Hasan ÖZTÜRK ; isimle ateş arasında: OSMANLIYA DAİR HİKAYAT

…isimle ateş arasında: OSMANLIYA DAİR HİKAYAT – Hasan ÖZTÜRK

MAVİ-YEŞİL, nr. 24, sf.3…
İsimle Ateş Arasında, akademisyen kimliğiyle sanatçılık ruhunu barıştırabilen az sayıda kişilerden biri olan Nazan Bekiroğlu’nun ilk romanı. Adıyla ilk kez Dergah sayfalarında karşılaştığım Nazan Bekiroğlu, nedense bende hoş bir Tanpınar havası çağrıştırır.Bu çağrıştırma ayrı iki yönlerini bir arada kullanabilmelerinden, geçmişe yaşanmış olana bir çeşit kültür özlemiyle bakışlarından ve edebi eserin mesaj yerine estetik kimlikle oluşuna özen göstermelerinden belki de. Geçmişin bir yerinde yaşanmış bitmiş gibi saklı kalan aşkları, cinselliğin iğreti şehvetiyle allayıp pullamadan canlandırmaları da atlanmaması gereken bir ayrıntılarıdır bence.
Dergah dergisinin elli beş sayılık dilimindeki öyküleri değerlendiren yazımda (Kasım 1994, s.57) Nazan Bekiroğlu ile ilgili olarak; ”Osmanlının siyasi ve askeri tarihine hamasi duygularla bakan mesaj yüklü, bildirge nitelikli hikaye/romanlar yerine Nazan Bekiroğlu’nun, Osmanlıyı yaşayan ve hisseden insanların tarihi olarak değerlendiren ‘teknik ve tematik tembelliğe tahammülü olmayan’ sevgi yüklü hikayelerini okumalısınız. Yazarı, hikayelerinin kitaplaşmasını pek istemiyor. Yazarının muhalefetine rağmen Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinin kitaplaşmasına dergi katkıda bulunmalıdır.” şeklindeki değerlendirmeme şimdi iki küçük ekleme yapabilirim ancak. Ekleyeceklerimin ilki yazarın hikayelerinin Nun Masalları (Dergah, 1991) adıyla kitaplaşması ikincisi de onun okunacakları listesine İsimle Ateş Arasında (Tiaş, 2002) romanının da eklenmesidir.
Türk edebiyatında 1980’Ii yılların ortasından sonra tarihi roman yazarlığının önem kazandığı gözlenmektedir. Roman türleri arasından yazımı en zor olanı olarak gösterilen tarihi roman türüne karşılık bu yöneliş, dünyanın gündemindeki küreselleşme sürecinde yeni kimlik arayışlarının yönlendirmesiyle tarihin yeniden yorumlanması çabasının ürünü olarak değerlendirilmelidir.
Siyasal/toplumsal hayattaki sivilleşme hareketiyle ivme kazanan tarihin yeniden yorumlanması bir bakıma resmi tarih tezinin de sorgulanmasıdır. Bu yeni girişimde edebiyatçı/yazarların, akademisyen/tarihçilerden önce davrandığını belirtmek gerek.
Yeniçeri katibi Numan’ın ağzıyla ”devletlerin insanlar gibi aşkların da devletler gibi ömürleri olduğuna neredeyse delil olarak yazılan İsimle Ateş Arasında, ”konunun bitimi, zaman mührünü yemiş olması” durumuyla tarihi roman olarak değerlendirilecektir. Padişahla/devletle neredeyse aynileşen yeniçeri ocağının kuruluşuyla başlayan roman, Osmanlı tarihinin zaman çizgisini sürdürüp yeniçeri ocağının lağvıyla sonlanır.
Padişahların ve yeniçerilerin romanını tarih bilgilerimizle okurken ”tahrif edilmiş” olay veya kişilerle de karşılaştığımız olmuyor. Bu, anlatılanların gerçek/belge olduğu anlamına gelmiyor elbette. Aslına bakılırsa -tarihin kendisi de belgesi de gerçek değil, kurmaca. ”Tarih diye bir şey yok aslında. Kalem kimin elindeyse tarih yazıyor hem de yeniden yazıyor.(…)Sadece olanı ve biteni anlatmayan tarih, yenenlerin, düne baktığında görmek istediği ve yarınlara göstermek istediği tarih. Belge diyor tarihçi. Nedir ki belge? Bizi yenenin, sizin görmenize izin verdiği şey değil mi ? Gördüğünüz, görmenize izin verilen şeyden ibaret değil mi ? Kalemi elinde tutan taraf, şayet zamanın en vahşi savaşını barış için başlattığını belgelere şerh düşerse belgeyi kim ne yapsın?(İAA/s.279)Yaygın tanımıyla, yaşanmış ve yaşanabilir olanı anlatan romanın yaşanmış/yazılmış olanı belgedir ki o da romancı için öncelikli malzemedir. Romancının göstereceği ustalık, yaşanabilir olanı kurgulayarak edebi eser oluşturmaktır. Mehmet Kaplan’ın, ”Tarihi romanı sanat eseri olarak değerli kılan, tarihi kaynak ve gerçeklere uygun olmaktan ziyade kendi içinde bir dünya teşkil etmesidir.” cümlesiyle vurgulamak istediği de bu özellik olmalıdır.
İsimle Ateş Arasında, ardında garip bir hüzün yumağı oluşturan bozulmaların öyküsü olarak okunabilir. Vakanüvis titizliğinde bir tür deneme biçimiyle yazılan bozulma öyküsü, redd-i miras ve yüce devlet karşıtlığı arasına sıkıştırılmış Osmanlı devletinin, ”tam ortasından bir bıçakla kesilmiş gibi okumak mümkün olmayan” öyküleridir. Yüce devlet tepesinden bakıyorsanız eğer II. Murat’ın, oğlunun elli beş gün süren sünnet düğünü eğlencelerinin sonunda düğünü şenlendiren ”canbaz, hokkabaz, peredebaz taifesi”ni padişah iradesine rağmen yeniçeri ocağına yazmayan yeniçeri ağasını azledip yerine itaatkar yeni bir ağa tayin etmesini içinize sindirmeniz zor olabilir. Bozulmanın başlangıcı kabul edilen bu ”anlatılan inanması zor bir masal gibi” olsa da. Redd-i miras kutbu ise duruş yeriniz eğer ”bir yeniçerinin yediği meyvenin bedeli olan akçeleri dallara yapraklara astığı masal değil” demeniz mümkün olmayabilir. İrdeleyen/anlamaya çalışan bir anlayışla bakıyorsanız tarihinize iV. Murat
döneminin bir memurun denetlenmesiyle sağlama çıkarılmasına; II. Mahmut’un yüzünü batıya dönmüşken derin/tekelci devleti diriltmesine; şehzadelerin erken taht sevdasına; bozulmuş olanın yeniçeriler gibi görünmesine karşılık yazının, ciltlerin, tuğranın, kumaşın, mimarinin, sarayın, bahçelerin, musikinin ve bütünüyle hayatın bozulmasına; Osmanlının bozulmasını aklın terazisinin de Gazzali’nin de durdurmaya yetmediğine; nasıl olacak da ”Osmanlının ilerlemek istediği yer birkaç asır geride” kalacağına anlam verebilmeniz için ders notlarınızı gözden geçirmeniz gerekebilir. .
Gök kubbenin altında yeni bir şey yok. Bu bağlamda İsimle Ateş Arasında bilinmeyeni değil, şimdiye dek söylenmiş olanı ”bütün söylemek istediğini, farklı hikayelerde açığa çıkan ortak sözcüklerle ifadeye iktifa edip” söylüyor ya ayrıcalığı burada. Nazan Bekiroğlu, bir öyküsündeki ”hissetmekle dışardan bakmak ne kadar farklı” cümlesini şimdi Osmanlıyı tanımak isteyenler için söylemiş olamaz mı ne dersiniz?

Mavi-Yeşil, nr.24, sf.3

Leave a comment

Your comment