik sepetidir” deyişinin tam aksinin sağlamasını yaparcasına ancak ‘acı’ ile kodlanmış bir aşk tasavvurunun sıkletini karşılayacak sözcüklerin tümünü ‘tek başına’ bulmaya girişiyor; Mansur gibi. Anlamı birbiriyle paslaşa paslaşa açılan cümleler, okuyucunun içinde tamamlanacak küçük yorum paylarını kıskanırcasına çoğalıp, donanıyorlar. Belki şöyle de kurulabilecek olan bir cümle, ya da böyle anlatılacak bir hal, bizzat yazıcının kaleminden çıkmış satırlar arasında zaten yer almış bulunuyorlar. Belki de isim ve ateş arasına çokça güzel çiçek ismi ve kokusu sığdırmış yazarın zahmeti hafifletmek maksadı taşıyan ‘göz kamaştırıcı’ yardımseverliği bunun nedeni. Ama kesin olan, aşkın kimyasını ve mantalitesini, padişahın ve yeniçerinin, siyasetin ve iktidarın, cihadın ve kazan kaldırmanın, ulema ve sadrazamın arasında, ‘devlet meselelerine’ denk bir zaviyeden söyleyebilmiş ilginç bir kitap bu. Hikâye ile roman arasında, koşmayan, coşmayan ama imgelemde derin izler bırakacak bir kitap ‘İsimle Ateş Arasında’…. •
Hürriyet Gösteri, sayı 247, Nisan 2003, sf. 40-41

Leave a comment

Your comment